Çukurova University
Faculty

Faculty of Medicine

Çukurova University

1,565

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova bölgesindeki okul çağı cocuklarında allerjik hastalıkların prevalansı ve etkileyen faktörler

ÖZET FAZ I: Bu çalışma Akdeniz bölgesinde allerjik hastalıkların prevalansını saptayarak, etki eden faktörlerin belirlenmesi amacıyla Adana ili ve İskenderun demir-çelik fabrikasının çevresinde bulunan Payas kasabasında yapılmıştır. Her iki yerleşim biriminde ilk, orta ve lisede okuyan, 6-18 yaş arasındaki öğrencilerden Payas'ta 1353, Adana'da 3164 ve toplam 4517 kişi rasgele seçilerek çalışmaya alınmıştır. 2191 (%48.5)'i erkek, 2326 (%51.5)'sı kız öğrenciydi. Adana' daki öğrencilerin yaş ortalaması 11.22+3.07 yıl iken Payas'ta ise 1 1.47±3.12 idi. Astım prevalansı Adana'da %12.6, Payas'ta %14.7 bulundu. Allerjik rinit prevalansı Adana'da %13.6, Payas'ta %15.1 idi. Egzema prevalansı Adana'da %8.3 iken Payas'ta %9.3 olarak bulundu. Allerjik hastalıkların kümülatif prevalansındaki yükseklik yine Payas lehine olup, Adana'da %23.4, Payas'ta ise %29.0 olduğu görüldü (p<0.0001). Ailesel atopi hikayesinin oranı Adana'da %30.8, Payas'ta %36.1 bulundu (pO.0001). Wheezing prevalansı heriki yerleşim biriminde de benzer olup Adana'da %19.0, Payas'ta %18.6 olarak belirlendi. Adana ve Payas karşılaştırıldığında; astım, a. rinit, kümülatif allerjik hastalık prevalansı, ailesel atopi hikayesi istatistiksel olarak anlamlı iken (p<0.05), egzema ve wheezing prevalansı ise anlamlı bulunmadı (p>0.05). Öğrenciler 6-10, 1 1-14 ve 15-18 yaş gruplarına ayrılıp incelendiğinde; astım, allerjik rinit ve egzemanın 6-10 yaş grubunda enfazla olduğu görüldü (p<0.05). Astım ve allerjik rinit için 11-14 yaş grubu orta sıklıkta, 15-18 yaş grubu ise en az sıklıkta risk taşımaktaydı. Egzema için ise 15-18 yaş grubu ikinci sırada ve 1 1-14 yaş grubu ise en az risk oluşturduğu görüldü. Astım ve egzemada cinsiyetin önemli olmadığını, fakat allerjik rinit anlamlı olarak kızlarda yüksek olduğunu saptadık (p<0.05). SED'i düşük olan öğrencilerde allerjik hastalıkların fazla olduğunu belirledik (p<0.05). Anne ve baba eğitim düzeyinin düşük olmasının astım için risk oluşturduğu gördük (p<0.05). Müstakil evde yaşayan öğrencilerin, apartman dairesinde yaşayanlara göre astım ve allerjik rinitin daha fazla olduğunu saptadık (p<0.05). Evlerinde nem olan öğrencilerin astım, allerjik rinit ve egzema için risk oluşturduğunu gördük (p<0.05). Çocukların odalarının güneş görmemesi sadece astım için önemliydi (p<0.05). Yaşanılan evin vnbüyüklüğü de önemli bir faktördü. Evlerinde üç ve altında oda olan çocuklarda astımın anlamlı olarak daha fazla olduğunu bulduk (p<0.05). Ayrıca evde yaşayan kişi sayısının altı ve üzerinde olması allerjik rinit için risk oluşturduğunu saptadık (p<0.05). Üç oda ve altoda yaşayan kişi sayısı altı ve üzerinde ise astım görülme riski fazla idi (p<0.05). Evde yaşanılan süre ile allerjik hastalıkların ilişkisini saptayamadık (p>0.05). Evde sigara içilmesiyle ile bir paket ve üzerinde sigara içilmesinin de allerjik hastalıklar için risk oluşturmaktaydı (p<0.05). Evde babanın sigara içmesi ile allerjik hastalıklara etkili bulunurken (p<0.05), annenin sigara içmesiyle ilişkisini belirleyemedik (p>0.05). Ev içi ortam kirliliğine neden olan ısıtıcı (odun sobası, katalitik, talaş, gaz, kömür sobası) kullanılması astımı artırıcı bir faktördü (p<0.05). Tüylü oyuncağı olan çocuklar astım için risk taşırken, evde hayvan beslenmesi de astım ve allerjik rinit için risk taşımaktaydı (p<0.05). Sonbahar-kış mevsiminde ve son iki sonbahar-kış mevsiminin çoğu günlerinde sabahlan, gün boyu ve geceleri öksüren çocuklar astım ve allerjik rinit açısından riskliydi (p<0.05). Ayrıca astım ve allerjik rinit için; sonbahar-kış mevsiminde sabahlan öksürük semptomu olanlar, bu mevsimlerde gün boyu veya geceleri öksürüğü olan çocuklar, daha önce ve son 12 ayda düz yolda veya hafif bir meyilli tepeye yürürken nefes darlığı olanlar, anne ve baba tarafından çocuğun göğsünde wheezing duyulanların riskli olduğunu saptadık (p<0.05). Aynca atopik bünye ile ilişkili olarak wheezing semptomu olanlarda egzema da sık görülmekteydi (p<0.05). Daha önce ve son 12 ayda rinit