
49
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Rat siyatik sinirinde ezilme tarzı yaralanma sonrası ven ve bukkal mukoza grefti uygulamasının adhezyon ve skar azalatıcı etkilerinin karşılaştırılması
Periferik sinir yaralanması sonrası iyileşme süreci skar ve skar dışı birçok nedenden dolayı olumsuz etkilenmektedir. Skar dokuları genellikle travma ve cerrahi müdahaleler sonrasında oluşmaktadır. Adhezyon ve skar önleyici tedaviler kullanılmasına rağmen skar dokusu ve adhezyon iyileşme sürecini etkileyen faktörlerin başında gelmektedir. Skar ve adhezyona bağlı kompresyon nöropatileri klinik çalışmalarda sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Kompresyon nöropatilerine neden olan skar dokusu genellikle cerrahi müdahaleler ile tedavi edilmektedir ancak yapılan klinik çalışmalarda cerrahi müdahale sonrası hastaların bir kısmında semptomların devam ettiği belirtilmiştir. Periferik sinir yaralanması sonrası skar ve adhezyon önleyici tedaviler deneysel çalışmalarda çoğunlukla kullanılmıştır. Bu çalışmalarda hyaluronik asit, çeşitli ilaçlar, amniyotik membranlar, radyasyon, carbohydrate polymer gel (ADCON-T/N) gibi ajanlar kullanılmış olup olumlu sonuçlar alınmıştır ancak bunlar hem ulaşılması güç hem de maliyetli olmaları dezavantajlarıdır. Bunun dışında otolog dokulardan ven , mukoza ve yağ grefti gibi dokular kullanılmış ve olumlu sonuçlar alınmıştır ancak donör alan morbiditesi, cerrahi olarak elde edilmesi gibi dezavantajları vardır. Periferik sinir iyileşme sürecinde deneysel olarak birçok yaralanma modeli, skar ve adhezyon önleyici tedavi kullanılmasına rağmen henüz standardize edilmiş bir tedavi protokolü yoktur. Klinik kullanımdaki karar sürecini cerrahın tecrübesi, skar önleyici ajana ulaşılabilirlik, otolog kaynaklar için oluşabilecek donör alan morbiditesi ve literatürdeki sınırlı bilgiler etkilemektedir. Bizim yaptığımız çalışmada toplam 24 adet, 250-300 gr ağırlığında, 3 aylık dişi Spradue-Dawley tipi sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar üç gruba ayrıldı. Sıçanların sağ siyatik sinirinde crush(ezilme tarzında) yaralanma oluşturuldu. İlk gruptaki sağ siyatik sinire femoral ven grefti konduiti kullanıldı. İkinci grupta sağ siyatik sinire bukkal mukoza konduiti kullanıldı. Üçüncü gruptaki siyatik sinir kontrol grubu olarak kullanıldı. Ratlar 4 haftalık takibin sonunda sakrifiye edilerek makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Çalışmamızda makroskopik olarak Peterson sınıflaması kullanıldı.Doku ve kas fasiyası üç grupta karşılaştırıldığında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). Sinir yapışıklığı ve ayrılabilirliği mukoza ve kontrol grubu arasında karşılaştırıldığında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). Sinir yapışıklığı ve ayrılabilirliği ven grubunda mukoza ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05) Histopatolojik olarak ise üç grupta inflamasyon, intranöral ve ekstranöral skar incelenmiştir. İnflamasyon üç grupta karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). İntranöral ve ekstranöral skar hem mukoza hem de ven grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p<0,05). İntranöral ve ekstranöral skar ven grubunda mukoza grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). Yaptığımız çalışmada ven ve mukoza greftinin periferik sinir crush (ezilme tarzı) yaralanmalarında skar ve adhezyon azaltmak amaçlı kullanılabileceği göstermiştir. Yaralanmanın boyutu, cerrahın tercihi ve hasta onamı sonrası uygun greft materyali seçilebilir. Anahtar Kelimeler: periferik sinir, skar, adhezyon, ven, mukoza
Rinoplasti için iki yeni greft tekniği: Tavşan modelinde deneysel çalışma
Giriş ve Amaç: Dorsum augmentasyonu rinoplastinin zor aşamalarından biridir. Günümüzde burundaki düzensizlikleri gidermek ve dorsumu augmente etmek amacıyla kullanılan kıyılmış kıkırdak greftleri oldukça popüler hale gelmiştir. Kıyılmış kıkırdakları bir arada tutmak, burna istenilen şekli vermek, görünürlüğü azaltmak ve kıkırdak kalitesini arttırmak amacıyla pek çok sarma materyali tarif edilmiştir. Son çalışmalar kıyılmış kıkırdakların fasya ile sarılması durumunda oldukça başarılı sonuçlar elde edilebileceğini göstermiştir. Dermis greftleri hem daha kısa zamanda alınabilmesi hem de çok daha az donör alan morbiditesine yol açması sebebiyle fasyaya alternatif olabilecek niteliktedir. Detaylı literatür taramasına rağmen kıyılmış kıkırdağı sarma amacıyla kullanılan dermis greftine dair veri bulamadık. Yine rinoplastide pek çok otojenik doku, greft amacıyla kullanılmasına rağmen tendon kullanımına dair bir çalışma yoktur. Bu çalışmada, rinoplastide kullanılabilmesi için kıkırdak greftine alternatif olarak tendon grefti ve kıkırdağı sarmak amacıyla dermis grefti olmak üzere tanımladığımız iki yeni greft tekniğinin yaşayabilirliğinin ve kalıcılığının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: On altı adet Yeni Zelanda türü beyaz tavşandan iki adet lumbosakral fasya, bir adet dermis grefti, bir adet aşil tendonu alındı. Tavşanların sağ kulağı ampute edildikten sonra, cilt ve perikondriyum uzaklaştırıldı. Kulak kıkırdağı ve aşil tendonu 1 mm küplük parçalar halinde dilimlendi. Dört deney grubu oluşturuldu. Birinci grupta kıyılmış kıkırdak greftleri herhangi bir materyale sarılmadı (A grubu); ikinci grupta kıyılmış kıkırdak greftleri fasya ile sarıldı (B grubu); üçüncü grupta kıyılmış kıkırdak greftleri dermis ile sarıldı (C grubu); dördüncü grupta ise kıyılmış tendon greftleri fasya ile sarıldı. Her tavşanın sırtına dörder adet cilt altı cep oluşturuldu ve greftler ceplere yerleştirildi. On altı haftalık gözlem sonrasında tavşanlar sakrifiye edilip, greftler çıkarıldı. Deney süresince üç tavşan öldüğü için çalışmaya dahil edilmedi (n=13). Makroskobik olarak greftlerin düzenli olup olmadıklarına bakıldı ve hacim değişiklikleri ölçüldü. Histolojik inceleme için preparatlar Hematoksilen-Eozin, Masson trikrom ve Van Gieson ile boyandı. İstatistiksel anlamlılık sınırı olarak p<0.05 kabul edildi. Bulgular: Canlı kalan on üç tavşanda greftlerin yerinde olduğu ve hiçbir greftte total rezorpsiyon olmadığı izlendi. Kıyılmış kıkırdak, fasya ile sarılmış kıyılmış kıkırdak ve dermis ile sarılmış kıyılmış kıkırdak gruplarında hacim artışı olduğu ve bu üç gruptaki hacim değişimi kıyaslandığında aralarında anlamlı bir fark olmadığı izlendi. Fasya ile sarılmış kıyılmış tendon grubunda ise bir miktar hacim azalması tespit edildi, ancak bu değişim istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Fasya ve dermis ile sarılmış kıyılmış kıkırdak gruplarında periferal proliferasyon daha yüksek izlendi. Fasya ile sarılmış kıyılmış tendon grubunda fibrozis, fragmentasyon ve kollajen lif miktarının daha fazla olduğu, elastik lif miktarının ise daha düşük olduğu tespit edildi. Diğer histolojik parametreler açısından gruplar arasında anlamlı fark görülmedi. Sonuç: Çalışmadan elde edilen bulgular sonucunda dermis ile sarılmış kıyılmış kıkırdak greftleri ile kıyılmış tendon greftleri başta dorsum augmentasyonu olmak üzere, rinoplasti operasyonları için iyi birer alternatif olabilir. Bu tekniklerin insanda klinik kullanımı için daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir.
Cucurbitacin e' nin tendon onarımı sonrası gelişen adezyon üzerine etkisi
El günlük hayatımızda vücudumuzun en sık kullandığımız kısımları arasındadır. Bu nedenle el yaralanmaları da oldukça sık görülmektedir. Üst ekstremite yaralanmalarında en sık yaralanan bölge parmaklar olup bu yaralanmaların bir kısmına tendon yaralanmaları eşlik etmektedir. Bu durumda tendon onarımı en kısa sürede yapılmalı ve gelişebilecek adezyonlar için gerekli önlemler alınmalıdır. Çalışmada, 36 adet Lohmann Brown cinsi tavuk kullanıldı. Aynı ekstremitede iki parmak kullanılarak 72 parmak opere edildi. Grup I' de (sham grubu) sadece tendon kılıfı insize edildi. Grup II' de (kontrol grubu) tendon kesilerek onarıldı. Grup III' de onarılan tendonun etrafındaki yumuşak dokuya dimetilsülfoksit (DMSO) enjekte edildi. Grup IV' te onarılan tendonun etrafındaki yumuşak dokuya DMSO'da çözünmüş Cucurbitacin E enjekte edildi. 21. günde sakrifiye edilen tavuklardan alınan tendonlar histopatolojik ve biyomekanik olarak değerlendirildi. Biyomekanik ve histopatolojik değerlendirmeler doğrultusunda Grup IV' te adezyon oranında istatistiksel olarak anlamlı azalma izlendi (p<0,05). En fazla yapışıklık Grup II ve Grup III' te görülmüştür. Kopma kuvveti de Grup III ve IV' te istatistiksel olarak daha az bulundu (p<0,05). Bu sonuçlar doğrultusunda Cucurbitacin E ve DMSO enjeksiyonunun tendon onarımı sonrası gelişen adezyonu azalttığı gösterilmiştir. İlerleyen zamanlarda yapılacak olan farklı deneysel ve klinik çalışmaların sonucunun, çalışmamızın sonucunu destekleyeceğini ve Cucurbitacin E'nin tendon adezyonunu önlemede kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Sıçanlarda sinir büyüme faktörü ve mikroakım stimülasyonu ile doku rejenerasyonunun gösterilmesi
Rejenerasyon; organizmaların doku ve hücrelerinin yenilenmesi ya da kayıplarının eksiksiz olarak aynı doku ile yerine konulması, yenilenmesi sürecidir. Memeliler ve üst düzey omurgalılarda kapasitesinin azlığı ile bilinen epimorfik rejenerasyonun gerçekleşebilirliğinin gösterilmesi ekstremite amputasyonları, spinal kord yaralanmaları, retina, lens ve optik sinir hasarları gibi tıp bilimi için önemli olan sorunlara çözüm olanağı yaratacaktır. Bu çalışmada, sinir büyüme faktörü (Nerve Growth Factor-NGF) ve mikroakım stimülasyonunun doku rejenerasyonunda ki etkileri araştırıldı. Çalışmada 24 adet 300 gr ve üzeri erkek Sprague Dawley sıçan üzerinde kuyruk bölgesinde kaudal vertebrayı açıkta bırakacak şekilde amputasyon modeli oluşturuldu. Rejenerasyon gözlemlemek üzere her bir grupta altı adet sıçan yer alacak şekilde toplam dört çalışma grubu oluşturuldu. Kontrol grubunda ampute edilen kuyruk; içinde serum fizyolojik olan makroçevreye yerleştirilip deney süresince izlendi.İkinci grupta ampute edilen kuyruk makroçevre içinde mikroakım stimülasyonu ile izlendi. Üçüncü grupta kuyruk heparinle konjuge fibrin jel (HCFG) ile sinir büyüme faktörü (NGF) içeren makroçevre içinde takip edildi.Dördüncü grupta ampute edilen kuyruk HCFG ile NGF içeren makroçevre içinde mikroakım stimülasyonu ile izlendi. Sıçanlar uygun koşullarda 42 gün süre ile gözlendi. Bu süre içinde mikroakım stimülasyonu uygulanan çalışma gruplarına 0,3 , 6 ,12,18 , 24, 35 ve 42. günlerde 15 dk süren seanslar ile 1 µA elektrik akımı uygulandı. Sıçanların 0. ve 42. günlerde ön-arka grafi ile radyolojik görüntüleri kaydedildi. Çalışma süreci sonunda sıçanlar sakrifiye edilip histolojik ve radyolojik olarak değerlendirildi.Yapılan değerlendirmelerin sonuçları her bir grup için epitel kalınlığı, yeni kollajen oluşumu, kemik, kıl folikülü ve yağ-ter bezi oluşumu açısından istatiksel olarak karşılaştırıldı. Sonuçta; yeni kemik oluşumu ,yeni kollajen oluşumu ve artmış epitel kalınlığı bulguları doğrultusunda mikroakım elektrik stimülasyonu ve NGF uygulamasının doku rejenerasyonunu desteklediği söylenebilir.
Rinoplasti sonrası postoperatif dönemde iki farklı nazal tampona verilen sitokin cevabı
Bu tezin amacı, rinoplasti sonrası kullanılan nazal tamponların burun içindeki inflamasyona etkilerini inflamatuar sitokinler olan; EGF, PDGF, TGF-ß1 ve TGF-ß2' nin postoperatif süreçteki değişimini ölçerek belirlemekti.Bu tez çalışmasında rinoplasti operasyonu olan 20 vakada silikon tampon, 20 vakada vazelin emdirilmiş gazla yapılan tampon kullanıldı. 2, 7 ve 14. gün'lerde nazal sekresyonlardan alınan örneklerde EGF, PDGF, TGF-ß1 ve TGF-ß2 düzeyleri ölçüldü. Bu ölçümlerden elde elden veriler iki grupta karşılaştırıldı. Ayrıca bu sitokinlerin ayrı ayrı zamansal değişimleri incelendi. Sonuçta her iki grupta EGF, TGF-ß1ve TGF-ß2' nin 2, 7 ve 14. gün düzeylerinin değişmediği, PDGF'nin ise 2.günden sonra hızla düştüğü tespit edildi. PDGF, TGF-ß1 ve TGF-ß2 değerlerinin iki grupta karşılaştırılmalarında 2, 7 ve 14. gün anlamlı bir farklılık görülmedi. EGF düzeyi ise silikon tampon kullanılan grupta 2 ve 14. gün daha yüksekti.Bu sonuçlarla, silikon tampon ve vazelin emdirilmiş gazla yapılan tampon arasında sadece EGF düzeyinin daha yüksek oluşu nedeniyle silikon tampon uygulanan grupta enflamatuar yanıtın daha fazla olduğu söylenebilir.
Yara iyileşmesinde topikal tedavi amaçlı kantaron yağı, susam yağı ve izotonikli pansuman materyallerinin etkinliğinin karşılaştırılması
Yara iyileşmesi; bir organ ya da dokudaki (genellikle deri) bir defektin tamiri ya da yeniden düzenlenmesidir. Yara iyileşmesi, farklı organ sistemlerinin yaralanmaya verdikleri farklı yanıtları içeren büyük ve karmaşık bir konu başlığıdır.Yara bakımında topikal amaçlı pek çok pansuman malzemesi kullanılmaktadır. Bunlar; gaz tamponlar, yarı- okluziv pansuman malzemeleri, hidrojel ürünler, hidrokolloidler, köpük örtüler, alginatlar ve antimikrobiklerdir.Son zamanlarda yapılan yayınlarda hypericum perforatum içeren yağ materyallerinin yara iyileşmesinde olumlu etkilerinin olabileceği gösterilmiştir. Yine son yapılan yayınlarda sesamum indicum içerikli yağ materyallerinin de bu amaçla kullanılabileceği gösterilmiştir. Her iki ürün de bu etkileri nedeniyle topikal amaçlı yara bakımında kullanılabilirler.Çalışmada 14 adet dişi fare 2 gruba ayrılmıştır. Her bir farenin sırtına yanyana 2 tane olacak şekilde toplam 12 adet 6 mm' lik punch cihazı ile cilt defekti oluşturulmuştur. Grup 1' deki 7 farenin sırtındaki sol taraftaki defektlere izotonikli serum emdirilmiş spongostanlar, sağ taraftaki defektlere de kantaron yağı emdirilmiş spongostanlar yerleştirilmiş ve kapatılmıştır. Grup 2' deki farelerin sol tarafındaki defektlere izotonikli serum emdirilmiş spongostanlar, sağ tarafındaki defektlere de susam yağı emdirilmiş spongostanlar yerleştirilip kapatılmıştır. 2. 3. 5. 7. 9. ve 11. günlerde pansumanlar açılmış ve her bir farenin sırtındaki defektler şeffaf asetat kağıdına çizilip, pansumanlar yenilenmiştir. Ayrıca 3. 7. ve 11. günlerde her bir farenin sırtındaki ilk üst defekte eksizyonel biyopsi uygulanmış ve kollajen ve fibroplast ölçümü için patolojiye gönderilmiştir.Çalışma sonucunda yapılan istatistiksel analizde kantaron yağı ve susam yağının salinle karşılaştırılmasında; kantaron yağı ve salinle pansuman yapılan alanların karşılaştırılmasında iyileşme yüzdeleri açısından anlamlı fark olmadığı ( tüm günlerde P1> 0.05 ) ( Grafik 1 ) gözlenmiş. Susam yağı ve salinle pansuman yapılan alanların kendi içinde karşılaştırılmasında, 5. ve 11. günlerde ( P1 < 0.05 )( Grafik 2 ) susam yağı ile pansuman yapılan alanların iyileşmesinde salinle pansuman yapılan alanlara oranla belirgin fark olduğu gözlenmiştir. Susam yağı ve kantaron yağı ile pansuman yapılan alanların karşılaştırılmasında da , susam yağının 2. 9. ve 11. günlerde kantaronla pansuman yapılan alanlara oranla yara iyileşmesinde belirgin fark olduğu ( P1 < 0.05 )( Grafik 3 ) gözlenmiştir. Kantaron yağı ve susam yağı ile pansuman yapılan alanların zaman içindeki değişimleri de anlamlı ( P2 < 0.0005 ) bulunmuştur. Yapılan histopatolojik inceleme sonucunda da; 11. günde susam yağı grubunda epitelizasyonun tamamlandığı, kollajen oluşumunun daha fazla olduğu ve inflamasyonun daha az olduğu gösterilmiştir.Bu sonuçların doğrultusunda susam yağının yara iyileşme modelinde, yara kapanma zamanını kısalttığı gösterilmiştir.
Sıçanlarda allogreft rejeksiyonunun yağ doku kökenli mezenkimal kök hücre ile immun modülasyonu
Amaç ve Hipotez Doku kaybı ile oluşan fonksiyonel ve estetik deformiteler için ilk rekonstrüksiyon seçeneği otolog rekonstrüksiyonlardır. Otolog rekonstrüksiyon seçenekleri tükendiğinde, yüz ve ekstremitelerde oluşan defektlere yönelik protez ve epitez uygulamaları kullanılmaktadır. İnsanlarda kompozit içerikli allogreft transplantasyonu fonksiyonel ve estetik rekonstrüksiyon için alternatif bir yöntem olarak değerlendirilmektedir. Uygun endikasyonlar sağlandığında, sınırlı sayıda ve seçilmiş vakalarda alternatif rekonstrüksiyon seçeneği olarak vaskülarize kompozit doku nakli (VCA) insanlarda tüm dünyada uygulanmaya başlamıştır. Hayat boyu idame immunsüpresif tedavi gerektirmesi ve immunsüpresif ilaçların yan etkileri nedeni ile etkili bir rekonstrüksiyon seçeneği olarak kullanılamamaktadır. Split tolereans VCA'nın farklı içerikte dokularının farklı zamanlarda ve hızlarda rejekte edilmesidir. Deri VCA'nın en antijenik yapısı olmakla beraber deriye yönelik yüksek antijenik alloimmun yanıt mevcuttur. VCA'larda önemli bir bariyerdir. Deriye yönelik split tolerans kavramı ile ilgili deneysel çalışmalarının başladığı 1950'li yıllardan bu yana çok sayıda çalışma yapılmış olmasına rağmen split tolerans kavramı halen aşılamamıştır. Günümüzde bu nedenle allogreft rejeksiyonunu önlemeyi amaçlayan, immunsüpresif ajanların dozunu minimize eden immun modülasyon yöntemleri ve tolerans indüksiyon stratejileri üzerinde deneysel çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmada yağ doku kökenli mezenkimal kök hücre (ADAS), immun modülatuar özelliklerinin etkin olduğu yönünde yayınların yapılması, kemik iliği kökenli MSC (BMSC) ile aynı immun modülatuar özelliklerinin olduğunun deneysel olarak gösterilmesi, daha kolay ve çabuk elde edilebilmesi nedeni ile bir tolerans indüksiyon stratejisi ve immun modülasyon yöntemi olarak kemik iliği kökenli MSC'ye alternatif olarak düşünülmüştür. Donör kökenli ADAS'ların intravenöz (IV), lokal subkutan (SC), IV ve SC uygulamasının allogreft rejeksiyon sürecine ve allogreft yaşam süresine olan in vivo immun modülatuar etkileri araştırılmıştır. Deriye yönelik split tolerans kavramına immun modülatuar strateji oluşturmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Deney modelimizde n= 21 Lewis (inbred) sıçan ve n=14 Brown Norway (inbred) sıçan, ortalama 8-12 haftalık, 300-350 gram (gr.), alıcı ve donör olarak kullanıldı. Hayvanlar beş gruba ayrıldı. Kontrol grupları: Grup 1: Otogreft (negatif kontrol) Grup 2: Allogreft (pozitif kontrol) Tedavi grupları: Grup 3: Allogreft ve SC ADAS tedavisi Grup 4: Allogreft ve IV ADAS tedavisi Grup 5: Allogreft ve IV ve SC ADAS tedavisi Grup II- IV-V'ten ADAS üretimi için yağ grefti alındı. ADAS eldesini takiben greft cerrahisine geçildi. Grup I'de otogreft uygulaması, Grup II-III-IV-V'te allogreft uygulaması yapıldı. Tedavi gruplarında alıcıya, IV ve allogreft yatağına lokal SC donör kökenli ADAS tedavisi uygulandı. Grup III'te sadece SC, Grup IV'te IV (intravenöz) ve Grup V'te IV (intravenöz) ve SC ADAS tedavisi yapıldı. Tüm denekler greft cerrahisinin yapıldığı günden itibaren günlük takibe alındı. Greft rejeksiyonu görsel takipleri günlük yapıldı. Tüm deneklerden yedinci günde patolojik örnekler alındı. Patolojik örneklerde Banff skorlamasına göre rejeksiyon patolojisi ve derecesi bakıldı. Dil boyası ile immunfluoresan altında kök hücre görüntülemesi için patolojik kesitlerde inceleme yapıldı. Bulgular ve Sonuç Donör kökenli ADAS tedavisi immun defisiti olmayan sıçanlarda, immunsüpresif ajan kullanılmadan yapılan deri allogrefti uygulamasında allogreft yaşam süresini lokal SC uygulama, IV uygulama ve SC+IV uygulamayla anlamlı olarak uzatmış, tüm gruplarda rejeksiyon süresini geciktirmiştir. Tek başına donör kökenli SC ADAS tedavisi alan grupta en yüksek ortalama allogreft yaşam süresi saptanmıştır. Tek başına donör kökenli IV ADAS tedavisi erken dönemde allogreft yaşam süresini anlamlı olarak uzatmıştır. Fakat tek başına IV donör kökenli ADAS tedavisi alan grupta geç dönemde allogreft rejeksiyonu sadece SC ve IV+ SC donör kökenli ADAS tedavisi alan gruplara göre anlamlı olarak daha erken gerçekleşmiştir. IV ADAS tedavisi geç dönemde allogreft yaşam süresini sadece SC ve IV+SC ADAS tedavisi alan gruplara göre anlamlı şekilde azaltmıştır. Anahtar Kelimeler: Allogreft rejeksiyonu, yağ doku kökenli mezenkimal kök hücre, immun modülasyon, sıçan.
