
95
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Enterobacterıaceae suşlarında karbapenem direncinin fenotipik ve genotipik olarak tanımlanması
Bakterilerdeki antibiyotik direnci, tüm dünyada giderek artmaktadır. Bu dirençli kökenler enfeksiyonların tedavisinde önemli sorunlara yol açmaktadır. Yaşamı tehdit eden ciddi, çoklu ilaç direnci gösteren GN bakterilerin yol açtığı enfeksiyonlarda karbapenem grubu antibiyotikler son seçenek durumunda olduğu için karbapenem direncinin ayrı bir önemi vardır. Bu çalışmada hastanemizde izole edilen karbapenem dirençli Enterobacteriaceae fenotipik ve genotipik özelliklerinin araştırılması ve karbapenem direncine sebep olan genetik mekanizmaların incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya toplam 43 karbapenem dirençli suş alınmıştır. Vitek-2 (bioMérieux, Fransa) sistemi ile isimlendirilmiş ve antibiyotik duyarlılıkları belirlenmiştir. Karbapenem MIC değerleri ayrıca E-test ile de çalışılmıştır. Fenotipik tanımlama için MHT ve MBL E test kullanılmıştır. Direnç genlerinden olan IMP, VIM, KPC, NDM 1 ve OXA 48 Multipleks PCR (hyplex® SuperBug ID) ile çalışılmıştır. MHT % 81.4 oranında pozitif saptanmıştır. Kırk üç suşun 7'sinde OXA 48 geni, 1'inde NDM 1 geni pozitif bulunmuş, diğerlerinde ise hiç bir direnç geni tespit edilememiştir. PCR sonuçları referans alınarak, fenotipik testlerle PCR uyumu karşılaştırılmıştır. MHT testi ile OXA 48 direnç geni pozitifliği ve MBL E test ile NDM 1direnç geni pozitifliği arasında uyum görülmüştür ( p < 0,05). Diğer antibiyotiklere karşı yüksek oranda direnç görülürken suşların %11.6'sında kolistin direnci görülmüştür. Karbapenem dirençli enterobactericeae izolatların hızlı ve erken tanımlanması bu çok dirençli patojenlerin neden olduğu enfeksiyonların engellenmesi ve bununla ilişkili mortalite oranlarının düşmesine katkı sağlayacaktır düşüncesindeyiz.
Nörosifiliz hastalarının klinik özellikleri
Sifiliz Treponema Pallidum' un neden olduğu kronik bir enfeksiyondur. Cinsel yolla veya anneden çocuğa bulaşır. Penisilin tedavisi ile beraber nörosifiliz sıklığı azalmasına rağmen, günümüzde HIV enfeksiyonu ile beraber sıklığında artış görülmektedir. 19 NS hastasının dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların çalışmaya dahil edilme kriterleri; beyin omirilik sıvısı (BOS) VDRL pozitifliği, BOS lökosit değerinin 10/ mm3, BOS protein değerinin 50 mg/dl' nin üzerinde olması idi. Hastaların ortalama yaşı, hastalığın başlangıç yaşı, hastaneye ilk yaşı, hastalık süresi, cinsiyeti, eğitim durumu, nöropsikoloji ve kranyal manyetik rezonans (MR) bulguları değerlendirildi. Çalışma grubunda 19 nörosifiliz hastası mevcuttu. Olguların hepsi erkekti. NS grubunda ortalama başlangıç yaşı ve ortalama izlem süresi 48 ve 2,12 yıldı. Hastaların başvuru yaşları ortalaması 48(8,74) yıldı. Yaş dağılımında minimum 35 ve maksimum 72 idi. Çalışma grubunun ortalama eğitim süresi 5,22(1,2) .Başvuruya kadar geçen süre minimum 1 ay maksimum 4 yıldı. Ortalama 2,12; standart sapma 2,10 yıldı. Hastalık süresi ortalama 2,12(2.10) yıldı. Hastaların klinik değerlendirmeleri sırasındaki ortalama MMSE skoru 14,4(8,6). Değerlendirme sırasındaki ortalama CDR (Clinical Dementia Rating) skoru 2,38(1.1) idi. NS olgularının kendilerine özgü klinik ve radyolojik bulguları vardır. Erken başlangıçlı demans olgularında NS akılda bulundurulmalıdır.