semptomu olanlarda aynca sinüzit saptanan çocuklarda astım, allerjik rinit ve egzema daha sık görülmekteydi (p<0.05). En az bir defa bronşit geçiren öğrencilerde astım, egzema ve allerjik rinit daha sık olarak saptandı (p<0.05). Bunun yanında bronşitle birlikte wheezingi olan öğrencilerde astım ve allerjik rinit de büyük oranda bulunmaktaydı (p<0.05). Aynca boğmaca öksürüğü olan çocukların astım, allerjik rinit ve egzema için risk oluşturmaktaydı (p<0.05). Astım, allerjik rinit ve egzemalı çocuklarda anlamlı olarak çiçek tozu, çayır ile karşılaştığında astım krizi olduğu görüldü (p<0.05). Astım ve allerjik rinitlİlerin çoğunluğunda daha önce ve son 12 ayda wheezing ile birlikte nefes darlığı atağı geçirdiği görüldü (p<0.05). Aynca astım ve allerjik rinitlilerde son 12 ayda; sabahlar balgam çıkarma, astım krizi ile uyanma, egzersiz sonrası astım krizi., konuşmayı engelleyecek derecede astım krizi, sabahlan göğüs sıkışması ile uyanma, geceleri göğüs sıkışmasına vıııbağlı uyku düzensizliğinin oldukça yüksek oranda olduğu belirlendi (p<0.05). Hayvanlar, tüy, toz yakınında iken nefes darlığı geçirilmesi, astım ve allerjik rinit için önemli bir risk olduğu bulundu (p<0.05). Allerjik hastalıklardan herhangibirisinin öğrencide olması, diğer allerjik hastalıklar için risk oluşturmaktaydı (p<0.05). Bununla birlikte aile fertlerinden birinde allerjik hastalıklardan birinin olması da astım, allerjik rinit ve egzema için risk olduğunu gördük (p<0.05). Ayrıca aile bireylerinde bronşit varlığı da çocuklarda allerjik hastalıkları artırdığını saptadık (p<0.05). Kızamık geçiren çocuklarda geçirmeyenlere göre allerjik hastalıklar için herhangibir risk saptanmadı (p>0.05). FAZ II: Daha önce anket formu uyguladığımız öğrencilerden Adana' da 627, Payas'ta ise 188 kişiye süt, D Farinea, D Pteronyssinus, çayır karışımı, ağaç karışımı ve mantar karışımı ile prick deri testi yapıldı. En fazla mite antijenlerine karşı reaksiyon saptandı (Adana'da 127 (%20.3), Payas'ta 37 (%19.7) kişi). İkinci sırada ise ağaç ve/veya çayır antijen karışımına karşı reaksiyon olduğu gözlendi (Adana'daki oranı %15.2, Payas'taki oranı ise %12.2). En az bir allerjen pozitiflik oranı ise Adana'da %31.9, Payas'ta %33.0 olarak saptandı. Allerjik hastalığı olan kişilerde ise mite antijenlerine karşı reaksiyon pozitiflik oranı Adana'da %44.1 iken Payas'ta %39.4 bulundu. Ağaç ve /veya çayır polenlerine karşı Adana'da %32.6, Payas'ta %29.6 oranında idi. En az bir allerjene karşı reaksiyon gelişme oranı ise anlamlı olarak alerjik hastalığı olanlarda yüksek olup (p<0.05) Adana'da %67.4 iken Payas'ta ise %71.4 olarak bulundu. Adana'daki öğrencilerin 584'üne, Payas'ta ise 184 öğrenciye akciğer fonksiyon testi yapıldı. Adana'daki öğrencilerin ort. VC 2.28±0.96 İt, ort. FVC 2.44Ü.01 İt, ort. FEVİ 2.22±0.93 ve ort. PEF 266.3 1±1 17.67 lt/dk iken Payas'taki öğrencilerde ise ort. VC 2.32±0.85 İt, ort. FVC 2.36±0.89 İt, ort. FEVİ 2.13±0.77 ve ort. PEF 263.38±95.441t/dkidi. Bizim yaptığımız bu çalışmada akciğer fonksiyon testlerinin yaşla birlikte arttığını gördük. Ayrıca kız öğrencilerde erkeklere göre akciğer fonksiyon testlerinin ortalamalarının daha düşük olduğunu saptadık. Adana ve Payas'taki öğrencilerin akciğer fonksiyon testine baktığımız da istatistiksel olarak fark saptayamadık (p>0.05). Astındı grup ile astımlı olmayan grubun akciğer fonksiyon testini karşılaştırdığımız zaman; PEF IX(t= -3.33; 2-ts= 0.001) ve FEVı (tO -2.53;2-ts<0.05)'in anlamlı olarak astımlı grupta düşük olduğunu bulduk. Ayrıca allerjik rinitlilere baktığımız da allerjlk riniti olmayanlara göre VC (t= -2.02; 2-ts=0.044), PEF (t=-3.00;2-ts=0.003) ve FEVı (t= -2.11;2- ts=0.036) değerleri anlamlı olarak düşük saptadık. Evinde sigara içilen ve içilmeyen öğrencilerin akciğer fonksiyon testi arasında istatistiksel olarak bir fark yoktu (p>0.05). Sonuç olarak; allerjik hastalıklar tüm dünyada olduğu gibi, bizim bölgemiz için de önemli bir sağlık problemidir. Allerjik hastalıkların populasyondaki oranını, bu hastalıkların sanayileşme ile orantılı olarak değişimini görmek ve etkileyen faktörlerin saptanması açısından ve gelecek yıllar için de benzer epidemiyolojik çalışmaların yapılmasının gerekli olduğu kanısındayız.