Rat inferior epigastrik ada flebinde propofol kullanımının iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Flep uygulamaları sonrasında en sık görülen dolaşım problemleri, vasküler yetmezlik problemleridir. Vasküler yetmezliğe uğrayan dokuda iskemi gelişmeye başlar. İskeminin süresiyle ilişkili olarak dolaşım normale dönmesiyle, reperfüzyon başlar ve bununla birlikte iskemi-reperfüzyon hasarı tablosu ortaya çıkar. Bu deneysel çalışmanın amacı genel anestezi sırasında kullanılan propofolün cilt fleplerinde iskemi-reperfüzyon hasarı üzerindeki etkilerini göstermektir.Materyal ve Metod: Çalışmada, ağırlıkları 250?300 gr. arasında değisen 30 adet, Sprague-Dawley albino erkek sıçan dâhil edildi. Denekler 3 gruba ayrıldı. 3 x 6 cm boyutlarında inferior epigastrik arter tabanlı ada flebi tüm deneklerde kaldırıldı. sham (I) grubuna flep kaldırılmasını takiben iskemi-reperfüzyon uygulanmadı. Kontrol (II) ve propofol (III) grubunda flep elevasyonundan sonra inferior epigastrik artere klemp yardımı ile 2 saat iskemi sonrasında 2 saat reperfüzyon uygulandı. II. gruba 1cc izotonik, III. gruba 5 mg/kg dozunda %1 propofol kuyruk veni kateterizasyonu ile i.v olarak uygulandı. Tüm grupların cerrahi işlem öncesi ve 2 saatlik reperfüzyon sonrası kalp atım sayısı, sistolik arter basıncı ve parsiyel oksijen basınçları ölçüldü. 7. gün tüm grupların flep yaşıyabilirliği hesaplandı. 14. gün tüm denekler sakrafiye edilerek alınan doku örnekleri histopatolojik değerlendirme ve biyokimyasal değerlendirmeye alındı. Biyokimyasal olarak MDA(malondialdehit), SOD (superoksit dismutaz), KAT (katalaz), TAK(total antioksidan kapasite), TOS(total oksidatif stres), PON(paraoksanaz) değerlerine bakıldı. Histopatolojik olarak ödem, inflamasyon, epitel, vaskülarizasyon ve fibrozis değerlendirildiBulgular: Flep yaşayabilirliğinde propofol grubu, kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı görüldü (p<0,0001) Hemodinamik parametreler karşılaştırıldığında kalp atım sayısı arasında bir fark görülmemekle beraber sistolik arter basıncı ve parsiyel oksijen basınçlarındaki fark anlamlı görüldü. (p<0,0001) Biyokimyasal parametrelerden MDA (p=0,016) , TOS (p=0,000) değerleri anlamlı derece düşük SOD (p=0,000), TAK (p=0,000), KAT (p=0,03) anlamlı derecede yüksek bulundu. PON (p=0,862) değerinde fark görülmedi. Patolojik değerlendirmede İ/R+propofol grubunda, İ/R+izotonik grubuna göre inflamasyon, ödem ve fibrozis bulgularının anlamlı derecede azaldığı ve epitel rejenerasyonunun arttığı görüldü.Sonuçlar: Sonuç olarak, propofolün uygun dozlarda uygulanması aksiyel paternli cilt fleplerinde, iskemi-reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkinlik göstermiştir; bu nedenle bu ilaç iskemi-reperfüzyon riski olan ameliyatlarda tercih nedeni olabilir.Anahtar sözcükler: İskemi-reperfüzyon hasarı, Propofol
Rat tram kas-deri flebinde spinal ve epidural anestezinin iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: İskemi ve reperfüzyon hasarını azaltmada olumlu etkileri olduğu ileri sürülen spinal ve epidural anestezinin; deneysel olarak serbest kas aktarımını ifade eden bir modelde iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerini incelemektir.Metod: Çalışmada 40 rat dört gruba ayrıldı. Birinci grup (n=10) iskemi yapılmayan grup (Sham), ikinci grup iskemi reperfüzyon grubu (İ/R, kontrol, n=10 ), üçüncü grup (n=10) epidural anestezi grubu, dördüncü grup (n=10) spinal anestezi grubuydu. Deneklerde tüm gruplarda TRAM kas-deri flebi oluşturulup sonrasında sham grubu hariç tüm gruplarda dört saatlik normotermik no-flow iskemi, iki saatlik reperfüzyon uygulandı. Cerrahi sonrasında alınan biyopsilerde hyalinizasyon, nükleer değişiklik ve enflamasyon ölçümleri ile histopatolojik ve total antioksidan statü (TAS), total oksidatif stress (TOS), malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO) ve PON ölçümleri ile biyokimyasal değerlendirme yapıldı.Bulgular: Biyokimyasal incelemede epidural grubunda MDA düzeylerinin İ/R grubuna göre anlamlı seviyede düşük, PON seviyesinin ise anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır (p:0.037, p:0.028). Spinal grubunun total oksidatif stress düzeylerinin epidural grubundan anlamlı şekilde yüksek olduğu, İ/R grubunun da TOS düzeylerinin epidural grubundan anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır (p:0,045; p:0,001). Epidural grubunun total antioksidan kapasite düzeylerinin spinal ve İ/R gruplarından anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır (p:0,001; p:0,001). Gruplar arasında nitrik oksit seviyeleri arasında anlamlı farklılık bulunmamaktadır (p>0.05). Patolojik incelemede spinal grubunda minimal enflamasyon bulguları epidural grubuna göre daha yüksek saptandı (p:0.001). Spinal grubunda nükleer değişiklik oranı İ/R ve Epidural grubuna göre daha yüksek saptandı (p<0.01). Gruplar arasında hyalinizasyon açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05).Sonuç: Çalışmadan elde edilen bulgular sonucunda, epidural anestezinin iskemi reperfüzyon hasarını azaltmada spinal anesteziden daha etkili ve yararlı bir anestezik yöntem olduğu ve klinik uygulamalarda güvenle kullanılabileceği düşünülmektedir.Anahtar kelimeler; İskemi-reperfüzyon, epidural anestezi, spinal anestezi, kas flebi, mikrocerrahi
Deneysel haşlanma yanık modelinde hiperbarik oksijen tedavisi ve medikal ozon tedavisinin yara iyileşmesinde etkilerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Yanık; derinin veya organların ısı, elektirik akımı, kimyasal veya yakıcı bir ajan etkisi ile tahrip olması veya yanması şeklinde gerçekleşen bir yaralanma şeklidir. Yanık türleri arasında sıcak sıvılarla haşlanma en sık karşılaşılan nedendir. Günlük yanık bakımının hedefleri epitelizasyonu uyarmak, nekrotik dokuları kaldırmak, bakteriyel kontaminasyonu önlemek, devam eden travmayı önlemek, sistemik komplikasyonlardan korumaktır. Modern yanık tedavi yaklaşımlarına rağmen yanık yaralanması sonrası morbidite ve mortalite hala büyük bir sorundur. Bu nedenle yanıkta, adjuvan tedavi olarak kullanılan hiperbarik oksijen ve medikal ozon tedavilerini deneysel yanık modelinde kullanarak yanık alanlarında histopatolojik etkilerini incelemektir.Materyal ve Metod: Çalışmada, ağırlıkları 200-220 gr. ağırlığında 28 adet Wistar albino sıçan dahil edildi. Tüm denekleri, 9.1kg0?66 formülü kullanılarak %10 yanık alanı oluşturuldu. Ratlar dört gruba ayrıldı. Birinci grup (n=7) hiperbarik oksijen tedavisi aldı, ikinci grup (n=7) medikal ozon tedavisi aldı, üçüncü grup (n=7) debridman tedavisi aldı, dördüncü grup (n=7) yanık alanı oluşturulduktan sonra tedavi uygulanmayan grup. Yanık oluşturulduktan sonra 1.gün ve 30.gün tüm gruplardan histopatolojik inceleme için biyopsi alındı.Bulgular: Makroskobik değerlendirmede grup 1 ve grup 2 de diğer gruplara göre anlamlı gözlemlensede, histopatolojik değerlendirmede tüm gruplarda güven aralığı (confidence interval ) 1 değerini içerdiğinden anlamlı olarak kabul edilmedi.Sonuçlar: Sonuç olarak hiperbarik oksijen ve medikal ozon tedavilerinin yanık tedavisinde olumlu etkilerini gözlemledik. Standart tedavi modeline adjuvan tedavi olarak uygulanabileceğini düşünüyoruz.Anahtar sözcükler: hiperbarik oksijen, medikal ozon, yanık
Adipöz kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin periferik sinir rejenerasyonuna etkisinin saptanması
Periferik sinir hasarları; kazalar, kesici delici alet yaralanmaları gibi travmalar sonrasında sık görülen ve özellikle tam kesiler, gecikmiş ve yetersiz onarımlar sonucunda ilerleyici kas atrofisi ve yetersiz fonksiyonel geri dönüş ile sonuçlanan dramatik tablolardır.Son zamanlarda, literatürde periferik sinir onarımları için farklı cerrahi teknikler dışında alternatif yöntemler de yer almaya başlamıştır.Kök hücre uygulamaları bu bağlamda, son zamanlarda tüm tıp camiasının üzerinde durduğu ve her yıl yüzlerce yeni çalışmanın yapıldığı bir konu haline gelmiştir.Pluripotent ve sınırsız yenilenme kapasiteleri nedeniyle kök hücrelerin, doku mühendisliğinde gelecek vadetmesi ve farklı rekonstrüktif prosedürler için önemli gelişmelere izin vermesi beklenir.Çalışmamızda, deneysel siyatik sinir yaralanmasında adipöz kaynaklı yeşil fluoresan proteini (YFP) işaretli mezenkimal kök hücre (ADSCs) uygulamasının, fonksiyonel analizler, histomorfometrik ve biyokimyasal incelemelerle periferik sinir rejenerasyonuna etkisinin saptanması amaçlandı.Deneysel 4 Wistar grubu (n:8) tasarlandı: Ratların sol siyatik sinirinde oluşturulan 1 cm'lik defektler, 1.grup dışında oluşturulan epinöral kılıf içerisine ADSCs uygulamasıyla rekonstrukte edildi.Fonksiyonel geri dönüş Walking Track analizi ile değerlendirildi. Siyatik sinir ve gastroknemius kasının histomorfometrik çalışmaları, postoperatif 4.ayında yapıldı.Çalışmamızın sonunda tüm klinik, biyokimyasal ve histomorfometrik analizler, ADSCs uygulamasının periferik sinir rejenerasyonuna, kök hücrenin nöral diferansiyasyonu, yeni akson üretimi ve myelin formasyonunu destekler şekilde olumlu etkisi olduğunu gösterdi. Bu etki muhtemelen ADSCs hücrelerin nöronal differansiyasyonu ve ortama salınan nörotopik faktörlere bağlıdır. ADSCs uygulamalarının periferik sinir rejenerasyonu üzerine olan etkilerinin klinik uygulamalara uyarlanabilmesi için ek çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Deneysel sıçan yanık modelinde L-glutamin + L- alanin kullanımının bağırsaklardaki yapısal değişikliklere etkisi ve bakteryel translokasyona etkisinin araştırılması
ÖZET Giriş ve Amaç: Bu deneysel çalışmanın amacı, yoğun bakım hastalarında sıklıkla kullanılan L-alanin+ L-glutaminin karaciğer, ince bağırsakdaki yapısal değişikliklere etkisi, yara iyileşmesine etkisi ve bakteriyel translokasyona etkisini araştırılmasıdır. Materyal ve Metod : Bu çalışmada 190-230 gr olan 20 adet erkek Sprague Dawley rat kullanıldı. Ratlar randomize olarak iki guruba ayrıldı. Tüm ratlarda deneysel rat yanık modeline uygun olarak deride yanık oluşturuldu ve her iki grup eşit şartlarda 21 gün beslendi. Deney grubuna 5ml/kg/gün L-glutamin+L-alanin içeren (Dipeptiven®, Fresenius Kabi BadHamborg, Almanya) preparatı oral yolla verildi. 21 günün sonunda tüm ratlar sakrifiye edildi. Tüm ratlardan steril şartlarda karaciğer, ince bağırsak, yanık yarasından biyopsiler ve kan kültürü alındı. Patolojik incelemede dokulardaki yapısal değişiklikler ve yara iyileşmesi değerlendirildi. Mikrobiyolojik incelemede ince bağırsak ve kan kültürleri kıyaslayarak L-glutamin+L-alaninin bakteriyel translokasyona etkisi araştırıldı. Bulgular : İki grup arasında ince bağırsak biyopsileri arasında hiçbir yapısal fark görülmedi. Karaciğer biyopsilerinde kontrol grubunda grade 1 hasarlanma mevcutken deney grubunda hasar tesbit edilemedi. Yanık yarasından alınan cilt biyopsilerinin patolojik incelemesinde deney grubunda epitelizasyon ve granulasyonun daha iyi olduğu tesbit edildi. Mikrobiyolojik incelemede kontrol grubundaki iki ratın ince bağırsak ve kan kültürlerinde S.aureus, iki ratın ince bağırsak ve kan kültürlerinde de S.epidermidis olmak üzere toplamda dört ratda üreme tesbit edildi. Deney grubundaki hiçbir ratın ince bağırsak ve kan kültürlerinde üreme olmadı. Sonuç: Deneysel rat yanık modelinde yapılan bu çalışmanın sonucunda elde ettiğimiz verilere göre, L-glutamin+L-alanin (Dipeptiven®, Fresenius Kabi BadHamborg, Almanya) kullanımının yanık hastalarının yara iyileşmesini olumlu etkisi olacağını, bakteriyel translokasyonu engellemeye yardımcı olduğunu düşünüyoruz. Yatarak tedavi edilen yanık hastalarının beslenmesinde L-glutamin+L-alaninin destek ürünü olarak tüm hastalarda düzenli olarak kullanımını öneriyoruz.
İnhalasyon ve spinal anestezinin deneysel sıçan kas-deri flep modellerinde mikrodolaşıma etkilerinin karşılaştırılması
ÖZET Amaç: Flep cerrahisi sonrası flep mikrodolaşımını olumlu yönde etkilediği ileri sürülen spinal anestezinin farklı kas-deri fleplerinde mikrodolaşıma etkileri incelenecektir. Metod: Çalışmada 35 adet rat beş gruba ayrıldı.Birinci grup iskemi oluşturulmayan kontrol grubu,ikinci grup inhalasyon anetezisi altında TRAM flep kaldırılan grup, üçüncü grup spinal anestezi altında TRAM flep kaldırılan grup, dördüncü grup inhalasyon anestezisi altında gluteus maksimus kaldırılan grup, beşinci grup ise spinal anestezi altında gluteus maksimus kaldırılan grup olarak planlandı.Tüm gruplarda 0., 7.,14, ve 28. günlerde deriden O2 saturasyonu ölçüldü. Deney sonunda intrakardiyak yoldan kan alınarak tüm ratlar sakrifiye edildi. Alınan kanlarda MDA, TAS ve TOS değerleri ölçüldü. Flep dokularından histopatolojik inceleme için örnekler alındı.Alınan örneklerde ödem,konjesyon,nekroz,inflamasyon,kanama,hyalinizasyon,nükleer santralizasyon ve fibrozis alanları değerlendirildi ve parametreler çalışma sonunda bulgular(+),(++),(+++),(++++) şeklinde sınıflandırılıp dereceleme yapıldı.Bulgular istatiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Biyokimyasal değerlendirmede MDA değerlerinin 1-2;( p=0.002), 1-3(; p=0.004 ) 1-4;( p=0.001), 2-5;( p=0.002), 3-5;( p=0.005), 4-5;( p=0.002) gruplarına anlamlı olarak farklılık gösterdiği buna göre hem spinal hem de inhalasyon anestezisi uygulanan ve TRAM flep kaldırılan gruplarda MDA düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak artmıştır. Gluteus maksimus flebi kaldırılan gruplarda ise sadece inhalasyon anestezisi verilen grupta MDA düzeylerinde anlamlı yükselme tesbit edilmiştir. hassas bir şekilde ölçüldü. TAS değerleri, inhalayon anestezisi uygulanarak TRAM flep kaldırılan grupta ve spinal anestezi uygulanıp gluteus maksimus flebi kaldırılan grupta ve anlamlı olarak yükselmiştir.Ayrıca kaldırılan farklı flepler arasında aynı anestezik yöntem kullanıldığı halde farklı sonuçlar elde edilmiştir. Şöyle ki;inhalasyon anestezisi uygulanan ve TRAM flep eleve edilen grupta TAS değerleri aynı anestezik yöntem kulanılan fakat gluteus maksimus flebi kaldırılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur.Spinal anestezi uygulanan gruplarda ise Gluteus maksimus flebi kaldırılan grupta TAS değerleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bir başka anlamlı fark da 4. ve 5. gruplar arasında tesbit edilmiştir.Gluteus maksimus flebi kaldırılan ve spinal anestezi uygulanan grupta TAS değerleri aynı flep kaldırılan ve inhalasyon anestezisi uygulanan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. 1-2; p=0.024, 1-5; p<0.001, 2-4; p=0.023, 3-5; p=0.002, 4-5; p<0.001 TOS değerleri ile ilgili yapılan istatiksel analizlere göre; 2. ve 4. Gruplar arasında anlamlı farklılık görüldü.Buna göre TOS değerleri, inhalasyon anestezisi uygulanan TRAM flep kaldırılan grupta aynı anestezi yöntemi uygulanan fakat gluteus maksimus flebi kaldırılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Yapılan histopatolojik çalışmalar ve bunların analizi sonucu kontrol grubu ile TRAM flep kaldırılan her iki grup arasında anlamlı farklılık olduğu ve bu gruplarda hyalinizasyonun arttığı görüldü.
Botulinum toksininin arteriyel vazokonstrüksiyona etkilerinin in vitro ve in vivo karşılaştırılması
Amaç ve Hipotez: Serbest doku nakilleri komplike vücut deformitelerinde sıklıkla kullanılan mikrocerrahi prosedürlerdir. Cerrahi sonrası flep veya organ kayıpları arasında birçok sebep bulunur. Bunlar hastaya bağlı faktörler, kullanılan cerrahi teknik, cerrah tecrübesi, vasküler manipülasyon derecesi ve postoperatif cerrahi bakımı gibi faktörlerdir. Bu faktörler arasında en önemli problem vasküler spazm ve vasküler trombozlardır. Bu vasküler trombozlar arteriyel ve venöz kaynaklı olabilir. Çalışmamızda Plastik cerrahide serbest doku nakilleri ve replantasyon cerrahisinde intraoperatif olarak sık kullanılan ajanların (papaverin, heparin ve lidokain) kısa süreli etkiye sahip olması göz önünde bulundurularak; Botulinum toksin A'ın uzun süreli etkisinden (3 ay) faydalanılarak vazospazm ve tromboza bağlı komlikasyonlarda düşüş sağlanması hipotezi kurulmuştur. Gereç ve Yöntem: Çalışmada ortalama ağırlıkları 200 – 230 gram olan, 30 adet Wistar türü Albino suşu dişi sıçan kullanıldı. Grup 1 Negatif Kontrol (n:4): Adrenalin uygulanan grup Grup 2 (n:4): Papaverin uygulanan grup Grup 3 (n:4): %2'lik lidokain uygulanan grup Grup 4 (n:4): %20'lik lidokain uygulanan grup Grup 5 (n:4): 6 ü Botulinum toksin A uygulanan grup Grup 6 (n:4): 12 ü Botulinim toksin A uygulanan grup Grup 7 (n:4): 18 ü Botulinim toksin A uygulanan grup Sıçanlar 7 gruba ayrıldıktan sonra her grupta sağ ve sol femoral arter diseksiyonunu takiben in vivo olarak spektral el doppleri yöntemiyle işlem öncesi ve işlem sonrası olmak üzere 2 kez kan akım hızı ölçüldü. İki adet sıçandan sol ve sağ femoral arter diseksiyonunu takiben femoral arter 3 cm uzunluğunda eksize edilerek serum fizyolojik ile damar segmenti ve lümeninin yıkanması ardından 7 adet 2 mm genişliğinde halka şeklinde vasküler yapılar elde edilerek ayrı petri kaplarına alınacak olup in vivo olarak uygulanan tedavi in vitro olarak uygulandı. Damar çapları ölçülerek kayıt altına alındı. Bulgular: El doppleri yardımıyla akım hızı ölçümlerinde;12 ve 18 IU BTx-A dozlarının rutin işlemlerde en sık kullanılan papaverine göre kan akım hızında belirgin artış etkisinin olduğu saptandı. Ayrıca 6 IU BTx-A'nın yine rutinde sık olarak kullanılan %2 ve %20 lidokaine kan akım hızında artış etkisinde benzer etkilere sahip olduğu; 12 ve 18 IU BTx-A dozlarının rutin işlemlerde sık kullanılan %2 ve %20 lidokaine göre kan akım hızında belirgin artış etkisinin olduğu saptandı. Yapılan ölçümlerde 12 ve 18 IU BTx-A dozlarının rutin işlemlerde en sık kullanılan papaverine göre damar çapında belirgin artış etkisinin olduğu saptandı. Ayrıca 6 IU BTx-A'nın yine rutinde sık olarak kullanılan %2 ve %20 lidokaine göre damar çapında artış etkisinde benzer etkilere sahip olduğu; 12 ve 18 IU BTx-A dozlarının rutin işlemlerde sık kullanılan %2 ve %20 lidokaine göre damar çapında belirgin artış etkisinin olduğu saptandı. Sonuç: Elde edilen bulgular sonucunda BTx-A'nın vazokontrüksiyon üzerine etkilerinin klasik vazodilatatör ajanlara üstünlüğü gösterilmiş olup; intraoperatif tedavi protokollerinde diğer ajanlara alternatif olabileceği veya birlikte kullanabileceğini düşünmekteyiz.
