
20
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Çukurova bölgesinde hemoglobin S ve diğer hemoglobin varyantlarının araştırılması
Hemonlobtnopatîlerin çeşitli bölgelerdeki dağılımının ve kaynaklarının İn celenmesi birçok yönden, özellikle «ağlık bilimleri açısından gittikçe artan bir önem kazanmaktadır, Türkiye ve bilhassa Güney Anadolu bölgesi çeşitti hemoglobin tiplerin! bünyesinde bulundurmaktadır. Bu yörede yerleşmiş olan Eti Türklerinde ise he mogloblnopatl oranının hayli yüksek olduğu çeşitli yayınlarla açıklanmış bulun maktadır. Bu çalışmaların ışığı altında. Eti Türklerinin sık yerleştikleri Çukur ova bölgesinde hemottoblnopatİ taraması için sickling testi, itano testi ve e- lektroforez olmak üzere Uç temel metoddan faydalanılmıştır. Numunelerin bir kısmı oldukça basit bir yöntemle, parmaktan hematokrit pipetlerine alınarak toplanmıştır. Derhal plazmalarından ayrıştırılan eritrositler hemoliz edilerek - 20 C de saklanmışlardır. Bir kısım numuneler tse oksalattı kan sekeri şişe- terine alınmıştır. Çukurova bölgesinde kat? bîr insldans tespit etmek gayesiyle 870 numunede yapılan çalışma sonucu anormal hemoglobin oranı %23,7 bulunmuştur. Adana, Mersin ve Tarsusu içeren Çukurovada hemogloblnopatİlerm hayli yüksek olma» hasta geni taşıyan kimselerin aralarında evlenmelerinden İleri gelmektedir. Tar sus Catalkeli köyünde saptanılan % 42.16 oram Türkiye'de Afrika dışında şim-- 42 - dîye kadar rastlanılan en yüksek rakamdır. Çatalkelî'nîn Afrîkaya b u kadar benzerlik göstermesi enteresandır. Yürüttüğümüz çalışmada Eti Türkleri île Türkler arasındaki farkı İncelemek maksadıyla Türk toplumundan temin edilen 162 numunede hemoglobînopatî ta raması yapılmış,, fakat Türklerde anomali tespit edilmemiştir. Daha kati sonuç lar elde etmek İçin İse bu araştırmayı daha geniş topluluklarda yürütmek fayda lı olacaktır. Çalışmamızda genel olarak Güney Anadolu bölgesinin hemoglobînopatî în sldansı da tespit edilebilmiştir (Antakya'dan Antalya'ya kadar). Böyle bîr bîr çalışma ancak Çukurova üniversitesi Tsp Fakültesine bu yörelerden müracaat eden hastalar sayesinde mümkün olabilmiştir. Eti Türkleri île Türklerin bera berce İncelendiği bu bölgede 5397 numune üzerinde çaîtşma yapılmış ve Güney Anadolu bölgesinin anormal hemoglobin Insîdansı % 2.56 olarak tespit edilmiştir. Çalışmamızda geniş kitle taramaları için en hızlı ve güvenîlîr metod ola rak selüloz asetat elektroforezinin uygun olduğu görülmüş ve araştırmamızın ne ticesinde Güney Anadolu bölgesini en çok etkisi astsnda bırakan hemoglobin ti pinin AS tipi olduğu anlaşılmıştır. Bazı hasta lar ın îse yüksek miktarda Hb F ta şıdıklar ı gözlenmîştîr. Sonuç olarak toplum sağlığını tehdit eden psikolojik ve ekonomîk yönden halkı huzursuz kılan bu anormal hemoglobinlerden, orak hücre karekterî ve a nemîsînîn yaygınlaşmasını önlemek maksadıyla genetîk taramalarda bîr genetik öğütleme sistemine de yer verilmesi ve her ik i çalışmanın birlikte yürütülmesi nin faydalı olabileceği kanısına varılmıştır,
