
552
Arşivlenen Tez
6
DOI Atanmış
1%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
İbn Teymiyye'nin vahdet-i vücud anlayışına dair ontolojik eleştirileri
Vahdet-i vücud, varlığın birliği olarak tercüme edilen bir düşünce sistemidir. Vahdet-i vücud kavramı söz konusu olduğunda ilk akla gelen isim İbn Arabi olmaktadır. Bu çalışmada özellikle İbn Teymiyye'nin İbn Arabi merkezli ontolojisine yönelik eleştiriler ele alınmıştır. Vahdet-i vücud düşüncenin problem haline gelmesinin ve İbn Teymiyye tarafından eleştirilmesinin nedeni, vahdet-i vücud'un ontolojisinin 'birlik' düşüncesi ile şekillenmesi hatta kurulmasıdır. Bu birlik düşüncesi sayesinde vacib-mümkün varlık ayrımının ortadan kalktığı iddia edilmiştir. Bir diğer açıdan eleştiriler özdeşlik problemine kadar ilkesel bir geri gidişe sahiptir. Bir diğer neden ise Hakk'ın yaratmış olduğu varlıklara isimleriyle tecelli etmesi, varlık aleminde görünmesi şeklindeki izahlardır. Bu eleştirilere cevap olmak üzere Hakk'ın zahiri ve batıni yönü itibariyle diğer bir deyişle tenzihi ve teşbihi yorumlar dikkate alınarak karşı cevaplar verilmiştir. Vacib ve mümkün ayrımı ise İbn Arabi ontolojisinde kesin çizgilere sahiptir. Son olarak ise Allah ile diğer yaratmış olduğu varlıkların ilişkileri ve bu ilişkilerin nasıl gerçekleştiği bir başka eleştiri konusudur. Bu çalışmanın amacı yukarıda bahsetmiş olduğumuz eleştiri konularını tespit ederek, İbn Arabi'nin ontolojisine dönük İbn Teymiyye eleştirilerinin kritiği yapılmıştır. Tezin birinci bölümü Aristoteles, İslam ve Kelam düşüncelerinde varlık, Tanrı ve alem konularını ana hatlarıyla işlenmiştir. İkinci bölüm ise Vahdet-i vücud düşüncesinin varlık, Tanrı ve alem görüşlerine yer verilmiştir. Üçüncü bölümde ise İbn Teymiyye'nin tasavvufa bakışı, Tanrı-alem ilişkisine dair görüşlerine ve varlık eleştirilerine değinilmiştir.
Søren Kierkegaard'da rasyonalite soruşturması
Bu çalışma, Danimarkalı düşünür Søren Kierkegaard'ın varoluş felsefesi kapsamında rasyonalite meselesini soruşturmayı amaçlamaktadır. Kierkegaard'ın felsefesinin temel gayesi olan bireyin varoluşu bu tezin temel dayanağıdır. Hakikatin rasyonellikle bağdaştırıldığı 19. yüzyılda Kierkegaard'ın "hakikat öznelliktir" iddiası ve paradoksal akıl anlayışı felsefe camiası tarafından eleştirilmesine sebep olmuştur. Bu eleştiriler ağırlıklı olarak Kierkegaard'ın ve felsefesinin irrasyonel veya rasyonellik karşıtı olduğu iddiasını içerir. Bu tezin amacı bu eleştirilerin ima ettiği gibi Kierkegaard felsefesinin bir misoloji içerip içermediğini soruşturmaktır. Bu ima, Kierkegaard'ın Hegel'e yönelik eleştirilerinden ve felsefesinde aklın paradoksu olarak işaret ettiği iman kavramını ele almasından kaynaklanır. Oysa Kierkegaard'ın felsefesi salt bir imancılık eğilimden öteye