HipersensitiviteÖğrenciler
İbrahim Bayram
Çukurova University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beta talassemi majorlü hastalarda böbrek fonksiyonlarının incelenmesi

ÖZET Beta talassemi majorlu hastalarda demir birikiminin yol açtığı organ yetmezliği en önemli mortalite nedenidir. Hastalıkta en sık tutulan organlar karaciğer, kalp ve pankreastır. Böbrek tutulumu da bildirilen diğer organ tutulumları arasında yer almaktadır. Ancak böbrek tutulumu genellikle preterminal döneme kadar klinik bulgu vermemektedir. Böbrek hasarının oluşmasında uzun süreli anemiye bağlı kronik hipoksinin yanısıra diğer organ hasarlarında olduğu gibi artmış demir yükünün aracılık ettiği oksidatif stres sonucu oluşan lipid peroksidasyonu sorumlu tutulmaktadır. Renal bulguların ortaya çıkmasındaki diğer bir neden de böbrek kan akımında artışa bağlı olarak idrarın yoğunlaştırılmasında önemli rolü olan medüller hiperozmolaritenin azalmasına yol açan hemodinamik değişikliklerdir. Bu çalışmada beta talassemi majorlu hastalarda böbrek hasarının niteliğini ve patogenezde etkili olası etkenleri araştırdık. Çalışmaya hemoglobin elektroforezi ve klinik bulgularla tanısı konmuş, düzenli kan transfüzyonu ve % 92 oranında desferroksamin tedavisi alan % 64'ü splenektomili 70 hasta ile yaş ve cins dağılımı açısından aralarında istatistiksel fark bulunmayan 14 sağlıklı olgu alındı (p>0.05). Olgulardan hematolojik ve biyokimyasal testler için kan ve zamanlı idrar örnekleri alındı. İdrarla ilgili parametreler sabah idrarlarında çalışıldı. Bütün olgulardan hematokrit, serum demiri, transferrin saturasyonu, ferritin, kan üre azotu (BUN), serum kreatinini(Cr), elektrolitler, ürik asit, fosfor(P), alkalen fosfataz(ALP), idrarda; pH, ozmolarite, protein, N-asetil p-D-glukoz aminidaz(NAG), malondialdehit(MDA), Cr, sodyum(Na), potasyum(K), ürik asit ve P bakılarak gün içindeki değişkenliğin etkisini azaltmak amacıyla protein, NAG ve MDA'nın Cr'e oranları hesaplandı. Glomerüler filtrasyon hızı(GFR) Schwartz formülüne göre hesaplanan endojen kreatinin klirensi(Ccr) ile değerlendirildi. Fraksiyone sodyum ekskresyonu(FENa). fraksiyone potasyum ekskresyonu(FEK), fraksiyone ürik asit ekskresyonu(FEüA) ve tübüler fosfat reabzorpsiyonu(TRP) hesaplanarak iki grubun sonuçları karşılaştırıldı. İki grup arasında arasında hematokrit(htc), demir(Fe), transferrin saturasyonu beklendiği gibi farklı bulundu (hepsi için p<0. 001). BUN, Cr, Na,idrar ozmolaritesi, CCr FENa> FEK ve FEua, değerleri iki grup arasında farklılık göstermedi ( p>0.05). Serum K, P, ürik asit ve ALP değerleri ile idrar hacmi, idrar pH'ı, idrar Protein/Cr, MDA/Cr, NAG/Cr, TRP değerleri gruplar arasında farklı bulundu. Elde edilen sonuçlar bazı parametrelerde farklılıklar olmakla birlikte daha önce yapılan az sayıdaki çalışmanın sonuçlarıyla paralellik gösterdi.. K, P ve ürik asit değerlerinin hasta grubunda yüksek oluşu hemolize ve artmış eritrosit döngüsüne bağlandı. Hasta grubunda düşük ALP düzeylerinin bozuk osteoblast fonksiyonu ile ilişkili olabileceği düşünüldü. İdrarda protein/Cr, NAG/Cr ve MDA/Cr oranlarının yüksek oluşu, NAG/Cr ve MDA/Cr ile serum ferritini arasında pozitif korelasyon