
12
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Kolon kanserinde radiyal sınırın prognostik önemi
Amaç: Kolon kanseri için cerrahi uygulanan hastalarda tümör yerleşiminin kolonun peritonsuz kısmında ya da anatomik olarak dar mezenterli parçasında olması ile lokorejiyonel reküren hastalık ve azalmış sağkalım arasında bir nedensel ilişki olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada kolon kanseri nedeniyle potansiyel küratif rezeksiyon geçiren hastalarda sirkumferansiyel rezeksiyon marjin (CRM) tutulumunun prognostik öneminin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Ocak 2005 ? Ocak 2008 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Kolorektal Cerrahi Biriminde radikal rezeksiyon yapılan 179 kolon kanserli(sadece pT3-pT4 kolon tümörleri) hastanın prospektif olarak kayıt altına alınan klinikopatolojik verileri analiz edildi. Histopatolojik incelemede CRM, tümörün en derin penetrasyonununa en yakın retroperitoneyal ya da peritoneyal adventitisyal yumuşak doku marjini olarak değerlendirildi.Sonuçlar: CRM pozitifliği 25 hastada (%14) izlendi. CRM tutulumu ile diferansiyasyon derecesi, tümör invazyon derinliği, lenf nodu tutulumu, venöz invazyon, lenfatik invazyon, tümör invazyon sınır tipi ve lokal nüks gelişimi arasında anlamlı ilişki saptandı(p<0.05). Çok değişkenli analizde venöz invazyon pozitifliği ve tümör invazyon derinliği ile CRM arasında anlamlı ilişki saptandı(p<0.05). Lokal nüks görülme sıklığı CRM pozitifliği izlenen hastalarda CRM negatifliği olan hastalara göre artmış olarak bulundu(p<0.01). CRM tutulumu olan hastalarda hastalıksız sağkalım(355±74 gün), CRM tutulumu olmayan hastalara göre (609±45 gün) anlamlı düzeyde azalmıştı(p<0.05). CRM pozitifliğinin hastalıksız sağkalım üzerinde 0.5 kat negatif etkisinin olduğu bulundu (p=0.027; CI=0.276-0.926).Sonuç: Bu çalışmada kolon kanserinde CRM tutulumunun varlığı ilerlemiş tümör yayılımının göstergesi olarak belirlenmiştir. CRM pozitifliği onkolojik açıdan nüks ve sağkalımın ne oranda gerçekleşeceğinin önemli bir belirleyicisidir. CRM pozitif olan hastalar sistemik hastalık riskinin artması nedeniyle postoperatif adjuvan kemoterapi ve radyoterapiden fayda görebilir. Bu nedenlerle kolon kanserli hastaların histopatolojik raporlarında bu prognostik faktörün yorumlanması rutin olmalıdır.
Rat timpanik membranında deneysel olarak oluşturulan miringoskleroz gelişim sürecine N-Nitro L-Arjinin Metil Ester'in etkisi
Miringoskleroz, timpanik membranın lamina propriasındaki kollajen yapının hiyalin dejenerasyonu ve kalsifikasyonu ile karakterize bir patoloji olup, efüzyonlu otitis medianın tedavisinde miringotomi yapılması ya da ventilasyon tüpü uygulaması sonrasında ortaya çıkabilir. Miringotomi yapılarak timpanik membran hasarı oluşturulan deneysel çalışmalarda perforasyon iyileşmesi ve miringoskleroz gelişimi tüm yönleriyle ortaya konmuştur. Miringotomi sonrası orta kulaktaki oksijen konsantrasyonunun dış ortamdaki seviyesine ulaşmasıyla gelişen hiperoksik durumun serbest oksijen radikallerinin (SOR) oluşumuna neden olduğu, oluşan SOR'un ise doku hasarına yol açtığı gösterilmiştir. Doku hasarı sonrası fibrozis ve kalsifikasyonla seyreden iyileşme süreci miringosklerozla sonuçlanmaktadır.Miringoskleroz gelişim sürecinin iyi bilinmesi miringoskleroz gelişimine karşı etkili tedavi stratejileri geliştirilmesi açısından önemlidir. Bu alanda yapılan çalışmalarda miringoskleroz gelişimini önlemeye yönelik birçok antioksidan ve antiinflamatuar madde denenmiştir.N-Nitro L-Arjinin Metil Ester (L-NAME), yapılan çeşitli çalışmalarda antiinflamatuar, antioksidan ve antifibrotik etkileri kanıtlanmış, geniş kullanım alanına sahip bir maddedir. Birçok farklı dokudaki yara iyileşmesinde olumlu etkileri gösterilmiş olan L-NAME'nin kulak zarı perforasyonu iyileşmesi üzerine olan etkilerini inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada topikal ve intraperitoneal olarak uygulanan L-NAME'nin, timpanik membran iyileşmesi ve miringoskleroz gelişimi üzerine olan etkileri araştırılmıştır.