Beta bloker tedavisi almayan kronik koroner arter hastalarında koroner arter BY-PASS cerrahisi sonrasında erken dönemde mevcut P dalga dispersiyonunun atriyal fibrilayonu ön görmedeki rolü
Koroner arter hastalığı (KAH), atriyal fibrilasyon (AF) için bağımsız risk faktörü olup koroner arter hastalığı olanlarda AF, normal populasyona göre daha sıktır. AF, hem akut koroner olay geçirenlerde hem de kronik koroner arter hastalarında normal popülasyona göre daha sık görülmektedir. P dalga dispersiyonu (PDD), maksimum ve minimum P dalga süreleri arasındaki fark olarak tanımlanmıştır. Uzamış P dalga süresi ve artmış P dalga dispersiyonunun yüksek AF riski ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Kronik ve akut iskemik kalp hastalığı olan hastalarda tedavinin vazgeçilmez unsuru olan beta bloker grubu ilaçlar antiiskemik ve aynı zamanda antiaritmik etkileri sayesinde iskemik kalp hastalığındaki (İKH) olası ritim problemlerini çözmede kullanılan en önemli ajanlardandır. P dalga dispersiyonunu (PDD) kısalttığı bilinen beta blokeri kullanmayan KİKH hastalarında artmış PDD' nin AF' yi öngörmesi, beta blokerlerin KİKH' daki antiiskemik ve antiaritmik etkinliğini teyit etmektedir. Bu amaçla beta bloker tedavisi almayan KİKH' da koroner arter by-pass cerrahisi öncesi mevcut PDD' nin postoperatuvar dönemde AF' yi öngörmedeki rolünü araştırmak istedik. Amaç: Koroner arter by–pass cerrahisi (KABC) önerilmiş beta bloker kullanmayan, bilinen aritmisi olmayan kronik koroner arter hastalarında non-invaziv olarak değerlendirilebilen P maksimum (Pmaks), P minimum (Pmin), PDD gibi elektrokardiyografik parametrelerin koroner arter by-pass cerrahisi sonrası gelişen AF ile olan ilişkisini incelemek ve bu parametrelerin KABC sonrası gelişen AF' yi belirlemede bir öngördürücü olup olamayacağını bu kesitsel çalışmadan yola çıkarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Kardiyoloji polikliniğine başvurarak kronik koroner arter hastalığı olan beta bloker kullanımı ve aritmisi olmayan, koroner angiografi sonrası koroner arter by–pass cerrahisi önerilen, yaşları 35-75 arası olan, KABC sonrası AF gelişen 50 ve gelişmeyen 50 hastadan oluşan bir grup çalışmaya alındı. Hastaların KABC öncesi çekilen EKG' lerine arşivdeki dosyalarından ulaşıldı ve 12 derivasyonun en az 9 tanesinde elektrokardiyografik parametrelerin ölçülebilmesi şartı arandı. Bütün ölçümler elle büyüteç yardımıyla yapıldı. Hastalar cerrahi operasyon sonrası atriyal fibrilasyon (AF) gelişen ve gelişmeyen olmak üzere iki gruba ayrıldı. Mevcut risk faktörleri etkilenen koroner arterleri, hangi koroner arterlerde anlamlı darlığa sebep olan plak olduğu, Hb, Hct, MCV, MHC, MPV, kolesterol değerleri, açlık kan şekeri, HbA1c, ekokardiyografik parametreler (LA, RA, LVDSÇ, LVSSÇ, MY) preoperatif (preop)-peroperatif (perop)-postoperatif (postop) serebrovasküler olay (SVO) öyküsü kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaşları 35 ile 75 arasında (ortalama 64.2±7.9), katılımcıların 14' ü (%14) kadın, 86' sı (%86) erkekti. Hastaların 67' sinde (%67) HT, 46' sında (%46) DM, 40' ında (%40) HL tanıları bulunmaktaydı. Beta bloker kullanmayan ve bilinen aritmisi olmayan hastalarda dosyalarından ulaşılan operasyon öncesi EKG' lerinde bakılan Pmin ve Pmax değerlerinin arasındaki farkın operasyon sonrası AF gelişen hastalarda arttığı izlendi. Sonuç: Koroner arter hastalarında koroner arter by-pass cerrahisi operasyonu öncesi EKG' de bakılan P dalga dispersiyonu artıkça koroner arter by-pass cerrahisi operasyonu sonrası erken dönemde atriyal fibrilasyon gelişim riski artmaktadır.
