Çukurova University
Discipline

Family Medicine

Çukurova University

811

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Emziren annelerin emzirme özyeterliliklerinin, bebek beslenmesi tutumlarının ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmada emziren annelerin, emzirme konusundaki benlik algılarının, yeterlilik hislerinin, bebeğin gelişimi ve annenin bu konudaki algı ve tutumunun tespit edilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Sağlam Çocuk Polikliniği'ne başvuran sağlıklı bebeklerin anneleri ile yapılmıştır. 118 anneye bir sosyodemografik veri anketi, postpartum emzirme özyeterlilik ölçeği ve bebek beslenmesi tutum ölçeği soruları tarafımızca uygulanmıştır. Bulgular: 118 katılımcı annenin % 36,4'ü ilköğretim mezunu, % 31,4'ü lise mezunu ve % 32,2'si de lisans ve üzeri eğitime sahiptir ve % 34,7'si çalışan annedir. Çalışmamıza katılan annelerin ortalama yaşı 29,5±4,4'tür. En genç anne 19 yaşında iken yaşı en fazla olan 40 yaşındadır. Baba yaşı ortalama olarak 33,1±4,7 yıl, en genç baba 20 ve en yaşlı baba da 48 olarak tespit edilmiştir. Aylık ortalama gelir 3312,3±2624,3 ₺'dir. Bebek yaşı (ay) ortalama olarak 9,6±8,3 olarak elde edilmiştir. Doğum boy ortalama değeri 49,6±2,6 cm iken minimum 30 ve maksimum 56 cm olarak saptanmıştır. Doğum kilosu ortalama olarak 3245,8±427,2 gr olarak saptanmıştır. Gebeliğini planlayanların oranı % 63,6, isteyerek sürdürenlerin oranı % 94,1 idi. Postpartum emzirme özyeterlilik ölçeği ortalama değerleri ve bebek beslenmesi tutum ölçeği ortalama değerleri ile anne eğitim seviyesi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0,007, p˂0,001). Postpartum emzirme özyeterlilik ölçeği ortalama değerleri ve bebek beslenmesi tutum ölçeği ortalama değerleri ile annenin emzirme eğitimi alması arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0,001, p˂0,001). Postpartum emzirme özyeterlilik ölçeği ortalama değerleri ve bebek beslenmesi tutum ölçeği ortalama değerleri ile gebeliğin planlı olması arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p˂0,001, p=0,017). Bebek beslenmesi tutum ölçeği ortalama değerleri ile bebeğin cinsiyeti arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuş olup, erkek bebeği olan annelerde bu puan daha yüksek olarak tespit edilmiştir (p=0,016). Sonuç: Ebeveynlerin eğitim seviyesinin artırılması ile bireysel özyeterlilik ve bebek beslenmesi konusunda bilinç ve tutum anlamında iyileşme görüleceği düşünülmektedir. Birinci basamakta; aile hekimlerine düşen en büyük rol, aile eğitimine katkıda bulunmak, aile planlaması konusunda ailelerin bilgi beceri ve tutumlarını geliştirmek ve bu sayede daha sağlıklı toplumlar oluşmasına katkıda bulunmaktır. Anahtar Kelimeler: Bebek beslenmesi, emzirme, özyeterlilik, Aile Hekimliği

Aile hekimliğiAnne sütüAnneler+3
Ezgi Özen
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfertilite tedavisi için başvuran çiftlerde erkeğin eşine gösterdiği şiddet ve evliliğe uyumu

Amaç: İnfertilite tıbbi, psikiyatrik, psikolojik ve sosyal sorunları beraberinde getiren, kültürel, dinsel ve sınıfsal yönleri olan, bireye spesifik, çiftlerde strese yol açan, toplumsal etiketlenmeyle sonuçlanan, cinsellikle ilgili başarısızlık, yetersizlik duyguları yaşanmasına neden olan, yaşamı değiştiren bir deneyimdir. İnfertilitede, şiddeti tetikleyen veya artırabilecek pek çok faktör bulunmaktadır. Aile kurumunun en temel fonksiyonlarından biri olan neslin devamını sağlamada başarısız olan çiftler, evlilik ilişkilerinde de olumsuzluklar yaşarlar. Bu çalışmada amaç infertilite tedavisi için başvuran çiftlerde erkeğin eşine uyguladığı şiddeti belirlemek ve bu çiftlerde erkeğin evlilik uyumunu değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Araştırma evrenini, Haziran 2017-Ekim 2017 tarihlerinde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı İnfertilite Polikliniği'ne başvuran çiftlerden 286 erkek oluşturmaktadır. Araştırmada tarafımızca oluşturulan 18 soruluk Sosyodemografik Veri Formu, 31 sorudan oluşan Yeniden Gözden Geçirilen Çatışma Taktikleri Ölçeği-2'den yararlanılarak Dönmez ve arkadaşları tarafından hazırlanan ölçek ve 15 sorudan oluşan Evlilik Uyum Ölçeği kullanılarak toplanan veriler kodlanarak bilgisayara girilmiş ve SPSS 20.0 istatiksel analiz programı aracılığıyla değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan erkeklerin yaş ortalaması 34,79±7,24 yıl olup ortalama evlilik süresi 5,87±4,86 yıl, ilk evlilik yaşı ortalaması 26,33±5,09 yıl olduğu bulunmuştur. Yeniden Gözden Geçirilmiş Çatışma Taktikleri Ölçeği-2 sonucuna göre katılımcıların % 93,4'ü eşlerine şiddet uygulamaktadır. Çalışmamıza katılan erkeklerin uyguladıkları genel şiddet ile mevcut sosyodemografik veriler arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Çocuk sahibi olma ve sigara ile fiziksel ve cinsel şiddet arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Ekonomik şiddet ise eş çalışma durumu ve aile tipi ile anlamlı ilişkili bulunmuştur. Evlilik Uyum Ölçeği sonucuna göre katılımcıların % 80,4'ünde evlilik uyumunun olduğu bulunmuştur. Çalışma durumu, daha önce infertilite tedavisi alma durumu ve kaçıncı evlilik olduğu gibi sosyodemografik değişkenlerle evlilik uyumu arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Çalışmamıza katılan infertil çiftlerden erkeklerin eşlerine şiddet uyguladığı ve en sık uygulanan şiddet türünün psikolojik şiddet olduğu bulunmuştur. Çalışmamıza katılan infertil çiftlerde erkeklerin büyük çoğunluğunun evlilik uyumunun olduğu ve infertiliteden bu açıdan etkilenmedikleri sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: İnfertilite, Şiddet, Evlilik Uyumu, Aile Hekimliği

ErkeklerEvlilikEvlilik uyumu+3
Elif Can Halıcı
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın ili Efeler İlçesi aile sağlığı merkezlerinde izlenen çocukların ilk bir yaşta anne sütü alma durumları ve anne tutum ve davranışlarının emzirme süresine etkisi

Giriş: Anne sütü yenidoğanın fiziksel, ruhsal ve zihinsel gelişimi için gerekli olan bütün ögeleri barındırmaktadır. Emzirmenin, anne ve bebek üzerinde biyolojik ve duygusal bir etkisi olmakla birlikte, hem anne hem de bebek için immünolojik, psikolojik, sosyal ve ekonomik pek çok yararı söz konusudur. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) tüm bebeklerin doğumdan itibaren ilk 6 ay sadece anne sütü ile beslenmelerini, 7. ayda tamamlayıcı beslenmeye başlanması ve 2 yaşına kadar anne sütünün devamını önermektedir. Anne sütünün yaygınlaşması için tüm Dünya'da çeşitli sağlık uygulamaları yapılmasına rağmen anne sütüyle beslenme, önerildiği şekilde yaygın kullanılmamaktadır. Çalışmanın Amacı: Bölgemizde ilk 6 ayda sadece anne sütü alma sıklığı, ilk bir yaşta anne sütü alma sıklığının değerlendirilmesi ve annelerin sosyo-demografik ve emzirme özelliklerinin emzirme süresine olan etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel ve tanımlayıcı nitelikteki çalışma 01 Ekim 2019-31Aralık 2019 tarihleri arasında Aydın Efeler İlçesi'nde rastgele yöntemle seçilen altı kentsel ve iki kırsal yerleşimli aile sağlığı merkezinde yapıldı. Örneklem büyüklüğü 160 olarak hesaplandı. Sosyodemografik özellikler ve anne sütü almayla ilişkili bilgileri toplamaya yönelik düzenlenen anket formu araştırmacı tarafından yüz yüze görüşülerek uygulandı. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında ki-kare testi ve bağımsız değişkenlerin bağımlı değişkenler üzerindeki karıştırıcılardan bağımsız etkisini ve etki derecesini belirlemek için çoklu lojistik regresyon analizleri yapıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 225 bebeğin yaş ortalaması 19,1±5,0 ay, annelerin yaş ortalaması 30,4±5,2 yıldı. Bebeklerin %51,1'i kız, %48,9'u erkekti ve %48,4'ü ailenin ilk çocuğu idi. Bebeklerin %61,3'ü sezaryenle doğmuştu, %51,6'sı emzik/biberon kullanmaktaydı. Annelerin %5,8'i gebeliği sırasında sigara kullanmıştı. Annelerin %8,4'ünde postpartum depresyon öyküsü bulunmaktaydı. Annelerin %68,0'i bebeğine yalnızca kendisinin baktığını belirtti. Annelerin %77,3'ü en az bir defa emzirme eğitimi almıştı. Emzirme eğitimi alanların %89,1'i eğitimi doğum yaptığı sağlık kuruluşunda almıştı. Bebeklerin tek başına anne sütü alma süresi ortalama 3,5±2,4 ay ve ilk 6 ay tek başına anne sütü alma oranı %32,9'du. Bebekler ortalama olarak 10,2±3,4 ay emzirilmişti ve bir yılın sonunda anne sütüne devam eden bebeklerin oranı %74,7'ydi. Annelerin %81,3'ü doğum sonrası 1. saat içinde, %91,6'sı doğum sonrası 1. gün içinde emzirmeye başlamıştı. Annelerin %32'si 1. ayın sonunda formül süt kullanmaktaydı ve bu oran 12. ay sonunda % 38,7 idi. En sık formül süt başlama nedenleri % 61,9 süt yetersizliği ve % 31,7 büyümenin geri kalması endişesiydi. Annelerin %36,4'ü tamamlayıcı beslenmeye önerilen süreden önce başlamıştı ve en sık neden %52,3 oranında süt yetersizliği olarak ifade edildi. Su vermeye başlama zamanı ortalama 3,8±2,2 aydı. Annelerin %49,3'ü tamamlayıcı beslenme ile birlikte bebeklerine su vermeye başlamıştı. İlk altı ayda yalnızca anne sütü alma olasılığı doğumdan sonraki ilk saat içinde emzirilmeye başlanan bebeklerde emzirilmeyenlere göre 4,0 kat, emzik/biberon kullanmayan bebeklerde kullananlara göre 3,4 kat ve birinci ayda her seferinde 15 dakikadan daha uzun süre emzirilen bebeklerde daha az emzirilenlere göre 2,8 kat daha fazlaydı. Bir yaşın sonunda anne sütü almaya devam etme olasılığı; emzik/biberon kullanmayan bebeklerde kullananlara göre 11,5 kat, doğumdan sonraki ilk gün içinde emzirilmeye başlanan bebeklerde emzirilmeyenlere göre 6,0 kat, yalnızca annenin baktığı bebeklerde annelerin destek aldığı duruma göre 4,8 kat, birinci ayda her seferinde 15 dakikadan daha uzun süre emzirilen bebeklerde daha az emzirilenlere göre 4,2 kat ve beşinci ayda kendi istedikçe emzirilen bebeklerde belirli aralıklarla emzirilenlere göre 3,5 kat daha fazlaydı. Sonuç: Çalışmamızda bölgemizde ilk altı ayda sadece anne sütü alma oranı Türkiye ortalamasına göre düşük tespit edilmiş olmakla birlikte, doğum sonrası ilk saat ve ilk gün içinde emzirmeye başlama oranları ülke ortalamasına göre iyi durumdadır. Yaygın biçimde kullanılan emzik/biberon kullanımı anne sütü almayı olumsuz etkilemektedir. Özellikle ilk aylarda bebeğin bir emzirme seansında her bir memeyi 15 dakika ve üzerinde emmesi ve annenin bebeğiyle geçirdiği sürenin artırılması anne sütü almayı olumlu olarak etkilemektedir. Anahtar Kelimeler: Anne sütü, emzirme, emzirme süresi, emzirme sıklığı, formül süt, tamamlayıcı gıda.

Aile sağlığı merkeziAnne davranışıAnne sütü+6
Betül Yılmaz
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın Adnan Menderes Üniverstesi Tıp Fakültesi 1. sınıf ve 6. sınıf öğrencilerinin beslenme alışkanlıklarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Yeterli ve dengeli bir beslenme ile sağlığın korunması, geliştirilmesi mümkündür. Ülkemizde yetersiz ve dengesiz beslenme büyük bir toplumsal sorundur. Özellikle gençlerin beslenme alışkanlıkları ile ilgili araştırmalarda, çok ciddi sorunların yaşandığı bilinmektedir. Bu çalışmada, tıp fakültesi öğrencilerinin beslenme bilgilerini, beslenme alışkanlıklarını ve beslenme konusundaki problemlerini ortaya koymak ve tıp fakültesi eğitiminin beslenme bilgi düzeyine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Tanımlayıcı tipteki araştırmamız Ağustos 2019 ile Aralık 2019 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde öğrenci 1.sınıf ve 6.sınıf toplam 280 katılımcı ile yüz yüze anket yöntemiyle uygulanarak yürütülmüştür. Anketimiz sosyodemografik bilgileri sorgulayan 15 soru ve beslenme alışkanlıklarını sorgulayan 29 sorudan oluşmaktadır. Bulgular: Çalışmaya katılanların %51,60'ı (n=145) erkek, %67,62'si (n=190) 1.sınıf öğrencisiydi. Öğrencilerin yaş ortalaması 20,44±2,60 yıldır. 6.sınıfların VKİ ortalaması (22,75±3,37) 1.sınıflara göre (21,79±3,25) daha yüksekti (p:0,014). Düzenli kahvaltı alışkanlığı olanların oranı 1.sınıflarda (%61,05), 6.sınıflara göre (%42,86) daha yüksekti (p:0,012). Kahvaltıda peynir, zeytin, yumurta vb. besin tüketenlerin oranı, 1.sınıflarda (%73,51) 6.sınıflara göre (%36,47) daha yüksektir (p<0,001). Spor veya egzersiz yapma oranı, 1.sınıflarda (%45,56) 6.sınıflara göre (%32,97) daha fazlaydı (p:0,031). 1.sınıflarda spor yapılan gün sayısı (3,14±1,56) 6.sınıflara göre (2,36±1,50) daha fazlaydı (p:0,010). Sonuç: Bu sonuçlar değerlendirildiğinde; tıp fakültesi öğrencilerinde eğitim seviyesi ile yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıkları doğrudan bir ilişki olduğu tespit edilemedi (?). Eğitim seviyesi artmasına rağmen 6. sınıf öğrencilerinde sağlıksız beslenme alışkanlıklarının ve sedanter yaşam tarzının daha ön planda olduğu görülmektedir. Bunun nedeninin ise, tıp fakültesinin yorucu ve stresli ortamı ve öğrencilerde bilgi eksikliğinden kaynaklanabileceği düşünülmekte ve bu konuda çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. 6.sınıflarda günlük içilen çay miktarı (3,54±2,86) 1.sınıflara göre (2,34±1,71) daha fazlaydı (p<0,001). 6.sınıflarda günlük içilen kahve miktarı (2,42±1,58) 1.sınıflara göre (1,71±,95) daha fazlaydı (p:0,001). Anahtar Kelimeler: beslenme, egzersiz, öğrenci, sedanter, tıp

AydınBeslenmeBeslenme alışkanlıkları+6
İbrahim Halil Çetin
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

A grubu beta hemolitik streptokoksik tonsillofarenjiti tanısında klinik bulgu ve laboratuvar testlerinin tanısal değeri

Giriş: Ülkemizde, özellikle birinci basamak aile hekimliği uygulamasında Grup A streptekok tonsillofarenjiti tanısında Centor kriterleri ve hızlı antijen testi (HAT) yaygın olarak kullanılmaktadır. Çalışmanın amacı belirti ve bulguların streptokoksik farenjit için tanısal değeri ile Centor ve Modifiye Centor (McIsaac) kriterlerinin etkinliğini ve Hızlı antijen testinin GAS tonsillofarenjitini tanımada duyarlılık ve seçiciliğini belirlemekti. Gereç ve Yöntem: Çalışma Mayıs 2019 – Şubat 2020 tarihleri arasında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği, Pediyatri ve KBB poliklinikleriyle çocuk ve yetişkin acil servislerinde yapıldı. Çalışmaya en az bir gündür süren boğaz ağrısı ya da diğer akut tonsillofarenjit yakınmalarıyla başvuran 36 aylıktan büyük 405 hasta alındı. Her hastadan biri HAT biri boğaz kültürü için olmak üzere ikişer boğaz sürüntü örneği ve enfeksiyon değerleri için kan örnekleri alındı. Veriler toplandıktan sonra istatistiksel analizi SPSS paket program aracılığıyla yapıldı. Çalışmanın gerekli etik kurul izinleri ise Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurul'undan alındı. Bulgular: Çalışmaya katılan 405 hastanın yaş ortalaması 24,7 ± 16,4 (3 – 81 yıl) idi. Çoğunluğunu kadınlar (%53,6; s=217) ve acil servise başvuranlar (%60,7; s=246) oluşturmaktaydı. Kültürde GAS pozitifliği %7,9 ve hızlı antijen testi pozitifliği ise %9,9 idi. GAS pozitifliği Centor skoru 0-1 olan hastalarda %2,0; 2-3 olanlarda %12,1 ve 4 olanlarda %45,8 idi. GAS pozitifliği McIsaac skoru 0-1 olan hastalarda %0,4; 2-3 olanlarda %11,6 ve 4-5 olanlarda %35,7 idi. Hızlı antijen testinin duyarlılığı %75,8 ve seçiciliği %95,6 (%7,9 prevalansta PPD %59,5 ve NPD %97,9) olarak bulundu. Tüm hastalarda ve tüm Centor kategorilerinde hızlı antijen testi sonuçlarıyla kültür sonuçları uyumluydu. Centor kategorilerine göre HAT duyarlılığı %33,3-90,9 arasında, seçiciliği %71,4-99,2 arasında değişmekteydi. Sonuç: Grup A Streptokok tonsillofarenjiti tanısında Centor ve McIsaac kriterlerinin tanısal gücü ile hızlı antijen testinin geçerliliği ile ilgili çalışma sonuçlarımız, orijinal Centor çalışması ve literatürde yer alan diğer çalışma sonuçlarıyla benzerlik göstermektedir. Akut tonsillofarenjit olgularının Centor öngörü modeli ve hızlı antijen testi kullanılarak değerlendirildiği dikkate alındığında, ülkemizde birinci basamak aile hekimliği uygulamasında GAS pozitifliği ile HAT ve klinik öngörü sistemlerinin tanısal gücü üzerine çalışmalar yapılması gerekmektedir.

