Dicle University
Anabilim Dalı

Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı

Dicle University

54

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tendon kökenli kök hücre ile yağ doku kökenli kök hücrenin, hücrelerinden arındırılmış amniyotik membran ile kullanılmasının tendon iyileşmesi ve peritendinöz adezyona etkisinin araştırılması

Günümüzde tendon yaralanmaları ile oldukça sık karşılaşılmaktadır. Yaralanan tendon onarımı doğru şekilde yapılsa dahi karşılaşılan önemli problemler peritendinöz yapışıklık (tendon etrafında yapışıklık) gelişmesi ve tendon iyileşmesindeki gecikmedir. Bu sorunlar çoğu zaman hayat kalitesini etkileyebilecek düzeyde sakatlıklar oluşturabilmektedirler. Son zamanlarda kök hücre tedavisindeki gelişmeler tendon yapışıklıklarını önleyici ve/veya iyileşmesini hızlandırılabileceğini düşündürmüştür. Bu nedenle tendon kökenli mezenkimal kök hücre ile yağ doku kökenli mezenkimal kök hücrenin, hücrelerinden arındırılmış amniyotik membran ile beraber kullanılmasının tendon iyileşmesine ve peritendinöz adezyona etkilerinin araştırılması amaçlandı. Her grupta 14 denek olacak şekilde toplam 5 grupta 70 adet dişi Wistar-Albino sıçan kullanıldı. Sıçanların sağ bacaklarındaki aşil tendonu kesilip onarıldıktan sonra 1. grupta tendon onarımı sonrası ek hiçbir işlem uygulanmadı. 2. grupta tendon onarım sahası hücrelerinden arındırılmış amniyotik membran (HAAM) ile sarıldı. 3. grupta tendon onarım sahası yağ doku kaynaklı mezenkimal kök hücre (YKMKH) ekilmiş HAAM ile sarıldı. 4. grupta tendon onarım sahası tendonkökenli kök hücre (TKKH) ekilmiş HAAM ile sarıldı. 5. grupta tendononarım sahası YKMKH ve TKKH ekilmiş HAAM ile sarılarak bütün sıçanlarda cilt primer onarıldı. 1. ayda sıçanlar sakrifiye edilip aşil tendonunun onarım yapılan kısmı biyomekanik ve histolopatolojik inceleme için eksize edildi. Çalışma sonucunda ortaya çıkan biyomekanik ve histolojik veriler birbirleri ile paralellik göstererek en iyi sonuçların tendon kaynaklı kök hücrelerin kullanıldığı grupta olduğunu, bunu sırası ile hibrit kök hücrelerin kullanıldığı grubun ve yağ kökenli mezenkimal kök hücrelerin kullanıldığı grubun takip ettiği gösterildi. Bu bulgular kök hücrelerin uygulanacakları dokudan elde edilmesinin daha yararlı olacağı tezini desteklemektedir. Hibrit kullanılan grubun sonuçlarının farklı kaynaklardan gelen kök hücrelerin sonuçlarının arasında bir değer vermesi azalan tendon kaynaklı kök hücrelerin sayısı ile açıklanabilmektedir. Hibrit kullanımının etkisinin daha net aydınlatılabilmesi için tendon kaynaklı kök hücre sayısı azaltılmadan konulacak yağ kaynaklı kök hücrelerin oluşturduğu bir çalışmanın daha yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

Hacı Ömer Sağır
Acıbadem University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Botulinum Toksin Tip A' nın damar çevresine ve deri altına uygulanmasının flep yaşayabilirliği üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması

Geciktirme etkisini farmakolojik olarak sağlayabilecek bir madde arayışı sürmektedir. Literatürde gelişigüzel kanlanan ve pediküllü fleplerde BTx-A ile flep yaşayabilirliğinin arttırıldığına dair çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmada, pediküllü bir flepte BTx-A'nın, pedikül çevresine, flep içine ve hem pedikül çevresine hem de flep içine uygulandı. BTx-A'nın flep yaşayabilirliğine etkisi, uygulama alanları arasındaki farkların varlığı kontrol grupları ile karşılaştırılarak değerlendirildi. BTx-A'nın flep yaşayabilirliğine etkisi ve etkinin mekanizmaları üzerinde duruldu, farmakolojik olarak geciktirme işlemi sağlama olasılığı araştırıldı.Epigastrik flep modeli oluşturulan 42 adet sıçan 7 gruba ayrıldı. Grup 1'de (n=6) çalışmanın 3. gününde flep tek pedikül üzerinde kaldırıldı ve yerine iade edildi. Grup 2'de (n=6) grup 1'e uygulanan işleme ek olarak 0. günde perivasküler serum fizyolojik enjeksiyonu yapıldı. Grup 3'de (n=6) grup 1'e ek olarak 0. günde perivasküler BTx-A uygulandı. Grup 4'te (n=6) grup 1'e ek olarak 0. günde flep içine serum fizyolojik enjeksiyonu yapıldı. Grup 5'te (n=6) grup 1'e olarak 0. günde flep içine BTx-A enjeksiyonu yapıldı. Grup 6'da (n=6) grup 1'e ek olarak 0. günde hem perivasküler hem de flep içine serum fizyolojik enjeksiyonu yapıldı. Grup 7'de (n=6) grup 1'e ek olarak 0. günde hem perivasküler hem de flep içine BTx-A enjeksiyonu yapıldı.Çalışmanın 0. gününde yapılan enjeksiyonları takiben 3. günde cerrahi işlem uygulandı. Cerrahi sırasında epigastrik damar, flep proksimali ve distalinden lazer dopler flowmetre ile kan akım hızları ölçüldü. Flep proksimal ve distalinden histolojik ve biyokimyasal inceleme için örnekler alındı. Çalışmanın başlangıcından 10 gün sonra flep nekroz alanları fotoğrafik teknikle ölçüldü, flep proksimal ve distalinden histolojik ve biyokimyasal inceleme için örnekler alındı, yine aynı gün genetik değerlendirme için örnek alındı.Bulgular incelendiğinde BTx-A uygulanan gruplarda flep nekroz alanlarının kontrol gruplarına oranla daha az olduğu tespit edildi. BTx-A uygulanan gruplarda yapılan genetik incelemede i-NOS ve VEGF gen ekspresyonlarının, histolojik incelemede damar sayısı, PECAM ve e-NOS boyama oranlarının, biyokimyasal incelemede nitrit-nitrat miktarlarının, lazer dopler flowmetri ölçümlerinde kan akım hızının diğer gruplara oranla istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek olduğu tespit edildi.BTx-A uygulanan gruplar kendi arasında karşılaştırıldığında grup 3 ve 7'nin, grup 5'göre flep nekroz alanlarının daha az, i-NOS ve VEGF gen ekspresyonlarının, damar sayısının, kan akım hızının daha yüksek olduğu tespit edildi.Elde edilen veriler ışığında BTx-A'nın pediküllü bir flepte uygulama yerinden bağımsız olarak yaşayabilirliği arttırdığı tespit edildi. Ancak perivasküler uygulamanın, flep içine uygulamaya göre, flep yaşayabilirliğine katkısının daha fazla olduğu söylenebilir. Grup 7'de olduğu gibi kombine(perivasküler+flep) uygulamalarda ise flep yaşayabilirliğini arttırıcı etkinin en yüksek oldu tespit edildi.BTx-A'nın sağladığı sempatektomi ile yarattığı vazodilatasyon ve anjiogenezi uyarıcı etkisi ile farmakolojik olarak geciktirme etkisi sağlayabileceği gösterilmiştir.

Botulinum toksinleriCerrahi fleplerCerrahi-plastik+1
Başar Kaya
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ticagrelor'un rat femoral arterinde katlama yöntemi ile oluşturulan tromboz modeli üzerine etkileri

ÖZET Mikroskopların ve dikiş teknolojisinin gelişmesiyle mikrocerrahi konusunda günümüzde çok hızlı bir ilerleme olmuştur. Ancak mikrocerrahi sırasında gerek anastomoz sırasında atılan dikişler gerekse damara uygulanan künt travmalar sonucu trombüs oluşumu en sık gözlenen komplikasyondur. Oluşan bu trombüsler anastomoz hattının distaline kan akımının geçişini engellemekte ve operasyonu başarısızlıkla sonuçlandırmaktadır. Heparinin keşfiyle birlikte mikrocerrahi yapılan hastalara antikoagulan tedavi uygulanmaya başlanmıştır. Bir antitrombosit ajan olan ticagrelor, adenozin difosfat (ADP) bağımlı trombosit aktivasyonu ve agregasyonunu önleyebilen ADP reseptör antagonisti olarak etki eder. Ticagrelorun damar mikrocerrahisinde trombüs olasılığını azaltabileceği düşünüldü ve bunu göstermek için bir çalışma planlandı. Çalışma için sıçanların femoral arterine tromboz oluşturma amacıyla arteriyel katlama (tuck) prosedürü uygulandı. Çalışmada 20 adet kontrol ve 20 adet deney grubu olmak üzere toplam 40 adet Wistar Albino cinsi rat kullanıldı. Deneklerin her iki femoral arteri üzerinde çalışma yapıldı. Damar hasarı veya ratların ölmesi nedeniyle deney ve kontrol gruplarından beşer rat çalışmadan çıkarıldı. Her iki gruptan 30 adet, toplamda 60 adet femoral arter incelendi. Operasyonda femoral arter açığa çıkarıldıktan sonra arterin proksimal ve distal uçlarına bulldog klempler konuldu. Femoral artere, horizontal şekilde, lümeninin % 50 sini içeren "180 derecelik" bir arteriyotomi yapıldı. Femoral arterin distal segmentini arterin içine katlayacak şekilde 2-3 adet dikiş atıldı. Bu dikişlerle femoral arterin distal duvarı damar lümenine inverte edilerek damar kendi içine katlandı. Böylece arter içinde kan akımına ters yönde bir kapakçık oluşturuldu ve bu bölgede trombüs oluşumu kolaylaştı. Deney grubundaki ratlara preoperatif 24 saat önce başlanmak üzere postoperatif 14 gün boyunca 2x10 mg/kg dozda oral ticagrelor verildi. Çalışma sonunda yapılan sağma testi sonucunda ticagrelor grubunun 20'sinde (%66.7), kontrol grubunun ise 8'inde (% 26.7) akım varlığı gözlendi. Histopatolojik incelemelerde kontrol grubunun 20'sinde (%66.7), deney grubunun 8'sinde (%26,7) tromboz görüldü. Ticagrelor grubunun 6'sında (% 20) kontrol grubunun ise 19'unda (%63.3) damar duvarında ödem mevcuttu. Enflamasyon ticagrelor grubunun 5'inde (%16,7), kontrol grubunun 17'sinde (% 56,7) bulundu. Endotelizasyonun ticagrelor grubunun 18'inde (%60) olup kontrol grubunda ise 13'ünde (%43,3) bulundu. Endotelizasyon oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Sağma testi, tromboz oluşumu, ödem ve enflamasyonda ticagrelor lehine istatistiksel olarak anlamlı farklar bulundu. Elde edilen sonuçlardan ticagrelorun microcerrahi operasyonlarında trombüs oluşumunu engelleyebileceği, trombüs oluşumununa sebep olacak etkenler varlığında kullanınabileceği kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Microcerrahide antikoagulan tedavi, trombüs, ticagrelor, rat damar katlama modeli.

AntikoagülanlarFemoral arterFibrinolitik ajanlar+3
Ahmet Çetinbaş
Fırat University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yanıkta staz zonunun kurtarılmasında plateletten zengin plazma(PRP)nın etkinliği

Yanık; geçmişten bugüne insanlığın en büyük problemlerinden biri olmuştur. Yanık tedavisi zor, yüksek maliyetli ve hastalar için ağrılıdır. Yanık ayrıca kalıcı kötü kozmetik izlere yol açmakta ve ciddi iş gücü kaybına neden olmaktadır. Yanık patofizyolojisindeki gelişmelere bağlı olarak yanık ciltte oluşan yanık zonları tarif edilmiş ve tedaviler buna göre şekillenmeye başlamıştır. Bu zonlar; koagulasyon, staz ve hiperemi zonudur. Hiperemi zonu normalde kendiliğinden iyileşebilen zondur. Koagulasyon zonunun tedavisi debridman ve oluşan defektin deri grefti ile onarımıdır. İlk 24-48 saatte yanık tedavisi iyi yönetilirse staz zonu kurtarılabilir; aksi takdirde nekroze olur. İlerleyen iskemi, inflamasyon ve apoptozisin staz zonunda nekroza yol açtığı iyi bilinmektedir. Büyüme faktörleri ile fibroplazi, epitelizasyon ve neovaskülarizasyonu arttıran; antiinflamatuar özellikler gösteren plateletten zengin plazma (PRP) bu çalışmada kurtarıcı ajan olarak kullanılmıştır. Bu çalışmada; 20 adet Yeni Zelanda türü dişi tavşan kullanıldı. Her bir grupta on tavşan olacak şekilde iki gruba ayrılan tavşanların sağ kulaklarına kaynar suda 15 dk bekletilerek ısıtılmış pirinç plaklar 20 sn süre dokundurularak yanık oluşturuldu. Deney grubundaki tavşanların sağ kulaklarında staz zonlarına tek doz PRP enjekte edilirken; diğer gruptaki tavşanlara aynı miktarda serum fizyolojik enjekte edildi. Yanık sonrası 72.saatte sintigrafik değerlendirmeyi takiben tavşanların sağ kulakları immünohistokimyasal inceleme için eksize edildi. Histopatolojik olarak reepitelizasyon, nötrofil infiltrasyonu, fibroblast proliferasyonu, anjiogenez, makrofaj dansitesi, apoptozis oranlarının ölçümü ve Image J programı ile staz zonu alan ölçümleri yapıldı. Histopatolojik sonuçlar ve fotoanaliz sonuçları Mann Whitney U ve student-T testleri ile değerlendirildi. Deney grubunda staz zonu alan ölçümleri, reepitelizasyon, nötrofil infiltrasyonu, fibroblast proliferasyonu ve apoptozis oranları yönlerinden anlamlı bulundu. Akut yanıkta PRP uygulaması staz zonunda yüksek anti-apoptotik ve anti-inflamatuar etki göstermiştir. Staz zonunun kurtarılmasında PRP epitelyal dokuda ve bağ dokusunda yüksek rejenerasyon sağlamıştır. Sonuç olarak; PRP tedavisinin apoptozisi ve inflamasyonun yıkıcı etkilerini azaltarak staz zonunun kurtarılmasında anlamlı etkinlik göstermiştir. PRP ileri çalışmalarla değerlendirildikten sonra klinik kullanımda yer alacaktır.

Alper Ural
Karadeniz Technical University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rat yanık yarasında gümüş sülfadiazin, povidon iyot ve izotonik sodyum klorür etkisinin araştırılması

Yanık; ısı, elektrik ve kimyasal maddelerin etkisine maruz kalan dokuların yaralanmasıyla ortaya çıkan önemli bir sağlık sorunudur. Bu çalışmada rutin uygulamada yaygın olarak kullanılan gümüş sülfadiazin, povidon iyot ve serum fizyolojik ile pansuman yöntemlerinin aynı şartlar altındaki yanık yarası üzerine olan etkilerinin incelenmesi amaçlandı.Çalışmamızda 28 adet erişkin Sprague Dawley dişi sıçanlar kullanıldı. Tüm sıçanlar kontrol, povidon iyot, serum fizyolojik ve gümüş sülfadiazin olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Deney hayvanlarında anestezi altında vücut yüzey alanının %10 `unu geçmeyecek şekilde 2x1 cm 'lik 4 adet kaynar suda ısıtılan metal plaklar ile ikinci derece yanık oluşturuldu. Kontrol grubuna deney süresince herhangi bir uygulama yapılmadı. Povidon iyot, serum fizyolojik ve gümüş sülfadiazin uygulanması ise her gün eter anestezisi altında yapıldı. Deneyin 0. , 7. , 14. ve 21. günlerinde anestezi altında biyopsi örnekleri alınarak rutin ışık mikroskobu takibi yapılıp parafin bloklara gömüldü. Bloklardan alınan kesitlere histolojik boyamalar yapıldı ve kollajen immünreaktivitesi için avidin - biotin - peroksidaz yöntemi uygulandı.Işık mikroskobik incelemelerde; tüm gruplarda inflamatuar hücre artışı, vaskülarizasyon, fibroblast proliferasyonu, kollajen oluşumu ve epitelizasyon bulguları histolojik olarak değerlendirilip istatistiksel analizleri yapıldı.Çalışmamızda yara iyileşmesi için tedavi gruplarında kullandığımız ajanların kontrol grubuna göre inflamatuar hücre artışı, vaskülarizasyon, fibroblast proliferasyonu, kollajen oluşumu ve epitelizasyon bulgularında istatistiksel olarak anlamlı kabul edilen `p' değerine rastlanmadı.Sonuç olarak; sodyum klorür, gümüş sülfadiazin ve povidon iyodun yanık yarasının derinliği ve /veya genişliği arttırılarak daha yeni ve geniş kapsamlı çalışmaların yapılarak klasik tedavide kullanılıp kullanılmayacağının gösterilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Yanık, Islak pansuman, Gümüş sülfadiazin, Povidon iyot

Gümüş sülfadiazinPovidon iyotSargılar+3
Emir Burak Yüksel
Fırat University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda, ticagrelor'un mikrovasküler anastomozlarda kan akımı üzerine etkisi

ÖZET Mikrovasküler cerrahinin gelişmesi ile önceleri imkansız görülen uç organların replantasyonları gibi birçok cerrahi girişim uygulanabilir hale gelmiştir. Kopan uzuvların mikrocerrahi yöntemleriyle yapılan damar anastomozları ile replante edilmesi ve mikrovasküler anastomozla yapılan serbest flep transferleri sonrası en yaygın komplikasyonlar trombüs oluşumlarıdır. Oluşan bu trombüsler anastomoz tıkanıklığına neden olarak uzuv kaybına veya serbest flebin nekrozuna neden olmaktadır. Bir antitrombotik ajan olan ticagrelor, adenozin difosfat (ADP) bağımlı trombosit aktivasyonu ve agregasyonunu önleyebilen ADP reseptör antagonisti olarak etki eder. Bu çalışmada 7 adet kontrol ve 7 adet çalışma grubu olmak üzere toplam 14 adet Wistar Albino cinsi rat kullanıldı. Her iki gruptaki deneklerin femoral arterleri kesildikten sonra mikrocerrahi yöntemiyle anastomoz edildi. Çalışma grubundaki ratlara preoperatif 24 saat önce başlanmak üzere postoperatif 14 gün boyunca 2x10 mg/kg dozda oral ticagrelor verildi. Çalışma sonunda yaptığımız sağma testi sonucunda ticagrelor grubunun tamamında (% 100), kontrol grubunun ise 3'ünde (% 42,8) akım varlığı gözlendi. Yapılan mikroskobik incelemelerde; ödemin ticagrelor grubunda % 42,8 kontrol grubunda ise %71,4 oranlarında olduğu, enflamasyon artışının ticagrelor grubunda % 14,3 iken kontrol grubunda % 57,1'e yükseldiği ve endotelizasyonun ticagrelor grubunda % 85,7 olup kontrol grubunda ise bu oranın % 42,8'de kaldığı tespit edildi. Bu parametrelerde istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0,05). Fakat gruplardaki denek sayısı arttırıldığında anlamlı fark bulunacağını düşünüyoruz. Buradan yola çıkarak ticagrelorun, mikrovasküler anastomoz yapılan operasyonlarda kullanılarak postoperatif dönemde trombüs oluşumunun engellenebileceği ve bu şekilde uzuv veya doku kaybının önüne geçilebilebileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Mikrovasküler anastomoz, trombüs, ticagrelor.