Sefalik pediküllü, random paternli dorsal rat deri flebinde danazol kullanımının flep yaşamı üzerine etkisi
xÖZETVücudun d örtü tabakas olan cildin büyük defektlerinin kapat lmas ,rekonstrüktif cerrahinin önemli sorunlar ndan biridir. Bilindi i gibi cilt defektlerininkapat lmas nda en uygun fonksiyonel ve estetik yakla m fleplerin kullan lmas d r.Büyük defektlerin kapat lmas nda kullan lan fleplerin boyutlar da s n rl d r. Planlananflebin boyu uzad kça flep ya ayabilirli inde azalma olmakta bu durum kendisiniözellikle distalde nekroz ve doku kayb olarak göstermektedir.Deri flep kayb n aç klamak için iskemi, inflamasyon ve sempatektomikombinasyonlar ileri sürülmü tür. Ayr ca yeterli besin sirkülasyonu sa lanamazsa flephasar n n geri dönü ümsüz hale geldi i ifade edilmi tir..Flep nekrozu olu tu u zaman sekonder iyile meye yard mc olmak amac ylazaman alan ve tekrarlayan pansumanlar ve hatta ikinci bir operasyon gerekebilmektedir.Bu durum hastanede yat süresini, morbiditeyi ve maliyeti art rmaktad r. Bu sorunlargiderebilmek için kan ak m n art ran sempatolitik ajanlar ve antikoagülanlar, kan nreolitik özelli ini de i tiren ajanlar kullan lm ayr ca iskemik hücrelerde hücre zarstabilizasyonu sa lanmaya çal lm t rBu çal mada random paternli deri flebinin distal k sm nda nekroz geli iminiazaltmak suretiyle ya ayabilirli ini art rmak için danazol kullan lm t r. Çal madadeney hayvan olarak di i, eri kin, 250-300gr a rl nda Sprague-Dawley s çankullan ld . Denekler her biri 10 ar adetten olu an grup 1 (kontrol grubu) ve grup 2(danazol grubu) olmak üzere iki gruba ayr ld . Deney hayvanlar na IM 90mg/kg aKetamine-HCL (ketalar 50mg/mlt 10ml flk Phizer Warner Lambert) ve 10mg/kgXylasine-HCL (Rompun 50ml Bayer) uygulamas yla anestezi sa land . S çanlar n s rtbölgesinde pedikülü sefalik tarafta ve pannikulus karnosus u içerecek ekilde olan2.5*8cm ebad nda random paternli deri flebi kald r ld . Flep 4/0 atravmatik ipek ilekontinü olarak yata na sütüre edildi. Buraya kadar yap lan i lemler iki gruba dauyguland . Kontrol grubundaki s çanlara plasebo amac yla preoperatif 1. saatte vepostoperatif 1. günden itibaren izotonik NaCl (izotonik sodyum klorür %0.9 1000mltEczac ba /Baxter) 1cc olarak gavaj yoluyla 7 gün verildi. Danazol grubundaki s çanlara3.6mg/100gr danazol (danasin tab. 50mg, Koçak) 100cc lik su içinde 1000mg olacakekilde süspansiyon haline getirilerek toplam 1cc gavaj yoluyla preoperatif 1. saattexiverildi. Postoperatif 1. günden itibaren total doz bir defada ve 24 saatte bir olacakekilde 7 gün verildi. Postoperatif yedinci günde, bütün fleplerde nekroz alanlarmilimetrik ka tlarla ölçülüp kaydedildi. Kaydedilen canl flep alanlar tüm flep alan nabölünüp, canl flep alan yüzdeleri bulundu. Elde edilen de erler Student s t-test ilede erlendirildi. p < 0.05 de eri istatistiksel anlaml l k s n r olarak kabul edildi.Danazol ün etkisini daha iyi gösterebilmek için, postoperatif yedinci günde, nekroz vecanl doku hatt ndan biyopsi al narak histopatolojik de erlendirme yap ld .Postoperatif 7. günde kontrol grubu ile danazol grubu makroskopik olarakkar la t r ld . Danazol grubundaki s çanlarda distal flep nekrozunun daha az veya ayabilen flep alan n n daha fazla oldu u görüldü. Student s t testi ile de erlendirileniki gruptaki fleplerin canl alan yüzdeleri istatistiksel olarak danazol grubunda yüksekolarak bulundu.Sonuç olarak danazolün random paternli deri flebi ya ayabilirli ini art rdgörüldü. Danazolün random deri flebinin distalinde nekrozu azaltmas , antiinflamatuarve antikoagülan etkileriyle olu mu olabilir. Ancak bir çok organda farkl fizyolojikmekanizmalarla de i ik etkilere yol açmas yan etkilerini art rmaktad r. Bu durumdezavantaj d r. Antiinflamatuar etkinli i ile antikoagülan etkinli inin doza ba mlolarak de i mesi ise ilac n avantaj olabilir. Dolay s yla flep ya ayabilirli ine katksa lad ve olumsuz etkilerinin daha az görüldü ü doz aral n n bulunmas içinçal malar n sürmesi gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Danazol, deri flebi, ya ayabilirlik
Kutanöz malign melanomda Breslow kalınlığı ve prognoz arasındaki ilişki
Amaç: Çalışmamızın amacı gerek coğrafik gerekse fiziki anlamda ülkemizin diğer bölgelerinden daha farklı bir görünüme sahip olan Doğu Karadeniz bölgesinin malign melanom hasta profilinin araştırılması ve bu hastaların sağkalım sürelerinin Breslow kalınlığı ile olan ilişkisinin ortaya konulmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız klinik bir çalışma olup, retrospektif kohort çalışmasıdır. 2007-2018 yılları arasında KTÜ Farabi Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda malign melanom ICD tanısı almış olan 122 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Malign melanom ICD tanısı almış ancak kutanöz malign melanom olmayan uveal melanom, primeri bilinmeyen metastatik melanom ve mukozal melanomlar çalışmaya dahil edilmemiştir. Ayrıca malign melanoma in situ vakaları ve eksik verilere sahip olan vakalarda çalışmaya dahil edilmemiştir. Sağkalım hesaplamalarında 5 yıllık takibi yapılmış 81 hasta değerlendirilmiş ve istatistiksel analiz SPSS programı ile yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızdaki 122 hastanın ortalama tanı yaşı 65,7±15,5 olarak saptanmıştır. Malign melanom tanısı konulan kitlelerin en sık lokalizasyonu alt ekstremite (n=58, %47,5) olarak saptanmıştır. En sık tespit edilen subtip nodüler malign melanom(n=50, %41,0) olmuştur. Takiplerde 81 hastanın 45'i (%55,6) ölmüş, 36'sı (%44,4) ise yaşıyor olarak tespit edilmiştir. Tanı sonrası 1.yıl sonunda hastaların %88'i, 2.yıl sonunda %75'i, 5.yıl sonunda ise %48'i hala yaşamaktaydı. 5 yıl sonunda Breslow kalınlığı ≤4 mm olan hastaların %57'si halen yaşamaktayken, >4 mm olan hastaların ise %39'u halen yaşamaktaydı.
Sıçan siyatik sinirinde modifiye "sleeve neurorrhaphy" ile onarımın elektrofizyolojik, histopatolojik ve fonksiyonel olarak değerlendirilmesi
Amaç: Periferik sinir yaralanması onarımında en sık kullanılan yöntem epinöral onarım tekniğidir. Son zamanlarda bu tekniğe bir alternatif olarak uç-içe onarım ("sleeve neurorrhaphy") konsepti gündeme gelmiş ve epinöral onarıma üstün olduğu gösterilen çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmanın amacı uç-içe onarım tekniği ile epinöral onarımı kıyaslamak ve uç-içe onarım tekniğinin uygulanmasını kolaylaştıracak teknik yöntemlerden bahsetmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada sham grubu (n:5), epinöral onarım yapılan kontrol grubu (n:8) ve "sleeve neurorrhaphy" yapılan deney grubu (n:8) olacak şekilde 3 grupta toplam 21 adet Sprague- Dawley tipi rat kullanıldı. Deneklerin sağ siyatik sinirleri diseksiyon ile ortaya kondu. Sham grubuna herhangi bir ek işlem yapılmadan cilt onarımı yapıldı. Kontrol grubuna epinöral onarım yapılırken, deney grubuna "sleeve neurorrhaphy" işlemi uygulandı. 3 ay boyunca günlük pansuman yapıldı. 3 ayın sonunda yürüme analizi ile SFI(siyatik fonksiyon indeksi) ölçümü, EMG ile motor sinir ileti hızı ölçümü yapıldı. Hayvanlar sakrifiye edildikten sonra siyatik sinirler eksize edildi ve histopatolojik inceleme yapıldı. Bulgular: Yürüme analizi sonucu elde edilen SFI değerlerinde üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Motor sinir ileti hızı değerlendirildiğinde sham grubu, deney ve kontrol grubuna üstün bulundu ancak deney ve kontrol grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Histopatolojik inceleme ile fiber çapı/ akson çapı oranı değerlendirildiğinde sham ve deney grubu arasında anlamlı fark bulunmazken, bu iki grup ile kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç: Sleeve neurorrhaphy ile epinöral onarım arasında fonksiyonel ve histopatolojik analiz değerlerinde anlamlı fark bulundu. Çalışmada bahsedilen teknik öneriler ile beraber, "sleeve neurorrhaphy" sinir onarımında kullanılabilecek önemli bir yöntemdir.
Migren cerrahisinin uzun dönem sonuçları ve anatomik varyasyon ile ağrı ilişkisi
Amaç: Migren cerrahisinin uzun dönem sonuçlarını içeren literatürdeki pek çok çalışmaya rağmen ülkemizde migren cerrahisi tedavisinin uzun dönem sonuçlarının objektif yöntemlerle [ MHI (Migraine Headache Index), MIDAS (Migraine Disability Assessment Score), VAS (Visuel Analog Skala)] yapıldığı yeterli çalışma bulunmamaktadır. Ayrıca hastalarda sağ ve sol taraf arasında anatomik simetri farklılıkları görülmektedir Literatürde bu anatomik farklılıklar ile ağrı ilişkisini gösteren yeterli yayın bulunmamaktadır. Bu çalışma kliniğimize başvuran migren operasyonu geçiren hastaların uzun dönem sonuçlarının tespiti ve ağrı ile anatomik simetri farkı arasındaki ilişkinin tanımlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız klinik bir çalışma olup, retrospektif ayağı olan prospektif bir çalışmadır. Çalışmaya 2017-2021 yılları arasında KTÜ Farabi Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi kliniğinde opere olup operasyon sonrası en az bir yıl takip edilen ve toplam 240 bölgeden operasyon geçiren 93 hasta dahil edilmiştir. Hastaların cerrahi öncesi yaşları, cinsiyetleri, ne zamandır migren hastası oldukları (yıl), yarım baş ağrısı mevcudiyeti, görsel bulgu (aura) mevcudiyeti, ameliyat öncesi aylık ortalama atak sayıları, ameliyat öncesi aylık ortalama atak süreleri (saat), ameliyat öncesi aylık ortalama atak şiddetleri (1-10), migren ağrı indeksleri (MHI) ve ameliyat öncesi dizabilite oranları ( MİDAS skoru) kayıt edildi. Anatomik veriler cerrahi sırasındaki bulguların kayıt edilmesiyle elde edildi. Hastaların hepsine migren cerrahisi iki taraflı uygulandı. Aynı hastada sağ ve sol taraf arasındaki anatomik simetri farklılıkları kayıt edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalar cerrahi sonrası en az 12 ay takip edildi. Hastalara son kontrollerinde, ameliyat sonrası aylık ortalama atak sayıları, ameliyat sonrası aylık ortalama atak süreleri (saat), ameliyat sonrası aylık ortalama atak şiddetleri (1-10), migren ağrı indeksleri (MHI) ve ameliyat sonrası dizabilite oranları ( MİDAS skoru) kayıt edildi. İstatistiksel analiz aşamasında SPSS 23,0 istatistik programı kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların %69'u kadın, %31'i erkek idi. Migren cerrahisi uygulanan hastaların ortalama yaşı 40,0 ± 9,8 olarak saptandı. Migren cerrahi sonrası ortalama takip süresi 37±10,9 olarak saptandı. Migren cerrahisi öncesi aylık ortalama atak süresi 24,0±21,6 saat olarak saptandı. Migren cerrahisi sonrası aylık ortalama atak süresi 10,0±19,4 saat olarak saptandı. Cerrahi öncesi ve sonrası atak süresinde anlamlı farklılık saptanmıştır. Migren cerrahisi öncesi ortalama atak şiddeti 10,0± 0,9 olarak saptandı. Migren cerrahisi sonrası ortalama atak şiddeti 4,0±3,0 olarak saptandı. Cerrahi öncesi ve sonrası atak şiddetinde anlamlı farklılık saptanmıştır. Migren cerrahisi öncesi ortalama MHI 100,0± 93,6 olarak saptandı. Migren cerrahisi sonrası ortalama MHI 4,5±67,3 olarak saptandı. Cerrahi öncesi ve sonrası migren atak indeksinde anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,001). Hastaların %84,9'unda migren ağrı indeksinde (MHI) %50'den çok azalma saptanmıştır. Hastaların %15,1'inde migren ağrı indeksinde (MHI) %50'den daha az azalma saptanmıştır. Hastaların %14'ünde %100 azalma olmuştur. Cerrahi öncesi atak sayısı ve atak süresi ile MHI değişimi arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. Migren cerrahisi öncesi ortalama MIDAS 4,0± 0,7 olarak saptandı. Migren cerrahisi sonrası ortalama MIDAS skoru 1,0±1,2 olarak saptandı. Cerrahi öncesi ve sonrası MIDAS skorunda anlamlı farklılık saptanmıştır. Hastaların 30'unda (%32.3) bilateral baş ağrısı, 63'ünde (%67,7) yarım baş ağrısı mevcut idi. Yarım baş ağrısı olan 51 (%81) hasta anatomik olarak asimetrik, 12 (%12) anatomik olarak simetrik idi. Yarım baş ağrısı olan hastalar anatomik olarak yüksek oranda asimetrik bulunmuştur. Yarım baş ağrısı olan hastalarda anatomik asimetri karşılaştırmasında istatiksel olarak da anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuç: Migren cerrahi tedavisinin etkin olduğunu ve uzun dönem korunduğunu daha önceki çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda da cerrahi tedavinin etkin olduğunu ve uzun dönem korunduğunu göstermektedir. Migren cerrahisi insizyon yerlerinde alopesi ve uyuşukluk gibi hasta tarafından rahatlıkla tolere edilen hafif yan etkileri olan ve hayat kalitesindeki dramatik iyileşme ile beraber maliyet etkin bir tedavidir. Çalışmamızdaki yarım baş ağrısı ile anatomik asimetrinin anlamlı olması periferik mekanizmayı destekler niteliktedir. Çalışmamız yarım baş ağrısı ile anatomik asimetri ilişkisini kıyaslayan literatürdeki ilk çalışmadır.
Metilen mavisi ile boyanmış silikon implantlarda kapsül oluşumu
Günümüzde mastektomi sonrası meme onarımları en sık protez ile yapılmaktadır. Bu hastalarda eş zamanlı yapılan sentinel lenf nodu biyopsisinde sıklıkla metilen mavisi (MM) kullanılmaktadır. MM'sinin inflamatuar etkisinden dolayı meme implant etrafında oluşan kapsülün üzerinde olumsuz bir etki yapabilmektedir. Çalışma deneysel ortamda MM'nin implantların etrafında oluşan kapsül üzerine etkisi olup olmadığını araştırmak için yapıldı. Çalışmada 250-300 gram ağırlığında 32 adet Sprague Dawley cinsi sıçan kullanıldı. Her grupta 8'er denek olmak üzere toplam 4 grup oluşturuldu. Tüm hayvanların sırt bölgelerinde Panniculus Carnosus (PC) kası altında 1x1 cm'lik cepler içerisine 1 adet 1 cm3 implant yerleştirildi. Birinci kontrol grubunda oluşturulan ceplerin içerisine herhangi bir madde enjekte edilmeden kapatıldı. İkinci kontrol grubunda oluşturulan ceplerin içerisinde 0,1 ml %0.9 izotonik sodyum klorür verildi. Üçüncü ve dördüncü deney grubunda oluşturulan ceplerin içerisine sırasıyla 0,1 ve 0,2 ml MM verildi. Operasyonun 60. gününde kapsül dokusu ve silikon implantlar ayrı ayrı çıkarıldı. Kapsül oluşumu hem makroskopik hem de mikroskopik olarak değerlendirildi. Histolojik incelemede inflamasyon, vaskülarizasyon ve fibrozis şiddetine ek olarak kapsül kalınlığı ölçüldü. Kapsül kalınlığı her bir hayvanda ölçülen implantların dorsal, ventral ve lateral kalınlıkların 5 farklı bölgesinden alınan değerlerin ortalaması olarak hesaplandı. İnflamasyon, vaskülarizasyon ve fibrozis şiddeti kesitler içerisinde kapladığı alana göre 0'dan 4'e kadar derecelendirildi. Kapsül kalınlığı açısından Grup I-III, grup I-IV, grup II-III ve grup II-IV arasında anlamlı bir farklılık bulunmuştur (sırasıyla p=0,004; p=0,024; p=0,001; p=0,009). Gruplar arasında inflamasyon durumu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0,093). III. grubun %50'si orta derecede, %37,5'unda şiddetli derecede ve %12,5'unda hafif derecede inflamasyon görülmüştür. Benzer şekilde IV. grubun %62,5'unda orta derecede görünürken, %25'inde şiddetli derecede ve %12,5'unda hafif derecede inflamasyon gözlenmiştir. Grup I'de %57,1'inde hafif, %42,9'unda orta derece, grup II'de %71,4'unda hafif, %28,6'sında orta derecede inflamasyon gözlenmiştir. Bu gruplarda şiddetli derecede inflamasyon gözlenmemiştir. Gruplar arasında vasküler proliferasyon durumu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p=0,014). Grup I ve grup II %85,7'inde 10'dan az, %14,3'ünde 10-20 arası damar kesiti gözlenmiştir. Bu gruplarda 20'dan fazla damar kesiti gözlenmemiştir. Üçüncü grubun %62,5'u 10-20 arası damar kesiti, %25'inde 20'den fazla damar kesiti görülmüştür. Benzer şekilde dördüncü grubun %62,5'unun 10-20 arası damar kesiti görünürken, %12,5'unda 20'den fazla damar kesiti ve %25'inde 10'dan az damar kesiti gözlenmiştir. Gruplar arasında fibrozis durumu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,001). Grup III ve grup IV hayvanların %75'inde şiddetli derecede, %25'inde orta derecede fibrozis görülürken, hafif derecede fibrozis hiç gözlenmemiştir. Grup I'deki deneklerde %57,1 orta derecede, %42,9 hafif derecede, grup II'dekilerde %42,9'unda orta derece, %57,1'inde hafif derecede fibrozis gözlenmiştir. Bu gruplarda şiddetli derecede fibrozis gözlenmemiştir. Bu çalışmada metilen mavisinin kapsül kontraktürü üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Metilen mavisinin implant cebi içerisine verilmesi kapsül kalınlığını, inflamasyon, vaskülarizasyon ve fibrozisi artırarak kapsül kontraktürü riskini artırmaktadaır. Kapsül kontraksiyonu enjekte edilen metilen mavisinin dozundan etkilenmemektedir. Anahtar kelimeler: metilen mavisi, kapsül kontraktürü, meme implantı, meme rekonstrüksiyonu.