ilişkisinin bulunması nedeniyle hasta grubunda artmış demir yükünün yol açtığı oksidatif stresin lipid peroksidasyonu aracılığıyla proksimal böbrek tübüllerinde hasara neden olduğu sonucuna varıldı. Distal tübüler fonksiyon bozukluğunun çocukluk yaş grubunda daha ileri tetkikler gerektirdiği ve daha çok erişkin hastalarda bildirilen bu bozukluğun yaşla birlikte artan medüller fibroz sonucu geliştiği düşünüldü. Bu bulgular, erken dönemde klinik bulgu vermese bile, beta talassemi majorda proksimal tübüler hasarın ön planda olduğu böbrek hasarının ve fonksiyon bozukluğunun daha okul çocukluğu döneminde varlığını, hasar oluşmasında organizmadaki demir birikiminin ve bunun yol açtığı oksidatif stresin önemini göstermektedir. Anahtar kelimeler : Beta Talassemi Major, Böbrek Fonksiyonları, Ferritin, N - Asetil p-D-glukoz aminidaz ( NAG ), Malondialdehit ( MDA ) VI

Böbrek fonksiyon testleriTalasemi
Bedri Aldudak
Çukurova University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gilles de la Tourette Sendromu olan çocuk ve gençlerin biyopsikososyal özellikleri

Gilles de la Tourette sendromu, çocukluk çağında başlayan motor ve vokal tiklerle karakterize, obsesif belirtiler gibi bir çok ruhsal belirtinin eşlik edebildiği, kalıtsal nöropsikiyatrik ve nörodavranışsal bir bozukluktur. Bu çalışmada Tourette Bozukluğu için Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı-IV tanı ölçütlerini karşılayan, 28 çocuk ve gençte, biyopsikososyal özelliklerin, eşlik eden ruhsal ve organik belirtilerin belirlenmesi ve vokal ve motor tiklerin şiddetinin bu biyopsikososyal özelliklerle ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Olguların değerlendirilmesinde, "Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği" "Maudsley Obsesif-Kompulsif Soru Listesi", "Goetz Tourette Sendromu Derecelendirme Ölçeği" ve sosoyodemografik soru listesi kullanıldı. Olguların 23'ü erkek, 5'i kızdı ve E/K oranı 4.6/1 idi. Olguların polikliniğe ilk başvuru yaşları ortalama 124±32 ay olarak belirlendi. Olguların 16'sında ( % 57.1) obsesif kompulsif bozukluk belirti ve bulguları, 5'inde (%18) obsesif kompulsif bozukluk, 4'ünde (14.2) dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ek bozukluk olarak bulunmaktaydı. Olguların 4 ünde (%14.3) major depresyon vardı. GTS belirtilerinden olan motor tiklerin olgularda en sık görüldüğü yer yüz ve baş bölgesi ve en sık görülen tik tipi ise, göz kırpmaydı. Vokal tiklerde ise en sık tip boğaz temizlemeydi. Olguların %32.1 inde bulunan koprolali daha çok ileri yaşlardaki çocuklarda (ortalama 10.7 yıl) ortaya çıkmıştır. Ayrıca olguların prenatal, natal ve post-natal durumu ile GTS arasında anlamlı nedensel bir risk faktörü saptanamadı. Gilles de la Tourette bozukluğunun biyopsikososyal özelliklerini incelediğimiz bu çalışmada, olguların büyük bir kısmında birlikte obsesif kompulsif belirtilerinin, obsesif kompulsif bozukluk, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun bulunması, bu hastalıkların etyolojisinde ortak noktalar bulunduğunu düşündürmektedir. Anahtar Sözcükler: Tourette Sendromu, Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi, Klinik Derecelendirme Ölçekleri. iv