Malatya yöresinde yetişen kayısı tohumlarında amigdalin miktarının HPLC yöntemiyle belirlenmesi
Amaç: Kayısı tohumu yenmesiyle ilgili toplumuzda iki farklı görüş mevcuttur. Bunlardan ilki tüm kayısı tohumları faydalıdır, zehirlenme yapmaz görüşüdür. Diğeri ise bütün kayısı tohumları zehirlidir, yenmesi zararlıdır düşüncesidir. Çalışmamızda bu iki görüşün doğruluğunu değerlendirmek amacı ile farklı kayısı çeşitlerinin tohumlarındaki amigdalin miktarını ölçmeyi planladık. Kayısı tohumunun yenmesi ile alınan amigdalin vücudumuzda HCN?e hidrolize olur ve akut siyanür zehirlenmesine neden olabilir. Çocuklar erişkinlere göre daha yatkın oldukları için akut siyanür zehirlenmesi ile klinikte karşımıza daha çok çıkmaktadır. Ancak hangi kayısı tohumunun ne kadar yenilmesiyle zehirlenme gözlenebileceği bilinmemektedir. Çalışmamızın amacı bu konuya açıklık getirerek toplum ve sağlık çalışanlarında farkındalık yaratmaktır. Gereç yöntem: Araştırmada 13 farklı kükürtsüz kayısı çeşit (Hacıhaliloğlu, Hasanbey, Kabaaşı, Çöloğlu, Çataloğlu, Soğancı, Şekerpare, Turfanda Eskimalatya, Alyanak, Paviot, Hungarian Best, Ninfa, Roksana) tohumu ve 2 kayısı çeşit (Hacıhaliloğlu, Kabaaşı) tohumunun kükürtlü, kavrulmuş, kükürtlü kavrulmuş şekillerinde HPLC yöntemi ile g başına düşen mg cinsinden amigdalin miktarı belirlenmiştir. Kayısı tohumları İnönü Üniversitesi Kayısı Araştırma Merkezinden alınmıştır. Literatürdeki verilere dayanarak bu miktardan salınacak olan HCN miktarı ve 6 yaşında vücut ağırlığı ortalama 20 kg olan bir çocukta akut siyanür zehirlenmesine neden olabilecek tohum adedi belirlenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda acı kayısı tohumlarında tatlı tohumlara oranla amigdalin içeriği anlamlı olarak fazla bulundu. Acı tohumların ortalama amigdalin içeriği 26,27 ±14,4 mg/g olarak hesaplandı. Tatlı tohumların ortalama amigdalin miktarı ise 0,16 ±0,09 mg/g olarak tespit edildi. İki grup arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0,03). Tüm tohumların içinde Paviot kayısı çeşidinin acı tohumunda amigdalin miktarı en yüksek oranda 44,41 mg/g tespit edildi. Bu miktar amigdalinden oluşacak HCN miktarı 2,5 mg/g olarak hesaplandı. Altı yaşında vücut ağırlığı ortalama 20 kg olan bir çocukta akut siyanür zehirlenmesine neden olacak ortalama kayısı tohum adedi (ZNOTA) 7 olarak tespit edildi. Acı tohumların en düşük amigdalin içeriği bulunan çeşidi ise Turfanda Eskimalatya olarak belirlendi. Bu çeşitte amigdalin içeriği 13,96 mg/g olarak tespit ettik Tatlı tohumu bulunan kayısı çeşitlerinin içinde en yüksek amigdalin miktarını 0,4 mg/g olarak sofralık tüketimi fazla olan ve Malatya?da üretimi fazla olan Hasanbey çeşidinde tespit ettik. Bu çeşitten ortalama 852 adet (yaklaşık 680g) yenmesi ile zehirlenme gözlenebilir. Tüm tohumların içinde ölçülebilen en düşük amigdalin miktarı (0,09 mg/g) Kabaaşı çeşidinin kükürtsüz kavrulmuş şeklinde tespit edildi. Kabaaşı kükürtlü, Çataloğlu, Çöloğlu ve Şekerpare çeşitlerinin tatlı tohumlarında amigdalin düzeyinin kullandığımız yöntemle tespit edilemeyecek kadar (<0,08 mg/g) düşük olduğu gözlendi. Sonuç: Çocuklarda acı kayısı tohumu yenilmesine bağlı görülen ölümle sonuçlanabilen akut siyanür zehirlenmesinin önlenmesi önemlidir. Bunun için kayısı tohumlarının acı türlerinin yenilmemesi ve bu tohumlar için zehirli madde güvenliği kuralları uygulanması önerilir. Tatlı tohumların ise zehirli olduğuna dair mevcut olan algı düzeltilmelidir.