AnastomozAnastomoz-cerrahiCerrahi-plastik+4
Mehmet Öztan
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Random paternli rat deri fleplerinin yaşayabilirliğini arttırmada metilen mavisinin etkisinin incelenmesi

Metilen mavisi Ksantin oksidaz inhibisyonu yaparak serbest oksijen radikallerinin oluşmasını inhibe eder. Ayrıca guanilat siklaz, nitrik oksit (NO), endotelyal NO sentaz (eNOS) ve indüklenebilir NO sentaz (iNOS) inhibisyonu yaparak NO etkilerini önleyebilmektedir.Çalışma metilen mavisinin flep yaşayabilirliğine etkisinin olup olmadığını araştırmak için yapıldı. Çalışmada 250?300 gram ağırlığında 28 adet erkek Sprague Dawley cinsi rat kullanıldı. Her grupta 7'şer denek olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubunun flepleri kaldırılıp aynı yerine dikildi. İntradermal grubuna operasyondan 30 dk önce % 1 lik metilen mavisi 1 ml/kg dan intradermal yapıldı ve 10 gün boyunca devam edildi. İntravenöz grubunun flepleri kaldırıldıktan sonra aynı yerine dikildi. Kuyruk veninden günlük % 1 lik metilen mavisi 1ml/kg dan günlük yapıldı. Kimyasal geciktirme grubuna 10 gün boyunca % 1 lik metilen mavisi 1ml/kg dan intradermal olarak yapıldıktan sonra flepler kaldırıldı aynı yerine dikildi 10 gün boyunca aynı dozda metilen mavisi verildi.Flepler dikildikten 10 gün sonra değerlendirildi. Fleplerin yaşayan alanları dijital planimetre ile hesaplandı. Fleplerin yaşayan alan ortalama yüzdeleri kontrol grubunda %47,84, inradermal grubunda %33,18, intra venöz grubunda % 46,35, kimyasal geciktirme grubunda %41,63 bulundu. Intradermal grubunda Kontrol grubuna göre flep yaşayabilirliğini anlamlı derecede azaltmıştır (p<0.05). Diğer gruplar kontrol grubuna göre anlamlı bulunamamıştır.Metilen mavisinin % 1'lik düşük konsantrasyonda (1 ml/kg ) verilmesi random fleplerin yaşayabilirliğini arttırmamaktadır. İntradermal verilen grupta ise flep yaşayabilirliğini azaltmaktadır.Anahtar Kelimeler: Metilen mavisi, random flep, ksantin oksidaz inhibitörü, Guanilat Siklaz inhibitörü

Mustafa Özkan
Fırat University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

"Self tappıng" ve "Self drıllıng" vida sistemlerinin biyomekanik özelliklerinin tavşanda farklı yüz kemiklerinde karşılaştırılması

Maksillofasiyal travma ve ortognatik cerrahi için, plak ve vida sistemleri ile açık redüksiyon ve internal fiksasyon günümüzde en sık tercih edilen yöntemdir. Ancak kullanılacak sistemlerle ilgili kesin endikasyonlar belirlenmemiştir. Bu çalışmanın amacı ?self drilling? ve ?self tapping? vidaların tavşanların farklı yüz kemiklerinde biyomekanik özelliklerini karşılaştırmaktırÇalışmada ağırlıkları 2800-3000 gr olan, 16 adet, erkek Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Tüm deneklerde sol tarafa ?self drilling?, sağ tarafa ?self tapping? vida uygulandı. İki mm çaplı 7mm uzunlukta vidalar mandibulaya bikortikal olarak; 2mm çaplı 5mm uzunlukta vidalar mandibulaya monokortikal olarak, maksillaya ve orbita alt kenarına yerleştirildi. Deneklerden 8 tanesi hemen sakrifiye edildi, kalan diğer 8 tanesi ise 6 hafta iyileşme periyodu sonunda sakrifiye edildi. Vidaları kıyaslamak için giriş tork kuvvetleri ve aksiyel çekme testleri uygulandı. Her vida için kortikal kemik kalınlığı ölçümü yapıldı. İstatistiksel çalışma için bağımlı t testi ve Pearson korelasyon analizi kullanıldı. Kortikal kalınlık ortalamaları mandibula angulusta 630,74µm, mandibula ön kısmında 445,00µm, maksillada 275,05µm ve orbitada 335,25µm olarak bulundu. Hem 0. hafta hem altı hafta iyileşme süreci olan gruplarda tüm bölgeler için ?self drilling? vidaların aksiyel çekme kuvvetleri ?self tapping? vidalara göre daha yüksek bulundu. Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Tüm bölgelerde ?Self drilling? vidaların giriş tork kuvvetleri ?self tapping? vidalara göre daha yüksek bulundu. Mandibula bikortikal (p<0,001), mandibula monokortikal (p=0,002) ve orbitada (p=0,008) bu fark istatistiksel olarak anlamlı ancak maksilla (p=0,021) için anlamsız bulundu. Kemik iyileşmesinin etkisini araştırmak için 0. hafta ile 6. hafta denekler kıyaslandı. ?Self drilling? vidalar için 6. hafta grubunda her bölgede çekme kuvvetleri fazla bulunsa da fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. ?Self tapping? vidalar için maksillada 6. hafta çekme kuvvetleri azalmış diğer bölgelerde artmış bulunsa da bu farklar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sıfırıncı hafta grubunda hem ?self tapping? hem ?self drilling? vidalar için mandibulada bikortikal yerleştirilenlerin çekme kuvvetleri monokortikal yerleştirilene göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde fazla bulundu. Altıncı hafta grubunda hem ?self tapping? hem ?self drilling? vidalar için mandibulada bikortikal yerleştirilenlerin çekme kuvvetleri monokortikal yerleştirilene göre fazla bulunsa da fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Tüm vidalar için bikortikal yerleştirilenlerin giriş tork kuvvetleri monokortikal yerleştirilene göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde fazla bulundu. Tüm vidalar için kortikal kemik kalınlığı ile hem çekme hem de giriş tork kuvvetleri arasında doğrusal ilişki olduğu gösterildiSonuç olarak ?self drilling? vidalar, termal hasar oluşturmaması, ameliyat süresini kısaltması, yeterli tutunma kuvveti sağlaması ve ince kemiklerde yerleştirme kolaylığı nedeniyle, maksilla ve orbita gibi ince yüz kemiklerinde avantajlı olabilirler.

FiksasyonKemik ve kemiklerKemik vidaları+3
Mustafa Onur Çukurluoğlu
Gazi University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kritik büyüklükteki kraniyal kemik defektlerinin iyileşmesinde devekuşu yumurtası ve demineralize kemik matriksinin etkilerinin karşılaştırılması

Kritik büyüklüğün üzerindeki kraniyal kemik defektlerinin onarımında otojen ve/veya allojen kemik greftleri ve alloplastik materyaller geçmişten günümüze kullanılmıştır. Bu amaçla çok sayıda sentetik materyal avantaj ve dezavantajlarıyla beraber kullanılmaktadır. Bu çalışmada; ucuz ve kolay elde edilebilir bir materyal olan devekuşu yumurtasının sıçanlarda kritik büyüklükteki kraniyal kemik defektlerinin iyileşmesindeki etkinliğinin demineralize kemik matriksi ile karşılaştırılması ve devekuşu yumurtasının kraniyomaksillofasiyal uygulamalar için potansiyelinin araştırılması amaçlandı.Çalışmada 40 adet wistar türü erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar dört gruba ayrıldı. Her bir sıçanın frontal kemiğinde 7 mm çaplı kritik büyüklükte tam kat kemik defekti yaratıldı. Grup I (n=10) operatif kontrol grubu iken, Grup II'de (n=10) insan kaynaklı demineralize kemik matriksi, Grup III'de (n=10) devekuşu yumurtası blok formu, Grup IV'de (n=10) devekuşu yumurtası toz formu defektlere uygulandı. Deneklerin tamamı 24. hafta sonunda sakrifiye edildi. Kemik defekt alanı, kemik yoğunluğu, devekuşu yumurtası blok formun alan, hacim ve yoğunluk ölçümleri bilgisayarlı tomografi ile değerlendirildi. Kemikleşme, enfeksiyon, rezorbsiyon ve doku reaksiyonları deneyimli bir histolog tarafından değerlendirildi.Makroskobik olarak devekuşu yumurtası blok formunun bir miktar rezorbsiyon göstererek etraf kemik dokuyla bütünleştiği, yer değiştirmediği ve kraniyal bütünlüğünü sağladığı; devekuşu yumurtası toz formunun 6. ayda tamamen rezorbe olduğu görüldü.Radyolojik olarak Grup I, II ve IV arasında farklı haftalarda defekt alanındaki küçülme, 12. hafta kemik yoğunluk ortalamaları ve yüzdesel değişimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Yirmidördüncü hafta kemik yoğunluk ortalamaları Grup IV'e göre Grup I ve II'de daha yüksek bulundu. Devekuşu yumurtası toz formları ve demineralize kemik matriksi 6. ayda bilgisayarlı tomografi kesitlerinde izlenmedi. Devekuşu yumurtası blok formunun alan, hacim ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı küçülme saptanırken, yoğunlukta 0. ay ile 6. ay arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Histolojik değerlendirmede devekuşu yumurtası ve kontrol grubu arasında anlamlı farklılık saptanmazken demineralize kemik matriksi grubunda yeni kemik oluşumu görüldü.Sonuç olarak devekuşu yumurtasının osteoprodüktif etkisi gösterilememesine rağmen. enfeksiyon görülmeyişi, güçlü yapısı ve blok formunun düşük rezorbsiyon oranı, kolay şekil verilebilmesi ve maliyetinin ucuz oluşu ile orbita taban kırıkları, kraniyal ve maksillofasiyal augmentasyon prosedürlerinde uygun bir greft materyali olabilir. Klinik düzeyde insanlarda kullanıma girmeden önce konuyla ilgili ileri deneysel çalışmaların yapılması DKY'nın kraniyomaksillofasiyal girişimlerde kullanılabilirliğini belirlemede faydalı olacaktır.

Kemik defektleriKemik matriksiKırık iyileşmesi+4
Halil Şafak Uygur
Gazi University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Açık ve kapalı burun ameliyatı insizyonlarının burun ucu kanlanması ve burun ucu ödemi açısından karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı, açık ve kapalı burun ameliyatı insizyonlarının burun ucu ödemi ve burun ucu kanlanmasına olan etkilerini araştırmak. Yöntemler arasında bu açılardan fark olup olmadığını objektif olarak ortaya koymaktır.Araştırma gruplarına 12'si açık, 12'si kapalı toplam 24 hasta alındı. Açık grubun yaş ortalaması 28,1±5,3 iken kapalı grubun yaş ortalaması 22,7±5,2 idi. Her iki grubun %75'i kadın ve %25'i erkekti. Grupların preoperatif ve postoperatif 1. hafta, 1. ay, 3. aylarda doppler ultrsonografi ile burun ucu ödemi ve arteriyel kan akımı ölçüldü.Hastaların her takibinde burun ödemini değerlendirmek için önceden seçilen noktalarındaki cilt kalınlığı ölçüldü. Hastaların preoperatif ve postoperatif değerlendirmelerinde her iki grup arasında ödem açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Her iki grupta en fazla 1. haftada olmak üzere postoperatif ödem gözlendi. Sağ tip defining point ve sol tip defining point noktalarındaki ödemin azalarak 3. ayın sonunda kaybolduğu gözlendi. Sadece açık teknikteki hastaların riniyon noktasındaki ödemin belirgin olarak azalmasına rağmen 3. ayın sonunda devam ettiği görüldü. Her iki gruptaki hastaların tüm kontrollerinde önceden belirlenen noktalardaki arteriyel kan akımı ölçüldü. Her iki grup arasında kanlanma açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sadece kapalı gruptaki hastaların arteriyel kan akımı parametrelerinden bazılarında fark gözlendi. Bunun muhtemel sebebi; Açık teknikte tüm disseksiyonlar muskuloaponevrotik tabaka altından görerek yapıldığından majör bir artere hasar verilmemesi, ancak kapalı teknikte net bir cerrahi görüş sahası olmadığından majör bir arterin yaralanmış olmasından olabilir.Açık ve kapalı burun ameliyatı yapılan hastalarda ödem ve kanlanma açısından anlamlı bir fark olmadığını, bunun da teknik seçimini etkilememesi gerektiği sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Burun Ucu, Ödem, Kanlanma, İnsizyonlar

BurunCerrahi-kulak-burun-boğazNeovaskülarizasyon+1
Necmettin Karasu
Fırat University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Denervasyon ile yapılan önkoşulandırmanın iskelet kasında iskemi reperfüzyon hasarına etkisi

İskemi-Reperfüzyon (İR) hasarının önlenmesi amacıyla birçok ajan deneysel çalışmalarda başarılı sonuçlar alsa da bunların pek azı klinik olarak ulanılmaktadır. Denervasyonun iskelet kasının enerji ihtiyacını azalttığı bilinmektedir. Bu çalışmada cerrahi denervasyon (CD) veya Botulinum Toksin Tip A (BTx-A) ile kimyasal denervasyonla gerçekleştirilen önkoşullandırmanın iskelet kasında İR hasarına etkileri incelenmiştirÇalışma 42 adet Wistar Albino Sıçanın sağ biseps femoris adalesinde gerçekleştirildi. Kontrol grubunda sadece İR hasarı gerçekleştirilirken, 2-4. gruplarda 30 gün (n=6) , 7 gün (n=6) ve bir gün önce (n=6) cerrahi denervasyon, 5-7. gruplarda ise 30 gün (n=6) , 7 gün (n=6) ve bir gün önce (n=6) BTx-A ile kimyasal denervasyon gerçekleştirildi. Dört saat iskemiyi takiben 4 saat reperfüzyona izin verildi. Reperfüzyonun sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek biseps femoris kasları eksize edilerek dokuda histolojik inceleme, apopitoz yoğunluğu, malonildialdehit (MDA) ve reaktif azot ürünleri (NOx) çalışıldıOtuz gün önce cerrahi veya BTx-A ile denervasyon yapılan gruplarda kontrol grubuyla karşılaştırıldığında histoloji ve apopitoz skorlarındaki düşüş anlamlı değilken, doku MDA ve NOx düzeylerindeki düşüş anlamlıydı. Yedi gün önce cerrahi veya BTx-A ile kimyasal denervasyon yapılan gruplarda ise kontrol grubuyla karşılaştırıldığında tüm parametrelerde İR hasarının etkilerinin azaldığı görüldü. Bir gün önce cerrahi veya BTx-A ile kimyasal denervasyon yapılan gruplarda kontrol grubuyla kıyaslandığında dejeneratif histoloji ve doku NOx miktarlarında anlamlı azalma saptanırken, bir gün önce cerrahi denervasyon yapılan grupta doku MDA, bir gün önce BTx-A ile kimyasal denervasyon yapılan grupta ise apopitoz skorlarındaki düşüş anlamlı bulunmadıSonuç olarak kas naklinden en az bir gün önce yapmak koşuluyla denervasyon iskelet kasında iskemi direncini arttırır ve reperfüzyon hasarını azaltır. BTx-A ile kimyasal denervasyon, ek bir cerrahi girişim gerektirmemesi ve cerrahi denervasyon ile benzer etkiler oluşturması sebebiyle cerrahi denervasyona tercih edilebilecek bir yöntemdir.

İsmail Küçüker
Gazi University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rat siyatik sinirinde oluşturulan ezilme tarzı yaralanma sonrası ven ve yağ grefti uygulamalarının sinir iyileşmesi ve adezyon azaltıcı etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Periferik sinir yaralanmaları; travmalar, cerrahi girişimlere sekonder iatrojenik yaralanmalar , yanıklar ve dejeneratif lezyonların sonucu olarak klinik pratikte sıklıkla karşılaşılan önemli morbidite ve mortalite durumlarından biridir. Sinir onarımları sonrasında sinir iyileşme sürecinde fibroblast, makrofaj ve diğer hücresel yapıların ürettiği kollajene bağlı olarak gelişen skar dokusu sonucu sinir yapıları çevre dokulara yapışarak iyileşme süreçlerinde azalma, kas ve eklem hareketleri sırasında mobilitelerinde azalma ve sinir yapılarında iskemiye yol açmaktadır. Deneysel çalışmalarda ve klinik pratikte gelişen bu skar dokusunu ve yapışıklıkları azaltmak ve önlemek için çok sayıda tedavi modalitesi kullanılmasına rağmen skar dokusu ve gelişen yapışıklıklar hala iyileşme sürecini etkileyen sebeplerin başında gelmektedir. Bu skar dokusuna bağlı gelişen kompresyon tarzında nöropatiler pratikte çok sık karşımıza çıkmaktadır. Bu süreci önlemek ve sinir iyileşmelerini artırmak için sinir iyileşmesi üzerine antioksidan, antiinflamatuvar , antifibrotik ve nöroprotektif özelliklere sahip biyomateryallerin ve ilaçların katkıları bilinmektedir. Bu amaçla yapılan deneysel çalışmalarda yapışıklıkları ve skar dokusunu azaltmak için 5 – florourasil, doksorubisin, kolşisin gibi antinflamatuar ilaçlar, hyaluronik asit, karboksimetil selüloz tarzı sentetik ilaçlar, amniyotik membranlar, radyasyon, seprafilm gibi biyolojik membranlar kullanılması sonrası olumlu sonuçlar alınmıştır fakat bu ilaç ve materyallere erişimin zor olması, yüksek maliyetli olmaları nedeniyle kullanımlarını sınırlandırmaktadır. Bunu için otolog dokuların kullanımı ön planan çıkmaktadır. Bu amaçla otolog dokulardan ven , mukoza , kas tendon gibi dokular kullanılabilir fakat donör alan morbiditesi bu otolog dokuların en önemli dezavantajlarıdır. Plastik cerrahide rejenerasyon, augmentasyon, doku iyileşmesi, kök hücre görevi gibi pek çok alanda sık kullanılan ve antifibrotik, antiinflamatuar, nöroprotektif etkilere sahip olan yağ ve ven otolog dokuların siyatik sinir iyileşme sürecini olumlu katkı sağladığı ve fibrozis-skar oluşumu azalttığını düşünmekteyiz. Bu amaçlarla yaptığımız deneysel çalışmada; sıçanlarda siyatik sinirde ezilme tarzı (aksonotmezis) yaralanma modeli oluşturarak yağ ve ven greftlerinin sinir iyileşmesi ve skar azaltıcı etkilerini değerlendirmeye aldık. Gereç ve Yöntem: Deneysel çalışmamızda 24 adet Sprague-Dawley türünde ortalama 300-350 gr ağırlığında 14- 16 haftalık dişi ratlar kullanıldı. Ratlar kontrol , yağ grefti grubu ve ven grefti grubu olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Tüm ratların sağ siyatik sinirlerine uygun diseksiyon sonrası ulaşılarak 60 saniye boyunca aesculap klemp yardımı ile basınç uygulanarak ezilme tarzında aksonotmezis tipinde yaralanma oluşturuldu. Kontrol grubuna herhangi bir müdahale yapılmadı, yağ grefti grubuna sol ischial bölgeden toplanan yağ greftleri ezilen sinir segmentinin etrafına sarılarak süture edildi, ven grefti grubuna sol taraftan alınan femoral ven grefti tüp şeklinde sarılarak süture edildi. 4 haftalık yakın takip sonrasında tüm deney hayvanlarına ötenazi uygulandı. Makroskobik ve histopatolojik olarak ratlar değerlendirilmeye alındı .Ratlarda asepsi antisepsi şartlarına uyularak ezilme modeli oluşturulan siyatik sinir segmentine ulaşıldı. Makroskobik değerlendirme petersen tarafından tariflenen evrelemeye göre diseksiyon sırasında cilt, kas ve kas fasyasının iyileşmesi ve bütünlüğü, sinir dokusunun çevre yapılara olan yapışıklılığı ve ekplorasyon sırasında sinirin çevre yapılardan ayrılabilirliği değerlendirildi. Histopatolojik değerlendirmede ise Hematoksilen-Eozin ile boyanan preperatlarda fibrozis, aksonal dejenerasyon, inflamasyon ve dilatasyon parametrelerine bakıldı. Bulgular: İstatistiksel analiz sonucuna göre makroskobik cilt, kas ve kas fasyasının bütünlüğü ve iyileşmesi açısından üç grup arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. Sinir yapışıklığı ve ayrılabilirliği ven grubunda kontrol ve yağ grubuna göre daha iyi olmakla beraber istatiksel olarak her üç grup karşılaştırıldığında anlamlı farklılık gözlenmedi(p>0,05). Histopatolojik olarak yapılan değerlendirmede yapılan istatistiksel incelemede inflamasyon açısından üç deney grubu arasında anlamlı farklılık gözlendi, kontrol-yağ grefti grupları arasında anlamlı fark görülmeyip ven grefti-kontrol ve ven grefti-yağ grefti grupları arasında anlamlı farklılık görülmüştür, farklılığı oluşturan grubun ven Grefti grubu olduğu görülmüştür(p<0,05), nöronal dejenerasyon hem yağ hem de ven grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p<0,05), ancak yağ ve ven grefti grupları arasında istatiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir(p>0,05), fibrozis açısından üç deney grubu arasında anlamlı farklılık gözlenmiştir. Kontrol-yağ grefti grupları arasında fibrozis açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık görülmezken(p>0,05), ven grubu yağ grubu ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü(p<0,05). Dilatasyon açısından her üç deney grubu karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi(p>0,05). Sonuç: Yaptığımız deneysel rat siyatik sinir ezilme tarzı aksonotmezis tipi yaralanma modeli çalışmamızda otolog olan yağ ve ven greftlerinin makroskobik ve histopatolojik olarak skar dokusu ve buna bağlı gelişen sinir yapışıklıklarını azaltarak periferik sinir iyileşmesine olumlu şekilde yarar sağlayabileceğini gösteren sonuçlar elde edilmiştir. Travmanın şiddeti , mekanizması, ek travmalar, hastanın genel durumu ve komorbid durumları, cerrahın tercihi göz önünde bulundurularak uygun greft materyali bu amaçlarla tercih edilebilir.

Mehmet Bayram
Dicle University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçan Mandibular Distraksiyon Osteogenezisinde Demineralize Kemik Matriksi Kullanımının Oluşan Kemik Kalitesi ve Konsolidasyon Süresine Olan Etkisi

Distraksiyon osteogenezis, kraniyofasiyal patolojilerin tedavisinde kullanılan uzun süreçli bir tedavi yöntemidir. Bu çalışmada; demineralize kemik matriksinin, DO'in konsolidasyon dönemi üzerinde fizyolojik süreci hızlandırıcı ve kemik kalitesine etkisini araştırmayı amaçladık.Ağırlıkları 250-300 gr arasında olan 40 adet Wistar tipi erkek sıçan kullanıldı. Tüm deneklerde sağ hemimandibulada çalışıldı. Cerrahi kontrol grubunda (Grup 3, n=8) yumuşak dokular kesilip tekrar dikildi. Diğer denekler grup 1 (DKM, n=16) ve grup 2 (SF, n=16) olarak ayrıldı. İki gruba distraktör takılarak, osteotomi sonrası 5 gün latans, 0.25 mm oran ve günde 2 defa ritim ile 3mm'lik distraksiyon gerçekleştirildi. Takiben, 4 haftalık konsolidasyon döneminin 1. gününde distraksiyon mesafesine 0.2cc DKM, diğer gruba da 1cc SF uygulandı. Konsolidasyonun 2. haftasında her iki gruptan 8'er denek sakrifiye edilerek sağ hemimandibulaları histolojik incelemeye alındı. Konsolidasyonun 4. haftasında kalan tüm gruplardaki denekler sakrifiye edilerek mandibulaları eksize edildi. Kemik mineral dansitometrik (KMD), histolojik ve immünohistokimyasal inceleme gerçekleştirildi. İncelemede H.E, Masson-trikrom, MMPase-2 ve Caspase-3 kullanılarak kemik iyileşmesi ve apoptozis incelendi. Tüm veriler Kruskal-Wallis yöntemiyle istatistiksel olarak değerlendirildi. Kemik mineral dansitometrik değerleri 2'li gruplar şeklinde Mann Whitney-U testi ile ayrıca değerlendirildi. Histolojik değerlendirmede. 2. ve 4.haftalarda DKM uygulanan grubun SF uygulanan gruba göre kemik iyileşmesi değerlerinin ve hücresel aktivitenin daha iyi olduğu ve aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p<0,05) görüldü. Total KMD sonuçlarına göre DKM, SF ve kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı, 2'li karşılaştırmalarda DKM grubu ve SF grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05,Mann Whitney-U). 1/3 KMD sonuçlarına göre 3 grup arasındaki fark anlamlı iken, 2'li karşılaştırmada DKM grubu SF grubu arasındaki, DKM lehine olan fark, anlamlı değildi (p>0.05, MannWhitney-U).Sonuç olarak, klinik kullanıma uygun bir ürün olan DKM'nin, konsolidasyon döneminin başında distraksiyon mesafesine uygulanması ile kemik iyileşmesini olumlu etkilediği ve süreci hızlandırdığı istatistiksel olarak gösterilmiştir. Distraksiyon ile rekonstrüksiyonu planlanan kraniyofasiyal olgularda, tedavi süreci içinde,genel anesteziye gerek kalmadan, iyileşmeye yardımcı olarak DKM uygulanması öngörülebilir.