AdolesanlarErgenlerMental bozukluklar+1
Fevziye Akgüloğlu
Çukurova University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bakteriyel, aseptik ve tüberküloz menenjitli çocuklarda serum ve beyin-omurilik sıvısı (BOS) interlökin 6 (İl-6) ve interlökin-8 (Il-8) düzeyleri

VII. TÜRKÇE ÖZET BAKTERİYEL, ASEPTİK VE TÜBERKÜLOZ MENİNJİTLİ ÇOCUKLARDA SERUM VE BEYİN-OMURİLİK SIVISINDA İNTERLÖKİN-6 VE İNTERLÖKİN-8 SEVİYELERİ Bu çalışma; bakteriyel meninjitli 17 (Gmp I), aseptik meninjitli 11 (Grup II) ve tüberküloz meninjitli 10 (Grup III) çocuk hastanın serum ve BOS interIökin-6 (İL-6) ve İL-8 düzeylerini araştırmak amacıyla yapıldı. Kültürleri de steril olmak üzere, BOS bulguları normal olan ve febril konvülziyon nedeni ile lomber ponksiyon yapılan 12 çocuk hasta kontrol grubu olarak araştırıldı. Grup I veSU'de serum ve BOS İL-8 düzeylerinin çok arttığı izlendi. Grup I velll'deki hastaların serum ve BOS İL-6 ve İL-8 düzeyleri aseptik meninjitli hastalardan ve kontrollerden istatistiksel olarak daha yüksek bulundu. Bakteriyel ve tüberküloz meninjitli çocuklarda BOS İL-6 ve İL-8 düzeylerinin çok yüksek değerlerde bulunması, bu sitokinlerin subaraknoidal aralıkta üretildiğinin ve daha sonra hastalığın erken döneminde ve sitokin kaskadının başlangıcında kan-beyin bariyerinden sistemik dolaşıma geçtiğinin kanıtıdır. Her üç grupta da BOS İL-6 ve İL-8 düzeyleri ile diğer enflamatuar BOS bulguları arasında bir ilişki saptanmadı. Bu çalışmada bakteriyel meninjitli hastalar iki alt gruba ayırıldılar. Grup la'da semptomlar başladıktan sonraki ilk 12 saat içerisinde başvuran 9 bakteriyel meninjitli hasta, Grup Ib'de ise semptomlar başladıktan 12 saatden daha geç sürede başvuran 8 hasta vardı. Grup la' da, semptomlar başladıktan sonraki ilk 12 saat içerisinde başvuran hastalarda BOS İL-6 (ört: 948.6 pg/ml) ve BOS İL-8 (ort: 816.1 pg/ml) düzeyleri Grup Ib'ye göre (ort: sırasıyla, 338.9, 195.5 pg/ml) istatistiksel olarak daha yüksek bulundu (p<0.005, p<0.001). Serum İL-6 ve İL-8 düzeyleri ile başvuru öyküsündeki zaman aralığı arasında bir ilişki saptanmadı. İL-6 ve İL-8'in serum ve BOS düzeyleri arasındaki ilişki çok anlamlı bulundu (sırasıyla; r=.7456, r=.7175) (p<0.001). Anahtar kelimeler: Bakteriyel meninjit, aseptik meninjit, tüberküloz meninjit, serebrospinal sıvı, serum, interlökin-6, interiökin-8, çocukluk çağı. 54

Menenjit-aseptikMenenjit-bakteriyelSerebrospinal sıvı+3
Emre Alhan
Çukurova University
1998
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Kronik parankimal karaciğer hastalarında ve hemodiyaliz hastalarında hepatit G virüs prevalansı