Çalışmamızda 20 adet Wistar rat kullanılmıştır. Yapılan otomikroskopik bakıda sağlıklı timpanik membrana sahip olduğu görülen 20 rata bilateral miringotomi yapıldıktan sonra, hayvanlar her grupta beş rat olacak şekilde rastgele dört gruba ayrılmışlardır.Birinci gruptaki beş rat tedavisiz bırakılmıştır. İkinci grupta ise 10 mikrolitre serum fizyolojik emdirilmiş gelfoam, miringotomiden hemen sonra, miringotomi sonrası 12. saatte ve 24. saatte olmak üzere üç kez her iki timpanik membrandaki perforasyon üzerine yerleştirilmiştir.Üçüncü grupta, 10 mikrolitre (100 mg/ml) L-NAME emdirilmiş gelfoam miringotomiden hemen sonra, miringotomi sonrası 12. saatte ve 24. saatte her iki timpanik membrandaki perforasyon üzerine yerleştirilerek uygulanmıştır. Dördüncü grupta bulunan beş rata ise 10 mg/kg (5 mg/ml) dozundaki L-NAME miringotomiden hemen sonra, miringotomi sonrası 12. saatte ve 24. saatte intraperitoneal olarak uygulanmıştır.Ondört günlük iyileşme periyodu sonrasında yapılan otomikroskopik miringoskleroz değerlendirmesinin ardından, hayvanlar sakrifiye edilerek histopatolojik inceleme amacıyla timpanik membranları çıkarılmıştır. Yapılan histopatolojik değerlendirmede Hematoksilen-Eozin ve Von Gieson ile boyanan kesitler ışık mikroskopu altında incelenerek inflamasyon skorlaması, total timpanik membran kalınlığı ölçümü ve miringoskleroz skorlaması yapılmıştır.Çalışma sonunda hem topikal hem de intraperitoneal olarak uygulanan L-NAME'nin, tedavisiz bırakılan ve topikal serum fizyolojik uygulanan gruplarla karşılaştırıldığında inflamasyonu baskıladığı, fibroblastik proliferasyonu azalttığı ve miringoskleroz gelişimini önlediği görülmüştür.Anahtar kelimeler: N-Nitro L-Arjinin Metil Ester, Miringoskleroz, Nitrik oksit, Timpanik membran, Miringotomi
Aktive protein C'nin rat intraabdominal sepsis modelinde epiteliyal apoptozis üzerine etkisi
Amaç: Son yıllarda apoptozisin sepsis sendromunun sonuçlarında belirleyici rolüne, sepsis ve endotoksemik süreçte en önemli hücre ölüm mekanizması olduğuna dair kanıtlar vardır. Septik süreçte antiapoptotik tedavi denemeleri yaşam sürecini arttırma açısından önem kazanmaktadır. Bu deneysel çalışmada, aktive protein C'nin (APC) epiteliyal apoptozis ve organ hasarı üzerine etkilerinin rat sepsis modelinde incelenmesi amaçlanmıştır.Yöntem: Deney Hayvanları Etik Kurulu onamı alındıktan sonra 21 adet erişkin erkek Wistar Albino tipi rat randomize olarak 3 gruba ayrıldı, Sham grubu (n=7), Sepsis grubu (n=7), Sepsis+APC grubu (n=7); sham grubuna sadece laparatomi yapıldı. Sepsis grubuna asendan kolon stent peritoniti cerrahisi (colon ascendens stent peritonitis: CASP) cerrahisi uygulanarak, intravenöz serum fizyolojik infüzyonu yapıldı. Sepsis+APC grubuna CASP cerrahisi uygulanarak, intravenöz APC infüzyonu yapıldı. Çalışma bitiminde ratlar anestetize edilerek mediyan sternotomi ile sol ventrikülden kan aspirasyonu ile sakrifiye edildi; akciğer ve jejenum örnekleri alındı. Biyokimyasal olarak serumdaki solubl CK18 (sitokeratin 18) neoepitop M30 düzeyi ELISA