Cerrahi-plastikMandibular hastalıklar
Hakkı Yücel Demir
Gazi University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Abdominoplasti operasyonunun diz osteoartrit hastalarında ağrı ve yaşam kalitesine etkisi

Plastik cerrahlar tarafından abdominoplasti operasyonu çok sıklıkla yapılan estetik ameliyatlardan bir tanesidir. Hastalardaki fazla karın cilt dokusu ve yağ dokusunun varlığı, hastaların diz bölgesine binen yükü arttırmaktadır. Zamanla bu binen yük, hastaların diz bölgesinde rahatsız edici boyutta ağrılara neden olmaktadır. Hastalar, bu durumdan kurtulmak için bariatrik cerrahi, diyet ve ilaç kullanarak kilo vermeye çalışmaktadırlar. Bunlar sonucunda kilo veremeyen hastalarda diz ağrıları yüzünden fizik tedavi gereksimine ihtiyaç duymaktadırlar. Fizik tedaviden sonuç alamayan hastalar ortopedik cerrahi için hastanelere başvurmaktadırlar. Bu çalışmada diz Osteoartriti olan 30 abdominoplasti hastasının operasyon öncesi ve sonrası diz ağrılarını ve bunun yaşam kalitesine olan etkilerini araştırdık. Hastaların abdominoplasti sonrası fazla sarkmış dokularından kurtulacakları için diz bölgelerine binen yükleri azalacağı ve buna bağlı olarak da hastaların diz ağrılarında azalmayı ön görmekteyiz. Ağrısı geçen hastaların yaşam kalitelerinde belirgin düzelme olacağından dolayı hastalar hem fiziksel hem de psiklojik rahatsızlıklardan kurtulacaktırlar. Böylece ağrı şikayeti azalan hastaların ortopedik cerrahi gereksinimleri de o ölçüde azalacaktır. Çalışmaya katılan hastalar retrospektif olarak incelendi. Hastalara anket çalışması yapıldı. VAS skoru, WOMAC osteoartrit indeksi ve EUROQOL genel yaşam kalitesi ölçekleri ile hastalar değerlendirildi. Bu değerlendirmeler ile hastaların abdominoplasti sonrası VAS skorlarında ciddi anlamda azalma ve WOMAC değerlerinde düzelme istatistiksel olarak anlamlı kaydedildi ve sonuç olarak hastaların yaşam kalitelerinin arttığı gözlemlendi. ANAHTAR KELİMELER: Abdominal hipertrofi, Diz Ağrısı, Osteoartrit

Ali Doğan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kısmi kalınlıkta deri grefti verici alan iyileşmesinde topikal tedavi amaçlı sesamol, kafeik asit fenetil esteri ve izotonikli pansuman materyallerinin etkinliğinin karşılaştırılması: deneysel çalışma

Amaç: Bu çalışmada kısmi kalınlıkta deri grefti verici alanlarında susam yağının antioksidan ve antiinflamatuar etkilerinden sorumlu sesamol ve propolisin asıl antioksidan etkinliğe sahip bileşeni kafeik asit fenetil esterinin yara iyileşmesi üzerine etkinliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, tüm gruplar 8 adet denek içerecek şekilde 24 adet Sprague Dawley rat ile yapıldı. Her üç gruptaki ratların sırt cildinde kısmi kalınlıkta deri grefti alınarak yara alanı oluşturuldu. Birinci grup kontrol grubu olarak belirlendi ve bu gruba yara iyileşmesi izlemi için günlük izotonik uygulandı. Diğer gruplar çalışma grubu olarak belirlendi. Çalışma gruplarına topikal olarak Kafeik asit fenetil esteri (CAPE) ve sesamol uygulandı. Oluşturulan yara alanlarının 3., 7. ve 14. günlerde yüzey ölçümleri yapıldı ve yara kontraksiyon yüzdeleri hesaplandı. Yaraların tam epitelize olduğu gün denekler sakrifiye edildi. Deneklerin iyileşen yara alanları eksize edildi ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Kontrol grubu ile CAPE grubunun kıyaslandığı istatistiki analizlerde CAPE ile takip edilen yaralarda kontrol grubuna göre iyileşme sürelerinde kısalma, ayrıca 14.gün yara kontraksiyon yüzdelerinde artış gözlendi. Bu veriler istatistiksel olarak anlamlı idi. Sesamol grubunda ise numerik verilerde kontrol grubuna göre farklılık gözlense de bu veriler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Literatürdeki diğer çalışmalarda yara iyileşmesi üzerinde olumlu etkisi gösterilmiş olan CAPE kullanımının, kısmi kalınlıkta greft verici alanlarının iyileşmesi üzerinde bu etkisinin devam ettiği gösterilmiştir. Elde etmiş olduğumuz verilere göre daha fazla denek sayısı ile yapılacak çalışmalar ile sesamolün yara iyileşmesi üzerine etkisinin anlamlı şekilde gösterilebileceği düşünülmektedir.

Cerrahi-plastikDeriDeri nakli+7
Yasemin İmamoğlu
Karadeniz Technical University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rat siyatik sinirinde ezilme tarzı yaralanma sonrası ven ve bukkal mukoza grefti uygulamasının adhezyon ve skar azalatıcı etkilerinin karşılaştırılması

Periferik sinir yaralanması sonrası iyileşme süreci skar ve skar dışı birçok nedenden dolayı olumsuz etkilenmektedir. Skar dokuları genellikle travma ve cerrahi müdahaleler sonrasında oluşmaktadır. Adhezyon ve skar önleyici tedaviler kullanılmasına rağmen skar dokusu ve adhezyon iyileşme sürecini etkileyen faktörlerin başında gelmektedir. Skar ve adhezyona bağlı kompresyon nöropatileri klinik çalışmalarda sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Kompresyon nöropatilerine neden olan skar dokusu genellikle cerrahi müdahaleler ile tedavi edilmektedir ancak yapılan klinik çalışmalarda cerrahi müdahale sonrası hastaların bir kısmında semptomların devam ettiği belirtilmiştir. Periferik sinir yaralanması sonrası skar ve adhezyon önleyici tedaviler deneysel çalışmalarda çoğunlukla kullanılmıştır. Bu çalışmalarda hyaluronik asit, çeşitli ilaçlar, amniyotik membranlar, radyasyon, carbohydrate polymer gel (ADCON-T/N) gibi ajanlar kullanılmış olup olumlu sonuçlar alınmıştır ancak bunlar hem ulaşılması güç hem de maliyetli olmaları dezavantajlarıdır. Bunun dışında otolog dokulardan ven , mukoza ve yağ grefti gibi dokular kullanılmış ve olumlu sonuçlar alınmıştır ancak donör alan morbiditesi, cerrahi olarak elde edilmesi gibi dezavantajları vardır. Periferik sinir iyileşme sürecinde deneysel olarak birçok yaralanma modeli, skar ve adhezyon önleyici tedavi kullanılmasına rağmen henüz standardize edilmiş bir tedavi protokolü yoktur. Klinik kullanımdaki karar sürecini cerrahın tecrübesi, skar önleyici ajana ulaşılabilirlik, otolog kaynaklar için oluşabilecek donör alan morbiditesi ve literatürdeki sınırlı bilgiler etkilemektedir. Bizim yaptığımız çalışmada toplam 24 adet, 250-300 gr ağırlığında, 3 aylık dişi Spradue-Dawley tipi sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar üç gruba ayrıldı. Sıçanların sağ siyatik sinirinde crush(ezilme tarzında) yaralanma oluşturuldu. İlk gruptaki sağ siyatik sinire femoral ven grefti konduiti kullanıldı. İkinci grupta sağ siyatik sinire bukkal mukoza konduiti kullanıldı. Üçüncü gruptaki siyatik sinir kontrol grubu olarak kullanıldı. Ratlar 4 haftalık takibin sonunda sakrifiye edilerek makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Çalışmamızda makroskopik olarak Peterson sınıflaması kullanıldı.Doku ve kas fasiyası üç grupta karşılaştırıldığında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). Sinir yapışıklığı ve ayrılabilirliği mukoza ve kontrol grubu arasında karşılaştırıldığında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). Sinir yapışıklığı ve ayrılabilirliği ven grubunda mukoza ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05) Histopatolojik olarak ise üç grupta inflamasyon, intranöral ve ekstranöral skar incelenmiştir. İnflamasyon üç grupta karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). İntranöral ve ekstranöral skar hem mukoza hem de ven grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p<0,05). İntranöral ve ekstranöral skar ven grubunda mukoza grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). Yaptığımız çalışmada ven ve mukoza greftinin periferik sinir crush (ezilme tarzı) yaralanmalarında skar ve adhezyon azaltmak amaçlı kullanılabileceği göstermiştir. Yaralanmanın boyutu, cerrahın tercihi ve hasta onamı sonrası uygun greft materyali seçilebilir. Anahtar Kelimeler: periferik sinir, skar, adhezyon, ven, mukoza

AdezyonlarHayvan deneyleriMukozalar+5
İkram Esen
Dicle University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Cucurbitacin e' nin tendon onarımı sonrası gelişen adezyon üzerine etkisi

El günlük hayatımızda vücudumuzun en sık kullandığımız kısımları arasındadır. Bu nedenle el yaralanmaları da oldukça sık görülmektedir. Üst ekstremite yaralanmalarında en sık yaralanan bölge parmaklar olup bu yaralanmaların bir kısmına tendon yaralanmaları eşlik etmektedir. Bu durumda tendon onarımı en kısa sürede yapılmalı ve gelişebilecek adezyonlar için gerekli önlemler alınmalıdır. Çalışmada, 36 adet Lohmann Brown cinsi tavuk kullanıldı. Aynı ekstremitede iki parmak kullanılarak 72 parmak opere edildi. Grup I' de (sham grubu) sadece tendon kılıfı insize edildi. Grup II' de (kontrol grubu) tendon kesilerek onarıldı. Grup III' de onarılan tendonun etrafındaki yumuşak dokuya dimetilsülfoksit (DMSO) enjekte edildi. Grup IV' te onarılan tendonun etrafındaki yumuşak dokuya DMSO'da çözünmüş Cucurbitacin E enjekte edildi. 21. günde sakrifiye edilen tavuklardan alınan tendonlar histopatolojik ve biyomekanik olarak değerlendirildi. Biyomekanik ve histopatolojik değerlendirmeler doğrultusunda Grup IV' te adezyon oranında istatistiksel olarak anlamlı azalma izlendi (p<0,05). En fazla yapışıklık Grup II ve Grup III' te görülmüştür. Kopma kuvveti de Grup III ve IV' te istatistiksel olarak daha az bulundu (p<0,05). Bu sonuçlar doğrultusunda Cucurbitacin E ve DMSO enjeksiyonunun tendon onarımı sonrası gelişen adezyonu azalttığı gösterilmiştir. İlerleyen zamanlarda yapılacak olan farklı deneysel ve klinik çalışmaların sonucunun, çalışmamızın sonucunu destekleyeceğini ve Cucurbitacin E'nin tendon adezyonunu önlemede kullanılabileceğini düşünmekteyiz.

AdezyonlarCerrahi-plastikCucurbitaceae+3
Muhammet Mustafa Aydınol
Dicle University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rinoplasti sonrası postoperatif dönemde iki farklı nazal tampona verilen sitokin cevabı

Bu tezin amacı, rinoplasti sonrası kullanılan nazal tamponların burun içindeki inflamasyona etkilerini inflamatuar sitokinler olan; EGF, PDGF, TGF-ß1 ve TGF-ß2' nin postoperatif süreçteki değişimini ölçerek belirlemekti.Bu tez çalışmasında rinoplasti operasyonu olan 20 vakada silikon tampon, 20 vakada vazelin emdirilmiş gazla yapılan tampon kullanıldı. 2, 7 ve 14. gün'lerde nazal sekresyonlardan alınan örneklerde EGF, PDGF, TGF-ß1 ve TGF-ß2 düzeyleri ölçüldü. Bu ölçümlerden elde elden veriler iki grupta karşılaştırıldı. Ayrıca bu sitokinlerin ayrı ayrı zamansal değişimleri incelendi. Sonuçta her iki grupta EGF, TGF-ß1ve TGF-ß2' nin 2, 7 ve 14. gün düzeylerinin değişmediği, PDGF'nin ise 2.günden sonra hızla düştüğü tespit edildi. PDGF, TGF-ß1 ve TGF-ß2 değerlerinin iki grupta karşılaştırılmalarında 2, 7 ve 14. gün anlamlı bir farklılık görülmedi. EGF düzeyi ise silikon tampon kullanılan grupta 2 ve 14. gün daha yüksekti.Bu sonuçlarla, silikon tampon ve vazelin emdirilmiş gazla yapılan tampon arasında sadece EGF düzeyinin daha yüksek oluşu nedeniyle silikon tampon uygulanan grupta enflamatuar yanıtın daha fazla olduğu söylenebilir.

RinoplastiSitokinlerTransforme edici büyüme faktörü-beta+2
Emrah Sözen
Karadeniz Technical University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yara iyileşmesinde topikal tedavi amaçlı kantaron yağı, susam yağı ve izotonikli pansuman materyallerinin etkinliğinin karşılaştırılması

Yara iyileşmesi; bir organ ya da dokudaki (genellikle deri) bir defektin tamiri ya da yeniden düzenlenmesidir. Yara iyileşmesi, farklı organ sistemlerinin yaralanmaya verdikleri farklı yanıtları içeren büyük ve karmaşık bir konu başlığıdır.Yara bakımında topikal amaçlı pek çok pansuman malzemesi kullanılmaktadır. Bunlar; gaz tamponlar, yarı- okluziv pansuman malzemeleri, hidrojel ürünler, hidrokolloidler, köpük örtüler, alginatlar ve antimikrobiklerdir.Son zamanlarda yapılan yayınlarda hypericum perforatum içeren yağ materyallerinin yara iyileşmesinde olumlu etkilerinin olabileceği gösterilmiştir. Yine son yapılan yayınlarda sesamum indicum içerikli yağ materyallerinin de bu amaçla kullanılabileceği gösterilmiştir. Her iki ürün de bu etkileri nedeniyle topikal amaçlı yara bakımında kullanılabilirler.Çalışmada 14 adet dişi fare 2 gruba ayrılmıştır. Her bir farenin sırtına yanyana 2 tane olacak şekilde toplam 12 adet 6 mm' lik punch cihazı ile cilt defekti oluşturulmuştur. Grup 1' deki 7 farenin sırtındaki sol taraftaki defektlere izotonikli serum emdirilmiş spongostanlar, sağ taraftaki defektlere de kantaron yağı emdirilmiş spongostanlar yerleştirilmiş ve kapatılmıştır. Grup 2' deki farelerin sol tarafındaki defektlere izotonikli serum emdirilmiş spongostanlar, sağ tarafındaki defektlere de susam yağı emdirilmiş spongostanlar yerleştirilip kapatılmıştır. 2. 3. 5. 7. 9. ve 11. günlerde pansumanlar açılmış ve her bir farenin sırtındaki defektler şeffaf asetat kağıdına çizilip, pansumanlar yenilenmiştir. Ayrıca 3. 7. ve 11. günlerde her bir farenin sırtındaki ilk üst defekte eksizyonel biyopsi uygulanmış ve kollajen ve fibroplast ölçümü için patolojiye gönderilmiştir.Çalışma sonucunda yapılan istatistiksel analizde kantaron yağı ve susam yağının salinle karşılaştırılmasında; kantaron yağı ve salinle pansuman yapılan alanların karşılaştırılmasında iyileşme yüzdeleri açısından anlamlı fark olmadığı ( tüm günlerde P1> 0.05 ) ( Grafik 1 ) gözlenmiş. Susam yağı ve salinle pansuman yapılan alanların kendi içinde karşılaştırılmasında, 5. ve 11. günlerde ( P1 < 0.05 )( Grafik 2 ) susam yağı ile pansuman yapılan alanların iyileşmesinde salinle pansuman yapılan alanlara oranla belirgin fark olduğu gözlenmiştir. Susam yağı ve kantaron yağı ile pansuman yapılan alanların karşılaştırılmasında da , susam yağının 2. 9. ve 11. günlerde kantaronla pansuman yapılan alanlara oranla yara iyileşmesinde belirgin fark olduğu ( P1 < 0.05 )( Grafik 3 ) gözlenmiştir. Kantaron yağı ve susam yağı ile pansuman yapılan alanların zaman içindeki değişimleri de anlamlı ( P2 < 0.0005 ) bulunmuştur. Yapılan histopatolojik inceleme sonucunda da; 11. günde susam yağı grubunda epitelizasyonun tamamlandığı, kollajen oluşumunun daha fazla olduğu ve inflamasyonun daha az olduğu gösterilmiştir.Bu sonuçların doğrultusunda susam yağının yara iyileşme modelinde, yara kapanma zamanını kısalttığı gösterilmiştir.

Antienfektif ajanlarAntiinflamatuar ajanlarBitkisel yağlar+8
Beste Kara
Karadeniz Technical University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rat inferior epigastrik ada flebinde propofol kullanımının iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Flep uygulamaları sonrasında en sık görülen dolaşım problemleri, vasküler yetmezlik problemleridir. Vasküler yetmezliğe uğrayan dokuda iskemi gelişmeye başlar. İskeminin süresiyle ilişkili olarak dolaşım normale dönmesiyle, reperfüzyon başlar ve bununla birlikte iskemi-reperfüzyon hasarı tablosu ortaya çıkar. Bu deneysel çalışmanın amacı genel anestezi sırasında kullanılan propofolün cilt fleplerinde iskemi-reperfüzyon hasarı üzerindeki etkilerini göstermektir.Materyal ve Metod: Çalışmada, ağırlıkları 250?300 gr. arasında değisen 30 adet, Sprague-Dawley albino erkek sıçan dâhil edildi. Denekler 3 gruba ayrıldı. 3 x 6 cm boyutlarında inferior epigastrik arter tabanlı ada flebi tüm deneklerde kaldırıldı. sham (I) grubuna flep kaldırılmasını takiben iskemi-reperfüzyon uygulanmadı. Kontrol (II) ve propofol (III) grubunda flep elevasyonundan sonra inferior epigastrik artere klemp yardımı ile 2 saat iskemi sonrasında 2 saat reperfüzyon uygulandı. II. gruba 1cc izotonik, III. gruba 5 mg/kg dozunda %1 propofol kuyruk veni kateterizasyonu ile i.v olarak uygulandı. Tüm grupların cerrahi işlem öncesi ve 2 saatlik reperfüzyon sonrası kalp atım sayısı, sistolik arter basıncı ve parsiyel oksijen basınçları ölçüldü. 7. gün tüm grupların flep yaşıyabilirliği hesaplandı. 14. gün tüm denekler sakrafiye edilerek alınan doku örnekleri histopatolojik değerlendirme ve biyokimyasal değerlendirmeye alındı. Biyokimyasal olarak MDA(malondialdehit), SOD (superoksit dismutaz), KAT (katalaz), TAK(total antioksidan kapasite), TOS(total oksidatif stres), PON(paraoksanaz) değerlerine bakıldı. Histopatolojik olarak ödem, inflamasyon, epitel, vaskülarizasyon ve fibrozis değerlendirildiBulgular: Flep yaşayabilirliğinde propofol grubu, kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı görüldü (p<0,0001) Hemodinamik parametreler karşılaştırıldığında kalp atım sayısı arasında bir fark görülmemekle beraber sistolik arter basıncı ve parsiyel oksijen basınçlarındaki fark anlamlı görüldü. (p<0,0001) Biyokimyasal parametrelerden MDA (p=0,016) , TOS (p=0,000) değerleri anlamlı derece düşük SOD (p=0,000), TAK (p=0,000), KAT (p=0,03) anlamlı derecede yüksek bulundu. PON (p=0,862) değerinde fark görülmedi. Patolojik değerlendirmede İ/R+propofol grubunda, İ/R+izotonik grubuna göre inflamasyon, ödem ve fibrozis bulgularının anlamlı derecede azaldığı ve epitel rejenerasyonunun arttığı görüldü.Sonuçlar: Sonuç olarak, propofolün uygun dozlarda uygulanması aksiyel paternli cilt fleplerinde, iskemi-reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkinlik göstermiştir; bu nedenle bu ilaç iskemi-reperfüzyon riski olan ameliyatlarda tercih nedeni olabilir.Anahtar sözcükler: İskemi-reperfüzyon hasarı, Propofol

Cerrahi fleplerPropofolReperfüzyon lezyonu+2
Tuncay Eroğlu
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rat tram kas-deri flebinde spinal ve epidural anestezinin iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: İskemi ve reperfüzyon hasarını azaltmada olumlu etkileri olduğu ileri sürülen spinal ve epidural anestezinin; deneysel olarak serbest kas aktarımını ifade eden bir modelde iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerini incelemektir.Metod: Çalışmada 40 rat dört gruba ayrıldı. Birinci grup (n=10) iskemi yapılmayan grup (Sham), ikinci grup iskemi reperfüzyon grubu (İ/R, kontrol, n=10 ), üçüncü grup (n=10) epidural anestezi grubu, dördüncü grup (n=10) spinal anestezi grubuydu. Deneklerde tüm gruplarda TRAM kas-deri flebi oluşturulup sonrasında sham grubu hariç tüm gruplarda dört saatlik normotermik no-flow iskemi, iki saatlik reperfüzyon uygulandı. Cerrahi sonrasında alınan biyopsilerde hyalinizasyon, nükleer değişiklik ve enflamasyon ölçümleri ile histopatolojik ve total antioksidan statü (TAS), total oksidatif stress (TOS), malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO) ve PON ölçümleri ile biyokimyasal değerlendirme yapıldı.Bulgular: Biyokimyasal incelemede epidural grubunda MDA düzeylerinin İ/R grubuna göre anlamlı seviyede düşük, PON seviyesinin ise anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır (p:0.037, p:0.028). Spinal grubunun total oksidatif stress düzeylerinin epidural grubundan anlamlı şekilde yüksek olduğu, İ/R grubunun da TOS düzeylerinin epidural grubundan anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır (p:0,045; p:0,001). Epidural grubunun total antioksidan kapasite düzeylerinin spinal ve İ/R gruplarından anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır (p:0,001; p:0,001). Gruplar arasında nitrik oksit seviyeleri arasında anlamlı farklılık bulunmamaktadır (p>0.05). Patolojik incelemede spinal grubunda minimal enflamasyon bulguları epidural grubuna göre daha yüksek saptandı (p:0.001). Spinal grubunda nükleer değişiklik oranı İ/R ve Epidural grubuna göre daha yüksek saptandı (p<0.01). Gruplar arasında hyalinizasyon açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05).Sonuç: Çalışmadan elde edilen bulgular sonucunda, epidural anestezinin iskemi reperfüzyon hasarını azaltmada spinal anesteziden daha etkili ve yararlı bir anestezik yöntem olduğu ve klinik uygulamalarda güvenle kullanılabileceği düşünülmektedir.Anahtar kelimeler; İskemi-reperfüzyon, epidural anestezi, spinal anestezi, kas flebi, mikrocerrahi

