Dicle University
Discipline

Forensic Medicine

Dicle University

129

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adli otopsi eğitiminin tıp fakültesi öğrencilerinin bilgi, tutum ve duygudurumuna etkileri

Giriş ve Amaç: Otopsi uygulaması tıp eğitiminin vazgeçilmez bir parçası olmakla birlikte travmatize edici bir süreçtir. Dönem 5 öğrencilerimizin bilgi ve tutumları ?Ölümün Medikolegal Yönü? TASK'ına katıldıktan sonra değişmekte ve adli otopsi uygulamasından fiziksel ve duygusal olarak etkilendikleri gözlenmektedir. Çalışmamızda Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 5 öğrencilerinin, TASK uygulamasından sonra bilgi düzeyleri ve tutum değişiklikleri ile fiziksel ve duygusal olarak etkilenme durumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: 2009-2010 ve 2010-2011 öğretim yılında Ölümün Medikolegal Yönü TASK'ına katılan Dönem 5 öğrencileri, kontrol grubu olarak 2009-2010 öğretim yılı Dönem 6 ve 2010-2011 öğretim yılı Dönem 1 öğrencileri çalışmaya alınmıştır. Hazırlanan anket formlarıyla dönem 5 öğrencilerinin sosyodemografik özellikleri, adli otopsi konusundaki bilgi ve tutumları, adli otopsi uygulamasına ilişkin görüşleri, otopsi uygulaması öncesi ve sonrası kaygı düzeyi ve somatizasyon bulguları yönünden araştırılmıştır.Bulgular: Çalışmamıza katılan 422 tıp fakültesi öğrencisinin 86 (% 20)'sı Dönem 5, 227 (%54)'si Dönem 1 ve 109 (%26)'u Dönem 6 öğrencisi idi. Öğrencilerin %96,2'si adli otopsinin tıp eğitimine katkısı olduğunu ve %93,5'i adli tıp uzmanı olmayan hekimlerin adli otopsi uygulaması yapmasının uygun olmayacağını belirtmişlerdir. Dönem 5 öğrencilerinin kaygı düzeylerinin otopsi uygulaması ile ilk karşılaşmada arttığı, TASK'ın son günü ise kaygı düzeyinin azaldığı, kız öğrencilerin kaygı düzeylerinin erkek öğrencilere göre daha yüksek olduğu gözlenmiştir.Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda, öğrencilerin adli otopsi uygulamalarının olumsuz fiziksel koşullarda yapıldığını belirttikleri ve bu durumun öğrencilerin adli otopsi uygulaması hakkındaki düşüncelerini de olumsuz etkilediği gözlendi. Adli otopsilerin ulusal ve uluslararası protokollere uygun koşullarda gerçekleştirilmesi için gerekli maddi olanağın sağlanmasının ve bunun için karar mekanizmalarının, adli otopsilerin bireylerin haklarının korunması ve toplumun adalete güven duymasındaki yeri ve önemini göz önünde bulundurmalarının önemli olduğu kanaatindeyiz. Öğrencilerin ilk kez katıldıkları adli otopsi uygulamasından olumsuz etkilendikleri ve kaygı düzeylerinin arttığı gözlendi. Bu olumsuzlukların azaltmak için TASK öncesi yapılan tanıtım dersinin, Tıp Eğitimi ve Psikiyatri Anabilim Dalları'nın görüş ve destekleriyle yeniden gözden geçirilmesinin uygun olacağını düşünüyoruz.Anahtar Kelimeler: Adli otopsi, tıp eğitimi, duygudurum, tutum, bilgi

BilgiDuygudurumOtopsi+3
Semih Petekkaya
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travmalı olgularda radyolojik tanının medikolegal değeri

Giriş ve Amaç: Klinik Adli Tıp uygulamasında olguları değerlendirmede klinisyenin ve radyoloğun koyduğu tanılar arasında görüş farklılıkları olabilmektedir. Fizik muayene bulgularıyla hastayı bir bütün olarak değerlendiren klinisyenin görüşü önemlidir. Ancak gelişen teknolojiyle spesifikleşen görüntüleme yöntemlerinin, bu alana özgü eğitim almayan klinisyenlerce yorumlanması her zaman mümkün olmayabilir. Çalışmamızda; Anabilim Dalımız tarafından Radyodiagnostik Anabilim Dalı'ndan konsültasyon istenerek medikolegal değerlendirmeleri yapılmış hastaların klinik ve radyolojik tanılarının karşılaştırılarak, radyolojik tanının medikolegal değerlendirme sonucuna etkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Anabilim Dalımız tarafından 2000-2010 yılları arasında Radyodiagnostik Anabilim Dalı'ndan resmi yazıyla konsültasyon istenerek medikolegal değerlendirmeleri yapılmış hastaların tıbbi kayıtları, klinisyen hekimlerin koyduğu tanılar ile istenen radyoloji konsültasyonlarının sonucu konulan tanılar karşılaştırılarak incelendi. Hastaların radyoloji konsültasyonu istenmeden önceki klinik tanılarıyla yetinilmesi halinde yapılacak olan medikolegal değerlendirmelerinin sonuçları ile radyoloji konsültasyonu sonrası yapılmış medikolegal değerlendirmelerinin sonuçları karşılaştırılarak incelendi.Bulgular: İncelenen 333 olgunun yaş ortalaması 38.4±18.9 bulundu. Olgularda 371 klinik tanıdan istenen radyoloji konsültasyonu sonuçlarının; %10.2'sinde iç organ yaralanmasının varlığı konusunda, %20.7'sinde kemik kırık/çıkığının varlığı konusunda farklı değerlendirmeler yapıldığı gözlendi. Radyoloji konsültasyonu sonucuna göre medikolegal değerlendirmeleri yapılmış 327 olgunun; %29.4'ünün yaralanmasının yaşamsal tehlikeye yol açtığı, %70.6'sının yaralanmasının vücutta kemik kırılmasına neden olduğu belirtilmiştir. Olguların radyoloji konsültasyonu yapılmaksızın klinik tanılarına göre medikolegal değerlendirmeleri yapılmış olsaydı; %37'sinin yaralanmasının yaşamsal tehlikeye yol açtığı, %84.7'sinin yaralanmasının vücutta kemik kırılmasına neden olduğu sonucuna ulaşılacaktı.Tartışma ve Sonuç: Travmalı olguların klinik ve radyolojik tanılarında medikolegal değerlendirme sonucunu etkileyebilecek tıbbi görüş farklılıkları ortaya çıkmaktadır. Travmalı olgularda şüpheli veya yetersiz klinik bulguların varlığında objektif bir medikolegal değerlendirme yapılabilmesi için radyoloji konsültasyonu istenmesi uygun olacaktır.

Adli tıpRadyolojiSevk ve konsültasyon+3
Uğur Kavaklı
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transplantasyon sonrası hastaların kan, saç ve bukkal sürüntü örneklerinin DNA profilleri

Giriş ve Amaç: Adli olgularda kimliklendirme ve babalık/akrabalık incelemelerinde periferik kanın DNA profilleri sık kullanılmaktadır. Çalışmalarda, allo PBSCT ve karaciğer nakli yapılan hastalarda, kan ve bazı dokularda kimerizm geliştiği ve nakil sonrası engrafman ve bazı komplikasyonların tanısında, gelişen kimerizmin analizlerinin önemli olduğu saptanmıştır. Günümüzde transplantasyon geçirmiş hastaların sayısının giderek artması nedeniyle Adli olgularda transplantasyon öyküsünün sorgulanması önem kazanmış ve bu tür olgularda daha doğru sonuç alabilmek için periferik kan yerine bukkal sürüntü örnekleri veya saç foliküllerinin çalışılması gündeme gelmiştir. Çalışmamızda, kök hücre ve organ transplant hastalarında kimerizm analizleri ile kan, saç folikülleri ve bukkal sürüntü örneklerinin adli kimliklendirmede kullanılabilirliliğinin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç- Yöntem: DEÜTF Hematoloji Bilim Dalı tarafından allo- PBSCT yapılmış beş hastanın, DEÜTF Genel Cerrahi Anabilim Dalı tarafından karaciğer transplantasyonu yapılmış 35 hastanın kan, saç folikülü ve bukkal sürüntü örnekleri kör olarak incelendi. Örneklerin DNA'ları izole edildikten sonra, belirli kısa ardışık tekrar dizileri, PCR analizi ile çoğaltılıp kapiler elektroforezde genotip tayini yapıldı.Bulgular: DNA profilleri karşılaştırıldığında; allo- PBSCT yapılan hastaların dördünde kan örneklerinin, saç ve bukkal sürüntü örneklerinden tamamen farklı olduğu, miks kimerizm bulunmadığı belirlendi. Bu üç örneği birbirinin aynı olan tek olguda da engrafman başarısızlığı olduğu ve nakil tekrarı planlandığı öğrenildi. Karaciğer transplantasyonu yapılanlarda DNA profilleri karşılaştırıldığında bir fark gözlenmedi. Karaciğer nakli yapılmış hastaların hiç birinde GVHD gelişmemiş, iki tanesinde akut rejeksiyon gelişmişti.Tartışma ve Sonuç: Başarılı allo- PBSCT yapılmış kişilerin periferik kan DNA profillerinin donör kimerizmi gösterdiği, bukkal sürüntü örneklerinin DNA profilleri, nakil sonrası geçen süre ile değişkenlik gösterdiği ancak saç örneklerinin DNA profillerinin tamamen alıcıya ait olduğu gösterilmiştir. Karaciğer transplantasyonu yapılmış 35 hastanın, her üç örneğinin DNA profilleri arasında bir fark yoktu. Bu durum olguların hiçbirinde GVHD gelişmemesine bağlandı.

Adli tıpDNAKan+4
Volkan Zeybek
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi Acil Servise 2019-2020 yılları arasında başvuran travmatik yaralanmalı 65 yaş üzeri olguların değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Dünya genelinde sayıca artış gösteren 65 yaş ve üzeri bireylerde, travmatik yaralanmaların morbidite ve mortalitesi diğer yaş gruplarına göre daha yüksektir. Çalışmamızda; KTÜ Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi Acil Servisi'ne 2019-2020 yılları arasında başvuru yapmış, 65 yaş ve üzeri olguları, cinsiyet, yaş, travma öyküsü, travmatik yaralanmanın türü, yaralanma sonrası klinik progres, yaşlı istismarı ve kişinin yaşadığı ortam bakımından inceleyerek, travma sonucu yaralanmaların morbidite ve mortalite düzeyleri ile yaşlı istismarı konularında farkındalık yaratmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın yapısı kesitsel tanımlayıcı bir çalışma niteliğinde olup, KTÜ Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi Acil Sevisi'ne 2019-2020 yılları arasında başvuru yapmış 65 yaş ve üzeri hasta dosyalarının elektronik ve fiziki ortamda geriye dönük olarak incelenmesi ile yapılmıştır. Bulgular: Travma nedeniyle başvuran 647 hastadan 292 (%45,1) hastanın 65-74 yaş aralığında, 263 (%40,6) hastanın 75-84 yaş aralığında, 92 (%14,2) hastanın 85 ve üzeri yaş aralığında olduğu, 384 hastanın (%59,4) erkek, 263 hastanın (%40,6) kadın olduğu görüldü. Travma oluş şekillerinde; 244 (%37,7) olgu ile kendi seviyesinden düşme ilk sırada gelirken, delici kesici alet yaralanması 123 (%19,0) ve yüksekten düşme 80 (%12,4) olgu ile takip etti. Kendi seviyesinden düşme ve yanık oranı kadın cinsiyette istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p<0,001). Travmadan etkilenen anatomik bölgeler en fazla ekstremite yaralanması 282 (%43,6) ve ikinci sırada kafa-boyun yaralanması 155 (%24.0) olarak tespit edildi. Herhangi bir kliniğe yatışı yapılan olgularda kendi seviyesinden düşme ilk sırada geldi. En fazla oranda yatış yapılan klinik Ortopedi ve Travmatoloji bölümü olarak saptandı. Sonuç: Geriatrik travmanın en sık nedeni olan düşmeler başta olmak üzere tüm travma oluş mekanizmaları ve yaşlı istismarı, adli tıbbi açıdan ele alınması gereken bir konudur. Travmayı önleyici tedbirler yaşlılar için düzenlenmeli ve gözden geçirilmeli, adli travmatik yaralanmalarda sağlık personeli adli bildirim yükümlülüğünü unutmamalıdır. Anahtar Kelimeler: Travmatik Yaralanma, Yaşlı İstismarı, Adli Tıp.

Adli tıpYaralar ve yaralanmalarYaşlanma+2
Gözde Bağcı
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adölesanlarda görüntüden yaş tayini

Adli tıpta yaş tayini özel ve ceza hukuku bağlamında çeşitli olgularda talep edilen bir durumdur. Yaş tayini için bir çok yöntem olmasına karşın görüntüden yaş tayini gibi özel durumlarda geleneksel yöntemlerin kullanılabilmesi yeterli olamamaktadır. Fotoğraf ve video kayıtlarından oluşan bu tip durumlarda Tanner evrelemesi yaş tayini için kullanılabilmekte ancak bu yöntemin de bazı kısıtlılıkları bulunmaktadır. Bu nedenle son yıllarda fotoantropometri yöntemi ile yüzden alınan ölçümlere dayalı hesaplanan indekslerin yaş tayininde kullanılması üzerine çalışmalar yapılmaktadır. Çalışmamızda da bu yöntem kullanılarak görüntüdeki kişilerin 18 yaşın altında mı üstünde mi olduğunun tespit edilebilirliği sorgulanmıştır. Çalışmaya 15-20 yaş aralığında 330 kız, 307 erkek toplam 637 gönüllünün frontal ve lateral fotoğrafları dahil edildi. Çalışma kapsamında frontal fotoğraflarda 17, lateral fotoğraflarda 4 anatomik nokta işaretlenerek 9 frontal ve 4 lateral ölçüm alındı. Alınan ölçümlerden 22 indeks hesaplanarak yaş ve cinsiyetle olan ilişkisi incelendi. Ardından hesaplanan indeksler yardımıyla yaş ve cinsiyet gruplaması yapılabilmesi için makine öğrenmesi modelleri geliştirildi. İstatistiksel analizler IBM SPSS Orange Data Mining ve R Studio kullanılarak gerçekleştirildi. Tüm ölçümlerde gözlemciler arası güvenilirlik orta ve üzeri bulunarak hesaplanan indekslerle analizlere devam edildi. Frontal fotoğrafta 10 indeks ve lateral fotoğrafta 3 indeks kız ve erkeklerde yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdi. Ardından tüm indeksler ile, geliştirilen makine öğrenmesi modelleri ile yaş ve cinsiyet gruplaması yapıldı. SVM modeli kişilerin %80,8'ini doğru cinsiyete; %79,9 unu ise doğru yaş grubuna sınıflandırdı. Sonuç olarak geliştirdiğimiz modeller hesaplanan indeksler ile kişileri yüksek performansla doğru yaşa ve cinsiyete sınıflamaktadır. Ancak standart fotoğraflar kullanarak hesapladığımız indeksleri kullanılarak yapılan yaş sınıflamasının rast gele fotoğraflarda da benzer çalışmalarla test edilmesi gerekmektedir.

Furkan Şan
Baskent University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesine başvuran 10-19 yaşları arası Türk çocuklarda el ve el bileği röntgen görüntülerinin kemik yaşı tayini açısından gilsanz-ratib dijital atlasıyla karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Yaş tayini, adli tıp uygulamalarında ve sosyal hayatımızın birçok alanında karşımıza çıkmaktadır. Adli yaş tayini, özellikle 12, 15 ve 18 yaş gibi ceza sorumluluğunu etkileyen yaş sınırlarını belirlemek amacıyla istenmektedir. Pratik uygulamada adli yaş tayininin en önemli unsurunu "kemik yaşı" oluşturmaktadır. Kemik yaşı, çoğunlukla radyolojik yöntemlerle, en sık olarak da el bilek röntgen görüntülemesiyle belirlenmektedir. Kemik yaşı tayini amacıyla oluşturulmuş birçok el-bilek atlası bulunmaktadır. Bunlardan dünyada en çok bilineni ve kullanılanı 1959 yılında oluşturulmuş Greulich-Pyle (GP) atlasıdır. Bizim çalışmamızda ise; 2005 yılında yayınlanan, GP atlasıyla aynı metodolojide kullanılan, dijital referans görüntüler barındıran, ulaşımı ve kullanımı kolay; Gilsanz-Ratib (GR) atlası tercih edilmiştir. Çalışmamız, kronolojik yaşları 10-19 arasında olduğu bilinen, daha çok el-bilek travması nedeniyle hastanemize başvurmuş çocukların, el-bilek radyografilerinin, 3 deneyimli doktor tarafından GR atlası referans görselleriyle karşılaştırılması, esasına dayanmaktadır. Bu sayede; GR atlasının, adli yaş tayininde, yaş gruplarına göre kullanılabilirliğinin belirlenmesi, incelenen röntgen görüntüleri üzerinden referans görseller oluşturulması ve yaş tespiti açısından ülkemizde, özellikle bölgemizde yürütülen adli tahkikatlara destek sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma; geriye dönük, kesitsel, tanımlayıcı bir araştırmadır. KTÜ Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi'ne 2012-2022 yılları arasında başvuran PACS sistemine kayıtlı 10-19 yaşları arası çocukların, kemik yaşı tayinine uygun olabilecek (travma vs. nedeniyle çekilmiş) el ve el bileği röntgen görüntülerinin; birisi adli tıp araştırma görevlisi, birisi ortopedi uzmanı, birisi radyoloji uzmanı olmak üzere 3 gözlemci doktor tarafından incelenmesiyle gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmada, 1545 olgu değerlendirmeye alınmış, kriterlere uygun 1147 olgu üzerinden çalışma sürdürülmüştür. 1147 olgunun 778'ini (%67,8) erkekler, 369'unu (%32,2) kızlar oluşturmaktadır. 10-17 yaşları için genel ortalamada, GR atlasına göre kemik yaşı, kronolojik yaşın; erkeklerde 0,57 (yıl), kızlarda ise 0,84 (yıl) ilerisinde bulunmuştur. 10-17 yaşları için GR atlasına göre ortalama kemik yaşıyla kronolojik yaşın benzerlik oranı; erkeklerde %27, kızlarda ise %25 olarak tespit edilmiştir. Erkeklerde 14 yaş, kızlarda ise 10 yaş için GR atlası yaş tahmininde kullanılabilir bulunmuştur. Aynı kişilerin, aradan bir veya birkaç yıl geçtikten sonra çekilmiş el-bilek radyografilerinin karşılaştırması, incelemesinde; GR atlasının, %58 oranında, kronolojik yaştaki ilerlemeyi kemik yaşına yansıtmayı başardığı tespit edilmiştir. Sonuç: Gilsanz Ratib atlasına göre kemik yaşı tayininin, bazı yaş gruplarında daha kullanılabilir bulunsa da adli yaş tayininde tek başına yeterli olmadığı ve tüm yaşlarda deneyimli doktorlar tarafından, dikkatli kullanılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Ayrıca çalışmamız sonucunda kemik yaşı tayininde kullanılabilecek el-bilek referans görselleri oluşturulmuştur. Anahtar Kelimeler: Yaş tayini, kemik yaşı, Gilsanz Ratib Atlası, Adli Tıp

BilekBilek eklemiEl+5
Tevfik Furkan Pekşen
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adli tıp hekimlerinin felaket kurbanlarının kimliklendirilmesi (DVI) konusundaki görüşleri

Ülkemizde doğal ve doğal olmayan felaketlerle sıklıkla karşılaşılmaktadır. Felaketlerde adli tıp; adli tıbbi sorunların aydınlatılması, yaralananlarda zararın ağırlığının tespiti ve en önemlisi felaket kurbanlarının kimliklendirilmesinde önemli rol üstlenmektedir. Türkiye'nin INTERPOL'e üye olmasına rağmen resmi bir DVI yapılanmasının henüz kurulmamış olması ve son zamanlarda yaşanan kitlesel felaketler, mevcut protokollerin uluslararası standartlarla uyumlu hale getirilmesi ve uygun bir DVI yapılanması oluşturulmasının önemini ortaya koymaktadır. Araştırmamızda, adli tıp uzman ve asistanlarının demografik verilerin yanı sıra 6 Şubat depremlerinde kimliklendirme çalışmalarına katılan adli tıp hekimlerinin sahada yaşanan sorunlar ve ülkemizde felaket kurbanlarının kimliklendirilmesi konusunda örgütlenme modeli hakkında görüşlerine başvurulmuştur. Çalışmaya Adli Tıp Kurumu, Sağlık Bakanlığı ve Üniversitelerin Adli Tıp Anabilim Dallarından 290 adli tıp uzman ve asistanı katılmıştır. 290 katılımcının 83'ünün 6 Şubat depremleri sonrası bölgede kimliklendirme çalışmalarında görev aldığı belirlenmiştir. Kimliklendirme çalışmalarında karşılaşılan güçlüklerin organizasyon eksikliğinden kaynaklandığı saptanmıştır. Katılımcıların AFAD yapılanması, TAMP ve yasal düzenlemelerden haberdar olmadıkları belirlenmiştir. AFAD bünyesinde faaliyet gösteren kurum ve kuruluşların yetersiz kalabilecekleri görüşü ağırlık kazanmıştır. Katılımcılar bu sürecin ATK bünyesinde yapılandırılması görüşündedir. Katılımcıların Interpol DVI formlarından haberdar olmadıkları belirlenmiştir. Dünyada yaygın olarak kullanımı önerilen Interpol DVI formunun kitlesel felaketlerde kullanılmasının güçlüklere neden olduğu ve ülke özellikleri gözetilerek kısa bir form oluşturulmasının yararlı olacağı görüşü bildirilmiştir. Türkiye'de yasal olarak DNA bankasının bulunmamasının eksiklik olduğu ve DNA bankası oluşturulmasının yararlı olacağı görüşü ağırlık kazanmıştır. 2014 yılından beri T.C. Sağlık Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren E-Nabız Kişisel Sağlık Sistemi'nin felaketlerde ilgili hekimlere açılmasının uygun olduğu sonucuna varılmıştır. 6 Şubat depremlerinde görev alan adli tıp hekimleri, altyapı ve donanımın kitlesel felakette zamanında müdahale için yetersiz olduğu; müdahale timleri oluşturularak buna süreklilik kazandırılması kanaatinde oldukları belirlenmiştir. Felaketlerin öngörülemez doğası, yaşadığımız deprem deneyimi ve araştırmamızdan elde edilen sonuçlar ışığında, felaket kurbanlarının kimliklendirilmesinde hızlı ve etkili bir müdahale için DVI protokollerinin ve multidisipliner ekiplerin oluşturulması gerekliliği çalışmamızın sonuçlarında da vurgulanmıştır. Anahtar kelimeler: felaket, kimliklendirme, DVI, felaket yönetimi, DNA analizi

İlay Nur Kırman Bandur
Baskent University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sürücülerin risk algısı, kişilik ve trafik güvenliği unsurlarına karşı tutumlarının riskli sürüş davranışları-kaza riski üzerine etkisi

Araştırmamızda sürücülerin tarfikte seyir halinde iken sergilediği ve trafik kazalarına yol açtığı bilinen riskli sürüş davranışları, trafik güvenliğine yönelik tutumları ve bazı kişilik özellikleri arasındaki ilişkiler ortaya koyulmuştur. Sürücülerin riskli sürüş davranışlarının ve trafik kazalarının arkasında yatan nedenleri daha iyi anlamak için trafik psikolojisi alanında, sosyal kognitif teoriden yararlanılmaya başlanmıştır. Teoriye göre kişilik özellikleri, trafik güvenliğine yönelik tutumlar üzerinden riskli sürüş davranışları üzerine etki etmektedir. Literatürde yüksek düzeyde olumsuz kişilik özelliklerine sahip bireylerin trafik güvenliğine yönelik tutumlarının da olumsuz olduğu ve trafikte daha fazla oranda riskli sürüş özellikleri sergilediklerini bildiren çeşitli araştırmalar bulunmaktadır. Bu bilgilerle desteklenen araştırmamız, sürücülerin ehliyet muayeneleri sırasında yapılan ruhsal değerlendirmelerde trafikteki riskli bireylerin tespiti aşamasında kullanılacak olan yöntemlerin geliştirilmesinde yol gösterici niteliktedir. Araştırmamızda "kolay ulaşılabilir durum örneklemesi" yaklaşımı ile Ankara'da araç kullanan kişilerden seçilen ve güç analizi yöntemi ile belirlenen 616 sayıda katılımcıya self-reported özellikteki ölçeklerden ve demografik verilerden oluşan anket formunu doldurmaları istenmiştir. Dışlama kriterlerini karşılayan veriler ekarte edildikten sonra sonuçta veri setinde analizlere dahil edilen gönüllü sayısı 577 olarak belirlenmiştir. Bu sayının istatistiksel analiz için yeterli olduğu tespit edilmiştir. Elde edilen tüm verilerin normal dağılım kriterlerini karşılamadığı görülmüştür. Değişkenler arası korelasyonlara non parametrik spearman yöntemi ile bakılmıştır. Değişkenler açısından cinsiyetler arası anlamlı bir farklılık olup olmadığı non-parametrik Man Whitney U analizi ile test edilmiştir. İlişkileri daha iyi anlayabilmek için yapısal eşitlik modeli kurulmuştur. Modele göre tutumlar riskli sürüş davranışı ile kişilik özellikleri arasındaki ilişkide aracı bir rol oynamaktadır. Ayrıca yaş, cinsiyet, trafik kazası, trafik cezası sayısı, risk algısının diğer değişkenlerle olan ilişkilerine bakılmıştır. Sonuçta agresif, dürtüsel ve anksiyeteli kişilik özellikleri sergileyen sürücülerin trafik güvenliğine yönelik tutumlarının daha yüksek düzeyde olumsuz olduğu, ve bu özelliklere sahip bireylerin daha fazla oranda riskli sürüş özelliklerine sahip olduğu görülmüştür. Kişilik özelliklerinin riskli sürüş davranışlarını tutumlar üzerinden (dolaylı yoldan) yordadığı tespit edilmiştir. Bu bulgulardan yola çıkarak trafikte sergilenen riskli sürüş davranışlarını azaltmak için sürücülerin kişilik özelliklerinin de dikkate alınarak tutumlarının değiştirilmesine çalışılması gerektiği söylenebilir. Ehliyet muayeneleri sırasında kişilik özelliklerinden yararlanılarak riskli sürüş özelliği sergileme ihtimali yüksek olan bireylerin tespit edilmesi, düşük risk algısının değiştirilmesi yoluyla olumsuz tutumların engellenmesi, trafik güvenliğinin arttırılması ve bu yolla kaza sayılarının azaltılması ve olumsuz sonuçların minimize edilmesi olabilir.