GB virus C (GBV-C) akut ve kronik hepatitle ilişkisi bildirilen, son zamanlarda tanımlanan bir flavivirustur. GBV-C'nin başlıca parenteral yolla bulaştığı ve kronik hepatitli hastalar ile hemodiyaliz hastalarında yüksek prevalans oranlarına sahip olduğu bilinmektedir. Bölgemizdeki kronik hepatitli hastalar ve hemodiyaliz hastalarında GBV-C enfeksiyon prevalansını tesbit etmek amacıyla yapılan bu çalışmada 65 (%74.7)'i erkek, 22 (%25.3)'i kadın, ortalama yaş 50.08±14.2 yıl olan 87 kronik hepatitli hasta ve 46(%74.7)'sı erkek, 30(%40)'u kadın, ortalama yaş 46.3±14.6 yıl olan 76 kronik hemodiyaliz hastasına ait serum örnekleri GBV-C RNA varlığı yönünden GBV-C'nin NS3/helikaze bölgesinden derive spesifik primerlerin kullanıldığı nested reverse transcriptase polimeraz zincir reaksiyon (RT-PCR) ile değerlendirilmiştir. Kronik hepatitli hastaların tamları, histopatolojik inceleme ile konuldu. GBV-C RNA kronik hepatitli 87 hastanın 4(%4.6)'ünde tesbit edilmiş olup, bu hastalardan biri HCV ile koenfekte iken 3 hasta sadece GBV-C ile enfekte idi. Hastaların 73 'ünde kronik hepatit B ve/veya kronik hepatit C tespit edildi. GBV-C RNA non B - non C hepatit tanısı konan 14 hastanın 3 (%2 1.4) 'ünde bulundu. Hemodiyaliz hastalarında ise GBV-C RNA 76 vakanın 16(%21)'sında pozitif bulundu. Bu vakaların 3 'ünde anti HCV antikorları tespit edildi. Sonuç olarak GBV-C enfeksiyonunun bölgemizdeki kronik non B - non C hepatitli hastalarda %21.4'lük oran ve hemodiyaliz hastalarındaki %2 1 'lik oran ile sık görüldüğü tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kronik hepatit, Hemodiyaliz, HGV/GBV-C enfeksiyonu IV

Hepatit virüsleriHepatit-kronikRenal diyaliz
Ali Hafta
Çukurova University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Siroza bağlı asiti olan hastalarda spontan asit infeksiyonu

ÖZET Spontan asit infeksiyonu (SAl), kronik karaciğer hastalığında konak savunma mekanizmalarının çeşitli komponentlerindeki defektler sonucu oluşan, sık görülen ve yaşamı tehdit eden bir komplikasyondur. Amacımız, bölgemizdeki sirozlu hastalarda SAİ'nun sıklığını, kliniğini, etken mikroorganizmayı, asit sıvı biyokimyası ve karaciğer fonksiyonları ile ilişkisini, nüks oranını ve prognozunu saptamaktı. Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye Yoğun Bakım ve Gastroenteroloji servisine yatan ve asidi olan 230 (168 erkek, 62 kadın; yaş ortalaması 54.6±12.8 yıl) sirozlu hastada yapıldı. Hastaların tanıları, klinik bulgular, biyokimyasal, ultrasonografik ve histopatolojik inceleme ile konuldu. Olgularda kronik karaciğer hastalığı, çoğunlukla, viral nedenlere ve alkole sekonderdi; olguların çoğu, Child C evresindeydi. En fazla görülen klinik semptomlar, karın ağrısı, karında hassasiyet ve ateşti. En sık üreyen mikroorganizma gram-negatifler ve gram-negatiflerden de E.co/i idi. Asit sıvı kültürleriyle eş zamanlı alınan kan kültüründe %37.5 oranında asit sıvı kültüründe üreyen aynı mikroorganizma üredi. Hastaların %25.7'inde, SAl saptandı. SAİ'ları içerisinde, kültür negatif nötrositik asit en fazla, spontan bakteriyel peritonit en az saptandı. SAl'lu hastaların, hastane içi ve dışı mortalitesi yüksekti; nüks oranı, hastane içinde düşük olmasına karşın 1 yıl içinde yüksekti. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da, asit sıvı albumini düştükçe infeksiyona yakalanma riskinin de arttığını tespit ettik. SAİ tespitinde, asit sıvı lökosit sayısını özellikle de asit sıvısı nötrofil sayısını, en güvenilir parametre olarak gözledik. Anahtar kelimeler: Siroz, spontan asit infeksiyonu, spontan bakteriyel peritonit, kültür-negatif nötrositik asit, monobakteriyel nonnötrositik bakterasit. m

Asit sıvısıKaraciğer sirozu
Emin Tamer Elkıran
Çukurova University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Menenjitli hastalarda hızlı tanı yöntemlerinin değerlendirilmesinin önemi