Anestezi-epiduralAnestezi-spinalCerrahi+5
Yusuf Acar
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel haşlanma yanık modelinde hiperbarik oksijen tedavisi ve medikal ozon tedavisinin yara iyileşmesinde etkilerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Yanık; derinin veya organların ısı, elektirik akımı, kimyasal veya yakıcı bir ajan etkisi ile tahrip olması veya yanması şeklinde gerçekleşen bir yaralanma şeklidir. Yanık türleri arasında sıcak sıvılarla haşlanma en sık karşılaşılan nedendir. Günlük yanık bakımının hedefleri epitelizasyonu uyarmak, nekrotik dokuları kaldırmak, bakteriyel kontaminasyonu önlemek, devam eden travmayı önlemek, sistemik komplikasyonlardan korumaktır. Modern yanık tedavi yaklaşımlarına rağmen yanık yaralanması sonrası morbidite ve mortalite hala büyük bir sorundur. Bu nedenle yanıkta, adjuvan tedavi olarak kullanılan hiperbarik oksijen ve medikal ozon tedavilerini deneysel yanık modelinde kullanarak yanık alanlarında histopatolojik etkilerini incelemektir.Materyal ve Metod: Çalışmada, ağırlıkları 200-220 gr. ağırlığında 28 adet Wistar albino sıçan dahil edildi. Tüm denekleri, 9.1kg0?66 formülü kullanılarak %10 yanık alanı oluşturuldu. Ratlar dört gruba ayrıldı. Birinci grup (n=7) hiperbarik oksijen tedavisi aldı, ikinci grup (n=7) medikal ozon tedavisi aldı, üçüncü grup (n=7) debridman tedavisi aldı, dördüncü grup (n=7) yanık alanı oluşturulduktan sonra tedavi uygulanmayan grup. Yanık oluşturulduktan sonra 1.gün ve 30.gün tüm gruplardan histopatolojik inceleme için biyopsi alındı.Bulgular: Makroskobik değerlendirmede grup 1 ve grup 2 de diğer gruplara göre anlamlı gözlemlensede, histopatolojik değerlendirmede tüm gruplarda güven aralığı (confidence interval ) 1 değerini içerdiğinden anlamlı olarak kabul edilmedi.Sonuçlar: Sonuç olarak hiperbarik oksijen ve medikal ozon tedavilerinin yanık tedavisinde olumlu etkilerini gözlemledik. Standart tedavi modeline adjuvan tedavi olarak uygulanabileceğini düşünüyoruz.Anahtar sözcükler: hiperbarik oksijen, medikal ozon, yanık

Hiperbarik oksijenasyonOzonYanıklar+2
Zeki Yaşar
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adipöz kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin periferik sinir rejenerasyonuna etkisinin saptanması

Periferik sinir hasarları; kazalar, kesici delici alet yaralanmaları gibi travmalar sonrasında sık görülen ve özellikle tam kesiler, gecikmiş ve yetersiz onarımlar sonucunda ilerleyici kas atrofisi ve yetersiz fonksiyonel geri dönüş ile sonuçlanan dramatik tablolardır.Son zamanlarda, literatürde periferik sinir onarımları için farklı cerrahi teknikler dışında alternatif yöntemler de yer almaya başlamıştır.Kök hücre uygulamaları bu bağlamda, son zamanlarda tüm tıp camiasının üzerinde durduğu ve her yıl yüzlerce yeni çalışmanın yapıldığı bir konu haline gelmiştir.Pluripotent ve sınırsız yenilenme kapasiteleri nedeniyle kök hücrelerin, doku mühendisliğinde gelecek vadetmesi ve farklı rekonstrüktif prosedürler için önemli gelişmelere izin vermesi beklenir.Çalışmamızda, deneysel siyatik sinir yaralanmasında adipöz kaynaklı yeşil fluoresan proteini (YFP) işaretli mezenkimal kök hücre (ADSCs) uygulamasının, fonksiyonel analizler, histomorfometrik ve biyokimyasal incelemelerle periferik sinir rejenerasyonuna etkisinin saptanması amaçlandı.Deneysel 4 Wistar grubu (n:8) tasarlandı: Ratların sol siyatik sinirinde oluşturulan 1 cm'lik defektler, 1.grup dışında oluşturulan epinöral kılıf içerisine ADSCs uygulamasıyla rekonstrukte edildi.Fonksiyonel geri dönüş Walking Track analizi ile değerlendirildi. Siyatik sinir ve gastroknemius kasının histomorfometrik çalışmaları, postoperatif 4.ayında yapıldı.Çalışmamızın sonunda tüm klinik, biyokimyasal ve histomorfometrik analizler, ADSCs uygulamasının periferik sinir rejenerasyonuna, kök hücrenin nöral diferansiyasyonu, yeni akson üretimi ve myelin formasyonunu destekler şekilde olumlu etkisi olduğunu gösterdi. Bu etki muhtemelen ADSCs hücrelerin nöronal differansiyasyonu ve ortama salınan nörotopik faktörlere bağlıdır. ADSCs uygulamalarının periferik sinir rejenerasyonu üzerine olan etkilerinin klinik uygulamalara uyarlanabilmesi için ek çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Adipoz dokuKök hücrelerPeriferik sinir sistemi hastalıkları+2
Perçin Caşkan
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel sıçan yanık modelinde L-glutamin + L- alanin kullanımının bağırsaklardaki yapısal değişikliklere etkisi ve bakteryel translokasyona etkisinin araştırılması

ÖZET Giriş ve Amaç: Bu deneysel çalışmanın amacı, yoğun bakım hastalarında sıklıkla kullanılan L-alanin+ L-glutaminin karaciğer, ince bağırsakdaki yapısal değişikliklere etkisi, yara iyileşmesine etkisi ve bakteriyel translokasyona etkisini araştırılmasıdır. Materyal ve Metod : Bu çalışmada 190-230 gr olan 20 adet erkek Sprague Dawley rat kullanıldı. Ratlar randomize olarak iki guruba ayrıldı. Tüm ratlarda deneysel rat yanık modeline uygun olarak deride yanık oluşturuldu ve her iki grup eşit şartlarda 21 gün beslendi. Deney grubuna 5ml/kg/gün L-glutamin+L-alanin içeren (Dipeptiven®, Fresenius Kabi BadHamborg, Almanya) preparatı oral yolla verildi. 21 günün sonunda tüm ratlar sakrifiye edildi. Tüm ratlardan steril şartlarda karaciğer, ince bağırsak, yanık yarasından biyopsiler ve kan kültürü alındı. Patolojik incelemede dokulardaki yapısal değişiklikler ve yara iyileşmesi değerlendirildi. Mikrobiyolojik incelemede ince bağırsak ve kan kültürleri kıyaslayarak L-glutamin+L-alaninin bakteriyel translokasyona etkisi araştırıldı. Bulgular : İki grup arasında ince bağırsak biyopsileri arasında hiçbir yapısal fark görülmedi. Karaciğer biyopsilerinde kontrol grubunda grade 1 hasarlanma mevcutken deney grubunda hasar tesbit edilemedi. Yanık yarasından alınan cilt biyopsilerinin patolojik incelemesinde deney grubunda epitelizasyon ve granulasyonun daha iyi olduğu tesbit edildi. Mikrobiyolojik incelemede kontrol grubundaki iki ratın ince bağırsak ve kan kültürlerinde S.aureus, iki ratın ince bağırsak ve kan kültürlerinde de S.epidermidis olmak üzere toplamda dört ratda üreme tesbit edildi. Deney grubundaki hiçbir ratın ince bağırsak ve kan kültürlerinde üreme olmadı. Sonuç: Deneysel rat yanık modelinde yapılan bu çalışmanın sonucunda elde ettiğimiz verilere göre, L-glutamin+L-alanin (Dipeptiven®, Fresenius Kabi BadHamborg, Almanya) kullanımının yanık hastalarının yara iyileşmesini olumlu etkisi olacağını, bakteriyel translokasyonu engellemeye yardımcı olduğunu düşünüyoruz. Yatarak tedavi edilen yanık hastalarının beslenmesinde L-glutamin+L-alaninin destek ürünü olarak tüm hastalarda düzenli olarak kullanımını öneriyoruz.

AlaninBakteriyel translokasyonBağırsaklar+4
Semih Günay
Dicle University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sefalik pediküllü, random paternli dorsal rat deri flebinde danazol kullanımının flep yaşamı üzerine etkisi

xÖZETVücudun d örtü tabakas olan cildin büyük defektlerinin kapat lmas ,rekonstrüktif cerrahinin önemli sorunlar ndan biridir. Bilindi i gibi cilt defektlerininkapat lmas nda en uygun fonksiyonel ve estetik yakla m fleplerin kullan lmas d r.Büyük defektlerin kapat lmas nda kullan lan fleplerin boyutlar da s n rl d r. Planlananflebin boyu uzad kça flep ya ayabilirli inde azalma olmakta bu durum kendisiniözellikle distalde nekroz ve doku kayb olarak göstermektedir.Deri flep kayb n aç klamak için iskemi, inflamasyon ve sempatektomikombinasyonlar ileri sürülmü tür. Ayr ca yeterli besin sirkülasyonu sa lanamazsa flephasar n n geri dönü ümsüz hale geldi i ifade edilmi tir..Flep nekrozu olu tu u zaman sekonder iyile meye yard mc olmak amac ylazaman alan ve tekrarlayan pansumanlar ve hatta ikinci bir operasyon gerekebilmektedir.Bu durum hastanede yat süresini, morbiditeyi ve maliyeti art rmaktad r. Bu sorunlargiderebilmek için kan ak m n art ran sempatolitik ajanlar ve antikoagülanlar, kan nreolitik özelli ini de i tiren ajanlar kullan lm ayr ca iskemik hücrelerde hücre zarstabilizasyonu sa lanmaya çal lm t rBu çal mada random paternli deri flebinin distal k sm nda nekroz geli iminiazaltmak suretiyle ya ayabilirli ini art rmak için danazol kullan lm t r. Çal madadeney hayvan olarak di i, eri kin, 250-300gr a rl nda Sprague-Dawley s çankullan ld . Denekler her biri 10 ar adetten olu an grup 1 (kontrol grubu) ve grup 2(danazol grubu) olmak üzere iki gruba ayr ld . Deney hayvanlar na IM 90mg/kg aKetamine-HCL (ketalar 50mg/mlt 10ml flk Phizer Warner Lambert) ve 10mg/kgXylasine-HCL (Rompun 50ml Bayer) uygulamas yla anestezi sa land . S çanlar n s rtbölgesinde pedikülü sefalik tarafta ve pannikulus karnosus u içerecek ekilde olan2.5*8cm ebad nda random paternli deri flebi kald r ld . Flep 4/0 atravmatik ipek ilekontinü olarak yata na sütüre edildi. Buraya kadar yap lan i lemler iki gruba dauyguland . Kontrol grubundaki s çanlara plasebo amac yla preoperatif 1. saatte vepostoperatif 1. günden itibaren izotonik NaCl (izotonik sodyum klorür %0.9 1000mltEczac ba /Baxter) 1cc olarak gavaj yoluyla 7 gün verildi. Danazol grubundaki s çanlara3.6mg/100gr danazol (danasin tab. 50mg, Koçak) 100cc lik su içinde 1000mg olacakekilde süspansiyon haline getirilerek toplam 1cc gavaj yoluyla preoperatif 1. saattexiverildi. Postoperatif 1. günden itibaren total doz bir defada ve 24 saatte bir olacakekilde 7 gün verildi. Postoperatif yedinci günde, bütün fleplerde nekroz alanlarmilimetrik ka tlarla ölçülüp kaydedildi. Kaydedilen canl flep alanlar tüm flep alan nabölünüp, canl flep alan yüzdeleri bulundu. Elde edilen de erler Student s t-test ilede erlendirildi. p < 0.05 de eri istatistiksel anlaml l k s n r olarak kabul edildi.Danazol ün etkisini daha iyi gösterebilmek için, postoperatif yedinci günde, nekroz vecanl doku hatt ndan biyopsi al narak histopatolojik de erlendirme yap ld .Postoperatif 7. günde kontrol grubu ile danazol grubu makroskopik olarakkar la t r ld . Danazol grubundaki s çanlarda distal flep nekrozunun daha az veya ayabilen flep alan n n daha fazla oldu u görüldü. Student s t testi ile de erlendirileniki gruptaki fleplerin canl alan yüzdeleri istatistiksel olarak danazol grubunda yüksekolarak bulundu.Sonuç olarak danazolün random paternli deri flebi ya ayabilirli ini art rdgörüldü. Danazolün random deri flebinin distalinde nekrozu azaltmas , antiinflamatuarve antikoagülan etkileriyle olu mu olabilir. Ancak bir çok organda farkl fizyolojikmekanizmalarla de i ik etkilere yol açmas yan etkilerini art rmaktad r. Bu durumdezavantaj d r. Antiinflamatuar etkinli i ile antikoagülan etkinli inin doza ba mlolarak de i mesi ise ilac n avantaj olabilir. Dolay s yla flep ya ayabilirli ine katksa lad ve olumsuz etkilerinin daha az görüldü ü doz aral n n bulunmas içinçal malar n sürmesi gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Danazol, deri flebi, ya ayabilirlik

Altan Yücetaş
Dicle University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçan siyatik sinirinde modifiye "sleeve neurorrhaphy" ile onarımın elektrofizyolojik, histopatolojik ve fonksiyonel olarak değerlendirilmesi

Amaç: Periferik sinir yaralanması onarımında en sık kullanılan yöntem epinöral onarım tekniğidir. Son zamanlarda bu tekniğe bir alternatif olarak uç-içe onarım ("sleeve neurorrhaphy") konsepti gündeme gelmiş ve epinöral onarıma üstün olduğu gösterilen çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmanın amacı uç-içe onarım tekniği ile epinöral onarımı kıyaslamak ve uç-içe onarım tekniğinin uygulanmasını kolaylaştıracak teknik yöntemlerden bahsetmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada sham grubu (n:5), epinöral onarım yapılan kontrol grubu (n:8) ve "sleeve neurorrhaphy" yapılan deney grubu (n:8) olacak şekilde 3 grupta toplam 21 adet Sprague- Dawley tipi rat kullanıldı. Deneklerin sağ siyatik sinirleri diseksiyon ile ortaya kondu. Sham grubuna herhangi bir ek işlem yapılmadan cilt onarımı yapıldı. Kontrol grubuna epinöral onarım yapılırken, deney grubuna "sleeve neurorrhaphy" işlemi uygulandı. 3 ay boyunca günlük pansuman yapıldı. 3 ayın sonunda yürüme analizi ile SFI(siyatik fonksiyon indeksi) ölçümü, EMG ile motor sinir ileti hızı ölçümü yapıldı. Hayvanlar sakrifiye edildikten sonra siyatik sinirler eksize edildi ve histopatolojik inceleme yapıldı. Bulgular: Yürüme analizi sonucu elde edilen SFI değerlerinde üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Motor sinir ileti hızı değerlendirildiğinde sham grubu, deney ve kontrol grubuna üstün bulundu ancak deney ve kontrol grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Histopatolojik inceleme ile fiber çapı/ akson çapı oranı değerlendirildiğinde sham ve deney grubu arasında anlamlı fark bulunmazken, bu iki grup ile kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç: Sleeve neurorrhaphy ile epinöral onarım arasında fonksiyonel ve histopatolojik analiz değerlerinde anlamlı fark bulundu. Çalışmada bahsedilen teknik öneriler ile beraber, "sleeve neurorrhaphy" sinir onarımında kullanılabilecek önemli bir yöntemdir.

Cerrahi tedaviElektromiyografiPeriferik sinir hasarları+5
Yunus Sağlam
Karadeniz Technical University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Migren cerrahisinin uzun dönem sonuçları ve anatomik varyasyon ile ağrı ilişkisi

Amaç: Migren cerrahisinin uzun dönem sonuçlarını içeren literatürdeki pek çok çalışmaya rağmen ülkemizde migren cerrahisi tedavisinin uzun dönem sonuçlarının objektif yöntemlerle [ MHI (Migraine Headache Index), MIDAS (Migraine Disability Assessment Score), VAS (Visuel Analog Skala)] yapıldığı yeterli çalışma bulunmamaktadır. Ayrıca hastalarda sağ ve sol taraf arasında anatomik simetri farklılıkları görülmektedir Literatürde bu anatomik farklılıklar ile ağrı ilişkisini gösteren yeterli yayın bulunmamaktadır. Bu çalışma kliniğimize başvuran migren operasyonu geçiren hastaların uzun dönem sonuçlarının tespiti ve ağrı ile anatomik simetri farkı arasındaki ilişkinin tanımlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız klinik bir çalışma olup, retrospektif ayağı olan prospektif bir çalışmadır. Çalışmaya 2017-2021 yılları arasında KTÜ Farabi Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi kliniğinde opere olup operasyon sonrası en az bir yıl takip edilen ve toplam 240 bölgeden operasyon geçiren 93 hasta dahil edilmiştir. Hastaların cerrahi öncesi yaşları, cinsiyetleri, ne zamandır migren hastası oldukları (yıl), yarım baş ağrısı mevcudiyeti, görsel bulgu (aura) mevcudiyeti, ameliyat öncesi aylık ortalama atak sayıları, ameliyat öncesi aylık ortalama atak süreleri (saat), ameliyat öncesi aylık ortalama atak şiddetleri (1-10), migren ağrı indeksleri (MHI) ve ameliyat öncesi dizabilite oranları ( MİDAS skoru) kayıt edildi. Anatomik veriler cerrahi sırasındaki bulguların kayıt edilmesiyle elde edildi. Hastaların hepsine migren cerrahisi iki taraflı uygulandı. Aynı hastada sağ ve sol taraf arasındaki anatomik simetri farklılıkları kayıt edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalar cerrahi sonrası en az 12 ay takip edildi. Hastalara son kontrollerinde, ameliyat sonrası aylık ortalama atak sayıları, ameliyat sonrası aylık ortalama atak süreleri (saat), ameliyat sonrası aylık ortalama atak şiddetleri (1-10), migren ağrı indeksleri (MHI) ve ameliyat sonrası dizabilite oranları ( MİDAS skoru) kayıt edildi. İstatistiksel analiz aşamasında SPSS 23,0 istatistik programı kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların %69'u kadın, %31'i erkek idi. Migren cerrahisi uygulanan hastaların ortalama yaşı 40,0 ± 9,8 olarak saptandı. Migren cerrahi sonrası ortalama takip süresi 37±10,9 olarak saptandı. Migren cerrahisi öncesi aylık ortalama atak süresi 24,0±21,6 saat olarak saptandı. Migren cerrahisi sonrası aylık ortalama atak süresi 10,0±19,4 saat olarak saptandı. Cerrahi öncesi ve sonrası atak süresinde anlamlı farklılık saptanmıştır. Migren cerrahisi öncesi ortalama atak şiddeti 10,0± 0,9 olarak saptandı. Migren cerrahisi sonrası ortalama atak şiddeti 4,0±3,0 olarak saptandı. Cerrahi öncesi ve sonrası atak şiddetinde anlamlı farklılık saptanmıştır. Migren cerrahisi öncesi ortalama MHI 100,0± 93,6 olarak saptandı. Migren cerrahisi sonrası ortalama MHI 4,5±67,3 olarak saptandı. Cerrahi öncesi ve sonrası migren atak indeksinde anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,001). Hastaların %84,9'unda migren ağrı indeksinde (MHI) %50'den çok azalma saptanmıştır. Hastaların %15,1'inde migren ağrı indeksinde (MHI) %50'den daha az azalma saptanmıştır. Hastaların %14'ünde %100 azalma olmuştur. Cerrahi öncesi atak sayısı ve atak süresi ile MHI değişimi arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. Migren cerrahisi öncesi ortalama MIDAS 4,0± 0,7 olarak saptandı. Migren cerrahisi sonrası ortalama MIDAS skoru 1,0±1,2 olarak saptandı. Cerrahi öncesi ve sonrası MIDAS skorunda anlamlı farklılık saptanmıştır. Hastaların 30'unda (%32.3) bilateral baş ağrısı, 63'ünde (%67,7) yarım baş ağrısı mevcut idi. Yarım baş ağrısı olan 51 (%81) hasta anatomik olarak asimetrik, 12 (%12) anatomik olarak simetrik idi. Yarım baş ağrısı olan hastalar anatomik olarak yüksek oranda asimetrik bulunmuştur. Yarım baş ağrısı olan hastalarda anatomik asimetri karşılaştırmasında istatiksel olarak da anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuç: Migren cerrahi tedavisinin etkin olduğunu ve uzun dönem korunduğunu daha önceki çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda da cerrahi tedavinin etkin olduğunu ve uzun dönem korunduğunu göstermektedir. Migren cerrahisi insizyon yerlerinde alopesi ve uyuşukluk gibi hasta tarafından rahatlıkla tolere edilen hafif yan etkileri olan ve hayat kalitesindeki dramatik iyileşme ile beraber maliyet etkin bir tedavidir. Çalışmamızdaki yarım baş ağrısı ile anatomik asimetrinin anlamlı olması periferik mekanizmayı destekler niteliktedir. Çalışmamız yarım baş ağrısı ile anatomik asimetri ilişkisini kıyaslayan literatürdeki ilk çalışmadır.