BilişKazalarRisk algılaması+5
Hazar Balkan Bilgin
Baskent University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lezbiyen gey biseksüel trans (LGBT) bireyler ve hasta hakları

Giriş ve Amaç: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde, herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için tıbbi bakım hakkı olduğu belirtilmiştir. Ülkemizde sağlık alanında ayrımcılığı yasaklayan somut bir düzenleme bulunmamakla birlikte Hasta Hakları Yönetmeliği'nin 5. maddesinde; Sağlık hizmetinin verilmesinde, hastaların, ırk, dil, din ve mezhep, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç ve ekonomik ve sosyal durumları ile sair farklılıklarının dikkate alınmayacağı belirtilmektedir. Ülkemizde ve dünyada lezbiyen, gey, biseksüel ve trans (LGBT) bireylerin cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelinde uğradıkları hak ihlalleri ve sağlık çalışanlarının bu hasta grubu hakkındaki bilgi ve tutum düzeyleri ile ilgili bilimsel yayınlar vardır. Bu çalışmamızdaki amaç; LGBT bireylerin sağlık kuruluşlarında yaşadıkları cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelinde gerçekleşen ayrımcılık ve hasta hakları ihlalleri ile cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelinde gerçekleşmeyen hasta hakları ihlallerini araştırmak, bu veriler çerçevesinde konuyla ilgili sağlık personelleri öncelikli olmak üzere tüm bireylerde farkındalık yaratmak, sağlık kuruluşlarında yaşanan ayrımcılık olgularının tekil vakalar olmadığının fark edilmesini sağlamak, sağlık alanında, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelinde ayrımcılıkla mücadele ekseninde bir eylem ve politika geliştirilmesine öncülük edecek veriler sunmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma kesitsel araştırma olarak planlandı. Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği aracılığıyla ulaşılabilen LGBT bireylere Hasta Hakları Yönetmeliği'nden ve Türkiye'de Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Temelinde Ayrımcılığın İzlenmesi Raporu hazırlanırken kullanılan anket formlarından derlenerek hazırlanmış 42 soruluk anket formları elden uygulandı. Elde edilen veriler SPSS 18.0 programında analiz edildi. Bulgular: Çalışmada 63 LGBT bireye ulaşıldı. Bireylerin kişisel özellikleri incelendiğinde; yaş ortalamasının 24,93 ±6,09 olduğu görülmektedir. Bireylerin cinsel yönelimleri %69,8 (44) eşcinsel, %17,5 (11) biseksüel, cinsiyet kimliği %12,7 (8) transtır. Trans bireylerin sağlık kuruluşlarında negatif ayrımcılığa, biseksüel ve eşcinsel bireylere oranla anlamlı olarak fazla uğradığı (p=0,042) ve trans bireylerin eşcinsel ve biseksüel bireylere göre daha fazla uygunsuz koşullarda sağlık hizmeti aldıkları saptandı (p=0,037). Hasta Hakları Yönetmeliği'ni okuyanların hasta haklarıyla ilgili bilgi düzeylerinin yüksekliği okumayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,03). Cinsel yönelim/cinsiyet kimliği nedeniyle sağlık kuruluşlarında ayrımcılığa uğradığını belirten 14 kişilik gruptan 11 kişinin (%78,56) doktorlar tarafından, 4 kişinin (%28,57) hemşireler tarafından negatif ayrımcılığa uğradığı saptandı. Tartışma ve Sonuç: LGBT bireylerin sağlık kuruluşlarında genel populasyonla yapıldığı kabul edilen çalışmalardaki bireylere göre daha fazla hak ihlaline uğradığı, trans bireylerin çoğu zaman uygunsuz koşullarda sağlık hizmeti aldıkları saptandı. Bu konuyla ilgili sağlık personelleri öncelikli olmak üzere tüm bireylerde farkındalık yaratılması amacıyla eğitimler planlanması, tıp eğitim müfredatına LGBT bireylere spesifik sağlık ihtiyaçları ve LGBT bireylere yaklaşım derslerinin konulması, sağlık alanında, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelinde ayrımcılıkla mücadele ekseninde bir eylem ve politika geliştirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: LGBT, trans, eşcinsel, hasta hakları, ayrımcılık

AyrımcılıkBiseksüaliteCinsel bozukluklar+6
Gözde Yeşiltepe
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Termal yanıklı hastaların medikolegal değerlendirmesi

Giriş ve Amaç: Çalışmamızda uluslar arası protokollerde belirtilen yanık merkezleri sevk kriterleri esas alınarak termal yanıklı hastaların medikolegal değerlendirmelerinde kullanılmakta olan kriterlerin geliştirilmesi ve öneriler getirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi, Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Dr. Behçet Uz Çocuk Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne 2009 yılında akut olarak termal yanıktan etkilenerek başvuran hastalar çalışmaya alınmıştır. Tıbbi kayıtlarındaki veriler; yaş, cinsiyet, yanık türü, yanık derinliği ve etkilediği vücut alanı, yanık merkezine sevk edilme durumu ve medikolegal değerlendirme sonuçları yönünden araştırılmıştır.Bulgular: Çalışmamıza alınan 588 hastanın 314(%53.4)'ünün erkek olduğu, ortalama yaşın 20.68 ± 21.30 olduğu gözlendi. Hastalar yanık türlerine göre incelendiğinde; 485(%82.5)'inin sıcak sıvılarla, 74(%12.6)'ünün alev yanığıyla, 29(%4.9)'unun sıcak katı cisimler temas sonucu yandığı görüldü. Kadınlarda sıcak sıvılar ile yanma oranının erkeklere göre daha fazla olduğu belirlendi (x²:17.070, p<0.001). Yanıktan etkilenen TVYA yüzde ortalamasının 6.06 ± 6.40 olduğu görüldü. 246 (%41.8) hastanın yatarak tedavi edildiği ve ortalama yatış süresinin 4.17 ± 7.93 olduğu bulundu. Alev ile yanan olguların yatış sürelerinin diğer yanık türlerine göre anlamlı düzeyde fazla olduğu ve tüm yaş gruplarında yanık yüzeyleri ile yatış süreleri arasında pozitif yönde, yüksek derecede anlamlı korelasyon olduğu belirlendi. Özellikli bölge yanığı olan (yüz, el, ayak, perine) hastaların 98'inde sadece birinci derece yanık olduğu ve beş yaş altındaki ikinci derece ve %5'den daha az yanığı olan hastalar arasında 52(%75.4) olgunun özellikli bölge yanığı olduğu gözlendi. Medikolegal değerlendirmelerde hafif düzeyde olduğu belirtilen bu hastaların tamamının yanık merkezi sevk kriterlerine göre bir üst merkeze sevk edilmesi gerektiği belirlendi.Tartışma ve Sonuç: Medikolegal değerlendirmelerde, özellikli bölge yanıklarının klinik durumun ağırlık derecesini arttırmasını ve değerlendirmelerde beş yaş sınırının yerine 0-5 yaş aralığı ve 6-15 yaş aralığı ve 65 yaş üstü gibi farklı yaş gruplarının yer almasını önermekteyiz. Yanık merkezleri sevk kriterleri ve fizyolojik skorlama sistemler üzerinden öneriler geliştirerek uygulamaya geçirilmesinin, yanıklı hastaların medikolegal değerlendirmesi için şu anda uygulamada kullanılan kriterlerden daha kapsamlı ve güvenilir olacağı düşüncesindeyiz.Anahtar kelimeler: Yanık, adli tıp, medikolegal değerlendirme, yanık merkezi.

Adli tıpYanık üniteleriYanıklar+1
Gökmen Karabağ
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tlos ve Demre iskeletlerinin adli antropolojik açıdan incelenmesi

mezar, doğal afetlere bağlı çok sayıdaki ölüm gibi olaylarda, özellikle cesetler tamamen iskeletleşmiş olduğunda, kimliklendirme çalışmaları daha da güç hale gelmektedir. Bu gibi durumlarda ölüm sebebi ve orijininin tayini de zorlaşmaktadır. Bu çalışmada, Üniversitemiz Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümün yaptığı kazı çalışmalarına katkıda bulunmak amaçlanmış ve 2005-2007 yıllarında Tlos antik kentinin Büyük Hamam kısmından çıkarılan iskeletler ile 2007 oluşan sel sonrası Demre Çayı kenarında bulunan 2 lahit mezar ve çevresinden elde edilen iskeletler, adli antroposkopik ve antropometrik yöntemlerle incelenmiştir. İskeletlerin, öncelikle cinsiyetleri, daha sonra yaş ve boyları tespit edilmeye çalışılmış ve iskeletlerde kişisel varyasyon, travma ve hastalık bulgularının varlığı araştırılmıştır. İncelenen 104 iskeletin öncelikle cinsiyeti tayin edilmeye çalışılmış ve 45 iskeletin erkek, 47 iskeletin kadın olduğu belirlenmiştir. Hata olasılığı yüksek olduğundan, 4 bebek ve 1 çocuk iskeletinde cinsiyet tayini yapılmamıştır. İskeletlerin 7?sinde cinsiyet belirlenememiştir. Tlos grubunda iskeletlerin %3,8 inin (n=2) bebek, %1,9 unun (n=1) çocuk, %3,8 inin (n=2) adolesan, %38,5 inin (n=20) genç erişkin, %48.1 inin (n=25) orta erişkin, %3,8 inin (n=2) yaşlı olduğu saptanmıştır. Demre grubunda ise iskeletlerin, %6,4 inin (n=3) bebek, %40,4 inin (n=19) genç erişkin, %31,9 inin (n=15) orta erişkin, %21,3 inin (n=10) yaşlı olduğu saptanmıştır. Boy uzunlukları, bireylerin uzun kemiklerinin maksimum uzunluklarından yararlanılarak Trotter (1970) formülleri ile hesaplanmıştır. Cinsiyeti tespit edilen ve kemik eşleşmesi sağlanan iskeletlerde ortalama boy uzunlukları, erkeklerde 1,69 cm, kadınlarda 1,59 cm olarak hesaplanmıştır. Bulunan iskeletler ile kayıp şahıslar arasındaki eşleştirmelerde; ilk planda cinsiyet, yaş ve boy gibi fiziksel özelliklerin belirlenmesi gerekmektedir. Antropoloji teknikleriyle, bu özellikler büyük bir doğruluk payıyla belirlenebilmektedir. Bunlara kişisel varyasyonlar, patolojik özellikler ve bireye özgü morfolojik karakterler eklenerek doğruluk payı arttırılabilmektedir. Sonuç olarak, bu genel ilkeler çerçevesinde, Tlos ve Demre kazı yerlerinden çıkarılan iskeletler incelenerek elde edilen verilerle Üniversitemiz Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü tarafından gerçekleştirilen kazı çalışmalarına katkı sağlanmış olmaktadır.

Adli tıpAntalyaAntalya-Demre+3
Süleyman Melik Sarıkcıoğlu
Akdeniz University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kadınlarda şiddet öyküsü: "anket çalışması"

Aile içi şiddet; eğitim düzeyi, ekonomik ve kültürel düzey ve coğrafi bölge ayrımı gözetmeksizin, tüm dünyada ve her toplumda yaygın şekilde görülmektedir. Bu çalışma, kadınların ve özellikle de gebelik dönemindeki kadınların şiddet öykülerinden yola çıkarak, bunların sosyo-demografik özellikleri, şiddet sıklığı, genel sağlık durumları ve gördükleri şiddettin etkisini ortaya koyacak veri oluşturmak amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın evrenini Antalya ilinde Üniversite Hastanesi Kadın Doğum Polikliniğine müracaat eden 17 yaş üstü 1000 gebe kadın oluşturmaktadır. Araştırma, görüşme ve soru kağıdı tekniğine dayalı tanımlayıcı bir çalışmadır. Veri toplama aracı olarak araştırmacılar tarafından geliştirilmiş olan sosyo-demografik özelliklerini içeren soru formu, geçerliliği ve güvenilirliği kanıtlanmış iki farklı psikiyatrik ön test (SCL-90-R ve Genel Sağlık Anketi-12) ve son olarak Şiddet Davranış Ölçeği (The Abusive Behavior Inventory) kullanılmıştır. Veriler Pearson korelasyon analizi, t testi, ki-kare testi, Mann-Whitney U testi, tek ve çok yönlü varyans analizi ile istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan gebelerin yaş ortalaması 28,6±5,6 olup, yaşa göre dağılımın en fazla olduğu grubu %56,2 oran ile 25-34 yaş gebeler oluşturmaktadır. Çalışmamızda, gebelik öncesi dönemde ve gebelik döneminde eş / partner şiddeti ile gebelerin yaşları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p >0,05). Ancak, hem gebelik öncesi dönemde hem de gebelik döneminde eş / partner şiddeti en fazla, gebelerin çoğunluğunu oluşturan 25-34 yaş grubu gebelerde saptanmıştır. Gebe kadınların uğradıkları şiddet sıklığı kaynaklara oranla daha yüksek bulunmuştur. Gebelik öncesi dönemde eş / partner tarafından uygulanan psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddetin prevalansları sırasıyla; %45,8, %21,7 ve %7 gebelik döneminde %46, %18,6 ve %6,3 olarak saptanmıştır. Çalışmayan gebelerde fiziksel eş / partner şiddeti sıklığı, çalışanlara oranla daha yüksek bulunmuştur. Bulgular; kadının ekonomik güvenceden yoksun olması ve sosyal statüsünü kazanamamış olmasının, eğitim düzeyinden bağımsız olarak, eş / partner fiziksel şiddeti açısından önemli bir risk faktörü olduğunu göstermektedir Evli olan kadınlar, bekarlara göre daha az fiziksel ve cinsel eş / partner şiddetine maruz kalmakta ve gebelik öncesi döneme göre, gebelik döneminde daha az partner fiziksel ve cinsel şiddetine maruz kalmaktadır. Bekar gebelerde, gebelik öncesi dönemde ve gebelik döneminde fiziksel ve cinsel partner şiddeti oranları değişmemektedir. Gebelerin eşlerinin meslekleri incelendiğinde, fiziksel eş / partner şiddeti en sık eş /partneri işçi olan gebelerde, cinsel partner şiddeti en sık eşi / partneri çiftçi ve serbest meslek sahibi olan gebelerde, psikolojik eş / partner şiddeti ise en sık eşi / partneri memur olan gebelerde rastlanmıştır. Gebelik döneminde fiziksel eş / partner şiddeti sıklığı gebelik öncesi döneme oranla; eş / partneri işçi, memur, serbest meslek, doktor, öğretim üyesi v.b. olanlarda (mesleğe göre değişmekle birlikte, %2,7-5,2 oranında) azalmakta; eş / partneri işsiz, çiftçi veya öğrenci olanlarda değişmemektedir. Gebelerin eğitim düzeyleri ile gebelik öncesi dönemde ve gebelik döneminde eş / partner şiddeti arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ancak eş / partner eğitim düzeyi arttıkça şiddet sıklığının azaldığı belirlenmiştir. Eşin alkol kötü kullanımı ile eş / partner şiddeti arasında doğrudan ilişki olduğu, hatta özellikle fiziksel ve psikolojik eş / partner şiddeti ile daha çok ilişkilendirilebileceği saptanmıştır. Gebeliklerini planlamamış olan gebelerde, bu bulgu ile eş / partner fiziksel ve cinsel şiddeti arasında ilişki olduğu da tespit edilmiştir. Evliliğe karar veriş şekli olarak, tanışıp severek evlendiğini belirtenlerdeki eş / partner şiddeti sıklığı, görücü usulü ve/veya istemeyerek evlenenlerle neredeyse eşit olup, evlilik şeklinin belirleyici olmadığı görülmüştür. Çekirdek aile yapısında, gebenin daha az sıklıkta şiddet öyküsü olduğu, aynı hanede yaşayan başka kişilerin varlığının ise kadınlar açısından şiddeti arttırıcı ayrı bir risk faktörü olduğu anlaşılmaktadır. Çalışmamızda, partner şiddetinin gebelik döneminde azaldığı, gebelik öncesi dönemde şiddet görmüş kadınların gebelikte de şiddete uğraması arasında pozitif bir ilişki olduğu saptanmıştır. Ankete katılan 1000 gebenin %1,2?si ?çocuklarının şiddete maruz kaldığını?, %2,3?ü ?çocuklarının şiddete tanıklık ettiğini? belirtmiştir. Ankete katılan 86 (%8,6) gebenin şiddet öyküsü olup, bunların 20?si (%2,0) fiziksel şiddet öyküsüne sahiptir.Fiziksel şiddet öyküsü olanların neredeyse tamamının çocuklarının, şiddete tanıklık ettiği ve yarıya yakınının çocuklarının da şiddete maruz kaldığı anlaşılmaktadır. Çalışmada elde edilen veriler, aile içi şiddetin toplumumuzun önemli bir problemi olduğunu göstermektedir. Kadınların şiddeti kabullenmesi ve sesini çıkaramaması, hatta kendini suçlu hissetmesi, ekonomik özgürlüğünün olmaması, sosyal desteklerden yoksun olması gibi faktörler kadına yönelik şiddetin gizli kalmasına ve şiddetin kısır döngüye dönüşmesine neden olmaktadır. Bu nedenle, şiddet mağdurlarının belirlenerek, en hızlı ve kolay şekilde sosyal, tıbbi ve adli yardım almaları sağlanmalıdır. Bu noktada adli makamlara olduğu kadar, tüm sağlık çalışanlarına da önemli görevler düşmektedir. Sağlık çalışanları olguları belirleme konusunda duyarlı olmalı, kadınlar ve çocukların muayenelerinde şiddet öyküsü ve bulguları özel olarak sorgulanmalı, adli rapor işlemleri hızla yürütülmelidir. Mağdur kadınlara yönelik adli işlemler için destek hizmetleri oluşturulmalı, gerek bu hizmetlere, gerek sosyal destek hizmetlerine erişim kolaylığı sağlanmalıdır. Ayrıca kadınların, şiddetle mücadele ve kendilerini korumaları konusunda eğitici, cesaretlendirici ücretsiz sosyal, psikolojik / psikiyatrik destek programlarından yararlanabilmeleri, gereğinde iş ve meslek olanağı sağlanarak bağımsız ve kendilerine yetecek hale gelmeleri sağlanmalıdır.

Aile içi şiddetAnketlerGebelik+3
Fatmagül Aslan
Akdeniz University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kafatası kırıklı ölüm olgularının adli tıp açısından değerlendirilmesi

Bu çalışmada Adli Tıp Kurumu Antalya Morg İhtisas Dairesinde 01 Mayıs 2005 - 30 Nisan 2011 tarihleri arasındaki 6 yıllık sürede otopsisi yapılan 3000 olgunun, raporları, fotoğrafları ve ölü muayene tutanakları geriye dönük olarak taranarak, kafatasında kırık bulunan 520 vaka değerlendirmeye alınmıştır. Bu olgular, yaş, cinsiyet, ölüm nedeni, ölüm şekli, travma nedeni, toksikolojik tetkik sonuçları açısından değerlendirilmiştir. Olguların %84,6sının erkek, %15,4ünün kadın olduğu saptanmıştır. Olgu sayısı en fazla 21-30 yaş aralığındaydı. Ölüm orijinine göre her iki cinsiyette de birinci sırada kazalar, sonra cinayet ve intihar geliyordu. Kazalar içerisinde en fazla görülen %41,8 ile trafik kazaları ve %41,3 ile yüksekten düşmelerdi. Travma nedenine göre; en çok görülen ateşli silah yaralanmalarını (%44,8), sonra yüksekten düşmeler (%25,4) ve trafik kazaları (%15,2) takip ediyordu. Tüm olgular içinde en fazla görülen kırık şekli, lineer kırık ve en fazla kırık oluşan kafatası kemiği ise temporal kemikti. Trafik kazası sonucu ölen olguların %40,5inin kanında etil alkol saptandı. Dış muayenede periorbital ekimoz ve otoraji bulunan olgularda yüksek oranda kaide kırığı tespit edildi.

Adli tıpKafatasıKırıklar-kemik+2
Haşim Tekşan
Akdeniz University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antalya'da yabancı uyruklu ölümlerin değerlendirilmesi

Dünya Turizm Örgütü verilerine göre; dünya çapında uluslararası turist sayısı yıldan yıla artmaktadır. Türkiye, ziyaret edilen ülkeler listesinde 7. sırada yer almaktadır. Özellikle son 10 yılda ülkemize gelen yabancı uyruklu sayısında belirgin bir artış olmuştur. Verilere göre; son yıllarda en çok ziyaret edilen turizm kenti Antalyadır. Özellikle tsunami, deprem ve diğer doğal afetler ile 11 Eylül 2001 terör saldırıları gibi olaylar sonrasında, sağlık ve emniyet konusunda güvence verilmesi, turistlerin gidecekleri yeri belirleyen en önemli konu haline gelmiştir. Bu çalışmada Adli Tıp Kurumu Antalya Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinde, 01 Ocak 2006 - 31 Aralık 2010 tarihleri arasında otopsileri yapılan yabancı uyruklu ölüm olguları retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışma sürecinde, Adli Tıp Kurumu Antalya Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinde yapılan toplam otopsi sayısı 2585?tir. Bu olgulardan 397 (%15,4) tanesinin yabancı uyruklu olduğu, 301?inin (%75,8) erkek, 96sının (%24,2) kadın olduğu tespit edilmiştir. En küçük olgu 5 yaşında, en büyüğü ise 87 yaşında olup, ortalama yaş 52,2?dir. Yabancı uyruklu 203 olguda ölümün (%51,1) kaza, 163 olguda (%41,1) doğal nedenler, 14 olguda (%3,5) intihar, 5 olguda (%1,3) cinayet sonucu olduğu belirlenmiş, 12 olguda (%3) orijin tespit edilememiştir. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde; 21-40 yaş grubunda en sık kazaya bağlı ölümlere, 41-70 yaş grubunda doğal ölümlere rastlandığı saptanmıştır. Doğal ölümlerin en sık sebebinin kalp hastalıkları (n=86, %52,8) olduğu belirlenmiştir. Enfeksiyonun, sadece 1 olguda (%0,25) ölüm nedeni olarak kayıt edildiği saptanmıştır. Kazaya bağlı ölümler, önlenebilir ölümler olarak kabul edilmektedir. Çalışmamızda, kazaya bağlı ölümlerin en sık nedeninin suda boğulma olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle, kişilerin yüzme aktiviteleri ve su sporları yaptığı havuz, deniz, çay, dere ve ırmaklarda cankurtaran hizmetleri verilmesi, acil müdahale için sağlık personelinin görevlendirilmesi ve acil koşullarda en kısa sürede hastanelere transportu sağlayacak ulaşım sisteminin sağlanması gereklidir. Ayrıca, söz konusu alanlarda diğer güvenlik önlemleri de hızla alınmalıdır. Çalışmamızda, trafik kazalarında ölen yabancı uyruklu sayısının, küçümsenemeyecek kadar yüksek (n=21, %5,3) olduğu belirlenmiştir. Antalya ilinde, trafik kazalarının önlenmesine yönelik tedbirlerin de en kısa sürede alınması gereklidir. Yabancı uyruklularda, cinayet ve enfeksiyona bağlı ölümlerin oldukça az oranda saptanması ise Antalya ili Turizmi açısından oldukça değerli bir güvenlik ölçütü oluşturmaktadır.