AntijenlerAğrıFarenjit+5
Melda Dibek Büyükdinç
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp fakültesi öğrencilerinde nargile kullanımı ve tercih nedenleri

Giriş ve amaç: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinde, sağlık açısından ciddi tehlike oluşturan ve kullanımı giderek artan nargilenin içilme sıklığını, nedenlerini ve nargilenin yaygınlaşmasına neden olan faktörleri tanımlamayı amaçladık. Ayrıca çalışmamızın hekim adaylarının nargile kullanımlarıyla ilgili durumlarını ortaya koymak açısından bir örnek teşkil etmeyi amaçlıyoruz. Gereç ve yöntem: Kesitsel ve tanımlayıcı tipte, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 2019-2020 eğitim-öğretim yılında öğrenim gören bütün öğrencilerin evrenini oluşturduğu bir çalışmadır. Öğrencilerin, sosyodemografik özellikleri, nargile kullanım davranışları ve sigara içme davranışlarıyla ilgili soruların yer aldığı 3 bölüm ve 23 sorudan oluşan yapılandırılmış soru formu kullanılmıştır. Fakülteye giderek öğrenciler araştırma hakkında bilgilendirmiş ve araştırmaya katılmayı kabul eden öğrencilere form uygulanmıştır. Veriler IBM SPSS 18.0 istatistik programı kullanılarak analiz edilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler, sayı, yüzde, ortalama, +- standart sapma (min, max değerleriyle) verilmiştir. İstatistiksel analizde kategorik verilerin değerlendirilmesi için 2x2 tablolarda pearson chi-square, daha çok gözlü tablolarda çok gözlü chi-square testi kullanılmıştır. Tip 1 hata değeri %5 olarak değerlendirilmiş olup, p değer< 0,05 olması halinde anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 978 öğrenci katılmıştır. Katılanların yaş ortalaması 20,95 ± 1,83 yıl (17-27) olup %49,7'si kadın, %50,3'si erkektir. Öğrenciler çoğunlukla evde arkadaşıyla ve öğrenci yurdunda yaşıyordu. Öğrencilerin %70,8'i (n=692) nargile içmediğini söylerken, %13,2'si (n=129) içtiğini, %16,1'i (n=157) bazen içtiğini söylemiştir. Yılda birkaç kez nargile içen, nargile içmek için kafeleri tercih eden ve nargileyi aromalı içmeyi tercih eden öğrenci sayısı çoğunluktaydı. Öğrenciler ortam, arkadaş ortamı ve zevk için nargileyi tercih ederken, arkadaş etkisi, hoşa gitme nedeniyle ve merak ettikleri için nargile başlamışlardı. Yarısında fazlası nargile içmeyi bırakmayı düşünmüyordu ve ailesi nargile içtiklerini bilmeyenlerin sayısı daha fazlaydı. Nargilenin zararlı olduğunu söyleyenlerin sayısı yüksek oranlardayken %57,5'i nargilenin sigaradan daha zararlı olduğunu ve daha da fazlası nargilenin bağımlılık yaptığını söyledi. Nargilenin bulaştırdığı hastalıklarda, solunum yolu hastalıkları en çok işaretlenmişti ve sonra tüberküloz seçilmişti. Çalışmaya katılanların %61,5'i hiç sigara içmemişken %30,7'si aktif olarak sigara içiyordu. Sınıf bazında nargile içme durumlarında anlamlı fark yoktu. 6. sınıf öğrencilerinin nargileye başlama sebeplerinde stres faktörünü seçmeleri ve ailelerinin sigara içimine karışmıyor olması anlamlı bulunmuştu. 1. ve 2. sınıf öğrencileri nargilenin sigaradan daha az zararlı bulmaları diğer sınıflara göre anlamlı yüksekti. Sınıf düzeyi arttıkça nargilenin hastalık bulaştırdığını söyleme, nargilenin bulaştırdığı hastalıklardaki bilgi durumu ve nargilenin bağımlılık yaptığını söylemeleri anlamlı olarak artıyordu. Cinsiyet bazında erkekler daha çok nargile içiyordu ve nargileye içimine ayırdıkları süre daha fazlaydı. Kadınlar nargilenin sağlığa zararlı olduğunu, nargilenin hastalık bulaştırdığını ve bağımlılık yaptığını söylemeleri erkeklere göre anlamlı olarak daha fazlaydı. Yine nargile içimine benzer olarak erkekler daha fazla sigara içiyordu. Evde arkadaşı ile kalanların nargile içme oranı diğer yaşanılan yerlere göre daha yüksekti. Nargileye başlama ve tercih nedenlerinde, evde yalnız yaşayanlar arkadaş ortamını anlamlı olarak daha yüksek seçmişlerdi. Evde ailesi ile yaşayanların nargileyi bırakma oranları daha fazlaydı. Nargile ve sigara karşılaştırmasında, sigara içenlerin nargile içme oranı yüksek saptanırken, sigara içilen yıl sayısı ve günlük içilen sigara miktarı arttıkça nargile içme oranının artması istatiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Tıp fakültesi öğrencilerinde nargile içme durumu ve ilişkili faktörleri incelediğimiz araştırmamızda, nargile içimi ile sigara içimi arasında doğrusal bir ilişki mevcuttu. Nargile içimi, erkeklerde daha yüksekti ve ilerleyen sınıfla birlikte değişmemekteydi. Ancak bu durumla çelişkili olarak ileri sınıf öğrencileri, nargilenin zararı, hastalık bulaştırıcılığı, bulaştırdığı hastalık türleri ile ilgili daha çok bilgi sahibiydi. İleri sınıfların bilgisi daha fazla olmasına rağmen nargile içmeye devam ediyorlardı. Nargileye başlama nedenleri arasında arkadaş ve stres faktörü öne çıkmaktaydı. Arkadaşıyla ve yalnız yaşayanlarda nargile içme oranı daha yüksek, ailesiyle yaşayanlarda ise nargileyi bırakma oranı daha yüksekti. Toplumumuzda nargile kullanım sıklığı artmaktadır. Tütün karşıtı propagandaların sadece sigaraya değil, nargile ve diğer tüm tütün ürünlerine karşı genişletilmesi gerekmektedir. Çünkü nargile ve sigara birlikteliğinin güçlü olduğu görülmektedir. Çalışmada da görüldüğü üzere nargilenin içindeki aroma, nargile içiminde bir tercih unsurudur. Bu nedenle aromalı nargileye yönelik tedbirlerin alınması gerekmektedir. Nargilenin de bir tütün ürünü olduğu ve bağımlılık yaptığı bilinmelidir. Gençler arasında içilme oranı arttığı için, özellikle ailelerin ve toplumun, nargilenin vermiş olduğu zararlar hakkındaki bilgilendirilmeleri ve bu konuda farkındalığının artırılması önemlidir.

AydınNargileNikotin+4
Oğuzhan Zor
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibromiyalji tanılı hastalarda geleneksel ve tamamlayıcı tıp kullanımı

Giriş ve Amaç: FMS yaygın vücut ağrısı, yorgunluk, uyku bozukluğu kognitif ve somatik disfonksiyon ile karakterize, yaşam kalitesini etkileyen kronik bir ağrı bozukluğudur. Prevalansı %2-8 arasında olup kadınlarda daha sık rastlanır. Çocukluk çağı dahil her yaşta görülebilir. Osteoartritten sonra en sık görülen kas-iskelet sistemi hastalığıdır. Etyopatogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. FMS'li hastalar arasında herhangi bir geleneksel ve tamamlayıcı tıp yöntemine başvurma oranının neredeyse tama yakın olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmanın ana amacı, FMS'li hastaların GETAT uygulama kullanım durumlarını, GETAT uygulamalarına bakış açılarını ve bu uygulamaların tedavideki etkinliğini değerlendirmek; ikincil amacı ise, GETAT uygulamalarının FMS tedavisinde ne derece önemli bir yer tuttuğunu tespit ederek hastaları bu konuda aydınlatmak ve hekimlerin bu uygulamalar konusunda kendilerini geliştirmeleri yönünde dikkatlerini çekmektir. Gereç ve Yöntem: Prospektif, tanımlayıcı, kesitsel tipteki araştırma, 01/10/2019-01/02/2020 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniği'ne ardışık olarak başvuran Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı tarafından tanısı konulmuş ve araştırmaya katılım rızası alınmış 140 FMS hastasına yüz yüze anket uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmacılar tarafından ilgili literatür taranarak oluşturulan anket, hastaların sosyodemografik özellikleri, FMS ile ilgili özellikler ve GETAT ile ilgili sorular olmak üzere toplam 3 bölüm ve 34 sorudan oluşmaktadır. Araştırma verileri SPSS 18 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizde Ki-Kare Testi, Fisher'in Kesin Testi, Kolmogorov-Smirnov Testi ve Mann-Whitney U Testi kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 140 FMS hastasının %96,4'ü kadın, %3,6'sı erkekti. Yaş ortalaması 46,25 olup %72,9'u 40-65 yaş arasındaydı. %85,7'si evli, %71,4'ü ev hanımıydı. %59,3'ünün hastalık süresi 3 yıldan fazlaydı. En sık görülen ilk başvuru yakınmaları sırasıyla; yaygın vücut ağrısı, yorgunluk, uyku bozukluğu ve sabah tutukluğuydu. Hastaların %96,4'ünün tıbbi ilaç kullanmakta olduğu ve %65,7'sinin ise bu tedaviden memnun olduğu saptandı. Sadece % 13,6'sı GETAT hakkında bilgi sahibi değildi. %54,3'ü ise en az bir GETAT yöntemi kullandığını belirtti. En sık kullanılan yöntemler sırasıyla; fitoterapi, akupunktur, kupa, besin takviyeleri ve kayropraktikti. Hastalar en sık doktor önerisi nedeniyle GETAT yöntemi kullandığını ve bu yöntemleri en sık sağlık çalışanlarından öğrendiğini belirtti. %63,1' i GETAT kullanmadan önce doktora danıştığını belirtti. Hem tıbbi tedavi hem de GETAT etkin diyenlerin oranı %40,7 ile daha yüksekti. Hastaların %77,6'sının GETAT yöntemlerinden fayda gördüğü ve %72,3'ünün bu yöntemleri başkalarına önerebilecekleri öğrenildi. GETAT hakkında bilgi sahibi olma durumu ile sosyodemografik özellikler arasında anlamlı bir ilişki vardı. Ancak GETAT kullanımı ile sosyodemografik özellikler arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sadece ilk başvuru şikayetleri ve komorbidite durumlarıyla GETAT kullanımı arasında anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. GETAT yöntemlerinden fayda görme durumu ile sadece ilk başvuru şikayetleri arasında anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. Kullanılan GETAT yöntemleri ayrı ayrı sosyodemografik, klinik ve GETAT ile ilgili özelliklerle karşılaştırıldığında aralarında anlamlı ilişkiler olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamızda FMS'de GETAT yöntemlerinin kullanım oranı ve bu yöntemlerden fayda görme oranı yüksek bulunmuştur. Hastaların GETAT yöntemleri hakkında bilgi sahibi olma durumları da oldukça yüksek bulunmuştur. Kısmen bilgi sahibi olanlar ile hiç bilgi sahibi olmayanların ev hanımı ve ilköğretim mezunu hastaların oluşturduğu düşünüldüğünde, özellikle düşük eğitim ve gelir düzeyindeki FMS'li hastaların yaşadığı bölgelerde GETAT yöntemlerinin yanlış kullanımını önlemek amacıyla bu uygulamalara yönelik saha eğitimleri düzenlenebileceği, hekimlerin de bu bilgileri verebilmesi için GETAT yöntemleri konusunda yeterli bilgiye sahip olması önerilebilir. Hastaların GETAT kullanım durumlarının her görüşmede sorulması ve kullandıkları GETAT yöntemlerini hekimleriyle paylaşmaları konusunda telkinlerde bulunulması yanlış kullanımların önüne geçmesi konusunda etkili olacaktır. FMS hakkında düşük bilgi seviyesi ve düşük eğitim alma durumunu yükseltmek için her hastaya hastalığın tedavisinde eğitimin önemli olduğu vurgusu yapılması ve FMS ile ilgili uygun eğitimlerin verilmesi önerilebilir. FMS'li hastalarda GETAT kullanımı ile ilgili az sayıda çalışma mevcut olup yapılacak yeni çalışmaların literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

AnketlerFibromiyaljiProspektif çalışmalar+4
Onur Ünsal
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimlerinin yaşlı hasta görüşmelerinde yaşadıkları zorluklar üzerine nitel bir araştırma

Yaşlı nüfusun artması ile birlikte yaşlı sağlığı giderek daha çok önem kazanmaktadır. Birinci basamağın ilk temas noktası olması sebebiyle aile hekimleri yaşlı sağlığında önemli görevler üstlenmektedir. Bu çalışmanın amacı; aile hekimlerinin yaşlı hastalarla yaptığı görüşmelerde karşılaştıkları zorlukların niteliksel özelliklerini ortaya koymaktır. Ocak 2020 – Mart 2020 tarihleri arası 3 odak grup görüşmesi yapılarak toplam 22 hekim ile görüşülerek yaşlı hasta görüşmelerinde karşılaşılan zorluklar üzerine açık uçlu sorular sorulmuştur. Ses kayıt cihazı ile toplanan veriler niteliksel olarak analiz edilmiştir. Yapılan analizler sonucu "yaşlı hasta", "birinci basamak hekimliği", "hastaya ait faktörler", "hekimin çözüm yolu" ve "hekimin hissi" temaları belirlenmiştir. Katılımcılarımızın çoğu görüşme sürecinde hastaya ait engellerin görüşme zorluklarına sebep olduğunu ifade etmiştir. Bu engellerde en çok vurgulanan hastaya ait iletişim engelleri ve polifarmasidir. Nitekim bu engeller karşısında çözüm yolu olarak empati, güven ortamı ve aile hekimliği disiplininin bir parçası olan bütüncül yaklaşım en çok vurgulanan öğelerdir. Yaşlıların yalnızlığı da bütün katılımcılar tarafınca ifade edilmiştir. Yaşlı hastaların özellikleri, diğer hastalardan farkları, yaşlı hastaların sağlığa bakış açısı, başvuru nedenleri, refakatçi, hastanın hissettikleri, hastaya ait fiziksel engeller, birinci basamak ortamı, ikinci ve üçüncü basamak hekimliğinden farkı, bakımın sürekliliği, fiziksel engellerde çözüm yolu, ASM fiziki koşulları, hekime saygı duyma, hekimin olumlu, olumsuz ve değişen hisleri diğer alt temalarımızdır. Sonuç olarak yaşlı hasta görüşmesinde hasta ile kurulan iletişim, tıbbi bilgi ve donanım kadar önem arz etmektedir. Katılımcılarımızın ifadesi doğrultusunda hastanın memnuniyeti tıbbi bilgiden bağımsızdır ve uygun iletişimle zorluklar aşılabilir. Anahtar Kelimeler: Yaşlı Hasta, Aile Hekimliği, Görüşme Zorlukları İletişim Adresi: yaprak.selcukk@gmail.com

Aile hekimliğiGeriatriGörüşme yöntemi+3
Yaprak Selçuk
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi aile hekimliği polikliniklerine başvuran üniversite öğrencilerinin riskli davranışları ve yaşam doyumları ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran üniversite öğrencilerinin riskli davranışlarının değerlendirilmesi ve riskli davranışların yaşam doyumu ile ilişkisinin ortaya konulması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Aile Hekimliği polikliniklerine 01-31 Aralık 2018 tarihleri arasında başvuran öğrenciler arasından evreni % 95 güvenirlik ve % 5 hata payı ile temsil eden en az örneklem büyüklüğüne basit tesadüfi örnekleme yöntemi ile ulaşıldı. Riskli Davranışlar Ö̈lçeği- Üniversite Formu, Yaşam Doyumu Ölçeği ve sosyodemografik veri toplama anketi ile toplanan veriler istatistik paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Yaş ortalaması 20,53±1,92 (16-28) yıl olan % 63,3'ü kadın 338 öğrencinin % 41,4'ü devlet yurdunda kalmaktaydı. Yaşı 22 ve üzeri olan grubun sigara kullanım puanı, yaşı 20-21 olan gruba göre daha yüksek bulundu (p=0,048). Erkeklerin antisosyal davranış (p=0,000), alkol kullanımı (p=0,000), sigara kullanımı (p=0,000), okul terki (p=0,001) ve madde kullanımı (p=0,000) puanları kadınlara göre daha yüksek iken intihar eğilimi ve beslenme alışkanlıkları açısından cinsiyetler arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Antisosyal davranışlar (p=0,004), alkol kullanımı (p=0,000) ve sigara kullanımı (p=0,000) puan ortalamaları "evde arkadaş ile" kalan grupta "devlet yurdunda" kalan gruba göre daha yüksekti. Alkol (p=0,000) ve sigara (p=0,000) kullanımı puan ortalamaları fen bilimlerinde öğrenim gören öğrencilerde daha yüksek iken okul terki (p=0,023) sosyal bilimlerde öğrenim gören öğrencilerde daha yüksekti. Riskli davranışların bütün alt boyutları ile yaşam doyumu arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde negatif yönde ilişki bulundu. Sonuç: Aile hekimlerinin üniversite öğrencilerine hizmet verirken bu çalışmada saptanan bulguları göz önünde bulundurmaları, riskli davranışların azaltılması/önlenmesi dolayısıyla yaşam doyumunun arttırılması konusunda disipline özgü ilkelerden yararlanarak fırsatları değerlendirmeleri önerilir. Anahtar Sözcükler: Aile hekimliği, riskli davranışlar, yaşam doyumu, üniversite öğrencileri

AdanaPolikliniklerPoliklinikler-hastane+3
Zeliha Bilge Çinçik
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin sağlık anksiyete düzeylerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ile ilişkilendirilmesi

Amaç: Üniversite yaşamı, sadece mesleki eğitimin alındığı değil, bireylerin kişilik gelişiminin temellerinin atıldığı, sağlık davranışlarında da yeni kazanımların olduğu bir süreçtir ve öğrencilerin sağlığın korunması ve sürdürülmesine yönelik sağlıklı yaşam biçimi davranışları bu dönemde şekillenmektedir. Geleceğin sağlık profesyonelleri olan tıp fakültesi öğrencilerinin sağlık alanındaki tutum ve davranışları öncelikle kendilerini, ileriki yaşamlarında da ailelerini ve toplumu etkileyebilme potansiyeli açısından önemlidir. Bu çalışmanın amacı, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin sağlık anksiyete düzeylerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışlarıyla ilişkisini incelemek ve bunlara etki eden faktörleri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın evrenini; 2018-2019 eğitim öğretim yılında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde eğitim görmekte olan toplam 1886 öğrenci oluşturmaktadır. Çalışmaya 319 öğrenci dahil edilmiştir. Öğrenciler, 24 soruluk Sosyodemografik Veri Formu, 18 sorudan oluşan Sağlık Anksiyetesi Envanteri (kısa versiyon) ve 48 sorudan oluşan Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği'ni (SYBDÖ) doldurmuşlardır. Toplanan veriler SPSS 23.0 paket programı aracılığıyla analiz edilerek değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 319 öğrencinin % 58,9'u kadın, % 41,1'i erkek olup öğrencilerin yaş ortalaması 21,5±2,1 yıldır. Öğrencilerin Sağlık Anksiyetesi Envanteri (kısa versiyon) puan ortalaması 17,6±6,2 olarak bulunmuştur. Öğrencilerin, kendi sağlık durumlarını değerlendirmeleri ile sağlık anksiyetesi arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,001). Öğrencilerin Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği (SYDBÖ) toplam puanı ise 192 puan üzerinden ortalama 120,1±18,1 olarak orta düzeyde bulunmuştur. Alt boyut puan ortalamaları, sırasıyla, kendini gerçekleştirme 35,9±5,9, sağlık sorumluluğu 21,7±4,9, fiziksel aktivite 9,7±3,6, beslenme 15,2±3,6, kişilerarası ilişkiler 20,3, stres yönetimi 17,3 olarak saptanmıştır. Erkek öğrencilerin SYBDÖ toplam puanları ve Sonuç: Çalışmamıza katılan öğrencilerin sağlık anksiyetelerinin yüksek düzeyde olmadığı, orta düzeyde sağlıklı yaşam biçimi davranışlarında bulundukları sonucuna ulaşılmıştır. Sağlık anksiyete düzeyi artan öğrencilerin, daha az sağlıklı yaşam biçimi davranışında bulunduğu gözlenmiştir. Öğrenciler sağlığın korunması ve geliştirilmesi konusunda bilinçlendirilmeli, kendi sağlık sorumluluğunu alıp güçlenmesi konusunda mümkün olduğunca desteklenmelidir. Anahtar Kelimeler: Sağlık anksiyetesi, Sağlıklı yaşam, Tıp Fakültesi, Öğrenci, Aile Hekimliği

Aile hekimliğiAnksiyeteSağlık+3
Özge Orhan
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

18-36 aylık çocuklarda otizm spektrum bozuklukları riskinin araştırılması: Aydın il merkezi örneği