Farklı yara kapatım modellerinde apoptosis süreci
Iskemiye ikincil damarlanma esnasında çentık sinyal yolagının rolü
Embriyonik dönemi takiben yeni damar olusumu, dinamik bir islem olup organizmanın metabolik, immünolojik ve büyüme gereksinimlerine cevap verecek biçimde gerçeklesmektedir. Dogum sonrası dönemde, yeni damar olusumu için en önemli uyaranın hipoksi oldugu düsünülmektedir. Çentik sinyal yolagı hücreler arası iletisimi saglayarak, hücrelerin büyümesi, farklılasması ve özellesmesi açısından önemli bir role sahiptir. Islevsel bir Çentik sinyal yolagı, normal damar gelisimi açısından gereklidir. Embriyonik dönemde damarın arter veya ven yönünde farklılasmasını sagladıgı gibi, olusan damar agının islevselligi açısından dallanma isleminde dengeliyici bir rol üstlenmektedir. Bu denge, dallanan damarın en ucundaki endotel hücrelerinde sentezlenen DLL4 ile saglanmaktadır. Bu moleküller ana damar endoteli üzerindeki çentik reseptörleri ile etkilesime girerek vascular endothelial growth factor receptor 2 sentezini baskılamaktadır. Böylece, vascular endothelial growth factor'un dallandırıcı etkisi baskılanmaktadır. Postembriyonik dönemde, Iskemiye ikincil gelisen damarlanma esnasında Çentik sinyal yolagının etkisi halen bilinmemektedir. Bu çalısmada, sıçanda olusturulan iskemi modelinde Çentik sinyal yolagının etkili olup olmadıgı sorusuna cevap aramaktayız. Çalısmada 30 adet erkek "Sprague Dawley" cinsi sıçan kullanıldı. Iskemi modeli olarak, sırt bölgesinde kaudal bazlı random paternli deri flebi (modifiye McFarlane flebi) tercih edildi. Sıçanlar 2 gruba ayrıldı. Grup I (kontrol grubu): bu grupta yer alan 6 sıçana herhangi bir cerrahi islem uygulanmadı. Cerrahi grubunda kullanılan McFarlane flebinin distal kısmına denk gelen bölgeden doku biopsisi yapıldı. Kalp içinden kan örneklemesi yapıldıktan sonra sıçanlar sakrifiye edildi. Grup II (cerrahi grubu): Bu grupta yer alan 24 sıçandan McFarlane dorsal deri flebi kaldırıldı ve tekrar yerine dikildi. Doku ve kan örneklemeleri ilk 6 sıçandan 55 cerrahi sonrası 1. gün, ikinci 6 sıçandan cerrahi sonrası 3. gün, üçüncü 6 sıçandan cerrahi sonrası 5. gün ve son 6 sıçandan cerrahi sonrası onuncu gün yapıldı. Örnekleme islemini takiben sıçanlar sakrifiye edildi. Alınan kan ve doku örneklerinde incelenen parametreler: ELISA yöntemi ile kanda DLL4 ve VEGF seviyeleri, GZ - PZR yöntemi ile dokuda DLL4 ve VEGF ifadelenmesi ve immünohistokimyasal boyama yöntemleri ile dokuda DLL4 proteinin tayini. Kontrol grubuna ait iskemik olmayan doku ile karsılastırıldıgında, iskemik dokuda VEGF transkripsiyonunun cerrahi sonrası birinci gün %66 oranında azaldıgı gözlenmistir. Cerrahi sonrası 3. gün bazal seviyelere tekrar ulastıktan sonra, en yüksek seviyesine %40'lık artıs ile cerrahi sonrası besinci gün ulastıgını görmekteyiz. Cerrahi sonrası onuncu gün, ifadelenme bazal seviyeye göre %68 azalmaktadır. Gruplar arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlıdır (p < 0.01) . DLL4 ifadelenmesine bakacak olursak, kontrol grubundan elde edilen düzeylere göre iskemik dokuda DLL4 transkripsiyonunun cerrahi sonrası birinci gün % 63 oranında azaldıgı gözlenmistir. Cerrahi sonrası 3. Gün %147, 5. Gün ise %172 artıs saptanmıstır. Onuncu günde, bazal seviyelere göre %70 azalma saptanmıstır. Gruplar arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlıdır (p < 0.01) . Kanda ölçülen VEGF seviyelerinin ortalamalarına bakıldıgında; kontrol grubu: 0,09 pg/ml, cerrahi grubu I: 0,37 pg/ml, cerrahi grubu II: 0,63 pg/ml, cerrahi grubu III: 0,25 pg/ml ve cerrahi grubu IV: 0,19 pg/ml olarak bulundu. Gruplar arası fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmustur ( p < 0.01). Kanda ölçülen DLL4 seviyelerine bakıldıgında; cerrahi grubu I: 0,175 ng/ml ve cerrahi grubu II: 0,28 ng/ml olarak bulundu. Cerrahi grubu III ve IV ile kontrol grubundan alınan örneklerde düsük seviyeye baglı olarak ölçüm yapılamadı. Gruplar arası farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p < 0.01). DLL4 antikoru ile yapılan immünohistokimyasal boyamada, kontrol grubunda bazı endotelyal hücrelerde minimal sitoplazmik granüler boyanma gözlendi. Cerrahi uygulanan gruplarda kapiller proliferasyon alanlarında daha belirgin olmak üzere, endotelyal hücrelerde degisken siddetlerde yaygın pozitif reaksiyon gözlendi. Cerrahi grupları arası boyanma siddetinde farklılık gözlenmedi. Daha önce yapılan çalısmalarda, Çentik sinyal yolagının embriyo ve tümör damarlarlarında aktive oldugu gösterilmisti. Bu çalısmada, Çentik sinyal yolagının iskemi ile tetiklenen damarlanma esnasında aktive oldugunu göstermekteyiz.
Adipoz doku kökenli kök hücre naklinin abdominoplasti sonrası transvers rektus abdominis kas-deri (TRAM) flebi yaşayabilirliği üzerine etkileri: Deneysel çalışma
Abdominoplastinin, TRAM flep cilt adası beslenmesini sağlayan perforatör arterleri kalıcı olarak zedelediği bilinmektedir. Bu hasarı azaltmak ve damarlanmayı arttırarak flep yaşayabilirliğini arttırmak adına cerrahi geciktirme yöntemleri, vaskülogenezi tetikleyici büyüme faktörleri, farmakolojik ajanlar ve gen tedavileri denenmiştir. Abdominoplasti sırasında lokal olarak uygulanan adipoz doku kökenli kök hücrelerin daha sonra yapılması olası TRAM flebin yaşayabilirliği üzerindeki etkilerini araştıran bir çalışmaya literatürde rastlanılmamıştır. Çalışmada toplam 7 grup oluşturuldu. Grup 1'de sadece TRAM flep uygulandı. Grup 2, 3 ve 4'te sırası ile abdominoplastiden 1 hafta, 2 hafta ve 4 hafta sonra TRAM flepler hazırlandı. Aynı işlemlerin aynı süreler ile uygulandığı grup 5, 6 ve 7'de ise abdominoplasti sırasında adipoz doku kökenli kök hücre (ADKKH) enjeksiyonları yapıldı. Tüm gruplarda TRAM flepler kaldırılıp yerine dikildikten 7 gün sonra flep canlı alanı hesaplamaları gerçekleştirildi. Her gruptan 1 sıçanın flebinin anjiyografik görüntüleri alındı. Bu aşamada abdominoplasti sırasında kesilen rektus abdominis muskulokutan peforatör arterlerin yeniden oluşup oluşmadığının gösterilmesi ve sayılması işlemi gerçekleştirildi. TRAM flep dokuları histopatolojik inceleme amacı ile alındı. Histopatolojik incelemede; kapiller dansite ve flebin kas komponentinde meydana gelen değişiklikleri değerlendirmek için fibroz gradient ölçümleri yapıldı. DiI ile işaretli ADKKH'lerin dokuda takibi için floresan mikroskopta inceleme yapıldı. Abdominoplastilerin yapıldığı gün, TRAM fleplerin kaldırıldığı gün ve hayvanların sakrifiye edildiği günlerde kanda VEGF düzeyleri çalışıldı. Grup 1'in ortlama canlı flep alanı % 82,90 ± 7,59 olarak bulundu. Grup 2, grup 3 ve grup 4'ün ortalama canlı flep alanları sırası ile % 2,24 ± 3,71, % 3,31 ± 3,29, % 9,40 ± 6,18 bulundu. Grup 5, grup 6 ve grup 7'nin ortalama canlı flep alanları sırası ile % 15,83 ± 6,41, % 31,92 ± 9,29, % 64,98 ± 10,95 bulundu. Grup 5, 6 ve 7'nin canlı flep alanı yüzdeleri sırası ile grup 2, 3 ve 4'ten anlamlı şekilde yüksek bulundu. Grup 7 canlı flep alanı grup 6'dan, grup 6'nın canlı flep alanı grup 5'ten anlamlı şekilde yüksek bulundu. Abdominoplasti sırasında sayılan, her iki rektus abdominis kasından çıkan muskulokutan perforatör arter sayıları 7,98 ± 1,10 adet bulundu. Gruplar yeni oluşan muskulokutan perforatör arterler açısından incelendi. Grup 2 ve grup 3'te hiçbir sıçanda yeni oluşan muskulokutan perforatör gösterilemedi. Grup 4'te 0,29 ± 0,49, grup 5'de 0,43 ± 0,53, grup 6'da 1,14 ± 0,69 ve grup 7'de 2 ± 0,82 adet yeni oluşan muskulokutan perforatör arter gösterildi. Tüm gruplarda abdominoplasti sonrası sayılan perforatör arter sayıları, abdominoplasti öncesi sayılan değerlerden anlamlı olarak düşük bulundu. Grup 7'nin abdominoplasti sonrası sayılan perforatör arter sayısı diğer gruplardan anlamlı olarak yüksek bulundu. Grup 1'de kapiller dansite ortalaması 6,86 ± 0,50, grup 2'de 0,36 ± 0,05, grup 3'te 0,67 ± 0,13, grup 4'te 2,79 ± 0,53, grup 5'te 2,46 ± 0,58, grup 6'da 3,71 ± 0,47, grup 7'de 7,01 ± 0,70 olarak bulundu. Grup 5, 6 ve 7'nin kapiller dansite ortalamaları sırası ile grup 2, 3 ve 4'ten anlamlı şekilde yüksek bulundu. Grup 7'nin kapiller dansite ortalaması grup 5'ten anlamlı olarak yüksek bulundu. Fibröz gradient ortalamaları açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Floresan mikroskobu altında yapılan immünohistokimyasal inceleme sonucunda DiI işaretli ADKKH'lerin damar duvarına endotel hücresi olarak katıldığı gösterildi. Grup 5, 6 ve 7'nin bazal VEGF değerleri (0. gün) ile 2. kan değerleri arasındaki artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Bu çalışmanın sonuçlarına göre; ADKKH'ler, lokal uygulama ile abdominoplasti sonrası TRAM flep yaşayabilirliğini arttırmıştır. Ayrıca abdominoplasti sonrası geçen sürenin de flep yaşayabilirliği üzerine etkili olan bir değişken olduğu gösterilmiştir. Flep yaşayabilirliğindeki artış dokuda meydana gelen damarlanma artışı ve muskulokutan perforatör arterlerin yeniden oluşması ile ortaya çıkmıştır. ADKKH'lerin kan VEGF düzeylerini arttırarak ve direkt olarak endotel hücrelerine dönüşerek damarlanmada artışa neden olduğu gösterilmiştir. Deneysel araştırmalarda flep yaşayabilirliğini arttırmak adına ADKKH uygulamaları ile başarılı sonuçlar elde edilmektedir. İleride klinikte flep yaşayabilirliğinin riskli olduğu durumlarda ADKKH'lerin kullanıma girebileceğini ve başarılı sonuçların elde edilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: TRAM flep, abdominoplasti, adipoz doku kökenli kök hücre, vaskülarizasyon.
Diyabet ve kronik böbrek hastalığı olan sıçanlarda adipoz kökenli stromal vasküler fraksiyonun deri flebi yaşayabilirliği üzerine etkisi: Deneysel çalışma
Diyabet (DM) ve kronik böbrek hastalığı (KBH) görülme sıklığı giderek artan epidemik hastalıklardır. Mikroanjiopati ve makroanjiopati zemininde gelişen yaralar kronikleşerek ekstremite ampütasyonlarına varan ciddi morbiditelere neden olur. Bu yaraların rekonstrüksiyonunda kullanılan fleplerde ise yüksek nekroz oranları bildirilmiştir. Yapılan çalışmalarda adipoz kökenli stromal vasküler fraksiyonun (SVF) deri flebi yaşayabilirliğini arttırıcı etkileri gösterilmiştir, ancak KBH ve DM ve KBH'nin birlikte görüldüğü hasta grubunda deri flebi yaşayabilirliğine etkisine yönelik bir çalışma literatürde bulunmamaktadır. Çalışmamızda 48 adet Sprague Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Diyabet modeli intraperitoneal 65mg/kg streptozosin ile yapıldı. Kronik böbrek hastalığı modeli olarak 5/6 nefrektomi tercih edildi. Her grupta 12 sıçan olacak şekilde 4 grup oluşturuldu, her gruptan 2 hastalık gelişmiş sıçan inguinal bölgelerinden SVF elde etmek amaçlı kullanıldı. Grup I (kontrol grubu): Sıçanların sırt bölgesinden iki adet flep kaldırıldı, fleplere fosfat tamponlu salin (PBS) verildi. Grup II (DM), Grup III (KBH), Grup IV (DM+KBH): Hastalık oluşturulduktan sonra uygun süre beklenildi, iki adet flep kaldırılarak soldaki flebe SVF enjekte edildi diğer flebe PBS verildi. 7 gün sonra deney sonlandırılarak flepler makroskopik ve histopatolojik incelemeye alındı. Makroskopik değerlendirme canlı alan yüzdesi ölçümü ve mikroanjiografi ile yapıldı. Histopatolojik değerlendirmede; hematoksilen-eozin ve CD31 boyanmış kesitlerde kapiller dansite ölçümü yapıldı. Bütün sıçanlarda, 1. ve 7. günlerde, kanda VEGF düzeyi çalışıldı. Hastalık gruplarına SVF, flep canlılığını anlamlı arttırdığı gözlendi (p<0,05). SVF verilen fleplerde PBS grubuna göre kapiller dansite istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Bu sonuç mikroanjiografik damar sayımıyla uyumluydu. DiI işaretli kök hücrelerin endotel hücresine dönüşümü gösterildi. VEGF kan seviyeleri ise kontrol grubuna göre anlamlı artış gözlenirken 1. ve 7. günler arasındaki fark bir tek Grup II (DM)'de anlamlıydı (p<0.05). Çalışma sonucunda; DM ve KBH'nin flep yaşayabilirliğini azalttığını ve bu iki hastalığın birlikte görüldüklerinde flep yaşayabilirliğinin en az olduğu gösterildi. SVF'nin flep yaşayabilirliğini endotele dönüşerek ve neovaskülarizasyonla arttırdığı görüldü. Flep canlı alan yüzdesinin ise kontrol grubuna göre daha düşük olduğu gözlendi. Bu bulgular sonunda DM ve KBH'nin yarattığı mikroçevre değişikliklerinin üremi daha fazla olmak üzere in vivo olarak kök hücre fonksiyonlarını olumsuz etkilediğini düşünüldü.
Kronik böbrek hastalığı olan sıçanlarda adipöz kökenli stromal vasküler fraksiyonun ve trombositten zengin plazmanın kemik iyileşmesi üzerine etkileri
Günümüzde Dünya nüfusunun %10 kadarında herhangi bir seviyede böbrek hastalığına bağlı problemler gözlenmektedir. Kronik böbrek hastalığının (KBH) osteoblast/osteoklast dengesinin bozulması ve mineralizasyonun azalması gibi mekanizmalar ile kemik yapısını bozduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, kronik böbrek hastalığı olan sıçanlarda yağ hücresi kökenli kök hücreden zengin stromal vasküler fraksiyonun (SVF) ve trombositten zengin plazmanın (TZP) kemik iyileşmesi üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada kullanılan 62 adet Sprague- Dawley cinsi erkek sıçan, Grup I (n:12), Grup II (n:12), Grup III (n:12) ve Grup IV (n:16) olmak üzere dört gruba ayrıldı. 10 sıçan SVF ve TZP eldesi için kullanıldı. Sağlıklı kontrol grubu olarak kullanılan Grup I hariç diğer gruplara KBH oluşturmak için cerrahi olarak 5/6 nefrektomi modeli uygulandı. Gruplardaki tüm sıçanların sol femurlarına tur motoru ile kırık oluşturulmasını takiben intramedüller kemik fiksasyonu uygulandı. Grup II sıçanlar KBH kontrol grubu olarak takip edildi. Grup III sıçanların kemik kırığı bölgesine kalsiyum ile jelleştirilmiş TZP verildi. Grup IV sıçanlarının kemik kırığı bölgesine TZP ve SVF tedavisi uygulandı. Sıçanların KBH tanısı ve takibine yönelik, 3 haftalık aralık ile ağırlık ölçümü yapıldı ve 0. gün, 3, 6 ve 12. haftada sıçanların kan hemoglobin, üre ve kreatinin seviyeleri ölçüldü. Kandan kemik iyileşmesi parametreleri olan parathormon, D vitamini ve kalsiyum alınarak kemik kırığı oluşturulması öncesi ve sonrası olarak karşılaştırıldı. Kemik iyileşmesi ve kallus oluşumu; biyomekanik olarak üç nokta bükme testi, radyolojik olarak bilgisayarlı tomografi ve direkt grafi, histopatolojik olarak ve immun boya olan osteokalsin ile değerlendirildi. Kök hücrelerin osteoblastik dönüşümü immunfloresan mikroskopunda DiI boyaması ile gösterilmesi amaçlandı. Grup II, III ve IV de bulunan KBH'li sıçanların ağırlık değişimi istatistiksel olarak anlamlı olarak bulundu. Morfolojik olarak kallus dokusu miktarı ve kemiğin düzgün iyileşme bulguları sırası ile: Grup IV> GrupIII> Grup I> Grup II olarak gözlendi. Kemiklerin mekanik dayanıklılıkları sırası ile: Grup IV> GrupIII> Grup I> Grup II olarak ölçüldü. Kemik iyileşmesinin radyolojik değerlendirilmesi rakamsal değeri arttıkça iyileşmeyi gösteren modifiye Lane ve Sandru skorlama sistemine göre yapıldı. Skorlama sonuçları: 3.91 ±0.64 (Grup I), 3.5 ±0.64 (Grup II), 5.08 ±1.44 (Grup III), 5.43 ±0.99 (Grup IV) olarak bulundu. Kortikal kemik iyileşme bölgesinden, kallusun en dış noktasına olan kalınlıklarının ölçülmesi sonucu ortalama kallus kalınlıkları; 2.16 ±0.51 (Grup I), 1.75 ±0.50 (Grup II), 2.90 ±0.26 (Grup III), 3.23 ±041 (Grup IV) olarak ölçüldü. Kemik iyileşmesi skorlama sistemi sonuçları ile ölçülen kallus kalınlıklarının karşılaştırılmasında; skorlama sistemi ile kallus kalınlıkları arasında anlamlı korelasyon gözlendi. 0. gün, 3. hafta, 6. hafta ve 12. haftada alınan kan örneklerinde BUN, kreatinin seviyelerinde yükselme ve hemoglobin seviyelerindeki düşme anlamlı bulundu. Tüm denek gruplarında kan kalsiyum, PTH ve D vitamini sonuçlarında düşüş gözlendi. KBH'lı gruplardaki sıçanlarda kırık öncesi benzer kemik iyileşmesi parametreleri gözükmekte iken uygulanan TZP ve SVF tedavileri sonrası vitamin ve minerallerdeki azalma daha az oldu. Histopatolojik değerlendirmede kemik dokunun iyileşme skorlaması (Allen skorlaması) sonuçları 4.71±0.99 (Grup I), 4.17 ±0.62 (Grup II), 5.17 ±0.90 (Grup III), 5.38 ±0.88 (Grup IV) olarak bulundu. Kemik dokunun mineralizasyon miktarları 1.43 ±0.49 (Grup I), 1.33 ±0.47 (Grup II), 1.50 ±0.50 (Grup III), 1.68 ±0.49 (Grup IV) olarak bulundu. Kemik dokunun immunohistokimyasal incelenmesinde osteokalsin ile boyanma yoğunluklarına göre 1.43 ±0.49 (Grup I), 1.33 ±0.47 (Grup II), 2.17 ±0.37 (Grup III), 2.38 ±0.49 (Grup IV) olarak bulundu. Kemik hücrelerine özel immünolojik boya olan osteokalsin ile boyalı preparatlar aynı kesitlerin DiI boyaması ile karşılaştırıldı. Adipoz kaynaklı kök hücrelerin kemik hücresine dönüşüm gösterildi. Çalışmamızda kronik böbrek hastalığının kemik iyileşmesine olan olumsuz etkilerinin TZP ve SVF tedavileri ile mekanik, histolojik, radyolojik ve biyokimyasal olarak daha olumlu parametreler elde edilebileceği gösterildi. Kemik kırığı sonrası oluşan kallus dokusunun kalınlığı kemik dokunun iyileşme sürecini uzatsa da geç dönemde daha sağlam kemik oluşumuna öncül olacağı gösterildi. KBH hastalarında kemik iyileşmesinin hızlandırılması ve regüle edilmesi amacı ile mezenkimal kök hücre uygulanması sonrası hayvan çalışmalarında elde edilen olumlu sonuçların klinik uygulamada benzer etkileri gösterebileceği düşüncesindeyiz.
Ratlarda değişik tram flep delay yöntemleri ve iskemik önkoşullama ile karşılaştırılması
Meme rekonstruksiyonunda halen pediküllü TRAM flep en sık uygulanan yöntemlerden biridir. Bu flebin en önemli dezavantajı deri adasında gözlenen nekrozdur. Çalışmamızda yaşayan deri adasını artırmak amacıyla farklı delay yöntemleri ve İÖ uyguladık ve sonuçlarını birbiriyle karşılaştırdık. 40 adet Wistar sıçanda 6x3 cm'lik TRAM flebini kullandık. Hayvanlar her grupta 8 adet olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubu da TRAM flep nondominant pedikülünden kaldırılıp orijinal yerine suture edildi. Grup 2'de sol TRAM flebin dominant pedikülü kesilip 1 hafta sonra flep kaldırıldı. Grup 3'te planlanan flebe sadece cilt insizyonu yapıldı ve 1 hafta sonra TRAM flep kaldırıldı. Grup 4'te hem dominant vaskuler pedikül kesildi, hem de cilt insizyonu yapıldı ve 1 hafta sonra flep kaldırıldı. Grup 5'te İÖ, 10 dakika iskemi / 10 dakika reperfüzyon periyotlarının 3 defa tekrarlanması ile yapıldı. TRAM flebin kaldırılmasından 1 hafta sonra yaşayan deri alanı değerlendirildi ve yaşayan flebin total flep alanına yüzdesi kayıt edildi, her gruptan iki sıçana mikroanjiografi uygulandı. Sadece cilt insizyonu yapılan delay grubu dışındaki bütün grupların istatistiksel olarak anlamlı yaşayan flep deri adasını artırdıgını saptadık. İÖ'nin, sıçan TRAM flep modelinde delay işlemine alternatif olup olamayacağını araştırdık ve İÖ'nin yaşayan flep alanını artırmada cerrahi delay kadar etkili olmadığını saptadık.
