
149
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Tek taraflı parsiyel üreteropelvik bileşke obstrüksiyonuna bağlı hidronefrozu olan çocuklarda yaşam içi kan basıncı izlemi ile hipertansiyonun araştırılması
Amaç: Tek taraflı üreteropelvik bileşke obstrüksiyonuna bağlı hidronefrozu olan çocuklarda hipertansiyona eğilim olup olmadığını araştırmak ve izole üreteropelvik bileşke obstrüksiyonunun kan basıncı üzerine etkilerini incelemek amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 2009-2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalında yapıldı. Opere olmamış, ek renal patolojisi ve sistemik hastalığı olmayan, renal fonksiyonları normal olan ve tek taraflı üreteropelvik bileşke obstrüksiyonuna bağlı hidronefrozu olan 19 çocuk, hasta grubu olarak çalışmaya alındı. Bilinen bir hastalığı olmayan 19 sağlıklı çocuk ile de kontrol grubu oluşturuldu. Ultrasonografi ile renal pelvis anteroposterior çapları ölçüldü. Klinik kan basıncı ölçümleri yapıldı. Bütün çocuklara 24 saat süre ile yaşam içi kan basıncı izlemi uygulandı. LMS metoduna göre z skorları, uykuda ortalama kan basıncı düşüşü yüzdeleri ve kan basıncı yükleri incelendi. Veriler istatistiksel olarak değerlendirildi.Bulgular: Gece diastolik kan basıncı z skorları (hasta grubunda 0,553 ? 0,833, kontrol grubunda 0,132 ? 0,638) ve gece ortalama kan basıncı z skorları (hasta grubunda 0,804 ? 0,753, kontrol grubunda 0,389 ? 0,688) hasta grubunda daha yüksek bulundu. 90. persentilin ve 95. persentilin üzerinde olan kan basıncı yükleri % 30'u ve % 40'ı geçen olgu sayısı hasta grubunda anlamlı derecede yüksekti (Hasta grubunda ?90. persentil yükleri ?%30 olan 9, ?% 40 olan 6 olgu, ?95. persentil yükleri ?%30 olan 8, ?% 40 olan 4 olgu. Kontrol grubunda ?90. persentil yükleri ?%30 olan 3, ?% 40 olan 1 olgu, ?95. persentil yükleri ?%30 olan 2, ?% 40 olan 0 olgu). Hasta grubunda non-dipper olma oranı, çocuk yaş grubunda beklenen değerden yüksekti.Sonuç: Üreteropelvik bileşke obstrüksiyonuna bağlı hidronefrozu olan çocuklarda hipertansiyona eğilim olduğu gözlendi. Çalışma grubundaki hastalar konservatif izlem grubuna uygun ve renal fonksiyonları normal olan hastalar olmasına rağmen kan basıncı seviyeleri kontrol grubundan daha yüksekti. Günümüzde daha çok konservatif olarak izlenmesi tercih edilen bu hastalarda uzun vadeli fizyopatolojik sonuçların değerlendirilmesi gerekmektedir.