Giriş: Yapılan ilk epidemiyolojik çalışmalardan beri otizm spektrum bozukluğu (OSB) sıklığında artış görülmüştür. OSB'nin erken tanısındaki zorluklara rağmen hastalığın erken tanınmasıyla bilişsel ve davranışçı terapilerin uygulanması prognozu olumlu yönde etkilemektedir. Hastalığın sıklığındaki artış ve erken tanının olumlu sonuçları düşünüldüğünde OSB taramasının önemi daha iyi anlaşılmaktadır. ASM' lerin OSB taramasındaki rolü azımsanmayacak kadar büyüktür. Aydın il merkezinde ASM' lere başvuran 18-36 ay arası çocuklarda M-CHAT tarama testini kullanarak OSB riskini arttıran faktörleri belirlemeyi, OSB riski yüksek olan çocukları saptamayı ve bu çocukları Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Polikliniği'ne yönlendirip tanı almalarını sağlamayı, Aydın il merkezindeki OSB sıklığı hakkında ön bilgi edinmeyi ayrıca da OSB konusunda farkındalık yaratmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: İlk aşamada Aydın il merkezindeki belirlediğimiz ASM'lere başvuran 431 çocuğa M-CHAT ölçeği ve anket formu uygulandı. OSB açısından riskli bulunan 25 çocuk Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Polikliniği'ne yönlendirildi ve bu çocuklardan 4'ü OSB tanısı aldı. Bulgular: Çalışmamızda Aydın il merkezinde OSB riski %5,8; OSB sıklığı %0,92 olarak bulunmuştur ve OSB açısından riskli olan ve olmayan gruplar arasında çocukların cinsiyeti, aşı takvimine göre aşılanmama durumu, doğum ağırlığı, doğum haftası ile ailelerin gelir düzeyi, annenin gebelikte ilaç kullanımı durumları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar tespit edilmiştir. Sonuç: Erken tanının tedavideki rolü göz önüne alındığında; 18-36 aylık çocuklar için genellikle ilk başvuru yeri olan ASM'de çalışan sağlık personellerinin ve 36 aydan küçük çocuğu olan ailelerin OSB konusundaki farkındalıklarını arttıracak ve bilgi düzeylerini ölçecek daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: M-CHAT, otizm, Aydın il merkezi

Aile hekimliğiAydınOtistik bozukluklar+4
Seçil Asrav Şentosun
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın Efeler'de aile sağlığı merkezlerine başvuran hastaların kolorektal kanser bilgi düzeyi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Kolorektal kanser (KRK), yaygın görülen, önemli morbidite ve mortalite nedeni olan bir hastalıktır. Kolorektal kanserler tüm dünyada, erkeklerde en sık üçüncü sırada, kadınlarda en sık ikinci sırada yer almaktadır. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2018 yılında 1.8 milyon insan kolorektal kanseri tanısı almış, 862 bin ölüm kolorektal kansere bağlı gelişmiştir. KRK, dünya genelinde kansere bağlı ölümlerin ikinci önde gelen nedenidir. Etkili tarama programlarının uygulanmasıyla mortalite ve morbiditesi azalmaktadır. Çalışmamızda 50-70 yaş arası bireylerin kolorektal kanser taraması hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi ve sağlık inançlarının kolon kanserine ilişkin tarama davranışlarına etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızı 2019 yılı Eylül ve 2020 yılı Şubat ayları arasında Aydın ilindeki dört ayrı aile sağlığı merkezinde yürüttük. Aile Sağlığı Merkezlerine kayıtlı 50-70 yaş arası 227 kişi çalışmaya dahil edildi. Katılımcıların sosyodemografik özelliklerini sorgulamak ve KRK hakkındaki bilgi düzeyi, tutum ve davranışlarını değerlendirmek amacıyla literatür eşliğinde hazırlanan anket ve katılımcıların sağlık inançlarının kolon kanserine ilişkin tarama davranışlarına etkisini değerlendirmek amacıyla KRK Sağlıklı İnanç Modeli Ölçeği yüz yüze görüşme tekniği ile uyguladık. Verilerin analizi ve değerlendirilmesi SPSS 21.0 ile yapılmıştır. İstatistiksel olarak anlamlı değer p<0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaşları ortalama (standart sapma) 60,64 (6,29) idi. Katılımcıların %58,6'sı kadın, %41,4'ü erkekti. Katılımcıların %49,3'ünün ailesinde kanser tanısı, %12,5'inin ailesinde KRK tanısı vardı. Katılımcıların %63,5'i KRK tarama testini duyduğunu, %92,6'sı KRK tarama testi yapılmasının gerekli olduğunu, %36,6'sı KRK tarama testi yapılması için en uygun merkezin ASM olduğunu, %70,5'i daha önce KRK tarama testi yaptırdığını belirtmiştir. Güven yarar alt boyutu puanı ailede kanser öyküsü olanlarda, Duyarlılık alt boyutu puanı lise ve üstü düzeyi eğitimi olanlarda, geliri giderden fazla olanlarda, bağırsak kanseri tarama testi yaptıranlarda, Engel alt boyutu puanı bağırsak kanseri tarama testi yaptırmayanlarda, Sağlık motivasyonu alt boyutu puanı lise altı düzeyi eğitimi olanlarda ve ailede kanser öyküsü olanlarda, Ciddiyet alt boyutu puanı ailede kanser öyküsü olanlarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksekti. Sonuç: Çalışmamızda katılımcıların büyük çoğunluğunun kolorektal kanser tarama testini duyduğunu ve yaptırdığını gördük. KRK taraması hakkında bilgisi olanların daha fazla tarama yaptırdığını gördük. Katılımcıların büyük çoğunluğu KRK tarama testi yapılmasının gerekli olduğunu, üçte biri KRK tarama testi yapılması için en uygun merkezin ASM olduğunu belirtti. Sağlık hizmeti sunumunda önemli rol oynayan ASM'lerin KRK tarama testindeki rolü arttırılmalıdır. Topluma sağlıklı yaşam davranışlarının kazandırılması için hekimlerin ve diğer sağlık personellerinin eğitmen ve danışman rollerini daha çok üstlenmesi gerekir. Özellikle risk grubunda olan fakat yadsıma davranışı geliştiren bireylere yönelik ayrı eğitim programları oluşturulabilir. Bireylerin kolorektal kanserin erken tanısına yönelik sağlık inançlarını belirlemek için nitel çalışmalar yapılmalı. Anahtar kelimeler: kolorektal kanser, sağlık inancı, tarama

Aile sağlığı merkeziAydın-EfelerBilgi düzeyi+4
Hikmet Kazım Coşar
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Aile hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş ve üzeri kadınların meme kanseri ve taramaları hakkındaki bilgi ve farkındalıkları

Giriş ve Amaç: Türkiye ve dünyada meme kanseri kadınlarda görülen kanser türleri arasında ilk sıradadır. Kanser nedenli ölümlerde ise, akciğer kanserinden sonra ikinci sırada yer almaktadır. Öte yandan meme kanserini önleme ve erken tanı imkanı vardır. Ülkemiz, Sağlık Bakanlığı tarafından, meme kanseri taramasında, mamografi, klinik meme muayenesi ve kendi kendine meme muayenesi önerilmektedir. Taramalarla, hem tedavi kolaylaşmakta hem de hastanın yaşam süresi uzamaktadır. Bu araştırma Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran kadınların meme kanseri ve erken tanı yöntemlerine ilişkin bilgi ve farkındalıklarını saptamak amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı tipteki araştırma Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran 18 yaş üzeri 218 kadın katılımcı ile yapılmıştır. Veriler anket yöntemi kullanılarak katılımcılarla yüz yüze görüşme şeklinde alınmıştır. Gözlemsel nitelikte, kesitsel, tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Verilerin değerlendirmesinde SPSS 18.0 paket programı kullanılmıştır. Verileri değerlendirirken tanımlayıcı istatistiksel analizlerin (ortalama, standart sapma, frekans, minimum, maksimum) yanı sıra nicel verilerin karşılaştırılmasındaki ki-kare testi ve Fisher kesin testi kullanıldı. Bulgular: Araştırmaya 218 kadın katılmış olup, yaş ortalaması 37,0±14,6'dır. Katılımcıların %61,5'i KKMM hakkında bilgi sahibiydi ve %22,0'ı KKMM'yi yapmaktaydı. Kadınların yalnızca %3,2'si ayda bir kez yaptığını belirtmiştir. Katılımcıların %14,6'sı mamografi yaptırmışken 40 yaş üzeri ise bu oran %45,7 idi. Kadınların çoğunluğunun bu yöntemlerden hiçbirini uygulamadığı gözlenmiştir. Katılımcıların meme kanseri taramaları bilgi düzeyi ile eğitim düzeyleri arasında güçlü bir ilişki saptanmıştır (p<0,001). Mamografi yaptırma ile medeni durum, meslek, yaş grupları, yaşanılan bölge arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,001; p=0,005). Sonuç: Katılımcılar arasında taramalar hakkında bilgi sahibi olanlar dahil, KKMM yapma ve mamografi yaptırma davranışları oldukça düşük oranda olup, meme kanseri, erken tanı ve tarama yöntemleri hakkında planlı eğitimler yapılarak meme kanserine karşı kadınların bilgi ve farkındalığı geliştirilmelidir. Televizyon ve yazılı basınının daha sık bilgi vermek amacıyla kullanılmalı ve böylece kadınların sosyal çevreden yanlış bilgi edinmelerinin önüne geçilmelidir. Anahtar Kelimeler: Kadınlar, meme kanseri, kendi kendine meme muayenesi, mamografi

Aile hekimliğiAydınBilgi+6
Hüseyin Ölmez
Aydın Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinin algıladıkları aile iklimi, kuşaklararası ilişkiler ve aile uyumunun değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Aile; bireyin sağlık davranışını öğrendiği ilk ve en önemli ortamdır. Aile ve sağlığın birbirini etkileyen unsurlar olması itibariyle; aile ikliminin tüm yönleriyle bilinmesi bireye bütüncül bir sağlık hizmeti sunulması açısından önem taşır. Bu çalışmada, üniversite öğrencilerinin algıladıkları aile iklimi, kuşaklararası ilişkiler ve aile uyumunu değerlendirmek ve ailenin sağlığa etkisine dikkat çekmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, 2018-2019 eğitim-öğretim yılında eğitim gören ve gönüllü olarak çalışmayı kabul eden üniversite öğrencilerinden yaklaşık 7-8 dakika süren online anketi doldurmaları istenmiştir. Katılımcıların algıladıkları aile iklimi, kuşaklararası ilişkiler ve aile uyumu değerlendirilirken Sosyodemografik Bilgi Formu ve Aile İklimi Ölçeği (AİÖ) kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza 485 kadın, 287 erkek olmak üzere 772 üniversite öğrencisi katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 22,05±2,84 yıl'dır. AİÖ toplam puan ortalaması 67,83 ± 11,73'dür. Çalışmamızın sonucunda, algılanan aile iklimi ve aile içi ilişkiler ile yaş, cinsiyet, bölüm, sınıf, katılımcıların yaşadığı yer, ailenin aylık geliri, babanın eğitim durumu ve babanın çalışma durumu arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Parçalanmış/yeniden birleşmiş ailesi olan, tek çocuk olan, psikolojik rahatsızlığı olduğunu ifade eden ve antidepresan kullanan katılımcıların anlamlı farkla aile iklimini ve aile içi ilişkileri daha olumsuz algıladıkları tespit edilmiştir (p<0,05). Hoşgörülü ailelerde, otoriter ailelere göre aile iklimi daha olumlu/pozitif algılanmaktadır. Aile yapısı, kardeş sayısı, anne eğitim durumu, katılımcı sağlık durumu ve ilaç kullanımı ile algılanan bilişsel uyum arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamızda; algılanan kuşaklararası otorite ile yaş, katılımcının ve ailesinin yaşadığı yer, babanın eğitim durumu ve çalışma durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0,05). Ailesinin aylık geliri 2020 TL altında olan, parçalanmış/yeniden birleşmiş ailesi olan, üç ve daha fazla kardeşi olan katılımcılar kuşaklararası otoriteyi anlamlı farkla daha fazla algılamaktadır (p <0,05). Sonuç: Aile hekimleri olarak; bireye içinde yaşadığı ailesiyle bütüncül yaklaşıp, onu fiziksel, ruhsal, kültürel ve varoluşsal boyutlarıyla değerlendirebilmenin ve böylece aile iklimi, kuşaklararası ilişkiler ve aile uyumu hakkında fikir sahibi olabilmenin; birey sağlığının iyilik halinin sürdürülebilirliğinde, hastalıkların tanı, tedavi ve takip seçeneklerini bireyin gereksinimlerine göre belirleyebilmede büyük fayda sağlayacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Aile iklimi, Aile hekimi, Bütüncül yaklaşım, Aile sağlığı

AileAile hekimliğiAile içi ilişkiler+4
Meltem Kaplan
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran doğurgan çağdaki kadınların rubella ve CMV seroprevalansının retrospektif olarak incelenmesi

Giriş ve Amaç: Gebelerde özellikle birinci trimesterde Rubella virüs ve CMV enfeksiyonu fetal hasar oluşturduğu için doğurgan çağdaki kadınlar için önemli bir risk faktörüdür. Hayatı tehdit eden ve yaşam kalitesini son derece etkileyen ciddi sekellerin önüne geçebilmek için, doğurgan çağdaki kadınların taranması, hastalıkları geçirip geçirmediklerinin öğrenilmesi, riskli grupların belirlenmesi, takip edilmesi, koruyucu önlemlerin planlanması önemlidir. Bu yüzden çalışmamızda Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran doğurgan çağdaki kadın hastalarda retrospektif olarak Rubella ve CMV seroprevalansının araştırılmasını, Rubella enfeksiyonu açısından aşılanmanın önemini vurgulamayı, gebelikte ya da gebelik düşünen kadınlarda CMV bulaşının önlenmesi konusunda kişinin bilgilendirilmesinin önemini vurgulamayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 01/01/2014-31/12/2020 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran 15-49 yaş aralığındaki kadın hastalarda retrospektif olarak Rubella ve CMV seroprevalansının araştırılmasıdır. Bulgular: 01/01/2014-31/12/2020 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran 15-49 yaş aralığında Rubella IgG, Rubella IgM, CMV IgG, CMV IgM tetkiklerinden biri ya da birden fazlası istenmiş toplam 4339 kadın hasta vardır. Hastaların median yaşı 29 yıldı. Rubella IgG tetkiki istenen 3017 kişi olup 2834 (%93,9)'ü pozitif, 158 (%5,2)'i negatif, 23 (%0,8)'ü ara değer, 2(%0,1)'si numune yetersizliğine bağlı red şeklinde sonuçlanırken, Rubella IgM tetkiki istenen 2242 kişiden 80 (%3,6)'i pozitif, 2130 (%95,0)'ü negatif, 26 (%1,2)'sı ara değer, 6 (%0,3)'sı red, CMV IgG istenen 1663 kişiden 1630(%98,0)'u pozitif, 28 (%1,7)'i negatif, 1 (%0,1)'i ara değer, 4 (%0,2)'ü red, CMV IgM tetkiki istenen 1837 kişiden 47 (%2,6)'si pozitif, 1758 (%95,7)'i negatif, 27 (%1,5)'si ara değer, 5 (%0,3)'i red olarak saptanmıştır. CMV IgG (p>0,05) ve CMV IgM (p>0,05) seropozitifliğinin yaş ile arasında istatistiksel olarak anlamlılık bulunmamış iken Rubella IgG ve Rubella IgM seropozitifliği 15-29 yaş grubunda diğer yaş gruplarına göre istatististiksel olarak daha fazla anlamlı olduğu görülmüştür.(p<0.001) Sonuç: Çalışmamızda Rubella ve CMV seroprevalansı yüksek olmakla birlikte doğurgan çağdaki kadınlarda Rubella enfeksiyonu için aşılama, CMV enfeksiyonu için ise hijyen kurallarına dikkat etmek oldukça önemlidir. Anahtar Kelimeler: CMV, Doğurgan çağ, Rubella.

KadınlarRetrospektif çalışmalarRubella+3
Ayça Bursal
Aydın Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversite Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuranlarda depresif bozukluk taraması ve ilişkili faktörler

Amaç: Depresif bozukluk, birinci basamakta sıkça rastlanan önemli bir sorundur. Çalışmamızda Üniversitemizdeki Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuranlarda depresif bozukluk sıklığı, ruh-sağlığı gereksinimleri için başvuru tercihleri ve ruhsal hastalıklara yönelik inanç ve tutumları belirlemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniğine 01.02.2019-15.03.2019 tarihleri arasında başvuranlardan basit rastgele örneklem yöntemiyle belirlenen ve çalışmaya katılmayı kabul edenlere sosyodemografik bilgi formu, Hasta Sağlık Anketi-2 ve 9 ve Ruhsal Hastalıklara Yönelik İnanç Ölçeği uygulandı. Depresif belirtisi olanlarla DSM-5 Yapılandırılmış Klinik Görüşme envanteri doğrultusunda görüşüldü. Bulgular: Katılımcıların (n=302) % 69,9'u (n=211) kadın olup % 83,1'i (n=251) öğrenciydi. PHQ-2'yle % 17,2 (n=52) ve PHQ-9'la % 15,2 (n=46) katılımcıda depresif bozukluk düşünüldü. Öğrencilerin PHQ-9 puan ortalamaları personelden daha yüksekti (9,88±5,1, 7,8±4,4, p=0,007). Yapılandırılmış klinik görüşme yapılanların (n=62) %32,6'sında (n=20) majör, % 11,3'ünde (n=7) tanımlanmamış depresif bozukluk belirlendi. Örneklemimizin % 6,6'sında majör olmak üzere toplam % 8,9'una depresif bozukluk tanısı konuldu ve tanı alanların tümü öğrenciydi. PHQ-9 puanları 20-24 yaş grubunda, bekarlarda, hekim başvuru sıklığı yılda ≥5 olanlarda ve eğitim düzeyi düşük olanlarda daha yüksekti (sırasıyla, p=0,003, p=0,001, p=0,005, p=0,017). Ruh sağlığı gereksinimleri için profesyonel olmayanlara başvuru oranları 18-19 yaş grubunda, bekarlarda, eğitim düzeyi üniversite ve öncesi düzeyde olanlarda daha yüksekti (sırasıyla, % 54,5, p=0,001, % 96,4, p=0,038, % 20,1, p=0,052). Ruhsal Hastalıklara Yönelik İnanç Ölçeğine göre; üniversite birinci sınıf öğrencilerinin diğer sınıflara göre tehlikelilik tutumunun, üniversite personelinin ise çaresizlik tutumunun daha olumsuz olduğu (p=0,001, p=0,043) saptandı. Sonuç: Üniversitemiz Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuranlarda depresif bozukluk sıklığı ülke genelindeki rakamlara benzer bulundu. Tanı alanların tamamının öğrenci olması, ruh sağlığı gereksinimleri için profesyonel olmayanlardan yardım alma arayışı eğiliminin yüksek olması, ruhsal hastalıklara yönelik inançlar anlamında öğrencilerde tehlikelilik ve personelde ise çaresizlik tutumunun ön plana çıkması dikkat çekiciydi. Özellikle üniversitemiz öğrencileri için depresif bozukluk açısından koruyucu ve tedavi edici hizmetlerin etkinliğinin arttırılmasına gereksinim vardır. Bu bağlamda üniversite öğrencilerine ve çalışanlarına yönelik ruh sağlığı açısından doğru bilgilendirme yapılması için eğitimler de planlanabilir. Anahtar Kelimeler: Depresif bozukluk, Patient Health Questionnaire-9, öğrenci, inanç, tutum

Aile hekimliğiAnketlerDepresif bozukluk+5
Merve Saraçoğlu Sümbül
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Görüşme (konsültasyon) ve ilişkisel empati ölçeğinin Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması

Amaç: Hasta-hekim ilişkisini geliştirmek için önemli unsurlardan biri hekimin hastasıyla empati kurabilme yeteneğidir. Hekim ile hasta arasındaki empatik iletişim, hasta memnuniyetini arttırmaktadır ve hastanın sağlık durumunu kısmen de olsa olumlu etkilemektedir. Türkiye'de hastalar tarafından değerlendirilen bir empati ölçeği bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; Consultation and Relational Empathy (CARE) Measure'un Görüşme ve İlişkisel Empati Ölçeği adıyla Türkçeye uyarlanarak, birinci basamağa başvuran kişilerde geçerlik ve güvenirliğinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma metodolojik bir araştırmadır. Görüşme ve İlişkisel Empati (GİE) Ölçeği'nin çeviri ve tekrar çevirisi yapılarak Türkçe formu hazırlanmıştır. Geçerlik güvenirlik ana çalışması Adana il merkezindeki 17 aile sağlığı merkezine başvuran 237 kişi ile tamamlanmıştır. Veri toplama araçları olarak, sosyodemografik veri formu, EUROPEP Ölçeği ve GİE Ölçeği uygulanmıştır. Ölçeğin güvenirliği iç tutarlılık yöntemiyle; geçerliği ise yüzey geçerliği, yapı geçerliği ve ölçüt geçerliği ile sınanmıştır. Bulgular: GİE Ölçeği, 10 maddeden oluşmaktadır. Her bir madde 1-5 puan arasında değerlendirilmektedir. Yüzey geçerliliği, düşük sayıda "uygun değil" yanıtı ile desteklenmiştir (%1,26-%3,79 aralığında). Faktör analizi, ölçek için tek boyutlu yapıyı göstermiştir. Ölçeğin ölçüt geçerliği EUROPEP Ölçeği korelasyonuyla değerlendirilmiştir. Ölçekler arasında yüksek düzeyde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmuştur. Cronbach alfa iç tutarlılık katsayısı 0,943 bulunmuştur. Düzeltilen madde toplam korelasyonları minimum 0,726 idi. Sonuç: Almanca, Çince, Japonca, Flemenkçe, İsveççe gibi çeşitli dillere çevirisi yapılan CARE Ölçeği'nin elde ettiğimiz değerlere göre Türkçe formu, birinci basamakta kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracıdır. Anahtar Kelimeler: Empati, Geçerlik ve güvenirlik, Türkçe, Birinci basamak, GİE ölçeği