AnatomiAğrı ölçümüBaş ağrısı+3
Necdet Urhan
Karadeniz Technical University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Farklı yara kapatım modellerinde apoptosis süreci

Ercan Yavuz
Karadeniz Technical University
2001
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Iskemiye ikincil damarlanma esnasında çentık sinyal yolagının rolü

Embriyonik dönemi takiben yeni damar olusumu, dinamik bir islem olup organizmanın metabolik, immünolojik ve büyüme gereksinimlerine cevap verecek biçimde gerçeklesmektedir. Dogum sonrası dönemde, yeni damar olusumu için en önemli uyaranın hipoksi oldugu düsünülmektedir. Çentik sinyal yolagı hücreler arası iletisimi saglayarak, hücrelerin büyümesi, farklılasması ve özellesmesi açısından önemli bir role sahiptir. Islevsel bir Çentik sinyal yolagı, normal damar gelisimi açısından gereklidir. Embriyonik dönemde damarın arter veya ven yönünde farklılasmasını sagladıgı gibi, olusan damar agının islevselligi açısından dallanma isleminde dengeliyici bir rol üstlenmektedir. Bu denge, dallanan damarın en ucundaki endotel hücrelerinde sentezlenen DLL4 ile saglanmaktadır. Bu moleküller ana damar endoteli üzerindeki çentik reseptörleri ile etkilesime girerek vascular endothelial growth factor receptor 2 sentezini baskılamaktadır. Böylece, vascular endothelial growth factor'un dallandırıcı etkisi baskılanmaktadır. Postembriyonik dönemde, Iskemiye ikincil gelisen damarlanma esnasında Çentik sinyal yolagının etkisi halen bilinmemektedir. Bu çalısmada, sıçanda olusturulan iskemi modelinde Çentik sinyal yolagının etkili olup olmadıgı sorusuna cevap aramaktayız. Çalısmada 30 adet erkek "Sprague Dawley" cinsi sıçan kullanıldı. Iskemi modeli olarak, sırt bölgesinde kaudal bazlı random paternli deri flebi (modifiye McFarlane flebi) tercih edildi. Sıçanlar 2 gruba ayrıldı. Grup I (kontrol grubu): bu grupta yer alan 6 sıçana herhangi bir cerrahi islem uygulanmadı. Cerrahi grubunda kullanılan McFarlane flebinin distal kısmına denk gelen bölgeden doku biopsisi yapıldı. Kalp içinden kan örneklemesi yapıldıktan sonra sıçanlar sakrifiye edildi. Grup II (cerrahi grubu): Bu grupta yer alan 24 sıçandan McFarlane dorsal deri flebi kaldırıldı ve tekrar yerine dikildi. Doku ve kan örneklemeleri ilk 6 sıçandan 55 cerrahi sonrası 1. gün, ikinci 6 sıçandan cerrahi sonrası 3. gün, üçüncü 6 sıçandan cerrahi sonrası 5. gün ve son 6 sıçandan cerrahi sonrası onuncu gün yapıldı. Örnekleme islemini takiben sıçanlar sakrifiye edildi. Alınan kan ve doku örneklerinde incelenen parametreler: ELISA yöntemi ile kanda DLL4 ve VEGF seviyeleri, GZ - PZR yöntemi ile dokuda DLL4 ve VEGF ifadelenmesi ve immünohistokimyasal boyama yöntemleri ile dokuda DLL4 proteinin tayini. Kontrol grubuna ait iskemik olmayan doku ile karsılastırıldıgında, iskemik dokuda VEGF transkripsiyonunun cerrahi sonrası birinci gün %66 oranında azaldıgı gözlenmistir. Cerrahi sonrası 3. gün bazal seviyelere tekrar ulastıktan sonra, en yüksek seviyesine %40'lık artıs ile cerrahi sonrası besinci gün ulastıgını görmekteyiz. Cerrahi sonrası onuncu gün, ifadelenme bazal seviyeye göre %68 azalmaktadır. Gruplar arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlıdır (p < 0.01) . DLL4 ifadelenmesine bakacak olursak, kontrol grubundan elde edilen düzeylere göre iskemik dokuda DLL4 transkripsiyonunun cerrahi sonrası birinci gün % 63 oranında azaldıgı gözlenmistir. Cerrahi sonrası 3. Gün %147, 5. Gün ise %172 artıs saptanmıstır. Onuncu günde, bazal seviyelere göre %70 azalma saptanmıstır. Gruplar arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlıdır (p < 0.01) . Kanda ölçülen VEGF seviyelerinin ortalamalarına bakıldıgında; kontrol grubu: 0,09 pg/ml, cerrahi grubu I: 0,37 pg/ml, cerrahi grubu II: 0,63 pg/ml, cerrahi grubu III: 0,25 pg/ml ve cerrahi grubu IV: 0,19 pg/ml olarak bulundu. Gruplar arası fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmustur ( p < 0.01). Kanda ölçülen DLL4 seviyelerine bakıldıgında; cerrahi grubu I: 0,175 ng/ml ve cerrahi grubu II: 0,28 ng/ml olarak bulundu. Cerrahi grubu III ve IV ile kontrol grubundan alınan örneklerde düsük seviyeye baglı olarak ölçüm yapılamadı. Gruplar arası farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p < 0.01). DLL4 antikoru ile yapılan immünohistokimyasal boyamada, kontrol grubunda bazı endotelyal hücrelerde minimal sitoplazmik granüler boyanma gözlendi. Cerrahi uygulanan gruplarda kapiller proliferasyon alanlarında daha belirgin olmak üzere, endotelyal hücrelerde degisken siddetlerde yaygın pozitif reaksiyon gözlendi. Cerrahi grupları arası boyanma siddetinde farklılık gözlenmedi. Daha önce yapılan çalısmalarda, Çentik sinyal yolagının embriyo ve tümör damarlarlarında aktive oldugu gösterilmisti. Bu çalısmada, Çentik sinyal yolagının iskemi ile tetiklenen damarlanma esnasında aktive oldugunu göstermekteyiz.

Ozan Luay Abbas
Başkent University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adipoz doku kökenli kök hücre naklinin abdominoplasti sonrası transvers rektus abdominis kas-deri (TRAM) flebi yaşayabilirliği üzerine etkileri: Deneysel çalışma

Abdominoplastinin, TRAM flep cilt adası beslenmesini sağlayan perforatör arterleri kalıcı olarak zedelediği bilinmektedir. Bu hasarı azaltmak ve damarlanmayı arttırarak flep yaşayabilirliğini arttırmak adına cerrahi geciktirme yöntemleri, vaskülogenezi tetikleyici büyüme faktörleri, farmakolojik ajanlar ve gen tedavileri denenmiştir. Abdominoplasti sırasında lokal olarak uygulanan adipoz doku kökenli kök hücrelerin daha sonra yapılması olası TRAM flebin yaşayabilirliği üzerindeki etkilerini araştıran bir çalışmaya literatürde rastlanılmamıştır. Çalışmada toplam 7 grup oluşturuldu. Grup 1'de sadece TRAM flep uygulandı. Grup 2, 3 ve 4'te sırası ile abdominoplastiden 1 hafta, 2 hafta ve 4 hafta sonra TRAM flepler hazırlandı. Aynı işlemlerin aynı süreler ile uygulandığı grup 5, 6 ve 7'de ise abdominoplasti sırasında adipoz doku kökenli kök hücre (ADKKH) enjeksiyonları yapıldı. Tüm gruplarda TRAM flepler kaldırılıp yerine dikildikten 7 gün sonra flep canlı alanı hesaplamaları gerçekleştirildi. Her gruptan 1 sıçanın flebinin anjiyografik görüntüleri alındı. Bu aşamada abdominoplasti sırasında kesilen rektus abdominis muskulokutan peforatör arterlerin yeniden oluşup oluşmadığının gösterilmesi ve sayılması işlemi gerçekleştirildi. TRAM flep dokuları histopatolojik inceleme amacı ile alındı. Histopatolojik incelemede; kapiller dansite ve flebin kas komponentinde meydana gelen değişiklikleri değerlendirmek için fibroz gradient ölçümleri yapıldı. DiI ile işaretli ADKKH'lerin dokuda takibi için floresan mikroskopta inceleme yapıldı. Abdominoplastilerin yapıldığı gün, TRAM fleplerin kaldırıldığı gün ve hayvanların sakrifiye edildiği günlerde kanda VEGF düzeyleri çalışıldı. Grup 1'in ortlama canlı flep alanı % 82,90 ± 7,59 olarak bulundu. Grup 2, grup 3 ve grup 4'ün ortalama canlı flep alanları sırası ile % 2,24 ± 3,71, % 3,31 ± 3,29, % 9,40 ± 6,18 bulundu. Grup 5, grup 6 ve grup 7'nin ortalama canlı flep alanları sırası ile % 15,83 ± 6,41, % 31,92 ± 9,29, % 64,98 ± 10,95 bulundu. Grup 5, 6 ve 7'nin canlı flep alanı yüzdeleri sırası ile grup 2, 3 ve 4'ten anlamlı şekilde yüksek bulundu. Grup 7 canlı flep alanı grup 6'dan, grup 6'nın canlı flep alanı grup 5'ten anlamlı şekilde yüksek bulundu. Abdominoplasti sırasında sayılan, her iki rektus abdominis kasından çıkan muskulokutan perforatör arter sayıları 7,98 ± 1,10 adet bulundu. Gruplar yeni oluşan muskulokutan perforatör arterler açısından incelendi. Grup 2 ve grup 3'te hiçbir sıçanda yeni oluşan muskulokutan perforatör gösterilemedi. Grup 4'te 0,29 ± 0,49, grup 5'de 0,43 ± 0,53, grup 6'da 1,14 ± 0,69 ve grup 7'de 2 ± 0,82 adet yeni oluşan muskulokutan perforatör arter gösterildi. Tüm gruplarda abdominoplasti sonrası sayılan perforatör arter sayıları, abdominoplasti öncesi sayılan değerlerden anlamlı olarak düşük bulundu. Grup 7'nin abdominoplasti sonrası sayılan perforatör arter sayısı diğer gruplardan anlamlı olarak yüksek bulundu. Grup 1'de kapiller dansite ortalaması 6,86 ± 0,50, grup 2'de 0,36 ± 0,05, grup 3'te 0,67 ± 0,13, grup 4'te 2,79 ± 0,53, grup 5'te 2,46 ± 0,58, grup 6'da 3,71 ± 0,47, grup 7'de 7,01 ± 0,70 olarak bulundu. Grup 5, 6 ve 7'nin kapiller dansite ortalamaları sırası ile grup 2, 3 ve 4'ten anlamlı şekilde yüksek bulundu. Grup 7'nin kapiller dansite ortalaması grup 5'ten anlamlı olarak yüksek bulundu. Fibröz gradient ortalamaları açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Floresan mikroskobu altında yapılan immünohistokimyasal inceleme sonucunda DiI işaretli ADKKH'lerin damar duvarına endotel hücresi olarak katıldığı gösterildi. Grup 5, 6 ve 7'nin bazal VEGF değerleri (0. gün) ile 2. kan değerleri arasındaki artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Bu çalışmanın sonuçlarına göre; ADKKH'ler, lokal uygulama ile abdominoplasti sonrası TRAM flep yaşayabilirliğini arttırmıştır. Ayrıca abdominoplasti sonrası geçen sürenin de flep yaşayabilirliği üzerine etkili olan bir değişken olduğu gösterilmiştir. Flep yaşayabilirliğindeki artış dokuda meydana gelen damarlanma artışı ve muskulokutan perforatör arterlerin yeniden oluşması ile ortaya çıkmıştır. ADKKH'lerin kan VEGF düzeylerini arttırarak ve direkt olarak endotel hücrelerine dönüşerek damarlanmada artışa neden olduğu gösterilmiştir. Deneysel araştırmalarda flep yaşayabilirliğini arttırmak adına ADKKH uygulamaları ile başarılı sonuçlar elde edilmektedir. İleride klinikte flep yaşayabilirliğinin riskli olduğu durumlarda ADKKH'lerin kullanıma girebileceğini ve başarılı sonuçların elde edilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: TRAM flep, abdominoplasti, adipoz doku kökenli kök hücre, vaskülarizasyon.

Adipoz dokuCerrahi fleplerGref yaşaması+3
Erhan Coşkun
Başkent University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik böbrek hastalığı olan sıçanlarda adipöz kökenli stromal vasküler fraksiyonun ve trombositten zengin plazmanın kemik iyileşmesi üzerine etkileri

Günümüzde Dünya nüfusunun %10 kadarında herhangi bir seviyede böbrek hastalığına bağlı problemler gözlenmektedir. Kronik böbrek hastalığının (KBH) osteoblast/osteoklast dengesinin bozulması ve mineralizasyonun azalması gibi mekanizmalar ile kemik yapısını bozduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, kronik böbrek hastalığı olan sıçanlarda yağ hücresi kökenli kök hücreden zengin stromal vasküler fraksiyonun (SVF) ve trombositten zengin plazmanın (TZP) kemik iyileşmesi üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada kullanılan 62 adet Sprague- Dawley cinsi erkek sıçan, Grup I (n:12), Grup II (n:12), Grup III (n:12) ve Grup IV (n:16) olmak üzere dört gruba ayrıldı. 10 sıçan SVF ve TZP eldesi için kullanıldı. Sağlıklı kontrol grubu olarak kullanılan Grup I hariç diğer gruplara KBH oluşturmak için cerrahi olarak 5/6 nefrektomi modeli uygulandı. Gruplardaki tüm sıçanların sol femurlarına tur motoru ile kırık oluşturulmasını takiben intramedüller kemik fiksasyonu uygulandı. Grup II sıçanlar KBH kontrol grubu olarak takip edildi. Grup III sıçanların kemik kırığı bölgesine kalsiyum ile jelleştirilmiş TZP verildi. Grup IV sıçanlarının kemik kırığı bölgesine TZP ve SVF tedavisi uygulandı. Sıçanların KBH tanısı ve takibine yönelik, 3 haftalık aralık ile ağırlık ölçümü yapıldı ve 0. gün, 3, 6 ve 12. haftada sıçanların kan hemoglobin, üre ve kreatinin seviyeleri ölçüldü. Kandan kemik iyileşmesi parametreleri olan parathormon, D vitamini ve kalsiyum alınarak kemik kırığı oluşturulması öncesi ve sonrası olarak karşılaştırıldı. Kemik iyileşmesi ve kallus oluşumu; biyomekanik olarak üç nokta bükme testi, radyolojik olarak bilgisayarlı tomografi ve direkt grafi, histopatolojik olarak ve immun boya olan osteokalsin ile değerlendirildi. Kök hücrelerin osteoblastik dönüşümü immunfloresan mikroskopunda DiI boyaması ile gösterilmesi amaçlandı. Grup II, III ve IV de bulunan KBH'li sıçanların ağırlık değişimi istatistiksel olarak anlamlı olarak bulundu. Morfolojik olarak kallus dokusu miktarı ve kemiğin düzgün iyileşme bulguları sırası ile: Grup IV> GrupIII> Grup I> Grup II olarak gözlendi. Kemiklerin mekanik dayanıklılıkları sırası ile: Grup IV> GrupIII> Grup I> Grup II olarak ölçüldü. Kemik iyileşmesinin radyolojik değerlendirilmesi rakamsal değeri arttıkça iyileşmeyi gösteren modifiye Lane ve Sandru skorlama sistemine göre yapıldı. Skorlama sonuçları: 3.91 ±0.64 (Grup I), 3.5 ±0.64 (Grup II), 5.08 ±1.44 (Grup III), 5.43 ±0.99 (Grup IV) olarak bulundu. Kortikal kemik iyileşme bölgesinden, kallusun en dış noktasına olan kalınlıklarının ölçülmesi sonucu ortalama kallus kalınlıkları; 2.16 ±0.51 (Grup I), 1.75 ±0.50 (Grup II), 2.90 ±0.26 (Grup III), 3.23 ±041 (Grup IV) olarak ölçüldü. Kemik iyileşmesi skorlama sistemi sonuçları ile ölçülen kallus kalınlıklarının karşılaştırılmasında; skorlama sistemi ile kallus kalınlıkları arasında anlamlı korelasyon gözlendi. 0. gün, 3. hafta, 6. hafta ve 12. haftada alınan kan örneklerinde BUN, kreatinin seviyelerinde yükselme ve hemoglobin seviyelerindeki düşme anlamlı bulundu. Tüm denek gruplarında kan kalsiyum, PTH ve D vitamini sonuçlarında düşüş gözlendi. KBH'lı gruplardaki sıçanlarda kırık öncesi benzer kemik iyileşmesi parametreleri gözükmekte iken uygulanan TZP ve SVF tedavileri sonrası vitamin ve minerallerdeki azalma daha az oldu. Histopatolojik değerlendirmede kemik dokunun iyileşme skorlaması (Allen skorlaması) sonuçları 4.71±0.99 (Grup I), 4.17 ±0.62 (Grup II), 5.17 ±0.90 (Grup III), 5.38 ±0.88 (Grup IV) olarak bulundu. Kemik dokunun mineralizasyon miktarları 1.43 ±0.49 (Grup I), 1.33 ±0.47 (Grup II), 1.50 ±0.50 (Grup III), 1.68 ±0.49 (Grup IV) olarak bulundu. Kemik dokunun immunohistokimyasal incelenmesinde osteokalsin ile boyanma yoğunluklarına göre 1.43 ±0.49 (Grup I), 1.33 ±0.47 (Grup II), 2.17 ±0.37 (Grup III), 2.38 ±0.49 (Grup IV) olarak bulundu. Kemik hücrelerine özel immünolojik boya olan osteokalsin ile boyalı preparatlar aynı kesitlerin DiI boyaması ile karşılaştırıldı. Adipoz kaynaklı kök hücrelerin kemik hücresine dönüşüm gösterildi. Çalışmamızda kronik böbrek hastalığının kemik iyileşmesine olan olumsuz etkilerinin TZP ve SVF tedavileri ile mekanik, histolojik, radyolojik ve biyokimyasal olarak daha olumlu parametreler elde edilebileceği gösterildi. Kemik kırığı sonrası oluşan kallus dokusunun kalınlığı kemik dokunun iyileşme sürecini uzatsa da geç dönemde daha sağlam kemik oluşumuna öncül olacağı gösterildi. KBH hastalarında kemik iyileşmesinin hızlandırılması ve regüle edilmesi amacı ile mezenkimal kök hücre uygulanması sonrası hayvan çalışmalarında elde edilen olumlu sonuçların klinik uygulamada benzer etkileri gösterebileceği düşüncesindeyiz.

Böbrek hastalıklarıHematopoetik kök hücre transplantasyonuKan trombositleri+5
Atilla Adnan Eyüboğlu
Başkent University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda değişik tram flep delay yöntemleri ve iskemik önkoşullama ile karşılaştırılması

Meme rekonstruksiyonunda halen pediküllü TRAM flep en sık uygulanan yöntemlerden biridir. Bu flebin en önemli dezavantajı deri adasında gözlenen nekrozdur. Çalışmamızda yaşayan deri adasını artırmak amacıyla farklı delay yöntemleri ve İÖ uyguladık ve sonuçlarını birbiriyle karşılaştırdık. 40 adet Wistar sıçanda 6x3 cm'lik TRAM flebini kullandık. Hayvanlar her grupta 8 adet olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubu da TRAM flep nondominant pedikülünden kaldırılıp orijinal yerine suture edildi. Grup 2'de sol TRAM flebin dominant pedikülü kesilip 1 hafta sonra flep kaldırıldı. Grup 3'te planlanan flebe sadece cilt insizyonu yapıldı ve 1 hafta sonra TRAM flep kaldırıldı. Grup 4'te hem dominant vaskuler pedikül kesildi, hem de cilt insizyonu yapıldı ve 1 hafta sonra flep kaldırıldı. Grup 5'te İÖ, 10 dakika iskemi / 10 dakika reperfüzyon periyotlarının 3 defa tekrarlanması ile yapıldı. TRAM flebin kaldırılmasından 1 hafta sonra yaşayan deri alanı değerlendirildi ve yaşayan flebin total flep alanına yüzdesi kayıt edildi, her gruptan iki sıçana mikroanjiografi uygulandı. Sadece cilt insizyonu yapılan delay grubu dışındaki bütün grupların istatistiksel olarak anlamlı yaşayan flep deri adasını artırdıgını saptadık. İÖ'nin, sıçan TRAM flep modelinde delay işlemine alternatif olup olamayacağını araştırdık ve İÖ'nin yaşayan flep alanını artırmada cerrahi delay kadar etkili olmadığını saptadık.

Anı Çinpolat
Akdeniz University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aksiyel ve perforator paternli flep pediküllerinin rotasyona dayanıklılıklarının karşılaştırılması; Cerrahi geciktirme yöntemi ile rotasyon arkının arttırabilirliğinin araştırılması

Flep pedikülünün rotasyona uğraması fleplerde önemli bir dolaşım yetmezliği sebebidir. Pedikül torsiyonu ameliyat sırasında kaza eseri olabileceği ya da teknik hatalardan kaynaklanabileceği gibi, flebin defekt alanına transferi sırasında bir zorunluluk gereği de olabilir ve böyle bir durumda flep vasküler dolaşımını tehlikeye atabilir.. Biz bu deneysel çalışmada ratlarda aksiyel paternli flep pedikülü ve perforator paternli flep pediküllerinin rotasyona dayanıklılığını karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmanın ikinci kısmında ise bu rotasyon arkını arttırabilmede cerrahi geciktirme işleminin etkili olup olmadığını araştırdık. Çalışma için 120 adet erkek Wistar sıçan kullanıldı. 50 hayvanda 3x3 cm boyutlarında çift taraflı kasık flebi, yüzeyel inferior epigastrik damarlar üzerinden kaldırıldı. Sağ tarafdaki flep kaldırıldığı şekilde geri orijinal yerine dikildi ve tüm sıçanlarda kontrol grubu olarak kullanıldı. Bu 50 hayvan sol taraf kasık flebinde yapılan prosedüre göre 5 gruba ayrıldı. İlk grupdaki 10 hayvanın flebi kaldırıldıktan sonra saat yönünde 90 derece döndürülerek yerine geri dikildi. Grup II'deki 10 hayvanın flebi kaldırıldıktan sonra 180 derece döndürülerek yerine geri dikildi. Grup III'de flebe uygulanan rotasyon derecesi 270, grup IV'de 360, grup V'de 720 dereceydi. Diğer 50 hayvanda 3x3 cm boyutlarında çift taraflı posterior uyluk perforator flebi kaldırıldı. Sağ tarafdaki flep kaldırıldığı şekilde geri orijinal yerine dikildi ve tüm sıçanlarda kontrol grubu olarak kullanıldı. Bu 50 hayvan da sol taraf kasık flebinde yapılan prosedüre göre 5 gruba ayrıldı. İlk grupdaki 10 hayvanın flebi kaldırıldıktan sonra saat yönünde 90 derece döndürülerek yerine geri dikildi. Grup II'deki 10 hayvanın flebi kaldırıldıktan sonra 180 derece döndürülerek yerine geri dikildi. Grup III'de flebe uygulanan rotasyon derecesi 270, grup IV'de 360, grup V'de 720 dereceydi. Fleplerin kaldırılmasından 1 hafta sonra yaşayan deri alanı değerlendirildi ve yaşayan flebin total flep alanına yüzdesi kayıt edildi, her gruptan 3 sıçana mikroanjiografi uygulandı. Her grupdan 3 flep örneği histopatolojik inceleme ile ödem, konjesyon, inflamasyon ve iskemi açısından değerlendirildi. Bütün kontrol grupları hem aksiyel hem perforator grup da beklenildiği gibi sorunsuz yaşadı, bu gruplarda yaşayan flep oranı %100'dü. Aksiyal grupda grup I, II, III, IV'de çalışma grubu fleplerinden hiç birinde anlamlı nekroz gözlenmedi. Buna karşın perforator grupda grup I, II çalışma grubu fleplerinde anlamlı nekroz gözlenmezken, grup III'den başlayarak grup IV ve V'de değişen derecelerde nekroz gözlendi. İstatiksel olarak; perforator gruplarda hem daha erken rotasyon derecelerinde nekroz gözlenmeye başlarken hem de ortalama nekroz alanları aksiyel gruba göre daha fazlaydı. Histolojik ve mikroangiografik bulgular bunu destekler nitelikteydi. Çalışmanın ikinci bölümünde 20 adet rat rastgele 2 gruba bölündü. İlk grubda cerrahi geciktirme işleminin ardından 3x3 cm boyutlarında kasık flebi kaldırıldı. Pedikülü 720 derece rotasyona uğratıldıktan sonra yerine dikildi. İkinci grubda cerrahi geciktirme işleminin ardından 3x3 cm boyutlarında posterior uyluk perforator flebi kaldırıldı. Pedikülü 720 derece rotasyona uğratıldıktan sonra yerine dikildi. Pedikülü rotasyona uğramış fleplerde yaşayan deri adasında cerrahi geciktirme yöntemi ile artış sağlanmış olsa da bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak; aksiyel pedikül paternine sahip fleplerin, perforator paterne sahip olanlara kıyasla rotasyonuna daha dayanıklı olduğunu ve cerrahi geciktirmenin flebin rotasyon arkını arttırmada etkin bir yöntem olmadığını saptadık.