Evde oksijen tedavisinin KOAH'lı hastalarda enerji metabolizması üzerine etkileri
Amaç: Kronik Obstrüktif Akciger Hastalıgı (KOAH), tam olarak geri dönüşlü olmayan hava akımı kısıtlanması ile karekterize, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. KOAH tanısı konularak poliklinik veya serviste yatarak takip ve tedavileri yapılan Evre 4 KOAH hastalarının uzun süreli oksijen tedavisinin metabolizma üzerinde etkileri araştırılıp oksijen tedavisinin faydası olup olmadığını araştırmayı planladık. Materyal-Metod: Çalışmaya KOAH tanılı ve ilk kez oksijen tedavisi başlanmış 19 hasta ((16/3) E/K) dahil edildi. Hastaya AKG ve SFT yapıldı. Hastalara tedavi öncesi ve sonrası en az 3 gün metabolik holter cihazı takıldı (SensWear). Holter verileri elektronik ortamına aktarıldı. Günlük ortalama verileri hesaplandı. Sonuç: Hastaların oksijen tedavi öncesi ve sonrası enerji tüketiminde anlamlı artış saptandı. (Tedavi öncesi; 1497±596, tedavi sonrası; 2977±5985, p=0. 044). Yine adım sayısı (Tedavi öncesi; 2056±2569 tedavi sonrası; 2120±1958, p=0. 03), istirahat süresi (Tedavi öncesi; 6.36±3. 31 tedavi sonrası; 3. 47±2. 19, p<0. 03), uyku süresinde (Tedavi öncesi; 4. 23±2. 13 tedavi sonrası; 2. 33±1. 42, p<0. 00) anlamlı fark saptandı. Tartışma: Solunum yetmezlikli KOAH?lılarda günlük enerji tüketimi diğer bir ifade ile enerji tüketimi artmıştır. Buna ek olarak hastaların hareketsiz kalma süreleri azalmış, fizik aktivite süreleri artmıştır. Bunların yanında uykuda geçen süreler azalmış, bu bir çelişki gibi görünse de hastaların kısa sürede effektif uyku uyudukları söylenebilir. Sonuç olarak ileri dönem KOAH?lı hastalarda oksijen tedavisi erken başlanmalı, tedaviye uyum artırılmalı ve teşvik edilmelidir. Oksijen tedavisi ile hipoksiye bağlı mortalite ve morbiditenin önüne geçilip, immobilizasyona sekonder gelişen komplikasyonlarında önüne geçilecektir.
Non-alkolik karaciğer yağlanması olan hastalarda p-dalga süresi ve dispersiyonu
Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAKY)artmış atriyal fibrilasyon risk artışı ile ilişkilidir. Bu çalışmanın amacı NAKY hastalarında P dalga dispersiyonunu (PWD) araştırmaktır.