Sol-sağ şantlı doğuştan kalp hastalığı olan süt çocuklarında dekonjestif tedavi öncesi ve sonrasında N Tip ProBNP düzeylerinin değerlendirilmesi
Sol-Sağ Şantlı Doğumsal Kalp Hastalığı Olan Süt Çocuklarında Dekonjestif Tedavi Öncesi ve Sonrasında N-Tip Pro-BNP Düzeylerinin DeğerlendirilmesiAmaç: Çocuklarda hayatın ilk 6 aylık döneminde en sık konjestif kalp yetersizliği nedenleri hacim yüklenmesine neden olan ventriküler septal defekt, patent duktus arteriyozus gibi sol-sağ şantlı doğuştan kalp hastalıklarıdır. BNP, artmış volüm ve basınca ikincil olarak kardiyak miyositlerden salınan, vazodilatasyon, natriürez ve diürez sağlayan bir polipeptiddir.Çalışmamızın amacı sol-sağ şantlı doğumsal kalp hastalığı olup kalp yetersizliği belirti ve bulguları gösteren bebek ve süt çocuklarında, dekonjestif tedavi başlamadan önce ve tedavinin 10. ve 30. günlerinde hastaların Ross skorlaması, ekokardiyografi bulguları ve NT-proBNP değerleri arasındaki ilişkileri araştırmak, BNP' nin dekonjestif tedavi izleminde biyolojik belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağını göstermektir.Gereç ve Yöntem: Sol-sağ şantlı doğumsal kalp hastalığı olan 46 bebek ve küçük çocuk prospektif olarak incelendi. Hasta seçiminde konjestif kalp yetersizliği nedeniyle dekonjestif tedavi ihtiyacının olması, daha önce dekonjestif tedavi almaması ve en az 21 günlük olması esas alındı. Hastalara fizik inceleme ve modifiye Ross skorlaması, elektrokardiyografi, telekardiyografi, ekokardiyografi uygulandı, NT-proBNP ölçümleri yapıldı. Hastalara dekonjestif tedavi olarak furosemid ve kaptopril başlandı. Tedavinin 10. ve 30. günlerinde hastalar tekrar değerlendirildi, tüm çalışmalar tekrarlandı.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 17'si erkek (%37), 29'u kız (%63) idi. Kalp anomalisi tiplerine göre en sık görülen defekt ventriküler septal defekt (%74) idi. Ventriküler septal defektli hastaların NT-proBNP düzeyleri, atriyal septal defektli hastalardan istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Hastaların bazal Ross skoru ortalaması 5,37 (± 2,13), bazal NT-proBNP düzeyi ortalaması 4983,4 (± 6326) pg/ml olarak bulundu. Dekonjestif tedavi ile hem Ross skorlaması, hem de NT-proBNP değerleri gerilemekle birlikte istatistiksel ilişki tedavinin 30. gününde gösterilebildi. Bazal NT pro-BNP ölçümü ile bazal sol ventrikül diyastolik çap z skoru, sistolik çap z skoru ve sol ventrikül kitle indeksi arasında pozitif korelasyonlar bulundu.Sonuç: NT-proBNP, çocuklarda doğuştan kalp hastalıklarının ciddiyetinin tespitinde, konjestif kalp yetersizliği tanısının konulmasında, tedaviye yanıtın izlenmesinde kullanılabilecek noninvaziv, hızlı sonuç alınabilecek bir biyolojik belirteçtir. Ancak erken süt çocukluğu döneminde sol- sağ şantlı doğuştan kalp hastalıklarına ikincil konjestif kalp yetersizliği varlığında NT-proBNP değerlerinde belirgin yükseklik görülmekle birlikte konjestif kalp yetersizliği şiddetinin belirlenmesinde klinik değerlendirme daha önemlidir.
Yogun bakımda takip edilen romatolojik hastaların demografik ve klinik bulguları ile bu bulguların sağkalımla ilişkileri
ÖZETAmac: Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye Yoğun Bakım ünitesinde izlenen romatolojik hastaların yatışındaki klinik ve laboratuar özelliklerinin belirlenmesi ve bu parametrelerin mortalite ilişkisinin ortaya konması amacı ile yapılmıştır.Gerec ve yöntemler: Çalışmamıza 2003-2012 tarihleri arasında Dahiliye Yoğun Bakımda yatan romatolojik hastalar alındı. Hastaların demografik, klinik ve laboratuar değerleri retrospektif olarak kaydedildi. İstatistiksel frekansları hesaplandı daha sonra bu verilerin mortalite üzerine etkisi