Adli tıpAntalyaBoğulma-suda+5
İbrahim Demir
Akdeniz University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adli tıp açısından yaş tayini istenen olguların değerlendirilmesi

Yaş tayini antropolojik çalışmaların ve ölü muayenelerindeki adli kimliklendirmenin önemli ve rutinde sık kullanılan bir parçasıdır. Adli tıp uygu-lamalarında canlılarda yaş tayini için kullanılan fiziksel gelişim ve yaşlanma bul-guları arasında ise kemikten yaş tayini ayrı bir öneme sahiptir. Ülkemizde sağlıklı olmayan nüfus kayıtları nedeniyle kimliği bilinen kişilerin gerçek yaşlarının tespi-tine yönelik değerlendirmeler adli tıp bölümlerinde yaygın olarak kullanılan ?Gök Atlası? başta olmak üzere Greulich Pyle, Tanner Whitehouse gibi batı toplumları-nın standartlarına göre hazırlanmış atlaslar ile yapılmaktadır.Bu çalışmada; yaşayan olgularda yaş tayini yapılması istemi ile 2002 ? 2011 yılları arasındaki 10 yıllık dönemde Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına gönderilen yaş tayini olgularının özelliklerini ortaya koymak, elde edilen bulgular ve literatürler ışığında kullanılan yöntemin verimliliğini değerlendirmek ve yaş tayini konusunda ileride yapılacak çalışmalar için Ülkemiz veri havuzuna katkı sağlamak amaçlanmıştır.Vakaların, doğum yeri, cinsiyeti, kimlik yaşı, ifade ettiği yaş, rapor yaşı, gönderen kurumun türü, yaş tayinine gereksinim duyulan olayın niteliği, yaş tayini istenen kişinin olaydaki konumu (mağdur, sanık vb.), kimlik yaşları ve rapor yaşları araştırıldı. Rapor ve kimlik yaşları arasındaki farklar karşılaştırıldı. Gök Atlasına göre tespit edilen yaşları tek bir yaş şeklinde raporlanabilen (kesin yaş tayini yapılabilen) 0 - 22 yaş arasındaki vakalar, çalışmaya alınan vakaların yarısına yakın bir kısmını oluşturan cinsel istismar/saldırı vakaları ve kimlik yaşı ile ifade ettiği yaş arasında fark olmayan, rapor istemlerindeki talep ve çıkarları da incelenmek suretiyle kimlik yaşlarının gerçek yaşları oluğu kanaatine varılan vakalar ayrı birer grup olarak irdelendi. Elde edilen verilerin analizleri SPSS-18 kullanılarak yapıldı.İncelenen 10 yıllık dönemde 58'i (% 28,3) erkek, 147'si (% 71,7) kadın olmak üzere toplam 205 yaş tayini istemi bulundu. Kimlik yaşlarına göre en küçük yaş 1, en büyük yaş 73, ortalama yaş 20,47 idi.Yaş tayinlerinin büyük kısmı (n=90, %43,9) Hukuk Mahkemeleri tarafın-dan istenmişti. Olay türleri incelendiğinde kadınlarda cinsel istismar/saldırı vaka-ları (n=97, %66,0) erkeklerde yaş tashihi vakaları (n=46, %79,3) ilk sıradaydı.Kesin yaş tayini yapılabilen 0-22 yaş grubundaki vakalarda raporla tespit edilen yaşları ile kimlik yaşları arasındaki ortalama fark 2,35'ti. Sadece 15 vakada (%9,8) rapor yaşları kimlik yaşları ile uyumlu bulundu.Raporlarında kesin bir yaş belirtilen cinsel istismar/saldırı vakalarında ra-porla tespit edilen yaşları ile kimlik yaşları arasındaki ortalama fark 2,21 iken kimlik yaşlarının doğru olduğu kanaatine varılan 57 vakada ise bu fark ortalaması 1,72 idi.Sonuç olarak gerek bizim çalışmamız gerekse Türkiye'de günümüze kadar yapılan çalışmalarda Gök Atlası yöntemi ile tespit edilen yaşların kimlik yaşına göre 1-2 yaş fazla olmak şeklinde sapma gösterdiği anlaşılmaktadır. Ülkemizde Greulich Pyle ve Tanner Whitehouse yöntemlerinin uygunluğuna ilişkin az sayıda literatür bulunmakla birlikte, bu yöntemlerin Gök Atlasına göre daha doğru sonuçlar verdiği ancak yine de kronolojik yaş ile tespit edilen yaşlar arasındaki fark-ların istatistiksel olarak anlamlı olduğu anlaşılmaktadır. Thiemann-Nitz yönteminin Ülkemizdeki yaş tayini istenen olgularda faydalı olabileceği düşünülebilir. Bu tür yeni yöntemlerin Türk toplumuna uygulanabilirliği konusunda yapılacak ça-lışmaların daha isabetli yaş tayini konusunda katkısı olabileceği düşünülse de Ül-kemizin başka toplumlar için hazırlanmış yöntemleri uygulamak yerine kendi coğrafyasından seçilen yeterli sayıdaki örneklemlerle diş erüpsiyon ve mineralizasyon derecelerini de içerecek şekilde özgün bir yöntem oluşturulmasına ihtiyaç duyduğu açıktır.Anahtar kelimeler: Yaş tayini, kemik yaşı, adli tıp.

Adli tıpKemik yaşı ölçülmesiYaş tayini
Murat Akkoyun
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Denizli ve çevresinde 2006 – 2010 yılları arasındaki beş yıllık periyotta adli Tıp anabilim dalınca yapılan çocuk otopsilerinin çok yönlü incelenmesi

Bu tez çalışmasında Denizli ve çevresinde 2006-2010 yılları arasında beş yıllık periyotta Adli Tıp Anabilim Dalınca otopsisi yapılmış olan 0 - 18 yaş grubu çocukluk çağı olgularının çok yönlü incelenmesi amaçlanmıştır. Söz konusu çalışmada 2006-2010 yılları arasındaki beş yıllık süre içerisinde Adli Tıp Anabilim Dalınca otopsisi yapılmış olan 857 olgunun 121'inin (%14.1) 0-18 yaş grubu çocukluk çağı ölümleri olduğu görülmüştür. Olguların ortalama yaşı 6.22± 6.88 olup, 79 olgu (%65.3) erkek, 42 olgu (%34.7) kız çocuktur. En fazla ölüm 28 olgu (%23.1) ile 2009 yılında olup, bunu sırasıyla 25 olgu (%20.7) ile 2008, 24 olgu (%19.8) ile 2010, 23 olgu (%19.0) ile 2006, 21 olgu (%17.4) ile 2007 yılları izlemektedir. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde; 71 olgu (%58.7) ile en fazla ölümün 0-4 yaş grubunda gerçekleştiği, bunu sırasıyla 29 olguyla (%23.9) 15-18 yaş grubunun, 11 olguyla (%9.1) 5-9 yaş grubunun, 10 olguyla (%8.3) 10-14 yaş grubunun izlediği tespit edilmiştir. Ölüm orijini değerlendirmesinde; 44 olguda (%36.4) orijin doğal nedenler olup, bunu sırasıyla 41 olgu (%33.9) ile kaza, 15 olgu (%12.4) ile cinayet, 8 olgu (%6.6) ile intihar orijinli ölümlerin izlediği belirlenmiş, 13 olguda (%10.7) orijin tespit edilememiştir. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde; 0-4 yaş grubunda en sık doğal nedenlere ve kazaya bağlı ölümlerin bulunduğu tespit edilmiştir. Doğal nedenlere bağlı meydana gelen ölümlerin 16'sının (%36.4) enfeksiyondan kaynaklandığı, enfeksiyonlardan ise en fazla ölümün 10 olgu (%22.7) ile pnömoni olduğu saptanmıştır. Pnömoni ve ölü doğumun 10'ar olgu (%22.7) ile doğal nedenlere bağlı ölüm olguları sıralamasında ilk sırayı paylaştığı, bunu 6 olguyla (%13.6) mide içeriği aspirasyonunun takip ettiği tespit edilmiştir. Çocukluk dönemi doğal olmayan ölümlerin en sık nedeni 41 olguyla (%33.9) kazalar olup, kazalar içinde en sık karşılaşılan nedenler; 11 olgu (%26.8) ile suda boğulmalar, 6 olgu (%14.7) ile CO intoksikasyonu, 5 olgu (%12.2) ile yüksekten düşmeler, 3 olgu (%7.3) ile trafik kazalarıdır. Doğal nedenlerden kaynaklanan bebek ve anne ölümlerini azaltmak için gebelikte izlemlerin sayı ve niteliğinin geliştirilmesi, riskli ve kronik hastalığı olan gebelerin tespit edilmesi gerekir. Doğumun planlanması, doğumun sağlık kurumlarında gerçekleştirilmesinin sağlanması ve gebelik sonrası izlem programlarının yaygınlaştırılmasının gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Enfeksiyondan ve diğer hastalıklardan ölümleri azaltmak için erken tanı ve tedavi çalışmalarının arttırılması, çocuğun hijyen kurallarına uygun ortamda büyümesi, dengeli beslenmesi sağlanmalıdır. Kaza sonucu ölümlerin en sık nedeninin suda boğuma, CO intoksikasyonu, yüksekten düşme olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle kazaları önlemek için; çocuğun denetimsiz bırakılmaması konusunda aile eğitilmeli; çocuğa da gerek okul öncesi gerekse okul döneminde bu yönden karşılaşabileceği riskler, korunma yolları, acil yardım alabileceği kişiler ve telefon numaraları ile yaşına göre anlayabileceği düzeyde ilk yardım bilgileri konularında tekrarlayan düzenli eğitimler verilmelidir

Adli tıpDenizliMortalite+3
Meriç Çapkur
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Damar yaralanmalarına bağlı ölümlerin adli tıp açısından değerlendirilmesi

Mehmet Atılgan
Akdeniz University
1995
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın ilinde yapılan adli otopsilerde doğal nedenlere bağlı ölümlerin değerlendirilmesi

Bu çalışmada, Adnan Menderes Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nca 01.01.2006-31.12.2016 tarihleri arasında ölü muayenesi ve otopsisi yapılan olgular arasından otopsiler sonucu ölüm nedenin doğal nedenlere bağlı olduğu saptanan olguların yaş grupları, cinsiyeti, ölüm nedenleri, ölüm nedenlerinin yaş ve cinsiyete göre dağılımı incelenerek bu konuda yurtdışında ve ülkemizde yapılmış çalışmalara ait literatürle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ölü muayenesi ve otopsisi yapılan toplam 2195 olgu arasından 397 (%18) olgunun ölüm nedenin doğal nedenlere bağlı olduğu saptanmış olup, bu olgular arasından ölüm nedeni otopsi sonucu belirlenmiş olan 349 olgu değerlendirilmiştir. Olguların 278'inin (%79,7) erkek, 71'inin (%20,3) kadın olduğu saptanmıştır. Yaş ortalamasının 48,4 olduğu, 50-59 yaş aralığının 65 olgu ile (%18,6) en sık görülen yaş grubu olduğu, ölümlerin 37 olgu ile (%10,6) en çok ocak ayında ve 101 olgu ile (%28,9) kış mevsiminde gerçekleştiği, ölüm yerinin 113 olgu ile (%32,4) en sık ev olduğu saptanmıştır. Ölüm nedenlerinin sistemlere göre dağılımı incelendiğinde; kardiyovasküler sistem hastalıklarına bağlı ölümler 214 olgu ile (%61,3) ilk sırada yer alırken, bunu 55 olgu ile (%15,8) solunum sistemi hastalıkları ve 51 olgu ile (%14,6) santral sinir sistemi hastalıkları izlerken, kardiyovasküler sistem hastalıkları arasında en sık 160 olgu ile (%74,8) koroner arter hastalığı tespit edilmiştir. Adli otopsilerde saptanan doğal nedenli ölümlerin büyük kısmı kardiyovasküler sistem hastalıklarına, bunların da çoğunluğunu koroner arter hastalığına bağlı meydana gelmektedir. Ani veya beklenmedik ölümlere neden olabilecek hastalıkların ve bunlara neden olabilecek risk faktörlerinin belirlenmesi, risk grubundaki kişilere yapılacak tarama testleri ve toplumun bu konuda bilgilendirilmesi ile birlikte ani ve beklenmedik ölümlerin sayısının azaltılabileceği düşünülmektedir.

Adli tıpAydınOtopsi+3
Tuğrul Tural
Adnan Menderes University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vajinal yoldan cinsel istismar/saldırı iddiası olan olgularda polarize multispektral videokolposkopinin kullanılması

Araştırmamızın amacı cinsel istismar mağduru kişilerin, ailelerinin ve istismarcıların tıbbi ve sosyodemografik özelliklerini değerlendirerek olası risk faktörlerini belirlemek; özellikle tıbbı bulguların değerlendirilmesinde yardımcı yöntemlerin etkisini ortaya çıkarmaktır. Çalışmada 2011 Ocak ayından 2015 Aralık ayına kadar yargı makamları tarafından Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniği'ne yönlendirilmiş 339 olgu retrospektif olarak taranmıştır. Elde edilen verilerin değerlendirilmesinde SPSS 2.0 programı kullanılmış ve Ki-kare anlamlılık testi yardımıyla değerlendirme yapılmıştır. Olgularımızda mağdur yaş ortalaması 18,87±9,4 olarak bulunmuş; mağdurların %51,8'inin ilköğretim seviyesinde olduğu tespit edilmiştir. Mağdurların%43,3'ünün öğrenci olduğu, mağdur ailelerinin %58,5'inin beraber yaşadığı, mağdurların annelerinin %76'sı, babalarının da %66'sının en fazla ilkokul mezunu olduğu görülmüştür. Sanık yaşı bilinen 266 olguda yaş ortalamasının 26,82±12,2 olduğu, istismarcıların %39,3'ünün mağdurun yakın arkadaş/partneri olduğu, istismar olgularının %33,3'ünün sanık evinde gerçekleştiği ve olguların %15,5'inde alkol kullanıldığı anlaşılmıştır. Vajinal bulguların %60,7'si ilk 72 saatte bulunmuş ve ilk gün bulgu bulunma oranının düşük olması üzerine olgularda alkol kullanımı araştırılmış ve alkol kullanımı ile bulgu bulunması arasında anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür(p=0,03ޒ0,05). İlk 96 saatte bulunan bulgular ile 96 saat sonrası bulgu bulunma ilişkisi Ki-kare testi ile incelenmiş ve aralarında anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür ve ilk 96 saatin bulgu bulunmasındaki önemi anlaşılmıştır(p=0,00ޒ0,005). Dördüncü günde de bulgu bulunma oranının yüksek olmasının nedeni dijital multispektral videokolposkopi ve boyama yöntemi kullanımı olarak düşünülmektedir. Gerek eğitim alanında gerekse sosyal alanda gerekli önlemleri alarak cinsel istismar olgularının önlenmeleri sağlanabilir. Cinsel istismar olguları, gerekli eğitimleri almış, tecrübeli ve alanında uzman kişilerin bulunduğu, multispektral videokolposkop ve yardımcı boyama tekniklerin kullanıldığı, fotodökümantasyonun yapıldığı, gerekli donanıma ve konsültasyon imkanlarına sahip merkezlerde muayene edilmeli ve sonuç verilmelidir. Bu sayede olguların daha hızlı çözülmesi sağlanabilir. Anahtar kelimeler: Cinsel İstismar, genital bulgular, risk faktörleri

Adli tıpCinsel saldırı suçuCinsel suçlar+7
Betül Pekşen Koç
Adnan Menderes University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın ilinde suça sürüklenen çocukların değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Suça sürüklenen çocuk sayısı son yıllarda giderek artmaktadır. Hem ülkemizde hem de dünyada bu çocukların işledikleri suçlar; çocuk, aile ve toplum açısından bir sorun olmaya devam etmektedir. Bu çalışma ile suça sürüklenen çocukların suç işlemesinde etkili olan faktörlerin ortaya konulması ve bu konuda alınabilecek önlemlerin belirlenmesi hedeflenmektedir. Gereç ve yöntem: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne işledikleri iddia edilen suç nedeniyle adli makamlar tarafından 01 Ocak 2019 tarihinden itibaren adli değerlendirme için yönlendirilen, fiili işlediği sırada 12 yaşını doldurmuş olup 18 yaşını doldurmamış olan 110 suça sürüklenen çocuk değerlendirmeye alınmıştır. Çocukların Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniği'nde yapılan muayenelerinde kayıt edilen görüşme formları incelenmiştir. Hasta dosyalarından elde edilen olguya ve ailesine ait sosyodemografik verilerin ve olguların psikiyatrik muayene bulgularının incelenmesi amacıyla bir anket formu düzenlenmiştir. Olgulara ait görüşme formları ve raporlar bu anket formu doğrultusunda değerlendirilmiştir. Bulgular: Olguların %75,5'i(n:83) erkek ve %24,5'i(n:27) kız cinsiyette olup olguların suça karıştıkları yaş ortalaması 13,71±0,91'dir. Olguların %63,6'sı okula devam etmekte ve sadece % 25,7'sinin okul başarısının iyi düzeydedir. Olguların %22,7'sinin mükerrer suça karışan çocuklar olduğu tespit edildi. Suça sürüklenen bu çocuklarının büyük bir kısmında madde kullanımı olduğu, sosyal aktivitelere katılmadığı, yakın çevresinde, ailesinde ve arkadaş grubunda suça karışan bireyler olduğu saptandı. Olguların çoğunun ebeveyn eğitim düzeylerinin düşük olduğu, annelerin çoğunun ev hanımı babaların ise işçi olduğu ve aile gelir düzeyinin düşük olduğu saptandı. Çocukların en sık hırsızlık suçuna, ikinci sıklıkla kasten yaralama suçlarına karıştığı, en sık hırsızlık suçunun tekrarlandığı görüldü. Olguların %27,7'sinde zeka geriliği, %24'ünde DHEB ve %22,2'sinde davranım bozukluğu olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen bulgulara göre, düşük okul başarısı, madde kullanımı, ebeveyn eğitim düzeyinin düşüklüğü ve düşük gelir düzeyinin suçun tekrarlanmasında önemli risk faktörleri olduğu görülmüştür. Risk grubunda bulunan çocukların tespit edilerek bu çocuklara yönelik önlemlerin alınması ve suça sürüklenen çocukların topluma kazandırılması amacıyla ekonomik, sosyal ve kültürel düzenlemelere ihtiyaç olduğu düşünülmüştür.

AydınSuçSuça iştirak+2
Pınar Yiğit
Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın İli'nde sudan çıkarılmış cesetler

Aydın İli'nde Sudan Çıkarılmış Cesetler.Amaç ve hipotez: Aydın'da 2004 ile 2009 yılları arasında sudan çıkarılan cesetlerin retrospektif olarak değerlendirilmesi, elde edilen verilerin literatür bilgileri ile karşılaştırılması, farklı unsurların belirlenmesi ve var ise farklılıkların tartışılması planlanmıştır.İl geneli için bu konuda daha önceden yapılmış çalışma bulunmamaktadır. Toplanan verilerin ülkemiz ve dünyadaki benzer çalışmalara katkı sağlayacağı düşünülmektedir.Gereç ve yöntem: 2004 ile 2009 yılları arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nda görevli öğretim üyesi adli tıp uzmanlarınca yapılan tüm ölü muayenesi ve otopsi kayıtları, tutanak örnekleri incelendi. Sudan çıkarılmış olduğu anlaşılan olgulara ait dokümanlar ayrıntılı değerlendirme için ayrıldı. Bu tutanaklardan elde edilen veriler SPSS for Windows 13.0 programı yardımıyla işlenerek; zamansal açıdan rastlanma sıklığı, yaş, cinsiyet, uyruk gibi sosyodemografik veriler, cesedin çıkarıldığı suyun ve yerin özelliği (deniz, havuz, baraj, sulama kanalı, vs.), otopsi yapılma sıklığı, cesedin durumu ve adli muayene sonucunda saptanan bulgular, histopatolojik inceleme sonuçları, ölüm nedenleri, orijin açısından değerlendirildi.Bulgular: Çalışma kapsamındaki 6 yıllık dönem içerisinde toplam 1653 ölü muayenesi ve otopsi yapıldığı, bunlardan 125 (%7.56) olgunun sudan çıkarıldığı ve 104 (%6.29) olgunun ölümünde suda boğulmanın tek başına veya diğer nedenler ile birlikte etken olduğu saptandı. Olguların 104'ü (%83.2) erkek, 20'si (%16.0) kadındı. Mevsimsel olarak incelendiğinde yaz ayları (Haziran, Temmuz, Ağustos) olguların yarısından fazlasının görüldüğü dönemdi. Yaş ortalamasının 34.04±22.9 olduğu, olgular, dekadlar halinde yaş gruplarına ayrıldığında 26 (%20.8) olgu ile 21-30 yaş aralığının tepe noktası olduğu, 0-10 yaş grubunun 18 (%14.4) olgu ile ikinci sırada geldiği, ardından 17'şer olgu ile 11-20 ve 31-40 yaş grubunun takip ettiği saptandı. Olguların %44.8'i denizden, %37.6'sı göl, baraj, akarsu, sulama kanalı gibi normalde yüzmenin yasak olduğu yerlerden çıkarılmış ve 117'sine (%93.6) otopsi yapılmıştı. Cesedin bulunmasından, adli tıp uzmanınca değerlendirilmesine kadar geçen sürenin ortalama 10.47(±7.7) saat olduğu, çürümenin 10 (%8.0) olguda başlamış, 21 (%16.8) olguda ise ilerlemiş olduğu saptandı. Ölümünde suda boğulmanın etken olduğu 104 olgunun 42'sinde (%40.38) mantar köpüğü izlenmişti. İleri derecede çürüme olan 21 olgunun hiçbirinde mantar köpüğü bulgusu yoktu. 44 (%35.2) olguda herhangi bir dış travmatik bulgu yokken, geri kalan olgularda antemortem ve/veya postmortem oluşmuş çeşitli niteliklerde travmatik lezyonlar mevcuttu. Otopsi yapılan 117 olgunun 95'inde (%81.2) kişinin önemli miktarda sıvı aspire ettiğine işaret edecek akciğer bulguları belirlendiği, otopsi sonucunda (ıslak ya da kuru tip) suda boğulma sonucu öldüğü kanısına varılan 80 olgudan yalnızca 3 (%3.75)'ünde sıvı aspirasyonuna işaret edecek herhangi bir akciğer bulgusu yok iken, diğer nedenler ile suda boğulmanın ortak etkisi sonucunda öldüğü belirlenen 18 olgunun tamamında aspirasyon bulguları görüldüğü saptandı. Otopsilerin %88.0'inde (n=103) histopatolojik örnekleme yapılmamıştı. Çalışmamız sonucunda saptanan ölüm nedenlerine bakıldığında; 125 olgudan 86'sının (%68.8) suda boğulma, 18'inin (%14.4) suda boğulma ve diğer etkenlerin ortak etkisi sonucu öldüğü, 15 (%12.0) cesette ise sudan çıkarılmakla birlikte suda boğulma bulgusu olmadığı ve başka bir nedenle öldüğü kanaatine varıldığı belirlendi. Orijin olarak kazaların %79.2'lik bir oran (n=99) ile ilk sırada olduğu görüldü. Olguların %3.2'si (n=4) kendilerinde mevcut bir hastalık zemininde doğal nedenler ile öldükten sonra suya düşmüştü. 3 (%2.4) olguda cinayet, 1 (%0.8) olguda ise intihar orijin olarak belirlenmişti.Sonuç: Genel olarak adli tıp pratiğinde olduğu gibi, bölgemizde de, sudan çıkarılmış cesetler önemli bir yer tutmaktadır. Olguların çoğunluğunda ölüm nedeni suda boğulma, orijin kaza olmakla birlikte, diğer ölüm nedenleri ve orijinlerle de karşılaşma ihtimalinin her zaman bulunduğu dikkate alınmalıdır.Anahtar kelimeler: Sudan çıkarılmış cesetler, suda boğulma, otopsi.İletişim Adresi: Dr.Hüseyin Özgür ALAÇAMAdnan Menderes Üniversitesi Tıp FakültesiAdli Tıp Anabilim Dalı - Aydın.Tel: 0.256.2142040 ( Dahili: 4350, 4586 )Fax: 0.256.2134816E mail: drozguralacam@yahoo.com

Adli tıpAydınBoğulma-suda+3
Hüseyin Özgür Alaçam
Adnan Menderes University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın ilinde ateşli silah yaralanmasına bağlı ölümler

Amaç ve hipotez: Bu çalışmada amacımız Aydın ilinde meydana gelen ateşli silah yaralanmasına bağlı ölüm olgularının, ülkemiz genelinde ve dünyada yapılan çalışmalarla farklılıklarını ve bunların nedenlerini tartışmaktır.Yöntem: Çalışmamızda 2004 ile 2009 yılları arasında Anabilim Dalı'mızca otopsileri yapılan 146 ateşli silah yaralanmasına bağlı ölüm olgusunun; cinsiyet, yaş, meslek, olay yeri, orijin, mevsim, ay, yıl, silahın türü, mermi giriş ve çıkış sayıları, atış mesafesi, ek travmatik bulgu olup olmadığı, ölüm nedeni, tedavi varlığı, mermi giriş yeri değerlendirilmiş ve elde edilen veriler SPSS 14.0 for Windows programına işlenerek veriler ve tablolar düzenlenmiştir.Bulgular: Toplam 146 ateşli silah kaynaklı ölüm olgusu saptanmıştır. Bu olgular tüm adli otopsilerin %8.8'ini oluşturmaktadır. Olguların %91.8'i erkek, %8.2'si kadındır. Yaş gruplarına göre dağılımda; %30.1 olgu ile 31-40 yaş grubunun en fazla olduğu saptanmıştır. Olgularda kullanılan silah türüne göre dağılımda; %58.2 olguda tabanca kullanılmış iken, %40.4 olguda av tüfeği, %1.4 olguda ise harp silahı kullanıldığı saptanmıştır. Olguların orijinine göre; %52.7 olgu ile cinayetlerin birinci sırada olduğu, bunu %37 olgu ile intihar ve %2.7 olgu ile kazaya bağlı ölümlerin izlediği, %7.5 olguda ise orijinin belirlenemediği saptanmıştır. Giriş lezyonunun bulunduğu vücut bölgesinde ise; %41.8 olgu ile kafanın birinci sırada olduğu saptanmıştır.Sonuç:Dünyanın ve ülkemizin çeşitli yörelerinde olduğu gibi Aydın ilinde de ateşli silah yaralanmasına bağlı ölümler adli otopsi olguları arasında önemli bir yer tutmaktadır. Bu da bize ateşli silahların kontrolü konusunda daha sıkı önlemlerin alınması ve halkın bilinçlendirilmesi çalışmalarına ağırlık verilmesi gerektiğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Ateşli silah, orijin, otopsi.İletişim Adresi: ADÜ Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı - Aydın.Tel: 0.256.2142040 ( Dahili: 4350 ? 4586 )Fax: 0.256.2134816