Annelerin akut solunum yolu enfeksiyonları ile ilgili bilgi tutum ve davranışları
AMAÇ: Bu çalışmada ebeveynlerin akut solunum yolu hastalıkları ile ilgili bilgi düzeyi, genel tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi; akut solunum yolu hastalıklarında acil ve şiddetli hastalık bulguları ve antibiyotik kullanımı ile ilgili mevcut bilgi düzeyleri ve tutumlarının ölçülmesi, ebeveynlerin bilgi eksiklikleri ve yanlışlarının belirlenmesi amaçlandı.YÖNTEM: Çalışmaya Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ile Aile Hekimliği polikliniklerine 1-16 yaş çocuklarının rahatsızlıkları nedeniyle başvuran 122 anne alındı. Annelerin sosyo demografik özelliklerini, çocukluk çağı akut solunum yolu enfeksiyonları, ateş ve antibiyotik kullanımı konusundaki bilgi düzeylerini tutum ve davranışlarını değerlendirmek üzere hazırlanmış anket formları uygulandı.BULGULAR: Annelerin %34,4'ünün ilkokul, %13,1'nin ortaokul, %23,8'nin lise, %13,9'nun yüksekokul,%10,7'sinin fakülte düzeyinde eğitim seviyesine sahip olduğu görüldü. Çocukların %58,1 `i öksürük ve %40,9' u ateş şikayeti ile doktora başvurmuştur. Bu başvurudan önce annelerin %28,6'sı antibiyotik, %27,8'inin ateş düşürücü kullanmıştı. Annelerin %9'unun evinde ateş ölçüm cihazı olmadığı belirlendi. Annelerin %36'sı 38 derece, %24,5'i 37 derece, %19,6'sı 37,5 derece, %8,1`i 38,5 derece vücut sıcaklığını ateş olarak düşünmekteydi. Akut solunum yolu enfeksiyonu nedeni olarak en çok belirtilen etken %59,8 ile mikroplardı. Annelerin %41,8'i herhangi bir antibiyotik ismi bilmediğini belirtti. Reçetesiz antibiyotik kullanım oranı %12,3 olarak belirlendi.SONUÇ: Annelerin akut solunum yolu hastalıklarının acil ve şiddetli bulgularını tam olarak bilmedikleri, ateş bilgi düzeyinin tutum ve davranışlarında eksiklikler olduğu, antibiyotik kullanımları konusunda yanlış tutumları olduğu görüldü.
Karotis arter darlığı nedeniyle endovasküler tedavi planlanan olgularda beyin perfüzyon bozukluğunun değerlendirilmesi
Ateroskleroza bağlı serebrovasküler patolojilerdünyada ölüm nedenleri arasında 3.sırada yer almaktadır.Serebrovasküler patolojilerin %80'i iskemik inmelerden oluşmaktadır. İskemik inmelerin ise %35 oranında extrakranial büyük arter darlıklarına bağlı geliştiği bildirilmektedir.ICA'sında darlık saptanan hastalarda beyin perfüzyonunundeğerlendirilmesi hem tedavi endikasyonu koymak hem de stent tedavisinin perfüzyonu arttırıp arttırmayacağı açısından önemlidir.Çalışmamızda, karotis arter darlığı saptanan ve tedavi planlanan olgularda, darlığın beyin perfüzyonuna etkilerini ve tedavinin perfüzyon üzerine etkisinin olup olmadığı araştırılmıştır. Kliniğimizde yapılan karotis anjiografide tek taraflı olarak tedavi endikasyonu bulunan 34 olgunun stent tedavisi öncesi ve bu olgulardan belirgin perfüzyon bozukluğu tespit edilen 14 olguya stent tedavisi sonrası 64 ? dedektörlü(VCT XTeLightSpeed; General Electric, Milwaukee, USA) BT ile beyin perfüzyon bilgisayarlı tomografi incelemesi yapıldı.GE perfüzyon 4 yazılımı kullanılarak analiz gerçekleştirildi. 34 olgunun ICA darlığı olan taraf hemisfer ile normal hemisferden elde edilen CBV, CBF ve MTT değerleri karşılaştırıldı. 27 olguda darlık olan taraf hemisferde CBV ve CBF değerlerinin arttığı, 28 olguda ise MTT değerinin uzadığı, 14 olgunun tedavi öncesi ve sonrasıdarlık olan hemisfer CBV, CBF ve MTT değerleri karşılaştırıldığında ise CBV, CBF'nin stent tedavisi sonrası düştüğü, MTT'nin kısaldığı, bulguların istatiksel olarak anlamlı olduğu bulundu.Sonuç olarak karotis arter darlıklarında, beyin perfüzyonunun belirgin etkilendiği, perfüzyon BT'nin klinik olarak stabil hastaların stent zamanlamasını ve stent tedavisi endikasyonu koymada faydalı olacağını düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler:ICA stenozu, Beyin