araştırıldı.Bulgular: Bu çalışmaya ortanca yaşı 38 olan 69'u bayan 31'i erkek toplam 100 hasta alındı. Hastaların tanıları 42'si (%42) Sistemik lupus eritromatozis (SLE), 26'sı (%26) Romatoit artrit (RA), 9'u (%9) Wegener granulomatozis (WG), 6'sı (%6) Behçet hastalığı (BH), 5'i (%5) Skleroderma'idi (SCL). Hastaların yoğun bakım ihtiyacı 55 hastanın (%55) pulmoner problemler ve şok nedeniyle sonra sırasıyla nörolojik problemler 27 (%27) ve diger nedenlerden 18 (%18) oldu. Hastaların ortanca Akut Fizyolojik ve Kronik Sağlık Değerlendirilmesi (APACHE II )değeri 21'idi(5-45). Hastaların 63'ü öldü (%63).Yapılan tek degişkenli analizde yatış nedeni pulmoner problem ve şok olanlar ( p=0.002), yaş (p=0.040), yoğun bakıma yatışında enfeksiyon (p=0. 005), akciğer enfeksiyonu (p=0.017), sepsis ( p=0. 01) ve şok (p=0.001) olanlar ile trombosit sayısı (p=0.032) , c-reaktif protein (CRP) (p=0.012), prokalsitonin (PCT) (p=0.008) ve APACHE II (p=0.001) mortalite ile ilişkili bulunuldu. Multivariant analizde sadece APACHE II değeri istatistiksel olarak mortalite üzerine anlamlı bulundu(p=0.009).Sistemik lupuslu eritromatozisli 42 hastasının %63'ü öldü. Tek degişkenli istatiksel analizde yaş (p=0.002), sepsis (p=0.028), APACHE II (p=0.006), PCT (p=0.046) , mortalite üzerine anlamlı bulundu. Romatoit artrit hastalarının %73'ü öldü, yapılan tek değişkenli istatistikte sadece CRP (p=0.028) mortalite üzerine anlamlı bulundu.Sonuc: Yoğun bakımda takip edilen romatolojik hastalar yüksek ölüm oranına sahiptir. Yoğun bakımdaki romatoloji hastalarının mortalitesi açısından en önemli risk faktörü APACHE II'dir.
Sigara dumanı maruziyetine bağlı damar hasarının moleküler temeli ve yeni tedavi yaklaşımı: Alfa-linolenik asit
Sigara dumanı maruziyeti damar hasarına neden olmaktadır. Ve bu hasarın mekanizması moleküler düzeyde yeterince aydınlatılmamıştır. Bundan dolayı şimdiki çalışmada farelerde antiinflamatuar etkisi olduğu bilinen ve doğal olarak gıdalarda bulunan alfa-linolenik asid'in sigara dumanı maruziyeti ile oluşan damar hasarını önleyip önleyemeyeceğini araştırmayı planladık. Bu amaçla fareler çeşitli gruplara ayrıldı: Kontrol (duman varlığında ve yokluğunda), alfa-linolenik asit (duman varlığında ve yokluğunda) grupları oluşturuldu. Bu gruplara ayrı ayrı 2 ay boyunca (haftada 5 gün) sigara dumanı ve ilgili ajanlar uygulandı. 2 ay sonunda uygulama yapılan fareler servikal dislokasyon ile öldürülerek torasik aortları izole edildi. İzole edilen torasik aortların bir bölümü endotel fonksiyonlarını değerlendirmek için organ banyosuna asıldı. Daha sonra dokular fenilefrin ile kastırılıp asetilkolin ile gevşetildi. Alfa-linolenik asit uygulaması asetilkolin gevşemelerini artırdı. Duman uygulaması gevşeme yanıtlarını azaltırken duman ile birlikte Alfa-linolenik asit uygulaması bu azalmayı geri çevirdi. Düz kas fonksiyonlarını değerlerlendirmek için ise KCl ile kastırıldıktan sonra papaverine verdiği gevşeme yanıtları ölçüldü. Sigara dumanı, alfa-linolenik asit ve indometazin uygulaması papaverin ile oluşturulan gevşeme yanıtlarını değiştirmedi. Torasik aortların bir bölümü de nitrik oksid sentaz, fosfolipaz A2 ve siklooksijenaz enzimlerinin düzeyleri belirlemek için kullanıldı. Sigara dumanı siklooksijenaz-2 ve fosfolipaz A2 enziminin miktarında artışa neden oldu. Alfa-linolenik asit bu artışı azalttı. Sigara dumanı endotelyal nitrik oksit sentaz enziminin miktarında azalmaya neden oldu ancak bu azalma anlamlı bulunmadı. Çalışmamız, sigara kullanımı ve duman maruziyeti kardiyovasküler hastalıklar için risk faktörü olduğu ve alfa-linolenik asit içerikli besin kullanımının bu hastalıkların riskini azaltabileceğini göstermiştir.