Birinci basamak sağlık hizmetleriEmpatiGüvenilirlik ve geçerlilik+2
Özge Oğulata Anıl
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Acil Servise başvuran hastalarda HBsAg seroprevalansı ve etki eden faktörler

Giriş: Hepatit B'nin neden olduğu karaciğer enfeksiyonu hastalığı, ülkemiz ve dünyada sık görülen, bulaşıcı olmasının yanı sıra mortaliteyi de arttıran bir hastalıktır. Acil servisler, akut rahatsızlıkların ilk başvuru yeridir ve toplumun her kesiminden hasta başvurmaktadır. Acil servise başvuran hastaların HBsAg seroprevalansı toplum değerlerini yansıtabilir. Çalışmamız ile Acil Servise başvuran hastaların viral hepatit açısından taranarak HBsAg seroprevalansı ve etki eden faktörler arasındaki ilişkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız 01.01.2019-01.01.2020 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil servise çeşitli nedenlerle başvuran ve HBsAg bakılmış olan tüm hastaların sistem üzerinden kayıtları incelenerek geriye dönük olarak yapılmıştır. Çalışmanın verileri hastaya ait demografik özellikler (yaş, cinsiyet, sağlık sigortası, oturduğu yer), acil servise geliş nedeni, hastaya ait laboratuvar parametreleri (ALT, AST, HBsAg, Anti-HBs, Anti-HCV ve Anti-HIV) , hastanın mevcut hepatit durumu, kronik hastalıkları, acil serviste işlem ya da operasyon yapılıp yapılmadığı kaydedilerek oluşturulmuştur. Araştırmanın verileri tanımlayıcı istatistikler, binominal regresyon analiz ve ki-kare testi kullanılarak SPSS-25 programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Acil Servise toplam başvuru sayısı 66237 idi. Bunlardan HBsAg markeri bakılmış olan 693 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların %57,3'ü (s=397) erkek olup ortalama yaş 53,8±21,6 (minimum:4, maksimum:99) olarak bulunmuştur. Hastaların %58,6'sı (s=405) kentsel bölgede yaşamakta, %95,5'inin (s=662) sağlık sigortası vardı. Gelen hastaların %%41,1'inin (s=288) en az bir kronik hastalığı mevcuttu. Çalışmaya alınanların HBsAg seroprevalansı %3,3. HBsAg seropositivite en yüksek prevalans 41-60 yaş aralığında %5.2 oran ile kaydedildi. Anti-HBs seroprevalansı %44,6 (s=311), Anti-HCV seroprevalansı %0,6 (s=4) ve Anti-HIV için % 0,3 (s=3) olarak bulundu. Bağışıklık durumları değerlendirildiğinde hastaların %51'inde (s=346) HBV' ye karşı koruyuculukları olmadığı, %45'inde (s=309) ise HBV'ye karşı koruyuculuğunun olduğu (aşı veya hastalığı geçirme yoluyla) saptandı. Hastaların %4'ünde (s=21) inaktif taşıyıcı, akut veya kronik HBV enfeksiyon vardı. HBsAg pozitifliği ile yaş, cinsiyet ve yaşadığı yer gibi bağımsız değişkenler arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p<0.05). Düşük Anti-HBs, Hepatit B enfeksiyonu için bir risk faktörü olarak istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,003) Sonuç: Hepatit B prevalansı, değerlendirilen popülasyonda orta endemik düzeyde saptandı. Elde ettiğimiz sonuç bölgemizdeki mevcut diğer verilerle benzerlik göstermektedir. Ayrıca, çalışmamızda Anti-HBs'nin düşük olmasının HBsAg seropozitifliği için en önemli risk faktörü olduğu gösterildi. Acil servislerde Hepatit B enfeksiyonu seroprevalansı ve riskini ortaya koymanın yanı sıra hastalığa karşı koruyucu önlemleri güçlendirmek için daha geniş ve kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar sözcükler: HBsAg, Anti-HBs, HCV, HIV.

Acil servis-hastaneAydınHIV+5
Babajıde Emmanuel Oladapo
Aydın Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi öğrencilerinde sigara içme durumu ve tütün kontrol yasası ile ilgili bilgi, tutum ve davranışları

Amaç: Bu çalışmanın amacı üniversite öğrencilerinde tütün kullanım yaygınlığı, halen yürürlülükte olan 'Tütün Kontrol Yasası' ile ilgili bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmektir. Materyal ve Metot: Çalışmamızın evrenini, 2018-2019 akademik yılında Çukurova Üniversitesi'nde öğrenim gören lisans öğrencileri oluşturmuştur. Çalışmamıza; fen bilimleri (mühendislik), sosyal bilimler (eğitim) ve sağlık bilimleri (tıp) fakülteleri dahil edilmiştir. Bu üç fakülte rastgele örneklem yoluyla elde edilmiştir. Veriler anket yoluyla elde edilmiştir. Anketler; öğrencilere sınıflarında, önce açıklama yapıp daha sonra dağıtılarak uygulanmıştır. Veriler bilgisayar ortamına girilip değişkenler arasındaki ilişki incelenmiştir. Parametrik ve parametrik olmayan koşullara göre analizler yapılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza Çukurova Üniversitesi'nde öğrenim görmekte olan toplam 1412 üniversite öğrencisi dahil edildi. Çalışmamıza katılan öğrencilerin yaş ortalaması 21,78±2,811 (min: 16, max: 57) olarak belirlenmiştir. Öğrencilerden 400'ü ise halen tütün veya tütün ürünü kullandığını ve 326'sı (%23,0) sigara içmekte olduğunu belirtti. Sigara içen öğrencilerinin anne ve babalarının yaşı sigara içmeyenlerden anlamlı olarak yüksekti. Sigara içenler içinde arkadaşları arasında ve yaşadığı ortamda sigara içenlerin bulunma yüzdesi sigara içmeyenlerden anlamlı olarak yüksekti. Katılımcıların %43,2'si Tütün Kontrol Yasası'nın uygulanmadığını belirtti. Sonuç: Öğrencilerin %88'i sigara kullanmaya üniversiteden önce başlamışlardır. Bu yüzden sigara kullanımı ile ilgili mücadeleye ergen-gençler sigara ile karşılaşmadan başlanmalıdır. Tütün Kontrol Yasası'nın kapsamı ve yaptırımları hakkındaki farkındalık oranı çok düşüktür. Ve Tütün Kontrol Yasası ile ilgili farkındalık ve sorumluluk eğitimleri düzenlenmelidir. Anahtar Kelimeler: Sigara Kullanımı, Üniversite Öğrencileri, Tütün Kontrol Yasası.

KanunlarSigara fabrikalarıSigara izmariti+5
Begüm Potuk Bilici
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi öğrencilerinin HPV aşısına yönelik bilgi, tutum ve davranışlarına broşürle bilgilendirmenin etkisi

Amaç: Human Papillomavirus (HPV) enfeksiyonu cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlardan en sık görülenidir. HPV'nin neden olduğu serviks kanseri ülkemizde kadınlarda görülen kanser türleri arasında dokuzuncu sıradadır. Sağlık hizmeti sunumunda aktif görev alacak olan ebelik ve hemşirelik öğrencilerinin bilgi ve tutumu halkın özellikle aşıya karşı yaklaşımını etkileyecektir. Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesinde eğitim gören öğrencilerin broşürle bilgilendirilmeden sonra HPV aşısına yönelik bilgi, tutum ve davranışlarında değişiklik olup olmayacağını tespit etmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma örneklemini Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik ve Hemşirelik bölümlerinde 2019-2020 eğitim öğretim döneminde eğitim gören birinci sınıf öğrencileri oluşturdu. Katılımcılara broşürle eğitim girişimi öncesi ve sonrası olmak üzere iki hafta arayla Kişisel Bilgi Formu, HPV Enfeksiyonu Bilgi Skalası, HPV Enfeksiyonu ve Aşılamasına ilişkin Sağlık İnanç Modeli Ölçeği ve broşürün etkisini sorgulayan anket uygulandı. Veriler IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 aracılığıyla değerlendirildi. Bulgular: Çalışmada birinci sınıfların % 80'ine ulaşıldı (n=231). Öğrencilerin yaş ortalaması 19,59 ± 1,85 (min:17 - max:31) olup % 76,1'i kadındı. Katılımcıların sadece % 8,7'sinin (n=20) aile hekimleri tarafından HPV aşısıyla ilgili bilgilendirildiği görüldü. Kadın ve erkeklerin eğitimden sonra bilgi puanı ortalamaları anlamlı olarak yükseldi (p=0,001, p=0,001). Her iki cinsiyette ciddiyet algısında anlamlı azalma engeller, yarar, duyarlılık algısında anlamlı artış olduğu görüldü (p=0,001, p=0,001, p=0,001, p=0,001). Broşürle bilgilendirmeden sonra kadınların % 60'ı erkeklerin % 41,1'i aşı yaptırmak konusunda istekli olurken aşının ücretsiz olması halinde ise aşı yaptırma isteğinde artış belirlendi (K: % 77,1, E: %69,6). Sonuç: Hazırladığımız broşürün öğrencilerin HPV bilgisinde artış, HPV enfeksiyonu ve aşılanmasına dair inançlarında değişiklik ve aşı yaptırma isteğinde artış sağladığı belirlendi. Aşı ücretinin sağlık sigorta sistemi tarafından karşılanması durumunda aşı yaptırma oranlarında artış olabileceği düşünüldü.

AşılarBilgiDavranış+7
Şerife Dağabakan
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adana'da aşı reddi nedenleri ve aşılarla ilgili görüşler

Amaç: Aşılar uzun geçmişine ve günümüzde etkinliği, faydaları ve güvenliği üzerine pek çok şey söylenmesine rağmen özellikle de yakın zamanda artan bir tartışmanın odağı olmuştur. Önemli bir halk sağlığı sorunu olarak görülen ve üzerinde tartışmaların sürdüğü bu konu yapılacak yeni çalışmalarla daha iyi anlaşılmaya çalışılmalıdır. Bu çalışmayla dünya genelinde ve ülkemizde giderek artan aşı reddinin sebeplerini daha iyi anlayabilmek, aşılarla ilgili sahip olunan düşünceleri değerlendirebilmek ve sonuçta edinilen bilgilerle bu alanda atılacak adımlara ışık tutabilmek amaçlanmıştır. Yöntem: Adana il merkezinde 2017-2018 yıllarında çocukları için aşı reddinde bulunduğu belirlenen ebeveynler ve kontrol grubu olarak da yine Adana il merkezinde çocuğuna aşı yaptıran ebeveynlerden seçilen örneklem grubu çalışmamızın evrenini oluşturmaktadır. Aşı reddi grubunda 61 ebeveyn, kontrol grubunda 148 ebeveyn yer almaktadır. Her iki gruba bazı ortak soruların da yer aldığı, sosyodemografik verilerin ve aşılarla ilgili düşüncelerin sorgulandığı anket formları uygulandı. Bulgular: Katılımcıların %84,7'sini anneler oluşturmaktadır. Aşı reddinde bulunulan çocukların %80,3'ü daha önce aşı olmuştur. Ebeveynler açısından aşı reddinin en sık sebebi aşılara güven duymamaları/yan etkileri hakkında endişe sahibi olmaları (% 89,9) olarak belirlendi. Kontrol grubundaki ebeveynlerin %27,4'ü aşılarla ilgili medyada çıkan olumsuz haberin düşüncesini etkileyebileceğini belirtmektedir. Sonuç: Aşı reddi tek bir sebebe bağlı olmayıp aksine birçok faktörden etkilenen kompleks bir durumdur. Ülkemizde aşılarla ilgili tereddütlerin giderilmesi sadece aşı reddinde bulunan aileler için değil aynı zamanda aşı tereddüdü olan diğer tüm bireyler için de önemlidir.

AdanaAşı reddiAşılama+2
Muhammet Hasar
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi aile hekimliği polikliniklerine başvuran öğrencilerin cinsel sağlık ile ilişkili tutumları

Amaç: Bu çalışmada, aile hekimliği polikliniklerinden hizmet alan üniversite öğrencilerinin cinsel sağlıkla ilişkili tutumlarının ve eğitim/danışmanlık gereksinimlerinin ortaya konulması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma evrenini 1 Kasım-31 Aralık 2019 tarihlerinde Çukurova Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuran üniversite öğrencileri (n=1482) oluşturdu. Evreni %95 güvenirlik ve %5 hata payı ile temsil eden en az örneklem büyüklüğü hesaplandı (n=306). Çalışmaya katılmayı kabul edenlere literatür taranarak oluşturulan ve 28 sorudan oluşan anket formu uygulandı. Bulgular: Yaş ortalaması 19,95±1,77 (17-30) olan 317 katılımcının% 73,8'i kadındı. Cinsel yönelimini % 1,6'sı biseksüel olarak tanımlarken % 26,2'si emin değilim yanıtını verdi. Katılımcıların % 11,4'ü cinsel ilişki yaşadığını ve ilişki yaşayanların % 14,3'ü gebelikten korunmak için hiçbir yöntem kullanmadığını bildirdi. Cinsel ilişki yaşama durumu erkeklerde daha yüksek oranda ve daha erken yaştaydı (p<0,05). Katılımcıların % 3,2'si daha önce cinsel sağlığıyla ilgili bir sorun yaşadığını, eğer bir cinsel sağlık sorunu yaşarsa % 65,3'ü bir sağlık kuruluşuna başvurabileceğini bildirdi. Cinsel sağlık ile ilgili hizmet veren sağlık kuruluşlarına kolaylıkla ulaşıyor musunuz sorusuna katılımcıların % 20,5'i "Hayır", % 35,6'sı "Bu hizmeti nereden alabileceğimi bilmiyorum" yanıtını verdi. Katılımcıların % 77,3'ünün herhangi bir cinsel sağlık eğitimi almadığı, % 49,2'sinin cinsel sağlık ile ilgili bilgi düzeyini yetersiz bulduğu, %56,8'inin cinsel sağlıkla ilgili eğitim almak istediği saptandı. Cinsel sağlık eğitimi alma oranı kadınlarda ve ailesiyle kalan öğrencilerde daha düşüktü (p<0,05). Kadınların, cinsel sağlık eğitimi almadığını bildirenlerin ve cinsel sağlıkla ilgili bilgi düzeyini yetersiz bulanların cinsel sağlık hizmeti veren kurumlara ulaşma oranı daha düşük bulundu (p<0,05). Sonuç: Üniversite öğrencilerine hizmet veren aile hekimlerinin bu çalışmada saptanan bulguları göz önünde bulundurmaları, disipline özgü ilkelerden yararlanarak fırsatları değerlendirmeleri ve uygun eğitim/danışmanlık hizmetlerini vermeleri önerilir.

AdanaAile hekimliğiCinsel sağlık+3
Sedef Elvan Taşkın
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

Awareness of the social life and loneliness of the elderly and and their evaluation in family medicine

Aim: The proportion of elderly population in the world and in our country is increasing over the years. One of the important issues on the agenda with aging is social isolation and the feeling of loneliness. Sensation of loneliness is a condition that negatively affects mental and physical health and can become an important problem in old age. Social isolation and loneliness affect quality of life, management of chronic diseases, morbidity and mortality. This effect is similar to other known risk factors such as smoking, alcohol, physical inactivity and hypertension. Psychosocial status, behaviors and cognitive levels of patients are expected to be understood in the primare care medicine. In this context, it is important for family physicians to recognize social isolation and loneliness in elderly patients. The aim of this study is to make the elderly patients aware of their social relationships and feelings of loneliness, and the awareness of the family physicians about this issue. Thus, it is aimed to create awareness about this issue in Turkey. Materials and Methods: In the current family medicine unit, which was active in the family medicine system and previously received verbal consent, it was carried out in 5 different family medicine units working for at least 6 months. The G power statistics program was used for sampling over the age of 65 years. For each family physician, 40 individuals over the age of 65 were calculated based on 80% power. Inclusion criteria for individuals over 65 years of age; The aim of the study was to have no cognitive impairment, like Alzheimer / Dementia, and no psychiatric diagnosis. A questionnaire consisting of 6 questions was developed by the researchers to measure the awareness of the elderly patients about social isolation and loneliness. A questionnaire consisting of sociodemographic data form, UCLA loneliness scale, Nottinghom social isolation subscale, and a questionnaire consisting of 5 questions which are used to measure the awareness of individuals about social isolation and loneliness are applied. Results: The loneliness level of the patients was determined to be affected by educational level (p = 0.002), economic status (p = 0.038), presence of chronic disease (p = 0.000) and disability (p = 0.023). The social relationships were also affected by the level of education (p = 0.008), the economic situation (p = 0.003) and with whom they lived (p = 0.043). The social isolation status of the patients was also affected by their visits (p = 0.000) and visits by their relatives (p = 0.000). With the scores obtained from UCLA-LS, the level of education (r = -0,207) and decreasing with the presence of chronic disease (r = -0,198) were correlated with the disability status (r = 0,208). The scores obtained from the NSP-SI decreased with the education level (r = -0,194) and the disability status (r = 0,151) was increasingly correlated. Family physicians were able to know the patients living alone (p = 0.035) and their marital status (p = 0.000). Conclusion: When the results of our study were compared with the literature, it was found out that the social isolation status was related to the education level, economic status and with whom; and loneliness was affected by education level, economic status, presence of chronic disease and disability. It was evaluated that the family physicians had a high knowledge of who their patients were living with, but in general they did not know whether they felt alone or not. In order to recognize and intervene in the loneliness and social isolation of elderly patients, more patient-numbered and long-term studies are needed.