Çukurova bölgesinde Bisalbuminemi
Böyleee eiektroforetlk mobllite farla yanında bisaltauminin molekül ağır lığı bakımından da farklılık gösterdiği ve bu sebepten bölgemizde saptanan bu anomalinin yeni bir albumin varyantı olabileceği söylenebilir. Bütün bu çalışmalar sonucu, Dünya ' da belirli etnik gruplara özgü olan bisalbuminin Türkiye'nin bu kesiminde İki Eti Türk'ü toplumunda ol dukça yüksek oranda bulunduğu, dominant, hetero zigot bir özellik gösterdiği ve normal albumine oranla hızlı yürüyen tip olduğu saptanarak Türkiye ' de bu konuda ilk defa geniş kapsamlı bir çalışma yapılmıştır*-5«- Araştırma sonucu iki eti Türkü topluluğunda literatürde tesbit edilen en yüksek oranlara yaklaşan yoğunlukta blsalbumln saptanmıştır, Bisalbumin yoğunluğu Tarsus Çatalköy*de % 9,6, Mersin Karaduvar ' da % 8,8 bulunmuş tur. Adana'nın Eti Türk 'ü bakımından yoğun olan İki mahallesinde ve saf Türkmen köyünde yapılan araştırma sonucu bisalbumin vakasına rastlanma mıştır. Tesbit edilen bisalbumin vakalarında yapılan HbB araştırması sonucu bisalbumin ve HbS * İn beraber görülme oranının Çatalköy'de % 33,3, Ka raduvar. da % 31,4 * e ulaştığı görülmüştür. Fakat sayısal olarak görülen bu beraberliğin İstatistiksel bir değer İfade etmemesinden, bunlar arasındaki il giden slyade ayrı ayrı iki genin bu topluluklarda çok yüksek oranda bulunmasından İleri gelen bir durum olduğu kanısına varılmıştır. Saptanan bisalbuminin firikokimyasal öncelikleri ve normal albuminle mukayesesi Jel ftltrasyon metodu İle G -200 dekstran Jell kullanarak yapılmıştır. Bu çalışma sonucu bu konuda şimdiye kadar yapılan çalışmaların ak sine İki albuminin molekül ağırlığı bakımından da farklılık gösterdiği bulunmuştur* Normal albumin yerinde görülen fraksiyonun molekül ağırlığı 69.000, an»f mal bandın İse 89. 000 bulunmuştur. Tapılan kolesterol ve total protein tayinleri sonunda bu değerlerde nor male oranla bir farklılık bulunmamıştır.
Köylerden Adana'ya gelen ailelerin sağlık ve hastalıkla ilgili bilgi, tutum ve davranışlarını etkileyen sosyo-ekonomik faktörler