Gamze Bektaş
Akdeniz University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Serbest fleplerde başarısızlık nedenleri ve kurtarma stratejilerinin araştırılması

SERBEST FLEPLERDE BAŞARISIZLIK NEDENLERİ VE KURTARMA STRATEJİLERİNİN ARAŞTIRILMASISerbest doku nakli büyük ve lokal dokularla kapatılamayan doku defektlerinin tedavisinde plastik cerrahi için çok önemli bir yere sahiptir. Günümüzde büyük mikrocerrahi merkezlerinde yapılan geniş serilerde %5 ile % 25 arasında serbest flep revizyona alınmaktadır ve bu dokuların çoğunun telafi edilmesi oldukça zor olmaktadır. Bu da, serbest fleplerin revizyona alınma nedenlerinin bilinmesi ve revizyona alınan fleplerin kurtarılma stratejilerinin kavranmasını çok önemli hale getirmektedir.Çalışmada 2005 ve 2010 yılları arasında yapılan 334 serbest doku nakli retrospektif olarak incelenmiştir. Fleplerin yıllara göre dağılımları, etyolojiler, yapıldığı bölgeler, flep çeşitleri, revizyon yapılan flep sayısı, revizyona alınma nedenleri, revizyona alınan fleplerden başarısız olanlar ve başarısızlık nedenleri tanımlandı.Toplam 334 flep içerisinden 43 flep revizyona alınmış olup 20 tanesinde arterde, 18 tanesinde vende, 4 tanesinde ise hem arter hem de vende tromboz görülmüştür. Ayrıca 1 tanesinde cross-leg ayrılması sonucu flep başarısız olmuştur. 34 flepte ilk 24 saat içerisinde dolaşım sorunu tespit edildiğinden revizyona alınmıştır. 16 flepte ise revizyon yapılmış ancak sonuç başarısız olmuştur. En çok alt ekstremiteye flep uygulanmış olup en çok uygulanan flep çeşidi ise ALT olarak saptanmıştır. En çok revizyon yapılan ve en çok başarısız olan flep çeşidi de ALT olmuştur. En çok travmaya bağlı serbest doku nakli yapma ihtiyacı görülmüştür. Sonuç olarak, % 95 oranında başarı sağlanmıştır.Serbest doku naklinde, ameliyat öncesi hasta hazırlığı ile başlayıp ilgili ameliyat tekniğinin uygulaması ve sonrasında yakın takip ile devam eden zor bir süreçtir. Cerrahın tüm bu aşamalarda yapılması gerekenlere hakim olması ve herhangi bir sorunla karşılaştığında bunu saptayıp çözüm üretebilmesi başarıyı getiren en önemli özellikler olarak görülmektedir.

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikDoku nakli+2
Ahmet Harun Şimşek
Akdeniz University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanlara intraoperatif PRP kullanımının venöz konjesyon oluşturulmuş fleplerin yaşayabilirliğine etkisi

Bu çalışmanın amacı total venöz yetmezlik oluşturulmuş sıçan epigastrik ada flebinde PRP'nin flep yaşayabilirliği üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışmada inferior epigastrik arter ada flebi kullanıldı. Çalışma 17 adet Wistar cinsi erkek sıçan üzerinde yapıldı. Sıçanlar random olarak deney,sham ve kontrol olmak üzere üç gruba ayrıldı. Deney grubu venöz konjesyone fleplere 0,5 ml PRP uygulandı. Sıçanlar postoperatif 7 gün izlendi. Yedinci günün sonunda yüksek doz ketamin enjeksiyonu ile sakrifiye edildi. Değerlendirme makroskopik gözlem, digital ortamda topografik değerlendirme ile flep nekroz yüzdelerinin karşılaştırılması ve histopatolojik değerlendirme ile yapıldı. Makroskopide Sham ve deney grubunda postoperatif 7. günde nekroz gelişirken, deney grubunda venöz yetmezlikte olduğu ve nekroz oranlarının sham grubuna göre daha düşük olduğu gözlendi. Makroskopik bulgular histopatolojik inceleme ile doğrulandı. Topografik değerlendirme ile ölçülen nekroz yüzdeleri kontrol ve sham ,deney grupları arasında karşılaştırıldığında belirgin farklar gözlendi ancak istatiksel olarak anlamlı değildi. Elde edilen bulgulara dayanılarak total venöz yetmezlik oluşturulmuş ada fleplerde PRP'nin flep yaşayabilirliğini etkisi tartışmalı olduğu sonucuna varılmıştır.

Cerrahi fleplerGref yaşamasıSıçanlar+2
Ender Ceylan
Adnan Menderes University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Periferik sinir onarımlarında ters uç-yan sinir greftlerinin uç-uca sinir greftleri ile karşılaştırılması ( sıçanlarda deneysel çalışma )

Periferik sinirler, neoplazmlar, travmalar, kompresyon durumları, enflamatuarhastalıklar, enfeksiyonlar, cerrahi işlemler gibi çok çeşitli nedenlerden dolayı zarargörebilmektedir. Yaralanmanın etiyolojik özelliğine, şiddetine, yaralanmanınbulunduğu anatomik lokalizasyon bağlı olarak farklı yöntemlerle sinir onarımıyapılabilir. Klinikte aynı anda birden fazla hedef kas dokusunun tek bir intakt sinir ilenörotize edilmesini gerektiren klinik durumlarla karşılaşılabilinir. Böyle bir problemeyönelik olarak literatürde uç-yan onarımın değişik modifikasyonları uygulanmayaçalışılmıştır. Genellikle de bu yöntemler çoklu veya seri uç-yan onarım şeklindedir.Bu çalışmada ters uç-yan olarak literatürde tanımlanan yöntemi sinir grefti ilebirlikte uygulayarak, tek bir intakt sinir ile iki ayrı hedef kas grubunu nörotize etmeyihedefledik. Bu amaçla 6 deneysel grup planlandı:? Grup 1: Kontrol grubu;? Grup 2: Onarım yapılmayan grup;? Grup 3: Uç-uca onarım grubu;? Grup 4: Ters uç-yan onarım grubudur.At nalı şeklindeki sinir greftinin ortasına açılan epinöral pencereye intakt sinirinucu sütüre edilerek sinir greftinin iki ucunda da aksonal ilerleme sağlandı. Ters uçyanonarımın fizyolojisini daha iyi değerlendirebilmek amacı ile Grup 5 ve Grup 6oluşturuldu. Grup 5'te at nalı greftin uçlarına farklı hedef dokular sütüre edilirken Grup6'da greftin bir ucu bağlanarak nörotropizm incelenmiştir.Bu çalışmanın değerlendirilmesinde yürüme analizi, EMG ve elektronmikroskobisinde myelinli ve myelinsiz aksonların sayımı yapılmıştır.Grup 4'ün (ters uç-yan onarım) yürüme analizleri ve EMG bulguları, Grup 3'te(uç-uca onarım) elde edilen bulgulara göre istatistiksel olarak daha anlamlıbulunmuştur. Sinir greftinin uçlarından alınan örneklerin elektron mikroskobikincelemesinde, ters uç-yan onarım yapılan grupta myelinsiz ve myelinli aksonsayılarının, uç-uca onarımın yapıldığı gruba göre istatistiksel olarak daha fazlaolduğu saptanmıştır.Bu çalışmada, sinir dokusu, kas dokusu ve serbest bağlamanın nörotropizmaçısından önceliği de değerlendirilmiş ve sinir dokusunun diğerlerinden daha baskınolduğu görülmüştür. Aksonal ilerleme açısından ideal bir ortam sağladığı nörotropizmçalışmaları için bu çalışma iyi bir model olabilir.Sonuçlar göz önüne alındığında, tek bir intakt sinirin ters uç-yan onarımyöntemi ve sinir grefti kullanılarak iki hedef kası başarılı bir şekilde innerveedebileceği gösterilmiştir.

Periferik sinirler
Ozan Balık
Dokuz Eylül University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Stromal vasküler fraksiyon ve plateletten zengin fibrinin subdermal enjeksiyonunun deri komponentlerine etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: İntrinsik ve ekstrinsik mekanizmalarla gerçekleşen yaşlanma süreci kendisini birçok bulgu ile göstermektedir. Bu bulguların en belirgin ve göze çarpan şekli deri bulgularıdır. (1, 2) Bu çalışmada serum fizyolojik (SF), otolog plateletten zengin fibrin (PRF) ve otolog stromal vasküler fraksiyon (SVF) tavşan kulağına tek doz olarak subdermal olarak enjekte edilmiş ve deri komponentlerine histolojik düzeyde etkileri değerlendirilmiştir. Yaşlanmanın deri bulgularını yavaşlatmak ya da önlemek amacıyla kullanılabilecek proliferatif bir etkinin varlığı araştırılmıştır. Yöntem: Çalışma 24 adet 8-12 aylık, 2,5-3 kg ağırlığında dişi Yeni Zelanda tavşanın 48 kulağında yapıldı. Her bir denekten 20-25 ml inguinal yağ yastıkçığı eksize edilerek SVF ve tam kan alınarak PRF elde edildi. Birinci grupta, deneklerin kulaklarına 2 ml serum fizyolojik; ikinci grupta 1 ml SVF + 1 ml PRF kombinasyonu; üçüncü grupta 2 ml SVF ve dördüncü grupta 2 ml PRF enjeksiyonu yapıldı. Birinci hafta, birinci ay, ikinci ay ve üçüncü ay sonunda; her bir zaman diliminde tüm gruplardan üçer adet denekten doku örneği alınarak histomorfometrik olarak değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında yapılan histomorfometrik incelemelerde dermal kalınlık, mikrovasküler yoğunluk ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Bunun yanında bu parametrelerin değerlendirildiği birçok ikili karşılaştırma sonucunda istatistiksel anlamlılık sınırında (p=0,05) fark saptandı. İstatistiksel anlamlılık sınırında (p=0,05) fark saptanan SVF+PRF ve SVF gruplarının SF grubuna göre üçüncü ayda mikrovasküler yoğunluğu fazlaydı. PRF grubunda ise daha erken ve kısa süreli etki ile uyumlu olarak birinci hafta değerleri SF grubuna göre yüksek saptandı. Bu değerler yanında fokal selüler 2 proliferasyon izlenen alanlar SVF+PRF ve SVF gruplarında PRF ve SF gruplarına göre daha fazla izlendi. Sonuç: Bu çalışmada tek doz PRF ya da SVF uygulaması ile beklenen proliferatif ve rejeneratif etki histolojik olarak anlamlı fark oluşturacak şekilde ortaya konamamıştır. Bunun yanında doku düzeyinde fokal selüler ve ekstraselüler proliferatif etkiler izlenmiştir. SVF ve PRF'nin ılımlı proliferatif etkileri nedeniyle anlamlı sonuçların elde edilebilmesi için tekrarlayan dozlarda uygulandıkları ve daha fazla denek sayısını içeren çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Stromal vasküler fraksiyon, plateletten zengin fibrin, plateletten zengin plazma, yaşlanma

Cerrahi-plastikDeriDeri yaşlanması+4
Hasip Şamil Yazgan
Dokuz Eylül University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda arka bacak modelinde pycnogenolün iskemi-reperfüzyon hasarını önlemedeki etkisi

Rekonstrüktif Cerrahide doku defektlerinin onarımı için flepler yaygın olarak kullanılmaktadır. Uzun süreli iskemi sonrası taşınan fleplerde kısmi ya da tam flep kaybı halen bir sorundur. Bu çalışmanın amacı, reperfüzyon aşamasında tedaviye eklenen pycnogenolün iskemi reperfüzyon hasarını önlemedeki etkinliğini araştırmaktır. Çalışmada 250-300 gr ağırlığında 40 adet erkek rat kullanıldı. Hayvanlar her grupta 10 hayvan olacak şekilde, randomize 4 gruba ayrıldı. Tüm ratlarda arka bacak kompozit ada flebi hazırlandı Kontrol grubunda (n:10) ratlarda arka bacakta femoral damarlara klemp uygulanıp hemen açıldı ve iskemi oluşturulmadı. Grup 2 de (n:10) femoral artere 4 saat iskemi uygulandı ve iskemi sonrası 24 saat arka bacak reperfüze edildi. Grup 3 de (n:10) 4 saat iskemi sonrası klempler açıldı, ratlara parenteral olarak serum fizyolojik verildi ve 24 saat boyunca reperfüze edildi. Grup 4 de (n:10) 4 saatlik iskemi sonrası ratlara parenteral olarak pycnogenol verildi ve 24 saat reperfüzyon yapıldı. Tüm ratlar 24 saatlik reperfüzyon sonrası sakrifiye edildi ve biyokimyasal inceleme yapıldı. Biyokimyasal inceleme için kan örneği ve transplante edilen arka bacaktan kas dokusu örneği alındı. Homogenizasyon sonrası kanda ve dokularda MPO, Glutatyon, MDA, TNF-alfa, IL-2 ve IL-10 düzeyleri test edildi ve reperfüzyon hasarı değerlendirildi. Çalışma sonunda, iskemi sonrası reperfüzyon esnasında pycnogenol eklenen grupta MPO(serum), MDA(serum), IL2 (doku), TNF(doku) değerlerinde iskemi sonrası reperfüzyon grubuna göre anlamlı farklar elde edildi. Çalışmamızda, pycnogenol kullanımının iskemi-reperfüzyon hasarını önlemede olumlu etkisinin olduğu bulundu Ancak klinik uygulama için yeni ve geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.

BacakCerrahi fleplerPiknogenol+4
Şükrü İşler
Afyon Kocatepe University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçan otolog yağ greftlerinde vasküler endotelyal büyüme faktörünün greft yaşayabilirliğine etkisi

Alpaslan Topçu
Dokuz Eylül University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ultrason ile önkoşullamanın yağ grefti yaşayabilirliğine etkisinin araştırılması

Son yıllarda plastik rekonstrüktif ve estetik cerrahi operasyonlarında yağ grefti kullanımı oranı giderek artmaktadır. Bu uygulamanın birçok avantajı olmasına rağmen hangi oranda yağ greftinin sağkalacağının bilinmemesi büyük bir dezavantajdır. Mevcut çalışmalar bu dezavantajı azaltmaya yoğıunlaşmıştır. Çalışmamızın amacı; TERUS uygulamasının yağ grefti yaşayabilirliğine etkisini araştırmaktır. Çalışmamızda 42 adet Wistar Albino tipi erkek rat kullanıldı. Yağ grefti donör alanı sağ inguinal bölge, alıcı alan ise interskapular cilt altı bölge olarak belirlendi. Deney hayvanlarının sırt bölgeleri standardize edilerek TERUS uygulaması planlanan zamanlara göre uygulandı. Yağ grefti operasyonu yapıldıktan sonra hayvanlar takip edildi ve sonrasında histolojik ve immunohistokimyasal değerlendirmeler yapıldı. 8 hafta sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek sırt bölgesinden yağ greftleri eksize edildi ve histolojik incelemeye tabi tutuldu. Makroskopik bulgularda istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Histolojik ve immunohistokimyasal bulgularda TERUS'un damarlanmayı artırdığı ancak yağ yaşayabilirliğini artırmadığı ortaya çıktı. Bu etkinin TERUS'un yağ hücrelerini küçültücü etkisi ile alakalı olabileceği düşünüldü. Preoperatif ve postoperatif masaj uygulaması yaptığımız 5. grupta yağ grefti yaşayabilirliği diğer gruplardan istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Sonuç olarak yağ grefti uygulaması için TERUS uygulaması vaskülariteyi artırma amaçlı kullanılabilir. Ancak TERUS uygulamasının yağ grefti sağkalımında olumlu yönde etkisi gözlenmemiştir.

Adipoz dokuCerrahiGref yaşaması+2
Arif Yılmaz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel olarak otolog yağ grefti uygulamalarında, vitamin D3 (kolekalsiferol) ve Myrtus communis'in yağ grefti sağ kalımı üzerine etkilerinin araştırılması

Amaç: Bu deneysel çalışma, estetik ve rekonstrüktif cerrahide sık kullanılan otolog yağ grefti uygulamalarının başarısını artırmak amacıyla, Vitamin D3 (kolekalsiferol) ve Myrtus communis (mersin) bitkisinin greft sağkalımı üzerindeki etkilerini araştırmayı hedeflemiştir. Vitamin D3'ün immün modülatör ve anti-inflamatuar etkileri ile Myrtus communis'in antioksidan özelliklerinin sinerjik etkilerinin yağ grefti üzerine olan katkıları değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, 2–3 aylık 42 erkek Wistar Albino sıçan kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Sıçanlar yedi eşit gruba ayrılmıştır: Kontrol grubu (1.Grup), Yağ grefti + Lokal D3 vitamini uygulanan grup (2.Grup), Yağ grefti + Lokal D3 vitamini + oral Myrtus communis uygulanan grup (3.Grup), Yağ grefti + Sistemik D3 vitamini uygulanan grup, (4.Grup), Yağ grefti + sistemik D3 vitamini + oral Myrtus communis uygulanan grup (5.Grup), Yağ grefti uygulanan kontrol grubu (6.Grup), Yağ grefti + oral Myrtus communis uygulanan grup (7.Grup). Sekiz haftalık takip süresi sonunda biyokimyasal, histopatolojik ve immünohistokimyasal analizler gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Biyokimyasal analizlerde, 3. ve 5. grupta inflamasyon belirteçleri olan TNF-α ve IL-1 düzeylerinde kontrol (1. grup) ve yağ grefti (6. grup) ile karşılaştırıldığında anlamlı azalma saptanmıştır. Aynı grupta antioksidan enzim olan SOD aktivitesinde artış (646.20 ± 44.89 U/mg) ve MDA seviyelerinde düşüş (0.73 ± 0.10 nmol/mg) gözlenmiştir. Histopatolojik incelemelerde kombinasyon tedavisi uygulanan gruplarda adipositlerin düzenli dağıldığı, fibrozisin azaldığı ve doku organizasyonunun daha iyi olduğu izlenmiştir. İmmünohistokimyasal analizlerde, kombinasyon tedavisi gruplarında Caspase-3 ekspresyonunun anlamlı şekilde azaldığı (p<0.0001), lokal D3 vitamini uygulaması yapılan 3. grupta VEGF-A ekspresyonunun arttığı (p<0.0001) ve kombine tedavi gruplarında eNOS seviyelerinin azaldığı belirlenmiştir. Karaciğer enzim seviyeleri (ALT, ALP) kombine tedavi gruplarında daha düşük bulunurken, renal fonksiyon parametrelerinde gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Vitamin D3 ve Myrtus communis kombinasyonu, erken dönem inflamasyonu ve oksidatif stresi azaltarak otolog yağ grefti sağkalımını artırmaktadır. Kombinasyon tedavisi, hem lokal hem sistemik düzeyde koruyucu ve terapötik etkilere sahip olup, greft kalıcılığını iyileştirebilecek potansiyel bir strateji sunmaktadır. Ancak, uzun dönem etkilerin değerlendirilmesi ve optimal doz rejiminin belirlenmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Gülce Eda Başer
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda deneysel olarak oluşturulan asidik deri yanıklarında uygulanan eksozom tedavisinin etkinliğinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Bu çalışmada ratlarda hidroflorik asit (HF) ile oluşturulan kimyasal deri yanıklarında adipoz kökenli mezenkimal hücre kaynaklı eksozomların (ADSC-Exo) erken doku iyileşmesine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. HF yanıkları derin penetrasyonu, progresif nekroz oluşturması ve mevcut tedavilerin çoğunda sınırlı etkinlik görülmesi nedeniyle klinik açıdan zorlu lezyonlardır. Güncel nötralizan ajanlar (kalsiyum glukonat ve magnezyum sülfat) lokal toksisiteyi azaltmakla birlikte, doku bütünlüğünü hızla geri kazandıran, inflamasyonu kontrol eden ve apoptozu sınırlayan güçlü bir biyoterapötik seçenek halen bulunamamıştır. Çalışmanın ana hipotezi, antiinflamatuvar, antiapoptotik ve rejeneratif özellikler taşıyan adipoz kaynaklı eksozomların HF yanığında iyileşmeyi anlamlı biçimde hızlandırabileceğidir. Gereç ve Yöntemler: Çalışma Afyon Kocatepe Üniversitesi Deneysel Araştırmalar Birimi'nde gerçekleştirilmiştir. Yaşları 6–8 hafta arasında değişen, 250–350 g ağırlığında toplam 40 rat, her grupta on hayvan olacak şekilde dört gruba ayrılmıştır: Grup 1 (Sham), Grup 2 (Magnezyum Sülfat), Grup 3 (Kalsiyum glukonat), Grup 4 (ADSC-Exo). Tüm hayvanlarda sırt bölgesine standart hacimde %37 HF uygulanarak derin kimyasal yanık modeli oluşturulmuştur. Anestezi için 87 mg/kg ketamin ve 13 mg/kg ksilazin kullanılmıştır. Makroskopik ölçümler her gün yapılmış; 1., 3. ve 7. günlerde doku biyopsileri alınarak histopatolojik, immünohistokimyasal (PCNA, VEGF, TNF-α) ve apoptotik değerlendirmeler yapılmıştır. Bulgular: Başlangıç yanık alanları tüm gruplarda benzer bulunmuştur. Eksozom uygulanan Grup 4'te yanık, eritem ve nekrotik doku alanları diğer gruplara göre erken dönemde daha hızlı küçülmüş ve iyileşme eğilimi belirgin şekilde öne çıkmıştır. Histolojik incelemelerde 7. günde Grup 4'te epitel bütünlüğünün yeniden oluştuğu, inflamatuvar hücre infiltrasyonunun ve hemorajinin azaldığı, hipodermal bağ dokuda daha düzenli bir mimari geliştiği görülmüştür. Apoptoz analizlerinde ADSC-Exo grubunda hem 3. hem 7. günlerde apoptotik hücre sayısı diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede düşük saptanmıştır. Kalsiyum glukonat ve magnezyum sülfat uygulanan Grup 2 ve Grup 3'te iyileşme izlenmekle birlikte, eksozom tedavisinin sağladığı hız ve doku bütünlüğündeki toparlanma düzeyine ulaşılamamıştır. Sonuç: ADSC-Exo tedavisi, HF kimyasal yanıklarında inflamasyonu azaltarak, apoptozu sınırlayarak ve epitelizasyonu hızlandırarak iyileşmeyi belirgin biçimde desteklemiştir. Bu çalışma eksozomların kimyasal yanık yönetiminde yeni ve etkili bir biyoterapötik ajan olarak kullanılmaya aday olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Hidroflorik asit, Kimyasal yanık, Eksozom, ADSC-Exo, Doku iyileşmesi, Apoptoz