Böbrek nakli alicilarinda homosistein, parathormon, aktif vitamin D3 ve kemik mineral dansitometrisi arasindaki ilişkinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Böbrek nakli kronik böbrek yetmezliğinde morbidite ve mortalite açısından en önde gelen tedavi yöntemidir. Böbrek nakli olan olgularda greft yaşam süresinin uzaması nedeniyle kronik komplikasyonlarla daha sık karşılaşılmaktadır. Osteopeni ve osteoporoz, böbrek nakli sonrası en sık görülen kemik hastalığı olup kemik mineral dansitometrisinde azalma ile karakterizedir ve nakil sonrası önemli morbidite-mortalite kaynağıdır. Nakil sonrası ilk 6 ayda önemli kemik kaybı gelişir. Kemik hastalığının ciddiyetini belirleyen en önemli faktörler; diyaliz süresi, sekonder hiperparatiroidizmin şiddeti, kullanılan immünsüpressif ilaçların dozu-süresi, böbrek fonksiyonları ve Vitamin D3 düzeyidir. Bu çalışmada böbrek nakli alıcılarında kükürtlü bir aminoasit olan homosisteinin, kemik ve mineral metabolizması ile ilişkili olan parathormon, aktif vitamin D3 ve kemik mineral dansitometri parametreleriyle ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Nefroloji kliniğinde takip edilen 86 (%73,5)? sı erkek, 31 (%26,5)? i kadın toplam 117 böbrek nakilli hasta alındı. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan bilgilendirici yazılı onam alındı. Hastaların; yaş, cinsiyet, diyaliz süreleri, transplant süreleri, donör tipleri, kullandığı ilaçlar, transplant sonrası diyabet gelişimi kaydedildi. Hastalarda glukoz, BUN, kreatinin, kalsiyum, fosfor, sodyum, potasyum, parathormon, vitamin D3, albumin, homosistein, vitamin B12, folat, 24 saatlik idrarda protein ölçümleri yapıldı. Femur boynu ve vertebra kemik mineral yoğunluğunun Dual Energy X Ray Absorptiometry yöntemi ile ölçümleri yapıldı. Bulgular: Hastaların yapılan kemik mineral dansitometri sonuçlarına göre 14(%12,3)? ü normal, 41(%36,2)?i osteoporotik, 58(%51,3)? i osteopenik DEXA ölçümüne sahipti. Homosistein değeri ile hastaların kullandığı ilaçlardan rapamisin(p=0,05), statin(p=0,057), B bloker(p=0,01) arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Kullanılan ilaçlarla dexa femur ve vertebra arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Homosistein düzeyi ile BUN(p=0,002), kreatinin(p=0,001), vitamin B12(p<0,001) arasında istatiksel olarak anlamlı negatif bir ilişki saptandı. Ayrıca homosistein düzeyi ile proteinüri(p=0,031) arasında istatiksel olarak zayıf ama pozitif bir ilişki saptandı. D vitamini ile proteinüri(p=0,035) arasında negatif bir ilişki, serum albümin(p<0,001) ve kalsiyum (p:0,001) arasında ise pozitif ilişki saptandı. Serum homosistein düzeyi ile femur ve lumbal vertebra kemik dansitometrisi arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Homosistein düzeyi ile parathormon, vitamin D3 ve kemik mineral dansitometrisi arasında anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Böbrek nakli alıcılarında nakil sonrası dönemde KMD? de azalma saptandı. Serum homosistein düzeyi ile böbrek fonksiyonları arasında negatif bir ilişki bulunmuştur. Serum homosistein seviyesi ile B12 vitamini ve folat düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmış olup, B12 ve folat replasmanı ile serum homosistein seviyelerinin düşürülmesi tedavi seçeneklerinden birisi olabilir. Rapamisin kullananlarda daha düşük serum homosistein seviyesi saptanırken, statin ve B bloker kullananlarda daha yüksek serum homosistein seviyesi gözlemlendi. Kullanılan ilaçların serum homosistein düzeyini etkileyebileceği unutulmamalıdır. İdrar proteini ile serum homosistein seviyesi arasındaki pozitif bir ilişki daha önce hiçbir çalışmada gösterilmemiş olup mekanizmalarının ortaya konması için geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Ekstrakranyal karotid arter stenozu tedavisinde stent greft kullanımı