geçer. Kierkegaard'ın asıl amacı rasyonel fanatizmin bireyin öznelliğini ihmal ettiğini göstermektir. Bu anlamda aklın kendisine değil, aklın tanrısallaştırılmasına karşı çıkan Kierkegaard'ın eleştirilerine bu bağlamda dikkat çekmeye çalıştık. İlk bölümde 17. yüzyıldan başlayarak 19. yüzyıla dek rasyonalitenin düşünce tarihindeki serüvenini genel hatlarıyla özetlemeye çalıştık. Bu bölümde kendi dönemlerinin rasyonalizm temsilcileri olarak gördüğümüz Descartes, Kant ve Hegel'in felsefelerine dikkatimizi vererek bu filozofların rasyonalite anlayışlarını ortaya koymaya çalıştık. İkinci bölümde Kierkegaard'ın felsefesinin önemli kavramları olan ironi, kaygı, umutsuzluk ve iman anlayışını serimleyerek, bireyin varoluş alanlarını detaylıca ele aldık. Üçüncü bölümde ise, Kierkegaard'ın rasyonalite eleştirilerini göz önünde bulundurarak Kierkegaard felsefesinin bütününü irrasyonel veya rasyonellik karşıtı saymanın sağlam bir temeli olmadığı ve böyle bir ayrımın esasen yapay bir ayrımdan ibaret olduğu kanısına varmış olduk.
Platon'da kötülüğün teolojik kökenleri
Platon'un felsefe anlayışı içerisinde kötülüğün ortaya çıkışı ve konumlandırılması hem anlam olarak teolojik ve mitsel açıdan ele alınacak hem de kavram takibi yapılmıştır. Platon'un ahlak anlayışı içerisinde kötülük kavramı, devlet için kötülük, insana bağlı ve insandan bağımsız kötülük gibi kavramsal olarak birbirlerinden farklı şekillerde kullanılmıştır. Platon'un felsefesinde kötülüğün ortaya çıkışının teolojik nedenleri, Homeros, Hesiodos ve Orfik metinler gibi mitolojik metinler yardımıyla ele alınarak incelenecek ve farklı kavramsal kötülük kullanımları takip edilmiştir. Platon ruh anlayışı üzerinden şekillendirdiği devlet yapısı içerisinde kötüyü nasıl konumlandırdığı incelenmiştir. Timaios metninde tanrısal bir yaratım ile oluşan her şeyin içerisinde kötünün varlığı soruşturulacak. Yasalar eseri ile tanrısal yasalar koyarak kötü olan şeylerden toplumu korumanın yöntemi araştırılmıştır. Platon'un kötülüğü adlandırırken farklı kavramlar kullanması nedeniyle, kötülüğü ifade etmek için kullandığı kavramları, etkilendiği filozoflar ve daha temel olarak mitolojik metinler üzerinden kavramsal takibi yapılarak kavramların dönüşümü ortaya konmaya çalışılmıştır. Temel diyaloglar olarak Timaios, Yasalar ve Devlet diyalogları üzerinde durulmuştur. Platon'un diyaloglarında mitolojik metinlere yaptığı atıflar kötülük kavramı çerçevesinde yeniden ele alınarak analiz edilmiştir. Platon'un felsefesi içerisinde kötülüğün oluşumunun tarihsel ve kavramsal arka planı takip edilerek kötülüğün nasıl bir değişim geçirdiği ortaya konmuştur. Platon'un kötülük anlayışının tam olarak nereden beslenerek ortaya çıktığı ve kendi düşünce dünyasında nasıl değiştiği net bir şekilde otaya konmuştur.