Kırsal yörelerden kentsel yörelere göçlerin yaygın olması ve hızla artış göstermesi, göç edenlerin gecekondularda olumsuz koşullarda yaşaması bu grubun sağlıkla ilgili davranış ve tutumlarının incelenmesini önemli kılmaktadır. Kentleşme ile ilgili araştırmalar incelendiğinde bu konunun ele alındığına rastlanmamıştır. Giderek artan kentsel nüfusun sağlıkla ilgili tutumları, hastalandıklarında nasıl davrandıkları, kimlere başvurdukları konusunun incelenmesi açıklayıcı bilgiler sunabilir ve önlemler alınmasına yol açabilir. Bu gerekçe ile Adana gecekondu mahallelerinde yerleşmiş kırsal yörelerden göç etmiş ailelerin sağlık konusundaki tutumları ve hastalanınca kimlere başvurdukları açılarından değerlendirmeler yapmak üzere bu araştırma planlanmıştır. Bu ailelerin tutum ve davranışlarında aile yapısı, gelir, eğitim durumu ve benzeri sosyo demografik değişkenlere göre farklılaşmalar olacağı ileri sürülmüştür. Ayrıca ailelerin sağlıkla ilgili tutum ve davranışlarında gelenekselden moderne değişimler araştırılmıştır. Araştırma Adana kentinin gecekondu mahallelerinden tabakalı rastgele örnekleme yöntemi ile seçilen 450 kişiyi kapsamıştır. Araştırıcı tarafından geliştirilen sağlıkla ilgili tutum ve davranışlar soru kağıdı yoluyla bilgiler alınmıştır. Sorular çeşitli hastalıklarda ne yapar, kime başvurur veya ne tür uygulamalar yapar konularını kapsamaktadır. Verilerin istatistiksel değerlendirmesinde çoklu varyans analizi ve korelasyon teknikleri kullanılmıştır. Sonuçlar kente göç etmiş kişilerin yaşına, eğitim, gelir, çalışma durumuna, kent kalış süresi gibi değişkenlere göre sağlıkla ilgili tutum ve davranışlarda anlamlı farklılaşmalar olduğunu ortaya koymuştur. Sosyo ekonomik düzeyi yükseldikçe sağlıkla ilgili tutum ve davranışlarda geleneksel yöntemlere başvurma azalmıştır. Genelde Gecekondularda yaşayan göçmenlerin sağlıkla ilgili sorunların yaşanması durumunda doktor hastane yerine halk içinde bilinen geleneksel kişilere ve geleneksel uygulamalara başvurdukları ortaya çıkmıştır. Sosyo-ekonomik düzey yükseldikçe tutum ve davranışlarda modernleşme artmıştır.
Erişkinlerdeki travmatik kalça çıkıkları ve sonuçları
Indirekt fluoresan antikor tekniği ile sıtma antikorlarının tayini
Karaciğer hastalıklarının tanısında ultrasonografinin diğer tanı yöntemleri ile karşılaştırılması
Karaciğer hastalığı düşünülen hastalar çalışmaya alına rak ultrasonografi, sintigrafl ve peri tonoskop ileri yapıldı. Kesin tanıya gitmek İçin gerekli işlemlerden biri uygulandı'. Karaciğer biopsisi, karaciğer ponksiyonu veya cerrahi işlem gibi. Çalışma kriterlerimize göre sonuçlandırabildiğimiz has ta sayısı 50 olup, bunun 27 sini erkek, 23 ünü kadın hastalar teşkil etti. Bunların 25 ini Ca, 16 sini kist hidatik, 3 ünü kronik karaciğer hastalığı, 2 sini amib absesi, 2 sini malin lenf oma, 1 ini piyojenik abse, 1 ini kolestatik karaciğer has talığı teşkil ediyordu. Peritonoskopi ile doğru tanı % 64, yanlıştanı % 20, ye tersiz tanı % 16; sintigrafide doğru tanı % 88, yanlış tanı % 12; ultrasonografide doğru tanı % 92, yanlış tanı % 8 oran larda bulundu.