ÖZET Santral sinir sistemi (S S S) enfeksiyonları fatalitesi oldukça yüksek ve tedavisinin olabildiğince erken sürede başlanması gereken enfeksiyonlardır. Modern antimikrobiyal tedavinin gelişmesi ile menenjitlerin ölümcül prognozu azaltılabilmektedir. Bununla birlikte SSS enfeksiyonlarında uygun tedavinin yapılabilmesi için doğru ve hızlı tanısının konulabilmesi şarttır. SSS enfeksiyonu olan hastalan değerlendirmede birçok test kullanılabilir. Beyin omurilik sıvısı (BOS) analizi SSS enfeksiyonu düşünülen hastaların tanısının konulmasmda en önemli role sahiptir. Gram boyası ve uygun kültür hala önemini korumakla birlikte duyarlı ve hızlı agglutinasyon testlerinin uygulanması bakteriyel menenjitlerin erken ayırıcı tanısını kolaylaştırır. Bu testlerden biri olan Limulus amebocyte lizat (LAL) testi BOS'da gram negatif bakteri endotoksinini bulmada duyarlı bir yöntemdir. Bu çalışma, Ocak 1994-Haziran 1997 arasında menenjit ön tanılı hastalarda BOS laboratuvar bulgularını ve tedavideki önemini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Kliniğimizde menenjit ön tanılı hastaların yaşlan 14-75 arasında ve yaş ortalaması 32.6±16. l'di. Menenjit türü oranlan sırasıyla %42.2 bakteriyel menenjit, %36.2 tüberküloz menenjit ve %21.9'u viral menenjit olarak değerlendirilmiştir. Bu hastalarda fatalite hızı %27.47' idi. Bakteriyel menenjitte gram boyası %57.8, bakteriyel antijen tayini %19.78 ve kültür %28.94 oranında pozitif bulunmuştur. Tüberküloz menenjitte kültür %24.4, direkt aside rezistan basil (dARB) oranı %18.1 ve adenosine deaminaz (ADA) pozitifliği %60 (10 IU/L'nin üstünde) bulunmuştur. Limulus amebocyte lizat (LAL) pozitifliği bakteriyel menenjit ön tandı olguların hiçbirinde saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Menenjit, BOS, gram boyası, agglutinasyon testi, limulus amebocyte lizat (LAL) testi. IV

MenenjitlerTeşhis
Arzu Kılçık Aslan
Çukurova University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign mezatolyoma: Mineralojik analiz, elektron mikroskopi, histokimya ve immünohistokimyanın tanı ve ayırıcı tanıdaki rolü (50 olguluk çalışma)

1.ÖZET Türkiye'de asbest ve asbest benzeri fibrillerin inhalasyonu sonucu gelişen malign mezotelyoma (MM) olgularının çoğu çevreseldir. Literatürde, bu önemli problemi detayları ile vurgulayan çalışma sayısının azlığı ise dikkat çekicidir. Bu çalışmada Ç.Ü.T.F Patoloji Anabilim Dalı, Adana SSK ve Numune Hastaneleri ve özel bir patoloji laboratuarında tanı almış MM olguları yeniden değerlendirilmiş, histopatolojik subtipleri belirlenmiş, olanaklar çerçevesinde hasta takipleri yapılmıştır. Bir plevral fibröz plak olgusu da çalışmaya dahil edilmiştir. Aynı zamanda akciğer doku örnekleri mevcut olan olgularda EDXA ile mineralojik analiz yapılarak fibril tipi saptanmıştır. Dört olguda elektron mikroskopik inceleme yapılmış, tüm olgulara tanıya yardımcı histokimyasal (PAS, D-PAS, müsikarmen) ve immünohistokimyasal (keratin, EMA, CEA) yöntemler yeni kullanıma girmiş bazı antikorların da (MOC 31, HBME-1) eklenmesi ile uygulanmıştır. Çalışmada kontrol grubu olarak 20 adenokarsinoma olgusu kullanılmıştır. Olguların 36'sı epitelyal, yedisi bifazik, altısı sarkomatöz ve biri de desmoplastik tip olarak sınıflandırılmıştır. Takipleri olan on olguda ortalama yaşam süresi 14 ay olarak saptanmıştır. Mineralojik analiz sonucunda, üç olgudan ikisinde tremolite, actinolite, birinde ise bu iki fibril yanısıra erionit de bulunmuştur. Ultrastrüktürel incelemede MM epitelyal hücrelerinin uzun, ince mikrovilluslarının olduğu, hücre bağlantılarının iyi geliştiği ve intrasitoplazmik glikojen partikülleri içerdikleri görülmüştür. Yapılan çalışmalarda CEA, MOC 31, D-PAS ve müsikarmenin adenokarsinomalarda, HBME-1 'in ise MM'da istatiksel olarak anlamlı sonuç verdikleri, dolayısıyla ayırıcı tanıdaki önemleri ortaya konmuştur. Malign mezotelyoma ve adenokarsinoma ayırıcı tanısında hiçbir antikorun tekbaşına yeterli olmadığı, panel uygulamasının gerekliliği yanısıra klinik-radyolojik- patolojik korelasyonun önemi bu çalışma ile irdelenmektedir. Anahtar kelimeler: Malign mezotelyoma, mineralojik analiz, elektron mikroskopi, histokimya, immünohistokimya