Adli tıpAydınMortalite+4
Gökhan Cingöz
Adnan Menderes University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın'da zorlamalı kadın ölümleri

2001-2006 yılları arasında zorlamalı ölümlere bağlı 19 yaş üstü 144 kadın olgunun otopsi ve ölüm muayenesi raporları retrospektif olarak taranmış elde edilen veriler değerlendirilmiştir. 19 yaş üstü zorlamalı kadın ölümleri tüm adli otopsi ve ölü muayenelerinin % 11.2'sidir. Kadın ölümlerinin % 18.7'si 0-18 yaş aralığındadır. 19 yaş üstü kadın ölümlerinin % 72.3'ü zorlamalı ölüm, % 27.7'si doğal ölümdür. 2006 yılında en yüksek oranda (% 28.5) ölü muayenesi ve otopsi yapılmıştır. Ölümlerin % 53.4'ü Haziran-Eylül ayları arasında dağılmıştır. Olaylar en sık % 18.8 Perşembe, en az % 7.6 Cuma günü meydana gelmiştir. Olguların % 36.8'i evli ve % 29.9'u 19-29 yaş grubundadır. Orijin açısından % 42.4'ü kaza, % 25.0'ı intihar ve % 25.0'ı cinayet ve % 7.6'sında orijin belirlenememiştir. Ölüm nedenlerinin incelenmesinde; % 27.1 ile trafik kazası ilk sırada yer alırken, % 26.4 ile asfiksi ikinci sırayı, % 19.4 ile ateşli silah yaralanmasına bağlı ölümler üçüncü sırayı almaktadır. Ölüm nedeni trafik kazasına bağlı olgular en fazla yolcu konumundadır. İntihar olgularının % 50.0'ında ölüm nedeni asfiksidir. İntihar orijinli asfiksi olgularının tamamında ası yöntemi kullanılmıştır. Cinayet orijinli asfiksilerde tıkama-tıkanma en sık görülen ölüm nedenidir. Kaza orijinli asfiksi nedenleri, eşit oranlarda görülen karbonmonoksit zehirlenmesi ve suda boğulmadır. İntihar nedenleri bilinen vakalara bakıldığında; 5 olgunun (% 13.9) tanısı konulmuş ruhsal bir hastalığı olduğu, 3 olgunun (% 8.3) tanısı konulmamış olmakla birlikte bir psikiyatrik hastalığı olabileceği ortaya çıkmıştır. Cinayet orijinli ateşli silah yaralanması olgularının % 75.0'ında atış sayısı çoklu iken, % 25.0'ında teklidir. İntihar orijinli olanların ise tamamında tekli atış mevcuttur. Kullanılan ateşli silah olguların % 75.0'ında yivli silah, % 25.0'ında ise yivsiz silah olarak belirlenmiştir. Cinayet orijinli ateşli silah yaralanması olgularımızın 5'i ev içinde işlenen cinayetlerdi. Olguların % 73.6'sına klasik otopsi, % 26.4'üne ise sadece ölü muayenesi yapılmıştır. Cinayet ve orijini belirlenemeyen olguların tamamına otopsi yapılmış olup, kazaların % 39.3'üne, intiharların % 97.2'sine otopsi yapılmıştır. Olgularımızın % 63.2'sinden toksikolojik inceleme için örnek alınmıştır. Orijini tespit edilemeyen olguların % 90.9'unda, cinayetlerin % 83.3'ünde, intiharların % 83.3'ünde, kazaların % 34.4'ünde toksikolojik inceleme yapılmıştır. Şiddet ölümle sonlanmasa dahi alkol, uyutucu, uyuşturucu alışkanlığı, intihar girişimi ve ruhsal durum bozukluklarına yol açabilmektedir. Ülkemizde bu konu ile ilgili benzer çalışmaların yapılması ve elde edilecek sonuçlar ile yapılacak planlamalar, zorlamalı kadın ölümü olgularında bir azalma sağlayacaktır.

Nihal Uraz
Adnan Menderes University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Medikolegal ölüm olgularındaki miyokard hasarında apoptozisin değerlendirilmesi

Ani beklenmedik ölümlerin en sık nedeninin kardiyovasküler sistem hastalıkları olduğu bilinmektedir. Bu grup içinde de en büyük bölümü iskemik kalp hastalıkları almaktadır. Koroner arter hastalığı ve miyokard infarktüsü gibi kardiyak hastalıkların bu kadar sık ve fatal olması nedeniyle adli tıp pratiğinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle postmortem tanıda birçok yöntem denenmekte ve kullanılan yöntemler için güvenilirlik ve spesifiklik çalışmaları yapılmaktadır.Bu çalışmada; miyositlerdeki apoptozisin miyokard hasarında postmortem tanısal özelliklerinin araştırılmasını amaçladık. Bu amaçla, tarafımızca medikolegal otopsisi yapılan 43 olgunun miyokard dokularında terminal deoxynucleotidyl transferasemediated dUTP nick end labeling (TUNEL), bcl-2, bax, Fas, p53 immünhistokimyasal boyama yöntemlerini kullanarak apoptozis durumları değerlendirildi.Koroner arterlerden en az birisinde %75 ve üzerinde darlık olan olgularda ve miyokard infarktüsü tanısı olan olgularda apoptozis belirteçlerinin daha yüksek oranda pozitiflik gösterdiği dikkati çekti. Herhangi bir koroner arterinde %50 ve üzerinde darlık olan olguların, Fas ve bax boyalarının istatiksel olarak anlamlı derecede pozitiflik gösterdiği saptandı. Apoptozisin akut miyokard infartüsü gibi miyokard hasarı tanısında kullanılmasının yardımcı olabileceği, Bcl-2, bax, Fas, p53 belirteçleri ve TUNEL boyama yönteminin bu amaçla kullanılabileceği düşünülmüştür. Bu yöntemlerin düşük spesifiklik nedeniyle tanısal kullanımı yetersiz olabileceği, başka yöntemlerle desteklenmesinin yararlı olacağı kanaatindeyiz.Anahtar sözcükler: Miyokard infartüsü, apoptozis, postmortem, adli tıp

Adli tıpApoptozisKalp hastalıkları+3
Berk Gün
Adnan Menderes University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın ilinde 0-18 yaş çocuk otopsileri

Bu çalışmada Aydın?da meydana gelen 0-18 yaş grubundaki adli ölüm olgularının özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Aydın?da 2002-2012 yılları arasında Adanan Menderes Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından otopsileri yapılmış 0-18 yaş grubundaki 255 olgunun retrospektif olarak yaş, cinsiyet, orijin, ölüm nedeni ve yıllara göre değişkenlikleri incelenmiştir. Toplam 2565 adli nitelikli ölüm olgusunun 255?i (% 6,2) 0-18 yaş grubudur. Olguların %73,67?si (n:187) erkek, %26,3?ü (n:67) kadındır. Olguların çoğunluğu (%43,1) 0-4 yaş grubundadır. Olayın gerçekleştiği yer 110 olguda (%43,1) ev veya etrafıdır ve olguların %55,7?si olay yerinde ölmüştür. Orjin olarak en çok kaza (%52,5) görülürken, bunu patolojik ölümler (%32,2) izlemektedir. Olguların 81?i (%31,8) doğal nedenler, 70?i (%27,5) künt travma ve 66?sı (%25,9) asfiksi nedeniyle ölmüştür. Doğal olmayan nedenler arasında ilk sırayı (%38) trafik kazası alırken, doğal nedenler arasında en sık neden (%18.5) pnömoni- bronkopnomonidir. Olguların %77,6?sına otopsi yapıldığı saptanmıştır. Çocukluk çağı doğal olmayan ölümlerinin en önemli sebebi kazalar olup en sık trafik kazalarına rastlanmaktadır. Bu nedenle kaza sonucu çocuk ölümlerini önlemek için trafik kazalarını azaltmaya yönelik etkili çalışmaların artırılmasının yanında çocuklara yönelik koruyucu tedbirlerin alınması gerekmektedir. Sağlık hizmeti sunan birimlerde tanı ve tedavi edici sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması çocukluk çağı ölümlerini önemli derecede azaltacaktır.

Adli tıpAydınMortalite+2
Başak Çakır
Adnan Menderes University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adli tıp polikliniği'ne başvuran darp olgularının demografik incelenmesi

Adli raporlama, hukuk sisteminin karar verebilmesi ve bireyler için adaletin eşit ve uygulanabilir olmasına katkı sağlaması nedeniyle önemlidir. Ülkemizde acil servislere başvuru nedenlerinden en yaygın olanı travmalardır, acil servislere başvuran adli olgu kayıtlarında darp, travma olguları içinde 2. sırada yer almaktadır. Bizim bu çalışmadaki amacımız darp olgularının demografik yapılarını inceleyip, sosyoekonomik koşulların suçun niteliğine göre belirleyici olup olmadığını ve oluyorsa hangi oranda gerçekleştiğini ortaya koymaktır. Adli Tıp Anabilim Dalı'na 01.01.2014 – 31.12.2014 tarihleri arasında başvuran 1657 olgu içerisinde 126 darp olgusunun yaş ortalaması 35.7±14.1 erkeklerin yaş ortalaması 36.3±13.4 kadınların yaş ortalaması 32.4±17.5 dır. Kadına yönelik ve aile içi şiddet olgularında en sık eş-sevgili tarafından şiddetin görüldüğü, darp olaylarının en sık 17:00-23:59 saatleri arasında, İlkbahar döneminde (%38.1) ve Mayıs (%15.9), Mart (14.3) aylarında görüldüğü, olguların %53,9'unun ilköğretim mezunu veya ilkokul terk olduğu, olguların çoğunluğunun müdahale sonrası yatış yapılmadan şifa ile taburcu olduğu, en sık baş-boyun yaralanmasının görüldüğü saptanmıştır. Çocuk istismarı ve ihmalini, kadına yönelik şiddeti önlemeye, gençler arasında artan şiddeti azaltmaya, toplumda eğitim seviyesinin yükselmesine ve eğitim kalitesinin gelişmesine, bireylerin ekonomik kalkınmasının sağlanmasına yönelik politikalar geliştirmek devlet(ler)'in sorumluluğundadır. Bu yönde yönetimlere baskı yapılması da Türkiye'de yaşayan bireyler olarak sorumluluğumuzdur. Anahtar Sözcükler: Darp, Şiddet, Adli Tıp

Adli tıpAydınDemografi+3
Tülay Elbek
Adnan Menderes University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anal yoldan cinsel istismar/saldırı iddiası olan olgularda bulguların zamana karşı değerlendirilmesi

Cinsel şiddette oluşan anogenital bulgular özellikle görüntüleme teknolojilerindeki değişimle birlikte yeniden değerlendirilmekte ve sınıflandırılmaktadır. Ancak anal bulgular konusunda yeterince çalışma yoktur. Bu çalışmada cinsel şiddet eyleminden sonraki anal muayene bulguları ve bulguların zamana karşı değişimleri araştırılmıştır. 24.06.2010 tarihinden 2014 Aralık ayına kadar ADÜ Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniği'ne cinsel istismar iddiası ile yönlendirilen hastalardan cinsel muayeneleri kolposkop eşliğinde yapılan, anal yoldan cinsel istismar iddiası olan, elde edilen verilerin bilimsel bir çalışmada kullanılmasına onay vermiş 222 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. 222 olgunun 154'ü (%69,4) kadın, 68'i (%30,6) erkekti, %60,8'i 18 yaşın altındaydı, gelir getiren bir işte çalışanların oranı %15,4'tü. Ailede iki veya daha fazla kardeş olanlar %92,3'tü. Olguların %56,3'ünün daha öncesinde en az bir kez anal ilişkisinin olduğu görüldü. Olgunun %31,5'inde (n:70) akut travmatik anal bulgu, %24,8'inde (n:55) kronik travmatik anal bulgu, %10.4'ünde (n:23) hem yeni hem eski anal travmatik bulgulara rastlandı. Olay tarihi ve muayene arasında geçen süre birlikte değerlendirildiğinde; ilk 72 saat içerisinde gelen olgularda %50'den fazla anal bulgu bulundu. %17,6'sında anal bölgede yırtık olduğu, yırtık gözlemlenen olgularda diz dirsek pozisyonunda saat kadranına göre saat 6 veya 12 hizalarında %30,8 oranında yırtık belirlendi. Olgularda ekimoz %3,2, abrazyon ve/veya kızarıklık %3,3, birden fazla akut travmatik anal bulgu %12,8 olarak bulundu. Kronik travmatik anal bulgu olarak kat değişiklikleri %5, refleks anal dilatasyon %1,4, birden fazla kronik travmatik anal bulgu %5,9 olarak bulundu. Olguların %12,2'sinde (n:27) skar bulundu. Diz dirsek pozisyonuna göre anüste saat kadranına göre skar değerlendirildiğinde %66,7'si 6 ve/veya 12 hizasında saptandı. On günden sonra gelen vakalarda bulgu bulma oranı dramatik bir şekilde %20'nin altına düşmüştü. İlk 72 saatin akut travmatik bulguların saptanmasında çok değerli olduğu, istismar sonrası erken dönemde muayenenin delillerin toplanması ve bulguların elde edilmesi açısından çok büyük öneme sahip olduğu ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Cinsel şiddet, anal bulgular, muayene zamanlaması, adli tıp.

Adli tıpAnüsCinsel saldırı suçu+3
Bedir Korkmaz
Adnan Menderes University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adli otopsilerde kesici delici alet yaralanmaları

Bizim çalışmamızda, kesici delici alet yaralanması sonucu ölen olgularda yapılan otopsiler sonucunda elde edilen veriler, sıklığı, yaraların tanımlanması, yarayı meydana getiren aletin özelliklerinin tanımlanması, yaralanan organların sıklığı, yaralanma nedenleri, ölüm nedenleri ve olguların sosyodemografik özelliklerinin tanımlanması, ileriye dönük alınabilecek tedbirlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Adnan Menderes Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nca 01.01.2005-15.06.2015 yılları arasında yapılan 2327 otopsi ve ölü muayenesi olgularından kesici delici alet yaralanması sonucu ölen 88 otopsi olgusu değerlendirilmiştir. Yaş ortalamasının 38.6±15.4 olduğu, olguların %89.8'inin erkek olduğu, %80.7 oranında orijinin cinayet olduğu, %37.5 olguda tek yara saptandığı, %33 olguda savunma yarası olduğu, en sık yaş grubunun 30-39 yaş olduğu, en sık yaralanan bölgenin %71.5 göğüs bölgesi olduğu saptanmıştır. Kesici delici alet otopsilerinde yara sayısının çokluğu raporlamada güçlükler ortaya çıkartabilmektedir. Yargının sağlıklı şekilde işleyebilmesi için hekimin araştırma ve kayıtlarını titizlikle yapması büyük önem taşımaktadır. Olguların %56'sının olay yerinde yaşamını yitirmesi acil müdahale ve hasta transportunun önemini de ayrıca vurgulamaktadır. Anahtar sözcükler: kesici delici alet yaralanmaları, otopsi, adli tıp

Adli tıpOtopsiYaralar ve yaralanmalar+2
Füsun Çallak Kallem
Adnan Menderes University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut miyokard iskemisinin postmortem tanısında H-FABP'nin değeri

Ani ve beklenmedik ölümlerin medikolegal yönden araştırıldığı çalışmalarda; erişkin yaş grubunda akut miyokard infarktüsünün, ölümlerin en sık nedeni olduğu bilinmektedir.Ölüm miyokard infartüsünün hiperakut fazında meydana geldiğinde, miyokard dokusunda iskemik hasarın postmortem tanısında birçok biyokimyasal, makroskobik, histokimyasal ve immunohistokimyasal yöntem ve belirteç kullanılmaktadır. Ancak bu dönemde tanı koydurucu tek bir yöntem ya da belirteç bulunmamaktadır.Bu çalışmada; kalp tipi yağ asidi bağlayan proteinin (H-FABP) miyokard iskemisinin erken döneminde post- mortem tanı koydurucu özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır.Bu amaçla deney hayvanında (Wistar- Albino sıçan) iskemik kalp modeli oluşturularak erken miyokardiyal iskemide H-FABP'nin serumdaki artışı ve miyositlerdeki azalması post-mortem biyokimyasal ve immunohistokimyasal olarak araştırılmıştır. Çalışmada; deneklerde sol ön inen koroner arter (LAD) bağlandıktan sonra 5, 15, 30, 45 dakika sonra kan ve doku örneği alınan dört grup oluşturularak LAD bağlanmayan sham grubu ve diğer gruplar birbirleriyle karşılaştırılmıştır.Çalışmamızda; LAD'nin bağlandığı çalışma gruplarında da serum H-FABP düzeyi normalin üzerinde düzeylerde ölçüldü, serum H-FABP düzeyleri grup içinde büyük standart sapmalar gösteriyordu. Gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklar bulundu, ancak bu farklılığın sürenin uzamasına paralellik göstermediği sonucuna varıldı. Bu çalışmada; sıçanda oluşturulan iskemik kalp modelinde LAD bağlı kalma sürelerini yansıtmayan nitelikte, düzensiz serum H-FABP düzeyi artışı olduğunu göstermiştir. Bu nedenle bu parametrenin deney modelinde koroner arter akımının kısa sürelerle kesilmesini yansıtacak bir bulgu olmadığı sonucuna varıldı.Miyokard hücrelerinde H-FABP'nin kayıp derecesi ile LAD bağlı kalma süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Grupların içinde ve gruplar arasında H-FABP'nin miyokardda azalması ile serum düzeyinin artışının ilişkisinin araştırılmasında; LAD bağlanma sürelerine koşut miyokardda H-FABP azalması ve serumda H-FABP düzeyinde artış izlenmediği sonucuna varıldı.Bu bulgularımızla miyositlerin iskemi koşullarında hücre dışına kaybedeceği ve hızla seruma katılacağı beklenen H-FABP'in en azından bu modelde ve deneyimizde belirlediğimiz koroner arter bağlı kalma sürelerinde bir belirteç olarak kullanılamayacağı sonucuna varıldı.

Murat Köker
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Polikliniğine başvuran şiddet dışı travma olgularında posttravmatik stres bozukluğu ile major depresyon sıklığı ve bazı belirleyicileri

Giriş ve Amaç: Travmaya uğrayan bireylerin medikolegal değerlendirmelerinde tüm disiplinlerin fiziksel travmaya daha çok önem verdiği, travmaya bağlı ruhsal etkilenmenin genellikle şiddet olgularında araştırıldığı gözlenmektedir. Ancak kaza sonucu yaralanan olgularda ruhsal muayene ihmal edilmekte ya da psikiyatri uzmanına yönlendirilemediği için yapılamamaktadır. Çalışmamızda, şiddet dışı nedenlerle yaralanan ve psikiyatri uzmanına yönlendirilemeyen olguların adli tıbbi değerlendirmesinde ruhsal etkilenmenin bir belirti ölçeği yardımıyla araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2017 yılı içerisinde, sekiz aylık bir süreçte anabilim dalımıza medikolegal değerlendirme yapılması amacıyla yönlendirilen erişkin hastalardan şiddet dışı travma sonucu yaralanmış ve önerilen psikiyatri konsültasyonunu kabul etmeyenlere 'Travmatik Stres Belirti Ölçeği' uygulandı. Olguların demografik özellikleri, travma türü ve anabilim dalımızda düzenlenen adli raporları gözden geçirilerek yaralanma ağırlıkları veri formuna kayıt edildi. Ölçek puanları ile olguların demografik ve travma özellikleri arasındaki istatistiksel ilişki SPSS 22.0 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: 64 olguya ölçek uygulandı. Yaş ortalaması 41,30±16,65, E/K oranı 1,37/1 bulundu. Travma nedeni olguların %78'inde trafik kazaları, %11'inde iş kazalarıydı. Uygulanan ölçek sonucunda 13 olgunun puanları TSSB (cutoff=25) ile uyumlu, bu olgular içinde 9 olgunun TSSB ve eşlik eden major depresyon (cutoff=38) ile uyumlu olduğu bulundu. Gelir düzeyinin az olması ile TSSB ve eşlik eden MDB bulguları varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (p=0,015, p=0,013). Travma üzerinden geçen sürenin bir yıldan uzun olduğu olgularda TSSB ve eşlik eden MDB bulgularının daha fazla olması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,021, p=0,035). TCK 86 ve 89. maddelerde tanımlanan ölçütlere göre değerlendirilen yaralanma ağırlıkları (kemik kırığı, yaşamsal tehlike vb.) ile ölçek puanlarının yüksekliği arasında pozitif ilişki olduğu görüldü. Tartışma ve Sonuç: Yalnızca şiddet mağdurlarında değil, şiddet dışı travmalarla yaralanmış bireylerde de ruhsal travmanın ortaya konmasının adli süreçlerde hak kayıplarının önlenmesi açısından önemli olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca travmatik olay sonrası gelişen ruhsal etkilenmenin araştırılmasının hastaya bütüncül bir tıbbi yaklaşım sağlayıp ruhsal yönden de sağlığına kavuşmasında etkili olduğu görüşüne katılmaktayız. Bu çalışmayla; ruhsal muayenenin uzman hekim tarafından yapılamadığı birimlerde, bilimsel olarak kabul gören bir ruhsal travma ölçeğinin adli olgulara uygulanmasının ruhsal travma bulgularını ortaya koymada ve medikolegal değerlendirmede yararlı olabileceği düşünülmüştür.

Adli tıpPsikolojik travmaStres bozuklukları-post travmatik+2
Kayhan Değnek
Dokuz Eylül University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinden skapulanın incelenerek yaş tayininde kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Yaşayan bireylerin yetişkin yaş grubunda olup olmadığı ya da farklı yasal düzenlemelerin gerektirdiği yaş sınırlarının belirlenmesinde radyolojik yöntemlerin kombine edildiği adli tıbbi değerlendirmeler yapılabilmektedir. AGFAD Adli Yaş Tayini Üzerine Uluslararası ve Disiplinler Arası Çalışma Grubu) yaş tayini için; fizik muayene ile birlikte sol elin X-ray incelemesinin ve çene bölgesine yönelik çekilen orthopantomogram ile yapılan dental değerlendirmenin birlikte kombine edilmesini önermektedir. Eğer kişinin eli iskelet gelişimi tamamlanmış ise, kişinin 18 veya 21 yaşına ulaşıp ulaşmadığını tahmin edebilmek için ilave olarak klavikulaların X-ray incelemesi veya bilgisayarlı tomografi ile çekilen görüntülerinin de incelenmesi önerilmektedir. Günümüzde; Schmeling ve arkadaşları tarafından yaş tayini amacıyla geliştirilen, klavikula mediyalinin BT ile değerlendirilmesine yönelik evreleme sistemi kabul görmektedir. Evreleme sistemlerinin kullanımı sadece klavikula ile sınırlı kalmamış ve iskelet sistemindeki birçok kemik üzerinde görüntüleme yöntemleri kullanılarak yaş tayini amacıyla çalışmalar yapılmıştır. Çalışmamızda; toraks BT görüntülemelerinden skapulaya ait ossifikasyon merkezleri Schmeling ve arkadaşları tarafından tanımlanmış metoda göre değerlendirilerek elde edilen verilerin yaş tahmininde kullanılabilirliği araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 397 olgunun toraks tomografisi dahil edildi. Tomografilerde, sol skapulada bulunan 6 adet ossifikasyon merkezi, Schmeling ve arkadaşları tarafından tanımlanmış olan 5 evreli metoda göre değerlendirilerek evrelendirildi. Rastgele 20 olgu seçilerek aynı incelemeci tarafından tekrar ve 2. bir incelemeci tarafından incelenerek çalışmamızın intraobserver ve interobserver değişkenliği değerlendirildi. Çalışmadan elde edilen verilerin, IBM SPSS 22.0 istatistik programı kullanılarak istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 397 olgunun 248'i (%62,5) erkek ve 149'u (%37,5) kadınlardan oluşmaktadır. Yaş ortalaması, çalışma popülasyonunun tamamında 19,832 ± 6,4918, erkek olgularda 20,167 ± 6,4153 ve kadın olgularda 19,276 ± 6,6014 olarak saptandı. Her iki cinsiyette de, skapulaya ait her bir ossifikasyon noktasında tespit edilen ossifikasyon evresi ile yaş arasında iyi bir korelasyon bulundu. Elde edilen korelasyon p<0.001 değeri ile anlamlıydı. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda değerlendirilen ossifikasyon merkezlerinde, evre 1 kadın olguların tamamının 18 yaşın altında olduğu ve inferior uç ossifikasyon merkezi dışında, çalışmamızda incelenen diğer ossifikasyon merkezlerinde evre 2 kadın olguların tamamının 18 yaşın altında olduğu görülmüştür. İnferior uç ossifikasyon merkezi dışında, çalışmamızda incelenen diğer ossifikasyon merkezlerinde, evre 1 erkek ve evre 2 erkek olguların tamamının 18 yaşın altında olduğu görülmüştür. Kadın ve erkek olgularda, 18 yaşından sonra ilk defa görülen evrenin olmadığı görülmüştür. İntraobserver ve interobserver değerlendirmeler sonucunda, çalışmamızın tekrar edilebilirlik düzeyinin iyi olduğu gözlenmiştir. Tıbbi nedenlerle daha önceden çekilmiş toraks tomografilerinde ve klavikulanın yaş tayini amacıyla çekilmiş bilgisayarlı tomografilerinde skapulanın da değerlendirilerek, adli yaş tayinlerine katkıda bulunulabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Adli yaş tayini, skapula, adli antropoloji, bilgisayarlı tomografi

Adli antropolojiAdli tıpAntropoloji-fiziksel+3
Gökçe Karaman
Dokuz Eylül University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesinde geriatrik yaş grubunda ölüm nedenleri

Dünya Saglık Örgütü'nün nüfus verileri ve konu ile ilgili yapılan birçok çalısma, yaslıpopulasyonun tüm dünyada hızla arttıgını göstermektedir. Gelismis ülkelerde, saglık ve ölümistatistiklerinden yararlanılarak yeni saglık politikaları gelistirilmekte ve yaslı nüfusun ülkeekonomisine getirdigi yükü azaltmak için önlemler alınmaktadır. Artan yaslı nüfus, ekonomikve sosyal sorunlar yanında medikolegal ve etik sorunları da beraberinde getirmektedir. Bugüniçin sadece gelismis ülkeleri etkiledigi düsünülen bu durumun yakın gelecekte yaslı nüfusuhızla artan ülkemizi de etkileyecegi beklenmektedir.Bu çalısmanın amacı; zmir Dokuz Eylül Üniversitesi Uygulama ve Arastırma(DEÜUA) Hastanesi'ne basvuran 65 ve üstü yas grubundaki hastaların ölüm nedenleriniortaya koymak ve bu olgular içinde adli boyutu olanların özelliklerini incelemektir.Tanımlayıcı özellikteki çalısmamızın evrenini, 2004 yılında hastanemizde ölen, 65 veüstü yas grubundaki hastalar olusturmustur. Çalısmaya dahil edilen olguların ölüm nedenlerihasta dosya bilgileri, ex notları ve ölüm raporları incelenerek ortaya konmaya çalısılmıstır.Adli boyutu olan olguların, özellikleri incelenmis, adli olgu bildirimi, otopsi kararını etkileyenetmenler tartısılmıstır.Çalısmaya dahil edilen 396 olgunun yas ortalamasının 76.8±7.2, kadın/erkek oranının1.18 oldugu gözlenmistir. Ölüm nedeni belirtilmis olguların büyük çogunlugunun kanser,SVH, KOAH, ASKH gibi dogal hastalıklar sonucu öldügü ortaya konmustur. Dört olguda adliolgu tanısı kondugu ve adli ölü muayenesi yapıldıgı gözlenmistir. Bu olguların hiç birine adliotopsi yapılmadıgı anlasılmıstır. Ölüm raporlarının saglıklı doldurulmadıgı, kliniklerde adliolgu tanısının atlanabildigi gözlenmistir.Bu çalısma hekimlerin, ölen yaslı hastalarda adli olgu tanısı koyma, adli olgu bildirimiyapmada bilgi eksikleri oldugunu, adli olgularda ölüm nedeninin ve mekanizmasının ortayakonmasında adli otopsinin önemini yeterince kavrayamadıklarını ortaya koymustur. Ayrıca,hastanede ölen hastalarda hekimlerin izleyecekleri is akısları ve ölüm raporlarının saglıklıdoldurması konularına ülkemizde mezuniyet öncesi ve sonrası tıp egitiminde uygulamalıprogramlar ile yer verilmesi gerektigine bir kere daha dikkati çekmistir.