Aksiyel ve perforator paternli flep pediküllerinin rotasyona dayanıklılıklarının karşılaştırılması; Cerrahi geciktirme yöntemi ile rotasyon arkının arttırabilirliğinin araştırılması
Flep pedikülünün rotasyona uğraması fleplerde önemli bir dolaşım yetmezliği sebebidir. Pedikül torsiyonu ameliyat sırasında kaza eseri olabileceği ya da teknik hatalardan kaynaklanabileceği gibi, flebin defekt alanına transferi sırasında bir zorunluluk gereği de olabilir ve böyle bir durumda flep vasküler dolaşımını tehlikeye atabilir.. Biz bu deneysel çalışmada ratlarda aksiyel paternli flep pedikülü ve perforator paternli flep pediküllerinin rotasyona dayanıklılığını karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmanın ikinci kısmında ise bu rotasyon arkını arttırabilmede cerrahi geciktirme işleminin etkili olup olmadığını araştırdık. Çalışma için 120 adet erkek Wistar sıçan kullanıldı. 50 hayvanda 3x3 cm boyutlarında çift taraflı kasık flebi, yüzeyel inferior epigastrik damarlar üzerinden kaldırıldı. Sağ tarafdaki flep kaldırıldığı şekilde geri orijinal yerine dikildi ve tüm sıçanlarda kontrol grubu olarak kullanıldı. Bu 50 hayvan sol taraf kasık flebinde yapılan prosedüre göre 5 gruba ayrıldı. İlk grupdaki 10 hayvanın flebi kaldırıldıktan sonra saat yönünde 90 derece döndürülerek yerine geri dikildi. Grup II'deki 10 hayvanın flebi kaldırıldıktan sonra 180 derece döndürülerek yerine geri dikildi. Grup III'de flebe uygulanan rotasyon derecesi 270, grup IV'de 360, grup V'de 720 dereceydi. Diğer 50 hayvanda 3x3 cm boyutlarında çift taraflı posterior uyluk perforator flebi kaldırıldı. Sağ tarafdaki flep kaldırıldığı şekilde geri orijinal yerine dikildi ve tüm sıçanlarda kontrol grubu olarak kullanıldı. Bu 50 hayvan da sol taraf kasık flebinde yapılan prosedüre göre 5 gruba ayrıldı. İlk grupdaki 10 hayvanın flebi kaldırıldıktan sonra saat yönünde 90 derece döndürülerek yerine geri dikildi. Grup II'deki 10 hayvanın flebi kaldırıldıktan sonra 180 derece döndürülerek yerine geri dikildi. Grup III'de flebe uygulanan rotasyon derecesi 270, grup IV'de 360, grup V'de 720 dereceydi. Fleplerin kaldırılmasından 1 hafta sonra yaşayan deri alanı değerlendirildi ve yaşayan flebin total flep alanına yüzdesi kayıt edildi, her gruptan 3 sıçana mikroanjiografi uygulandı. Her grupdan 3 flep örneği histopatolojik inceleme ile ödem, konjesyon, inflamasyon ve iskemi açısından değerlendirildi. Bütün kontrol grupları hem aksiyel hem perforator grup da beklenildiği gibi sorunsuz yaşadı, bu gruplarda yaşayan flep oranı %100'dü. Aksiyal grupda grup I, II, III, IV'de çalışma grubu fleplerinden hiç birinde anlamlı nekroz gözlenmedi. Buna karşın perforator grupda grup I, II çalışma grubu fleplerinde anlamlı nekroz gözlenmezken, grup III'den başlayarak grup IV ve V'de değişen derecelerde nekroz gözlendi. İstatiksel olarak; perforator gruplarda hem daha erken rotasyon derecelerinde nekroz gözlenmeye başlarken hem de ortalama nekroz alanları aksiyel gruba göre daha fazlaydı. Histolojik ve mikroangiografik bulgular bunu destekler nitelikteydi. Çalışmanın ikinci bölümünde 20 adet rat rastgele 2 gruba bölündü. İlk grubda cerrahi geciktirme işleminin ardından 3x3 cm boyutlarında kasık flebi kaldırıldı. Pedikülü 720 derece rotasyona uğratıldıktan sonra yerine dikildi. İkinci grubda cerrahi geciktirme işleminin ardından 3x3 cm boyutlarında posterior uyluk perforator flebi kaldırıldı. Pedikülü 720 derece rotasyona uğratıldıktan sonra yerine dikildi. Pedikülü rotasyona uğramış fleplerde yaşayan deri adasında cerrahi geciktirme yöntemi ile artış sağlanmış olsa da bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak; aksiyel pedikül paternine sahip fleplerin, perforator paterne sahip olanlara kıyasla rotasyonuna daha dayanıklı olduğunu ve cerrahi geciktirmenin flebin rotasyon arkını arttırmada etkin bir yöntem olmadığını saptadık.
Serbest fleplerde başarısızlık nedenleri ve kurtarma stratejilerinin araştırılması
SERBEST FLEPLERDE BAŞARISIZLIK NEDENLERİ VE KURTARMA STRATEJİLERİNİN ARAŞTIRILMASISerbest doku nakli büyük ve lokal dokularla kapatılamayan doku defektlerinin tedavisinde plastik cerrahi için çok önemli bir yere sahiptir. Günümüzde büyük mikrocerrahi merkezlerinde yapılan geniş serilerde %5 ile % 25 arasında serbest flep revizyona alınmaktadır ve bu dokuların çoğunun telafi edilmesi oldukça zor olmaktadır. Bu da, serbest fleplerin revizyona alınma nedenlerinin bilinmesi ve revizyona alınan fleplerin kurtarılma stratejilerinin kavranmasını çok önemli hale getirmektedir.Çalışmada 2005 ve 2010 yılları arasında yapılan 334 serbest doku nakli retrospektif olarak incelenmiştir. Fleplerin yıllara göre dağılımları, etyolojiler, yapıldığı bölgeler, flep çeşitleri, revizyon yapılan flep sayısı, revizyona alınma nedenleri, revizyona alınan fleplerden başarısız olanlar ve başarısızlık nedenleri tanımlandı.Toplam 334 flep içerisinden 43 flep revizyona alınmış olup 20 tanesinde arterde, 18 tanesinde vende, 4 tanesinde ise hem arter hem de vende tromboz görülmüştür. Ayrıca 1 tanesinde cross-leg ayrılması sonucu flep başarısız olmuştur. 34 flepte ilk 24 saat içerisinde dolaşım sorunu tespit edildiğinden revizyona alınmıştır. 16 flepte ise revizyon yapılmış ancak sonuç başarısız olmuştur. En çok alt ekstremiteye flep uygulanmış olup en çok uygulanan flep çeşidi ise ALT olarak saptanmıştır. En çok revizyon yapılan ve en çok başarısız olan flep çeşidi de ALT olmuştur. En çok travmaya bağlı serbest doku nakli yapma ihtiyacı görülmüştür. Sonuç olarak, % 95 oranında başarı sağlanmıştır.Serbest doku naklinde, ameliyat öncesi hasta hazırlığı ile başlayıp ilgili ameliyat tekniğinin uygulaması ve sonrasında yakın takip ile devam eden zor bir süreçtir. Cerrahın tüm bu aşamalarda yapılması gerekenlere hakim olması ve herhangi bir sorunla karşılaştığında bunu saptayıp çözüm üretebilmesi başarıyı getiren en önemli özellikler olarak görülmektedir.
Sıçanlara intraoperatif PRP kullanımının venöz konjesyon oluşturulmuş fleplerin yaşayabilirliğine etkisi
Bu çalışmanın amacı total venöz yetmezlik oluşturulmuş sıçan epigastrik ada flebinde PRP'nin flep yaşayabilirliği üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışmada inferior epigastrik arter ada flebi kullanıldı. Çalışma 17 adet Wistar cinsi erkek sıçan üzerinde yapıldı. Sıçanlar random olarak deney,sham ve kontrol olmak üzere üç gruba ayrıldı. Deney grubu venöz konjesyone fleplere 0,5 ml PRP uygulandı. Sıçanlar postoperatif 7 gün izlendi. Yedinci günün sonunda yüksek doz ketamin enjeksiyonu ile sakrifiye edildi. Değerlendirme makroskopik gözlem, digital ortamda topografik değerlendirme ile flep nekroz yüzdelerinin karşılaştırılması ve histopatolojik değerlendirme ile yapıldı. Makroskopide Sham ve deney grubunda postoperatif 7. günde nekroz gelişirken, deney grubunda venöz yetmezlikte olduğu ve nekroz oranlarının sham grubuna göre daha düşük olduğu gözlendi. Makroskopik bulgular histopatolojik inceleme ile doğrulandı. Topografik değerlendirme ile ölçülen nekroz yüzdeleri kontrol ve sham ,deney grupları arasında karşılaştırıldığında belirgin farklar gözlendi ancak istatiksel olarak anlamlı değildi. Elde edilen bulgulara dayanılarak total venöz yetmezlik oluşturulmuş ada fleplerde PRP'nin flep yaşayabilirliğini etkisi tartışmalı olduğu sonucuna varılmıştır.
Periferik sinir onarımlarında ters uç-yan sinir greftlerinin uç-uca sinir greftleri ile karşılaştırılması ( sıçanlarda deneysel çalışma )
Periferik sinirler, neoplazmlar, travmalar, kompresyon durumları, enflamatuarhastalıklar, enfeksiyonlar, cerrahi işlemler gibi çok çeşitli nedenlerden dolayı zarargörebilmektedir. Yaralanmanın etiyolojik özelliğine, şiddetine, yaralanmanınbulunduğu anatomik lokalizasyon bağlı olarak farklı yöntemlerle sinir onarımıyapılabilir. Klinikte aynı anda birden fazla hedef kas dokusunun tek bir intakt sinir ilenörotize edilmesini gerektiren klinik durumlarla karşılaşılabilinir. Böyle bir problemeyönelik olarak literatürde uç-yan onarımın değişik modifikasyonları uygulanmayaçalışılmıştır. Genellikle de bu yöntemler çoklu veya seri uç-yan onarım şeklindedir.Bu çalışmada ters uç-yan olarak literatürde tanımlanan yöntemi sinir grefti ilebirlikte uygulayarak, tek bir intakt sinir ile iki ayrı hedef kas grubunu nörotize etmeyihedefledik. Bu amaçla 6 deneysel grup planlandı:? Grup 1: Kontrol grubu;? Grup 2: Onarım yapılmayan grup;? Grup 3: Uç-uca onarım grubu;? Grup 4: Ters uç-yan onarım grubudur.At nalı şeklindeki sinir greftinin ortasına açılan epinöral pencereye intakt sinirinucu sütüre edilerek sinir greftinin iki ucunda da aksonal ilerleme sağlandı. Ters uçyanonarımın fizyolojisini daha iyi değerlendirebilmek amacı ile Grup 5 ve Grup 6oluşturuldu. Grup 5'te at nalı greftin uçlarına farklı hedef dokular sütüre edilirken Grup6'da greftin bir ucu bağlanarak nörotropizm incelenmiştir.Bu çalışmanın değerlendirilmesinde yürüme analizi, EMG ve elektronmikroskobisinde myelinli ve myelinsiz aksonların sayımı yapılmıştır.Grup 4'ün (ters uç-yan onarım) yürüme analizleri ve EMG bulguları, Grup 3'te(uç-uca onarım) elde edilen bulgulara göre istatistiksel olarak daha anlamlıbulunmuştur. Sinir greftinin uçlarından alınan örneklerin elektron mikroskobikincelemesinde, ters uç-yan onarım yapılan grupta myelinsiz ve myelinli aksonsayılarının, uç-uca onarımın yapıldığı gruba göre istatistiksel olarak daha fazlaolduğu saptanmıştır.Bu çalışmada, sinir dokusu, kas dokusu ve serbest bağlamanın nörotropizmaçısından önceliği de değerlendirilmiş ve sinir dokusunun diğerlerinden daha baskınolduğu görülmüştür. Aksonal ilerleme açısından ideal bir ortam sağladığı nörotropizmçalışmaları için bu çalışma iyi bir model olabilir.Sonuçlar göz önüne alındığında, tek bir intakt sinirin ters uç-yan onarımyöntemi ve sinir grefti kullanılarak iki hedef kası başarılı bir şekilde innerveedebileceği gösterilmiştir.
Stromal vasküler fraksiyon ve plateletten zengin fibrinin subdermal enjeksiyonunun deri komponentlerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: İntrinsik ve ekstrinsik mekanizmalarla gerçekleşen yaşlanma süreci kendisini birçok bulgu ile göstermektedir. Bu bulguların en belirgin ve göze çarpan şekli deri bulgularıdır. (1, 2) Bu çalışmada serum fizyolojik (SF), otolog plateletten zengin fibrin (PRF) ve otolog stromal vasküler fraksiyon (SVF) tavşan kulağına tek doz olarak subdermal olarak enjekte edilmiş ve deri komponentlerine histolojik düzeyde etkileri değerlendirilmiştir. Yaşlanmanın deri bulgularını yavaşlatmak ya da önlemek amacıyla kullanılabilecek proliferatif bir etkinin varlığı araştırılmıştır. Yöntem: Çalışma 24 adet 8-12 aylık, 2,5-3 kg ağırlığında dişi Yeni Zelanda tavşanın 48 kulağında yapıldı. Her bir denekten 20-25 ml inguinal yağ yastıkçığı eksize edilerek SVF ve tam kan alınarak PRF elde edildi. Birinci grupta, deneklerin kulaklarına 2 ml serum fizyolojik; ikinci grupta 1 ml SVF + 1 ml PRF kombinasyonu; üçüncü grupta 2 ml SVF ve dördüncü grupta 2 ml PRF enjeksiyonu yapıldı. Birinci hafta, birinci ay, ikinci ay ve üçüncü ay sonunda; her bir zaman diliminde tüm gruplardan üçer adet denekten doku örneği alınarak histomorfometrik olarak değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında yapılan histomorfometrik incelemelerde dermal kalınlık, mikrovasküler yoğunluk ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Bunun yanında bu parametrelerin değerlendirildiği birçok ikili karşılaştırma sonucunda istatistiksel anlamlılık sınırında (p=0,05) fark saptandı. İstatistiksel anlamlılık sınırında (p=0,05) fark saptanan SVF+PRF ve SVF gruplarının SF grubuna göre üçüncü ayda mikrovasküler yoğunluğu fazlaydı. PRF grubunda ise daha erken ve kısa süreli etki ile uyumlu olarak birinci hafta değerleri SF grubuna göre yüksek saptandı. Bu değerler yanında fokal selüler 2 proliferasyon izlenen alanlar SVF+PRF ve SVF gruplarında PRF ve SF gruplarına göre daha fazla izlendi. Sonuç: Bu çalışmada tek doz PRF ya da SVF uygulaması ile beklenen proliferatif ve rejeneratif etki histolojik olarak anlamlı fark oluşturacak şekilde ortaya konamamıştır. Bunun yanında doku düzeyinde fokal selüler ve ekstraselüler proliferatif etkiler izlenmiştir. SVF ve PRF'nin ılımlı proliferatif etkileri nedeniyle anlamlı sonuçların elde edilebilmesi için tekrarlayan dozlarda uygulandıkları ve daha fazla denek sayısını içeren çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Stromal vasküler fraksiyon, plateletten zengin fibrin, plateletten zengin plazma, yaşlanma
Ratlarda arka bacak modelinde pycnogenolün iskemi-reperfüzyon hasarını önlemedeki etkisi
Rekonstrüktif Cerrahide doku defektlerinin onarımı için flepler yaygın olarak kullanılmaktadır. Uzun süreli iskemi sonrası taşınan fleplerde kısmi ya da tam flep kaybı halen bir sorundur. Bu çalışmanın amacı, reperfüzyon aşamasında tedaviye eklenen pycnogenolün iskemi reperfüzyon hasarını önlemedeki etkinliğini araştırmaktır. Çalışmada 250-300 gr ağırlığında 40 adet erkek rat kullanıldı. Hayvanlar her grupta 10 hayvan olacak şekilde, randomize 4 gruba ayrıldı. Tüm ratlarda arka bacak kompozit ada flebi hazırlandı Kontrol grubunda (n:10) ratlarda arka bacakta femoral damarlara klemp uygulanıp hemen açıldı ve iskemi oluşturulmadı. Grup 2 de (n:10) femoral artere 4 saat iskemi uygulandı ve iskemi sonrası 24 saat arka bacak reperfüze edildi. Grup 3 de (n:10) 4 saat iskemi sonrası klempler açıldı, ratlara parenteral olarak serum fizyolojik verildi ve 24 saat boyunca reperfüze edildi. Grup 4 de (n:10) 4 saatlik iskemi sonrası ratlara parenteral olarak pycnogenol verildi ve 24 saat reperfüzyon yapıldı. Tüm ratlar 24 saatlik reperfüzyon sonrası sakrifiye edildi ve biyokimyasal inceleme yapıldı. Biyokimyasal inceleme için kan örneği ve transplante edilen arka bacaktan kas dokusu örneği alındı. Homogenizasyon sonrası kanda ve dokularda MPO, Glutatyon, MDA, TNF-alfa, IL-2 ve IL-10 düzeyleri test edildi ve reperfüzyon hasarı değerlendirildi. Çalışma sonunda, iskemi sonrası reperfüzyon esnasında pycnogenol eklenen grupta MPO(serum), MDA(serum), IL2 (doku), TNF(doku) değerlerinde iskemi sonrası reperfüzyon grubuna göre anlamlı farklar elde edildi. Çalışmamızda, pycnogenol kullanımının iskemi-reperfüzyon hasarını önlemede olumlu etkisinin olduğu bulundu Ancak klinik uygulama için yeni ve geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.
Sıçan otolog yağ greftlerinde vasküler endotelyal büyüme faktörünün greft yaşayabilirliğine etkisi
Ultrason ile önkoşullamanın yağ grefti yaşayabilirliğine etkisinin araştırılması
Son yıllarda plastik rekonstrüktif ve estetik cerrahi operasyonlarında yağ grefti kullanımı oranı giderek artmaktadır. Bu uygulamanın birçok avantajı olmasına rağmen hangi oranda yağ greftinin sağkalacağının bilinmemesi büyük bir dezavantajdır. Mevcut çalışmalar bu dezavantajı azaltmaya yoğıunlaşmıştır. Çalışmamızın amacı; TERUS uygulamasının yağ grefti yaşayabilirliğine etkisini araştırmaktır. Çalışmamızda 42 adet Wistar Albino tipi erkek rat kullanıldı. Yağ grefti donör alanı sağ inguinal bölge, alıcı alan ise interskapular cilt altı bölge olarak belirlendi. Deney hayvanlarının sırt bölgeleri standardize edilerek TERUS uygulaması planlanan zamanlara göre uygulandı. Yağ grefti operasyonu yapıldıktan sonra hayvanlar takip edildi ve sonrasında histolojik ve immunohistokimyasal değerlendirmeler yapıldı. 8 hafta sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek sırt bölgesinden yağ greftleri eksize edildi ve histolojik incelemeye tabi tutuldu. Makroskopik bulgularda istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Histolojik ve immunohistokimyasal bulgularda TERUS'un damarlanmayı artırdığı ancak yağ yaşayabilirliğini artırmadığı ortaya çıktı. Bu etkinin TERUS'un yağ hücrelerini küçültücü etkisi ile alakalı olabileceği düşünüldü. Preoperatif ve postoperatif masaj uygulaması yaptığımız 5. grupta yağ grefti yaşayabilirliği diğer gruplardan istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Sonuç olarak yağ grefti uygulaması için TERUS uygulaması vaskülariteyi artırma amaçlı kullanılabilir. Ancak TERUS uygulamasının yağ grefti sağkalımında olumlu yönde etkisi gözlenmemiştir.