MezotelyomaTeşhis
Derya Gümürdülü
Çukurova University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventrikülo-peritoneal şantların; proksimal kateterlerinde toplanan depozitlerin ışık, elektron mikroskopik ve immünohistokimyasal olarak incelenmesi

ÖZET Bu çalışmada malfonksiyonlu ventrikülo-peritoneal şantı çıkarılan 20 olgunun şant ventriküler kateter lümeninde toplanan depozitleri ışık mikroskobik, immfinohistokimyasal ve elektron mikroskobik olarak inceledik. Işık mikroskobisinde bu birikintilerin, proteinöz materyal, fibrin, eritrosit serpintileri, reovaskfilarizasyon, lenfosit, makrofaj, eozinofil, lökosit ve dev hücreler görüldü. tmmünohistokimyasal olarak bu birikintilerin IgA ile şiddetli, IgG daha az ve IgM ile zayıf boyanma gösterdi. Elektron mikroskobisinde, protein fibrin materyaleri yoğun fagositik hücreler, bu hücrelerin sitoplazmalannda fagosite edilmiş bakteriler ve dev hücreler gözlendi Bu çalışma sonucunda şant malfonksiyonu ile şant lümenine toplanan birikintiler arasında yakın bir ilişki olduğu kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Şant malfonksiyonu, depozitler, elektron mikroskobu, ışık mikroskobu, immünohistokimya.

Anastomoz-cerrahiHidrosefaliPeritoneovenöz şönt
Yurdal Gezercan
Çukurova University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rastgele seçilmiş adli otopsi olgularında aterosklerozis zemininde Chlamydia Pneumonia'nın histokimyasal ve immünohistokimyasal yöntemlerle araştırılması

ÖZET Ani-beklenmedik şüpheli ölümlerin önemli bir kısmım kardiovasküler sistem hastalıklarının oluşturduğu, bunların gelişiminde ise aterosklerotik değişikliklerin belirgin bir yerinin olduğu bilinmektedir. Son yıllarda ateroskleroz etyopatogenezinden Chlamydia pneumonia 'yi sorumlu tutan çok sayıda yayın bulunmaktadır. Ani-beklenmedik şüpheli ölümler içerisinde ateroskleroz ve komplikasyonlarının yer alması nedeniyle ateroskleroz geUşiminde Chlamydia pneumonia 'nın rolünün araştırılması amacıyla bu çalışma planlandı. Bu çalışmaya 10-30 yaş arası 25 adli otopsi olgusu ölüm nedenlerine ve cinsiyetlerine bakılmaksızın alındı. Olguların otopsilerinde 4 ayrı arterden alman örneklere, histokimyasal boyalar ve Chlamydia pneumonia 'ya spesifik monoklonal antikorlarla immünoenzimatik boyama uygulandı. Olguların hiç birinde makroskobik aterosklerotik değişiklik olmamasına rağmen 25 olgunun 21'inde mikroskobik olarak köpük hücrelerinin varlığı saptandı. Bu olguların 7'sinde subendotelial alanda değişik şiddetlerde pozitivite gösteren Chlamydia pneumonia 'ya ait immünoenzimatik boyanma görüldü. Genç erişkinlere ait mikroskobik düzeyde aterosklerotik değişikler bulunan arterlerde Chlamydia pneumonia 'ya spesifik monoklonal antikorlarla pozitif immünoenzimatik boyanma izlenmektedir. Saptadığımız bulgular ateroskleroz ile Chlamydia pneumonia'mn ilişkisini düşündürmekle birlikte kesin yorum yapabilmek için yeterli değildir. Bulgularımızın otopsinin hastalıkların etyopatogenezinin araştınlmasmdaki önemi göstermesinin yanısıra, ülkemizde bu konudaki ilk veri tabam oluşturması nedeniyle de önemli olduğu düşüncesindeyiz. Bu çalışmaların geniş klinik ve otopsi serilerinde, değişik arterlerde çok sayıda örnekte çalışılması gerektiği kanısındayız Anahtar Sözcükler: Adli Tıp,Otopsi, Patoloji, Aterosklerozis, Chlamydia pneumonia.

Adli tıpAterosklerozKlamidofila pnomoni+1
Ahmet Hilal
Çukurova University
1998
00