Mustafa Önder
Dokuz Eylül University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postmortem muayene ve diseksiyonda servikal spinal bölgenin değeri

ÖZET Servikal spinal yaralanmalar çeşitli orijinleri ve formları ile önemli bir sağlık problemidir. Bu hastaların çeşitli tıbbi, sosyal ve ekonomik durumlarım tartışan çok sayıda kaynak bulunmaktadır. Tam güçlükleri, morbidite ve mortalite oranlan ile ilgili ve bunları ortaya koyan özellikli bir grup literatür de bulunmaktadır. Yapılan çalışmalar servikal spinal yaralanmaların genellikle motorlu taşıt kazaları, yüksekten düşme ve şiddet davranışları ile meydana geldiğini göstermektedir. Çalışmalar postmortem tanı zorluklarını da ortaya koymaktadır. Tanıya yönelik çabaların medikolegal araştırma ve muayenelerin uygun biçimde yapılması halinde etkin olabileceği öne sürülmektedir. Tanıdaki bu zorlukların yanı sıra sevikal spinal bölgenin postmortem muayenesinin kanıksanmış biçimde ihmal edilmesi de söz konusudur. Bu çalışmanın amacı, ihmal edilen bu muayene işlemlerinin nedenlerini ortaya koymaktı. Çalışma rastgele seçilmiş yirmi adli otopside Adli Tıp Kurumu işbirliği ile yapıldı. İncelmeler, muayeneler ve diseksiyonlar uluslar arası kabul görmüş otopsi protokollerine göre yapıldı. Rastgele seçilmiş adli otopsilerde gözlenen makroskopik ve mikroskobik bulgular servikal spinal bölgenin muayenesi ve posterior diseksiyonunun önemine ışık tutmuştur. Bu çalışmanın belli başlı çıkarımı; mahkemelere güvenilir delil sağlayabilmek için, adli tıp uzmanlarının özellikli otopsi teknikleri konusunda eğitimlerinin önemli ve gerekli olduğudur. Anahtar Kelimeler: Otopsi, servikal spinal travmalar, medulla spinalis yaralanmaları, aksonal zararlarıma, diseksiyon tekniği.

Zehra Demiroğlu
Dokuz Eylül University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Narlıdere ve Balçova ilçesi sera çalışanlarının pestisit kullanım durumları

ÖZET Pestisitler tarımsal üretimi ve kalitelerini arttırmak amacıyla II. Dünya Savaşından sonra dünyada kullanım yaygınlığı artan kimyasal maddelerdir. Kullanımlarının artmasıyla birlikte çevre ve insan sağlığı üzerine zararlı etkileri de görülmeye başlamıştır. Pestisitlere bağlı sağlık sorunları bir halk sağlığı konusu olmakla birlikte sağlığa zarar veren bu maddelerin üretimi, satışı ve kullanımı medikolegal yön içermektedir. Yoğun pestisit kullanımına bağlı mesleksel ve çevresel maruz kalımların insan sağlığı üzerine olumsuz etkileri adli tıp alanından veri bekleyen davalara konu olmaktadır. Diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de pestisit kullanım durumu ile ilgili sağlıklı veriler bulunmamaktadır. Bu tez çalışmasında, İzmir ili Narlıdere ve Balçova ilçesindeki seralarda pestisit kullanım durumunu ortaya koymak amacıyla 131 sera çalışanına yüz yüze görüşme tekniği ile bir anket uygulanmıştır. Veriler SPSS 8.0 Windows programına yüklenerek istatistiksel yönden değerlendirilmiştir. Serada çalışan kişilerin yasal kayıtlan yoktur. Görüşülen sera çalışanlarının; % 63.8'i ilköğrenim eğitimi almıştır, % 49.2'si seraların bulunduğu alanlar içindeki bir konutta yaşamaktadır, % 46.2'si kendi serasında çalışmaktadır, % 42.3'ünün sağlık güvenceleri vardır, % 86.9'u tarım koruma ilacı uygulamaktadır, % 59.3'ü uygulama sırasında sağlığı için herhangi bir koruyucu önlem almamaktadır. Kullanılan tarım koruma ilacının uygulama yöntemi, uygulama yeri, miktarı, süresi ve gerekli olabilecek diğer bilgiler kayıt edilmemektedir. Tarım koruma ilacı uygulayıcılarının yasal ve eğitsel gereksinimlerinin her yönden verilerle desteklenerek tartışılmasının yararlı olacağı görüşünü paylaşmak istiyoruz. Anahtar Sözcükler; Pestisitler, kronik maruz kalım, sera çalışanları, mesleksel maruz kalım, medikolegal yaklaşım. IV

Akça Ergönen (toprak)
Dokuz Eylül University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yetişkin Türk popülasyonu örneğinde cinsiyet tayininde bilgisayarlı tomografi kullanılarak frontal, maksiller ve sfenoid sinüs boyutlarının değerlendirilmesi

Amaç: İnsan kalıntılarının kimliklendirilmesi, adli bilimlerin en önemli konularından biridir. Kimliksiz cesetlerin tanınmasında en önemli aşama, öleni cinsiyet, yaş grubu, ırk ve boy gibi temel gruplardan birine atamayı sağlayan biyolojik profil oluşturmaktır. Biyolojik profil oluşturulurken önce cinsiyet belirlenir. İskeletten biyolojik profil çıkarılırken en önemli sorunlardan biri, kemiklerin her zaman bir bütün halinde bulunamamasıdır. Kafatası kemikleri içinde paranazal sinüslerin korunaklı bir yerleşimde bulunması, daha sağlam, yoğun ve küçük yapıda olmaları dış etkilere karşı dirençlerini yükseltmekte ve daha doğru ölçümlere imkân vermektedir. Bu çalışmada Paranazal Sinüs Bilgisayarlı Tomografisi (BT) görüntülerinde frontal sinüs (FS), maksillar sinüs (MS) ve sfenoid sinüs (SS) ölçümleri yapılarak cinsiyetler arası farklılıklar araştırılacak, cinsiyet tayini açısından paranazal sinüs boyutlarının ayırt edicilik gücü birbirleriyle karşılaştırılacaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya klinik amaçlarla Paranazal Sinüs BT çekilen 20-49 yaş arası olgular dahil edilmiştir. Her bir olgunun sağ ve sol FS yüksekliği, derinliği, genişliği, her iki FS tepe noktalarının birbirine olan uzaklığı, her iki MS yüksekliği, derinliği, genişliği, orta nokta genişliği, intermaksillar mesafe, her iki SS yüksekliği, derinliği ve genişliği iki farklı operatör tarafından ikişer kere ölçülmüştür. Gözlemler ve gözlemciler arası kararlılığı test etmek için Inter/Intra Class Korelasyon Testi uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde R yazılımı kullanılmıştır. Sürekli değişkenler ortalama ± standart sapma, kategorik değişkenler % (yüzde) olarak ifade edilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler frekans, yüzde, ortalama, medyan ve standart sapma değerleri ile sunulmuştur. Cinsiyet tayininde sinüs değerlerinin her biri Receiver Operating Characteristics (ROC) eğrisi analizi ile incelenmiştir. Sürekli değişkenlerin birbiri ile ilişkilerinin incelenmesinde Pearson Correlation veya Spearman Rank Corelation katsayıları hesaplanmıştır. Çok değişkenli analizde, tüm sinüs parametreleri kullanılarak lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Model uyumu için Hosmer-Lemeshow testi kullanılmıştır. Tüm testlerde istatistiksel anlamlılık olarak p<0,05 değeri kriter kabul edilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada erkeklerin yaş ortalaması 30,85±9,06 (min:20, max:49), kadınların yaş ortalaması 32,84±8,74 (min:20, max:49) olarak bulunmuştur. Sınıf içi korelasyon katsayısı >0,99 olarak saptanmıştır. Her iki MS yüksekliği, derinliği, genişliği, intermaksillar mesafe ve sağ maksillar sinüs orta noktasının genişliği, sağ SS yüksekliği, sol SS yükseklik, derinlik, genişlik ve tüm FS boyutları erkeklerde kadınlardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha büyük ölçülmüştür. Cinsiyet tayini için spesifite, sensitivite, cut-off değeri, pozitif prediktif değeri, negatif prediktif değeri, doğruluk oranı hesaplanmıştır ve ROC grafikleri oluşturulmuştur. Cinsiyet tayininde en yüksek doğruluk oranına sahip olan ölçümler sol FS derinliği (%73,5), sağ FS derinliği (%73,2) ve sağ MS yüksekliği olmuştur. Paranazal sinüs ölçümlerinin cinsiyet tayininde kullanılabilirliğini tespit etmek için lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Lojistik regresyon sonucunda; sağ FS derinlik, sol FS derinlik, sol FS genişlik, sağ MS yükseklik, sağ MS derinlik, sağ MS genişlik, sol MS derinlik, sol MS orta noktasının genişliği ve sol SS yükseklik parametreleri kullanılarak oluşturulan formül ile %75,9 oranında cinsiyet tayini yapılabilmiştir. Sonuç: Çalışmada üç paranazal sinüsün boyutları kullanılarak yapılan çoklu lojistik regresyon analizleri ile üretilen formül kullanılarak %75,9 oranında doğru cinsiyet tayini yapılabilmesi, paranazal sinüs boyutlarının cinsiyet tayininde kullanılabileceğini göstermiştir. Gündelik uygulamada kullanımı için konuyla ilgili çok merkezli, ulusal çapta çalışmalar gereklidir.

Adli tıpAdli vakalarAntropoloji-fiziksel+6
Buğra Kaan Yazgı
Bolu Abant Izzet Baysal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gelişmekte olan ülkelerde adli bilimler alanındaki yayınların bibliyometrik analizi

Amaç: Bu çalışmada gelişmekte olan ülkelerde son on yılda adli bilimler alanında yayımlanan makalelerin bibliyometrik ve içerik analizlerinin yapılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Web of Science veri tabanında gelişmekte olan ülkeler, "article" ve "review article" seçilmiş, yayın dili "İngilizce" olarak işaretlenmiştir ve araştırma kategorisi alanında "legal medicine", WoS kategorisinde de "Medicine Legal" seçilerek ve yapılan filtrelemeler sonucu 1447 yayının bibliyometrik ve içerik analizi yapılmıştır. Analizler için Microsoft Excel ve VOSviewer 1.16.18 yazılımı kullanılmıştır. Bulgular: 1447 araştırma makalesi için yapılan bibliyometrik ve içerik analiz sonucunda toplam 59 ülkenin, 1266 kurumun, 5419 yazarın olduğu; toplam 7921 farklı anahtar kelimenin kullanıldığı ve makalelerin 18 akademik dergide yayımlandığı bulunmuştur. En üretken gelişmekte olan ülkenin Çin Halk Cumhuriyeti; en üretken yazarların Kanchan T., Zhang S. ve Krishan K.; en üretken kurumun Çin Halk Cumhuriyeti'nde yer alan "Forensic Science Institute"; en üretken akademik derginin "Journal of Forensic Sciences" olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Gelişmekte olan ülkelerde son on yılda yayımlanan adli bilimler alanındaki yayınların adli antropoloji, adli genetik gibi konulara doğru yönelmekte olduğu, gelişmekte olan ülkelerden Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan, Türkiye, Brezilya gibi en üretken ülkelerin tüm dünyaya yaptığı yayın sayısıyla gelişmiş ülkelere yakın oranda katkıda bulunduğu tespit edilmiş olup, bu sebeple gelişmekte olan ülkelerde araştırma yapılmasının teşvik edilmesi önerilmiştir. Anahtar Kelimeler: Gelişmekte olan ülkeler, adli bilimler, adli tıp, bibliyometrik analiz

Adli bilimlerAdli tıpBibliyometri+3
Gizem Gençoğlu
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2014-2021 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim dalı tarafından adli raporu düzenlenen malpraktis olgularının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Sağlık personelinin kusurlu eylemleri sonucu ortaya çıkan hastalık, sakatlık veya ölüm olayları iddiaları; hasta ve hasta yakınlarının bu konudaki bilgi düzeyinin artması, çeşitli sağlık politikaları, yasal düzenlemeler, özellikle medyanın olumsuz tutumları ile artan tıbbi bilgi ve teknoloji sonucu geçmişte yapılamayan bir takım riskli işlemlerin yapılabilmesi neticesinde gün geçtikçe artmaktadır. Sağlık personelinin bu konuda üzerindeki baskının azaltılması ve sağlık hizmetlerinin kaliteli bir biçimde yürütülmesi açısından konunun çok yönlü ve ayrıntılı olarak tartışılması ciddi önem arz etmektedir. Bu çalışmada tıbbi uygulama hatası kapsamında farklı bakış açısı ve yaklaşımları tartışarak; mevcut veriler ve konuyla ilgili literatür bilgileri eşliğinde bilimsel tartışmalara katkıda bulunmak ve malpraktis olgularına yönelik yapılan değerlendirmelerde izlenecek yöntemlerin tartışılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 01.01.2014 – 31.12.2021 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalımıza tıbbi uygulama hatası iddiası nedeniyle resmi makamlarca ve bireysel başvuru yoluyla medikolegal değerlendirme yapılması amacıyla yönlendirilen olgular retrospektif olarak incelendi. Demografik veriler, iddiaya konu sağlık birimi, klinik birim, tıbbi uygulama hatası iddiasının konuları, nedenleri, ölümle sonuçlanıp sonuçlanmadığı, tarafımıza yapılan başvuru şekli, bilirkişi görüşümüz ile diğer kurumların görüşlerinin karşılaştırılması ve tıbbi uygulama hatası kararına ilişkin bilgiler elde edildi. Veriler arasındaki ilişki SPSS 26.0 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: 92 olgu değerlendirildi. Olguların %56,5'i (52) kadın, yaş ortalamasının 39,36 ± 19,32 olduğu görüldü. Olguların ilk başvuru yaptıkları ve iddialara en sık konu olan sağlık biriminin %64,1 oranıyla özel sağlık kuruluşları olduğu görüldü. İddialara konu en sık klinik branşın %58,7 ile cerrahi branş olduğu ve iddialara konu en sık klinik birimin ise %17,4 ile kadın hastalıkları ve doğum olduğu görüldü. Tıbbi uygulama hatası iddiasının ölümle sonuçlanıp sonuçlanmaması ile tarafımıza yapılan başvuru şekli (p<0,001) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Yine tıbbi uygulama hatası iddiasının ölümle sonuçlanıp sonuçlanmaması ile iddialara konu klinik branş (p=0,016) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Tıbbi uygulama hatası iddiasının konularına bakıldığında ilk sırada 56 olgu ile tedavi hatalarının yer aldığı görüldü. Tıbbi uygulama hatasının nedenleri içerisinde ise en büyük grubu 7'şer olgu ile tedavi hataları ve özen ve dikkat eksikliğinin oluşturduğu görüldü. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda ülkemizdeki diğer çalışmalarla benzer şekilde cerrahi branşların tıbbi uygulama hatası iddialara konu en sık klinik branş olduğu görüldü. Hekimler malpraktis yönünden riskli olarak gördükleri branşları gün geçtikçe daha az oranlarda tercih etmektedir. Bu durumun önlenebilmesi için tıbbi uygulama hataları ile ilgili medyadaki dezenformasyonların önüne geçilmesi, çalışma koşullarının optimize edilmesi ve tıbbi uygulama hatası iddialarına yönelik davaların doğru ve ivedi bir şekilde sonlandırılması ile sağlık çalışanlarının üzerindeki malpraktis baskısının azaltılması gerekmektedir. Bu açıdan uzman mütalaası/bilimsel mütalaanın var olan eksiklikleri ve tarafların haklı/haksız yönlerini ortaya koymak yönünden önemli olduğunu düşünmekle beraber, farklı kanallar aracılığıyla kritik edilmesi ve bu bağlamda objektifliğinin ve güvenilirliğinin arttırılması gerektiği görüşündeyiz. Anahtar Kelimeler: Tıbbi uygulama hatası, bilimsel mütalaa, klinik birim, adli tıp

Adli tıpRetrospektif çalışmalarYanlış teşhis ve tedavi+1
Çağdaş Savaş
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüzde sabit iz değerlendirmelerini standardize edebilecek kriterlerin belirlenmesine yönelik ön çalışma

Giriş ve Amaç: Ülkemizde yüzde sabit iz (YSİ) kavramı Türk Ceza Kanunu'nda (TCK) vücut dokunulmazlığına karşı işlenmiş suçlar başlığı altında yer almakta olup, YSİ pozitifliğinde cezada artırım söz konusu olmaktadır. Tekrar değerlendirilen YSİ raporlarının incelendiği çalışmalarda %74-%78 oranında farklı görüşler olduğu saptanmıştır. Raporlar arasındaki bu fark, ceza davalarında kabul edilemez niteliktedir. Mesafe (1-2 metre), ışık kaynağı (yapay/gün ışığı) ve muayeneyi yapan hekimin bireysel özellikleri YSİ değerlendirmelerini etkileyen faktörlerdir. Bu çalışmada tekrarlayan muayene gereksinimlerini ve yargılamadaki hak kayıplarını minimalize etmek için YSİ değerlendirmelerinde objektivite parametrelerini belirleyebilmek ve bu değerlendirmeleri standardize edecek nesnel kriterleri oluşturmaya çalışmak hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel araştırma niteliğinde olup adli makamlarca 01.10.2019-30.09.2020 tarihleri arasında YSİ değerlendirmesi amacıyla anabilim dalımıza gönderilmiş 43 olguda yapıldı. Hastanın anamnezi, sosyodemografik bilgileri, yüz bölgesindeki yaranın lokalizasyon, boyut, ten rengi, yaranın rengi, yaranın cilde göre konumu gibi özellikleri veri kayıt formlarına dolduruldu. Yüz bölgesindeki yara izi; yapay ışıkta, gün ışığında, 50 cm, 1 ve 2 metre uzaklıktan, ön cepheden ve yan cepheden, iki hekim tarafından muayene edilerek fotoğraflandı. Elde edilen verilerin SPSS 24.0 programında ki kare, fisher exact ve tutarlılık-uyum analizleri yapıldı. Bulgular: Çalışmada 43 olguda 63 lezyon saptandı. Olguların yaş ortalamasının 36,65 ± 13,96 olduğu, %86'sının erkek, %14'ünün kadın olduğu görüldü. Olguların %51,2'sinin (22 kişi) künt travma nedeniyle yaralandığı, uzunluğu 2 cm'in üzerinde olan yara izlerinin istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüzde sabit iz olarak değerlendirildiği (p=0,001), mimik hareketleriyle belirginleşen lezyonlar için, belirginleşmeyenlere göre daha fazla yüzde sabit iz kararı verildiği (p=0,001) saptandı. Gün ışığı-yapay ışık, 1 ve 2 metre, 1. ve 2. hekim tarafından yapılan ayrı ayrı değerlendirmelerin, lezyonların cilde göre konum ve renk dağılımları, ilk muayenedeki tanımları ve olguların ten renklerine göre yapılan değerlendirmedeki tutarlılık-uyumları incelendiğinde iyi-çok iyi düzeyde uyum saptanırken, lokalizasyon ve mimik hareketlerine göre YSİ pozitif/negatif değerlendirmesinde ise orta ve üzeri uyum saptandı. Tartışma ve Sonuç: Adil yargılama ilkesi çerçevesinde; YSİ değerlendirmelerinde kullanılan üç parametre olan mesafe, ışık kaynağı ve değerlendiren hekim açısından objektif kriterlerin belirlenmesine gereksinim duyulmaktadır. Objektivite açısından en kolay belirlenebileceği düşünülen mesafe parametresinin klavuzda daha net/açık şekilde tanımlanması gerektiğini düşünmekteyiz. Önerimiz değerlendirmenin hem 1 metre hem de 2 metreden yapılarak karar verilmesi veya tek sabit bir mesafeden muayenelerin yapılmasıdır. YSİ değerlendirmelerinde en zor objektivite sağlanan parametrelerin; ışık kaynağı ve hekimin bireysel farklılıkları olduğunu düşünmekteyiz. Sonuç olarak; YSİ değerlendirmelerinde multipl faktörlerin etkisi göz önüne alındığında; tekrarlayan muayene gereksinimleri ve hak kayıplarını minimalize edebilmek için çağımızda hızlı gelişim/değişimin yaşandığı robotik/yapay zeka uygulamalarından adli bilimler alanında da faydalanılmasının gerektiği düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: Yüzde sabit iz, medikolegal değerlendirme, objektif kriter, yara iyileşmesi, ışık kaynağı, mesafe

Işık kaynaklarıSkarYara iyileşmesi+3
Eda Kürkçü Erdem
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim dalınca iş kazası nedeniyle 2016-2020 yılları arasında değerlendirilen olguların retrospektif olarak incelenmesi

Giriş ve Amaç: Bireysel ve toplumsal sonuçları oldukça ciddi olan iş kazaları; her yıl çok sayıda insanın yaşamını yitirmesine veya yaralanmasına neden olan, önlenebilir bir halk sağlığı problemidir. Çalışmamızda iş kazalarına dair bölgesel bazda güncel veri elde edip, kazaların kişilerin sağlığı üzerindeki etkilerini ortaya koyarak, riskli çalışma alanlarını belirleyip, önleyici tedbirler için yol göstermek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2016 – 31.12.2020 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalımızca iş kazası nedeniyle medikolegal değerlendirme raporu düzenlenen olguların; sosyodemografik özellikleri, hangi sektörde çalıştıkları, uğradıkları travmaların çeşitleri, lezyonların özellikleri, meydana gelen yaralanmanın Türk Ceza Kanunu kapsamında nasıl değerlendirildiği ve iş göremezlik ile sonuçlanan durumları incelenerek veri kayıt formuna kayıt edildi. İstatiksel analizde SPSS 24.0 programı kullanılarak tanımlayıcı istatistikler sayı ve yüzde ile belirtilirken; değişkenlerin birbiri ile ilişkisini değerlendirmede Chi-Square ve Fisher's Exact Testi kullanılmış ve p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: 186 olgu değerlendirildi. Olguların %91,94'ünün erkek, yaş ortalamasının 36,18±12,34 olduğu görüldü. İş kazası sonucu yaralanan olguların meslekleri ve çalıştıkları sektörler incelendiğinde; en fazla yaralanmaya inşaat işçilerinin (%29) maruz kaldığı; kazaların en sık yapı-inşaat sektöründe (%33,4) gerçekleşmiş olduğu gözlendi. Yaralanmanın en sık kesici/delici/ezici alet ile (%32,3) meydana geldiği, yüksekten düşme nedeniyle olguların %19,9'unun yaralandığı görüldü. Olgularda en sık üst ekstremite yaralanması (n:100) meydana gelmişti. İnşaat işçilerinde torakal bölge (p=0.017), vertebra (p=0.005) ve batın bölgesi (p=0.039) yaralanma sıklığı diğer meslek grupları ile kıyaslandığında anlamlı olarak yüksek bulundu. Olguların %76,3'ünde meydana gelen yaralanmanın basit bir tıbbi müdahale ile giderilemez, %28,4'ünde yaşamsal tehlike oluşturacak nitelikte olduğu görüldü. Kemik kırığı meydana gelen 114 olgu olduğu, kemik kırıklarının hayat fonksiyonlarına etkisine göre gruplandırıldığında en sık 'ağır' düzeyde etki olduğu (%32,8) gözlendi. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız ile yapı-inşat sektörünün tehlikeli ve riskli bir alan olduğu bir kez daha ortaya konmuştur. İş kazalarının bölgesel ve dönemsel özelliklerini değerlendirmek, içinde bulunduğumuz COVID-19 pandemisinin bir takım meslek gruplarının iş kazası maruziyetini arttırabileceğini göz önünde bulundurmak gerektiği görüşüne varılmıştır. İş kazasına neden olan çevresel, sosyal, ekonomik ve siyasal faktörlerin ortaya konarak alınacak tedbirlerin belirlenmesinin önemli olduğu düşünülmüştür.