Ekstrakranyal Karotid Arter Stenozu Tedavisinde Stent Greft Kullanımı Amaç: Çalışmanın amacı ekstrakranyal internal karotid arter stenozlarında çıplak stent öncesi stent greft (kaplı stent) implantasyonu ile stent greft kullanımının distal mikroembolik komplikasyonları azaltmadaki etkinliğini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya yaşları 52-82 (ort: 67,6) arasında değişen, karotid arter stentleme endikasyonu bulunan, koruma filtresi eşliğinde çıplak stent yerleştirilmeden önce kaplı stent yerleştirilen 14 hasta ile koruma filtresi eşliğinde sadece çıplak stent yerleştirilen 36 hasta alındı. Kaplı stent eksternal karotid arter orifisini kapatmayacak şekilde plak yükünün en fazla olduğu yere yerleştirildi. Tandem lezyona veya ana karotid artere girişim yapılan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Uygun antiagregan medikasyon uygulandı ve ilaç duyarlılıkları test edildi. Tüm lezyonlara postdilatasyon uygulanırken predilatasyon 20 lezyonda uygulandı. Tüm hastalara işlemden 1-2 saat önce ve işlemden 12-24 saat sonra difüzyon MR yapıldı. İskemik odak sayısı belirlendi. Stent açıklığı işlemden 1 gün, 1, 3, 6 ay sonra RDUS ve 6 ay sonra DSA ile kontrol edildi. Bulgular: Kaplı stent yerleştirilen 14 hastanın 7'sinde (% 50) kaplı stent yerleştirilmeyen kontrol grubundaki 36 hastanın 30'unda (% 83,3) diffüzyon MR'de iskemik odak gözlendi. Genel morbidite ve mortalite kaplı stent yerleştirilen hastalarda % 14,3 (2 hasta) ve % 0, kontrol grubunda ise % 19, 4 (7 hasta) ve % 0 olarak bulundu. Anlamlı (% 50'nin üzerinde) restenoz kaplı stent kullanılan lezyonların % 13,3'ünde (2 hasta) görülürken, kontrol grubundaki lezyonların % 5,6'sında (2 hasta) görüldü. Sonuç: Kaplı stent kullanımı karotid arter stentleme işleminin tromboembolik komplikasyonları önlemede etkin ve güvenilir bir yöntem olup literatür ışığında yapılan değerlendirmede hasta grubumuzda olduğu gibi restenoz oranın fazla görülmesi rutin kullanımını kısıtlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Karotid arter stenozu, Karotid arter stentleme, Kaplı stent
Erken ve ileri evre skuamöz hücreli akciğer kanserli hastalarda Fibroblast Büyüme Faktörü Reseptörü 1 (FGFR1), Fibroblast Büyüme Faktörü 2 (FGF2), Fosfotidil İnozitol 3 Fosfat Kinaz (PI3K) ekspresyonlarının değerlendirilmesi ve klinik, prognostik önemi
Amaç: Küçük hücreli dışı akciğer karsinomu (NSCLC), tüm dünyada, kanser ilişkili mortalitenin en sık nedenidir. Skuamöz hücreli akciğer kanseri (SCC) ise ikinci sıklıkta görülen akciğer kanseri histolojik alt tipidir. SCC'de, prognozu ve bireyselleştirilmiş tedaviyi belirlemek için, büyüme faktörleri ve sinyal ileti yolakları ile ilgili genlerdeki amplifikasyonlar ve mutasyonlar günümüzde yoğun olarak araştırılmaktadır. Bu çalışmada erken ve ileri evre SCC‟li hastalarda büyüme faktörlerinden FGFR1, FGF2 ve sinyal ileti yolağından IP3K ekspresyonlarını ve bunların klinik ve prognostik önemini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi verilerinden, 2005-2013 arası histopatolojik olarak SCC tanısı almış 129 hasta (23 erken evre, 106 ileri evre) alındı. Dokusu yeterli olan 99 hastada FGFR1, FGF2 ve IP3K (p110α) ekspresyonları tümör ve stromada immunohistokimyasal olarak 2 bağımsız patolog tarafından incelendi. Sağkalım analizi için, erken evre ve ileri evre hastalar ayrı ayrı dikkate alınarak, hastaların klinik özellikleri ile ekspresyonlar arasındaki ilişki, hem tek değişkenli (TDA) ve hem de çok değişkenli analizle (ÇDA) değerlendirildi. Sonuçlar: FGFR1 ekspresyonu 59 (%60) hastada düĢük, 40 (%40) hastada ise yüksek olarak saptandı. FGF2, 12 (%12) hastada yüksek, 87 (%88) hastada düşük ve IP3K, 31 (%32) hastada yüksek, 66 (%68) hastada düşük olarak saptandı. TDA'de, evre ve performans statusu, sağkalım ile ilişkili bulundu (p 0,0001 ve p 0,001). Hastalarda FGFR1, FGF2 ve IP3K'ın düşük veya yüksek ekspresyonları ile sağkalım arasında anlamlı fark bulunmadı. Bu ilişki erken ve ileri evre hastalar dikkate alındığında da önemli değildi. Ayrıca erken ve ileri evre hastalarda FGFR'nin tedaviyi predikte edici önemi saptanmadı. Diğer taraftan, FGFR1 ve FGF2 ekspresyonu, erken ve ileri evre SCC'li hastalarda, sigara içme, tüberküloz skarı ve radyoterapi skarı durumlarıyla ilgili olarak farklılık göstermekteydi (sırasıyla p=0,002, p=0,06 ve p=0,05. Tartışma: SCC tedavisinde henüz bireyselleştirilmiş etkin bir tedavi yoktur. Gelecekte böyle tedavilerin geliştirilmesi için, SCC karsinogenezi ve biyolojik davranışlarından sorumlu olan genetik anormalliklerin ortaya konması gereklidir. Biz FGFR1, FGF2 ve IP3K ekspresyonlarının prognostik ve prediktif önemini gösteremedikse de, SCC'de Türkiye'deki hastalar için referans olmak üzere FGFR1, FGF2 ve IP3K ekspresyon oranlarını belirledik. Diğer taraftan Evre III hastalıkta, radyoterapinin kronik komplikasyonu olan fibrozis ve SCC'deki tüberküloz skarı ile FGFR1 ve FGF ekspresyonları arasındaki ilişkiye işaret ettik.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesinde izlenen onkoloji hastalarının prognozunu belirleyen faktörlerin prospektif olarak incelenmesi
Amaç: Çalışmanın amacı yoğun bakım ünitesinde takip edilen onkoloji hastalarının mortalitesine etki eden faktörlerin belirlenmesidir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada 2012-2014 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları A.D. yoğun bakım ünitesinde takip edilen ardışık 100 hasta prospektif olarak incelenmiştir. Mortaliteyi etkileyen faktörleri saptamak için APACHE II, SOFA 1. gün ve SOFA 3. gün skorları kullanılmıştır. 0., 1. 2. ve 3. gün laktat düzeyleri, magnezyum, fosfor, potasyum, BUN ve beta 2 mikroglobülin düzeyleri belirlenmiştir. Hastaların yoğun bakımda takip edildiği süre boyunca vazopressör, renal, solunumsal destek ihtiyacı, nötropeni ve enfeksiyöz etkenler ile mortalite arasındaki ilişki belirlenmiştir. Yoğun bakım takibinden çıkarılıp servise devredilen hastalar (Grup 1: 40 hasta) ve yoğun bakım takibinde ölen hastalar (Grup 2: 60 hasta) olmak üzere iki grupta incelenmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 17.0 (SPSS Inc. Chicago, Ill, USA) paket programı kullanıldı. Bulgular: Grup 1 ve Grup 2 'deki hastaların APACHE II değeri (p<0,001), SOFA 1. Gün ve SOFA 3. Gün skoru (p<0,001), Prediktif mortalite oranı (p<0,001), yoğun bakıma kabul anındaki laktat değerleri (p<0,001), vazopressör destek ihtiyacı, solunumsal destek ihtiyacı, (p<0,001), renal destek ihtiyacı (p<0,05), BUN düzeyi (p<0,05), K düzeyi (p<0,05), Mg düzeyi (p<0,05) ve Acinetobacter baumannii üremesi (p<0,05) ile hastaların yoğun bakım takiplerinde exitus olması arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ayrıca hastaların izlemi sırasında yeni yoğun bakım ünitesinde izlenen hastalarda mortalite daha az bulunmuştur. Sonuç: Çalışmada incelenen parametreler dikkate alındığında hastaların uzun dönem mortalitesi ve yoğun bakım mortalitesini belirleyebilmek amacıyla tek bir parametreden ziyade birden fazla parametreyi kapsayan yeni skorlama sistemlerine ihtiyaç vardır. Yoğun bakım ünitelerinin hastaların enfeksiyon riskini azaltmak ve mortalitenin düşürülmesi amacıyla yapılması gereken ilk adımın hastalar arasındaki kontaminasyonu önleyecek şekilde sağlık personelinin eğitimi ve hastaların ayrı odalarda takibin yapılması mortaliteyi anlamlı şekilde düşürmüştür.