yöntemiyle saptandı. Histopatolojik olarak alveoler makrofaj sayısı ve intestinal mukozal hasar (Chiu Skorlaması) değerlendirildi. Nominal değerler için üç grubun karşılaştırmasında tek?yönlü varyans analizi (ANOVA), ikili grup karşılaştırılmalarında ise Mann-Whitney U testleri kullanıldı. p < 0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: Sepsis grubundaki serum M3O düzeyi sham grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p:0.02). Sepsis+APC grubundaki serum M30 düzeyinde sham grubuna göre anlamlı yükselme (p:0.23); Sepsis grubuna göre anlamlı düşme saptanmadı ( p:0,09)Sepsis grubunda jejenum Chiu skorlaması sham grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p:0,001). Sepsis+APC grubunda barsak Chiu skorlaması Sepsis grubuna göre anlamlı derecede düşük saptandı (p:0,002);sham grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p: 0,002).Sepsis grubunda sham grubuna göre alveoler makrofaj sayılarında anlamlı derecede artış saptandı (p:0,002). Sepsis+APC grubunda alveoler makrofaj sayılarında Sepsis grubuna göre anlamlı derecede azalma saptandı (p:0,001). Sepsis+APC grubunda alveoler makrofaj sayılarında sham grubuna göre anlamlı derecede artma saptandı (p:0,001).Sonuç: Çalışmamızda serum M30 düzeyinin APC uygulanan grupta sepsis grubundaki kadar yükselmemesi, APC uygulanan grupta Chiu skorunda ve alveoler makrofaj sayılarında sepsis grubuna göre anlamlı azalma saptanması, APC'nin sepsisteki epiteliyal apoptozis üzerine olumlu etkileri olduğunu ve ayrıntılı çalışmalar ile desteklenmesi gerektiği kanaatini oluşturmuştur.
Ratlarda torakotomi sonrası polietilenglikol içeren membran kullanarak intraplevral yapışıklık engelleme modeli
Tıbbi teknolojideki gelişmeler sayesinde maligniteler erkenden saptanabilmekte ve hastaların cerrahi tedaviden faydalanmaları artmaktadır. Dünyada ve kliniğimizde bir hasta için herhangi bir nedenden dolayı üçten fazla tekrarlayan torakotomi uygulaması nadir değildir. Her cerrahi girişim az ya da çok yapışıklıkla sonuçlanır. Ancak batın cerrahisinin aksine göğüs cerrahisindeki yapışıklıklar erken dönem ciddi komplikasyonlara yol açmazken, tekrarlayan torakotomi uygulamalarında morbidite ve mortaliteyi artırmakta, cerrahları oldukça zorlamakta ve ameliyat süresini artırmaktadır. Bu çalışmamızdaki amacımız, yapışıklık engelleyici bir ajan olan Prevadh®'ın rat modelinde etkinliğinin araştırmaktı.Çalışmamızda aynı koloniden 20 adet yetişkin, erkek ve ortalama 250?300 gr ağırlığında Wistar Albino ratlar kullanılmıştır. Ratlar rasgele olarak üç gruba bölünmüştür; Sham, kontrol ve çalışma grubu (sırasıyla grup A, B ve C). Grup A'ya sadece sol torakotomi yapılmıştır. Grup B'ye sol torakotomi yapılıp yapışıklık modeli oluşturulmuş, Grup C'ye sol torakotomi yapıldıktan sonra yapışıklık modeli oluşturulmuş, plevra ile akciğer arasına Prevadh® yerleştirilmiştir. Yirmi birinci günde ratlar sakrifiye edilmiş ve yapışıklıklar makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirilmiştir.Sham, kontrol ve çalışma grubunda yapışıklık uzunluk ortalaması sırasıyla 3.0 ± 2.2, 10.0 ± 2.0 ve 0.0 cm bulundu. Yapışıklık şiddeti skoru ortalaması sham, kontrol ve çalışma grubunda sırasıyla 1.5 ± 1.0, 3.4 ± 0.7 ve 1.0 ± 0.0 olarak bulundu. Yapışıklık uzunluk ortalaması bakımından her üç grup arasında istatistiksel anlamlılık saptanırken, yapışıklık şiddeti ortalaması açısından sham-kontrol grubu ve çalışma ?kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlılık saptanmıştır (p<0.05). Mezotel prolifersayon skoru, sham-çalışma grubu arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmıştır (p<0.05). Plevral kalınlık, makrofaj ve mononüklear hücre infiltrasyon skoru açısından her üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır (p>0.05).Bu sonuçlara göre, makroskopik olarak sham ve kontrol grubunda yapışıklık tespit edilirken, Prevadh® uygulanan çalışma grubunda yapışıklık saptanmamıştır. Kontrol grubunda mezotel çoğalması azalırken, sham ve çalışma grubunda mezotel çoğalması belli bir düzeye ulaşabilmiştir.Sonuç olarak batın cerrahisinde klinik çalışmalarda kullanılan Prevadh®'ın, torakotomi sonrası yapışıklıkları da etkin bir şekilde önlediği rat modellinde gösterilmiştir. Ancak bunun klinik çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.
Berrak hücreli renal hücreli karsinomlarda ortalama nükleol hacminin prognostik önemi
Amaç ve hipotez: Renal hücreli karsinomlarda (RHK) bugüne kadar prognozu belirlemede birçok parametre önerilmiş, bunların birçoğu sağkalım süresi ile ilişkili bulunmuştur. Bu parametrelerden biri olan Fuhrman nükleer derecelendirme sistemi yaygın olarak kullanılmasına rağmen subjektif bir yöntem olması nedeniyle prognozu belirlemede daha objektif kriterlere dayalı sistemler geliştirilmesine ihtiyaç duyulmuştur. Bu çalışmanın amacı berrak hücreli RHK'da nükleer morfometrik bir yöntem olan ortalama nükleol hacminin prognostik önemi olduğu bilinen tümör evresi, derecesi ve diğer klinikopatolojik parametreler ile ilişkisini ortaya koymak, ayrıca yaşam süresi ile nüks-metastaz gelişim riskini öngörmede belirleyici olup olmadığını saptamaktır.Yöntem: 1990-2003 yılları arasında üniversitemiz hastanesinde nefrektomi uygulanan 64 berrak hücreli RHK olgusunun tümörlü bloklarından hazırlanmış olan 5µm kalınlıkta kesitlerden ışık mikroskopunda 400X'lük büyütmede elde edilen görüntü monitöre yansıtılarak toplam 2320X büyütmede bir görüntü elde edilmiş ve Gundersen ve ark. tanımladığı yönteme göre ortalama nükleol hacmi (MnV) hesaplanmıştır. İstatistiksel yöntem olarak tek değişkenli Mann-Whitney U testi ve Pearson ki-kare testi, sağkalım analizleri için Kaplan-Meier metodu ve log-rank testi uygulanmıştır. Anlamlı bulunan parametreler çok değişkenli Cox regresyon analizi ile değerlendirilmiştir.Bulgular: Olguların 48'i (%75) erkek, 16'sı (%25) kadındır ve yaş ortalaması 58.2 yıldır. Olguların ortalama takip süresi 53.7 aydır. Olguların 5 yıllık sağkalımı %54.8, genel sağkalımı ise %48.4'tür. Tek değişkenli analizde tanı anındaki yaş, cinsiyet, Fuhrman derecesi, evre, MnV ve tümör boyutu değişkenlerinden evre, MnV ve tümör boyutunun nüks-metastaz ile; cinsiyet, evre, MnV ve tümör boyutunun ise sağkalım ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi olduğu saptanmıştır. MnV ile Fuhrman derecesi ve evre arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Sağkalım süreleri göz önüne alındığında kadınlarla erkeklerin, erken evre ile ileri evredekilerin, 60 yaş altı ve üstündekilerin, tümör boyutu 5 cm'den küçük ve büyük olanların ve MnV ? 18 µm3 ve > 18 µm3 olanların yaşam süreleri arasındaki fark anlamlı bulunmuştur.Sonuç: MnV ile Fuhrman derecesi ve evre arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. MnV ? 18 µm3 olan gruptaki hastaların tümörleri daha düşük dereceli ve daha erken evrededir. Ayrıca bu hastalarda ölüm oranı ve nüks-metastaz gelişme riski daha düşüktür. Ortalama nükleol hacmi hesaplanması tümörün prognozu, derecelendirmesi ve evrelemesine dair önemli bilgiler verebilmektedir. Sadece yaş ve tümör evresi bağımsız prognostik faktör olarak görülmektedir.