Diabetik sistopatide sistometri
: O Z E T Mayxs 1981-Mayxs 1983 tarihleri arasxnda ç.Ü. Txp Fakültesi Dahiliye Kliniğince diabetes mellitus tanxsx kon muş ve Uriner yakxnmasx olan 26 ve olmayan 7 hasta olmak ü- zere toplam 33 hasta diabetik sistopati acxsxndan incelendi. Ayrxca calxsmaya diabetes mellitusu ve herhangi bir üriner patolojisi bulunmayan 10 kontrol ilave edildi. İncelemede ana yöntem olarak sistometri kullanxldx. Tanx ve değerlen dirmede yardxmcx olarak idrar tetkikleri, IVP-tpostvoiding sistograra ve sistopanendoskopi uygulandx, Diabetik sistopati tanxsxnda sistometrinin yerini saptama, sistometrinin gizli başlayan ve ileri aşamalarda belirtilere yol açan diabetik sistopatinin erken tanxsxndaki katkxsxnx ortaya cxkarma ve diabetik sistopatininetyopatoge- nezini aydxnlatraa amacxna yönelik olan çalxşmanxn sonuounda elde edilen bulgular literatürde bildirilen bulgu ve^sonuç- lar la karşxlaştxrxldx. Hastalarxn elde edilen sistoraetrogramlarxnda ortak özellikler olarak his bpzukluğuyla beraber mesane kapasite sine erişilinceye kadar uzun, düşük bir basxnc eğrisi ve ka-- 68 - pasiteye erişildiğinde yavaş yükselen bir basınç eğrisi sap tandı. Bu bulgular detrusor arefleksisi olarak nitelendi. Üriner yakınması bulunmayan hastalarda da benzer özellik lere rastlanması nedeniyle diabetik sistopatinin erken tanısında sistometrinin önemli bir yeri olduğu ve diabetik populasyonda diabetik sistopatinin sanılandan daha yaygın bulunduğu so nucuna varıldı. Elde edilen sistometrik bulgulardan diabetik sistopa- tide patoloj İnin perif erdeki afferent sensoryal aksonlardan başladığı şeklinde bir sonuç çıkarıldı. Nefropati, ©bstrüktif üropati ve üriner infeksion gibi diabetik sistopati komplikasyonlarının üriner retansion ve staz nedeniyle ortaya çıktığı düşünüldü. Bütün bu çalışmanın sonucunda elde edilen sonuç ve.bulgular literatürde bildirilen sonuç ve bulgularla uyum gös terdi.
Çocuklarda göğüs ve karın travmaları
Çocukluk çağı ölümlerinin başta gelen sebeplerinden birinin travma olmasa., bu konuya olan ilgiyi her geçen gün arttırmak tadır. Bizi çeşitli travma nedenleri ile çeşitli organ yaralanmaları meydana gelen ve değişik zamanlarda kliniğimize başvuran hastaların durumlarını değerlendirmek ve travma konusundaki ye rimizi saptamak istedik. '... Genel bilgiler bölümünde; pulmoner kontüzyon, pnömotorakş,,.... hemotoraks, travmatik asfiksi, kalp tamponadı, cild.altı arafizemi, ile göğüs duvarı, trakeo-bronşial ağaç ye...diafragmayı.ilgilendi ren göğüs yaralanmaları, dalak, karaciğer, pankreas, gas tro -intestinal kanal, üriner sistem ve karın, içi büyük damar yaralan maları hakkında kısa açıklamalar yapılmıştır. Bir Ocak 1977- bir Temmuz 1983 tarihleri arasında Ç.Ü Tıp Fakültesi çocuk Cerrahisi Kliniğine göğüs ve karın travması sonucu başvuran 390 hasta; yıllara göre dağılıra, yaş, cins, travma nedenleri, travma anında yapılan iş, semptom ve işaret ler, fizik bulgular, parasentes bulguları, laboratuar bulgu ları, travmanın oluşturduğu lezyonlar, komplikasyonlar,,hastanede yatış süresi -4.1e mortalitenin; yaş grupları, travma ile hastaneye başvuru arasındaki süre ve ek sistem yaralanmaları ile ilgisi gibi parametrelere göre incelenmiştir. Yukarıdaki