Family practiceAwarenessSocial life+3
Özge Ceyla Üstündağ
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinde özanlayışın ilişki doyumuna etkisi

Amaç: Bu çalışma, tıp fakültesi öğrencilerinin özanlayış ve ilişki doyumu düzeylerini belirlemeyi ve öğrencilerin özanlayış düzeylerinin ilişki doyumu üzerine etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Bununla beraber, öğrencilerin cinsiyet, sınıf, ailenin ortalama geliri, ailenin tutumu, öğrencinin akademik başarı düzeyi, sosyal ve sportif faaliyetlere katılım durumu ve romantik ilişkileri gibi özelliklerinin özanlayış puanlarına etkisinin araştırılması da amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın evrenini; 2019-2020 eğitim-öğretim yılında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Dönem 1, Dönem 3 ve Dönem 6'da eğitim görmekte olan toplam 966 öğrenci oluşturmaktadır. Araştırmaya toplam 298 tıp fakültesi öğrencisi dahil edilmiştir. Öğrenciler, 23 soruluk Sosyodemografik Veri Formu, 24 sorudan oluşan Özanlayış Ölçeği (ÖAÖ) ve 7 sorudan oluşan İlişki Doyumu Ölçeği'ni (İDÖ) doldurmuşlardır. Toplanan veriler SPSS 23.0 paket programı aracılığıyla analiz edilerek değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 298 tıp fakültesi öğrencisinin % 58,1'i (n=173) kadın, % 41,9'u (n=125) erkek olup öğrencilerin yaş ortalamaları 21,812,38 (min=17, maks=27) yıl olarak belirlenmiştir. Çalışmada kullanılan özanlayış ölçeği puan ortalaması 72,40 (min: 27, maks: 113) ve ilişki doyum ölçeği puanı ortalama 29,99 (min: 7, maks: 43) olduğu saptanmıştır. Çalışmamızda kullanılan özanlayış ölçeği ile ilişki doyum ölçeği arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamış olup erkek öğrencilerin özanlayış ölçeği ortalama puanlarının, kız öğrencilerin ortalama puanlarına göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0,023). Çalışmaya dahil edilen öğrencilerin okudukları sınıfları ile özanlayış ve ilişki doyum ölçeği ortalamaları arasında da anlamlı ilişki bulunamamıştır. Çalışmaya dahil edilen öğrencilerin ailelerinin maddi durumu ile ilişki doyum ölçeği puan ortalamaları arasında anlamlı ilişki bulunmazken (p>0,05), özanlayış ölçeği ile anlamlı ilişkili olduğu bulunmuştur (p=0,003). Çalışmaya dahil edilen öğrencilerin yaşadıkları yer ile ilişki doyum (p=0,442) ölçeği ortalamaları arasında anlamlı ilişki bulunmazken (p>0,05), özanlayış ölçeği ile aralarında anlamlı ilişki bulunmuştur (p=0,041). Öğrencilerin sosyal faaliyetlere ayırdıkları zaman ile ilişki doyum ölçek puanları arasında anlamlı ilişki bulunmazken (p>0,05), sosyal faaliyete haftada 10 saat ve üzerinde zaman ayıran öğrencilerin özanlayış ölçek puan ortalamalarının, sosyal faaliyete haftada 10 saat ve altında zaman ayıranlara kıyasla, anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0,0001) Sonuç: Özanlayış kavramının; depresyon, anksiyete ve stres, yaşam doyumu, psikolojik iyi oluş, duygusal zekâ, değerler, özgüven ve boyun eğici davranış, sosyal destek ve akademik başarı, psikolojik sağlamlık ve ruminasyon gibi birçok danışma ve eğitim psikolojisi kavramı ile ilişkisi araştırılmıştır. Araştırmaların sonuçlarında bu kavramların özanlayış ile yakından ilişkili olduğu ve özanlayışın bu kavramlar üzerinde yordayıcı etkisi olduğu bildirilmiştir. Özanlayış düzeyinin, ilişki doyumuna etkisini inceleyen bir araştırmaya ise henüz rastlanmamıştır. Özanlayışın ilişki doyumuna etkisi ile ilgili daha çok araştırma yapılmasına ihtiyaç olduğu açıktır. Çalışmamız, bu konuda yapılan az sayıdaki çalışmadan biridir. Anahtar Kelimeler: Özanlayış, İlişki Doyumu, Tıp Fakültesi, Öğrenci, Aile Hekimliği

Aile hekimliğiTıp eğitimiÖz duyarlılık+3
Reyhan Koç
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Okul öncesi çocukların cinsel gelişimi ve eğitimi: Aile hekimliği ve pediatri araştırma görevlilerinin bilgi ve tutumları

Amaç: Bu çalışmanın amacı aile hekimliği ve pediatri araştırma görevlilerinin okul öncesi çocukların cinsel gelişimi-eğitimi konusundaki bilgi düzeyleri ile tutumlarının değerlendirilmesi ve eğitim ihtiyaçlarının ortaya konulmasıdır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipteki çalışmanın evrenini Aralık 2019 – Ocak 2020 tarihlerinde Adana ilinde iki farklı kurumda uzmanlık eğitimi almakta olan aile hekimliği (n=106) ve pediatri (n=104) araştırma görevlileri oluşturdu. Verilerin toplanmasında tarafımızca literatür taranarak oluşturulan 52 soruluk anket formu kullanıldı. Bilgi için çocukların cinsel gelişimi/eğitimi ile ilişkili doğru/yanlış/fikrim yok şeklinde cevaplandırılan 30 ifadeye, tutum için çocuklarda karşılaşılan bazı cinsel davranışlarla ilişkili nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini sorgulayan beş seçenekli 12 duruma verilen yanıtlar değerlendirildi. Bulgular: Yaş ortalaması 29,7±4,8 (23-54) olan katılımcıların (n=199) %63,8'i kadındı. Katılımcıların %69,8'i çocuklarda cinsel eğitimle ilgili eğitim almadığını, %87,9'u bu konuda eğitim ihtiyacı hissettiğini bildirdi. Katılımcıların %88,4'ü çocuklarda cinsel gelişimle ilgili sorularla karşılaştığını, %25,6'sı hasta görüşmelerinde çocuklarda cinsel gelişim konusunu kendisinin hiç açmadığını belirtti. Katılımcıların çocuklarda cinsel gelişim ile ilgili bilgiyi değerlendiren ifadelere verdikleri doğru yanıt ortalaması orta düzeyin üzerinde, tutumu değerlendiren ifadelere verdikleri doğru yanıt ortalaması ise orta düzeyin altında olarak belirlendi. Bilgiyi değerlendiren bölümde bu konuda eğitim aldığını bildirenlerin doğru yanıt ortalamaları yüksek bulunurken (p=0,042) tutumu değerlendiren bölümde eğitim alanlar ve almayanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Doğru yanıt ortalamaları açısından bölümler ve çalışılan kurumlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç: Aile hekimliği ve pediatri uzmanlık öğrencilerinin okul öncesi çocukların cinsel gelişimi/eğitimi konusunda eğitim gereksinimleri bulunmaktadır. Müfredat komisyonlarının ve program yöneticilerinin bu durumun farkında olmaları ve planlanacak eğitimlerde çocuklarda normal/sorunlu cinsel davranışların yönetimine yönelik girişimlerde bulunmaları önerilir. Anahtar kelimeler: Aile hekimliği, Cinsel eğitim, Pediatri, Psikoseksüel gelişim

Aile hekimliğiAraştırma görevlileriBilgi+7
Selin Adatepe Yapıcı
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi eğitim aile sağlığı merkezine başvuran bireylerin hasta merkezlilik algıları ve memnuniyet düzeyleri

ÖZET Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezine Başvuran Bireylerin Hasta Merkezlilik Algıları ve Memnuniyet Düzeyleri Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezinde sunulan hizmetlerin hasta merkezli yaklaşım açısından bireyler tarafından nasıl algılandığının gösterilmesi, hizmet alanların memnuniyet düzeylerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Kesitsel tipte yapılan çalışmada veriler Mart 2020'de Çukurova Üniversitesi 047 ve 051 numaralı Eğitim Aile Sağlığı Merkezlerinde toplanmıştır. Hesaplanan örneklem büyüklüğüne (n=244) ulaşmak için basit tesadüfi örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Yaşanan COVID-19 pandemisi nedeniyle çalışma erken sonlandırılmıştır. Çalışmaya katılanlara Patients Evaluate General/ Family Practice Ölçeği ve Hastanın Hasta Merkezlilik Algısı Ölçeği-Yeniden gözden geçirilmiş formu uygulanmıştır. Bulgular: Değerlendirmeye alınan 109 katılımcının yaş ortalaması 25,9 10,07, % 71,6'sı öğrenci, % 51,4'ü kadın olup (% 16,5) düzenli ilaç kullanımı gerektiren bir hastalığı olduğunu belirtmiştir. Katılımcıların % 89,9'unun Eğitim Aile Sağlığı Merkezine kayıtlı olduğu saptanmıştır. Hasta memnuniyetinde "Sağlık Hizmet Organizasyonu" boyutu (3,931,47) dışında bütün boyutlarda (Doktor-Hasta İlişkisi, Sağlık Hizmeti Sunumu, Enformasyon ve Destek, Ulaşılabilirlik, Genel Değerlendirme, Memnuniyet Ortalaması) 5 üzerinden 4'ten yüksek bulunmuştur. Yaş, medeni durum ve kronik hastalık olup olmaması durumuna göre memnuniyet düzeyleri arasında anlamlı farklar görülmüştür. Yirmi altı ve üzeri yaştaki katılımcıların daha küçük yaştaki katılımcılara göre, evli katılımcıların bekarlara göre, kronik hastalığı olan katılımcıların olmayanlara göre sağlık hizmeti açısından daha memnun oldukları görülmüştür (p=0,001, p=0,012, p=0,024). Çalışmaya katılanların hasta merkezlilik algılarına genel olarak bakıldığında hasta merkezlilik algısı ortalama puanı 4 üzerinden 1,51±0,528 olarak bulunmuştur. Personel ve diğer katılımcıların hasta merkezlilik algıları öğrencilere göre anlamlı derecede yüksek olarak bulunmuştur (p=0,021). Uygulanan hasta merkezlilik algısı ile memnuniyet ölçeklerinin toplam puanları arasında ise orta düzeyde korelasyon olduğu görülmüştür (rs=-0,567, p=0,0001). Sonuç: Katılımcıların genel olarak Eğitim Aile Sağlığı Merkezinde verilen bakım hizmetinden memnun oldukları ve klinik yaklaşımda hasta merkezlilik deneyimlerinin yüksek olduğu görülmüştür. Hasta memnuniyetinin; yaş, medeni durum ve kronik hastalığa sahip olma durumuna göre, hasta merkezlilik algısının ise; öğrenci olma veya çalışma durumlarına göre hastaların sosyodemografik özellikleriyle ilişkili olduğu belirlenmiştir. Anahtar kelimeler: Aile hekimliği, Eğitim Aile Sağlığı Merkezi, hasta memnuniyeti, hasta merkezlilik algısı

Aile hekimliğiAile sağlığı merkeziHasta başvurusu+3
Cansen Aydın
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

60 yaş üstü kişilerde başarili yaşlanma ile yaşam kalitesi ve günlük yaşam aktivitelerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı 60 yaş üstü kişilerde başarılı yaşlanma ile yaşam kalitesi ve günlük yaşam aktiviteleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel tanımlayıcı çalışmada Manisa İli Yunusemre İlçesi 1 No'lu Aile Sağlığı Merkezi'nde kayıtlı 60 yaş ve üzeri 258 kişiye birebir görüşme yöntemiyle anket uygulanmıştır. Bireylere sosyodemografik veri toplama anketi, başarılı yaşlanma ölçeği, Kısa Form SF-12 sağlık ölçeği, enstümental günlük yaşam aktiviteleri ölçeği yüz yüze görüşme tekniği ile uygulandı. Bulgular: Hastaların başarılı yaşlanma düzeyleri ile sosyodemografik özellikler (yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, sosyoekonomik durum, engel durumu) arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0,05). Medeni durum, yaşam ortamı, vücut kitle indeksi, çocuk sahibi olma, kronik hastalık varlığı ile başarılı yaşlanma düzeyi arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05). EGYA ve Kısa Form SF-12 Sağlık Ölçeği değerleri ile Başarılı yaşlanma arasında anlamlı olarak pozitif korelasyon bulundu (p<0,001). Sonuç: Altmış yaş ve üzeri kişilerin aktif yaşam tarzı değişikliklerine yönlendirilmesi, bilişsel işlevlerin korunmasına bakım ihtiyaçlarının azalmasına yapacağı katkı nedeni ile birinci basamakta koruyucu hekimlik yaklaşımı açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Başarılı Yaşlanma, Yaşam Kalitesi, Günlük Yaşam Aktiviteleri, Yaşlılık.

Başarılı yaşlanmaGeriatriGünlük yaşam aktiviteleri+3
Ahmed Faruk Yoldaş
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uzmanlık eğitimi alan aile hekimliği araştırma görevlilerinin 'ideal aile hekimi olma' ile ilgili bilişsel temsillerinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Aile hekimliği, kendine özgü eğitim içeriği, araştırması, kanıt temeli ve klinik uygulaması olan akademik ve bilimsel bir disiplin ve birinci basamak yönelimli klinik bir uzmanlıktır. Bilişsel temsil, bireyin bir olayı, durumu, nesneyi veya kişiyi zihninde ne şekilde anlamlandırdığını ifade eder. Bu çalışmada, uzmanlık eğitimi alan aile hekimliği araştırma görevlilerinin, ideal ve ideal olmayan aile hekimi özelliklerine yönelik bilişsel temsillerini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, 22 Şubat 2019- 31 Temmuz 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'nda uzmanlık eğitimi alan aile hekimliği araştırma görevlileri ile yapılmıştır. Katılımcılara repertuar ağ tekniğine uygun olarak yapılandırılmış anket formu ve sosyodemografik bilgiler anketi tarafımızca uygulanmıştır. Toplanan veriler bilgisayara girilerek uygun istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan, 28'i kadın (% 70), 12'si (% 30) erkek olan, 40 aile hekimliği asistanının yaş ortalaması 28,03±2,56 yıldır. Aile hekimliği asistanlarının tıp fakültesinden mezuniyet yılları 2008 ve 2018 yılları arasında değişmektedir. Katılımcıların aile hekimliği asistanlığında ortalama çalışma süreleri 16,75±11,54 aydı. Aile hekimliği asistanlık sürelerine bakıldığında; 21 kişi (% 52,5) 1 yıllık, 9 kişi (% 22,5) 2 yıllık, 10 kişi (% 25) 3 yıllık asistandı. Katılımcıların 35'i (% 87,5) mesleklerini kendi istekleri ile seçtiklerini belirttiler. Katılımcıların 24'ü (% 60) "Tekrar aynı mesleği seçer miydiniz?" sorusuna "evet" cevabını verdiler. Çalışmamız sonucunda aile hekimliği asistanlarının meslekle ilişkili öz değerlerinin orta düzeyde olduğu bulunmuştur (d = 0,88). Güncel ben elementi özellikle "Aile hekimliği dışında branşların gözünden bir aile hekimi olarak ben" elementi ile yakın konumlandırılmıştır (d = 0,18). "Nasıl bir aile hekimi olmak istiyorum" elementi "Tanıdığım iyi bir aile hekimi" (d = 0,25) ve "Bana göre ideal bir aile hekimi" (d = 0,06) elementlerine açık bir şekilde yakın konumlandırılmıştır. Öz kimlik grafiğinde; normatif ben elementi ikircikli alanda, "Tanıdığım kötü bir aile hekimi" elementi çatışma alanında, diğer elementler ise kabul alanında konumlanmıştır. Katılımcıların güncel ben elementi repertuar ağında yer alan kişisel yapılar açısından bütün özellikler ile olumsuz yönde ilişkilendirilmiştir. Aile hekimliği asistanları kendilerini özellikle "bakım sağlayan" (r = -0,50), "karar veren" (r = -0,49), "yöneten" (r = -0,46) kişisel yapıları açısından yetersiz olarak görmüşlerdir. Aile hekimliği asistanları "Aile hekimliği dışında branşların gözünden bir aile hekimi olarak ben" elementini de repertuar ağı formunda yer alan özellikler ile güçlü bir şekilde olumsuz ilişkilendirmişlerdir. Temel bileşenler analizi grafiğinde ise aile hekimliği asistanlarının, ideal aile hekimine ve olmak istedikleri aile hekimine ilişkin başvurdukları kişisel yapıların karar veren, duygusal dengeli, bakım sağlayan, yöneten ve toplum lideri olduğu görülmektedir. "Şimdi olsaydı tekrar aynı mesleği seçer miydiniz?" sorusuna "Evet" cevabını verenlerle "Hayır" cevabını verenler karşılaştırıldığında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. İki grubun da benlik saygısı orta düzeyde olup; "Hayır" (d = 0,83) diyenlerin benlik saygısı "Evet" (d = 0,90) diyenlere göre daha yüksek bulunmuştur. Her iki grubun güncel ben elementi tüm kişisel yapılarla olumsuz ilişkilendirilmiştir. Kendilerini hasta gözünden ve diğer aile hekimleri gözünden olumlu, aile hekimliği dışındaki branşların gözünden ise olumsuz algılamışlardır. "Hayır" cevabını verenlerin de "Evet" cevabını verenlerin de bilişsel basitliği mevcut olup tek boyutlu algıları olduğu tespit edilmiştir. Repertuar ağ formunda yer alan sıfatların % 96'sı "Evet" diyenlerin, % 94'ü "Hayır" diyenlerin aklındaki aile hekimini açıklamaktadır. Sonuç: Aile hekimliği asistanlarının, tanımlanmış olan yeterliklerle donanmış olarak uzman olmaları gerekmektedir. Uzmanlık eğitim programı, hekimin uzmanlık eğitimini tamamladıktan sonra çalışacağı alanla ilgili olarak hekimlik bilgi ve becerilerini artıracak, tutum ve davranışlarını geliştirecek şekilde planlanmalıdır. Uzmanlık eğitimi alan aile hekimliği asistanlarının yeterli bilgi ve beceriye sahip olması için ortaya çıkarılan kişisel yapılar ve bilişsel temsiller dikkate alınarak uzmanlık eğitim müfredatı oluşturulması, asistanların birinci basamaktaki görevlerini ideal şekilde yerine getirmelerine katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği, Asistan, Bilişsel Temsil, İdeal Aile Hekimi, Uzmanlık Eğitimi

Aile hekimliğiAraştırma görevlileriDoktorlar+3
Gözde Öğrü
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabetes mellitus tanılı bireylerde diyabetik retinopati hakkındaki farkındalığın araştırılması

Tip 2 Diyabetes Mellitus Tanılı Bireylerde Diyabetik Retinopati Hakkındaki Farkındalığın Araştırılması Amaç: Bu çalışmanın amacı tip 2 diyabetes mellitus tanılı bireylerde diyabetik retinopati (DRP) hakkındaki farkındalığın araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Tip 2 diyabetes mellitus hastalığı olup diyabetik retinopati taraması için Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Göz Hastalıkları polikliniğine yönlendirilen 250 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri Ekim 2019 – Ocak 2020 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak literatür incelenerek hazırlanmış 27 soruluk bir anket kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen katılımcıların %49,6'sı kadın, %50,4'ü erkek olup yaş ortalamaları 53,5±6,9 (min:39, maks:73) yıldır. Katılımcıların %42'sinde DRP mevcuttur. Katılımcıların yaşı, eğitim durumu, gelir durumu, vücut kitle indeksi ve fiziksel aktivite düzeyi ile DRP varlığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Katılımcıların cinsiyeti ile DRP varlığı arasındaki ilişki anlamlı değildir (p>0,05). Katılımcıların eğitim durumları ve gelir durumları ile farkındalık sorularına verdikleri cevaplar arasında anlamlı bir ilişki mevcuttur (p<0,05). Katılımcıların yaşı ve cinsiyeti ile farkındalık sorularına verdikleri cevaplar arasında anlamlı bir ilişki yoktur (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda eğitim düzeyi düşük, fiziksel aktivite sıklığı daha az ve gelir düzeyi düşük kişilerde DRP gelişme ihtimalinin daha yüksek olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Toplumun fiziksel aktiviteye teşvik edilmesi, kamusal alanlarda fiziksel aktivite olanaklarının artırılması, kitle iletişim araçları yoluyla diyabetik retinopati hakkında sağlık eğitimi programları düzenlenmesi, verilecek sağlık eğitiminin yaşlılar, eğitim düzeyi ve gelir düzeyi düşük kişiler için ayrıca önemli olduğunun bilinmesi ve uygulanması toplumda DRP farkındalığının artırılması için gereklidir. Bu şekilde DRP' ye bağlı gelişebilecek körlükler, iş gücü kayıpları ve sağlık harcamalarının azalacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Diyabetik Retinopati, Retinopati Farkındalığı, Diyabetes Mellitus

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Diabetik retinopati+4
Ayşe Taşci
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi öğrencilerinde uyku hijyeni ve riskli davranışların değerlendirilmesi

Amaç: Bu araştırmada Çukurova Üniversitesi öğrencilerinin uyku hijyenleri ile riski davranışlarının değerlendirilmesi ve bunların birbirleri ile olan ilişkisinin ortaya konulması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Medikososyal Merkezi'nin İlçe Meslek Yüksekokullarında gerçekleştirdiği Sağlık Eğitim Programı çerçevesinde toplantı başlamadan önce salonda bulunan tüm öğrenciler çalışmaya davet edildi. Sosyodemografik Bilgi Formu, Uyku Hijyen İndeksi Ölçeği ve Riskli Davranışlar Ö̈lçeği-Üniversite Formu kullanılarak toplanan veriler istatistik paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Yaş ortalaması 21,04±2,34 (18-40) yıl olan %59,2'si erkek 407 öğrencinin %42,1'i ailesi ile kalmaktaydı. Katılımcıların geceleri uyku süresi 6,44±1,76 saat, yatakta geçirdikleri süre 8,37±2,27 saat, Uyku Hijyen İndeksi puanı ortalaması 34,66±6,89 olarak hesaplandı. Uyku Hijyen İndeksinden en yüksek puan alan ifade "Yatma saatinde uyanıklığı arttırıcı (örneğin; bilgisayar oyunları, internet veya temizlik) şeyler yaparım" idi. Yatakta geçirilen süre ortalaması yurtta kalanlarda (p=0,001) ve odasını birileriyle paylaşanlarda daha uzundu (p=0,018). Ailesi ile kalanlarda (p=0,000) ve odasını birileriyle paylaşmayanlarda uyku hijyeni daha iyiydi (p=0,003). Uyku hijyeni ile antisosyal davranışlar, alkol kullanımı, sigara kullanımı, intihar eğilimi, beslenme alışkanlıkları, okul terki, madde kullanımı arasında zayıf-orta derecelerde istatiksel olarak anlamlı ilişkiler bulundu. Sonuç: Katılımcıların uyku süreleri, uyku hijyen durumları ve riskli davranışları literatürle uyumludur. Literatüre katkı olarak uyku kalitesi ile benzer olarak uyku hijyeni ile riskli davranışlar arasında ilişki saptanmıştır. Ayrıca, yatma saatinde uyanıklığı arttırıcı davranışların sıklığı, yatakta geçirilen sürenin uzunluğu ve bu sürenin odasını biriyle paylaşanlarda anlamlı olarak daha fazla olması dikkat çekici bulunmuştur. Sağlık Eğitim Programı'na uyku hijyeni konusunun da eklenmesi, öğrencilerin riskli davranışlarını azaltmaya ve uyku hijyenlerini arttırmaya yönelik uygun girişimler planlanması önerilir. Anahtar Sözcükler: Uyku hijyeni, riskli davranışlar, üniversite öğrencileri