Adli tıpAdli vakalarKazalar+3
Elif Demet Karanfil
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2015-2019 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından adli raporu düzenlenen kesici delici alet yaralanması olgularının yaşamsal tehlike açısından değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Ev ve iş yerlerinde yaygın olarak birçok amaçla kullanılmakta olan kesici-delici aletler, taşınmalarının da kolay olması nedeniyle saldırı ve yaralamalarda sıkça kullanılmaktadır. Bu nedenle adli tıp uygulamalarında bu aletlere bağlı yaralanmalar ve ölümler sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Kesici delici alet yaralanmaları penetran yaralanmalar içinde yer almakta olup bu yaralanmalar yüksek mortalite ve morbidite ile sonuçlanabilmektedir. Kesici delici aletlere bağlı yaralanma ve ölümlerde ülkemizde de artış gözlenmektedir. Çalışmamızda kesici delici alet yaralanması olgularının yaşamsal tehlike açısından değerlendirilerek şiddet olaylarına dikkat çekmek ve ileriye yönelik alınabilecek tedbirlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2015-31.12.2019 tarihleri arasında anabilim dalımızca kesici delici alet yaralanması nedeniyle medikolegal değerlendirme yapılarak raporu düzenlenen olguların sosyodemografik bilgileri, yaralanma bölgeleri, yara sayıları, yaralanmaların özellikleri ve yaralanma ağırlıkları veri kayıt formlarına dolduruldu. Elde edilen veriler SPSS.24.0 programına girilerek istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada 295 olgu değerlendirildi. Olguların %92,5'inin erkek %7,5'inin kadın olduğu, yaş ortalamasının 33,05±13,69, en sık yaş aralığının 21-30 yaş grubu (%31,2) olduğu gözlendi. Olguların %54,6'sında tek yara olduğu, en sık yaralanan vücut bölgesinin toraks bölgesi (%24,2) olduğu, %25,8'inde iç organ yaralanması meydana geldiği, %40,7'sinin hastanede yatırılarak tedavi edildiği saptandı. Olguların %66,1'inin yaralanmasının basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif olmadığı, %6,1'inde vücutta kemik kırığı olduğu, %34,2'sinde yaşamsal tehlike meydana geldiği gözlendi. Yaşamsal tehlike meydana gelen olgularda büyük oranda hastane yatışı olduğu görüldü. Toraks ve batın bölgesinde yaralanması olan olgularda yaşamsal tehlike oranının yüksek olduğu izlendi ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Tartışma ve Sonuç: Kesici delici alet yaralanmaları en sık genç erişkinleri etkilemektedir. İnsanların en verimli çağlarında bu yaralanmalara maruz kalması ve bu yaralanmaların sakatlık, ampütasyon veya ölümcül komplikasyonlarla sonuçlanması ciddi ekonomik ve iş gücü kayıpları yaşanmasına neden olmaktadır. Kesici delici aletlerin günlük yaşamda rahat bulunan bir silah olması, farklı renk, şekil ve işlevselliklerle gençlerin ilgisini çekici hale getirilmesi ve kanun kapsamında; ev, sanayi, tarım ya da bir meslek ve sanatta kullanılan bıçakların bulundurulmasında cezai bir engel olmaması bu silahlarla meydana gelen şiddet olaylarını arttırmaktadır. Bu tür aletlerin özellikle taşınması konusunda daha sert yasal yaptırımlara gerek olduğu görüşüne varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kesici delici alet yaralanması, yaşamsal tehlike, adli travmatoloji, yara

Adli tıpYaralar ve yaralanmalarYaralar-bıçak+1
Emir Derkuş
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2014-2023 yıllarında Akdeniz Üniversitesi hastanesine ateşli silah yaralanması nedeniyle müracaat eden olguların değerlendirilmesi

İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana beslenme ihtiyacının giderilmesi için avlanma ve savunma içgüdüsüyle taş ve sopalarla başlayan, günümüzde modern silahların kullanımı ve artış gösteren şiddet eğilimi ile bireysel ve toplumsal olarak yaygın hale gelen silahlanma, her gün çok sayıda insanın yaralanmasına, ölmesine ve toplumsal sorunlara yol açmakta, ciddi bir halk sağlığı sorunu oluşturmaktadır. Her yıl Dünyada 200.000'den, Türkiye'de 2.000'den fazla kişi ateşli silahlarla yaralanarak hayatını kaybetmektedir. Türkiye'de her yıl 3000'den fazla kişi ateşli silahlarla yaralanmaktadır (1, 2). Bu çalışmada; 01 Ocak 2014-31 Aralık 2023 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine ateşli silah yaralanması sonucu başvuran olguların hastane bilgi sistemi kayıtları retrospektif incelenmiş; olguların demografik özellikleri, yaralanma bulguları medikolegal açıdan incelenerek verilerin kaynaklar ışığında karşılaştırılması amaçlanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 11.01.2023 tarih KAEK-20 sayılı kararı ile onay verilen çalışmamızda; 2014-2023 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine ateşli silah yaralanması nedeniyle başvuran 418 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Olguların %89,95'i (n= 376) erkek, %10,05 (n=42'si) kadındır. En fazla olgunun bulunduğu yaş grubu %51,67 (n=216) ile 25-44 yaş grubudur. Olguların en sık genç-erişkin yaş grubunda görülmesi; bu yaş grubu bireylerin fiziki olarak daha aktif olmaları, çalışma hayatı ve sosyal hayata daha fazla katılım göstermeleri gibi sebeplerden kaynaklanmaktadır. Çalışmamızda olgulardan 44'ünün (%10,52) 18 yaşından küçük çocuklar olduğu, bunların 23'ünün (%52,29) kaza orijinle yaralandığı ve kaza ile yaralanan çocukların 19'unun (%82,60), cinayet orijinli (n=10) olanların 5'inin (%50,00) uzun namlulu silahlarla yaralandığı saptanmıştır. En çok başvurunun 56 (%13,39) olgu ile 2023 ve 55 (%13,15) olgu ile 2022 yıllarında, en az başvurunun 26 (%6,22) olgu ile 2020 yılında olduğu, olguların en çok (n=119, %28,47) sonbahar, ikinci sıklıkta (n=111, %26,56) yaz mevsiminde başvurduğu saptanmıştır. Olgulardan %52,15'inin (n=218) tabanca gibi kısa namlulu silahlarla, %44,02'sinin (n=184) av tüfeği gibi uzun namlulu silahlarla yaralandığı saptanmış olup; 16 (%3,83) olguda ise hastane bilgi sisteminde yaralanma nedeni silahın namlu özelliği belirtilmemiştir. Olguların %60,28'i (n=252) cinayet, %16,27'si (n=68) kaza, %4,55'i (n=19) intihar orijinli yaralanmadır. Olgulardan %18,90'ında (n=79) yaralanma orijini tıbbi evraklarda belirtilmemiştir. Hem kısa namlulu hem uzun namlulu silahlarla gerçekleşen yaralanmalarda %60,28 (n=252) sıklıkla en çok cinayet orijine rastlandığı, bunu %16,27 sıklıkla (n=68) kaza orijininin izlediği, en az rastlanan orijinin ise intihar (n=19) olduğu saptanmıştır. Olguların %52,87'sinin (n=221) uzak, %16,99'unun (n=71) yakın, %2,39'unun (n=10) bitişik, %0,48'inin (n=2) bitişiğe yakın mesafeden yapılmış atış sonucu yaralandığı, olguların %27,27'sinin (n=114) tıbbi evrakında atış mesafesine ya da belirlenmesine yönelik bilgi olmadığı saptanmıştır. İlk başvurulan birim olguların %93,06'sında acil servistir. Olguların %73,20'sinin (n=306) hastanede yatarak tedavi gördüğü, en sık yatış yapılan birimin %35,29 sıklıkla Ortopedi ve Travmatoloji servisi olduğu saptanmıştır. Olguların %60,52'sinin (n=253) ameliyat edildiği, %26,60'ının (n=111) vücudundan ameliyat sırasında veya cilt altından lokal girişim ile kurşun çekirdeği veya saçma tanelerinin çıkarıldığı, olgulardan %54,31'inin (n=227) vücudunda atış ürünü materyali kaldığı, çıkarılan veya vücutta kalan en sık atış ürününün saçma taneleri olduğu, belirlenmiştir. Olguların 125'inde (%30) bir ya da bir den fazla iç organ yaralanması oluşmuştur. En sık yaralanan iç organlar %22,80 (n=62) sıklıkla ince bağırsak, %22,40 (n=61) sıklıkla akciğerler, %21,30 (n=58) sıklıkla kolondur. En sık rastlanan yaralanma bölgesi %48,30 ile (n=202) alt ekstremitelerdir. Olguların 60'ında (%14,35) büyük damar yaralanması, 70'inde (%16,74) sinir yaralanması oluşmuştur, 24 olguda (%5,74) hem büyük damar hem sinir hasarı saptanmıştır. En sık yaralanan damar 13 olgu (%22) ile popliteal arterdir. Olgulardan 23'ü (%5,50) beyin kanaması geçirmiş olup; 4 (%17,40) olguda epidural kanama, 17 (%73,90) olguda subdural kanama, 17 (%73,90) olguda subaraknoid kanama, 16 (%69,60) olguda intraserebral kanama ve 7 (%30,40) olguda interventriküler kanama tespit edilmiştir. Göğüs bölgesinde yaralanma olan 109 olgudan 48'inde (%44) hemotoraks, pnömotoraks veya hemo-pnömotoraks tespit edilmiş olup; bunlar (n=48) içinde en sık 27 olgu ile (%56,30) hemo-pnömoraks saptanmıştır. Olgulardan 183'ünde (%43,80) yaralanma yaşamsal tehlikeye neden olurken, 229 (%54,80) olguda yaralanma yaşamsal tehlikeye neden olmamıştır. Olgulardan 416'sında (%99,50) yaralanma basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek nitelikte iken, 2 (%0,50) olguda yaralanma basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek niteliktedir. Son gruptaki ilk olgunun kurusıkı tabanca ile yaralandığı, vücudunda sadece sıyrık tespit edildiği, ikinci olgunun sol kulak kepçesinde 1 cm'lik laserasyon tespit edildiği, yaralanmaların basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte oldukları anlaşılmaktadır. Olguların %54,50'sinin (n=228) vücudunda kemik kırığı oluştuğu saptanmıştır. Kemik kırıklarının hayat fonksiyonlarına etkisi olguların %6,20'sinde hafif (1), %39'unda orta (2-3) ve %54,80'inde ağır (4-5-6) niteliktedir. En sık kırılan kemikler %40,78 (n=93) ile alt ekstremite kemikleridir. Bunu sırasıyla %17,54 (n=40) ile maksillofasial kemikler, %17,10 (n=39) ile üst ekstremite kemikleri, %14,03 (n=32) ile toraks kemikleri, %11,40 (n=26) ile kafa kubbe kemikleri, %11,40 (n=26) ile pelvis kemikleri, %6,14 (n=14) ile vertebralar, %2,19 (n=5) ile kafa kaide kemikleri takip etmektedir. Olgulardan 47'sinde (%20,61; n=228) birden fazla vücut bölgesinde kemik kırıkları mevcuttur. Olguların %52,63'ünde (n=220), kanda etil alkol düzeyi belirlendiği, bu olguların 99'unun (%45,0; n=220) kanında farklı düzeylerde etil alkol tespit edildiği, anlaşılmaktadır. Kanında etil alkol tespit edilen 99 vakanın 66'sı (%66,67) cinayet orijinlidir. Kanda etil alkol saptanan olgularda, yaralanmanın cinayet orijinli olma sıklığının, olmayanlara göre, arttığı tespit edilmiştir. Ateşli silah yaralanmalarında giriş-çıkış delikleri ayrımı, mesafe tayini, orijin parametrelerinin belirlenebilmesi için, yaranın ilk muayene sırasındaki özellikleri, atış ürünlerinin varlığı/yokluğu, giysili bölge olup olmayışı ilk gören hekimler tarafından ayrıntılı olarak yazılmalı, yaralanan kişinin bilinci yerinde ise yaralıdan değilse tanıklardan ve güvenlik güçlerinden de sorularak, yaralanmaya neden olan silahın ifade edilen özelliği de adli raporlarda belirtilmelidir. Ateşli silah yaralanmalarının büyük bir bölümünün acil servislere müracaat ettirildiği göz önüne alındığında acil servislerde görevli hekimlere bu konuda büyük görev düşmekte olup; düzenli eğitim seminerleri verilebilir. Toplumda ateşli silahlarla yaralanma ve ölümlerin ve şiddet olaylarının azaltılabilmesi için, tüm dünyada silahsızlanmanın sağlanması ve ateşli silah kullanımının olumsuz etkilerinin tanıtımı konularına önem verilmesi gerekmektedir. Ruhsatlı tabanca sayısı yanında ruhsatsız silahların da sivil populasyonda olabildiği düşünüldüğünde; ruhsatsız silah ticareti, temin etme ve bulundurma denetimlerinin arttırılması, tespiti halinde uygulanacak cezai yaptırımlarının ağırlaştırılması; ruhsatlı silah edinilebilmesi için ayrıntılı psikiyatrik muayene ve düzenli kontrol ve testlerin uygulanması, ruhsatlı silah kullanımına izin verilmeden önce kişinin kendi çocukluğunun geçtiği ailesi ve şu anki aile yapısını da içeren ayrıntılı sosyal inceleme raporu düzenlenmesinin temini ve şiddet meyli ve kayıtlı suç incelemesine ek olarak çevresinde şiddet meyli açısından tanınırlığı ve ailesinin hatta yakınlarının kişi hakkındaki görüşünün de değerlendirilmesini öneriyoruz. Bunlara ek olarak toplumsal bilgilendirme çalışmaları, ateşli silahlarla oluşan yaralanmalar ve ölümlerinin azaltılmasına katkı sağlayabileceğinden toplumun her kesimine uygun değişik eğitim videoları ve seminerlerin gerek medyada yayınlanması gerek sosyal medya kaynaklarında düzenli olarak verilmesi uygun olacaktır. Anahtar Sözcükler: Adli Olgu, Ateşli Silah, Ateşli Silah Yaralanması, Orijin, Atış Mesafesi, Tabanca, Av Tüfeği

Şeyma Nur Semerci
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2018-2022 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran kafa travmalı çocukların adli tıbbi açıdan değerlendirilmesi

2018-2022 YILLARI ARASINDA AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ HASTANESİNE BAŞVURAN KAFA TRAVMALI ÇOCUKLARIN ADLİ TIBBİ AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ Kafa travmaları çocukluk çağında sık görülen acil başvuru nedenlerindendir. Erken yaşlarda kafanın vücuda oranının yüksek olması ve ağırlık merkezinin kafaya yakın olması nedeniyle çocuklar daha sık olarak kafa travmalarına maruz kalmaktadır. Çalışmamızda, 01 Ocak 2018-31 Aralık 2022 tarihleri arasında, 5 yıllık sürede, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Acil Servisine başvurusu olan, 18 yaş altı kafa travması tanısı alan 480 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızda toplanan veriler SPSS 22.0 (Statistical Package for Social Science) istatistik programına aktarılarak analiz yapılmıştır. Olguların tümünün cinsiyet ve yaş verileri incelendiğinde; %29,0'ı (n:139) kadın, %71,0'ı (n:341) erkek, yaş için medyan değerin 9,5 olduğu, en küçük olgunun 9 günlük, en büyük olgunun 17 yaşında olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızda olguların %35,0'ını (n:168) 2018 yılında, %27,1'ini (n:130) 2019 yılında, %11,7'sini (n:56) 2020 yılında, %13,5'ini (n:65) 2021 yılında, %12,7'sini (n:61) 2022 yılında başvuranlar oluşturmaktadır. Olgular olay türüne göre değerlendirildiğinde, en sık rastlanan olay türü 212 (%44,2) olgu ile trafik kazası olmuştur. Bunu 104 (%21,7) olgu ile yüksekten düşmeler, 68 (60 tanılı, 8 şüpheli) (%14,2) olgu ile 4 tanesi ateşli silah yaralanması olan şiddete bağlı travmalar, 56 (%11,6) olgu ile kazayla bir cisimle çarpışma ve 47 (%9,8) olguyla kendi seviyesinden düşme takip etmektedir. Trafik kazaları ve yüksekten düşmeler karşılaştırıldığında yaş medyanları arasında anlamlı fark olduğu, bulunmuştur. Trafik kazalarının yaş medyanı 12 (IQR:9), yüksekten düşmelerin yaş medyanı 3 (IQR:5) olarak tespit edilmiştir. Daha küçük yaştaki kafa travmalı çocuklarda yüksekten düşmeler, daha büyük yaştaki kafa travmalı çocuklarda trafik kazaları ön plandadır . Çalışmada 480 olgu arasında; şiddete bağlı travma öyküsü veya fizik muayene sonucu şüphesi bulunan 68 (%14,2) olgu saptanmıştır. Bu olguların yaş grupları incelendiğinde; 37 olguyla (%54,4) 15-17 yaş grubunun ilk sırada geldiği, en az sayının 2 (%2,9) olguyla 3-5 yaş grubunda olduğu görülmüştür. Şiddete bağlı travma şüphesi veya öyküsü olan olguların yaş medyanı 15,0, olmayan olguların yaş medyanı 9,0 olarak saptanmış ve aralarında anlamlı fark olduğu bulunmuştur. Çalışmamızda olguların kayıtlarına göre; görüntüleme tetkikleriyle 125 (%26,0) olguda kırık, 113 olguda (%23,5) kafa içi yaralanma bulgusu olduğu tespit edilmiştir. Kafa içi yaralanma veya kafa kemiklerinde kırık tespit edilen olguların 119'una (%76,8) kafada fizik muayene bulgusunun eşlik ettiği görülmüş ve bu oran anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Travmanın yaşamsal tehlike oluşturacak nitelikte olması, yüksekten düşmelerin %61,5'inde, kendi seviyesinden düşmelerin %23,4'ünde, trafik kazalarının %42,5'inde, şiddete bağlı travmaların %11,7'sinde ve kazayla cisimle çarpışmaların %12,5'inde saptanmıştır. Kafa travmalı olgularda yüksekten düşmeler, diğer olay türlerine göre travmanın yaşamsal tehlike oluşturması açısından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Kaynaklar ve çalışmamız göz önüne alındığında; kafa bölgesi özellikle çocuklarda hem çok sık hem de ciddi düzeyde yaralanabilen bir bölge olması nedeniyle, çocukları kafa travmalarından korumaya yönelik gerekli tedbirler alınmalı ve uygulanmalıdır. Ayrıca hem adli yönden hem de çocuk hastaların yararı için büyük önem taşıdığından, yasal prosedür gereği olguların, tedavi eden hekimler tarafından adli bildirimi yapılmalıdır.

Saime Gizem Tezgel
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bolu Ağır Ceza Mahkemesi'nde karara bağlanmış cinsel istismar/saldırı olgularının analizi

Amaç: Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar kişinin temel hak ve özgürlüğü yanında beden bütünlüğüne yönelik cinsel taciz, cinsel saldırı ve cinsel istismarıda içeren son yıllarda gittikçe artan insanlığa karşı işlenen en ağır suçlardan birisi olarak değerlendirilmektedir. Cinsel suçlar kişinin rızası olmaksızın gözle süzme gibi nispeten basit nitelikli davranışlardan, cinsel haz almaya yönelik hareketler ve en uç noktada ırza geçmeyide kapsayan geniş bir yelpazeden oluşur. Çalışmamızda Bolu İli içerisinde meydana gelmiş ve Bolu Ağır Ceza Mahkemesi'nde karara bağlanmış cinsel istismar / saldırı olgularının analiz edilerek; mağdurların sosyo-demografik özelliklerinin, risk faktörlerinin ve sanıkların profilinin incelenmesi,tespit edilen özelliklerin değerlendirilmesiile yeni vakaların önlenmesine katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmamız01/07/2007 – 30/06/2016 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Tıp Fakültesi, Adli Tıp Anabilim Dalı'ndaretrospektif olarak yürütülmüştür.Bolu Ağır Ceza Mahkemesi'nde karara bağlanmış tüm cinsel istismar / saldırı olgularının dava dosyalarındaki adli ve tıbbi belgeler incelenerek, mağdurların sosyodemografik özellikleri, genel beden ve anogenital bölge muayene bulguları, konsültasyon ve laboratuvar tetkik sonuçları, mağdurların ve sanıkların genel profilleri, olaya ilişkin detaylı özellikler tespit edilerek cezanın tayininde etkili faktörler belirlenmiş ve istismara neden olabilecek risk faktörlerinin ortaya konmuştur. Bulgular: Çalışmamız 131 (%88,5) kadın (yaş ort=19.44±11.82) ve 17 (%11,5) erkek (yaş ort=12.76±8.01) olmak üzeretoplam 148 olgudan oluşmaktadır.Çalışmamızdaki olguların %58,1'i zorunlu eğitim çağında olup, erkek olguların tamamı, kadınların %86,6'sıbekardı. Çalışmamızda 72 (%48,6) olguyla en sık vajinal penetrasyon rapor edilirken, onu sırasıyla 22 (%14,5) olguyla dokunma-elleme ve 14 (%9,5) olguyla anal penetrasyon izledi.Olay sonrası ruhsal muayene sonucuna göre mağdurlardaen sık (%6,8) travma sonrası stres bozukluğu saptandı.Olayın organ sokma şeklinde meydana gelmesi ruhsal patoloji gelişme olasılığını 0,435 kat arttırdığıbelirlendi.Çalışmamızda saldırganların hepsinin erkek (Ort. yaş= 37,81±15,3) olduğu belirlendi. Saldırganların %91,8'i mağdurun çevresinde sosyal ilişki kurduğu kişilerden olduğu belirlendi.Çalışmamızda mahkemelerce sonuçlanan dava sonuçlarına göre en sık (%49,3)mahkumiyet kararı verilmiş bunu beraat (%20,3), düşme (12,8) ve denetimli serbestlik (%8,8) kararları izlemiştir. Sonuç: Çalışmamız sonucunda çoğunluğu çocukluk yaş grubunda olan kadın ağırlıklı mağdurların yanında tamamı erkek olan saldırganların sosyodemografik özellikleri incelendiğinde ülkemizde yayınlanmış çalışmalar ile uyum içerisinde olduğu görülmektedir. Olay sırasında gerçekleşen penetrasyon, psikolojik ve fiziksel şiddet hatta birlikte silah kullanımı mağdur üzerinde ruhsal patoloji oluşumuna olumsuz yönde etkisi çok açık şekilde gözlenmiştir. Bütün bu verilerin ilgili kurumlarca oluşturulacak önleme ve koruma programlarında dikkatlice değerlendirilmesinin katkı sağlayacağı şüphesizdir. Ayrıca mahkemelerce karara bağlanmış dava sonuçlarında dikkat çeken düşük mahkumiyet oranları; konunun uzmanı olmayan tecrubesiz hekimlerce yapılan muayene yanında biyolojik materyal alma ve değerlendirmede yetersiz koşullardan yargı sürecinde oluşan aksaklıklara kadar olan prosedürün ilgili kurumlarca tekrar gözden geçirilmesi ve önlemlerin ivedi alınması gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Adli tıpBoluCeza mahkemesi+4
Veyis Gündoğdu
Akdeniz University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2017-2022 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran iş kazası olgularının medikolegal açıdan değerlendirilmesi