parametrelere göre; son üçbuçuk yılda travmalı çocuk sayısının arttığı özellikle altı-yedi yaş grubu ile erkek çocuklarının sık travmaya uğradığı anlaşılmıştır. Trafik kazası ve damdan düşmeler. kunt, ateşli silahlar ise penetran travmanın en sık nedenleri olmuştur. Travma, çoğunluk oynarken meydana gelmiş, uyurken damdan düşme sonucu gelişen travma türü dikkâti çekmiştir. Sık rastlanan semptomları göğüs ve karın ağrısı, dispne, takipne, karın şişliği ve hematüri olmuştur. Göğüs trav malılarda akciğer, karın travmalılarda ise barsak seslerinde azalma gözlenmiştir. Karında hassasiyet ve defansken sık saptanan fizik bulgular olmuştur. Röntgen tetkiklerinin' yanısıra parasen- tesin % 96.1 oranında doğru sonuç vermesi tanıda yardımcı olmuş tur. Göğüs travmalılarda? Hemopnömotoraks, pulmoner kontüzyon, pnömotoraks ve diafragma rüptürü, karın travmalılarda ise -dalak, retroperitoneal bölge, gas troVin testinal kanal, karaciğer ve üriner sistem yaralanmaları sık görülmüştür. MortaliteO infant ve oyun çocuklarında, travmadan sonra hastaneye erken getirilenlerde ve ek sistem yaralılarda yüksek bulunmuş tur. Serimizde genel mor- talite % 7, 9 olarak bulunmuştur. Tartışma bölümünde, özellikle travma şekli ve nedenleri, travmanın oluşturduğu göğüs ve karın lezyonları ile mortalite sonuçları literatür verileri ile karşılaştırılmış, kendi seri- mizdeki hastalar ve yörenin özelliklerine göre sonuçlar çıkartılmayâ çalışılmıştır. Sonuç olarak son üçbuçuk yılda travmalı hasta sayısının arttığı/ yaş ortalamasının 7. 6 olup travmanın 7-15 yaş grubun da yoğunlaştığı/ erkek çocukların kızlara göre daha sık travmaya uğradığı, karnın göğuse göre daha fazla yaralandığı/ kunt trav maya daha sık rastlandığı/ çocukların en çok oyun sırasında ka zaya uğradığı/ en sık rastlanan semptomların karın ağrısı ve göğüs ağrısı, fizik bulguların ise taşikardi, akciğer ve barsak seslerinde azalma, karında hassasiyet ve defansın olduğu^para» sentezin % 96,1 oranında müsbetliği/ radyolojinin tanıda yardım cı olduğu/ en sık rastlanan göğüs yaralanmasının hernopnömotoraks ve pulmoner kontüzyon olup karın organlarından İse en sık dala- ğın yaralandığı/ yara enfeksiyonunun en fazla görülen komplikas- yon olduğu hastaların ortalama hastanede dokuz gün yattıkları/ mortalitenin, infant ve oyun çocuklarında travmadan sonra hasta neye erken getirilenlerde, ek sistem yaralanması olanlarda yüksek olduğu anlaşılmıştır.
Hirschsprung hastalığının tedavisinde Swenson ve Soave yöntemlerinin karşılaştırılması
ÖZET Çukurova üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Ana Bilim Dalx'nda, Hirchprung hastalığı tedavisinde uygulanan Swenson ve Soave ameliyatlarının olumlu ve olumsuz yönlerini ortaya koymak amacıyla bu çalışma yapıldı» Genel bilgiler bölümünde Hirschsprung hastalığı tanımla narak; görülme sıklığı, patolojisi, klinik bulguları ve tanı yöntemleri hakkında kısa bilgiler verildi. Cerrahi tedavi tek niklerinin gelişimi ile klasik ameliyat yöntemleri olan Swen- son* Duhamel ve Soave ameliyatlarının beğenilen ve eleştirilen özellikleri anlatıldı. Swenson grubunda 12, Soave grubunda ise sekiz hastanın; ameliyat öncesi klinik durumları, ameliyat süreleri ve ameliyat sırasındaki kan kayıpları* erken