Deneysel olarak otolog yağ grefti uygulamalarında, vitamin D3 (kolekalsiferol) ve Myrtus communis'in yağ grefti sağ kalımı üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu deneysel çalışma, estetik ve rekonstrüktif cerrahide sık kullanılan otolog yağ grefti uygulamalarının başarısını artırmak amacıyla, Vitamin D3 (kolekalsiferol) ve Myrtus communis (mersin) bitkisinin greft sağkalımı üzerindeki etkilerini araştırmayı hedeflemiştir. Vitamin D3'ün immün modülatör ve anti-inflamatuar etkileri ile Myrtus communis'in antioksidan özelliklerinin sinerjik etkilerinin yağ grefti üzerine olan katkıları değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, 2–3 aylık 42 erkek Wistar Albino sıçan kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Sıçanlar yedi eşit gruba ayrılmıştır: Kontrol grubu (1.Grup), Yağ grefti + Lokal D3 vitamini uygulanan grup (2.Grup), Yağ grefti + Lokal D3 vitamini + oral Myrtus communis uygulanan grup (3.Grup), Yağ grefti + Sistemik D3 vitamini uygulanan grup, (4.Grup), Yağ grefti + sistemik D3 vitamini + oral Myrtus communis uygulanan grup (5.Grup), Yağ grefti uygulanan kontrol grubu (6.Grup), Yağ grefti + oral Myrtus communis uygulanan grup (7.Grup). Sekiz haftalık takip süresi sonunda biyokimyasal, histopatolojik ve immünohistokimyasal analizler gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Biyokimyasal analizlerde, 3. ve 5. grupta inflamasyon belirteçleri olan TNF-α ve IL-1 düzeylerinde kontrol (1. grup) ve yağ grefti (6. grup) ile karşılaştırıldığında anlamlı azalma saptanmıştır. Aynı grupta antioksidan enzim olan SOD aktivitesinde artış (646.20 ± 44.89 U/mg) ve MDA seviyelerinde düşüş (0.73 ± 0.10 nmol/mg) gözlenmiştir. Histopatolojik incelemelerde kombinasyon tedavisi uygulanan gruplarda adipositlerin düzenli dağıldığı, fibrozisin azaldığı ve doku organizasyonunun daha iyi olduğu izlenmiştir. İmmünohistokimyasal analizlerde, kombinasyon tedavisi gruplarında Caspase-3 ekspresyonunun anlamlı şekilde azaldığı (p<0.0001), lokal D3 vitamini uygulaması yapılan 3. grupta VEGF-A ekspresyonunun arttığı (p<0.0001) ve kombine tedavi gruplarında eNOS seviyelerinin azaldığı belirlenmiştir. Karaciğer enzim seviyeleri (ALT, ALP) kombine tedavi gruplarında daha düşük bulunurken, renal fonksiyon parametrelerinde gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Vitamin D3 ve Myrtus communis kombinasyonu, erken dönem inflamasyonu ve oksidatif stresi azaltarak otolog yağ grefti sağkalımını artırmaktadır. Kombinasyon tedavisi, hem lokal hem sistemik düzeyde koruyucu ve terapötik etkilere sahip olup, greft kalıcılığını iyileştirebilecek potansiyel bir strateji sunmaktadır. Ancak, uzun dönem etkilerin değerlendirilmesi ve optimal doz rejiminin belirlenmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Ratlarda deneysel olarak oluşturulan asidik deri yanıklarında uygulanan eksozom tedavisinin etkinliğinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada ratlarda hidroflorik asit (HF) ile oluşturulan kimyasal deri yanıklarında adipoz kökenli mezenkimal hücre kaynaklı eksozomların (ADSC-Exo) erken doku iyileşmesine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. HF yanıkları derin penetrasyonu, progresif nekroz oluşturması ve mevcut tedavilerin çoğunda sınırlı etkinlik görülmesi nedeniyle klinik açıdan zorlu lezyonlardır. Güncel nötralizan ajanlar (kalsiyum glukonat ve magnezyum sülfat) lokal toksisiteyi azaltmakla birlikte, doku bütünlüğünü hızla geri kazandıran, inflamasyonu kontrol eden ve apoptozu sınırlayan güçlü bir biyoterapötik seçenek halen bulunamamıştır. Çalışmanın ana hipotezi, antiinflamatuvar, antiapoptotik ve rejeneratif özellikler taşıyan adipoz kaynaklı eksozomların HF yanığında iyileşmeyi anlamlı biçimde hızlandırabileceğidir. Gereç ve Yöntemler: Çalışma Afyon Kocatepe Üniversitesi Deneysel Araştırmalar Birimi'nde gerçekleştirilmiştir. Yaşları 6–8 hafta arasında değişen, 250–350 g ağırlığında toplam 40 rat, her grupta on hayvan olacak şekilde dört gruba ayrılmıştır: Grup 1 (Sham), Grup 2 (Magnezyum Sülfat), Grup 3 (Kalsiyum glukonat), Grup 4 (ADSC-Exo). Tüm hayvanlarda sırt bölgesine standart hacimde %37 HF uygulanarak derin kimyasal yanık modeli oluşturulmuştur. Anestezi için 87 mg/kg ketamin ve 13 mg/kg ksilazin kullanılmıştır. Makroskopik ölçümler her gün yapılmış; 1., 3. ve 7. günlerde doku biyopsileri alınarak histopatolojik, immünohistokimyasal (PCNA, VEGF, TNF-α) ve apoptotik değerlendirmeler yapılmıştır. Bulgular: Başlangıç yanık alanları tüm gruplarda benzer bulunmuştur. Eksozom uygulanan Grup 4'te yanık, eritem ve nekrotik doku alanları diğer gruplara göre erken dönemde daha hızlı küçülmüş ve iyileşme eğilimi belirgin şekilde öne çıkmıştır. Histolojik incelemelerde 7. günde Grup 4'te epitel bütünlüğünün yeniden oluştuğu, inflamatuvar hücre infiltrasyonunun ve hemorajinin azaldığı, hipodermal bağ dokuda daha düzenli bir mimari geliştiği görülmüştür. Apoptoz analizlerinde ADSC-Exo grubunda hem 3. hem 7. günlerde apoptotik hücre sayısı diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede düşük saptanmıştır. Kalsiyum glukonat ve magnezyum sülfat uygulanan Grup 2 ve Grup 3'te iyileşme izlenmekle birlikte, eksozom tedavisinin sağladığı hız ve doku bütünlüğündeki toparlanma düzeyine ulaşılamamıştır. Sonuç: ADSC-Exo tedavisi, HF kimyasal yanıklarında inflamasyonu azaltarak, apoptozu sınırlayarak ve epitelizasyonu hızlandırarak iyileşmeyi belirgin biçimde desteklemiştir. Bu çalışma eksozomların kimyasal yanık yönetiminde yeni ve etkili bir biyoterapötik ajan olarak kullanılmaya aday olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Hidroflorik asit, Kimyasal yanık, Eksozom, ADSC-Exo, Doku iyileşmesi, Apoptoz
Tavşan kulağında oluşturulan modellerde hyalüronik asit dolgusuna bağlı iskemi tedavisinde hyalüronidaz ve sildenafil sitratın birlikte etkinliğinin gösterilmesi ve karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Plastik Cerrahi alanında hyalüronik asit dolguları sıkça uygulanan bir prosedürdür. Yüz bölgesinde uygulanan bu prosedürlerde öngörülemeyen intravasküler ve perivasküler enjeksiyonlar sonucu vasküler komplikasyonlar gelişebilmektedir. İntravasküler enjeksiyon sonucu, hyalüronik asit anterograd ve retrograd ilerleyip emboli oluşturarak ya da perivasküler enjeksiyon sonucu eksternal kompresyon uygulayarak iskemiye neden olmaktadır. Bunun sonucunda ise ana kaynak arter iskemisine bağlı uç organ nekrozu (körlük ya da cilt nekrozu) gelişebilmektedir. Literatür incelendiğinde bu tür komplikasyonlar nadir değildir. Retinada gelişebilecek böyle bir iskemide, retinanın iskemiye dayanma süresinin çok kısa olması nedeniyle acil müdahale edilmesi gereken bir komplikasyondur. Yine yüzü besleyen damarlarda gelişebilecek böyle bir iskemide, yüz cildinde ya da burun bölgesi gibi kompozit dokularda nekrozla sonuçlanabilmektedir. Estetik amaçla uygulanan hyalüronik asit enjeksiyonuna bağlı bu tür bir vasküler komplikasyonun gelişmesi oldukça katastrofiktir. Literatürde vasküler komplikasyonla mücadelede uygulanan tedavi yöntemleri daha çok uzman görüşü niteliğinde olmakla birlikte yeterli sayıda deneysel ve klinik çalışma bulunmamaktadır. Hyalüronidazın uygulama şekli ve uygulama dozu, trombolitik ajanlarla kombine edilmesi ile ilgili çalışmalar yapılmış olmasına rağmen sonucun tamamen tedavi edici olduğu gösterilememiştir. Etkinliği daha da potansiyelize edebilecek vazodilatör ilaçlarla ilgili bir çalışma literatürde saptanmamıştır. Ayrıca yapılan tüm çalışmalar sadece embolizasyon mekanizması ile oluşacak iskemilere yönelik yapılmıştır. Vasküler komplikasyonlara yönelik acil tedavi algoritması oluşturmaya, tedavi modalitelelerinin etkinliklerini göstermeye, birbiri ile karşılaştırmaya yönelik literatürde klinik ve deneysel çalışma yetersizdir. Bu çalışmada, tavşan kulağında hyalüronik asit dolgusunun enjeksiyonuna bağlı intravasküler embolizasyon ve eksternal vasküler kompresyon mekanizmasıyla iskemi modeli oluşturulması, tek başına hyalüronidaz, tek başına sildenafil sitrat, hyalüronidaz ve sildenafil sitrat ikili tedavisinin iki farklı iskemi modelinde etkinliğinin incelenmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Böylece fizyopatolojik mekanizmaya göre tedavi protokolünün oluşturulmasına yardımcı olunması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda benzer fiziksel özelliklere sahip 28 adet Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Tüm gruplar 7'şer denek içerecek şekilde 4 denek grubu oluşturuldu. Tüm kulaklarda santral auriküler arter bazlı standart boyutlarda cilt ve kıkırdağı içeren kompozit flep hazırlandı. 28 denekteki toplam 56 kulaktan 7' şerli olacak şekilde 8 grup elde edildi. Tüm deneklerin sağ kulaklarındaki kompozit fleplerin santral arterleri hyalüronik asit dolgusunun intraarteriyel uygulanmasıyla oluşan embolizasyon ile, sol kulaklarındaki kompozit fleplerin santral arterine perivasküler hyalüronik asit dolgu uygulanmasına bağlı eksternal kompresyon ile iskemi modeli oluşturuldu. Böylece 2 farklı iskemi deney modeli, 1 denekte oluşturulmuş olundu. Denek grubu 1'deki hayvanlara herhangi bir tedavi uygulanmadı. Ardından sağ kulaklarındaki (deney grubu 1E) ve sol kulaklarındaki (deney grubu 1 K) etkiler incelendi. Denek grubu 2'ye hyalüronidaz tedavisi uygulandı. Ardından sağ kulaklarındaki (deney grubu 2E) ve sol kulaklarındaki (deney grubu 2K) etkiler incelendi. Denek grubu 3'e sildenafil sitrat tedavisi uygulandı. Ardından sağ kulaklarındaki (deney grubu 3E) ve sol kulaklarındaki (deney grubu 3K) etkiler incelendi. Denek grubu 4'e hyalüronidaz ve sildenafil sitrat tedavisi uygulandı. Ardından sağ kulaklarındaki (deney grubu 4E) ve sol kulaklarındaki (deney grubu 4K) etkiler incelendi. Deney modeli oluşturulduktan 4 saat sonra ve 14 gün sonra fleplere indosiyanin yeşili floresans görüntüleme yapıldı. Flep kanlanmaları ölçüldü. Ötenazi ile deney sonlandırıldıktan sonra kulaklar ampute edildi ve histopatolojik incelemeye tabi tutuldu. Elde edilen veriler parametrik ve non parametrik skalalarda istatiksel analiz uygulandı. Bulgular: Çalışmamızda deney modeli oluşturulduğu sırada fleplerin iskemiye bağlı soluk renkli olduğu görüldü. Ancak takiplerde denek grubu 1'de herhangi bir nekroz görülmedi. Bunula birlikte yapılan floresans görüntülemede belirgin kanlanma azalması ve flep boyutlarında da küçülme olduğu görüldü. Deney başındaki fleplerin boyutu ile deney sonrası boyutları ölçüldü ve not edildi. Histopatolojik incelemede inflamasyon, fibroplazi, ödem değerlendirildi ve ölçeklendirildi. Floresans görüntüleme verilerine göre bakıldığında sildenafil sitratın, hyalüronidazın etkisini her iki deney modelinde de potansiyelize ettiği ve iskemiyi azalttığı göstermektedir. Tek başına bakıldığında sildenafil sitrat, intravenöz uygulanan hyalüronidaz kadar iskemiyi azaltmasa da kontrol grubuna göre her iki modelde de kanlanmayı arttırdı. Etki gücü bakımında hyalüronidaz ve sildenafil sitrat emboli modelinde daha etkindi. Kontrol grubunda flep kontraksiyonu daha fazla, tedavi uygulanan gruplarda kontraksiyon daha az görüldü. Tartışma: Vasküler komplikasyonlar kuşkusuz dolgu enjeksiyonlarının en çok korkulan yan etkileridir. Hyalüronik asit enjeksiyona bağlı gelişen vasküler komplikasyonların neden olduğu hasarı önlemek veya en aza indirmek için çeşitli acil tedavi yöntemleri önerilmişse de çoğu etkinliği ispatlanmamış sadece uzman görüşü niteliğinde olan uygulamalardır. Embolizasyon ile oluşan iskemide hyalüronik asidin etrafında koagülasyon ve agregasyona bağlı trombosit ve fibrinden oluşan tıkaç ve damarda spazm oluşmaktadır. Bu sebeple tek başına hyalüronidaz yetersiz kalmaktadır. Kullanılacak antitrombotik ajan iskemiyi çözmede yardımcı olacaktır. Ancak bu uygulamanın eksternal kompresyon ile oluşan iskemiyi azaltmada benzer etkiyi göstermeyeceğini düşünmekteyiz. Yapılan çalışmalar sildenafil sitratın deride, orbitada ve retinada kanlanmayı arttırdığı gösterilmiştir. Vazodilatör bir ajan olmasının yanısıra neovaskülerizan bir ajandır. Bu sebeple vazodilatör etkinin yanındaki etkilerinden dolayı sildenafil sitrat çalışmamızda kullanılmıştır. Çalışmamızda her iki iskemi modelinde de hyalüronidazın etkisini, sildenafil sitratın arttıracağı sonucuna varılmıştır. Sonuç: Hyalüronik asit dolgu uygulamalarına bağlı gelişen emboli ve eksternal kompresyona bağlı vasküler komplikasyonların tedavisinde hyalüronidaz ana tedaviyi oluşturmaktadır. Ama tek başına yetersiz kalmaktadır. Çünkü süreç kompleks ve karmaşık yolaklar içermektedir. İskemiyi tedavi etmek için hyalüronidazla birlikte idame tedavide sildenafil sitrat kullanılabilir. Çalışmamızın verileri, dolgu uygulamasına bağlı gelişen iskemi komplikasyonlarının tedavisinde, bir tedavi algoritması oluşturmaya yardımcı olacaktır.
Meme küçültme hastalarında indosiyanin yeşili lenfanjiografi görüntüleme yöntemi ile ameliyat sonrası lenfatik yeniden yapılanmanın haritalandırılması
Meme kanseri, günümüzde en sık tanı konulan kanser türüdür ve kadınlarda kanser sebepli ölümlerin en önde gelen nedenidir. Meme kanseri metastazlarını genellikle lenfatik yollar ile yapar. Meme küçültme operasyonu, glandüler dokuların ve fazla cildin rezeksiyonu ile memenin yeniden şekillendirilmesi amaçlanan bir prosedürdür ve plastik cerrahi alanında en sık yapılan ameliyatlardan birisi olma özelliği taşımaktadır. Kadınlarda en sık görülen kanserin meme kanseri olması ve meme küçültme ameliyatının kadınlarda sık uygulanan prosedürlerden birisi olması sebebiyle, meme küçültme operasyonu olan hastaların ileriki yaşamları boyunca meme kanserine yakalanma ihtimalleri azımsanmamalıdır. Meme küçültme ameliyatı sonrası lenfatik yeniden yapılanma yoluyla metastaz yolaklarının farklılaşması söz konusu olabilir. Bu durum, meme küçültme hastalarında olası meme kanseri görülme durumunda tedavinin seyrini değiştirebilir. Akdeniz Üniversitesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi kliniğinde 01.01.2022 ve 01.01.2024 tarihleri arasında operasyonu gerçekleştirilmiş, akrabalarında meme kanseri öyküsü olan 12 meme küçültme hastası çalışmaya dahil edilmiştir. Altı hastada inferior pedikül tekniği, altı hastada süperomedial pedikül tekniğinin kullanıldığı vakalarda lenfatik sistemin incelenmesi amacıyla yapılan preoperatif, intraoperatif ve postoperatif ICG lenfanjiografi görüntüleri değerlendirilmiştir. Ameliyat sırasında lateral ve medial cilt fleplerine dahil edilen lenfatiklerin korunması için fleplerin uygun kalınlıkta kaldırılmasına özen gösterilmiş, intraoperatif ICG lenfanjiografi ile fleplerde yer alan lenfatikler görüntülenmiştir. Ameliyat sonrası lenfatik haritalama postoperatif 10 ila 18. Haftalar arasında yapılmıştır. ICG lenfanjiografi görüntülerinde lenfatik damarların ve akım paternlerinin tespit edilmesi sonrasında gözlenen lenfatik damarlar hasta cildi üzerinde çizimi yapılarak incelenmiş, elde edilen görüntüler bu çalışma kapsamında değerlendirilmiştir. Hastaların postoperatif ICG lenfanjiografilerinde preoperatif görüntülerde mevcut olmayan, çoğunlukla üst dış kadran yerleşimli lenfatikler izlenmiştir. Ameliyat sonrası görüntülerde izlenilen bu lenfatiklerin lenfanjiogenez mekanizmasıyla oluştuğu düşünülmüş, ancak yeni oluştuğu gözlemlenen bu lenfatik yapıların hangi sebeple üst dış kadran yerleşimli olduğu konusunda net bir kanıya varılamamıştır. İnferior pedikül tekniği ile opere edilen 4 hasta ve süperomedial pedikül tekniği ile opere edilen 3 hastanın postoperatif ICG lenfanjiografi görüntülerinde, ameliyat öncesi görüntülerde mevcut olmayan sternal bölge yönelimli lenfatik yolaklar izlenmiştir. Lenfanjiogenez mekanizmasıyla oluştuğu kanısında olduğumuz sternal yönelimli bu lenfatik yolaklar, spekülatif olmakla birlikte, yüzeyel ve derin lenfatik ağ arasında daha önceden var olmayan bir bağlantı oluşturmuş ve internal mamaryan lenf nodlarına drene olacak şekilde yeniden yapılanmış olabilir. Bu çalışma meme küçültme hastalarında ameliyat sonrası lenfatik yeniden yapılanmanın ICG lenfanjiografi ile değerlendirildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızda elde ettiğimiz verilerin, meme küçültme operasyon öyküsü olan meme kanseri hastalarının tanı, tedavi ve takip süreçlerine anlamlı katkı vereceği inancındayız. Anahtar Sözcükler: Meme küçültme, lenfanjiogenez, ICG lenfanjiografi, lenfatik sistem
Epidermolizis bülloza tanılı ve el bulguları ile takipli olan hastalarda uzun dönem fonksiyonel durum ve sağkalım oranlarının değerlendirilmesi
Epidermolizis Bülloza deri ve mukozal membranlarda artmış kırılganlık sonucu vücut genelinde farklı semptom ve bulgularla karşımıza çıkabilen nadir görülen genetik bir hastalıktır. Etkilenen bireylerin gündelik yaşamlarını kısıtlayan bu hastalığın kesin bir tedavisi olmayıp, tedavide temel amaç semptomların hafifletilerek etkilenen bireylerin yaşam kalitelerinin arttırılmasıdır. Epidermolizis büllozalı bireylerin el, el bileği ve parmaklarında görülebilen fleksiyon, ekstansiyon kontraktürleri, başparmakta addüksiyon kontraktürleri; vücut genelinde gündelik aktiviteler esnasında bile oluşabilen açık yaralar sonucunda hastalar gündelik aktiviteleri gerçekleştirmekten geri kalmaktadır. Bu durum ise hastaların hayat kalitesinde azalmaya neden olmaktadır. Yassı hücreli karsinom kronik yara zemininden gelişebilen, lenfatikler aracılı metastaz yapabilen kötü huylu bir deri kanseridir. Epidermolizis büllozalı bireylerin artmış deri ve mukozal kırılganlığa bağlı olarak vücutlarında sürekli olarak yaralar oluştuğu ve bu yaraların bazılarının kronik yaraya dönüştüğü göz önünde bulundurulduğunda; bu bireylerin Yassı hücreli karsinom açısından riskli grupta yer aldıkları görülmektedir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesinde 2008-2023 yılları arasında Epidermolizis Bülloza tanılı ve el bulguları nedeniyle ameliyat edilmiş toplamda 30 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara ameliyat öncesinde EB-QoL ve Abilhand Kids anketleri uygulanmış ve tedavi sonrası yapılan kontrollerinde aynı anketler tekrarlanarak uygulanan tedavinin Epidermolizis Büllozalı bireylerin hayatları üzerindeki etkinliği değerlendirilmiştir. EB-QoL testinde ameliyat öncesine göre çalışmaya dahil edilen hastaların ameliyat sonrası ölçek toplamındaki ortalama 9,40±4,48 birimlik düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p=0,001; p<0,01). Hastaların ameliyat sonrası Eb-QoL ölçeği toplam puanı ile Abilhand-kids testi toplamından aldıkları puanlar arasında negatif yönlü %56'lık orta düzeydeki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (r=-0,560; p=0,001; p<0,01). Çalışmanın yürütüldüğü süre boyunca toplamda 5 Epidermolizis Bülloza tanılı hasta vücutlarının çeşitli bölgelerinde bulunan açık yaralara yapılan biyopsi sonucunda Yassı Hücreli Karsinom tanısı almış olup; bu hastalardan 2'si Yassı hücreli karsinom ilişkili komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Çalışmanın yürütüldüğü süre boyunca bahsedilen 2 hasta dışında Epidermolizis Bülloza ilişkili komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybeden başka hasta olmamıştır. Epidermolizis bülloza tedavisi olmayan nadir görülen genetik bir hastalıktır. Mevcut tedaviler hastaların semptomlarını gidermeye yöneliktir. EB'li bireyler sosyal hayattan izole yaşayan bireylerdir. Bu çalışma el bulguları ile takipli olan Epidermolizis Bülloza hastalarda ameliyatın hasta hayatı üzerine etkilerinin, uzun dönem el fonksiyonlarının ve sağ kalımlarının değerlendirildiği ülkemizde yapılan ilk çalışmadır. Bu çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler doğrultusunda el bulguları olan EB'li bireylere yönelik uygulanan cerrahi tedavinin hastaların günlük aktiviteleri gerçekleştirme güçlükleri ve sosyal hayattan izolasyonları üzerine olumlu etkileri olduğunun inancındayız. Anahtar Sözcükler: Epidermolizis Bülloza, El Bulguları, kontraktür, Uzun Dönem Fonksiyonel Sonuç
Sıçanda kraniyal pediküllü transvers rektus abdominis kas-deri flebinde preoperatif distal venöz arteriyelizasyonun flep sağkalımı üzerine etkisi
Pediküllü TRAM flebinde meydana gelen iskemik komplikasyonlar bu flebin kullanımını kısıtlayan önemli faktörlerdendir. Bu iskeminin hem arteriyel hem de venöz komponenetleri mevcuttur ancak flebin vasküler anatomisi nedeniyle venöz dışa akımdaki yetmezlik daha ön plandadır. İskemik komplikasyonları azaltıp flep sağkalımını arttırmaya yönelik olarak; deley yöntemleri, arteriyel ve venöz süperşarj teknikleri, turboşarj tekniği, çift pediküllü TRAM, profilaktik venöz kanülasyon gibi yöntemler denenmiştir. Amacımız; literatürde daha önce kullanıldığı saptanmayan ve pediküllü TRAM flebinde sağkalımı arttırması olası bir müdehale olan preoperatif distal venöz arteriyelizasyon tekniğinin değerlendirilmesidir. Çalışmamızda 3 deneysel grup oluşturulmuştur. Grup 1'de sadece kraniyal pediküllü TRAM flebi modeli oluşturulmuştur. Grup 2'de kraniyal pediküllü TRAM flebi kaldırılırken SİEV sağlam bırakılmış ve pediküllü TRAM flebinde venöz süperşarj modeli oluşturulmuştur. Grup 3'te flep kaldırılmadan önce tasarlanan pedikülün karşı tarafındaki femoral arter ve ven arasında anastomoz yapılmış; üçüncü gün sonunda anastomoz bağlanarak, grup 1 ve grup 2 ile aynı şekilde kraniyal pediküllü TRAM flebi kaldırılmıştır. Bu sayede preoperatif distal venöz arteriyelizasyon modeli oluşturulmuştur. Flep cerrahisi sonrası birinci günde her gruptan ikişer sıçana İCG ile kızılötesi aracılı anjiyografi çekilmiştir. Flep cerrahisi sonrası 7. Günde tüm sıçanlarda ötenazi uygulanarak, flep sağkalım oranları hesaplanmış ve histolojik inceleme için doku örnekleri alınmıştır. Her iki gruptan ikişer adet sıçan üzerinde yapılan İCG anjiyografisi sonucunda venöz süperşarjın ve preoperatif distal venöz arteriyelizasyonun flepte venöz dışa akımı arttırdığı ancak bunu farklı drenaj yolllarıyla yaptığı ayrıca preoperatif distal venöz arteriyelizasyonun flepte arteriyel akımı ve perfüzyonu da arttırdığı yorumu yapılmıştır. Flep sağkalım oranları ile ilgili analizlerde hem venöz süperşarj müdahalesinin hem de preoperatif distal venöz arteriyelizasyon müdahalesinin sağkalımı oranlarını istatiksel olarak anlamlı düzeyde arttırdığı ancak birbirlerine üstünlükleri olmadığı gösterilmiştir. Histolojik olarak damar dansitesi ve damar çapı ortalaması değerlendirilmiştir. Hem venöz süperşarj müdahalesinin hem de preoperatif distal venöz arteriyelizasyon müdahalesinin damar dansitesini istatiksel olarak anlamlı derecede arttırdığı ancak kendi aralarında istatiksel açıdan anlamlı fark olmadığı gösterilmiştir. Damar çapı ortalamarı açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Sıçanda kraniyal pediküllü TRAM flebinde, flep cerrahisinden 3 gün önce yapılan preoperatif distal venöz arteriyelizasyon müdahalesinin, flep sağkalımını en az venöz süperşarj müdahalesi kadar arttırdığı ortaya konmuştur bu etki ''choke'' anastomozlarının dilatasyonu, anjiyogenezin artışı ve venöz damar ağında meydana gelen değişiklikler sayesinde ters yönlü venöz dışa akımın artışına bağlıdır ancak hangisi daha ön planda sorusuna cevap verilememiştir. Teorik olarak preoperatif distal venöz arteriyelizasyon müdahalesi insan pediküllü TRAM flebinde sağkalımı arttırmak amacıyla kullanılabilir ancak sıçan ve insan pediküllü TRAM flep anatomisi birebir aynı değildir bu nedenle tezimizi destekleyecek daha çok deneysel ve klinik çalışmaya ihtiyaç vardır.