AdanaRiskli davranışlarUyku+2
İsa Murat Şerif
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci basamak sağlık kuruluşuna başvuran tip 2 diyabetes mellitus tanılı hastalarda kronik böbrek hastalığı bilincinin değerlendirilmesi

Amaç: Dünyada Tip 2 DM prevelanısı hızla artmaktadır. Tip 2 DM yıllar içinde hastalarda KBH'ye sebep olmaktadır. Çalışmamızda Tip 2 DM'li hastalarda KBH süreci başlamadan, KBH hakkında ne kadar bilgi sahibi olduklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Konu hakkında bilgisi olan hastaların bilgiyi nasıl öğrendikleri, aile hekimlerinin bu konudaki rollerinin ne kadar olduğunun araştırılması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı tipte olan araştırmamız Manisa Muradiye Aile Sağlığı Merkezi'nde yürütülmüştür. Araştırmamızda örneklem sayısı 376'dır. Veri toplama süreci Haziran-Ekim 2019 arasında gerçekleştirilmiştir. Veri toplama aracı olarak literatür incelenerek hazırlanan yapılandırılmış 21 soruluk bir anket kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %62'si kadın, %38'i erkektir. Katılımcıların çoğu ilkokul mezunu (%61,7) olarak tespit edilmiştir. Hastaların %48,9'luk kısmı obez olup sadece %9,9'u normal VKİ sınırlardadır. %8'lik kısmı ise morbid obez sınıfındadır. Hastalarımızın %72,3'ünde tip 2 DM yanında ek hastalıkları bulunmaktadır. Çalışmamızda eğitim düzeyi arttıkça ve diyabet süresi uzadıkça hastalarımızda diyabetin KBH yaptığı bilgisinin daha fazla olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Ankete katılan hastalarımızın %77,4'ü diyabetin KBH'ye sebep olduğunu biliyorlardı. Hastaların sadece %13,6'sı aile hekiminden bu bilgiyi öğrenmişlerdi. Sonuç: Çalışmamızda diyabet süresi, eğitim düzeyi, oral antidiyabetik tedaviden insüline geçilmesi ile diyabetin KBH yaptığı bilgisinin doğru orantılı arttığı tespit edilmiştir. Hastaların çoğu tip 2 DM'nin KBH yaptığının farkındadır. Hastaların diyabetin KBH yaptığı bilgisini aile hekimlerinden öğrenme oranı düşük bulunmuştur. Birinci basamak hekimlerine yönelik DM'ye bağlı KBH farkındalığının artırılması için çalışmalar başlatılmalı, ayrıca hastalar için de diyabetik nefropati hakkında sağlık eğitim programları düzenlenmelidir. Anahtar Kelimeler: Birinci basamak sağlık kuruluşları, Diyabetes Mellitus, Kronik Böbrek Hastalığı farkındalığı

Birinci basamak sağlık hizmetleriBöbrek hastalıklarıDiabetes mellitus+1
Fatih Özbay
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diabetes mellitus hastalarında yapay zekâ destekli beslenme müdahalesinin glisemik kontrole etkisi

Amaç: Diyabet, insülin eksikliği ve/veya insülin etki mekanizmasındaki aksaklıklar nedeniyle organizmada hiperglisemiyle kendini gösteren kronik, geniş spektrumlu metabolik bir bozukluktur. Başarılı diyabet bakımı sadece uygun ilaçları değil, aynı zamanda diyet ve aktivite açısından yaşam tarzı değişikliklerini de gerektirir. Gerçekleştirilen bu çalışmada ise Tip 2 Diabetes Mellitus tanılı hastalarda yapay zekâ destekli beslenme müdahalesinin glisemik kontrole etkisini gözlemlemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 20 Temmuz 2020-20 Ocak 2021 tarihleri arasında, Adana ilinde altı farklı aile sağlığı merkezine başvuran ve insülin kullanmayan Tip 2 Diabetes Mellitus tanılı 16 müdahale, 15 kontrol grubu hastasının katıldığı çok merkezli, prospektif longitudinal kohort çalışmasıdır. Her iki gruba Yaşam Doyumu Ölçeği ve Diyabete Bağlı Yaşam Kalitesinin Denetimi (ADDQoL 19) ölçeği uygulanmış olup müdahale grubunun üç ay boyunca öğünlerini kaydettikleri "www.airmed-a.com" web sayfasınındaki yapay zekâ destekli yazılımı kullanmaları beklenmiştir. Bulgular: Çalışmamıza yaşları ortalaması 54,75±8,43 yıl olan 16'sı erkek ve yaşları ortalaması 53,53±10,94 yıl olan 15'i kadın toplam 31 hasta dahil edildi. Araştırmaya katılan erkek hastaların % 31,3'ü (N=5) kontrol grubunda, % 68,8'i ise müdahale grubunda yer almaktadır. Araştırmaya katılan kadın hastalardan % 66,7'si (N=10) kontrol grubunda yer alırken, % 33,3'ü (N=5) ise müdahale grubunda yer almaktadır. Gruplar incelendiğinde beden kitle indeksi; kontrol grubunda 28,43±3,07 kg/m2, müdahale grubunda 30,47±3,72 kg/m2 hesaplanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda yapay zekâ temelli beslenme uygulamaları ile Tip 2 Diabetes Mellitust glisemik kontrol üzerinde anlamlı değişiklikler sağlanabileceği gösterilmiştir. Kronik hastalık bakımının tüm yönlerinde hastalar ve hekimlerin yapay zekâ temelli uygulamalardan faydalanabileceği öngörülebilmektedir. Anahtar Sözcükler: Beslenme müdahalesi, Kronik hastalık, Tip 2 Diabetes Mellitus, Yapay zekâ, Yaşam tarzı değişiklikleri

BeslenmeDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+3
Rabia Eroğlu Kılaç
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi öğrenci adaylarında yeme tutumu ile sağlık algısı ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada üniversite eğitimine başlayacak öğrencilerin yeme tutumları ile sağlık algılarının değerlendirilmesi ve bunlar arasındaki ilişkinin ortaya konulması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırma evrenini 2020-2021 eğitim öğretim yılında Çukurova Üniversitesine kayıt yaptıran öğrenciler oluşturdu. Pandemi nedeniyle öğrenciler okula başlayamadıkları için tüm öğrenciler çevrim içi anket çalışmasına davet edildi. Çalışmaya katılmayı kabul edenlere Yeme Tutumu Testi-40 ve Sağlık Algısı Ölçeği uygulandı. Bulgular: Yaş ortalaması 20,00±3,23 (17-46) yıl olan 2072 katılımcının %56,3'si kadındı. Yeme Tutumu Testi puanı ≥30 olan yani yeme bozukluğu riski saptanan katılımcıların oranı %8,0'di. Bu oran kız öğrencilerde %9,9, erkek öğrencilerde %5,5 (p=0,000); ideal kilonun altında olanlarda %8,0, ideal kiloda olanlarda %6,6, ideal kilonun üzerinde olanlarda %12,7 (p=0,000); kronik hastalığı olanlarda %14,9, olmayanlarda %7,5 (p=0,001) olarak saptandı. Sağlık Algısı Ölçeği açısından değerlendirme yapıldığında; erkek öğrencilerin "kontrol merkezi" alt boyutu hariç tüm puanları kız öğrencilere göre yüksek bulundu (p<0,05). İdeal kiloda olanların "kontrol merkezi" (p=0,004) , "kesinlik" (p=0,000) ve "toplam" (p=0,000) boyut puanları yüksek bulundu. Kronik hastalığı olmayan grupta "sağlığın önemi" hariç tüm boyut puanları yüksek bulundu (p<0,05). Yeme tutumu test puanı ile "öz farkındalık", "sağlığın önemi", BKİ, yaş arasında pozitif yönde; "kesinlik" arasında negatif yönde; "sağlığın önemi" ile yaş arasında pozitif yönde çok zayıf ilişki olduğu saptandı (p<0,05). Yeme tutumu testi kesme puanı yönünden sadece öz farkındalık alt boyutunda istatiksel olarak anlamlı bir fark saptandı (p=0,000). Sonuç: Başta aile hekimleri olmak üzere üniversite öğrencilerine hizmet veren tüm meslek gruplarının bu çalışmada saptanan bulguları (kız öğrencilerde, ideal kiloda olmayanlarda, kronik hastalığı bulunanlarda ve öz farkındalığı yüksek olanlarda yeme bozukluğu riskinin daha fazla olması) göz önünde bulundurmaları ve fırsatları değerlendirerek uygun girişimlerde bulunmaları önerilir. Anahtar sözcükler: Algı, Aile hekimliği, Sağlık, Üniversite, Yeme bozukluğu

Aile hekimliğiAlgıAnketler+4
Adem İşler
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik ürtikerli hastalarda ürtiker aktivite skoru ile yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, kronik ürtikerli hastalarda Kronik Ürtiker Yaşam Kalitesi Ölçeği ile Ürtiker Aktivite Skoru arasındaki ilişkiyi ve bunların hastaların sosyodemografik verileri ve hastalık süreleri ile ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, 01 Mayıs 2020-30 Kasım 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran, kronik ürtiker tanılı 81 hasta ile yürütülmüştür. Hastalar, Sosyodemografik Veri Toplama Anketi, Kronik Ürtiker Yaşam Kalitesi Anketi ve Yedi Günlük Ürtiker Aktivite Skoru'nu cevaplamışlardır. Veriler, SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 23.0 paket programı ile analiz edilmiştir. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak belirlenmiştir. Bulgular: Katılımcıların 54'ü (% 66,7) kadın, 27'si (% 33,3) erkek, yaş ortalaması 41,43±14,15 yıldır. Kronik Ürtiker Yaşam Kalitesi Ölçeği (CU-Q2oL) ortalama puanı 51.54 ± 11.72 ve yedi günlük Ürtiker Aktivite Skor ortalama puanı 10.21 ± 10.96 olarak saptanmıştır. Katılımcılar, Kronik Ürtiker Yaşam Kalitesi Ölçeği'nde en yüksek puanı 'Uyku ve mental durum' alt grubundan almışlardır (Ort: 16,67±4,92). CU-Q2oL toplam puanı (p = 0.016), "uyku sorunları ve mental durum" alt grup puanı (p = 0.010), "kısıtlılıklar/görünüm" alt grup puanı (p = 0.010) ve "yeme/spor" alt grup puanı (p = 0.023), kadınlarda, erkeklere kıyasla anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Bireylerin CuQ2oLanketinden aldıkları puanlar ile UAS7 puanları arasında anlamlı bir korelasyon saptanmıştır (r=0,477) (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızda, hastaların CuQ2oL toplam ve alt grup puanları ile UAS7 Skor puanları arasında korelasyon bulunmuştur. Bu uyumun daha homojen dağılım gösterdiği ileri çalışmaların yapılması gerekmektedir. Kronik ürtikerli hastaların özellikle psikiyatrik komorbiditeler ve sosyoekonomik durum açısından değerlendirilmesi elzemdir. Aile hekimleri, hastaları biyopsikososyal, kültürel ve varoluşsal açıdan değerlendirme ve süreklilik ilkesine göre hasta takibi yaparak özellikle tetikleyicilerden kaçınma ve korunma konusunda hasta eğitimi ve hastanın güçlendirilmesi sağlama açısından eşsiz bir konumdadırlar.

Aile hekimliğiYaşam kalitesiÖlçekler+1
Hasancan Cengiz
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Astım hastalarının sağlık okuryazarlık düzeyinin astım kontrolüne etkisi

Giriş ve Amaç: Astım, genetik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı karmaşık bir hastalıktır. Ülkemizde astım hastalarının büyük çoğunluğunu, koruyucu hekimlik hizmetlerini az kullanan kontrolsüz hastalar oluşturmaktadır. Astım tedavisinde hedef, astım kontrolünün tam olarak sağlanmasına yöneliktir. Ancak birçok faktörün etki ettiği bu karmaşık hastalığın kontrol altına alınabilmesi için hastanın hastalık yönetiminde aktif rol alması gerekir. Sağlık okuryazarlığı, sağlığın korunması ve sürdürülmesi için bir bireyin sağlık bilgisine ulaşma, anlama ve kullanma becerisidir. Astım kontrolünde kişilerin sağlık okuryazarlık düzeyi oldukça önem arz etmektedir. Bu çalışmada, astımlı hastaların sağlık okuryazarlık (SOY) düzeyinin astım kontrolüne etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne 01.06.2020-30.11.2020 tarihleri arasında başvuran 18 yaş ve üzeri yaştaki, en az dört aydır astım tanısı almış olan 112 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği-32 (TSOY-32) ve Astım Kontrol Testi (AKT) uygulanmıştır. Veriler SPSS 23.0 istatistik paket programı ile analiz edilmiştir. Anlamlılık düzeyi p<0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmamıza katılan 112 hastanın % 68,8'i (n=77) kadın, % 31,3'ü (n=35) erkektir. Hastaların yaş ortalaması 42,5±13,5 yıldır. Hastaların TSOY-32 Ölçek puan ortalaması 31,0±10,9'dur ve bu ortalama puan, sorunlu-sınırlı SOY düzeyine denk gelmektedir. TSOY-32 Ölçeği'ne göre hastaların % 29,5'inin (n=33) yetersiz SOY düzeyine, % 28,6'sının (n=32) sorunlu-sınırlı SOY düzeyine, % 22,3'ünün (n=25) yeterli SOY düzeyine, % 19,6'sının (n=22) mükemmel SOY düzeyine sahip olduğu bulunmuştur. Astım Kontrol Testi puan ortalaması 17,86±4,93'tür. Bu puan ortalaması AKT sınıflamasında astımın kontrolsüz olduğunu göstermektedir. TSOY-32 Ölçek puanı ile AKT arasında pozitif yönde korelasyon saptanmıştır (r=,266; p=0,005). Sonuç: Astımlı hastalara, hastalığın özellikleri, hangi ilacı ne sıklıkla kullanacağı, tetikleyici risk faktörlerinden uzaklaşma, tedavilerinde değişiklik yapabilme gibi konularda eğitim verildiğinde astımın klinik seyrinin iyileşme gösterdiği ve kontrol altına alınabildiği gözlenmiştir. Verilecek eğitimi anlama ve uygulamada, hastalığın kontrol altına alınabilmesinde hastaların sağlık okuryazarlık düzeyleri oldukça önem taşımaktadır. Astımda kontrolün sağlanamadığı hastalarda hastanın sağlık okuryazarlık düzeyi saptanarak buna uygun bir yol haritası çizilmelidir. Anahtar Kelimeler: Astım, Aile Hekimliği, Sağlık Okuryazarlığı, Kontrol

Aile hekimliğiAstımHastalık şiddeti indeksi+1
Canan Göker Çiçek
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Engelli bireylerin sağlık hizmetlerine erişiminde karşılaştıkları engeller

Amaç: Engelli bireyler sağlık hizmetine daha çok gereksinim duymalarına rağmen, sağlık hizmetlerinden daha az yararlanmaktadır. Çalışmamız, bu durumun nedenlerini belirlemek için engelli bireylerin sağlık hizmetlerine erişimi sırasında karşılaştıkları engelleri saptamayı amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Adana ilinde yaşayan engelli bireyler veya engelli bireylerin ebeveynleri ile yüz yüze görüşülerek, Sosyodemografik Bilgi Formu ve sağlık hizmetinden faydalanırken karşılaşılan engellerle ilgili anket uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamıza 0,3 yaş ile 88 yaş arasında 412 engelli birey katılmıştır. Katılanların % 58,98'i (n=243) erkek ve % 41,01'i (n=169) kadındır. Katılımcılarımızın % 90,29'u (n=372) ilaç, % 91,02'si (n=375) her türlü tıbbi malzeme, % 92,96'sı (n=383) sağlık hizmeti için ücret ödemektedir. Katılımcılarımızın % 64,3'ü (n=265) sağlık hizmeti alırken stres yaşamaktadır. Çocuklar ve doğuştan engelli bireyler anlamlı olarak daha sık stres yaşamaktadır. Katılımcılarımızın % 43,2'si (n=178) yakını olmadan hastane işlemlerini gerçekleştirememektedir. Katılımcıların % 70,1'ine (n=289) sağlık kurumunda yardımcı personel verilmemektedir. Erişkin bireylere, çocuklara göre anlamlı olarak daha sık yardımcı personel verilmektedir. Katılımcılarımızın % 51,2'si (n=211) diğer hasta yakınlarından yeterli anlayış görmemektedir, % 52,2'si (n=215) ise öncelik hakkını kullanamamaktadır. Sonuç: Çoğu engelli birey sağlık hizmetleri, ilaç ve tıbbi malzeme için ücret ödemektedir. Engelli bireylerin topluma göre ekonomik durumları ve sosyal güvenceye sahip olma oranları düşüktür. Engelli bireylerin sağlığa erişimindeki en önemli engel ekonomik engellerdir. Diğer engeller ise engelli bireylerin hizmet alımında stres yaşaması, ebeveynlerinin düşük eğitim düzeyi, tedavi işlemlerini için yakınlarına ihtiyaç duyması, sağlık kuruluşlarında yardımcı personel tahsis edilmemesi, diğer hasta yakınlarından yeterli anlayışı görmemesi ve öncelik haklarını kullanamamasıdır.

Engelli haklarıEngelli kişilerEngelli ortam+2
Ali İhsan Çabuk
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertansiyon hastalarının kardiyovasküler hastalık risklerinin sağlıklı yaşam davranışları ve ilaç uyumları ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada, hipertansiyon hastalarının nesnel ve algılanan kardiyovasküler hastalık riskleri ile sağlıklı yaşam davranışları ve ilaç uyumları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma grubunu 1 Eylül-31 Ekim 2020 tarihlerinde Adana ilinde üç aile sağlığı merkezine başvuran ve dahil etme kriterlerini karşılayan hipertansiyon hastaları oluşturdu. Demografik özellikler, hastalık bilgileri, algılanan risk, sağlıklı yaşam davranışları ve "Modifiye Morisky Ölçeği" sorularından oluşan anket formu yüz yüze dolduruldu. Nesnel risk, "Framingham Risk Skoru" kullanılarak hesaplandı. Bulgular: Yaş ortalaması 56,9±9,1 yıl olan 236 katılımcının %67,4' ü kadındı. Katılımcıların % 44,1' i yüksek risk grubundaydı ve erkeklerde risk daha yüksekti (p<0,01). Oransal algılanan riskte doğru algılama %30,5, yanlış iyimserlik %42,7, yanlış kötümserlik %26,7 iken karşılaştırmalı algılanan riskte bu oranlar sırasıyla %27,6, %45,0 ve %27,6 idi. Nesnel ve algılanan risk arasında ilişki bulunamadı. Kadınların, bekarların, diyabetlilerin ve stresini yönetemeyenlerin risk algısı daha yüksekti (p<0,05). Riski yüksek algılayanların sağlıklı yaşam davranışlarına uyumları daha düşük bulunurken (p<0,05), nesnel risk grupları açısından anlamlı bir farklılık bulunmadı. İlaç uyumunun nesnel ve algılanan risk durumlarına göre farklılaşmadığı ancak ilaçla ilgili bilgi düzeyi yüksek olanların sağlıklı yaşam davranışlarına uyum puanlarının daha yüksek olduğu saptandı (p=0,000). Sağlık çalışanları tarafından risk bilgilendirmesi yapılanların algılanan risk durumunda farklılaşma görülmezken sağlıklı yaşam davranışlarına uyum puanlarının daha yüksek olduğu bulundu (p=0,027). Sonuç: Aile hekimlerinin hipertansiyon hastalarına hizmet verirken bu çalışmada saptanan bulguları (uygunsuz risk algısının yüksek olması, yaklaşık her üç hipertansiften sadece birinin riskini doğru algılaması, erkeklerin nesnel risklerinin, kadınların ise risk algılarının daha yüksek olması, sağlıklı yaşam davranışlarına uyumun, algılanan riskle ve sağlık çalışanları tarafından bilgilendirme yapılmasıyla ilişkili olması vb.) göz önünde bulundurmaları önerilir.