İş kazaları ülkemizde ve Dünyada her yıl milyonlarca insanı etkileyen bir sorundur. Çalışmamızda, iş kazalarının sebepleri ve sonuçlarını değerlendirerek önlemlerin alınması için oluşturulacak protokollerin belirlenmesi açısından bilimsel verilere katkı sunmak amaçlanmıştır. Çalışmamızda 1 Ocak 2017-31 Aralık 2022 tarihleri arasında Antalya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine iş kazası nedeniyle başvurmuş olgulara ait kayıtlar incelenmiş olup; 7442 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. İş kazaları en az 2020 yılında meydana gelmiştir, hatta 2020 yılının ilkbahar ayında olguların istatistiksel anlamlı düzeyde daha az olduğu görülmüştür. Olguların büyük çoğunluğunun sağlık güvencesinin bulunduğu, kadın ve erkek olgularda bu oranın benzer olduğu ancak yabancı uyruklu olgularda bu oranın düştüğü saptanmıştır. En sık iş kazası yaşanan sektör inşaat (%13,7) olarak belirlenirken; en sık kaza yeri inşaat alanı (%17,9) olarak bulunmuştur. Çalışmamızda en sık iş kazası tipi hem kadın hem erkek cinsiyette DKAY (%23,9) olarak belirlenmiştir. Olguların %42,3'ünde (n=2998) makine-alet kullanımı olduğu saptanmıştır. Petrol-kimya-lastik-plastik-ilaç, ağaç ve kağıt, sağlık ve sosyal hizmetler, metal, otomotiv sanayi, GYDT sektörlerinde makine alet kullanımının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu görülmüştür. Acil servise başvuran iş kazası olgularının 1909'unda (%26,9) yumuşak doku yaralanması, 1760'ında (%24,8) kesi-laserasyon, 1221'inde (%17,2) göz yaralanması, 1075'inde (%15,2) ise kırık-çıkık tipinde yaralanma olduğu saptanmıştır. Kesi, yumuşak doku yaralanması, yanık ve zehirlenme olguları kadınlarda; kırık çıkık, tendon yaralanması, intraserebral kanama, damar yaralanması, amputasyon, göz yaralanması ve iç organ hasarı ise erkek cinsiyette anlamlı düzeyde daha fazla bulunmuştur. Acil servise iş kazası ile başvuran olgularda en sık üst ekstremitede (n=3525, %49,7), ikinci sıklıkta baş boyun bölgesinde (n=2058, %29) yaralanma tespit edilmiştir. Acil servise başvuran iş kazası olgularının 5287'sinin (%74,6) acil servisten şifa ile taburcu edildiği; 1452'sinin (%20,5) yatarak tedavi gördüğü belirlenmiştir. Hastanemize başvuran ve acil serviste ya da yattığı klinikte eks olan olguların tamamının (n=33) erkek cinsiyette; en sık inşaat sektöründe ve düşme ile oluştuğu saptanmıştır. İş kazası nedeniyle acil servise başvuran olguların %32,1'inin (n=2277) taburculuktan sonra iş kazası ile ilişkili poliklinik başvurusu bulunduğu kayıtlıdır. Acil servise başvuran olgulardan geçici adli rapor düzenlenenlerin 192'sinde (%4,1) yaşamsal tehlike oluşturacak nitelikte yaralanma bulunduğu, 4465 (%95,5) olguda ise yaralanmanın yaşamsal tehlikeye neden olmadığı saptanmıştır. Kadınlarda BTM ile giderilebilir nitelikte hafif yaralanmalar anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. 2017-2022 yılları arasında Hastanemize başvuran tüm iş kazası olguları içinde (n=7442) Adli Tıp Anabilim Dalında rapor düzenlenen 272 olgu (%3,7) tespit edilmiştir. Rapor türlerine göre en sık kati rapor (n=221, %81,3) düzenlendiği belirlenmiştir. Adli Tıp Anabilim Dalında düzenlenen kati raporların %78,3 (n=173)'ünde yaşamsal tehlike yokken; %20,8'inde (n=46) yaşamsal tehlike olduğu yazılmıştır. Olguların %0,9'unda (n=2) yaşamsal tehlike ve BTM durumu belirtilmemiştir. Kati raporların %79,2'sinde (n=175) yaralanmanın BTM ile giderilebilir nitelikte olduğu; %19,9'unda (n=44) yaralanmanın BTM ile giderilemez nitelikte olduğu, kayıtlıdır. Bu çalışmada elde edilen bulgular, özellikle yüksek riskli sektörlerde iş güvenliği eğitimlerinin artırılmasının, makine bakım ve denetimlerinin düzenli yapılmasının kazaları önemli ölçüde azaltılabileceğini göstermektedir. Tüm veriler ortaya koymaktadır ki iş kazalarının önlenmesi ve azaltılması, hem işverenlerin hem de çalışanların iş güvenliği konusunda bilinçlenmesi, işverenlerin sorumluluklarını dikkat ve özenle yerine getirmesi ve her iki tarafın ortak mücadelesiyle mümkün olabilecektir.

Ayşegül Altınsoy Alp
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2018-2023 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine kesici, delici, kesici-delici, kesici-ezici alet yaralanmaları nedeni ile başvuran olguların değerlendirilmesi

Kesici, delici, kesici-delici, kesici-ezici alet yaralanmaları ülkemizde ve dünyada her yıl milyonlarca insanı etkileyen bir sorundur. Çalışmamızda, yaralanmaların sebepleri ve sonuçlarını değerlendirerek alınabilecek önlemlerin belirlenmesi maksadıyla bilimsel verilere katkı sunmak amaçlanmıştır. Bu çalışmada 1 Ocak 2018 – 31 Aralık 2023 tarihleri arasında kesici, delici, kesici-delici, kesici-ezici alet yaralanmaları nedeni ile Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran 9150 olgu dahil edilmiştir. Yaralanmalar, beklendiği şekilde en az Covid 19 pandemisine ait sıkı önlemlerin ve kısıtlamaların yaşandığı 2020 yılında meydana gelmiştir. Yaralanmaya en sık neden olan aletin kesici aletler olduğu saptanmıştır. Hastaneye müracaat eden olgularda en sık yaralanan bölgenin üst ekstremite, ikinci sıklıkta alt ekstremite, en az yaralanan bölgenin ise genital-anal bölge olduğu belirlenmiştir. Çalışmamızda olguların %57,4'ü ayaktan tedavi edilirken %29,9 olgu çeşitli servislerde yatarak tedavi görmüştür. Olguların yatarak takip ve tedavisinin en sık Ortopedi ve Travmatoloji servisinde yapıldığı kayıtlıdır. Olguların %56,5'i (n=5169) BTM ile giderilebilir ölçüde hafif nitelikte yaralandığı, %43,5 (n=3981) olguda yaralanmanın BTM ile giderilebilir ölçüde hafif nitelikte olmadığı; olguların %3,8'inde (n=351) yaralanma ile yaşamsal tehlike meydana gelmişken %96,2'sinde (n=8799) yaşamsal tehlike oluşmadığı saptanmıştır. Olguların 839'unda (%9,2) kemik kırığı oluşmuştur. En sık kırılan kemikler el falanks kemikleridir. Olgulardan %9,1'inde periferik sinir yaralanması saptanmıştır. En sık yaralanan periferik sinirin dijital sinirler olduğu belirlenmiştir. Olgularda en sık (%28,4) 21-30 yaş grubunda yaralanma saptanmışken en az yaralanma saptanan grubun 71 yaş ve üzeri grup olduğu belirlenmiştir. Kesici, delici, kesici-delici, kesici-ezici ve sayılan aletlerin elektrikli olanları ile yaralanmalarda; olguların özellikleri, varsa orijine ait bilgilerin, yaranın ilk muayenesine ait özelliklerin, yaranın kas, tendon ya da vücut boşluklarına uzanımı gibi bulguların, ilk gören hekimler tarafından ayrıntılı olarak kaydedilmesi gereklidir. Kişiden ve yakınlarından yaralanmaya neden olan aletin özellikleri ile ilgili edinilebilen bilgi olursa bunlar da adli raporlarda belirtilmelidir. Bu tür yaralanmaların çok büyük bir bölümünün acil servislere müracaat ettirildiği göz önüne alındığında; acil servislerde görevli hekimlere bu konuda büyük görev düşmektedir. Acil serviste görev yapan hekimlere düzenli olarak eğitim verilmesi, yaraların tanımlanması ve ayrımı ile adli prosedürün işleyişine katkı sağlayacaktır. Toplumda kesici, delici, kesici-delici, kesici-ezici ve bunların elektrikli olanları ile yaralanma, ölüm ve şiddet olaylarının önüne geçebilmek amacıyla bu tür yaralanmaların sıklığına, olay yerinin özelliklerine ve şiddetin zararlı sonuçlarına dikkati çekmek, toplumun yaralama ve yaralanmalar ile adli prosedür açısından bilgi düzeyinin artırılması ve farkındalığın sağlanması için hem sağlık personelinin hem de toplumdaki tüm bireylerin gerek medya aracılığıyla, gerek online platformlarda gerek yüz yüze eğitimlerine önem verilmelidir. Şiddetin ortaya çıkmasını artıran ya da şiddeti özendiren risk faktörlerinin belirlenmesi için sayılan aletlerle kasten yaralanan bireylerin ve saldırganların özelliklerinin, risk faktörlerinin belirlenmesine yönelik ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Bununla birlikte kendine zarar verme/intihar açısından riskli olguların önceden saptanması için de eğitim süreçlerinde çocuklara ve iş yerlerinde çalışanlara yönelik tarama testleri gibi yöntemlerin kullanılmasına özendirici uygulamalar geliştirilmesi ve önlemler alınarak kişilerin kendilerine zarar vermeden uygun tedaviye sevk edilmesi sağlanmalıdır.

Ahmet Buğra Öztaşyonar
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2014-2023 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından düzenlenen adli raporlarda yaralanmanın yaşamsal tehlikeye neden olduğu belirtilen olguların incelenmesi

Adli nitelikli olaylarda rapor hazırlamak hekimlerin görevlerinden biridir. Travma sonucu oluşan yaralanmanın düzeyi hakkında bilgi veren adli travmatoloji raporları, 5237 sayılı TCK'nın 86, 87, 89, 94 ve 95. maddelerinde yer alan hususlara göre düzenlenir. Kişinin yaralanmasının yaşamını tehlikeye sokan bir duruma neden olduğu haller, TCK'nın 87/1, 89/2 ve 95/1 maddeleri gereği, suçun ağırlaştırıcı faktörleri arasında yer almaktadır. Çalışmamızda, 2014-2023 yılları arasındaki 10 yıllık süreçte, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından düzenlenen, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama sayılan, yaralanmanın yaşamsal tehlikeye neden olduğu belirtilen 1863 olguya ait bilgiler retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Rapor talebinde bulunan adli merci, yaş, cinsiyet, olay türü, orijin, yaralanan vücut bölgeleri, yaşamsal tehlike nedenleri, tedavi işlemleri, kişinin vücudunda kemik kırığına neden olup olmadığı, DOİSZ ya da DOİY niteliğinde olup olmadığı, yüzde sabit ize neden olup olmadığı gibi özellikler medikolegal açıdan incelenmiştir. Çalışmaya dahil edilen 1863 olgunun %81,7'sinin (n: 1523) erkek, %18,3'ünün (n: 340) kadın olduğu, yaş ortalamasının 32,0 ± 18,01 bulunduğu, en çok olgunun 21-30 yaş grubunda (n: 419, %22,5) yer aldığı tespit edilmiştir. Olguların en sık Eylül (n:185, %9,9) ile Kasım (n:185, %9,9) aylarında ve sonbahar (n: 552, %29,6) mevsiminde yaralandığı saptanmıştır. Orijin ve olay türü açısından incelendiğinde, en sık orijin kaza (n: 1357, %72,9), en sık olay türü ise trafik kazası (n: 1032, %55,3) olarak bulunmuştur. Etkili eylem orijinli travmalarda erkek, kaza ve intihar/KZV orijinli travmalarda ise kadın cinsiyete anlamlı olarak fazla rastlandığı bulunmuştur. Kadınlarda trafik kazası ve yüksekten düşme, erkeklerde ise kesici delici alet, ateşli silah ve darp yaralanmaları anlamlı oranda yüksek olduğu tespit edilmiştir. Olguların %49,1'ine (n: 915) cerrahi tedavi uygulanmış, %42,8'ine ise hastane yatışı yapılarak medikal tedavi verilmiştir. Olguların %72,0'ında (n: 1341) kemik kırık veya çıkığına rastlandığı, en yüksek kemik kırığı veya çıkığı oranının %34,6 ile nörokranium bölgesinde görüldüğü tespit edilmiştir. Kadınlarda %77,1 sıklıkta, erkeklerde %70,8 sıklıkta kemik kırığı veya çıkığı saptandığı kayıtlı olup, kazalarda %83,9, trafik kazalarında %89,3 ve yüksekten düşmelerde %91,0 olguda yaralanma kırık ya da çıkık ile sonuçlanmıştır, bu sıklıklar anlamlı derecede yüksektir. DOİSZ ya da DOİY konusunda bilgi kayıtlı olan olguların %53,8'inin yaralanmasının, DOİSZ ya da DOİY niteliğinde olmadığı, %41,2'sinin yaralanmasının DOİY niteliğinde bulunduğu, %5,0'ının ise yaralanmasının DOİSZ olduğu tespit edilmiştir. Yaralanmanın yüzde sabit iz niteliğinde olup olmadığı hususunda görüş bildirilen olguların %9,7'sinin yaralanmasının yüzde sabit iz niteliğinde olduğu saptanmıştır. Trafik kazası sonucu yaralanmalarda; DOİSZ/DOİY (n: 73, %57,5) ve yüzde sabit iz (n: 18, %14,3) varlığı anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Çalışmamızda, baş-boyun bölgesinin en sık yaralanan (%70,3) ve en sık yaşamsal tehlike niteliğinde yaralanmaya yol açan (%51,6) bölge olduğu tespit edilmiştir. Yaşamsal tehlike oluşturur nitelikte baş-boyun bölgesi yaralanması bulunan olguların %20,3'ünün kadın, %79,7'sinin erkek cinsiyette olduğu kayıtlı olup, kazalarda %84,6, trafik kazalarında %63,3, yüksekten düşmelerde %65,3, darplarda %83,3 olguda bu bölge travmaları, yaşamsal tehlike oluşturur nitelikte yaralanma ile sonuçlanmıştır. Bu sıklıklar anlamlı derecede yüksektir. Olgularımız, yaşamsal tehlike nedenleri açısından incelendiğinde, en sık yaşamsal tehlike sebepleri; kafa içi travmatik bulgular (n:772, %41,4), hemotoraks-pnömotoraks-pnömomediastinum-hava embolisi (n: 654 olgu, %35,1), kafatası-kafa tabanı-orbita tavanı kırığı (n: 645, %34,6), akciğer kontüzyonu-laserasyonu (n: 595, %31,9), büyük damar yaralanması (n: 174, %9,3), karaciğer yaralanması (n: 166, %8,9) ve dalak yaralanması (n: 149, %8,0) olarak tespit edilmiştir. 0-17 yaş grubunda, kafa içi travmatik bulgular (%25,3) ve kafatası-kafa tabanı-orbita tavanı kırığı (%29,9); 18-64 yaş grubunda, hemotoraks-pnömotoraks-pnömomediastinum-hava embolisi (%77,8) ve büyük damar yaralanması (%87,4) anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Kadınlarda kafa içi travmatik bulgular (%20,6) ve karaciğer yaralanmasının (%24,1), erkeklerde ise büyük damar yaralanmasının (%88,5) anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir. Çalışmamızda, yaşamsal tehlike niteliğinde yaralanması olan adli olguların medikolegal açıdan değerlendirilmesi amaçlanmış; adli raporlarda bu niteliğin belirtildiği olguların demografik, klinik ve adli özellikleri ortaya konularak, kaynaklarla karşılaştırmalı analiz gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bulguların gerek adli tıp uygulayıcılarına gerekse adli mercilere yol gösterici olması ve TCK'ya dayalı raporlamada karşılaşılan güçlü ve zayıf yönlerin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlaması hedeflenmiştir. Bu yönüyle çalışma, yaşamsal tehlike kavramının pratikteki yansımalarına ışık tutmakta olup, ileride konuyla ilgili yapılacak araştırmalara da zemin hazırlayacağı düşünülmektedir.

Mehmet İlhan
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2021-2023 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran 18 yaş altı adli vakaların medikolegal açıdan değerlendirilmesi

Çocukluk çağı (18 yaş altı), bireylerin biyolojik, psikolojik ve sosyal gelişiminin sürdüğü, travmalara karşı daha kırılgan olduğu bir dönemdir. Yaralanmalar, bu dönemde önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), 0–18 yaş arası çocukların ölüm nedenleri arasında yaralanmaların önemli bir yer tuttuğunu bildirmektedir. Adli olgular yalnızca istismar veya saldırı gibi doğrudan suç unsuru taşıyan durumları değil; yüksekten düşme, ilaç veya madde alımı, yanık, zehirlenme, intihar girişimi ve ihmale bağlı yaralanmaları da kapsamaktadır. Olgular genellikle ilk olarak acil servis başvurularında tanı alır, kayıtlara girer ve yapılan değerlendirmeler hem tıbbi hem de adli süreç açısından belirleyici rol oynar. Bu çalışma, 1 Ocak 2021–31 Aralık 2023 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Erişkin ve Çocuk Acil Servisleri'ne başvuran 18 yaş altı adli olguları inceleyen kesitsel, retrospektif bir araştırmadır. Toplam 2601 adli olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Olguların demografik özellikleri, başvuru nedenleri (düşme, yanık, zehirlenme, istismar vb.), tedavi süreçleri ve adli rapor bilgileri (yaşamsal tehlike varlığı, basit tıbbi müdahale ile giderilebilirlik durumu) gibi özellikleri değerlendirilmiştir. Olguların %58,9'u erkek (n=1532), %41,1'i kız (n=1069) çocuklardan oluşmuştur. En büyük grubu %28,4 ile ergenler (12–17 yaş), ikinci sırada ise %28,0 ile oyun çağı (1–2 yaş) çocukları oluşturmuştur. Erkek çocukların ortanca yaşı (5,00 yıl), kız çocukların (4,00 yıl) olarak tespit edilmiştir. Olguların %87,9'u Antalya ilinde ikamet etmektedir ve olayların çoğu ev ortamında (%59,1) meydana gelmiştir. Başvurular en sık yaz mevsiminde (%28,3) ve akşam saatlerinde (17:00–23:59) (%50,34) gerçekleşmiştir. Acil servise başvuran 2601 adli olgu içinde; vücut boşluklarında yabancı cisim (%15,0), zehirlenmeler (%14,9), düşmeler (%14,3) en sık bildirilen 3 olay türü olup bunları asfiksiler (%9,3), darp ve akran kavgaları (%7,7), intihar veya kendine zarar verme girişimleri (%7,3) izlemektedir. Çocukluk çağında en sık zehirlenme nedeni ilaç alımı olup (%58,2), alınan ilaçlar arasında parasetamol/ibuprofen (%16,4) en sık bildirilen etken olmuştur. Ev ortamında ilaçların çocukların erişebileceği alanlarda bulunması, zehirlenmelerde ilaçların en sık etken olması açısından en önemli faktördür. İntihar ve kendine zarar verme olgularında %70,0 oranında yöntem ilaç alımı olup, bu olguların %83,7'si kız çocuklarıdır. Adölesan dönemde intihar amaçlı ilaç alımı sıklığının artışı, ruhsal destek eksikliğine ve psikiyatrik hastalık yüküne işaret ettiği kadar ev ortamında ilaçların kolay edinilebilir olmasına da dikkati çekmektedir. Diğer taraftan çalışmada; olgularda rastlanan en sık kronik hastalık grubunun psikiyatrik hastalıklar (%50,4) olduğu saptanmıştır. Bu oran intihar ve kendine zarar verme gibi olgular açısından psikiyatrik değerlendirme ve ihtiyacı olan çocuklarda psikososyal desteğin önemini göstermektedir. Çocuklukta ikinci sıklıkta zehirlenmeye yol açan etken temizlik ve dezenfeksiyon maddeleridir (%17,5) ve bunlarında ev ortamında çocukların erişebileceği alanlarda bulundurulmaması, kilitli dolaplarda saklanması ve ambalajlarının çocukların açamayacağı şekilde olması en önemli önlemlerdir. Yanık olgularında en sık nedenin sıcak sıvı teması olup, yine çocuklu evlerde güvenlik önlemlerinin önemini yansıtmaktadır. Asfiksi olgularında en sık neden gıda aspirasyonu (%67,4) olup, aspire edilen gıdaların %54,6'sını çerezler (fındık, fıstık, ceviz vb.) oluşturmuştur. Çalışmada çocuk adli olgularda; düşmelerin ikinci en sık acil servis başvuru nedeni oluşu, çocukluk çağında ev içi düşmelerin en sık rastlanan kazalar olduğunu gösteren önceki çalışmalarla uyumludur. Olgularda en sık yaralanma bölgesi baş-boyun (%31,1) iken, en sık görülen yaralanma tipinin kesiler/raddi yaralar (%20,7) olduğu saptanmıştır. Bunu yumuşak doku yaralanmaları (%19,0) ve kırık/çıkıklar (%18,2) izlemiştir. Toplam 401 kemik kırığının %23,7'si kafa bölgesindedir. Cinsiyet ve olay türü arasındaki ilişki incelendiğinde; kesici-delici alet yaralanmaları (%80,9), ateşli silah yaralanmaları (%87,0), trafik kazaları (%83,3) ve darp/akran kavgası (%81,9) olgularının büyük çoğunluğu erkek çocuklarda olduğu saptanmıştır. Çalışmada; kesici-delici alet yaralanmaları, motorsuz trafik kazaları ile darp/akran kavgası olgularının erkek cinsiyette daha sık görülmesi ve bu farkın istatistiksel olarak anlamlı bulunması, dikkat çekicidir. Ölümle sonuçlanan 19 çocuk olgu başvurusu olduğu saptanmış ve en sık ölüm nedeni %36,8 oranıyla asfiksi olarak belirlenmiştir. Suda boğulma 4 olguda, gıda aspirasyonu 2 olguda, sufokasyon 1 olguda ölüm nedenidir. Düşmeye bağlı ölümler %21,1 ile ikinci sırada yer alırken, olgular farklı yüksekliklerden düşme sonucu yaşamını yitirmiştir. Acil servise arrest halde getirilen ve kardiyopulmoner resüsitasyon (KPR) uygulanan olguların oranı da %21,1 olarak tespit edilmiştir. Ayrıca ateşli silahla yaralanma ve ilaç alımı yoluyla intihar (%10,5) eden birer olgu, alev yanığı olan 1 olgu (%5,3) ve künt cisimle akranı tarafından darp edilen 1 olgu (%5,3) ölümle sonuçlanmıştır. Olguların %20,0'inde yaşamsal tehlike bulunduğu saptanmış olup, erkeklerde (%21,8) bu oran kızlardan (%17,9) anlamlı derecede yüksektir. En yüksek yaşamsal tehlike varlığı oranına, elektrik kazaları (%81,8) ve asfiksi olgularında (%52,1) rastlanmıştır. Asfiksi ve elektrik kaynaklı kazalar ile başvuran çocuklarda, yaşamsal tehlike bulunuşunun istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek oluşu önemli bir bulgudur. Yaralanmaların %59,6'sının basit tıbbi müdahale (BTM) ile giderilebilir nitelikte olduğu belirlenmiştir. Ateşli silah yaralanmaları, elektrik kazaları, kesici-delici alet yaralanmaları ve yüksekten düşme gibi yüksek enerjili travmalarda ise BTM ile giderilebilecek nitelikte hafif olmayan olguların sıklığı anlamlı şekilde daha yüksektir. Tedavi sonlanımına göre olguların %58,1'i acil servisten taburcu edilmiş, %34,6'sı servislere yatırılmıştır. Eks oranı %0,7 olarak kaydedilmiştir. En sık yatış yapılan birim Çocuk Cerrahisi servisidir (%43,8). Olguların çoğunun ayaktan tedaviyle taburcu edilmesi, travmaların çoğunlukla hafif düzeyde olduğunu ancak, %20 oranında yaşamsal tehlike bulunduğundan, adli bildirim yapılmasnın zorunluluğunu ve önemini ortaya koymaktadır. Elde edilen bulgular, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi'ne başvuran çocuk adli olguların; çoğunlukla erkek, okul çağında ve ergenlik döneminde olduğunu göstermektedir. Bu sonuç, kaynaklarla paralellik göstermekte ve erkek çocuklarda riskli davranış eğilimi ile dış mekân aktivitelerinin daha fazla olmasına bağlanmaktadır. Kesici-delici alet yaralanmaları ve darp olgularının özellikle ergen erkeklerde yoğunlaşması, çevresel ve sosyal etkilerin önemini de ortaya koymaktadır. Bu durum, akran zorbalığı ve fiziksel şiddetin çocuk adli olgularındaki payının küçümsenemeyecek sıklıkta olduğunu ortaya koymaktadır. İntihar girişimlerinde ise kız çocukların oranı erkelere oranla daha yüksek olup, kaynaklarla uyumlu bir bulgudur. Bunların büyük kısmında yöntem ilaç alımıdır. Çalışmada; ateşli silah yaralanmalarının oranı yüksek olmasa da bu olgularda mortalite ve kalıcı sekel riski yüksek ciddi yaralanmalar oluşmaktadır. Yaralanmaların yaz ve ilkbahar aylarında artması, açık hava etkinliklerinin artışı ve gözetimin azlığıyla ilişkilendirilmiştir. Olayların çoğunlukla ev ortamında meydana gelmesi, çocuk güvenliği için alınması gerekli önlemlere olan ihtiyaça yanında ebeveyn denetiminin önemini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, 18 yaş altı adli olguların büyük kısmı önlenebilir nedenlerle oluşmaktadır. Çocuk güvenliği, ebeveyn eğitimi, ev içi ve çevresel düzenlemeler, riskli yaş gruplarına yönelik farkındalık çalışmaları, ruhsal hastalıkların değerlendirilmesi ve desteğe olan ihtiyacın giderilmesi, istismar ve ihmalin erken tespiti ile multidisipliner iş birliği, çocukluk çağı adli olgularının sıklığını azaltmak için gerekli temel stratejiler olarak öne çıkmaktadır.