Gaziantep ili' ndeki hemofagositik lenfohistiyositosis tanılı hastaların klinik seyir, laboratuvar bulguları ve tedavi cevaplarının değerlendirilmesi
Amaç: Ocak 2009-Haziran 2013 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji kliniği tarafından takip edilen hemofagositik lenfohistiositoz (HLH) tanılı hastaların demografik verileri, klinik ve laboratuar bulguları, tedavi seçenekleri, tedavinin laboratuar bulguları üzerine etkileri, etiyolojiden sorumlu faktörler ve tahmini yaşam sürelerini araştırmak. Gereç ve yöntemler: Primer hemofagositik sendromlu 20, sekonder hemofagositik sendromlu 18 hasta olmak üzere toplam 38 hasta çalışmaya dahil edildi. HLH tanısı Histiocyte Society?nin tanımladığı tanı kriterlerine göre konuldu. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastanemiz Biyokimya ve Mikrobiyoloji laboratuarında tam kan sayımı, eritrosit sedimantasyon hızı, CRP, AST, ALT, albumin, total bilirubin, direk bilirubin, elektrolitler, LDH, TG, fibrinojen, ferritin, kültür ve serolojik tetkikler yapıldı. Mutasyon analiz çalışmaları hastanemiz Genetik ve Tıbbı Biyoloji laboratuarları ve Fransa Pasteur laboratuarlarında çalışıldı. İstatistiksel analizler için SPSS for Windows version 11,5 paket programı kullanıldı ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Olguların tanı sırasındaki yaşları 3-168 ay arasında idi. Akrabalık ve kardeş ölümünün primer HLH? da daha fazla olduğu saptandı. En sık görülen bulgular ateş, splenomegali, hiperferritinemi ve hemofagositoz varlığı idi. Primer HLH hastalarında saptanan mutasyonlar sırası ile PRF1 (%30), STX11 (%15), Munc13-4 (%5) idi. Primer HLH hastaların %35 `inde SSS tutulumu saptandı, 5?i exitus oldu. Hipofibrinojenemi primer HLH tanılı hastaların 14?ünde (%70) saptanırken sekonder HLH tanılı hastaların 7? sinde (%38,8) saptandı (p:0,05). Primer HLH hastaların 10? unda hiperbilirubinemi saptandı. Tanı anındaki ortalama total bilirubin düzeyi 3±0,6 mg/dl (0,3-7,5), ortalama direk bilirubin düzeyi 2,3±0,5 mg/dl (0-6,4) bulundu. 10 hastanın 7? si exitus oldu. 18 sekonder HLH hastasında hiperbilirubinemi saptanmazken tanı anındaki ortalama total bilirubin düzeyi 0,4±0,08 mg/dl (0,1-1,6) bulundu. Primer hemofagositik sendromlu hastalarda total ve direk bilirubin değerleri anlamlı olarak sekonder hemofagositik sendromlu hastalardan daha yüksek olduğu saptandı (p:0,006, p:0,044). C-reaktif protein değerleri iki grup arasında karşılaştırıldığında sekonder hemofagositik sendromlu hastalarda primer hemofagositik sendromlu hastalardan daha yüksek olduğu saptandı (p:0,017). Primer grupta tahmini ömür ortalama 619±134 gün, %40 sağkalım saptanırken sekonder grupta ise tahmini ömür ortalama 1084±87 gün ve %88,9 sağkalım saptandı. Sonuç: Primer hemofagositik sendromlu hastalarda total bilirubin ve direk bilirübin değerlerinin istatistiksel olarak sekonder HLH? dan daha yüksek olduğu saptandı. Bilirubin değerlerinin mortalite ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Tahmini yaşam süresi ve sağkalım oranı sekonder HLH hastalarında daha yüksek idi.