Ratlarda cerulein ile oluşturulan deneysel pankreatit modelinde, Farklı intraabdominal basınç değerlerinin pankreatit şiddeti üzerine olan etkiler
AMAÇ:Akut pankreatitli ratlarda farklı basınçlarda pnömoperitonun, akut ödematöz pankreatit üzerine etkilerini araştırdık.MATERYAL-METOD:Wistar-Albino cinsi 35 adet rat 7' şerli 5 gruba ayrılmıştır. Gruplara cerulein'in intraperitoneal olarak enjeksiyonu ile deneysel pankreatit oluşturulmuş, 1. gruba açık laparotomi, 2- 3- 4- 5. gruplara ise sırası ile 5- 10- 15 ve 20 mmHg basınç uygulanarak pnömoperiton sağlandı ve 60 dakika beklendi. Bekleme süresi ardından ratların hepsine laparatomi yapılarak pankreas doku örnekleri ve intrakardiak ponksiyon ile kan örnekleri alınarak sakrifiye edildi. Serumda GSH ve MDA değerleri ortaya konuldu. Doku örneklerinde ise ödem, mononükleer hücre, PMNL, granulasyon skorlama sistemine göre sınıflandı.BULGULAR:Çalışmamızda pankreatit indüksiyonu yapılan tüm gruplarda MDA ve GSH değerlerinde yükselme görülmüş, grup 2- 3- 4- 5'de, açık laparatomi grubuna göre anlamlı yükselmeler tespit edildi (p<0.005). Histopatolojik incelemede ise yine grup 2- 3- 4- 5'de açık laparatomi grubuna göre daha fazla inflamatuar hücre infiltrasyonu, ödem ve granulasyon dokusu artışı görüldü (p<0.005).SONUÇLAR:Eskiden olduğu gibi pankreatit tedavisinin medikal olduğunun hatırlanmasında yarar olduğunu, cerrahi tedavi kararı verirken minimal invaziv girişim olarak düşünülen laparoskopi dahi olsa her türlü cerrahi işlemin pankreatit olgularında uygulanmaması gerektiğini düşünüyoruz.
Obez ve non-obez gebelerde plazma l-karnitin düzeyi
Amaç: L-karnitin, yağ ve glukoz oksidasyonun da önemli rol oynayan, insülin direncini azaltan vücudun değerli bir bileşiğidir. Literatürde gebe hastalarda L-karnitinin plazma düzeylerinin düşük saptandığı bir çok çalışma mevcuttur. Ancak obez ve non obez gebeler arasında L- karnitin düzeyinin saptanmasına yönelik çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma ile hem obez hem de obez olmayan gebe hastalarda plazma total L-karnitin düzeylerinin tespiti ve obeziteyle olan ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışma 37 ve üzerinde gebelik haftasında bulunan rutin gebelik kontrolü için başvuran 64 obez ile non obez 54 gönüllü olgu ile yapılmıştır. Bütün olguların tam kan sayımı, TSH, lipid profili (total kolesterol, trigliserit, VLDL ve HDL) ve L-karnitin düzeylerinin ölçümleri yapılmıştır.Bulgular: Hem obez hem de obez olmayan gebe olgularda serum L-karnitin düzeylerinin litaratürdeki belirtilen karnitin değerleriyle karşılaştırılmasında tüm gebelerde L-karnitin düzeyinin düşük olduğu saptanmıştır. L-karnitin düzeyi obez gebelerde obez olmayan gebelere göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu bulunmuştur Aynı zamanda L-karnitin düzeyleri ile trigliserit seviyeleri arasında anlamlı ve negatif korelasyon; karnitin ile HDL düzeyleri arasında anlamlı ve pozitif korelasyon olduğu saptanmıştır.Sonuç: Obez gebelerde non obez gebelere göre anlamlı oranda daha düşük olarak saptadığımız L-karnitin düzeylerinin obezite gelişim nedenlerinden biri mi olduğu veya obezitenin bir sonucu olarak mı geliştiği cevaplanması gereken sorulardandır. Gebelerde obezite tedavisinde L-karnitin takviyesinin etkisinin ve maternal ?fetal sonuçlarının araştırılması konusunda yapılacak geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç olduğu kanısındayız.