Çocukluk çağı tik bozukluklarının sosyodemografik verileri ve klinik özellikleri
ÖZET Çocukluk Çağı Tik Bozukluklarının Sosyodemografik Verileri ve Klinik Özellikleri Amaç: Çocukluk çağı tik bozukluklarının etyopatogenezi yeterince aydınlatılmamakla birlikte enfeksiyonun tetiklediği immun reaksiyonlar, prenatal ve perinatal nedenler, genetik ve psikososyal stresörler sorumlu tutulmaktadır. Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran ve tik bozukluğu tanısı alan çocuk ve ergenlerin sosyodemografik verileri, klinik özellikleri ve özellikle enfeksiyonun tetiklediği tik bozukluklarının ayırt edilmesinde yol gösterici olacağı düşünülmüştür. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinde 2012 Kasım 2013 Aralık tarihleri arasında değerlendirilen ve Tik Bozukluğu tanısı olan 4-18 yaş aralığında 37 kız ve 150 erkek olmak üzere toplam 187 olgu alındı. Ruhsal belirtilerin taranması amacı ile Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması ÇDŞG-ŞY (K-SADS-PL), Tik belirti şiddeti için, Yale Genel Tik Ağırlığını Derecelendirme Ölçeği (YGTDÖ) kullanıldı. Olguların demografik bilgileri, enfeksiyon ve romatizmal hastalık öyküsü kaydedildi. Çalışma verilerinin istatistiksel analizleri SPSS 16.00 sürümü ile yapılmıştır. Bulgular: Tik Bozukluğu tanısı alan 4-18 yaş aralığında (ortalama 10,9±2,6 yaş), 37 kız (ortalama 10,9±2,5 yaş) ve 150 erkek (ortalama 10,9±2,7 yaş) olmak üzere toplam 187 olgu alındı. Tanı alt gruplarına göre; olguların 104'ü (% 55,6) PANDAS, 26'sı (% 13,9) PANDAS olmayan (N-PANDAS) ve 57'si (% 30,5) PANDAS-varyant (PANDAS-V) olarak gruplandırıldı. Kız ile erkek olgular arasında ortalama yaş ve belirtilerin başladığı sıradaki yaş ortalamaları açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0,845, p=0,095). Sonuç: Tik bozukluğu olan olguları, enfeksiyonun tetiklediği immun etyoloji zemininde fenomenolojik düzeyde değerlendiren ilk çalışma olması nedeniyle çalışmamızın literatüre önemli katkılar sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Tik bozukluğu, PANDAS, fenomenoloji
Çukurova Üniversitesi'nde okuyan kadın fakülte öğrencilerinde yeme bozukluğu prevalansı ve etki eden faktörlerin araştırılması
Giriş ve Amaç: Yeme bozukluklarının toplumda görülme sıklığı gün geçtikçe artmakta ve giderek daha ciddi bir sorun haline gelmektedir. Yeme bozuklukları özellikle genç kadınlar arasında olmak üzere, önemi giderek artan bir halk sağlığı sorunudur. Bu çalışmanın amacı; Çukurova Üniversitesi'nde okuyan kız öğrencilerde yeme bozukluğu boyutu ve sıklığının belirlenmesi; yeme bozukluğu tanısı almış olanlarla yeme bozukluğu tanısı almamış olanlar, yeme bozukluğu gelişimini etkileyebilecek faktörler (aile ortamı özellikleri, sosyo-ekonomik durumları, depresyon ve sosyal fobi) açısından karşılaştırmaktır. Bunun sonucunda yeme bozukluğu tanısı alan kişilere, çözüm önerileri getirecek danışmanlık hizmeti vermektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Çukurova Üniversitesi Balcalı Kampüsü içerisinde okuyan kız öğrencilerde yeme bozukluğu sıklığı ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla planlanmış kesitsel bir araştırmadır. 