Berker Uçar
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tavşan kulağında oluşturulan modellerde hyalüronik asit dolgusuna bağlı iskemi tedavisinde hyalüronidaz ve sildenafil sitratın birlikte etkinliğinin gösterilmesi ve karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Plastik Cerrahi alanında hyalüronik asit dolguları sıkça uygulanan bir prosedürdür. Yüz bölgesinde uygulanan bu prosedürlerde öngörülemeyen intravasküler ve perivasküler enjeksiyonlar sonucu vasküler komplikasyonlar gelişebilmektedir. İntravasküler enjeksiyon sonucu, hyalüronik asit anterograd ve retrograd ilerleyip emboli oluşturarak ya da perivasküler enjeksiyon sonucu eksternal kompresyon uygulayarak iskemiye neden olmaktadır. Bunun sonucunda ise ana kaynak arter iskemisine bağlı uç organ nekrozu (körlük ya da cilt nekrozu) gelişebilmektedir. Literatür incelendiğinde bu tür komplikasyonlar nadir değildir. Retinada gelişebilecek böyle bir iskemide, retinanın iskemiye dayanma süresinin çok kısa olması nedeniyle acil müdahale edilmesi gereken bir komplikasyondur. Yine yüzü besleyen damarlarda gelişebilecek böyle bir iskemide, yüz cildinde ya da burun bölgesi gibi kompozit dokularda nekrozla sonuçlanabilmektedir. Estetik amaçla uygulanan hyalüronik asit enjeksiyonuna bağlı bu tür bir vasküler komplikasyonun gelişmesi oldukça katastrofiktir. Literatürde vasküler komplikasyonla mücadelede uygulanan tedavi yöntemleri daha çok uzman görüşü niteliğinde olmakla birlikte yeterli sayıda deneysel ve klinik çalışma bulunmamaktadır. Hyalüronidazın uygulama şekli ve uygulama dozu, trombolitik ajanlarla kombine edilmesi ile ilgili çalışmalar yapılmış olmasına rağmen sonucun tamamen tedavi edici olduğu gösterilememiştir. Etkinliği daha da potansiyelize edebilecek vazodilatör ilaçlarla ilgili bir çalışma literatürde saptanmamıştır. Ayrıca yapılan tüm çalışmalar sadece embolizasyon mekanizması ile oluşacak iskemilere yönelik yapılmıştır. Vasküler komplikasyonlara yönelik acil tedavi algoritması oluşturmaya, tedavi modalitelelerinin etkinliklerini göstermeye, birbiri ile karşılaştırmaya yönelik literatürde klinik ve deneysel çalışma yetersizdir. Bu çalışmada, tavşan kulağında hyalüronik asit dolgusunun enjeksiyonuna bağlı intravasküler embolizasyon ve eksternal vasküler kompresyon mekanizmasıyla iskemi modeli oluşturulması, tek başına hyalüronidaz, tek başına sildenafil sitrat, hyalüronidaz ve sildenafil sitrat ikili tedavisinin iki farklı iskemi modelinde etkinliğinin incelenmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Böylece fizyopatolojik mekanizmaya göre tedavi protokolünün oluşturulmasına yardımcı olunması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda benzer fiziksel özelliklere sahip 28 adet Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Tüm gruplar 7'şer denek içerecek şekilde 4 denek grubu oluşturuldu. Tüm kulaklarda santral auriküler arter bazlı standart boyutlarda cilt ve kıkırdağı içeren kompozit flep hazırlandı. 28 denekteki toplam 56 kulaktan 7' şerli olacak şekilde 8 grup elde edildi. Tüm deneklerin sağ kulaklarındaki kompozit fleplerin santral arterleri hyalüronik asit dolgusunun intraarteriyel uygulanmasıyla oluşan embolizasyon ile, sol kulaklarındaki kompozit fleplerin santral arterine perivasküler hyalüronik asit dolgu uygulanmasına bağlı eksternal kompresyon ile iskemi modeli oluşturuldu. Böylece 2 farklı iskemi deney modeli, 1 denekte oluşturulmuş olundu. Denek grubu 1'deki hayvanlara herhangi bir tedavi uygulanmadı. Ardından sağ kulaklarındaki (deney grubu 1E) ve sol kulaklarındaki (deney grubu 1 K) etkiler incelendi. Denek grubu 2'ye hyalüronidaz tedavisi uygulandı. Ardından sağ kulaklarındaki (deney grubu 2E) ve sol kulaklarındaki (deney grubu 2K) etkiler incelendi. Denek grubu 3'e sildenafil sitrat tedavisi uygulandı. Ardından sağ kulaklarındaki (deney grubu 3E) ve sol kulaklarındaki (deney grubu 3K) etkiler incelendi. Denek grubu 4'e hyalüronidaz ve sildenafil sitrat tedavisi uygulandı. Ardından sağ kulaklarındaki (deney grubu 4E) ve sol kulaklarındaki (deney grubu 4K) etkiler incelendi. Deney modeli oluşturulduktan 4 saat sonra ve 14 gün sonra fleplere indosiyanin yeşili floresans görüntüleme yapıldı. Flep kanlanmaları ölçüldü. Ötenazi ile deney sonlandırıldıktan sonra kulaklar ampute edildi ve histopatolojik incelemeye tabi tutuldu. Elde edilen veriler parametrik ve non parametrik skalalarda istatiksel analiz uygulandı. Bulgular: Çalışmamızda deney modeli oluşturulduğu sırada fleplerin iskemiye bağlı soluk renkli olduğu görüldü. Ancak takiplerde denek grubu 1'de herhangi bir nekroz görülmedi. Bunula birlikte yapılan floresans görüntülemede belirgin kanlanma azalması ve flep boyutlarında da küçülme olduğu görüldü. Deney başındaki fleplerin boyutu ile deney sonrası boyutları ölçüldü ve not edildi. Histopatolojik incelemede inflamasyon, fibroplazi, ödem değerlendirildi ve ölçeklendirildi. Floresans görüntüleme verilerine göre bakıldığında sildenafil sitratın, hyalüronidazın etkisini her iki deney modelinde de potansiyelize ettiği ve iskemiyi azalttığı göstermektedir. Tek başına bakıldığında sildenafil sitrat, intravenöz uygulanan hyalüronidaz kadar iskemiyi azaltmasa da kontrol grubuna göre her iki modelde de kanlanmayı arttırdı. Etki gücü bakımında hyalüronidaz ve sildenafil sitrat emboli modelinde daha etkindi. Kontrol grubunda flep kontraksiyonu daha fazla, tedavi uygulanan gruplarda kontraksiyon daha az görüldü. Tartışma: Vasküler komplikasyonlar kuşkusuz dolgu enjeksiyonlarının en çok korkulan yan etkileridir. Hyalüronik asit enjeksiyona bağlı gelişen vasküler komplikasyonların neden olduğu hasarı önlemek veya en aza indirmek için çeşitli acil tedavi yöntemleri önerilmişse de çoğu etkinliği ispatlanmamış sadece uzman görüşü niteliğinde olan uygulamalardır. Embolizasyon ile oluşan iskemide hyalüronik asidin etrafında koagülasyon ve agregasyona bağlı trombosit ve fibrinden oluşan tıkaç ve damarda spazm oluşmaktadır. Bu sebeple tek başına hyalüronidaz yetersiz kalmaktadır. Kullanılacak antitrombotik ajan iskemiyi çözmede yardımcı olacaktır. Ancak bu uygulamanın eksternal kompresyon ile oluşan iskemiyi azaltmada benzer etkiyi göstermeyeceğini düşünmekteyiz. Yapılan çalışmalar sildenafil sitratın deride, orbitada ve retinada kanlanmayı arttırdığı gösterilmiştir. Vazodilatör bir ajan olmasının yanısıra neovaskülerizan bir ajandır. Bu sebeple vazodilatör etkinin yanındaki etkilerinden dolayı sildenafil sitrat çalışmamızda kullanılmıştır. Çalışmamızda her iki iskemi modelinde de hyalüronidazın etkisini, sildenafil sitratın arttıracağı sonucuna varılmıştır. Sonuç: Hyalüronik asit dolgu uygulamalarına bağlı gelişen emboli ve eksternal kompresyona bağlı vasküler komplikasyonların tedavisinde hyalüronidaz ana tedaviyi oluşturmaktadır. Ama tek başına yetersiz kalmaktadır. Çünkü süreç kompleks ve karmaşık yolaklar içermektedir. İskemiyi tedavi etmek için hyalüronidazla birlikte idame tedavide sildenafil sitrat kullanılabilir. Çalışmamızın verileri, dolgu uygulamasına bağlı gelişen iskemi komplikasyonlarının tedavisinde, bir tedavi algoritması oluşturmaya yardımcı olacaktır.

Cerrahi-plastikHyalüronidazHyalüronik asit+5
Hüseyin Emre Ulukaya
Dokuz Eylül University
2022
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme küçültme hastalarında indosiyanin yeşili lenfanjiografi görüntüleme yöntemi ile ameliyat sonrası lenfatik yeniden yapılanmanın haritalandırılması

Meme kanseri, günümüzde en sık tanı konulan kanser türüdür ve kadınlarda kanser sebepli ölümlerin en önde gelen nedenidir. Meme kanseri metastazlarını genellikle lenfatik yollar ile yapar. Meme küçültme operasyonu, glandüler dokuların ve fazla cildin rezeksiyonu ile memenin yeniden şekillendirilmesi amaçlanan bir prosedürdür ve plastik cerrahi alanında en sık yapılan ameliyatlardan birisi olma özelliği taşımaktadır. Kadınlarda en sık görülen kanserin meme kanseri olması ve meme küçültme ameliyatının kadınlarda sık uygulanan prosedürlerden birisi olması sebebiyle, meme küçültme operasyonu olan hastaların ileriki yaşamları boyunca meme kanserine yakalanma ihtimalleri azımsanmamalıdır. Meme küçültme ameliyatı sonrası lenfatik yeniden yapılanma yoluyla metastaz yolaklarının farklılaşması söz konusu olabilir. Bu durum, meme küçültme hastalarında olası meme kanseri görülme durumunda tedavinin seyrini değiştirebilir. Akdeniz Üniversitesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi kliniğinde 01.01.2022 ve 01.01.2024 tarihleri arasında operasyonu gerçekleştirilmiş, akrabalarında meme kanseri öyküsü olan 12 meme küçültme hastası çalışmaya dahil edilmiştir. Altı hastada inferior pedikül tekniği, altı hastada süperomedial pedikül tekniğinin kullanıldığı vakalarda lenfatik sistemin incelenmesi amacıyla yapılan preoperatif, intraoperatif ve postoperatif ICG lenfanjiografi görüntüleri değerlendirilmiştir. Ameliyat sırasında lateral ve medial cilt fleplerine dahil edilen lenfatiklerin korunması için fleplerin uygun kalınlıkta kaldırılmasına özen gösterilmiş, intraoperatif ICG lenfanjiografi ile fleplerde yer alan lenfatikler görüntülenmiştir. Ameliyat sonrası lenfatik haritalama postoperatif 10 ila 18. Haftalar arasında yapılmıştır. ICG lenfanjiografi görüntülerinde lenfatik damarların ve akım paternlerinin tespit edilmesi sonrasında gözlenen lenfatik damarlar hasta cildi üzerinde çizimi yapılarak incelenmiş, elde edilen görüntüler bu çalışma kapsamında değerlendirilmiştir. Hastaların postoperatif ICG lenfanjiografilerinde preoperatif görüntülerde mevcut olmayan, çoğunlukla üst dış kadran yerleşimli lenfatikler izlenmiştir. Ameliyat sonrası görüntülerde izlenilen bu lenfatiklerin lenfanjiogenez mekanizmasıyla oluştuğu düşünülmüş, ancak yeni oluştuğu gözlemlenen bu lenfatik yapıların hangi sebeple üst dış kadran yerleşimli olduğu konusunda net bir kanıya varılamamıştır. İnferior pedikül tekniği ile opere edilen 4 hasta ve süperomedial pedikül tekniği ile opere edilen 3 hastanın postoperatif ICG lenfanjiografi görüntülerinde, ameliyat öncesi görüntülerde mevcut olmayan sternal bölge yönelimli lenfatik yolaklar izlenmiştir. Lenfanjiogenez mekanizmasıyla oluştuğu kanısında olduğumuz sternal yönelimli bu lenfatik yolaklar, spekülatif olmakla birlikte, yüzeyel ve derin lenfatik ağ arasında daha önceden var olmayan bir bağlantı oluşturmuş ve internal mamaryan lenf nodlarına drene olacak şekilde yeniden yapılanmış olabilir. Bu çalışma meme küçültme hastalarında ameliyat sonrası lenfatik yeniden yapılanmanın ICG lenfanjiografi ile değerlendirildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızda elde ettiğimiz verilerin, meme küçültme operasyon öyküsü olan meme kanseri hastalarının tanı, tedavi ve takip süreçlerine anlamlı katkı vereceği inancındayız. Anahtar Sözcükler: Meme küçültme, lenfanjiogenez, ICG lenfanjiografi, lenfatik sistem

Taylan Cihan Zöhre
Akdeniz University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Epidermolizis bülloza tanılı ve el bulguları ile takipli olan hastalarda uzun dönem fonksiyonel durum ve sağkalım oranlarının değerlendirilmesi

Epidermolizis Bülloza deri ve mukozal membranlarda artmış kırılganlık sonucu vücut genelinde farklı semptom ve bulgularla karşımıza çıkabilen nadir görülen genetik bir hastalıktır. Etkilenen bireylerin gündelik yaşamlarını kısıtlayan bu hastalığın kesin bir tedavisi olmayıp, tedavide temel amaç semptomların hafifletilerek etkilenen bireylerin yaşam kalitelerinin arttırılmasıdır. Epidermolizis büllozalı bireylerin el, el bileği ve parmaklarında görülebilen fleksiyon, ekstansiyon kontraktürleri, başparmakta addüksiyon kontraktürleri; vücut genelinde gündelik aktiviteler esnasında bile oluşabilen açık yaralar sonucunda hastalar gündelik aktiviteleri gerçekleştirmekten geri kalmaktadır. Bu durum ise hastaların hayat kalitesinde azalmaya neden olmaktadır. Yassı hücreli karsinom kronik yara zemininden gelişebilen, lenfatikler aracılı metastaz yapabilen kötü huylu bir deri kanseridir. Epidermolizis büllozalı bireylerin artmış deri ve mukozal kırılganlığa bağlı olarak vücutlarında sürekli olarak yaralar oluştuğu ve bu yaraların bazılarının kronik yaraya dönüştüğü göz önünde bulundurulduğunda; bu bireylerin Yassı hücreli karsinom açısından riskli grupta yer aldıkları görülmektedir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesinde 2008-2023 yılları arasında Epidermolizis Bülloza tanılı ve el bulguları nedeniyle ameliyat edilmiş toplamda 30 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara ameliyat öncesinde EB-QoL ve Abilhand Kids anketleri uygulanmış ve tedavi sonrası yapılan kontrollerinde aynı anketler tekrarlanarak uygulanan tedavinin Epidermolizis Büllozalı bireylerin hayatları üzerindeki etkinliği değerlendirilmiştir. EB-QoL testinde ameliyat öncesine göre çalışmaya dahil edilen hastaların ameliyat sonrası ölçek toplamındaki ortalama 9,40±4,48 birimlik düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p=0,001; p<0,01). Hastaların ameliyat sonrası Eb-QoL ölçeği toplam puanı ile Abilhand-kids testi toplamından aldıkları puanlar arasında negatif yönlü %56'lık orta düzeydeki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (r=-0,560; p=0,001; p<0,01). Çalışmanın yürütüldüğü süre boyunca toplamda 5 Epidermolizis Bülloza tanılı hasta vücutlarının çeşitli bölgelerinde bulunan açık yaralara yapılan biyopsi sonucunda Yassı Hücreli Karsinom tanısı almış olup; bu hastalardan 2'si Yassı hücreli karsinom ilişkili komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Çalışmanın yürütüldüğü süre boyunca bahsedilen 2 hasta dışında Epidermolizis Bülloza ilişkili komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybeden başka hasta olmamıştır. Epidermolizis bülloza tedavisi olmayan nadir görülen genetik bir hastalıktır. Mevcut tedaviler hastaların semptomlarını gidermeye yöneliktir. EB'li bireyler sosyal hayattan izole yaşayan bireylerdir. Bu çalışma el bulguları ile takipli olan Epidermolizis Bülloza hastalarda ameliyatın hasta hayatı üzerine etkilerinin, uzun dönem el fonksiyonlarının ve sağ kalımlarının değerlendirildiği ülkemizde yapılan ilk çalışmadır. Bu çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler doğrultusunda el bulguları olan EB'li bireylere yönelik uygulanan cerrahi tedavinin hastaların günlük aktiviteleri gerçekleştirme güçlükleri ve sosyal hayattan izolasyonları üzerine olumlu etkileri olduğunun inancındayız. Anahtar Sözcükler: Epidermolizis Bülloza, El Bulguları, kontraktür, Uzun Dönem Fonksiyonel Sonuç

Vedat Can İşler
Akdeniz University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Farklı doku komponentleri içeren yüz nakilleri sonrası lenfatik sistemin yeniden yapılanmasının araştırılması

Fonksiyonel bir lenfatik sistem vücut sıvısı homeostazını ve bağışıklık hücresi fonksiyonlarını sürdürmek için çok önemlidir. Bölgesel lenfatiklerin travmaları, kronik lenfödem, tekrarlayan enfeksiyon, fonksiyon kaybı ve yaşam kalitesinin düşmesine neden olmaktadır. Serbest flep ile yapılan rekonstrüksiyonlarda, ekstremite replantasyonları, ekstremite transplantasyonları veya yüz nakillerinde lenfatik sistemin direkt onarımının yapılmamasına rağmen dokularda ödem görülmemektedir. Bu gözlem lenfatik sistemin yeniden yapılanmasının yara iyileşmesi sırasında oluştuğu yönünde çıkarımlara yönlendirse de mekanizması ve hangi lenfatik yolları kullandığı tam anlaşılamamıştır. Lenfatik yapılardaki değişiklikler ve buna bağlı lenfodinamikler, donör ve alıcı doku etkileşiminin lenfatik sistemini anlamak açısından önemlidir. Lenfatik görüntülemedeki indosiyanin yeşili (ICG) lenfografi yöntemleri ile ilgili gelişmeler lenfatik taşınmanın daha iyi değerlendirilebilmesine izin verdi. Fakat günümüzde alıcı ve donör lenfatiklerin iletişimi ve fonksiyonel ve rejeneratif kapasiteleri hala tam olarak açıklanamamıştır. Bu çalışmanın amacı yüz rekonstrüksiyonunda lenfatik anastomoz yapılmaksızın, yüz nakilleri ve serbest flep ile rekonstrüksiyon sonrası oluşan lenfatik yeniden yapılanma ve rejenerasyonu incelemektir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi kliniğinde 01.01.2012 ve 01.01.2022 tarihleri arası operasyonu gerçekleştirilmiş yüz nakli hastaları çalışmaya dahil edilmiştir. Bu hastalarda lenfatik sistemin incelenmesi amacıyla yapılan ICG lenfografi görüntüleri değerlendirilmiştir. Kontrol grubu olarak supraklavikuler serbest flep ile yüz rekonstrüksiyonu yapılan hastalarda ve flep ile rekonstrüksiyon yapılmamış maksillofasiyal fraktürü olan hastalarda yapılmış olan ICG lenfografi görüntüleri kullanılmıştır. Yüz bölgesinde yapılan ICG lenfografi, üretici önerileri uyarınca ve güncel literatüre uygun olarak 0.2 mL ICG solüsyonu (0.5 mg ICG) subkutan olarak midpupiller hatta bilateral supraorbital alan, infraorbital alan, oral komissur ve mental alan olmak üzere yüzün 8 belirleyici lokasyonuna enjekte edilerek gerçekleştirilmiştir. Elde edilen görüntüler bu çalışma kapsamında değerlendirilmiştir. ICG lenfografi görüntüleri transient fazda lineer ve retiküler olarak değerlendirilmiş, plato fazında ise lineer, splash, stardust ve diffüz patern olarak değerlendirilmiştir. 3 saatlik ICG lenfografinin tamamlanması sonrası, izlenen paternlerin hasta cildi üzerinde çizimi yapılarak incelenmiştir. Yüz nakli hastalarında lenfödem gözlenmedi veya az olarak değerlendirildi, ICG lenfografide çoğunlukla lineer patern izlendi, yüzeyel lenfatiklerde artış gözlendi. Alıcı ve donör dokuları arasında multiple lenfatik bağlantıların olduğu gözlendi, servikal lenf nodlarında ICG görüldü. Supraklavikular flep ile rekonstrüksiyon yapılan hastalardan birisinde az lenfödem görülürken, diğer hastada orta derecede lenfödem görüldü, ICG lenfografide her iki hastada stardust patern izlenmiş olmasına rağmen, bu hasta grubunda da alıcı ve donör dokuları arasında multiple lenfatik bağlantılar olduğu gözlendi ve servikal lenf nodlarında ICG görüldü. Lenfatik anastomoz yapılmamasına rağmen yüz nakli ve supraklavikular flep ile yüz rekonstrüksiyonu yapılan hastalarda spontan lenfatik bağlantıların oluştuğu gösterildi.