Serbest latissimus dorsi flebi sonrası donör saha morbiditesinin fonksiyonel değerlendirilmesi
Amaç: LD serbest flebi günümüzde rekonstrüktif mikrocerrahide güvenli pedikülü ile geniş doku defektlerini kapatmada sıklıkla başvurduğumuz flep seçeneklerimizdendir. Fakat mevcut literatür de uzun dönem fonksiyonel morbiditesi üzerine yeterli çalışma yoktur. Bu çalışmada kas fonksiyonlarını değerlendirmek amacıyla mevcut çalışmalardan farklı olarak daha hassas bir test yöntemi olan izokinetik kas gücü ölçümü ile uzun dönem fonksiyonel sonuçları kıyaslamak amaçlanmıştır. Hastalar ve yöntemler: Kliniğimizde rekonstrüksiyon amacıyla LD flebi tercih edilecek olan 15 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastalara post operatif dönemde 6. Ayda izokinetik kas gücü ölçümü ve ROM ölçümü yapıldı . Aynı zamanda hastaların yaşam kalitesi ve günlük aktiviteleri Quick DASH ve constant omuz skoru testi ile değerlendirildi. Objektif verilerle elde edilmiş biyomekanik paremetreler ile yaşam kalitesi ve günlük aktivite ölçekleri analizi yapılmıştır. Bulgular:Postoperatif 6. Ayda hastalarda adduksiyon ve ekstansiyon kas güçlerinde anlamlı bir azalma saptanmıştır (p <0.05). Quick DASH ve Constant Omuz skorlarında istatistiksel olarak anlamı bir düşme (p <0.05) görülmesine rağmen sonuçlar günlük yaşam fonksiyonlarını etkiletecek boyutta değildir. Yine yapılan ölçümlerde internal rotasyon ,external rotasyon ve abduksiyon ve fleksiyonda eklem hareket açıklıklarında kısmi bir azalma mevcuttur. Sonuç: Bu çalışma ile latissimus dorsi flebi sonrası post operatif 6. Ayda hastaların yaşam kalitelerinde bir negatif yönde değişme olmadığı ; üst ekstremite ile ilgili yaşamsal faaliyetlerinin operasyon öncesi dönemdeki gibi sürdürebildiklerine rastlanmıştır. Biyomekanik ölçümlerde adduksiyon ve extansiyon kas gücünde anlamlı azalma saptanmış olup fakat bunun kişinin günlük yaşamsal aktivitelerine herhangi bir etkisi bulunmamaktadır. Anahtar kelimeler: Latissimus dorsi, serbest flep ,kas gücü ölçümü
Farklı doku komponentleri içeren yüz nakilleri sonrası lenfatik sistemin yeniden yapılanmasının araştırılması
Fonksiyonel bir lenfatik sistem vücut sıvısı homeostazını ve bağışıklık hücresi fonksiyonlarını sürdürmek için çok önemlidir. Bölgesel lenfatiklerin travmaları, kronik lenfödem, tekrarlayan enfeksiyon, fonksiyon kaybı ve yaşam kalitesinin düşmesine neden olmaktadır. Serbest flep ile yapılan rekonstrüksiyonlarda, ekstremite replantasyonları, ekstremite transplantasyonları veya yüz nakillerinde lenfatik sistemin direkt onarımının yapılmamasına rağmen dokularda ödem görülmemektedir. Bu gözlem lenfatik sistemin yeniden yapılanmasının yara iyileşmesi sırasında oluştuğu yönünde çıkarımlara yönlendirse de mekanizması ve hangi lenfatik yolları kullandığı tam anlaşılamamıştır. Lenfatik yapılardaki değişiklikler ve buna bağlı lenfodinamikler, donör ve alıcı doku etkileşiminin lenfatik sistemini anlamak açısından önemlidir. Lenfatik görüntülemedeki indosiyanin yeşili (ICG) lenfografi yöntemleri ile ilgili gelişmeler lenfatik taşınmanın daha iyi değerlendirilebilmesine izin verdi. Fakat günümüzde alıcı ve donör lenfatiklerin iletişimi ve fonksiyonel ve rejeneratif kapasiteleri hala tam olarak açıklanamamıştır. Bu çalışmanın amacı yüz rekonstrüksiyonunda lenfatik anastomoz yapılmaksızın, yüz nakilleri ve serbest flep ile rekonstrüksiyon sonrası oluşan lenfatik yeniden yapılanma ve rejenerasyonu incelemektir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi kliniğinde 01.01.2012 ve 01.01.2022 tarihleri arası operasyonu gerçekleştirilmiş yüz nakli hastaları çalışmaya dahil edilmiştir. Bu hastalarda lenfatik sistemin incelenmesi amacıyla yapılan ICG lenfografi görüntüleri değerlendirilmiştir. Kontrol grubu olarak supraklavikuler serbest flep ile yüz rekonstrüksiyonu yapılan hastalarda ve flep ile rekonstrüksiyon yapılmamış maksillofasiyal fraktürü olan hastalarda yapılmış olan ICG lenfografi görüntüleri kullanılmıştır. Yüz bölgesinde yapılan ICG lenfografi, üretici önerileri uyarınca ve güncel literatüre uygun olarak 0.2 mL ICG solüsyonu (0.5 mg ICG) subkutan olarak midpupiller hatta bilateral supraorbital alan, infraorbital alan, oral komissur ve mental alan olmak üzere yüzün 8 belirleyici lokasyonuna enjekte edilerek gerçekleştirilmiştir. Elde edilen görüntüler bu çalışma kapsamında değerlendirilmiştir. ICG lenfografi görüntüleri transient fazda lineer ve retiküler olarak değerlendirilmiş, plato fazında ise lineer, splash, stardust ve diffüz patern olarak değerlendirilmiştir. 3 saatlik ICG lenfografinin tamamlanması sonrası, izlenen paternlerin hasta cildi üzerinde çizimi yapılarak incelenmiştir. Yüz nakli hastalarında lenfödem gözlenmedi veya az olarak değerlendirildi, ICG lenfografide çoğunlukla lineer patern izlendi, yüzeyel lenfatiklerde artış gözlendi. Alıcı ve donör dokuları arasında multiple lenfatik bağlantıların olduğu gözlendi, servikal lenf nodlarında ICG görüldü. Supraklavikular flep ile rekonstrüksiyon yapılan hastalardan birisinde az lenfödem görülürken, diğer hastada orta derecede lenfödem görüldü, ICG lenfografide her iki hastada stardust patern izlenmiş olmasına rağmen, bu hasta grubunda da alıcı ve donör dokuları arasında multiple lenfatik bağlantılar olduğu gözlendi ve servikal lenf nodlarında ICG görüldü. Lenfatik anastomoz yapılmamasına rağmen yüz nakli ve supraklavikular flep ile yüz rekonstrüksiyonu yapılan hastalarda spontan lenfatik bağlantıların oluştuğu gösterildi.
Dekorin protein uygulamasının sıçan siyatik sinir iyileşmesi üzerine etkisi
Periferik sinirler, temelde üç alt tipe ayrılmaktadır; bunlar motor nöronlar, duyu nöronları ve otonomik (sempatik-parasempatik) nöronlardır. Bu nöronlarda ortaya çıkan uyarılar ki bunlar ışık, sıcaklık, basınç gibi birbirlerinden farklı olabilmektedir, hücre membranında bulunan sodyum-potasyum ATPaz olarak adlandırılan pompayı aktive ederler. Aktive olan bu pompa, sitoplazmada ve ektrasellüler matrikste dengede bulunan elektrolitlerin yer değiştirmesine sebep olur. Bu uyarılar belirli bir eşik değeri geçtikten sonra ortaya impuls olarak adlandırılan bir iletim işlemi ortaya çıkar. Vücut bütünlüğü korunduğu müddetçe, bu fizyolojik süreç her an devam etmektedir. Ancak periferik sinirlerde meydana gelen travmalar bu süreci geriye dönüşsüz şekilde sekteye uğratabilmektedir. Yapılan çalışmalarda ortaya konduğu üzere periferik sinirleri ilgilendiren yaralanmalar travma hastalarının %5'ini oluşturmaktadır ve ülke çapında değerlendirildiğinde bu oran oldukça fazla insanı ilgilendirmektedir. Operatif tekniklerde gelişmeler olmasına karşın ameliyat sonrası ortaya çıkan skar fonksiyonel iyileşmeyi engellemekte ve epinöral skarlaşma sütur hattından aksonal uzamaya mekanik bariyer oluşturmaktadır. İyileşme sırasında oluşan yapışıklıklarda sinir mobilitesini kısıtlayarak hasarı arttırmaktadır. Bu çalışmada, periferik sinir yaralanması sonrası ortaya çıkan skar dokusunu engellemek için dekorin denilen bir molekül kullanılacaktır. Dekorin, total olarak 100 kDa ağırlığında, SLRP olarak adlandırılan lösinden zengin bir protein ailesinin parçasıdır. Bu protein temel olarak fibroblast, kondrosit, düz kas hücreleri ve endotel hücrelerinde üretilmektedir. Ayrıca bu molekül, hücre dışında bulunan büyüme faktörleri ve onların reseptörleri ve diğer proteinlerle etkileşebilmektedir. Hücre çoğalması, göç etmesi, farklılaşmasının regülasyonu yanında yaralanma sonrası ortaya çıkan inflamasyon sürecinin regülasyonunda da rol almaktadır. Literatürde dekorin molekülünün iyileşme sürecinde ortaya çıkan fibrozisi ortadan kaldırıldığı organ bazında gösterilmiştir. Glomeruloskleroz, bleomisin kullanımı sonrası akciğer hasarı ve santral sinir sisteminde fibrozis ile ilerleyen hastalıklarda etkin olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır; ancak periferik sinir iyileşmesinde skar oluşumu sonucunda fonksiyon kaybının önlenmesini araştıran benzer bir çalışmaya literatürde rastlanmamıştır. Bu çalışmanın amacı anti fibrotik etkinlik gösterdiği kanıtlanan dekorin molekülünün periferik sinir iyileşmesinde sorun oluşturan skar dokusunu azaltıp azaltamayacağını göstermektir. Yaptığımız çalışmada oluşturulan hayvan modelinde, siyatik sinir hasarı oluşturulmuştur. Lasere sinir dokusu mikrocerrahi yöntem ile epinöral olarak süture edilmiş, ardından bolus ve osmotik pompa ile infüzyon şeklinde dekorin protein uygulaması yapılmıştır. Deneklere operasyon öncesi ve sonrasında motor ile duyu testleri yapılmıştır. Motor değerlendirme open-field, rotarod ve EMG ile yapılmıştır. Duyu, hot-plate testi ile değerlendirilmiştir. Dekorin protein uygulaması, onarım sonrasında sinir iyileşmesi üzerine hem fonksiyonel hem de histolojik olarak faydalı sonuçlar vermiştir. Gruplar değerlendirildiğinde bolus uygulama istatistiksel olarak anlamlı fark ortaya çıkarmıştır. Halen dekorinin uygulama zamanlaması, dozu, belirlenen dozun ne kadar aralıklarla verileceği ve veriliş yolu belirsizliğini korumaktadır. Bunun yanında pahalı olması, ilaca erişimin zor olması, üretimin uzun ve belirli laboratuvarlarda gerçekleşmesi klinik uygulamasını kısıtlamaktadır. Sinir iyileşmesi oldukça kompleks ve karmaşık yolaklar içeren bir süreçtir. Bu yüzden tek bir ilaç veya teknik kullanarak tam iyileşmeyi sağlamak için daha moleküler düzeyde çalışmalara ihtiyaç vardır; ancak bolus dekorin protein uygulaması sinir iyileşmesine önemli katkı sağlamaktadır.
Dört uzunlamasına bileşenli devamlı epitendinöz sütür ile tendon onarımı ve diğer tekniklerle karşılaştırılması: Tavşanlarda deneysel çalışma
Amaç Travmatik tendon kesileri günümüzde hayat kalitesini ciddi şekilde bozan, uzun süreli işgücü kaybına sebep olan ve sık görülen yaralanmalardır. İdeal tendon onarım tekniğini geliştirmek amacıyla araştırmacı ve klinisyenler bu konuda pek çok in vivo ve ex vivo çalışmalar yapmış ve son birkaç on yılda pek çok farklı tendon onarım tekniği tanımlanmıştır. Ancak bazı noktalar genel olarak kabul edilmekle birlikte tek bir ideal onarım tekniği üzerinde uzlaşılamamıştır. Çalışmamızdaki deney grubunda kullanacağımız kendi geliştirmiş ve pratiğimizde kullanmakta olduğumuz tendon onarım tekniği bu çalışmaların sonucunda çıkan önemli faktörler arasındaki hassas denge düşünülerek tasarlanmıştır. Tarafımızca önerilen bu tekniğin karşılaştırma için kullanılan diğer tekniklere göre ideale en yakın teknik olduğunu göstermek amacıyla bu çalışma planlanmıştır. Yöntem Çalışma için 21 adet, 8-12 aylık, 4000±500 gr, erkek cinsiyet Yeni Zelanda tavşanı kullanılmıştır. İki gruptan birer hayvanın kaybedilmesi ve bir gruptan bir hayvanın çalışmadan çıkarılması ile grup başına 6 denek kalmıştır. Çalışma 6 hayvandan oluşan 3 grup olmak üzere toplamda 18 denekle yürütülerek tamamlanmıştır. Birinci kontrol grubunda 4 merkezi dikişli modifiye Kessler yöntemi uygulanmış ve iki numara küçük başka bir sütür kullanılarak kilitli devamlı epitendinöz onarım gerçekleştirilmiştir. Epitendinöz dikiş kullanılmayan ikinci kontrol grubunda ise Tang yöntemi uygulanmış ve diğer gruplarla aynı materyal ve kalınlıkta dikiş kullanılarak 6 merkezi dikişli onarım uygulanmıştır. Üçüncü grupta ise tarafımızca tanımlanmış olan teknik uygulanmış ve bu grup deney (D) grubu olarak adlandırılmıştır. Söz konusu teknikte kor dikişler 4 uzunlamasına bileşenli modifiye kessler dikiş tekniğine benzer olacak şekilde ikili penington kilit sistemi kullanılarak atılmış, merkezi dikiş düğümlenirken düğüm sürtünmeyi azaltmak amacı ile onarım hattı içerisinde bırakılmışıtr. Ardından sütür kesilmeyerek devamlı, kilitli epitendinöz dikiş olarak devam ettirilmiş, onarım hattının etrafı tamamen bu şekilde dönülmesinin ardından kor dikişi düğümü ile aynı noktada düğümlenerek onarım tamamlanmıştır. Onarım sonrasında düğümün onarım hattı dışına çıkmasını engellemek amacıyla iğnesiz uç düğüme yakın bir noktadan kesilerek onarım hattı içerisinden proksimale doğru iğne geçirilip gömülmüştür. İlk cerrahi sonrası denekler 56 gün (8 hafta) izlem yapılmıştır. İzlem döneminin sonunda hayvanların kontralateral kalkaneal tendonları da aynı noktadan kesilerek gruplara atanmış olan tekniklerle onarılmış ve bilateral tendon spesimenleri hayvanlardan alınmıştır. Bu aşamada onarım süreleri de kaydedilerek onarımlar arasındaki zaman farklılıkları not edilmiştir. Hayvanlardan elde edilen bilateral kalkaneal tendonlar sayesinde her grup için farklı onarım teknikleriyle onarılmış 8 haftalık iyileşme süreci sonrası modeli ve onarım sonrası modelini temsil edecek olan yeni onarım yapılmış olan tendonlar elde edilmiştir. Her grup başına 6 tavşandan elde edilmiş olan 12 adet spesimen her hayvan ve grup için ayrı ayrı olacak şekilde biyomekanik testlerden geçirilmiştir. Bulgular Onarım sonrası modelinde kopma için gereken maksimum kuvvet değerlerinin gruplar arası varyans analizi için yapılan Kruskal-Wallis testi sonucu istatiksel olarak anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır (p=0,002; p<0,05). İkili olarak grupların karşılaştırmasında Mann-Whitney U testi uygulanmıştır. Deney grubu diğer gruplara karşı yapılan ikili değerlendirmesinde onarım anında oluşan maksimum gerilme kuvveti açısından her iki gruba üstün olduğu görülmüştür. Birinci kontrol grubuna karşı p değeri 0,015 (p<0,05); ikinci kontrol grubuna karşı ise 0,002 (p<0,05) olarak saptanmıştır. İyileşme sonrası modelinde gruplar arası farkın araştırılması amacı ile yine Kruskal Wallis testi uygulanmıştır. Özellikle ikinci kontrol grubu ve deney grupları arasında gözle görünen ortalama iyileşme sonrası kopma değerlerindeki farka rağmen Kruskal Wallis testine göre 3 grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Onarım sonrası modelinde olduğu gibi gruplar ikili olarak birbirleri ile Mann-Whitney U testi kullanılarak yeniden karşılaştırılmıştır. Yapılan ikili karşılaştırma analizlerine göre de en büyük istatistik farklılık ikinci kontrol ve deney grupları arasında bulunmuş (p=0,109) ancak gruplar arası anlamlı istatiksel farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Ortalama onarım süreleri bağımsız 3 grubun istatiksel değerlendirilmesi amacı ile kuvvet ölçümlerine benzer şekilde Kruskal-Wallis yöntemi ile değerlendirilmiştir. Test sonucuna göre yöntemler arasında onarım için gereken süre açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,001; p<0,05). Yapılan karşılaştırmalı analiz sonuçlarına göre birinci kontrol grubu onarım süresi açısından ikinci kontrol grubundan istatiksel olarak anlamlı düzeyde onarım için daha kısa süre gerektirmektedir (p=0,026; p<0,05). Deney grubu ise her iki gruba göre anlamlı düzeyde daha kısa sürede onarılmıştır. Her iki grup ile de karşılaştırıldığında p değeri 0,002 olarak hesaplanmıştır (p<0,05). Bu durumda onarım için gereken süre K2> K1> D olarak saptanmıştır. Sonuç Sonuçta tarafımızca geliştirilen ve bu çalışmanın deney grubunda kullanılan tekniğin onarım anında ve iyileşme sonrasında hem Modifiye Kessler yönteminden hem de Tang yöntemlerinden daha yüksek gerilme kuvveti oluşturduğu söylenebilir. Onarım sonrası modelinde gerilme kuvvetlerinin ölçümünde elde edilen istatiksel olarak anlamlı farklılık özellikle tendon iyileşmesi için çok önemli role sahip olan erken rehabilitasyon protokollerine daha uyumlu olacağı anlamına gelmektedir. İyileşme sonrası modelinden elde edilen biyomekanik veriler ve yapılan istatiksel analizlerin sonucu da deney grubunda kullanılan tekniğin iyileşme dönemindeki tendon üzerinde herhangi bir olumsuz etkisi olmadığını; onarım sonrasında yapılan ölçümlerde gösterdiği üstünlüğü iyileşme döneminde de koruduğunu göstermiştir. Aynı zamanda ölçülen cerrahi onarım süreleri ve bunların istatiksel analizleri de hem uygulanma hızı hem de kolaylığı açısından deney grubunda kullanılan tekniğin daha üstün olduğunu göstermektedir.