Mezenter iskemi reperfüzyon hasarında likopenin etkisi
Özgür İKİZ, Mezenter İskemi Reperfüzyon Hasarında Likopenin Etkisinin Araştırılması: Uzmanlık Tezi, Bolu, 2014 Mezenter iskemi erken teşhisi ve tedavisi güç bir hastalıktır. İskemi sonrası gelişen reperfüzyon hasarından serbest oksijen radikalleri aracılığıyla oksidatif hasar sorumlu tutulmaktadır. Bu çalışmada antioksidan olan likopenin geçici mezenter iskemide oluşan reperfüzyon hasarını azaltıcı ve önleyici etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 28 adet wistar albino dişi rat kullanıldı. Ratlar eşit olarak sham, kontrol (sadece geçici mezenter iskemi yapılan grup), geçici iskemi öncesi likopen verilen ve geçici iskemi sonrası likopen verilen grup olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Geçici iskemi süresi 30 dakika olarak belirlendi. Likopen verilen gruplara 4 mg/kg oral likopen verildi. Mezenter iskemi sonrası 12. saatte ratlardan kan, doku ve kültür örnekleri alındı. Mezenter iskemi öncesi likopen verilen grubun LDH, CK, histolojik hasar skoru, IgA ve bakteriyel translokasyon değerlerinin sham grubu ile benzerlik taşıdığı gözlendi. İskemik doku hasarının mezenter iskemi öncesi likopen verilen grupta, kontrol grubuna göre daha az olduğu tespit edildi (p=0,011). Ayrıca doku hasarını göstermekte destekleyici kabul edilen biyokimyasal parametrelerden olan CK ve LDH'ın ortalama değerleri, iskemi öncesi likopen verilen grupta kontrol grubuna göre yine belirgin olarak düşük bulundu. Mukozal IgA miktarının ayrıca kontrol grubunda sham grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha az olduğu tespit edildi (p=:0,001). Mukozal IgA seviyesinin mezenter iskemi öncesi likopen verilen grupta kontrol grubundan yüksek olduğu gösterilmiştir (p=0,014). Kontrol grubunun hem mezenterik lenf nodu kültüründe hem de kan kültüründe sham grubuna göre bakteri üremesinin arttığı tespit edildi. Bakteri üremesi bakımından mezenter iskemi öncesi likopen verilen grubun ise sham grubuna benzer özellikler taşıdığı ancak kontrol grubuna göre daha az sayıda bakteri üremesinin olduğu tespit edildi. Sonuç olarak; mezenter iskemi öncesi verilen likopenin doku hasarını azalttığı, mukozal IgA kaybını önlediği, barsağın bariyer etkisini kaybetmesini önlemesi ve beraberinde inflamasyonu sınırlandırması sonucu bakteriyel translokasyonu azalttığı tespit edilmiştir. Likopenin bu sonuçları antioksidan etkisinin yanı sıra muhtemel immünmudülatör ve antibakteriyel etkileri aracılığıyla sağlandığı düşünülmüştür. Likopenin iskemik reperfüzyon hasarını azalttığı gösterilmiştir. Anahtar kelimler: Mezenter iskemi, Likopen, İmmünglobulin A, Bakteriyel Translokasyon
Ratlarda testis iskemi-reperfüzyon hasarında pyrrolidine dithiocarbamate'ın etkinliği