DavranışHipertansiyonKardiyovasküler hastalıklar+4
Gamze Çataldeğirmen
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde (Diyarbakır-Şanlıurfa-Mardin) görev yapan aile hekimliği çalışanlarının ve 0-5 yaş çocuğu olan ebeveynlerin 0-5 yaş arası çocuklarda malnütrisyon, beslenme ve ek gıdaya geçiş ile ilgili bilgi, tutum-davranış ve farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Malnütrisyon; nütrisyonel yetersizliğe bağlı, önlenebilen veya tedavi edilebilen, normal vücut kompozisyonundaki değişiklikler olarak tanımlanmaktadır. Sıfır-beş yaş çocuklarda anne sütü alırken ve anne sütü sonrası ek gıda alırken besin kaynaklarına yeteri kadar erişememe ve günlük enerji ihtiyacının karşılanamaması, beslenme yetersizliği olarak da bilinen malnütrisyona yol açmaktadır. Amacımız bu çalışma ile aile hekimliği çalışanlarının ve 0-5 yaş çocuğu olan ebeveynlerin 0-5 yaş arası çocuklarda malnütrisyon, beslenme ve ek gıdaya geçiş ile ilgili bilgi, tutum-davranış ve farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi, sonrasında aile hekimliği çalışanlarına verilecek eğitim ile bilgi, tutum-davranış ve farkındalığın artırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, gerekli izinlerin alınmasının ardından Şubat 2020 tarihinde Şanlıurfa'da Diyarbakır, Mardin ve Şanlıurfa'dan katılan fikir liderleri eğitimi ve toplantısı ile başladı. Aile hekimliği çalışanları ile Mart 2020'de Şanlıurfa ve Mardin'de toplantılar yapıldı. Toplantılarda katılımcılara eğitim öncesi onamları alındıktan sonra Aile Hekimliği Çalışanları Malnutrisyon anketi uygulandı. Sosyodemografik bilgi anketi ve iowa ölçeği, 0-5 yaş arası çocuğu olan ebeveynlere hem çevrimiçi hem de yüz yüze görüşmelerle, çalışmamıza katılan aile hekimliği personeli tarafından uygulanmıştır. Toplanan veriler bilgisayara girilerek uygun istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 59'u hekim 15'i ebe hemşire olmak üzere 74 aile hekimliği çalışanı ile, 0-5 yaş arası çocuğu olan 314 ebeveyn katılmıştır. Aile hekimliği çalışanlarının mesleklerinden ortalama memnuniyet düzeyleri 6,37±1,98 (min:1 max:10) saptanmıştır. Aile hekimliği çalışanlarına göre kendi birimlerine bağlı nüfustaki 0-5 yaş çocuk grubundaki malnütrisyon tahmini ortalaması yüzde 8,07±8,90 olarak saptanmıştır. Aile hekimliği çalışanlarının % 79,7'si (n:59) şu anda bağlı oldukları kurumlarda herhangi bir zamanda en az bir defa da olsa 0-5 yaş grubu çocuklarda malnütrisyon tespit ettikleri saptanmıştır. Aile hekimliği çalışanlarının yaşları arttıkça malnütrisyon saptama oranı artmaktadır (p=0,019). Malnütrisyon saptadığını belirten katılımcılar her bir çocuk hasta takip/muayenesi için daha fazla zaman ayırmaktadırlar. Malnütrisyon saptadıklarını belirten katılımcıların tahmini yüzdeleri gerçek verilere daha uygun olarak saptanmıştır. Malnütrisyon saptamak için herhangi bir yöntem kullandıklarını (özellikle persentil takibi) belirten aile hekimliği çalışanlarının malnütrisyon saptama oranı daha fazladır. Çalışmamızın ikinci kısmına katılan annelerin % 14'ü (n:44) okuryazar değil, % 41,1'i (n:129) ilköğretim mezunu, % 44,9'u (n:141) lise ve üzeri eğitime sahiptirler. Çocukların % 82,2'sinin (n:258) ilk bir saat içinde emzirildiği, % 86'sının (n:270) doğumdan hemen sonra ilk besin olarak anne sütü aldığı belirlendi ve % 48,7'sinin (n:153) normal doğumla dünyaya geldiği saptanmıştır. Çalışmamıza katılan ebeveynlerin bebek beslenmesi ile ilgili toplam tutum puanı ortalaması 64,01±7,14 (min:34, max:84) olarak saptanmıştır. Bebek beslenmesi tutum ölçeği puanına göre anne ve babaların eğitimi arttıkça emzirmeye eğilim artmaktadır (sırasıyla p<0,001, p=0,013). Ayrıca anne ve babaların çalışma durumlarına göre de anlamlı farklılık saptanmış olup memurların emzirmeye daha yatkın oldukları saptanmıştır (sırasıyla p=0,001, p=0,001). Ailelerin aylık gelir düzeyi arttıkça anne sütü ile beslenmeye yatkınlık artmaktadır (p<0,001). Ayrıca sezaryenle doğum yapan ebeveynlerin emzirmeye daha yatkın oldukları saptanmıştır (p=0,001). Sonuç: Malnütrisyon dünya çapında ve özellikle de çocuklar arasında süregelen önemli bir problemdir. Birinci basamak sağlık çalışanları beş yaş altı çocuklarla oldukça sık karşılaşmaktadırlar. Birinci basamak sağlık çalışanlarının, çocuklarda beslenme ve malnütrisyon konularına hakim olmaları ile bu yaş grubundaki malnütre çocukların erken tanı ve tedavisi yapılabilecektir. Çocukların sağlıklı gelişimleri için aile hekimliği çalışanlarının büyümenin izlemi ve anne sütü ile beslenme konusunda oldukça dikkatli ve ebeveynlere karşı oldukça eğitici olmak durumundadırlar. Ayrıca anne babaların eğitim düzeylerinin yükseltilmesinin bebek beslenmesine yönelik farkındalıklarını ve tutumlarını geliştireceği düşünülmektedir. Birinci basamakta aile hekimlerine düşen en büyük rol, aile eğitimine katkıda bulunmak, bebek beslenmesi ve malnütrisyon konusunda ailelerin bilgi beceri ve tutumlarını geliştirmek ve bu sayede daha sağlıklı toplumlar oluşmasına katkıda bulunmaktır.

Aile hekimliğiAna-babaAnne sütü+7
Tolgahan Kara
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proton pompa inhibitörü kullanan hastaların bu ilaçlar hakkındaki bilgi düzeyi ve tutumları ile sağlık okuryazarlığı arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: Proton pompa inhibitörü kullanan hastaların bu ilaçlar hakkındaki bilgi düzeyini ve tutumları ile sağlık okuryazarlığı arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Gastroenteroloji polikliniğine başvuran 172 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri 01.02.2021 – 01.05.2021 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak literatür incelenerek hazırlanmış 17 soruluk bir anket ve Yetişkin Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği kullanılmıştır Bulgular: Çalışmaya dahil edilen katılımcıların %69,8'i kadın, 30,2'si erkek olup yaş ortalamaları 48,14±12,78'dir (min:18, maks:79). Katılımcıların %92,5'inin hekim kontrolünde PPİ kullanmaya başladıkları ve %50,6'sının 12 aydan daha uzun süreli PPİ kullandıkları belirlenmiştir. Katılımcıların ortalama Yetişkin Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği puanı 13,84±4,3 olup 40 yaş ve altında, bekarlarda ve yüksek eğitim seviyesine sahip bireylerde anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). Çalışmamızda PPİ'nin midede asit salgısını azaltarak etki gösterdiklerini, kısa süreli kullanımda baş ağrısı, baş dönmesi, ishal gibi yan etkilerinin olabileceğini, uzun süreli kullanımda daha ciddi yan etkilerinin olabileceğini, bazı ilaçlar ile kullanıldıklarında etkileşime girebileceklerini ve alması gereken dozu unuttuğunda ne yapması gerektiğini bildiğini ifade eden katılımcıların Yetişkin Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği puan ortalamaları bilmeyenlere göre de anlamlı derecede daha yüksek olarak saptanmıştır. Doktora danışmadan ilaç kullandığını belirten bireylerin, ilaç kullanma talimatını okumayanların ve doktora danışmadan ilaç dozlarını değiştirenlerin daha düşük sağlık okuryazarlığı ortalama puanlarına sahip olduğu görülmüştür. Sonuç: Katılımcıların sağlık okuryazarlığı düzeyleri düşük bulunmuştur. Bununla birlikte irrasyonel ilaç kullanım davranışlarının da yaygın olduğu görülmüştür. Bireylerin sağlık okuryazarlığı düzeyleri arttıkça, PPİ hakkındaki bilgi düzeylerinin arttığı ve tutumlarının olumlu anlamda değiştiği görülmektedir. Çalışmanın hastaların beyanına dayanması her ne kadar kısıtlılık oluşturabilecekse de benzer veriler literatürde hemen hemen yoktur. Sonuç olarak; bireylerin akılcı PPİ kullanımı ve SOY konusunda bilgilendirilmeye ihtiyacı vardır. Birbirleri ile de etkileştiği görülmüş olan bu kavramların toplumsal düzeyde geliştirilmelerine yönelik etkin eğitimler ve düzenlemeler planlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Proton Pompa İnhibitörleri, Sağlık Okuryazarlığı, Akılcı İlaç Kullanımı

Proton pompası inhibitörleriSağlık okuryazarlığıİlaç kullanımı+1
Esra Coşar Çobanlar
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uşak ilinde ilk ve ortaöğretimde görev yapan öğretmenlerin korona virüs anksiyetesi, sağlık anksiyetesi ve kendi aile hekimleri hakkındaki görüşlerinin incelenmesi

Giriş: Anksiyete fizyolojik, psikolojik ve davranışsal örüntüleri bulunan, tanımı olmayan ve belirsiz tehdit ve tehlikelere karşı verilen tepki olarak tanımlanmaktadır ve insanın bütün sistem ve varlığını etkilemektedir. Pandemi döneminde COVID-19 hastalığı Sağlık anksiyetesi ise kişinin sağlığına karşı aşırı endişe duyması ya da vücudunda gerçekleşen değişimleri ciddi bir hastalığın habercisi gibi algılaması olarak ifade edilmektedir. Amaç: Bu çalışmada katılımcıların, sağlık anksiyete düzeyleri, koronavirus anksiyete düzeyleri ve kendi aile hekimleri hakkındaki görüşlerine ulaşmak ve bu değişkenler arasındaki ilişkinin saptanması amaçlanmıştır. Bulgular: Katılımcıların %54,2'si kadın, %45,8'i ise erkektir. Katılımcıların yaş ortalaması 40,32 bulunmuştur. Katılımcıların kronik rahatsızlıkları incelendiğinde, toplam 323 katılımcının 15,17'si (n=49) kronik bir rahatsızlığa sahiptir. Cinsiyete göre öğretmenler, korona virüs anksiyetesi puanında anlamlı bir farklılığa sahiptir (P=0,032; P<0,05). Aritmetik ortalamalar dikkate alındığında kadın öğretmenlerin korona virüs anksiyetesine ilişkin puan ortalaması (x=3,15), erkek öğretmenlerin korona virüs anksiyetesine ilişkin puan ortalamasından (x=2,35) daha yüksektir. Herhangi bir psikolojik rahatsızlığa sahip olan katılımcıların korona virüs anksiyete puanı, herhangi bir psikolojik rahatsızlığı olmayanlara göre çok daha yüksektir. Sağlık anksiyetesi ile aile hekimi hakkındaki pozitif algıları arasında (r=-0,178; p<0,01) negatif yönde, çok zayıf düzeyde, anlamlı bir ilişki vardır. Korona virüs anksiyetesi ile aile hekimi hakkındaki pozitif algıları arasında (r=-0,174; p<0,01) istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktur. Sonuç: Kişinin sağlık anksiyetesine sahip oluşu koronavirüs anksiyetesine de sahip olması açısından öngördürücü olabilir. Hastanın motive edilmesinin, endişe ve korkularının giderilmesinin, hekimin hastanın güvenini kazanmasının, hasta hekim ilişkisinin psikolojik yönüne olumlu katkı sağlanmasının sağlık anksiyetesinin azalmasında payı olduğu düşünülebilir. Katılımcıların koronavirüs anksiyetesinin kendi aile hekimleri hakkındaki görüşten etkilenmemesinin sebebi ise katılımcıların COVID-19 pandemisinin aile hekimlerinin sağlık hizmeti verebilme becerilerini aşan bir sağlık sorunu olarak görmelerinden kaynaklanıyor olabilir.

AnksiyeteDoktorlarDoktorlar-aile+6
Onur Bakıcı
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesinde takip edilen COVID-19 vakalarının sigara içme ve bırakma oranlarının değerlendirilmesi

ÖZET Çukurova Üniversitesinde Takip Edilen COVİD-19 Vakalarının Sigara İçme ve Bırakma Oranlarının Değerlendirilmesi Amaç: COVID-19 şüphesiyle Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesine başvuranlarda sigara içme durumunu incelemek ve pandemide sigarayı bırakma lehinde kendi kendilerine davranış değişikliği gösterip göstermediklerini değerlendirmek amaçlandı. Gereç ve yöntem: Araştırmanın evrenini, Balcalı Hastanesine Mart 2020-Haziran 2020 arasında COVID-19 şüphesiyle başvuranlar oluşturdu. Örneklem grubu tıbbi kayıtlardan telefon bilgilerine ulaşılarak sigara içme durumları teyit edilenler oluşturdu. Vaka tanımlamasında Dünya Sağlık Örgütünün ve T.C. Sağlık Bakanlığının rehberleri kullanıldı. Sigara bağımlılığını Fagerström Nikotin Bağımlılık Testiyle ölçüldü. Sigara içicilerinin bırakma istekliliği transteorik model kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Vakaların % 11,4'ü COVID-19 negatif, % 71,7'si şüpheli, % 16,9'u kesin vakaydı. Kronik hastalıklar tek başlarına incelendiğinde şüpheli/kesin vakalarda hipertansiyon oranı COVID-19 negatif vakalardan düşüktü (sırasıyla, % 19,1, % 41,9, p=0,004). Diğer hastalıklar birlikte değerlendirildiğinde (Orak hücreli anemi, hipotiroidi, hipertiroidi, bening prostat hiperplazisi, osteoporoz, serebrovasküler hastalık) şüpheli/kesin vakalarda COVID-19 negatif vakalardan fazlaydı (sırasıyla, % 24,9, % 3,2, p=0,006). Kesin vakalarda (n=17 % 37,0) sigara içme oranı, COVID-19 negatif (n=4 % 12,9) ve şüpheli vakalara (n=47 % 24,1) göre yüksekti (p=0,050). Sigara içenlerde COVID-19 pozitif veya negatif vaka olmanın sigara bırakma denemesi üzerine anlamlı etkisi gözlenmedi (sırasıyla, % 13,3, % 35,1, p=0,179). Yoğun bakım gereksiniminin COVID-19 şüpheli/kesin vakalarda (% 33,6) PCR negatif vakalara (% 12,9) göre yüksek olduğu bulundu (p=0,019).COVID-19 kesin vakaların negatif vakalara kıyasla, sigara içme odds oranı iki kat yüksekti. (OR=2,011 % 95 CI 1,033-2,994, p=0,04). Sonuç: COVID-19 pozitif vakaların sigara içme odds oranı iki kat yüksek bulunmasına rağmen bırakma isteği hastalığa yakalanmayanlarla benzer bulundu. Bu durum mortalite riski yüksek pandemik bir hastalığın varlığına rağmen sigara bırakmak için profesyonel destek alınmasının önemini göstermektedir. Anahtar kelimeler=COVID-19, sigara bağımlılığı, sigara bırakma, mortalite

BağımlılıkCOVID 19Mortalite+1
Ayşe Elif Özmen Özsoy
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp Fakültesi son sınıf öğrencilerinin pandemi dönemindeki yaşam tarzları, memnuniyetleri ve sosyal medya bağımlılıkları

Amaç: Bu çalışma, pandemi döneminde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi son sınıf öğrencilerinin sağlıklı yaşam davranışlarını, yaşam doyumlarını ve sosyal medya bağımlılıklarını değerlendirmek ve birbirleriyle ilişkilerini ortaya çıkarmak amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi son sınıf öğrencileri araştırmaya çevrimiçi anket yoluyla katıldı. Sosyodemografik Bilgi Formu, Yaşam Doyumu Ölçeği ve Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği-Yetişkin Formu kullanılarak toplanan veriler istatistik paket programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Ortalama yaş 24.5±1.38 (22-31) idi ve 215 katılımcının %55.8'i kadındı. Katılımcıların 1/3'ünden fazlası ideal beden kitle indeksinin dışındaydı. Her on katılımcıdan birinin kronik bir hastalığı vardı. Sosyal medyada geçirilen ortalama süre 2,7 saatti. Katılımcıların tümü, ortalaması dört olmak üzere birden fazla sosyal medya platformu kullanıyordu. En çok tercih edilen platformlar sırasıyla WhatsApp, YouTube, Instagram ve Twitter oldu. Katılımcılar sosyal medyayı ağırlıklı olarak "olayları ve gündemi takip etmek" amacıyla kullanmışlardır. Katılımcıların 2/3'ünden fazlası pandemi döneminde sosyal medya kullanımının arttığını belirtti. Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği-Yetişkin Formu ve Yaşam Doyumu Ölçeği puanları açısından Twitter ve Instagram kullananlar ile kullanmayanlar arasında anlamlı farklılık bulunmuştur. Kendilerini sosyal medya bağımlısı olarak gören katılımcılar diğer gruplarla karşılaştırıldığında sosyal medya bağımlılık puanlarının anlamlı olarak yüksek, yaşam doyum puanlarının ise düşük olduğu görüldü. Katılımcıların sosyal medyada geçirdikleri zamanın sosyal medya bağımlılık puanları ile pozitif yönde orta düzeyde, yaşam doyum puanları ile negatif yönde ilişkili olduğu belirlendi. Kullanılan sosyal medya platform sayısı ile sosyal medya bağımlılığı puanları arasında pozitif yönde zayıf, yaşam doyumu puanları ile zayıf negatif korelasyon vardı. Sosyal medya bağımlılığı puanları ile yaşam doyumu puanları arasında zayıf bir negatif korelasyon bulunmuştur. Sonuç: Pandemi döneminde sosyal medya kullanımının arttığı belirlendi. Ayrıca kendini sosyal medya bağımlısı olarak görenlerin sosyal medya bağımlılık puanları anlamlı olarak daha yüksekti. Sosyal medya bağımlılığı yüksek olanların yaşam doyumu daha azdı. Sağlıklı yaşam tarzı puanları ile sosyal medya bağımlılığı arasında anlamlı farklılık bulunmazken, yaşam doyumu ile pozitif yönde korelasyon saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Sosyal medya, bağımlılık, yaşam doyumu, pandemi, sağlıklı yaşam

BağımlılıkEkran bağımlılığıHasta memnuniyeti+7
Mustafa Gezer
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertansiyon tanılı hastaların tedavi takiplerinde sağlık kuruluşu tercihleri ve tercihlerini etkileyen faktörler

Amaç: Çalışmamızda, hipertansiyon hastalarının hangi sağlık kuruluşuna başvurduklarının belirlenmesi ve bu tercihlerindeki nedenlerin ortaya konması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Kardiyoloji ve Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 286 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri 01.11.2021 – 01.01.2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak literatür incelenerek hazırlanmış 20 soruluk bir anket formu kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen katılımcıların %60,1'i kadın, %39,9'u erkek olup yaş ortalamaları 61,53±12,05' dir (min:22, maks:89). Katılımcıların %52,4'ünün 10 yılı aşkındır hipertansiyon hastalığı bulunmaktadır. Katılımcıların aile hekimine güven oranı %82,9 olup, 60 yaş ve üzerinde, lise öncesi eğitim düzeyinde aile hekimine güven anlamlı oranda daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). Hipertansiyon tanısını aile hekiminde alan katılımcılar takiplerinde tercihini aile sağlığı merkezi olarak kullanmaktadır. Lise öncesi eğitim düzeyine sahip katılımcılar hipertansiyon takibi için aile hekimliğine anlamlı oranda daha çok başvurmakta ve üniversite hastanesine anlamlı oranda daha az başvurmaktadır. Hipertansiyon tanısını aile hekiminde alan ve 60 yaş üzeri hastalar hipertansiyon takibi için aile hekimliğine anlamlı olarak daha çok sayıda başvuru yapmaktadır (p<0,05). Sonuç: Çalışma grubumuzun büyük çoğunluğu aile hekimine güvenmekte ve aile hekiminin tedavilerini etkin bulmaktadır. İkinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarında özellikle üniversite hastanelerinde hipertansiyonla ilgili ekokardiyografi, tansiyon holter ölçümü, ileri görüntüleme tetkiklerinin olması, gerektiğinde yatarak tedavi imkanının bulunması hastaların tedavi takiplerinde 51 bu sağlık kuruluşunu tercih etmelerinde etkili olmaktadır. Bu seçeneklerin birinci basamakta olmayışı, ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarının tercih edilme nedeninin hekim odaklı değil, kaynakların olmayışı ile ilgili olduğunu göstermektedir. Özetle bilgi, beceri ve nitelikleri geliştirilmiş olan birinci basamak hekimleriyle, toplumun aile hekimine güveninin sağlanmasıyla ve aile sağlığı merkezlerinin geliştirilmiş fiziki ve tıbbi şartları ile birinci basamak sağlık hizmetlerinde hipertansiyon takibi uygun olarak yapılabilecektir. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, Aile Hekimine Güven, Sağlık Merkezi Tercihi