Ratlarda periferik sinir kesisi modelinde otolog adiposit kaynaklı kök hücrelerin ve takrolimus kombine kullanımının sinir iyileşmesi üzerine etkileri
Periferik sinir kesileri sonrası yapılan sinir onarımlarda, fonksiyonel geridönüşün maksimize olmasında rejenerasyon süresi önemli rol almaktadır. Kesi sonrasında oluşan ileti kaybına bağlı olarak son organlarda fonksiyon kaybı oluşmaktadır. Motor sinirlerin kesileri sonrasında iskelet kaslarında motor-son plakta dejenerasyonun gelişmesinden sonra yapılacak ileti getirici yöntemlerin fonksiyonel geri dönüş üzerine etkisi olmadığı bilinmektedir. Periferik sinir kesisi sonrasında iskelet kaslarının nöronal uyarılmasının kısa sürede ve nitelikli olarak sağlanması ile fonksiyonel kayıplar azaltılabilmektedir. Literatürde sinir onarımları sonrasında rejenerasyonun başarılı ve hızlı olması amacıyla denenmiş çeşitli ajanlar, cerrahi yöntemler ve kök hücre çalışmaları bulunmaktadır. Takrolimus (FK506) isimli immünsupresif ajanın nörorejeneratif etkisini destekleyen çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Takrolimusun immünsupresif yan etkilerinden kaçınmak amacıyla kısa dönemli kullanımında nörorejenerasyonu arttırdığına dair çalışmalar mevcuttur. Adiposit kaynaklı kök hücrelerin nörorejeneratif etkisi literatürde incelenmiştir. Farklı diferansiasyon evrelerindeki adiposit kaynaklı kök hücreler ve schwann hücrelerine benzeyen transdiferansiye adiposit kaynaklı kök hücrelerin periferik sinir kesi modellerinde nörorejenerasyona olumlu etki ettiğine yönelik çalışmalar mevcuttur. Ancak kök hücrelerin sinir koaptasyon bölgesine sunum yöntemleri ile ilgili sorunlar bulunmaktadır. Çalışmamızda bu hücrelerin perifasiküler aralığa sunularak verilmesi planlanmıştır. Bu çalışmada koaptasyon yapılmış sinir kesisi modellerinde, otolog adiposit kaynaklı kök hücre ve kısa dönem kullanılan takrolimusun (FK506) birlikte kullanımının nörorejenerasyon üzerine etkileri incelenmek istenmektedir. Ayrıca bu ayrı iki rejenerasyon arttırıcı yöntemin birbirlerine olan üstünlükleri ve zayıflıkları ele alınmıştır Sonuçların incelenmesi aşamasında fonksiyonel geri dönüşümün gösterilmesi için yürüme analizi yapılmıştır. Rejenerasyonun başlangıcını bulmak amacıyla ratlarda ilgili gastrocnemius kasına yönelik EMG uygulanmıştır. Rejenerasyon kalitesini incelemek amacıyla histopatolojik olarak sinir kesitleri incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar neticesinde yürüme analizi verileri izole kök hücre alan grubun sinir kesisi olan diğer gruplara oranla daha iyi fonksiyonel sonuçlar gösterdiğini işaret etmektedir (p<0,05). Elektrofizyolojik çalışmada ise maksimum kas aksiyon potansiyelleri ve latans süreleri değerlendirilmiş ve kök hücre ve takrolimusun beraber uygulandığı deneklerde latans süresinin daha kısa olduğu gözlenmiştir. Her iki kök hücre uygulanan grupta ise kesi yapılan diğer gruplara oranla daha yüksek amplitüdlü aksiyon potansiyelleri ve daha kısa latans süreleri elde edilmiştir (p<0,05). Islak kas ağırlıkları kıyaslandığınında kök hücre kullanılan iki grubun, kesi yapılan gruplara kısmi üstünlüğü gösterilmiştir (p>0.05). Histopatolojik incelemede kesinin proksimali ve distalindeki sinir lif sayıları oranları arasında gruplar arası farklılık saptanmamıştır (p=0,116). Ancak morfolojik bakılarda kök hücre kullanılmayan kesi modellerinde fasikül içi ödem ve lif yoğunluğunda azalma dikkati çekmiştir. Ek olarak perifasiküler alana enjekte edilmiş hücrelerde S100 boyanma izlenmiştir. Bu sonuçlar ışığında kök hücrelerin sinir kesi modellerinde maksimum kas aksiyon potansiyelini ve fonksiyonel iyileşmeyi arttırdığı görülmektedir. Kök hücrelerin izole olarak nörorejeneratif etkisinin takrolimusla beraber kullanımı arasında kısmi farklılıklar gözlenmiştir. Ancak nörorejenerasyona pozitif etkisi olan bu iki etkenin beraber kullanımının etkilerinin ve mekanizmalarının daha net anlaşılması için ileri çalışmalar gerekmektedir Anahtar kelimeler: Periferik sinir rejenerasyonu, Takrolimus, Kök Hücre, Yürüme analizi, elektromyografi
Düz silikon, pürtüklü silikon ve poliüretan implant yüzeylerinde, lokal antibiyotik uygulamasının etkinlik ve süre açısından invivo karşılaştırılması
Silikonla meme büyütme ameliyatı tüm dünyada en sık yapılan estetik ameliyattır. Bu ameliyat sonrası en sık görülen komplikasyon kapsül kontraktürüdür. Kapsül aslında yabancı cisme karşı doğal bir sonuçtur. Kapsülün anormal gelişimi kapsül kontraktürüne yol açmaktadır. Bu patolojik duruma yol açan bilinen en sık neden biyofilm oluşumu ve yarattığı kronik subklinik enfeksiyondur. Ayrıca biyofilm ve subklinik enfeksiyon son yıllarda kapsül ile implant arasında geliştiği gösterilmiş olan "Meme implantı ilişkili Anaplastik Large Cell Lenfoma (BIA-ALCL) gelişiminde de suçlanmaktadır. Bu çalışmada kapsül kontraktürü etiyolojisinde en önemli neden olan biyofilm ve subklinik enfeksiyonu önleyecek olan lokal antibiyoterapi uygulamasının farklı yüzey özelliklerine sahip implantlardaki etkinlik gücü ve süresi araştırılmıştır Çalışmada 36 adet wistar albino türü sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar her bir grupta 6 adet olacak şekilde 6 ana gruba ayrıldı. Her sıçanın sırt bölgesine 3 adet cep oluşturularak düz, poliüretan ve pürtüklü yüzeyler randomize şekilde yerleştirildi. Tüm gruplardaki örneklere uygulama öncesi 10⁷ Staphylococcus epidermidis ekildi. Grup 1-2-3'teki sıçanlara sadece bakteri inokülasyonu yapılmış örnekler yerleştirilirken grup 4-5-6'daki sıçanlara ayrıca rifampisin ile 5 dakikalık standart lokal antibiyoterapi uygulandı. Grup 1-4'teki örnekler 1.saatte, grup 2-5'teki örnekler 6.saatte, grup 3-6'daki örnekler 24.saatte çıkarıldı. Çıkarılan örneklerde bakteri koloni sayımı yapıldı. Grup 1-2-3'te poliüretan ve pürtüklü yüzeylerde tüm saatlerde, saatlere göre giderek artan şekilde bakteri yükü standart değerin üzerinde ölçüldü. Düz yüzeylerde ise tüm saatlerde standart değerin altında ölçüldü ancak kolonizasyonun saatlere göre arttığı gözlendi. Düz ve poliüretan yüzeyler arasında tüm saatlerde düz ve pürtüklü yüzeyler arasında 6. ve 24. saatlerde düz yüzey lehine istatistiksel anlamlı fark gözlendi. Grup 4-5-6'da tüm yüzeylerde bakteri yükü standart değerin altında ölçüldü. Poliüeretan ve pürtüklü yüzey arasında tüm saatlerde poliüretan lehine anlamlı fark gözlendi. Poliüretan ve düz yüzey arasında tüm saatlerde bakteri yükü poliüretanda daha az bulunmasına rağmen istatistiksel anlamlı fark gözlenmedi. Düz ve pürtüklü yüzey arasında ise 6. ve 24.saatlerde düz lehine istatistiksel anlamlı fark gözlendi. Grup 4-5-6 ile grup 1-2-3 karşılaştırıldığında düz yüzey 1.saatler ve pürtüklü yüzey 1.saatler hariç tüm saat dilimlerinde ve tüm yüzeylerde grup 4-5-6 lehine anlamlı istatistiksel fark gözlendi. Sonuçlar lokal antibiyoterapinin bakteriyel yük azalışını sağlayarak biyofilm oluşumunu önleme noktasında etkili olduğunu düşündürdü. Ayrıca poliüretan yüzeyde etkinliğin dikkate değer ölçüde 1.saatten itibaren güçlü bir şekilde başlayıp 24.saate kadar artarak devam etmesi poliüretan yüzeyde lokal antibiyoterapinin etki gücünün yüksek, etkinlik süresinin uzun olduğunu düşündürdü.
Redüksiyon mamoplasti sonrası vertebral kolondaki açısal değişikliklerin değerlendirilmesi
Makromasti birçok fiziksel ve psikolojik semtomlarla ilişklidir. Bazı çalışmlar göstermiştirki büyük göğüslerin asıl olumsuz etkisi etkisi vertebral kolon üzerindedir. Muhtemelen büyük memeye sahip olan kadınlarda kitle etkisine bağlı olarak vücut denge merkezi değişmektedir ve vertebral kolondaki normal fizyolojik eğimler artmaktadır. Bundan dolayı intervertebral disklerin posteriorunda gelisen basınç hastada boyun, sırt ve bel ağrısına sebep olabilir.Bu hastaların, destekleyici sütyen kullanmalarına, ağrı kesici ilaç almalarına, fizik tedavi ve egzersiz gibi yöntemlere baş vurmalarına rağmen şikayetleri devam etmektedir.Çalışmamızda meme küçültme hastalarının hastasının ameliyat öncesi servikal lordoz, torasik kifoz, lumber lordoz açılarını ölçerek vertebral kolondaki patolojik değişikliklerin ne düzeyde oldugunu ve küçültme ameliyati sonrasında anlamli düzelme olup olmadigini objektif olarak değerlendirmeyi amaçladık.Ocak-Haziran 2012 tarihleri arasında memenin hipertrofisi tanısıyla, sigorta kapsamında, kurul kararıyla, ameliyat olmasına karar verilen hastalar çalışmaya dahil edildi. Bunun için meme küçültme operasyonu yapılacak hastaların ameliyat öncesi ve sonrası vertebral kolonun lateral skolyoz grafileri çekildi. Cobb metodu ile servikal lordoz, torakal kifoz ve lomber lordoz açıları ölçüldü. Bu ölçümler ameliyat öncesi ve sonrası olarak SPSS programında istatiksel olarak karşılaştırıldı.Redüksiyon mamoplasti operasyonu öncesinde vücut postürünü belirleyen sevikal lordoz, torasik kifoz, lumber lordoz açılarının artmis olduğu ve meme kücültme ameliyatından ortalama iki ay sonra bu açılarda istatistiksel olarak anlamli düzeyde düzelme olduğu gösterildi.Hipertrofik meme sadece kozmetik bir problem olmayıp, fiziksel problemlere özellikle de vertebral kolonda patolojik problemlere neden olmaktadır. Redüksiyon mamoplastinin sadece estetik bir operasyon gibi algılanmaması gerekir. Sağlıklı ve konforlu bir yaşam için makromastinin tedavisinde redüksiyon mamoplasti ilk seçenek olarak sunulmalıdır.Anahtar kelimeler: Redüksiyon mamoplati, vertebral kolon, kifoz, lordoz, makromastia
Sıçan inferior epigastrik ada flebi venöz iskemi modelinde pentoksifilin ve n asetilsistein'in tek ve birlikte kullanılarak iskemik hasarın değerlendirilmesi
Plastik cerrahinin temel uğraş alanlarından biri doku defektlerinin kapatılmasıdır. Bunun içinde flepler sıklıkla kullanılmaktadır. Her flep operasyonu sonrasında iskemi ve reperfüzyon olmaktadır. Iskemi süresinin uzunluğuna bağlı olarak flep yaşayan alanı değişmekte ve bunda reperfüzyon hasarının da etkisi olduğu bilinmektedir. Venöz iskeminin daha sık gözlenmesi ve reperfüzyon hasarının daha ağır olması nedeniyle sıçan inferior epigastrik ada flebi venöz iskemi modelinde pentoksifilin ve n asetilsistein tek tek ve birlikte kullanılarak iskemik hasarı önleme etkileri değerlendirilmiştir. Çalışmada 32 adet Sprague Dawley tipi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar rastgele sekizer adet seçilerek kontrol, pentoksifilin, n asetilsistein ve pentoksifilin, n asetilsisteinin birlikte verildiği guruplar olacak şekilde 4 gurup oluşturuldu. Sıçanlarda sol inferior epigastrik ada flebi hazırlandıktan sonra loop büyütme yardımıyla pedikülde epigastrik ven bulundu ve 9 saat klempe edilerek venöz iskemi modeli oluşturuldu. Kontrol gurubuna klemp açılımı sonrası 0.1 cc intraperitoneal serum fizyolojik, ikinci guruba 50 mg/kg/gün pentoksifilin, üçüncü guruba 40 mg/kg/gün n asetilsistein, dördüncü guruba 50 mg/kg/gün pentoksifilin ve 40 mg/kg/gün n asetilsistein beşer gün verildi. Beşer günün sonunda flep yaşayan alanları makroskopik incelemeye tabi tutuldu. Fleplerde beşinci günün sonunda kontraksiyon geliştiğinden dolayı değerlendirme flep yaşayan alanı / flep total alanı şeklinde yapıldı. Kontrol gurubunda 3 total nekroz görüldü ve ortalama flep yaşayan alanı yüzde 14 'ti. Grup 2'de ortalama flep yaşayan alanı yüzde 40,75 , grup 3'te yüzde 49.88, grup 4'te yüzde 45.38 bulundu. İskemi reperfüzyon hasarını venöz iskemi üzerinden değerlendirdiğimiz çalışmamızda n asetilsistein ve pentoksifilin kullanımının flep yaşayan alanı istatiksel olarak anlamlı düzeyde artırdığı (p<0.001) sonucuna ulaştık. N asetilsistein yüzdelik olarak pentoksifiline göre flep yaşayan alanı artırsada bu istatiksel olarak anlamlı çıkmamıştır (p>0.05). Iki ilacın aynı anda kullanımı sinerjistik etki yapacağı öngörümüze rağmen tekli ilaç kullanımına göre bir artış yapmamıştır. Anahtar kelimeler: Flep, Venöz iskemi-reperfüzyon hasarı,serbest radikaller, n asetilsistein, pentoksifilin
Farelerde ultraviyole-B ışını ile geliştirilen deri karsinogenezi modelinde oral ve topikal skualen uygulamalarının profilaktik etkisinin araştırılması
Deri kanseri tüm dünyada, özellikle beyaz ırkta giderek artan, morbidite ve mortaliteye neden olabilen bir kanser türüdür. Deri kanserinin yaygın olarak görülmesi ve insidansının giderek artması nedeniyle deri kanseri profilaksi çalışmaları önem kazanmıştır. Kolesterol sentezinde ara metabolit olan skualenin derideki antioksidan, sitoprotektif ve yaşlanma geciktirici etkisi; kolon kanseri ve akciğer kanserine karşı koruyucu etkisi gösterilmiştir. Çalışmamızda ise skualenin derinin skuamöz hücreli karsinomuna karşı koruyucu etkisi araştırılıp etki mekanizması saptanmaya çalışılmıştır. Literatürdeki deri kanseri modellerinde kimyasal karsinogenez ya da ultraviyole karsinogenez yöntemleriyle farelerde aktinik keratoz benzeri premalign lezyonlar olan papillom ismi verilen tümörler oluşturulmuştur. Bu tümörlere karsinojen maruziyeti devam ettikçe invaziv karsinoma evrildiği belirtilmiştir. Kemoprofilaktik etkisi araştırılan maddelerin premalign papillom isimli tümörlere etkisi incelenmiş olup çalışmamızda da aynı şekilde skuamöz hücreli karsinomun öncül lezyonu olarak kabul edilen aktinik keratoz benzeri papillomlar literatürdeki gibi "tümör" olarak isimlendirilmiştir. Çalışmada 28 adet 25-30 gr ağırlığında dişi BALB/c türü fare kullanılmıştır. Her bir grupta yedi adet fare olacak şekilde dört grup belirlenip her farenin sırt bölgesine Ultraviyole-B (UVB) ışını uygulanarak deri karsinogenez modeli oluşturulmuştur. Grup-1'de (kontrol grubu) sırt derisine skualen çözücüsü (aseton), Grup-2'de sırt derisine topikal skualen (asetonla çözünmüş olarak) uygulandı. Grup-3'te sırt derisine skualen çözücüsü (aseton) uygulanıp aynı zamanda peroral skualen verilirken Grup-4'te sırt derisine topikal skualen (asetonla çözünmüş olarak) uygulandı ve peroral skualen verildi. Bu uygulamaların tümü deney boyunca düzenli olarak yapıldı. Deneklerde aktinik keratoz oluşturmak için sırt derilerine ilk 10 gün boyunca her gün 540 milijoule/cm2 UVB ışını uygulandı. Dört günlük aranın ardından 16 hafta boyunca haftada üç gün, günde 540 milijoule/cm2 UVB uygulandı. Koruyucu amaçlı kullanılan skualen ise ilgili gruplarda 18 hafta boyunca UVB ışınlamasından 30 dakika önce topikal olarak kullanıldı. Oral skualen ise UVB ışınlama günlerinde oral gavaj kanülü yardımıyla peroral yolla verildi. Gruplardaki fareler geliştirdikleri aktinik keratoz sayıları açısından düzenli olarak takip edilerek deney sonunda karşılaştırıldılar. Deney sonunda sakrifiye edilen farelerin sırt derileri eksize edilerek hematoksilen eozin boyama yapıldı ve ışık mikroskopu altında incelendi: Aktinik keratoz ile uyumlu, displazi ve mitozlar içeren premalign kitleler saptandı. Deri örneklerinin tamamı incelenerek epiteldeki hiperplazinin ve atipinin en yoğun olduğu bölgede epitelin kalınlığı, keratin tabakası hariç tutularak ölçüldü. İnflamasyonun en yoğun olduğu yerler saptanarak yangısal hücreler sayıldı ve gruplar karşılaştırıldı. Ayrıca skualenin karsinogenez patogenezinde p53 mutasyonuna etkisini saptamak amacıyla kitlelerden alınan örneklerde immünohistokimyasal yöntemlerle mutant p53 proteini incelenerek gruplar karşılaştırıldı. Topikal skualen kullanılan 2. ve 4. grupta diğer gruplara göre tümör sayısında ve epitel kalınlığında belirgin azalma, inflamatuar hücre oranında anlamlı bir artış saptandı. Mutant p53 proteini içeren hücre oranlarında ise tüm gruplar arasında anlamlı bir fark görülmedi. Tüm bu bilgiler ışığında topikal olarak uygulanan skualenin premalign aktinik keratoz benzeri papillom lezyonlarını anlamlı olarak azalttığı, ortaya çıkma süresini geciktirdiği, immün sistem hücrelerinin sayısını artırdığı ve dolayısıyla derinin skuamöz hücreli karsinomuna karşı koruyucu etkisi olduğu söylenebilir.
Bakteriyel kontaminasyon sonrası silikon implant çevresinde kapsül oluşumunun histopatolojik olarak incelenmesi
Amaç: Kapsül kontraktürü, meme implant cerrahisi sonrası sık görülen komplikasyonlardan biridir. Bu çalışmanın amacı; kapsül kontraktürü sonrası implant çevresinden sık olarak izole edilmiş bakterilerin ve bu bakterilerin biyofilm tabakası oluşturma özelliklerinin, implant çevresinde oluşturduğu histopatolojik değişiklikleri karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada steril silikon materyallerin sıçanlara implante edildiği kontrol grubu (n:11), biyofilm tabakası oluşturma özelliği bulunmayan Staphylococcus epidermidis ATCC 12228 suşu ile (n:11), biyofilm tabakası oluşturma özelliği bulunan Staphylococcus epidermidis ATCC 35984 suşu ile (n:11) ve Cutibacterium acnes ATCC 6919 ile (n:11) kontamine edilmiş silikonların, toplamda 44 adet Wistar cinsi sıçanlara implante edildiği 4 grup kullanılmıştır. İmplantasyondan 2 ay sonra sıçanlardan çıkarılan materyaller histopatolojik olarak incelenmiştir. Bulgular: Biyofilm tabakası üretme özelliği bulunan Staphylococcus epidermidis ve Cutibacterium acnes bakterileri ile kontamine edilmiş silikon materyallerin kullanıldığı gruplardaki kapsül kalınlıklarının, kontamine olmayan gruba göre anlamlı olarak daha fazla olduğu saptanmıştır (p<0.001, p<0.001). Sitolojik incelemede makrofaj-histiyosit sayısının; biyofilm tabakası üretme özelliği bulunan Staphylococcus epidermidis ile kontamine edilen grupta, biyofilm tabakası üretme özelliği bulunmayan Staphylococcus epidermidis ile kontamine edilen gruba ve steril gruba göre anlamlı olarak daha fazla olduğu bulunmuştur (sırası ile p=0.045; p=0.001). Sonuç: Bu çalışma silikon implantların yüzeyinde oluşacak biyofilm oluşturma özelliği bulunan bakteriler (Staphylococcus epidermidis ATCC 12228, Cutibacterium acnes ATCC 6919) ile kontaminasyonunun, perikapsüler dokudaki kalınlık artışında büyük bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Çalışmamızda Staphylococcus epidermidis ATCC 35984 suşu ile kontamine silikon materyaller çevresinde bulunan makrofaj-histiyosit sayısı, diğer gruplara göre daha fazla tespit edilmiştir. Kapsül kontraktürünü düşündürecek bir histopatolojik bulgu olan kapsül kalınlığı artışını engellemek için; biyofilm tabakası ile ilişkili bakterilerin kontaminasyonunu cerrahi sırasında ve sonrasında önlemek, perikapsüler dokudaki makrofaj-histiyosit sayısı ve aktivasyonunu engellemek gerekmektedir.