Cerrahi fleplerDoku nakliLenfatik sistem+7
Mehmet Bilgehan Sarı
Akdeniz University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dekorin protein uygulamasının sıçan siyatik sinir iyileşmesi üzerine etkisi

Periferik sinirler, temelde üç alt tipe ayrılmaktadır; bunlar motor nöronlar, duyu nöronları ve otonomik (sempatik-parasempatik) nöronlardır. Bu nöronlarda ortaya çıkan uyarılar ki bunlar ışık, sıcaklık, basınç gibi birbirlerinden farklı olabilmektedir, hücre membranında bulunan sodyum-potasyum ATPaz olarak adlandırılan pompayı aktive ederler. Aktive olan bu pompa, sitoplazmada ve ektrasellüler matrikste dengede bulunan elektrolitlerin yer değiştirmesine sebep olur. Bu uyarılar belirli bir eşik değeri geçtikten sonra ortaya impuls olarak adlandırılan bir iletim işlemi ortaya çıkar. Vücut bütünlüğü korunduğu müddetçe, bu fizyolojik süreç her an devam etmektedir. Ancak periferik sinirlerde meydana gelen travmalar bu süreci geriye dönüşsüz şekilde sekteye uğratabilmektedir. Yapılan çalışmalarda ortaya konduğu üzere periferik sinirleri ilgilendiren yaralanmalar travma hastalarının %5'ini oluşturmaktadır ve ülke çapında değerlendirildiğinde bu oran oldukça fazla insanı ilgilendirmektedir. Operatif tekniklerde gelişmeler olmasına karşın ameliyat sonrası ortaya çıkan skar fonksiyonel iyileşmeyi engellemekte ve epinöral skarlaşma sütur hattından aksonal uzamaya mekanik bariyer oluşturmaktadır. İyileşme sırasında oluşan yapışıklıklarda sinir mobilitesini kısıtlayarak hasarı arttırmaktadır. Bu çalışmada, periferik sinir yaralanması sonrası ortaya çıkan skar dokusunu engellemek için dekorin denilen bir molekül kullanılacaktır. Dekorin, total olarak 100 kDa ağırlığında, SLRP olarak adlandırılan lösinden zengin bir protein ailesinin parçasıdır. Bu protein temel olarak fibroblast, kondrosit, düz kas hücreleri ve endotel hücrelerinde üretilmektedir. Ayrıca bu molekül, hücre dışında bulunan büyüme faktörleri ve onların reseptörleri ve diğer proteinlerle etkileşebilmektedir. Hücre çoğalması, göç etmesi, farklılaşmasının regülasyonu yanında yaralanma sonrası ortaya çıkan inflamasyon sürecinin regülasyonunda da rol almaktadır. Literatürde dekorin molekülünün iyileşme sürecinde ortaya çıkan fibrozisi ortadan kaldırıldığı organ bazında gösterilmiştir. Glomeruloskleroz, bleomisin kullanımı sonrası akciğer hasarı ve santral sinir sisteminde fibrozis ile ilerleyen hastalıklarda etkin olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır; ancak periferik sinir iyileşmesinde skar oluşumu sonucunda fonksiyon kaybının önlenmesini araştıran benzer bir çalışmaya literatürde rastlanmamıştır. Bu çalışmanın amacı anti fibrotik etkinlik gösterdiği kanıtlanan dekorin molekülünün periferik sinir iyileşmesinde sorun oluşturan skar dokusunu azaltıp azaltamayacağını göstermektir. Yaptığımız çalışmada oluşturulan hayvan modelinde, siyatik sinir hasarı oluşturulmuştur. Lasere sinir dokusu mikrocerrahi yöntem ile epinöral olarak süture edilmiş, ardından bolus ve osmotik pompa ile infüzyon şeklinde dekorin protein uygulaması yapılmıştır. Deneklere operasyon öncesi ve sonrasında motor ile duyu testleri yapılmıştır. Motor değerlendirme open-field, rotarod ve EMG ile yapılmıştır. Duyu, hot-plate testi ile değerlendirilmiştir. Dekorin protein uygulaması, onarım sonrasında sinir iyileşmesi üzerine hem fonksiyonel hem de histolojik olarak faydalı sonuçlar vermiştir. Gruplar değerlendirildiğinde bolus uygulama istatistiksel olarak anlamlı fark ortaya çıkarmıştır. Halen dekorinin uygulama zamanlaması, dozu, belirlenen dozun ne kadar aralıklarla verileceği ve veriliş yolu belirsizliğini korumaktadır. Bunun yanında pahalı olması, ilaca erişimin zor olması, üretimin uzun ve belirli laboratuvarlarda gerçekleşmesi klinik uygulamasını kısıtlamaktadır. Sinir iyileşmesi oldukça kompleks ve karmaşık yolaklar içeren bir süreçtir. Bu yüzden tek bir ilaç veya teknik kullanarak tam iyileşmeyi sağlamak için daha moleküler düzeyde çalışmalara ihtiyaç vardır; ancak bolus dekorin protein uygulaması sinir iyileşmesine önemli katkı sağlamaktadır.

DekorinFibrozHayvan deneyleri+4
Alper Geyik
Dokuz Eylül University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dört uzunlamasına bileşenli devamlı epitendinöz sütür ile tendon onarımı ve diğer tekniklerle karşılaştırılması: Tavşanlarda deneysel çalışma

Amaç Travmatik tendon kesileri günümüzde hayat kalitesini ciddi şekilde bozan, uzun süreli işgücü kaybına sebep olan ve sık görülen yaralanmalardır. İdeal tendon onarım tekniğini geliştirmek amacıyla araştırmacı ve klinisyenler bu konuda pek çok in vivo ve ex vivo çalışmalar yapmış ve son birkaç on yılda pek çok farklı tendon onarım tekniği tanımlanmıştır. Ancak bazı noktalar genel olarak kabul edilmekle birlikte tek bir ideal onarım tekniği üzerinde uzlaşılamamıştır. Çalışmamızdaki deney grubunda kullanacağımız kendi geliştirmiş ve pratiğimizde kullanmakta olduğumuz tendon onarım tekniği bu çalışmaların sonucunda çıkan önemli faktörler arasındaki hassas denge düşünülerek tasarlanmıştır. Tarafımızca önerilen bu tekniğin karşılaştırma için kullanılan diğer tekniklere göre ideale en yakın teknik olduğunu göstermek amacıyla bu çalışma planlanmıştır. Yöntem Çalışma için 21 adet, 8-12 aylık, 4000±500 gr, erkek cinsiyet Yeni Zelanda tavşanı kullanılmıştır. İki gruptan birer hayvanın kaybedilmesi ve bir gruptan bir hayvanın çalışmadan çıkarılması ile grup başına 6 denek kalmıştır. Çalışma 6 hayvandan oluşan 3 grup olmak üzere toplamda 18 denekle yürütülerek tamamlanmıştır. Birinci kontrol grubunda 4 merkezi dikişli modifiye Kessler yöntemi uygulanmış ve iki numara küçük başka bir sütür kullanılarak kilitli devamlı epitendinöz onarım gerçekleştirilmiştir. Epitendinöz dikiş kullanılmayan ikinci kontrol grubunda ise Tang yöntemi uygulanmış ve diğer gruplarla aynı materyal ve kalınlıkta dikiş kullanılarak 6 merkezi dikişli onarım uygulanmıştır. Üçüncü grupta ise tarafımızca tanımlanmış olan teknik uygulanmış ve bu grup deney (D) grubu olarak adlandırılmıştır. Söz konusu teknikte kor dikişler 4 uzunlamasına bileşenli modifiye kessler dikiş tekniğine benzer olacak şekilde ikili penington kilit sistemi kullanılarak atılmış, merkezi dikiş düğümlenirken düğüm sürtünmeyi azaltmak amacı ile onarım hattı içerisinde bırakılmışıtr. Ardından sütür kesilmeyerek devamlı, kilitli epitendinöz dikiş olarak devam ettirilmiş, onarım hattının etrafı tamamen bu şekilde dönülmesinin ardından kor dikişi düğümü ile aynı noktada düğümlenerek onarım tamamlanmıştır. Onarım sonrasında düğümün onarım hattı dışına çıkmasını engellemek amacıyla iğnesiz uç düğüme yakın bir noktadan kesilerek onarım hattı içerisinden proksimale doğru iğne geçirilip gömülmüştür. İlk cerrahi sonrası denekler 56 gün (8 hafta) izlem yapılmıştır. İzlem döneminin sonunda hayvanların kontralateral kalkaneal tendonları da aynı noktadan kesilerek gruplara atanmış olan tekniklerle onarılmış ve bilateral tendon spesimenleri hayvanlardan alınmıştır. Bu aşamada onarım süreleri de kaydedilerek onarımlar arasındaki zaman farklılıkları not edilmiştir. Hayvanlardan elde edilen bilateral kalkaneal tendonlar sayesinde her grup için farklı onarım teknikleriyle onarılmış 8 haftalık iyileşme süreci sonrası modeli ve onarım sonrası modelini temsil edecek olan yeni onarım yapılmış olan tendonlar elde edilmiştir. Her grup başına 6 tavşandan elde edilmiş olan 12 adet spesimen her hayvan ve grup için ayrı ayrı olacak şekilde biyomekanik testlerden geçirilmiştir. Bulgular Onarım sonrası modelinde kopma için gereken maksimum kuvvet değerlerinin gruplar arası varyans analizi için yapılan Kruskal-Wallis testi sonucu istatiksel olarak anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır (p=0,002; p<0,05). İkili olarak grupların karşılaştırmasında Mann-Whitney U testi uygulanmıştır. Deney grubu diğer gruplara karşı yapılan ikili değerlendirmesinde onarım anında oluşan maksimum gerilme kuvveti açısından her iki gruba üstün olduğu görülmüştür. Birinci kontrol grubuna karşı p değeri 0,015 (p<0,05); ikinci kontrol grubuna karşı ise 0,002 (p<0,05) olarak saptanmıştır. İyileşme sonrası modelinde gruplar arası farkın araştırılması amacı ile yine Kruskal Wallis testi uygulanmıştır. Özellikle ikinci kontrol grubu ve deney grupları arasında gözle görünen ortalama iyileşme sonrası kopma değerlerindeki farka rağmen Kruskal Wallis testine göre 3 grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Onarım sonrası modelinde olduğu gibi gruplar ikili olarak birbirleri ile Mann-Whitney U testi kullanılarak yeniden karşılaştırılmıştır. Yapılan ikili karşılaştırma analizlerine göre de en büyük istatistik farklılık ikinci kontrol ve deney grupları arasında bulunmuş (p=0,109) ancak gruplar arası anlamlı istatiksel farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Ortalama onarım süreleri bağımsız 3 grubun istatiksel değerlendirilmesi amacı ile kuvvet ölçümlerine benzer şekilde Kruskal-Wallis yöntemi ile değerlendirilmiştir. Test sonucuna göre yöntemler arasında onarım için gereken süre açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,001; p<0,05). Yapılan karşılaştırmalı analiz sonuçlarına göre birinci kontrol grubu onarım süresi açısından ikinci kontrol grubundan istatiksel olarak anlamlı düzeyde onarım için daha kısa süre gerektirmektedir (p=0,026; p<0,05). Deney grubu ise her iki gruba göre anlamlı düzeyde daha kısa sürede onarılmıştır. Her iki grup ile de karşılaştırıldığında p değeri 0,002 olarak hesaplanmıştır (p<0,05). Bu durumda onarım için gereken süre K2> K1> D olarak saptanmıştır. Sonuç Sonuçta tarafımızca geliştirilen ve bu çalışmanın deney grubunda kullanılan tekniğin onarım anında ve iyileşme sonrasında hem Modifiye Kessler yönteminden hem de Tang yöntemlerinden daha yüksek gerilme kuvveti oluşturduğu söylenebilir. Onarım sonrası modelinde gerilme kuvvetlerinin ölçümünde elde edilen istatiksel olarak anlamlı farklılık özellikle tendon iyileşmesi için çok önemli role sahip olan erken rehabilitasyon protokollerine daha uyumlu olacağı anlamına gelmektedir. İyileşme sonrası modelinden elde edilen biyomekanik veriler ve yapılan istatiksel analizlerin sonucu da deney grubunda kullanılan tekniğin iyileşme dönemindeki tendon üzerinde herhangi bir olumsuz etkisi olmadığını; onarım sonrasında yapılan ölçümlerde gösterdiği üstünlüğü iyileşme döneminde de koruduğunu göstermiştir. Aynı zamanda ölçülen cerrahi onarım süreleri ve bunların istatiksel analizleri de hem uygulanma hızı hem de kolaylığı açısından deney grubunda kullanılan tekniğin daha üstün olduğunu göstermektedir.

BiyomekanikHayvan deneyleriSütürler+3
Fatih Alp Öztürk
Dokuz Eylül University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda periferik sinir kesisi modelinde otolog adiposit kaynaklı kök hücrelerin ve takrolimus kombine kullanımının sinir iyileşmesi üzerine etkileri

Periferik sinir kesileri sonrası yapılan sinir onarımlarda, fonksiyonel geridönüşün maksimize olmasında rejenerasyon süresi önemli rol almaktadır. Kesi sonrasında oluşan ileti kaybına bağlı olarak son organlarda fonksiyon kaybı oluşmaktadır. Motor sinirlerin kesileri sonrasında iskelet kaslarında motor-son plakta dejenerasyonun gelişmesinden sonra yapılacak ileti getirici yöntemlerin fonksiyonel geri dönüş üzerine etkisi olmadığı bilinmektedir. Periferik sinir kesisi sonrasında iskelet kaslarının nöronal uyarılmasının kısa sürede ve nitelikli olarak sağlanması ile fonksiyonel kayıplar azaltılabilmektedir. Literatürde sinir onarımları sonrasında rejenerasyonun başarılı ve hızlı olması amacıyla denenmiş çeşitli ajanlar, cerrahi yöntemler ve kök hücre çalışmaları bulunmaktadır. Takrolimus (FK506) isimli immünsupresif ajanın nörorejeneratif etkisini destekleyen çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Takrolimusun immünsupresif yan etkilerinden kaçınmak amacıyla kısa dönemli kullanımında nörorejenerasyonu arttırdığına dair çalışmalar mevcuttur. Adiposit kaynaklı kök hücrelerin nörorejeneratif etkisi literatürde incelenmiştir. Farklı diferansiasyon evrelerindeki adiposit kaynaklı kök hücreler ve schwann hücrelerine benzeyen transdiferansiye adiposit kaynaklı kök hücrelerin periferik sinir kesi modellerinde nörorejenerasyona olumlu etki ettiğine yönelik çalışmalar mevcuttur. Ancak kök hücrelerin sinir koaptasyon bölgesine sunum yöntemleri ile ilgili sorunlar bulunmaktadır. Çalışmamızda bu hücrelerin perifasiküler aralığa sunularak verilmesi planlanmıştır. Bu çalışmada koaptasyon yapılmış sinir kesisi modellerinde, otolog adiposit kaynaklı kök hücre ve kısa dönem kullanılan takrolimusun (FK506) birlikte kullanımının nörorejenerasyon üzerine etkileri incelenmek istenmektedir. Ayrıca bu ayrı iki rejenerasyon arttırıcı yöntemin birbirlerine olan üstünlükleri ve zayıflıkları ele alınmıştır Sonuçların incelenmesi aşamasında fonksiyonel geri dönüşümün gösterilmesi için yürüme analizi yapılmıştır. Rejenerasyonun başlangıcını bulmak amacıyla ratlarda ilgili gastrocnemius kasına yönelik EMG uygulanmıştır. Rejenerasyon kalitesini incelemek amacıyla histopatolojik olarak sinir kesitleri incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar neticesinde yürüme analizi verileri izole kök hücre alan grubun sinir kesisi olan diğer gruplara oranla daha iyi fonksiyonel sonuçlar gösterdiğini işaret etmektedir (p<0,05). Elektrofizyolojik çalışmada ise maksimum kas aksiyon potansiyelleri ve latans süreleri değerlendirilmiş ve kök hücre ve takrolimusun beraber uygulandığı deneklerde latans süresinin daha kısa olduğu gözlenmiştir. Her iki kök hücre uygulanan grupta ise kesi yapılan diğer gruplara oranla daha yüksek amplitüdlü aksiyon potansiyelleri ve daha kısa latans süreleri elde edilmiştir (p<0,05). Islak kas ağırlıkları kıyaslandığınında kök hücre kullanılan iki grubun, kesi yapılan gruplara kısmi üstünlüğü gösterilmiştir (p>0.05). Histopatolojik incelemede kesinin proksimali ve distalindeki sinir lif sayıları oranları arasında gruplar arası farklılık saptanmamıştır (p=0,116). Ancak morfolojik bakılarda kök hücre kullanılmayan kesi modellerinde fasikül içi ödem ve lif yoğunluğunda azalma dikkati çekmiştir. Ek olarak perifasiküler alana enjekte edilmiş hücrelerde S100 boyanma izlenmiştir. Bu sonuçlar ışığında kök hücrelerin sinir kesi modellerinde maksimum kas aksiyon potansiyelini ve fonksiyonel iyileşmeyi arttırdığı görülmektedir. Kök hücrelerin izole olarak nörorejeneratif etkisinin takrolimusla beraber kullanımı arasında kısmi farklılıklar gözlenmiştir. Ancak nörorejenerasyona pozitif etkisi olan bu iki etkenin beraber kullanımının etkilerinin ve mekanizmalarının daha net anlaşılması için ileri çalışmalar gerekmektedir Anahtar kelimeler: Periferik sinir rejenerasyonu, Takrolimus, Kök Hücre, Yürüme analizi, elektromyografi

Cerrahi-plastikElektromiyografiHayvan deneyleri+7
Onur Oğan
Akdeniz University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Düz silikon, pürtüklü silikon ve poliüretan implant yüzeylerinde, lokal antibiyotik uygulamasının etkinlik ve süre açısından invivo karşılaştırılması

Silikonla meme büyütme ameliyatı tüm dünyada en sık yapılan estetik ameliyattır. Bu ameliyat sonrası en sık görülen komplikasyon kapsül kontraktürüdür. Kapsül aslında yabancı cisme karşı doğal bir sonuçtur. Kapsülün anormal gelişimi kapsül kontraktürüne yol açmaktadır. Bu patolojik duruma yol açan bilinen en sık neden biyofilm oluşumu ve yarattığı kronik subklinik enfeksiyondur. Ayrıca biyofilm ve subklinik enfeksiyon son yıllarda kapsül ile implant arasında geliştiği gösterilmiş olan "Meme implantı ilişkili Anaplastik Large Cell Lenfoma (BIA-ALCL) gelişiminde de suçlanmaktadır. Bu çalışmada kapsül kontraktürü etiyolojisinde en önemli neden olan biyofilm ve subklinik enfeksiyonu önleyecek olan lokal antibiyoterapi uygulamasının farklı yüzey özelliklerine sahip implantlardaki etkinlik gücü ve süresi araştırılmıştır Çalışmada 36 adet wistar albino türü sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar her bir grupta 6 adet olacak şekilde 6 ana gruba ayrıldı. Her sıçanın sırt bölgesine 3 adet cep oluşturularak düz, poliüretan ve pürtüklü yüzeyler randomize şekilde yerleştirildi. Tüm gruplardaki örneklere uygulama öncesi 10⁷ Staphylococcus epidermidis ekildi. Grup 1-2-3'teki sıçanlara sadece bakteri inokülasyonu yapılmış örnekler yerleştirilirken grup 4-5-6'daki sıçanlara ayrıca rifampisin ile 5 dakikalık standart lokal antibiyoterapi uygulandı. Grup 1-4'teki örnekler 1.saatte, grup 2-5'teki örnekler 6.saatte, grup 3-6'daki örnekler 24.saatte çıkarıldı. Çıkarılan örneklerde bakteri koloni sayımı yapıldı. Grup 1-2-3'te poliüretan ve pürtüklü yüzeylerde tüm saatlerde, saatlere göre giderek artan şekilde bakteri yükü standart değerin üzerinde ölçüldü. Düz yüzeylerde ise tüm saatlerde standart değerin altında ölçüldü ancak kolonizasyonun saatlere göre arttığı gözlendi. Düz ve poliüretan yüzeyler arasında tüm saatlerde düz ve pürtüklü yüzeyler arasında 6. ve 24. saatlerde düz yüzey lehine istatistiksel anlamlı fark gözlendi. Grup 4-5-6'da tüm yüzeylerde bakteri yükü standart değerin altında ölçüldü. Poliüeretan ve pürtüklü yüzey arasında tüm saatlerde poliüretan lehine anlamlı fark gözlendi. Poliüretan ve düz yüzey arasında tüm saatlerde bakteri yükü poliüretanda daha az bulunmasına rağmen istatistiksel anlamlı fark gözlenmedi. Düz ve pürtüklü yüzey arasında ise 6. ve 24.saatlerde düz lehine istatistiksel anlamlı fark gözlendi. Grup 4-5-6 ile grup 1-2-3 karşılaştırıldığında düz yüzey 1.saatler ve pürtüklü yüzey 1.saatler hariç tüm saat dilimlerinde ve tüm yüzeylerde grup 4-5-6 lehine anlamlı istatistiksel fark gözlendi. Sonuçlar lokal antibiyoterapinin bakteriyel yük azalışını sağlayarak biyofilm oluşumunu önleme noktasında etkili olduğunu düşündürdü. Ayrıca poliüretan yüzeyde etkinliğin dikkate değer ölçüde 1.saatten itibaren güçlü bir şekilde başlayıp 24.saate kadar artarak devam etmesi poliüretan yüzeyde lokal antibiyoterapinin etki gücünün yüksek, etkinlik süresinin uzun olduğunu düşündürdü.

Antienfektif ajanlarBakterilerMeme+4
Ebubekir Karakaş
Gazi University
2021
00