Doktor tercihiHasta takibiHastane tercihi+3
Merve Vatansever Balcan
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile sağlığı merkezlerine kayıtlı COVID-19 geçiren 40-80 yaş arası hastalarda post travmatik stres bozukluğunun değerlendirilmesi

Amaç: COVID-19 hastaların pandemi döneminde post travmatik stres bozukluğu düzeylerinin uluslararası geçerlilikteki Olayların Etkisi Ölçeği ile araştırılması, bu durumun sosyodemografik ve diğer çevresel faktörlerle ilişkisinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Manisa Merkez Yunusemre ve Şehzadeler ilçesinde bulunan toplam 5 farklı Aile Sağlığı Merkezlerine kayıtlı, çalışmanın başlangıç tarihinden itibaren son 3 ay içerisinde COVID-19 geçiren 40-80 yaş arası 200 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri 16.12.2021-16.03.2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak literatür incelenerek hazırlanmış 20 soruluk bir anket ve Olayların Etkisi Ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen katılımcıların % 61'i kadın, %39'u erkek olup yaş ortalamaları 48,10 ± 9,41'dir (min:40, maks:80). Katılımcıların ortalama Olayların Etkisi Ölçeği puanı 21,82 ± 12,18 olup kadınlarda, bekarlarda, yalnız yaşayanlarda ve COVID-19 sonrası semptom devamı olan bireylerde anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). Olayların Etkisi Ölçeği (OEÖ)'nin PTSB için tanı koydurucu kesim değeri 30 alındığında, çalışmaya katılan bireylerin %13'ünde PTSB riski açısından risk vardır. %87'sinde ise risk yoktur. Sonuç: Katılımcıların COVID-19 sonrası post travmatik stres bozukluğu risk düzeyi, salgının ilk zamanlarına göre düşük saptanmıştır. Bu düşüklüğün sebebi hastalığın toplumda daha iyi tanınır hale gelmesi, aşı uygulamalarının yaygınlaşması, karantina gibi kısıtlayıcı önlemlerin gevşetilmesidir. Mental sağlamlığı düşük, stresle işlevsel olmayan baş etme tarzını kullanan ve koronavirüs salgını ve sosyal izolasyona yönelik olumsuz algı ve tutumlara sahip bireyler koronavirüs salgınına karşı daha korunmasızdır. Bu kişilerin mental sağlıklarını korumak için toplum bazında ruhsal etkilere farkındalık oluşturma amaçlı eğitimlere ve zamanında psikolojik müdahaleye ihtiyaçları vardır. Bu yüzden pandemi döneminde birinci basamak hekimleri tarafından COVID-19 hastalarının psikolojik durumları kısaca sorgulanarak bilgi alınmalı ve kişilerin ruh sağlıklarını iyileştirmeye yönelik yaklaşımlarda bulunulmalıdır. Bu yöndeki faaliyetler, gelecekteki olası salgınlarla mücadele açısından da önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler : COVID-19 Hastalığı, Post Travmatik Stres Bozukluğu, Mental Sağlık

Aile sağlığı merkeziCOVID 19Korona virüs enfeksiyonları+3
Tuğba Elagöz
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırma görevlilerinin yeni koronavirüs hastalığı (Covıd-19) ile ilgili anksiyete düzeylerinin belirlenmesi

AMAÇ: Bu çalışmada, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi'nde çalışan araştırma görevlilerinin pandemi dönemindeki anksiyete ve depresyon düzeylerinin uluslararası geçerlilikteki HAD (Hastane Anksiyete Depresyon) ölçeği ile araştırılması, bu durumun sosyodemografik ve diğer çevresel faktörlerle ilişkisinin saptanması amaçlanmıştır. Ayrıca bu konuda farkındalığı arttıracak çalışmalara, hekimlere böyle zor bir dönemde destek olunması ile ilgili düzeltici ve koruyucu önlemlerin alınmasına yönelik kararlara ışık tutması hedeflenmişir. GEREÇ-YÖNTEM: Kesitsel tipteki bu çalışmanın evreni Manisa Celal Bayar Üniversitesi (MCBÜ) Tıp Fakültesi araştırma görevlileridir. Anket formu; ilk bölümde sosyo-demografik veri formu, ikinci bölümde HAD ölçeği sorularını içeren iki bölümden oluşmaktadır. Çalışma Şubat 2021-Mayıs 2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yüz yüze anket yoluyla 220 araştırma görevlisine yapılmıştır. HAD ölçeği, MCBÜ araştırma görevlilerindeki kaygı ve depresyon düzeyi hakkında bilgi sahibi olmak için güvenilir bir ölçektir. BULGULAR: 220 araştırma görevlisi katılmış olup, yaş ortalaması 28; %44,1'i erkek, %55,9'u kadındır. Araştırma görevlilerinden; kadınlar ve erkekler arasında, yaşadıkları hanede COVİD-19 açısından riskli birey bulunanlar (%31,4) ile bulunmayanlar arasında, COVİD-19 sebebiyle yakınını kaybeden (%11,8) ve kaybetmeyenler arasında, COVİD-19 nedeniyle hastasını kaybeden (%28,2) ve kaybetmeyenler arasında, işyerine şahsi araçla ulaşım sağlayanlar (%73,2) ve sağlamayanlar arasında, çocuk sahibi olanlar (%8,6) ve olmayanlar arasında, pandemide görev alanlar (%85) ve almayanlar arasında ve görev alanlar içinde görev yerlerine göre dağılımlar arasında (triyaj, acil servis, yataklı servis, yoğun bakım, surveyans) depresyon ve anksiyete açısından istatistiksel bir fark bulunmamaktadır. Evliler bekarlardan daha yüksek anksiyete puanına sahiptir, depresyon açısından ise fark yoktur. SONUÇ: HAD ölçeği puanlarına göre, anksiyetede, kadınların %43,1'i, erkeklerin %32'sinin riskli düzeyde puan sahibi olan gruba girmesi; depresyonda ise; kadınların %50,4'ü, erkeklerinse %55,7'sinin riskli olan gruba girmesi çok yüksek oranlardır. Pandemi döneminde Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi'nde çalışan araştırma görevlileri yüksek bir kaygı yüküne sahiptir. Bu durum; evli grup daha fazla olmak üzere, kaygı kaynaklarının belirlenmesi, kaygı düzeyinin azaltılması ve ek olarak depresif duygudurumunun önlenmesi yönlerinden çoklu desteğe şiddetle ihtiyaç duyulduğuna işarettir.

AnksiyeteAraştırma görevlileriCOVID 19+4
Merve Saguş
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lise öğrencilerinde sağlıklı beslenme takıntısı ile benlik saygısı ilişkisi

Lise Öğrencilerinde Sağlıklı Beslenme Takıntısı ile Benlik Saygısı İlişkisi Amaç: Lise öğrencilerinde sağlıklı beslenme takıntısı ile benlik saygısı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel tipte bir çalışmadır. Manisa ili Şehzadeler ilçesinde tüm resmi liselerdeki 600 öğrenci çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri 03.01.2022 – 28.02.2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak bir tanıtıcı bilgi formu, Orto-11 ölçeği ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ) kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %57,3'ü kız öğrencilerden oluşmaktadır. Öğrencilerin VKİ sınıflamasına göre %59,5'le büyük çoğunluğu normal kilodadır. Kilosundan memnun olmayanların, diyet yapanların ve fazla kilolu olanların SBT eğilimi daha fazla tespit edilmiştir. Düzenli egzersiz yapanların, ailesinde aşırı kilolu birey olanların sağlıklı beslenme takıntısı daha fazla bulunmuştur. Erkek öğrencilerin benlik saygısı kız öğrencilere göre daha yüksek bulunmuştur. Boy, kilo ve dış görünümünden memnun olan öğrencilerin benlik saygısı daha yüksek bulunmuştur. Katılımcıların büyük çoğunluğu yüksek benlik saygısına sahiptir. Sonuç: Kilo sorunu olduğunu düşünen ve sağlıklı/organik beslenme ile ilgili özen gösterme gereksinimi duyan öğrencilerde SBT yüksek olarak saptanmıştır. Katılımcıların genel olarak benlik saygısı yüksek bulunmuştur. Katılımcıların fiziki memnuniyeti hem benlik saygılarını hem de sağlıklı beslenme takıntılarını etkilemektedir. Bu çalışma, adölesanlara sağlıklı yeme davranışları kazandırmaya yönelik çalışmalar yapılmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Lise öğrencileri, sağlıklı beslenme takıntısı, benlik saygısı

Benlik saygısıBeslenmeLise öğrencileri+2
Rukiye Kural Atak
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Coronavirüs (COVID-19) pandemisinin diabetes mellitus hastalığı olan bireylerde yaşam tarzı ve sağlık davranışlarına etkisi

Amaç: Bu çalışmada, Koronavirüs (Coronavirus disease 2019-COVID-19) pandemisinin diyabetli bireylerin yaşam tarzına, sağlık davranışlarına etkisinin ve ilişkili faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamızın evrenini, diyabet hastaları oluşturmaktadır. Kesitsel tipteki araştırmamız 01 Nisan 2021 ve 30 Haziran 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezi'ne kayıtlı ve Dahiliye Endokrinoloji polikliniğine başvuran diyabetli bireylere anket çalışması uygulanmıştır. Araştırmacı tarafından literatüre dayanarak hazırlanmış olan çalışma anketleri katılımcılardan onam alındıktan sonra gönüllülük ilkesi esas alınarak araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme yöntemiyle doldurulmuştur. Verilerin incelenmesinde IBM SPSS 22 (Armonk, NY: IBM Corp) istatistik paket programı kullanılmış olup p<0.05 olan durumlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 241 diyabet hastasının yaş ortalamaları 55,26±11,7 yıl (min 18-maks 85) idi. Katılımcıların ortalama diyabet süresi 10,9±8,7 yıl (min:1- maks:54) idi ve çoğunluğu diyabetinin tipini bilmiyordu. Pandemi nedeniyle yaşam tarzında meydana gelen değişiklikler açısından incelendiğinde fiziksel aktivitenin azalmış olduğu; vücut ağırlığı, hijyen önlemlerinde ve takviye ilaç kullanma oranlarında artış olduğu saptanmıştır. Sonuç: Pandemi nedeniyle diyabet gibi kronik hastalıkların yönetiminde aile hekimliği ilkeleri ışığında ilerleyen süreçlerde karşılaşılabilecek COVID-19 gibi pandemilerin bireyler üzerindeki etkilerini en aza indirmek için gerekli düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, COVID-19, Diabetes Mellitus, Yaşam Tarzı, Sağlık Davranışları

Aile hekimliğiCOVID 19Diabetes mellitus+4
Esra Yıldız
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'ndeki sağlık çalışanlarının COVID-19 salgınında fiziksel aktivite durumu ve tükenmişlik düzeyi arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı hastanemizde hizmet veren sağlık çalışanlarının tükenmişlik ve fiziksel aktivite düzeylerini ve arasındaki ilişkiyi tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel tipte bir çalışmadır. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'nde hizmet veren 294 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri 10 Kasım 2021 – 10 Şubat 2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak Maslach Tükenmişlik Ölçeği, Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi ve araştırma ekibi tarafından geliştirilen sosyodemografik form olarak toplamda 47 soruluk bir anket kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen katılımcıların %63,9'u kadın, %36,1'i erkek olup yaşları ortalaması 29,40±6,39'dur (min:19, maks:58). Hekim ve hemşirelerde, COVID-19 ile ilgili birimde görev alanlarda duygusal tükenme ve duyarsızlaşma alt boyutu daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamızdaki katılımcıların %13,9'u yeterli fiziksel aktivite düzeyine sahiptir. Katılımcılardan bekar olanlarda fiziksel aktivite düzeyi daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). Katılımcıların tükenmişlik durumları ile fiziksel aktivite düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda hekim ve hemşirelerin tükenmişlik düzeyleri diğer sağlık çalışanlarına göre daha yüksek bulunmuştur. COVID-19 ile ilgili birimlerde hizmet veren çalışanlar daha tükenmiş bulunmuştur. Çalışmamıza katılan sağlık çalışanlarının fiziksel aktivite düzeyi düşük saptanmıştır. Sağlık çalışanlarının tükenmişliğinin azaltılması için çalışma koşulları iyileştirilmeli, psikolojik ve ekonomik destek sağlanmalıdır. Sağlık çalışanlarının fiziksel aktivite düzeyinin arttırılması için hastane içerisinde ve etrafında spor olanakları geliştirilmesi fayda sağlayabilir.

COVID 19Fiziksel aktiviteKorona virüs enfeksiyonları+6
Mert Kayan
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip-2 diyabetes mellitus hastalarında diyabet distress düzeyinin yaşam kalitesi ve kardiyovasküler hastalık ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı Tip-2 DM tanılı bireylerde diyabete özgü sıkıntının yaşam kalitesi ve KVH riski ile ilişkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Tip-2 DM hastalığı olup muayene için Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Endokrinoloji polikliniğine gelen 199 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri Ocak 2022 – Nisan 2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak bir tanıtıcı bilgi formu, Diyabete Özgü Sıkıntı Ölçeği (DDS17 ve Kısa Form Yaşam Kalitesi Değerlendirme Anketi (SF-12) kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen katılımcıların %55,3'ü kadın olup yaşları ortalaması 56,5 ± 11,2 yıldır. VKİ ortalaması 31,2 ± 6,1 olup %87,9'u fazla kilolu ve obez grupta yer almaktaydı. Bel çevresi ölçümlerine göre %79,4'ünde abdominal obezite saptanmıştır. Katılımcıların %63,8'inde orta ve yüksek düzeyde diyabete özgü sıkıntı tespit edilmiştir. Kadın cinsiyette, gelir düzeyi düşük olanlarda, abdominal obez, mikrovasküler komplikasyonları bulunanlarda diyabete özgü sıkıntı düzeyi yüksek bulunmuştur. Diyabete özgü sıkıntı düzeyi yüksek saptanan bireylerde daha kötü bir yaşam kalitesi ifadesi olan düşük FBÖ ve MBÖ puanları saptanmıştır. FBÖ 65 yaş ve üzeri, evli olmayan, gelir düzeyi düşük, daha uzun süredir diyabeti bulunan, VKİ yüksek bireylerde daha düşük seviyelerde bulunmuştur. Ayrıca FBÖ ile abdominal obezite, mikrovasküler komplikasyon, kronik hastalık varlığı ilişkili bulunmuştur. MBÖ ile cinsiyet, gelir düzeyi, medeni durum ilişkili bulunmuştur. FBÖ düzeyi düşük olanlarda ayrıca KVH riski yüksek bulunmuştur. KVH riski ile cinsiyet, HbA1c, TG, DKB düzeyleri arasında ilişki saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda kadın cinsiyette, gelir düzeyi düşük, abdominal obezitesi ve mikrovasküler komplikasyonu bulunan bireyler daha yüksek diyabete özgü sıkıntı düzeyi saptanmıştır. Diyabet sıkıntısı diyabetin metabolik kontrolü ile ilişkili bulunmasa da bireylerin yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Yaşam kalitesi daha düşük bireylerde KVH riski daha yüksek saptanmıştır. Yaşam kalitesinin arttırılması, komplikasyon gelişiminin önlenmesi için diyabete özgü sıkıntının erken tespit edilerek çözüme ulaşılması gerekmektedir. Özellikle birinci basamak hekimleri diyabete özgü sıkıntı açısından bireyleri değerlendirmelidir. Ayrıca kadın cinsiyet, düşük gelir düzeyi, abdominal obezite ve mikrovasküler komplikasyon bulunan bireyler için daha özenli davranılması gerektiğinin farkında olunmalıdır. Diyabete özgü sıkıntının çoğunluğu diyete uyum ile ilgili sıkıntılar olması nedeniyle bireylere beslenme konusunda destek olunması gerekmektedir. Obezite varlığı diyabete özgü sıkıntı düzeyini arttırdığı gibi yaşam kalitesini de etkilemektedir. Bu nedenle fiziksel aktivite ve dengeli beslenme planı bireylerin yaşam kalitesi ve komplikasyonların önlenmesi açısından son derece önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Diyabete Özgü Sıkıntı, Yaşam Kalitesi, Tip-2 Diyabetes Mellitus, Kardiyovasküler Hastalık Riski, Diyabet Sıkıntısı

Belirti ve semptomlarDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+2
Gülşen Can
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adana'daki aile hekimliği ve acil tıp araştırma görevlilerinin kadına yönelik eş şiddeti konusundaki bilgi, tutum ve uygulamaları

Amaç: Kadına yönelik şiddet önemli bir halk sağlığı problemidir. Sağlık çalışanlarının kadına yönelik eş şiddetini (KYEŞ) yönetebilmek için bilgili, yetkin ve uyanık olmaları gerekir. Bu kesitsel tanımlayıcı çalışmanın amacı, bölgemizdeki aile hekimliği ve acil tıp alanlarında uzmanlık eğitimi alan hekimlerin KYEŞ konusunda bilgi, tutum ve uygulamalarındaki mevcut durumun belirlenmesidir. Gereç ve yöntem: Veriler, sosyodemografik veri formu, Physician Readiness to Manage Intimate Partner Violence Survey (PREMIS) bilgi formu ve sağlık çalışanlarının KYEŞ konusunda tutum ve uygulamaları ölçeği kullanılarak online ve yazılı şekilde toplanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda, katılmayı kabul eden toplam 177 (%84,3) araştırma görevlisine ait veriler analiz edildi. Katılımcıların %78'si mezuniyet öncesi dönemde, %84,2'si uzmanlık eğitimi süresince KYEŞ ile alakalı eğitim almadığını belirtti. İş yaşamlarında, AT Arş.Gör.nin istatistiksel olarak anlamlı farkla daha çok olgu ile karşılaşıldığı (9,81±27,82, 1,45±2,88 p=0,001) ve KYEŞ konusunda bildirim yapma prosedürünü daha iyi bildiği saptandı (%48,3, %24,8 p=0,002). Katılımcıların %49,2'si iş yaşamları süresince KYEŞ olgusu veya şüphesi ile karşılaştığında en çok ruhsal muayene aşamasında zorlandığını belirtti. Hekimlerin KYEŞ'ni bildirme konusunda isteksiz olmalarının en yaygın nedeni, yasal süreçler hakkında bilgi sahibi olmamalarıydı (%64,4). AH Arş.Gör., AT Arş.Gör.den daha büyük bir oranda hem kendisi hem de mağdurun güvenliğinden endişe ettikleri için bildirim konusunda çekinik davrandığını belirtti (%53,0, %20,0 p=0,001). Her iki bölümün araştırma görevlileri arasında bilgi puanları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p=0,100). AT Arş.Gör.nin tutum puan ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı farkla AH Arş.Gör.den yüksek bulundu (2,81±0,42, 2,69±0,33 p=0,032). Sonuç: Bölgemizde aile hekimliği ve acil tıp asistanlarının bilgi ve tutum puanlarının beklenen düzeyde olmaması hem lisans hem de uzmanlık eğitiminde KYEŞ konusunda teorik ve uygulamalı eğitim programlarına ve erişilebilir kaynaklara ihtiyaç olduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Aile hekimi, acil tıp, asistan, kadına yönelik şiddet, kadın, PREMIS, Sağlık Çalışanlarının KYEŞ Konusunda Tutum ve Uygulamaları Ölçeği.

Acil servis-hastaneAcil tıpAdana+7
Kübra Pirinci
Çukurova University
2022
00