2012-2013 eğitim-öğretim yılı içerisinde tüm fakültelerde kayıtlı kız öğrenci sayısı 9.108 idi. Türkiye'de yeme bozukluğu sıklığı ile ilgili yapılan araştırmalar dikkate alınarak % 95 güvenilirlik ve % 3 hata payı ile örnekleme 514 kız öğrencinin alınacağı hesaplandı. Tüm üniversitede okuyan kız öğrencilerin özelliklerinin fakültelere göre farklılık göstermedikleri göz önüne alınarak, 12 fakülte içerisinden rasgele sayılar tablosu (random digit table) yardımıyla 4 fakülte seçildi. Basit tesadüfi örneklem yardımıyla da çalışmaya dahil edilecek bölümler seçildi. Verilerin analizleri için SPSS 19.0 ve Epi-Info programları kullanıldı. Ki-kare, t-testi, korelasyon testi ve lojistik regresyon analizi yapıldı. Bulgular: Araştırmaya katılanların yaş ortalaması 21,63±1,8 yıl idi. Katılımcıların % 6,3'ünde yeme bozukluğu tespit edildi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre; araştırmaya katılanların, anne eğitim düzeyi ve çalışma durumu, baba eğitim düzeyi ve çalışma durumu, aile gelir durumu, konutta yaşayan kişi sayısı, yaşanılan yer, sigara, alkol, ilaç kullanımı, geçirilen ameliyat, daha önceden geçirilen hastalığa göre dağılımları karşılaştırıldığında, yeme bozukluğu ile arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Yeme bozukluğu bulunanlarda mevcut hastalık varlığı, yeme bozukluğu olmayanlara göre anlamlı şekilde daha fazla bulundu, (p=0,02). Yeme bozukluğu bulunanlarda Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) puanları, yeme bozukluğu bulunmayanların BDÖ puanlarından anlamlı derecede yüksekti, (p<0,01). Yeme bozukluğu bulunanlarda Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği (LSKÖ) puanları, yeme bozukluğu bulunmayanların LSKÖ puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı, (p>0,05). Vücut Kitle İndeksi (BKİ), yeme bozukluğu bulunanlarda anlamlı derecede yüksekti, (p<0,01). Yeme tutum ve davranışı ile depresyon arasında anlamlı ve pozitif yönlü bir korelasyon vardı. Yeme tutum ve davranışı ile sosyal fobi değişkeni arasında anlamlı ve pozitif yönlü bir korelasyon vardı. Depresyon ile sosyal fobi değişkeni arasında anlamlı ve pozitif yönlü bir korelasyon vardı. Sonuç: Araştırmamıza katılanların % 6,3'ünde yeme bozukluğu tespit edildi. Yeme tutum ve davranışı ile depresyon ve sosoyal fobi değişkenleri arasında anlamlı ve pozitif yönlü bir korelasyon vardı. Yeme bozukluğu bulunanların BKİ'si bulunmayanlara göre daha yüksekti ve mevcut kilolarından memnun değillerdi. Bu tez çalışmasından da görüldüğü gibi yeme bozukluğu, önemi giderek artan bir halk sağlığı sorunu olup, konu ile ilgili eğitim ve önleyici tedbirlerin alınması, riskli gruplarda taramaların yapılması, şayet hastalık oluşmuşsa tedavilerinin sağlanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Kadın, yeme bozukluğu, üniversite öğrencisi