ÖZET DENEYSEL TESTİS İSKEMİ REPERFÜZYON HASARINDA PYRROLIDINE DITHIOCARBAMATE'IN ETKİNLİĞİ Çalışmamızda bir antioksidan ve NF-kB inhibitörü olan Pyrrolidine dithiocarbamate (PDTC) molekülünün iskemi reperfüzyon hasarını önlemedeki rolünü araştırmayı planladık. Wistar-Albino 21 erkek rat her grupta 7 rat olacak şekilde 3 gruba ayrıldı; sham grubu (grup 1), iskemi-reperfüzyon (I/R) grubu (grup 2) ve tedavi (I/R + PDTC) grubu (grup 3). Sham grubu hariç tüm gruplarda sol testisler 4 saat süre ile 720 derece torsiyone edildi. Detorsiyondan 15 dakika önce 3. gruba intraperitoneal olarak 100 mg\kg dozunda PDTC verildi. Bir saat reperfüzyon periyodundan sonra tüm ratlara sol orşiektomi yapıldı ve intrakardiyak 5ml kan örneği alındı. Kanda süperoksit dismutaz (SOD) aktiviteleri ve Malondialdehit (MDA) seviyeleri ölçüldü ve histopatolojik örnekler alındı. Grup 2 de I\R hasarını gösterecek şekilde kan SOD düzeylerinde azalma, MDA değerlerinde artma ve histopatolojik Johnson skorunda kötüleşme mevcuttu. (p<0,05) PDTC verilen grup 3 te ise bu parametreler açısından kontrol grubu ile benzer sonuçlar tespit edildi (p>0,5). Histopatolojik değerlendirme PDTC nin testiküler hücre hasarını azalttığını gösterdi. Çalışmanın sonuçları, ratlarda iskemi-reperfüzyonun neden olduğu testis hasarından korumada PDTC'nin faydalı bir ajan olduğunu göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Pyrrolidine Dithiocarbamate, NF-kB, iskemi reperfüzyon hasarı, testis torsiyonu.
Ameliyathanede anestezist-cerrah ilişkisinin değerlendirilmesi
AMELİYATHANEDE ANESTEZİST CERRAH İLİŞKİSİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Ameliyathanede operasyon ekibinin en önemli iki grubu cerrahlar ve anestezistlerdir. Bu iki ekip arasındaki çatışma hasta güvenliğini etkileyebilir. Bu çalışmada cerrah ve anestezistler arasında yaşanan çatışmaların nedenlerinin incelenmesi amaçlandı. Türkiye'de Mayıs ve Temmuz 2014 tarihleri arasında 11 hastanede 192 anestezist ve 211 cerrahtan oluşan kesitsel bir çalışma yapıldı. Katılımcılara 41 sorudan oluşan anket sunuldu. Ankette yeralan sorular, demografik veriler, cerrah anestezist arasındaki ilişki ve cerrah anestezist arasındaki çatışma nedenlerini içeriyordu. Anestezistler Grup 1 ve diğer cerrahi branşların tamamı Grup 2 olarak sınıflandırıldı. İki grup arasında anestezist-cerrah ilişkisi sorgulandığında anestezistlerin %42'si kötü, cerrahların ise %17'si ilişkisinin kötü olduğunu bildirdi. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlendi (p =0.000). Cerrah-anestezist arasındaki çatışma sebebleri sorgulandığında, iş yükünün fazla olması, hastanın yüksek riskli olması, personeller arasındaki iletişimin yetersiz olması, cerrahların ve anestezistlerin operasyona hakim olamaması, preoperatif değerlendirmenin yetersiz olması, cerrah ve anestezistlerin birbirini yeterince takdir etmemesi, iş dışında birlikte sosyal aktivitelerinin olmaması, iletişim beceriksizliğinin olması, hastanın uygulanacak anestezi ya da cerrahi hakkında bilgisinin olmaması, cerrahların hastayı olması gerekenden fazla sahiplenmesi, zaman yönetimlerinin kötü olması, operasyon sırasında hasta hakkında karşılıklı bilgi verilmemesi, anestezistlerin talimatlarına cerrahların uymaması, gereksiz konsültasyon istenmesi, performansa dayalı ücret sistemi, dava edilme korkusu ve primer soruna yönelerek yandaş hastalıkların gözardı edilmesi anlamlı olarak iki grup arasında farklı çıkmıştır (p<0.05). Personel sayısının yetersiz olması, operasyonun acil olması her iki grupta da yüksek oranda çatışma nedeni olarak saptanmıştır. Sonuç olarak; ameliyathanenin iki önemli çalışanı olan cerrah-anestezist arasındaki çatışma sebeplerini tesbit ettik.