ve geç komplikasyoniarı, aganglionik segment uzunlukları ile komplikasyon ilişkileri, geç postoperatif devrede uygulanan grişimleri, ameliyatların gelişme üzerindeki etkileri, postoperatif röntgen çalışmaları ve son durumları karşılaştırıldı. Bu değerlendirmelerden ? Soave ameliyatının kliniğimizde- 61 daha kxsa sürede uygulandxğx# ancak daha fazla kan kaybxna yol açtxğx> her iki gruptaki hastalarxn da ameliyat sxrasxnda eşit sürelerde hastanede yattıkları* kxsa aganglionik segmentil ol- gularxmxzda Swenson«. uzun aganglionik segmentli olgularımızda ise Soave tekniği ile daha başar xlx sonuçlar aldigxmxz ortaya çxktx o Pelvik abse ya da kaf absesinin Swenson grubunda ciddi strüktürlere yol açarken Soave grubunda rektal strüktürlere yol açmadığı, bu gruptaki strüktürlerin hastalarxn kontrollere gelmeyi sinden kaynaklandxgx saptandx» Hastaların ameliyat öncesi durumlarının ameliyat sonuçla» rina yansıdığı, erken ve geç komplikasyonlar açış xn dan iki grup arasxnda belirgin fark olmadxgx, her iki ameliyatın da gelişme üzerindeki olumlu etkisi ortaya kondu» Her iki gruptaki hastalarımızda da literatüre uyumlu ba şarılı sonuçlar alındığı; cerrahi eğitim veren kliniğimizde* iki tekniğinde aynı ölçülerde başarılı olarak uygulandığı anlaşıldı.
Akut lenfoblastik lösemi plasma ve idrarda çinko ve bakır düzeylerinin rölaps ve remisyondaki değişimleri
Bu araştırma Ç.Ü. Tıp Fakültesi çocuk Sağlığı ve Has talıkları Ana Bilim Dalında tedavi ve takibe alınan rölaps dönemindeki 19 akut lenfoblastik lösemili hasta çocuk ile ilk remisyonlarında bulunan 19 akut lenfoblastik lösemili çocukta yapıldı. Her iki grubun yaş ve cins dağılımına uygun 17 sağlam çocuk kontrol grubu çalarak alındı. Araştırma kapsamına alman her Uç gruptaki çocukların plazma çinko ve bakır düzeyleri ile fbu elementlerin idrarla günlük atılım düzeyleri atomik absorbsiyon spektrofotometresiyle ölçüldü. Elde edilen sonuçlar incelendiğinde! Akut lenfoblastik lösemili hasta çocuklarda rölaps döneminde ortalama plazma çinko düzeyinin normal değerlerin altında olan 76.12 + 15.94 jug/dl düzeyine düş erken »idrarla gUnJük ortalama çinko kaybının 652,02 + 152.02 jug ye kadar art tığı gözlendi. Remisyon döneminde ise akut lenfoblastik löse mili hasta çocuklarda ortalama plasma çinko düzeyinin normal kontrol değerlerine yakın 98.00 + 14.21 jıg/dl düzeyine yükse lirken, idrarla günlük ortalama çinko kaybının 401.06 + 146.08 /ıg ye doğru düştüğü saptandı. Rölaps döneminde ortalama plazma bakır düzeyinin kontrollerden daha yüksek olan 208.31 + 69.31 jnq/61 değe rinde bulunduğu remisyon döneminde ise normal kontrollerdeki- ne yakın 124.89 + 31.84 jug/dl düzeyine düştüğü gözlendi. Bununla beraber rölaps ve remisyon dönemlerinde idrarla günlük bakır atılımlarında belirgin bir değişmenin olmadığı izlendi. Bu durura plasma bakır düzeyindeki değişiklikler üze rinde, böbreğin belirgin bir etkisi olmadığı izlenimini vermektedir. Buna karşın rölaps dönemindeki idrarla aşırı çinko kaybının remisyon döneminde azalması, akut lenfoblastik löse mide plazma çinko düzeyini etkileyen başlıca nedenlerden birinin muhtemelen böbreklerdeki lösemik infiltrasyona bağlı fonksiyon bozukluğu olabileceği kanısını uyandırmaktadır.