Multipl skleroz hastalarında optik koherens tomografi (OKT) ve görsel uyarılmış potansiyeller (GUP) bulguları
Multipl Skleroz (MS) santral sinir sisteminde (SSS) aksonal kayıp ve demiyelinizasyona neden olan daha çok genç erişkinleri etkileyen ataklar halinde seyreden kronik bir hastalıktır. Optik Nörit (ON), MS'in en sık göz bulgusudur ve hastaların yaklaşık olarak %20'sinde başlangıç belirtisi olarak görülür. ON, aksonal kayba yol açıp retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlığında incelmeye ve görsel uyarılmış potansiyallerde (VEP) anormalliklere neden olabilmektedir. Bu çalışmada MS hastalarında ve kontrol grubunda OKT ile hem RSLT kalınlığını, Ganglion Hücre Kompleksi (GHK=GCC) kalınlığını, hem de maküler kalınlığı ölçerek, bu parametreleri, klinik olarak ON öyküsü olan ve olmayan hastalarda ve sağlıklı kontrollerde karşılaştırdık. Ayrıca bu değerlerin VEP bulguları ve klinik bulgularla korelasyonunun olup olmadığını inceleyerek, aksonal kaybın bir belirteci olarak kullanılıp kullanılamayacağını değerlendirmeyi hedefledik . Çalışmaya 18-55 yaşları arasında, 49 MS hastası (98 göz) ve 30 sağlıklı kontrol grubu (60 göz) dahil edildi. Tüm olgularda detaylı göz muayenesi yapılarak görme keskinliği ve renkli görme, VEP ölçümü ve Fourier-Domain Optik Koherens Tomografi (FD-OKT) ölçümü yapıldı. Sonuçta ON atağı olan gözler (38), ON atağı olmayan gözler (68) ve kontrol gözler (60) olmak üzere 3 grup oluşturuldu.Yapılan OKT ölçümleri ile gruplar arasında bir fark olup olmadığı, elde edilen ölçümler ile VEP amplitüd, latans değerleri, EDSS, hastalık süresi, görme keskinliği ve renkli görme arasındaki ilişki araştırıldı. Çalışmada, ON öyküsü olan ve ON öyküsü olmayan MS hastaları ile kontrol grubu gözleri arasında ortalama RSLT kalınlık, süperior kadran RSLT kalınlık, inferior kadran RSLT kalınlık, ortalama GCC kalınlık, süperior kadran GCC kalınlık, inferior kadran GCC kalınlık ölçümünde anlamlı farklılık bulundu (p<0,05). Fovea kalınlık ölçümleri ON öyküsü olan ve ON öyküsü olmayan hastaların gözleri ile kontrol grubu gözleri kıyaslandığında her iki grupta kontrol grubundan daha ince bulundu ve bu inceleme istatiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). ON atağı olan gözlerle ON atağı olmayan gözler karşılaştırıldığında, ON atağı olanlarda foveal incelme daha fazla idi, ancak bu incelme istatiksel olarak anlamlı değildi. Makula kalınlık ölçümleri gruplar arasında karşılaştırıldığında; temporal iç makula, süperior iç makula, nazal iç makula, inferior iç makula, temporal dış makula, nazal dış makula, inferior dış makula kalınlığı kontrol gözler ile ON atağı olan gözler ve ON atağı olmayan gözler kıyaslandığında anlamlı farklılık bulundu (p<0,05) Süperior dış makula kalınlığı açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. VEP latans ölçümleri gruplar arası karşılaştırıldığında; VEP P100 latansı, ON atağı olan ve ON atağı olmayan gözlerde kontrol gözlere göre anlamlı uzamış bulundu (p<0,05). P100 latansı açısından ON atağı olan gözler ve ON atağı olmayan gözler arasında anlamlı farklılık saptanmadı(p>0,05). VEP amplitüd ölçümlerinde ise gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Ortalama çukurluk/disk (c/d) oranı, çukurluk (c) alanı, disk (d) alanı, c/d yatay oranı, c/d dikey oranı, rim alanı açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. ON öyküsü olan gözlerde ortalama GCC kalınlığı ile ortalama RSLT kalınlığı arasında istatistiksel açıdan anlamlı iyi derecede korelasyon bulundu. MS hastalarında, OKT ile yapılan ölçümlerde RSLT, GCC kalınlığı, fovea ve makula parametrelerinde değişiklikler oluştuğu saptandı. Bulgularımıza göre ON olanlarda RSLT, GCC kalınlığı, fovea ve makula kalınlığı ON öyküsü olmayanlardan ve kontrol grubundan daha ince saptanmıştır. Ayrıca ON öyküsü olmayanlarda GCC kalınlığı ölçümleri RSLT değerlerinden daha fazla VEP latansı ile korelasyon göstermektedir. MS hastalığının seyrinde aksonal dejenerasyon ve optik sinir tutulumu arasındaki ilişkiyi göstermede OKT parametrelerinden RSLT kalınlığı, GCC kalınlığı, foveal kalınlık ve makula kalınlığı iyi bir belirteç olarak kullanılabilir..