Gökçe İbze
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine intihar girişimi ve kendine zarar verme öyküsü ile başvuran olguların adli tıbbi açıdan değerlendirilmesi

İntihar girişimleri ve kendine zarar verme davranışları, önemli tıbbi, psikiyatrik ve adli sonuçları olan başlıca halk sağlığı sorunları arasında yer almaktadır. Adli–tıbbi açıdan; demografik özellikler, intihar yöntemleri ve nedenleri, psikiyatrik ve madde kullanım öyküsü, yaralanmanın şiddeti, yaşamı tehdit eden durumlar ve tedavi süreçlerinin kapsamlı biçimde değerlendirilerek adli rapor düzenlenmesi; hem doğru adli belge sağlanmak hem de etkili önleme stratejilerinin geliştirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışma, intihar girişimi veya kendine zarar verme nedeniyle hastaneye başvuran hastaların özelliklerini adli–tıbbi açıdan incelemeyi ve elde edilen verileri mevcut literatürle karşılaştırarak bilimsel kaynaklara katkı sağlamayı amaçlamıştır. 1 Ocak 2014 – 31 Aralık 2024 tarihleri arasında intihar girişimi/kendine zarar verme nedeni ile Akdeniz Üniversitesi Hastanesine müracaat eden ve dijital hasta kayıt sisteminde yeterli bilgi kayıtlı olan toplam 906 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Olguların %91,5'i (n=829) intihar girişimi, %8,5'i (n=77) kendine zarar verme olgularıdır. İntihar girişimi sonucu hastaneye başvuran olguların (n=829) %56,8'i (n=471) kadın, %43,2'si (n=358) erkektir. Kendine zarar verme sonucu müracaat eden olguların (n=77) %63,6'sı (n=49) erkek, %36,4'ü (n=28) kadındır. İntihar girişimi olguları (n=829) %29,6 ile en sık (n=245) ilkbahar mevsiminde başvurmuş olup bunu %26,9 ile (n=224) yaz, %22,6 ile (n=187) sonbahar, %20,9 ile (n=173) kış mevsimi izlemiştir. Olguların hafta içi (n=609; %73,5) ve en sık Çarşamba (n=136; %16,4), ikinci sıklıkla Salı (n=129; %15,6), üçüncü sıklıkla Pazartesi (n=121; %14,6) günü başvurduğu tespit edilmiştir. İntihar girişimi olgularının (n=829) hastane başvuru sıklığının gündüz saatlerinde sabah 09:00'dan itibaren artmaya başladığı, öğle saatlerinden itibaren ise saatler ilerledikçe giderek belirginleşen bir başvuru sıklığı oluştuğu, saat 12:00-15:00 arasında olguların %11,3'i, 15:00-18:00 arasında %16,4'ü, 21:00-24:00 arasında %16,8'inin başvurduğu, 18-21:00 arasında olguların %15,2'si başvurmuş olup bir önceki saat grubuna göre artış olmasa da başvuru sıklığı yüksekliğinin devam ettiği, en sık başvurunun (n=178; %21,5) 0-3 saatleri arasında olduğu ve akşamüstü saat 18 ile gece 03:00 arasında olguların %53,5'nin başvurduğu saptanmıştır. Gece 03:00 ile sabah 09:00 arasında ise başvuru sıklığı %10,7'dir. Hafta içi intihar girişiminde bulunan olguların da %58,9'u (n=359) 18:00-06:00 saatleri arasında, mesai saatleri dışında hastaneye başvurmuştur. İntihar girişimi olgularının yaş ortalaması 29,2 ± 12,5 yıl (en düşük yaş: 11, en yüksek yaş: 90) olarak hesaplanmıştır. Erkeklerde (n=358) ortalama yaş 33,3 ± 13,1 yıl (en düşük yaş: 12, en yüksek yaş: 90), kadınlarda (n=471) ortalama yaş 26,2 ± 11,1 yıldır (en düşük yaş: 11, en yüksek yaş: 66). En sık başvurunun %26,3 olgu ile (n=218) 25-34 yaş aralığında, en az başvurunun %1,4 olgu ile (n=12) 65 yaş ve üzeri grupta olduğu saptanmıştır. Olguların %55,7'sinin (n=462) bekar, %30,8'inin (n=255) evli, %10,0'unun (n=83) boşanmış olduğu kayıtlıdır. İntihar girişimi olgularında; kadınlar arasında bekar olanların sıklığı (%59,4), erkekler arasında bekar olanların sıklığından (%50,8) yüksektir. İntihar girişimi olgularında; erkekler arasında evli olanların sıklığı (%35,0) ise kadınlar arasında evli olanların sıklığından (%27,6) yüksektir. Nişanlı olkup intihar girişiminde bulunan 4 olgu da kadındır. Eğitim durumu hakkında kayıtlı bilgi olan 527 olgunun %15,4'ü (n=81) ilköğretim mezunu, %15,9'u (n=84) üniversite mezunu, %32,6'sı (n=172) ortaöğretim mezunu, %34,7'si (n=183) lise mezunudur. Olguların %67,0'si (n=556) ilaç alarak intihar girişimi nedeniyle başvurmuş olup, kadınların (n=471) intihar yöntemi %77,9 (n=367) ile en sık ilaç alımı olarak belirtilmiştir. İntihar girişimi nedeniyle başvuran (n=358) erkeklerin de en sık intihar yöntemi (n=189; %52,8) ilaç alımıdır. Kesici-delici alet kullanarak intihar girişiminde (n=64, %7,7) bulunanların %54,7'si (n=35) erkek, %45,3'ü (n=29) kadın; ateşli silah kullanarak intihar girişiminde (n=62; %7,5) bulunanların %88,7'si (n=55) erkek, %11,3'ü (n=7) kadın, ilaç dışı toksik madde (n=54; %6,5) kullananların %61,1'i (n=33) erkek, %38,9'u (n=21) kadın; ası ile intihar girişiminde (n=13; %1,6) bulunanların %84,6'sı (n=11) erkek, %15,4'ü (n=2) kadındır. Komplike intihar yöntemi kullananların (n=38) %60,5'i (n=23) erkektir. Komplike intihar olgularında; %60,5 ile en sık (n=23) ilaç alımı ve kesici-delici alet yaralanması ile intihar girişiminde bulunulduğu; %21,1 ile ikinci sıklıkta (n=8) ilaç ve ilaç dışı toksik maddelerin birlikte kullanımıyla intihar girişiminde bulunulduğu saptanmıştır. Yüksekten atlayarak intihar girişiminde bulunan (n=32) olgular içinde kadınların (n=25; %78,1) sıklığı erkeklerden (n=7; %21,9) fazla olmakla birlikte, intihar girişiminde bulunan tüm kadın olguların (n=471) yalnızca %5,3'ü yüksekten atlama yöntemini kullanmıştır. Alınan ilaç grubu bilinen 566 intihar girişimi olgusunun %30,4'ünde (n=123 kadın, n=49 erkek) antidepresan, %29,2'sinde (n=111 kadın, n=54 erkek) non-steroid anti-inflamatuar ilaçlar, %23,9'unda (n=93 kadın, n=42 erkek) parasetamol, %14,0'ünde (n=51 kadın, n=28 erkek) antibiyotik, kullanıldığı kayıtlı olup kadınlarda daha sık rastlandığı saptanmıştır. Olguların %19,8'inde (n=54 kadın, n=58 erkek) antipsikotikler kullanılmış olup erkeklerde daha sık rastlanmışken, olguların %13,1'inde rastlanan anksiyolitik ilaçları almış olan kadın ve erkek olgu sayıları eşittir. Ateşli silahla kendisini yaralayarak intihar girişiminde bulunanların %20,7'si (n=13) 35-44 yaş grubunda, %19,0'u (n=12) 45-54 yaş grubunda, %17,5'i (n=11) 25-34 yaş grubunda iken kesici-delici aletle kendisini yaralayarak intihar girişiminde bulunanların %41,1'i (n=37) 25-34 yaş grubunda, %22,2'si (n=20) 15-19 yaş grubundadır. Olguların %30,9'unda (n=256) yaralanmanın BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmadığı belirlenmiş olup, ilaç alanlarda BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olma sıklığının (n=350; %75,9), yüksekten atlayarak ve ateşli silah kullanarak intihar girişiminde bulunan olgularda yaralanmanın BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmaması sıklığının (sırasıyla n=27; %90,0 ve n=62; %100,0) anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır. BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmayan yaralanmalar erkeklerde (n=144; %56,3), kadınlara (n=112; %43,7) oranla daha sıktır. İlaç alarak intihar girişiminde bulunanlarda yaralanmanın BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte oluşunun sıklığı istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir. Olguların %19,4'ünde (n=161) yaşamsal tehlike meydana gelmiş olup, yaşamsal tehlikesi bulunan olguların %61,5'i erkektir. Kendine zarar verme davranışı (n=77) nedeniyle başvuran olguların ise %39,0'unda (n=30) yaralanmanın/bulgularının BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmadığı, %13,0'ünde (n=10) yaşamsal tehlike oluşturacak nitelikte bir yaralanma meydana geldiği saptanmıştır. Kendine zarar verme nedeni ile başvuran olgulardan 74'ünde medeni durum bilgisi kayıtlıydı ve hem bekar, hem evli hem de boşanmış grupta erkeklerin sıklığı daha fazlaydı (sırası ile %64,0; %61,5; %60,0). Özgeçmişinde psikiyatrik hastalık öyküsü olduğu belirtilen (n=436) olguların %19,7'sinde (n=86) psikiyatrik bir hastalık geçmişi bulunduğu yazılı olsa da hastalığın tanısının belirtilmediği; tanısı kayıtlı olan 350 olgudan %40,3'ünün öyküsünde (n=141) depresyon, %13,4'inde (n=47) anksiyete bozukluğu, %10,6'sında (n=37) bipolar bozukluk, %10,3'ünde (n=36) alkol/madde bağımlılığı olduğu kayıtlıdır. Psikiyatrik hastalık tanısı olan hastaların rutin kontrollerinde, standart prosedür olarak "İntihar Risk Değerlendirmesi" yapılması ve uygun tedavi destek programları, riskin azaltılmasında faydalı olabilir. Yaşamsal tehlikesi bulunan ve özgeçmişte psikiyatrik hastalık öyküsü hakkında kayıtlı bilgi kayıtlı olan 110 (%13,3) olgunun %65,5'inde (n=72) psikiyatrik hastalık öyküsü bulunduğu yazılıdır. Yaralanması BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmayan ve özgeçmişte psikiyatrik hastalık öyküsü hakkında kayıtlı bilgi olan 196 (%23,6) olgu olup, bunların %59,7'sinde (n=117) psikiyatrik hastalık öyküsü bulunduğu saptanmıştır. Tüm intihar girişimi ve kendine zarar verme olgularının adli olgu olduğu ve adli rapor düzenlenmesi gerektiği de unutulmamalıdır. Olguların %25,2'sinde (n=209) intihar girişimi sonrası hastaneye başvurduğu sırada alınan kanda alkolün pozitif olduğu saptanmıştır. Olay yeri bilinen 526 (%63,5) olgunun %79,3'ünün (n=417), ikamet ettiği evde intihar girişiminde bulunduğu kayıtlıdır. Olgulardan 659'unun (%79,5) öyküsünde intihar girişimi için herhangi bir neden belirtilmiştir. Olguların %24,1'inde (n=159) aile içi geçimsizlik/boşanma süreci, %22,3'ünde (n=147) ruhsal hastalıkla ilgili nedenler, %19,1'inde (n=126) ebeveyn ile ilgili sorunlar, %17,9 olguda (n=118) özel arkadaş/partner (aşk/sevgili) ile ilgili sorunların intihar girişimi sebebi olarak ifade edildiği, kayıtlıdır. Medya ve eğitim yoluyla topluma, bireylerin zor zamanlarda ve duygusal başa çıkmakta zorlandıkları durumlarda psikolojik ve psikiyatrik destek aramalarının uygun bir yaklaşım olduğu ve bunu yapmaktan çekinmemeleri gerektiği, anlatılmalıdır. Olgulardan 240'ının dosya kayıtlarında, daha önceden bir veya daha fazla sayıda intihar girişiminde bulunulmuş olduğu, kayıtlıdır. İntihar girişimi olgularını muayene ve tedavi eden, değerlendiren başta acil servis hekimleri olmak üzere tüm sağlık çalışanlarının hem tıbbi hem de adli sorumlulukları bulunmaktadır. Bu nedenle, Acil servis çalışanları başta olmak üzere, intihar girişimi olgularını değerlendiren tüm sağlık profesyonellerinin farkındalığı artırılmalı, intihar girişiminde bulunan kişilere gerekli psikiyatrik destek sağlanarak sonraki intihar girişimleri önlenmeye çalışılmalıdır. Böylece intihar girişimleri dolayısıyla da intihar girişimine bağlı klinik tablolar, yaralanmalar ve ölümlerin azaltılması mümkün olabilecektir.

Gülşah Yiğit
Akdeniz University
2025
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bakırköy aile mahkemelerince karara bağlanan boşanma davalarında tıbbi nedenlerin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: İnsan sosyal bir varlıktır ve toplum içinde diğer bireyler ile kurduğu ilişkiler yaşamının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Toplumdaki temel kavramlardan biri olan "aile" ise kişinin paylaşmayı ve birlikte yaşamayı deneyimlediği ilk ve en önemli sosyal yapıdır. Bu çalışmada boşanma istemi ile başvuran bireylerin sosyodemografik, sosyoekonomik durumları ile birlikte varsa fiziksel ve ruhsal hastalık öykülerinin değerlendirilerek boşanma sürecine yol açan nedenlerin aydınlatılması, bu alanda çalışan sağlık profesyonellerinin süreçle ilgili dikkate almaları gereken noktaların belirlenmesi, bireylerin boşanma kararı alma süreçlerinin daha iyi anlaşılması ve bu konu hakkında farkındalığın artırılması hedeflenmektedir. Yöntem: Bu tez çalışması, çekişmeli boşanma dava dosyalarının retrospektif olarak taranmasıyla elde edilen veriler ile yürütülmüştür. Bu çalışmada Bakırköy Aile Mahkemelerince gerekçeli kararları 2018-2020 tarihleri arasında açıklanmış çekişmeli boşanma dosyaları uygun anahtar kelimeler aracılığı ile UYAP üzerinden taranmış ve 201 dava dosyası çalışmaya dahil edilmiştir. Retrospektif tarama verileri, dava dosya numaraları, davaya taraf kişilerin kimlik bilgileri, adresleri ve iletişim bilgileri gibi tanımlama için kullanılabilecek kişisel veriler kaydedilmeden analiz edilmiştir. İstatiksel analiz SPSS-22 (Statistical Package for Social Sciences) kullanılarak yapılmıştır. Öncelikle tanımlayıcı istatistikler yapılmış olup, Ki-Kare testi, Student-t testi, Mann-Whitney-U testi, Kruskal-Wallis testi uygulanmıştır. Bulgular: Dava dosyaları incelendiğinde; davayı açan tarafın 162'sinin (%80.8) kadın olduğu, boşanma yaşının erkeklerde ortalama 37.7, kadınlarda 34 olduğu, ortalama evlilik süresinin ise 10 yıl olduğu tespit edilmiştir. Boşanma gerekçelerinden birinin "cinsel problemler" olduğu belirtilen dava dosyalarında ortalama evlilik süresinin 8.23 olduğu saptanmış olup diğer gerekçelere kıyasla en kısa evlilik süresi olduğu tespit edilmiştir. Boşanma nedeni olarak dava dilekçesinde en çok öne sürülen tıbbi nedenlerin %51 ile alkol/madde bağımlılığı, %15 ile diğer psikiyatrik rahatsızlıklar ve %9 ile cinsel problemlerin olduğu saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: "Boşanma" hem eşler hem de çocuklar üzerinde kalıcı etkileri olan bir süreç olup toplumsal bir antite olarak tanımlanması ve çok boyutlu olarak analiz edilerek buna yönelik politikaların geliştirilmesi ve multidisipliner yaklaşılması gereken bir süreçtir. Çalışmada boşanmaların tıbbi sebepleri irdelendiğinde alkol/madde bağımlılığının önemli sıklıkta (n:115) boşanma sebebi olarak gösterildiği saptandı. 95 dava dosyasında (%44.3) mahkemece tıbbi bilirkişi raporu istendiği gözlenmiş olup, evliliğin sürdürülmesine engel mahiyet ve derecede olduğu kanaatine varılan tıbbi nedenlerin psikiyatrik nedenler olduğu gözlenmiştir.

Adli tıpAile mahkemeleriBoşanma+2
Ferhat Kılıç
İstanbul University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antalya'da 2015-2019 yılları arasında yapılan adli otopsilerde karşılaşılan kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölümlerin değerlendirilmesi

Kardiyovasküler hastalıklar her yıl tüm dünyada çok sayıda ölüme yol açmaktadır. Ayrıca ani ve beklenmedik ölümlerin de en sık sebebi kardiyovasküler hastalıklardır. Bu çalışmada adli otopsiler içerisinde kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölümlerin sıklığını, ve farklı kardiyovasküler ölüm sebeplerinde kalp ve beyinde meydana gelen makroskobik ve mikroskobik bulguların yaygınlığını belirleyerek, bu olguların otopsisi sırasında adli tıp hekiminin karşılaşılabileceği zorlukları değerlendirilmek amaçlanmıştır. Çalışmamızda 1 Ocak 2015 ile 31 Aralık 2019 tarihleri arasında Adli Tıp Kurumu Antalya Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinde otopsisi yapılan olgular değerlendirilmiştir. Çalışmada kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölüm olguları cinsiyet, yaş, boy, kilo, VKİ, ölüm nedenleri, ölüm yeri ve otopsi bulguları açısından değerlendirilmiştir. Çalışma kriterlerine uyan toplam 1045 (%22,3) olgu tespit edilmiştir. Bu olguların 176'sı kadın (%16,8), 869'u erkektir (%83,2). Olguların yaşlarının medyan değeri 58 yıldır (kadınlar için medyan değer 59,5 yıl, erkekler için medyan değer 58 yıldır). Olguların %71,5'i 50 yaş ve üstündedir (n=748). VKİ değeri normal ve sağlıklı aralıkta olanlar (VKİ<25) erişkin popülasyonun %20'sini (n=206), kilolu aralıkta olanlar (25≤VKİ<30) popülasyonun %51,2'sini (n=527) ve obez (VKİ≥30) sınıflamasına girenler ise popülasyonun %28,8'ini (n=297) oluşturmaktaydı. Kadınların anlamlı olarak daha yüksek oranda sağlıklı kilo ve obez aralıklarında bulunduğu, erkeklerin ise kilolu sınıflamasında daha sık bulunduğu tespit edilmiştir. Olguların en sık rahatsızlandıkları yerler sırasıyla ev (n=417, %39,9), otel (n=220, %21,1) ve açık alanlarken (n=195, %18,7), ölümlerinin tespit edildiği yerler sırasıyla en sık sağlık kuruluşları (n=401, %38,4), ev (n=291, %27,8) ve otellerdir (n=136, %13). Ölümleri sırasında herhangi bir şahit bulunmayan olguların sayısı kayıtlara göre 418'dir (%40,0). En fazla ölümün ise sırasıyla Eylül (%10,8), Ağustos (%10,4) ve Kasım (%10,1) aylarında olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızda en sık karşılaşılan ölüm sebepleri sırasıyla iskemik kalp hastalığı (n=719, %68,8), sol ventriküler hipertrofi (n=105, %10) ve aort diseksiyonu (n=58, %5,5) olarak tespit edilmiştir. Erkeklerde iskemik kalp hastalıklarına bağlı ölümlere, kadınlarda ise serebrovasküler hastalıklar, aort diseksiyonu ve pulmoner tromboemboliye bağlı ölümlere anlamlı olarak daha sık karşılaşıldığı görülmüştür. Ani kardiyak ölüm kriterlerini sağlayan 735 olgu olup bunlar içinde de en çok görülen ilk üç ölüm sebebi yine iskemik kalp hastalığı (n=503, %68,4), sol ventriküler hipertrofi (n=78, %10,6) ve aort diseksiyonudur (n=41, %5,6). Bunların dışında ani kardiyak ölüm kriterlerini sağlayan 32 olguda herhangi bir makroskobik veya mikroskobik bulgu bulunamamıştır. Erişkin olgularda beyin ağırlıklarının medyan değerinin 1192 gr olup, erkeklerde bu değerin 1210 gr, kadınlarda ise 1089 gr olduğu hesaplanmıştır. Erkeklerde beyin ağırlığının kadınlara göre daha fazla olması istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Erişkin popülasyonda yaş arttıkça beyin ağırlığının azaldığı hesaplanmış olup, bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Tüm popülasyonda kilo ve beyin ağırlığının birlikte artış gösterdiği ve aralarındaki bu ilişkinin de istatistiksel olarak anlamlı bulunduğu tespit edilmiştir. Tamponad tespit edilen 89 olgunun 49'unda (%55,1) aort diseksiyonu sonucu, 36'sında (%40,4) akut miyokard enfarktüsü sonucu ventriküler rüptüre bağlı, 4'ünde (%4,5) ise aort anevrizması rüptürüne bağlı tamponad geliştiği tespit edilmiştir. Erişkin olguların medyan kalp ağırlığı 516 gr (n=1029, IQR=189, Q1=424, Q3=613, ort=534,9, min=214, maks=1303) olarak bulunmuştur. Erkeklerde kalp ağırlığının kadınlara göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiştir. Cinsiyetler arasında kalp ağırlığının vücut ağırlığına göre yüzdesi kıyaslandığında ise istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilememiştir. Bu nedenle, kalp ağırlıklarındaki cinsiyetler arası farklılığın, kadın ve erkek arasında vücut boyutlarındaki farklılıktan kaynaklandığı sonucuna varılmıştır. Erişkin olguların yaş ve kalp ağırlıklarının birlikte artış gösterdiği, bu korelasyonun istatistiksel olarak anlamlı olduğu, yaş ve kalp ağırlığının vücut ağırlığına oranının ise yine birlikte artış gösterdiği ve bu ilişkinin de istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir. Kalp ağırlığı ile vücut ağırlığının da birlikte artış gösterdiği anlaşılmış, aralarındaki bu ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur. Olguların %81,9'unda (n=856) koroner arterlerde çeşitli derecelerde ateroskleroz bulguları olduğu saptanmıştır. Sol koroner arterin sirkumfleks arter ayrımından önceki kısmında 107 olguda (%10,2), sol koroner arterin sol ön inen dalında 436 olguda (%41,7), sirkumfleks dalında 289 olguda (%27,7), sağ koroner arterde ise 303 olguda (%29) lümende şiddetli darlık yapan aterosklerotik plak bulunduğu tespit edilmiştir. Her üç koroner arterin lümenindeki daralma dereceleri ile olguların yaşlarının birlikte artış gösterdiği saptanmış, aralarındaki bu ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu anlaşılmıştır. Olguların 78'inde (%7,5) koroner arterlerde trombüs saptanmıştır. Olgulardan 524'ünde (%50,1) myokard kesitlerinde geçirilmiş miyokard enfarktüsünün makroskobik bulgularına, 569'unda (%54,4) ise miyokard kesitlerinden alınan örneklerde geçirilmiş miyokard enfarktüsünün mikroskobik bulgularına, rastlanmıştır. İskemik kalp hastalığına bağlı ölümlerin %59,7'sinde (n=429) ve diğer sebeplere bağlı ölümlerin %65,2'sinde (n=144) miyokardiyal interstisyel fibrozis bulunduğu tespit edilmiştir. Toplamda 122 olguda (%11,7) akut miyokardiyal enfarktüsün histopatolojik bulguları saptanmıştır. Çalışmamızda aort, pulmoner, mitral ve triküspid kapak çevreleri için medyan değerler sırasıyla 7,7 cm, 8,6 cm, 10,5 cm ve 13 cm olarak tespit edilmiştir. Her bir kapak için erkeklerde kapak çevresinin kadınlara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha büyük olduğu saptanmıştır. Tüm olguların 631'ine (%60,4) CPR uygulandığı kayıtlıdır. Evde rahatsızlanan olgulara otellerde, açık alanlarda, hapishanede ve diğer kapalı alanlarda rahatsızlanan olgulara göre anlamlı olarak daha az CPR yapıldığı belirlenmiştir. Kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölümlerde ölüm sebepleri ile cinsiyetler arasında anlamlı farklılıklar olduğu saptanmıştır. Ölüm sebebinin doğru şekilde belirlenebilmesi için tüm ani ölüm olgularında ve tabiki ani kardiyak ölüm olgularında, detaylı sistematik otopsi protokolün dikkatleuygulanması, histopatolojik ve toksikolojik tetkiklerin yapılması gereklidir.. Detaylı otopsi ve histopatolojik incelemelere rağmen ani ölüme neden olan bazı kalp hastalıklarının yine de tespit edilemeyebileceği de unutulmamalıdır. Otopsi raporları düzenlenirken gerek ölüm sebebine ait tanının desteklenmesi, gerek diğer nedenlerin daha kesin ve itiraz edilemeyecek şekilde dışlanabilmesi yanında, bilimsel araştırmaların da daha detaylı ve güvenilir yapılabilmesi için; ölene ait geçmiş tıbbi belgelerin, hastalık raporlarının ve komorbiditelerine dair bilgilerin, çok acele temin edilerek ölü muayenesi ve/veya otopsi istem yazısı ile birlikte otopsi ekibine gönderilmesi tanıyı kolaylaştıracak ya da en azından destekleyecektir. Ayrıca ülkemizde otopsilerde uygulanması gereken minimum işlemlerin ve protokollerin belirlenerek yetkili dernek ve/veya kurumlarca kılavuz oluşturulmasının standardizasyonun sağlanması açısından önerilmektedir.

Adli tıpKardiyovasküler hastalıklarOtopsi+2
Cemyiğit Deveci
Akdeniz University
2022
00