Herder'de hümanite ve ırk kavramlarının karşılaştırılması
Bu çalışma Herder felsefesinin temel kavramlarından biri olan hümanite ile ırk ve ırkçılık ilişkisini soruşturmayı amaçlamaktadır. Irk kavramıyla ilgili kuramsal tartışmaların çıkışı Aydınlanma dönemidir. Aydınlanma dönemindeki birçok filozof ırkçı bir tavır sergilemiştir. Ancak Herder, Aydınlanma düşüncesini eleştirmiş, sömürgeciliğe ve ırk kavramına karşı çıkmıştır. Buna rağmen Herder düşüncesinin bazı yönleriyle ırkçılığa vardığı hususunda tartışmalar yapılmaktadır. Herder, insan topluluklarının ve halkların amacının yalnızca hümaniteye varmak olduğunu düşünmektedir. Hümanite, insan topluluklarının yalnızca kendilerine ait olan bir insaniliği temsil eder. Herder insan doğasının da hümaniteye uygun olarak belirdiğini düşünmektedir. İnsan doğası hümanite ile oluşmuş, kendi toplumunda kurduğu her türlü ilişki ile belirlenmiştir. Yani Herder'e göre her toplumun hümanitesi kendine özgüdür. Dolayısıyla insan doğası, her toplumda o topluma özgü olarak belirecektir. Ancak her toplumun hümanitesi ve insan doğası genel olarak insanlık tarihinin hümanitesinin uyumlu bir parçasıdır. Tezin ilk bölümünde ırk ve ırkçılık, sömürgecilik, ötekileştirme, Avrupa merkezcilik, etnosentrizm, antisemitizm ve yeni ırkçılık kavramları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise hümanite ve ırk kavramının bağlamıyla ilgili olarak Herder düşüncesinde; doğa kavramı, tarih görüşü, aydınlanma eleştirisi, insan doğası, halk kavramı, politik teori, etnosentrizm, sömürgecilik ve hümanite konuları ortaya koyulmuştur. Herder, sömürgeciliği ve ırkçılığı reddetmiştir. Ancak bazı kavimlerden vahşi, ilkel olarak bahsetmektedir. Böylece bu toplumlara Avrupalıların müdahale ederek hümaniteye ulaşmalarını sağlaması meşru görülebilecektir. Herder halkları hümaniteleri ile karşılaştırmayı amaçlamamıştır. İnsanları aynı tür olarak düşünmüş fakat farklı insan doğaları olduğunu savunmuştur. Sonuç olarak çalışmanın amacı doğrultusunda Herder'in çoğulcu insan doğası anlayışına ve farklılıkları açıklarken yaptığı ayrımlara dayanan hümanite kavramının ırkçılıkla ilişkilendirilebileceği söylenebilecektir.
Jean Jacques Rousseau'da kötülük problemi
Kötülük, düşünce tarihinde en çok tartışılan görüşlerden biri olmuştur. Bu çalışmanın amacını da Rousseau'nun kötülük üzerine düşüncesi oluşturur. Düşünür, var olan kötülüğü Tanrı ile ilişkilendirmeden insanın eylemlerine yükleyen ilk kişi olması açısından önemlidir. Rousseau'nun kötülük fikrine bakıldığında ise doğal durum ve toplum etrafında şekillendiği görülür. Bu doğrultuda giriş bölümünde felsefe tarihinde etkili olmuş önemli düşünürlerden Platon, Augustinus, Leibniz, Kant, Hegel, Schelling, Schopenhauer, Nietzsche, Marx ve Arendt'in kötülük ile ilgili görüşlerine kısaca yer verilecektir. Tüm bunları yaparken kötülük probleminin ilk insandan çağdaş döneme gelene kadar geçirdiği sürecin ve değişimin bilgisini vermek, aynı zamanda Rousseau ile benzerliklerini, farklılıklarını ve Rousseau'nun önemini sunmak da amaçlardan biri olacaktır. Birinci bölümde yapılacak ilk şey, insanların sosyalleşmeden önce özgürlük ve eşitlik içinde yaşadıkları doğal durum hakkında bilgi vermektir. Daha sonra kötülüğün kaynağı olarak gördüğü toplum ve ona doğru gerçekleşen geçiş, evreler halinde sunulur. Evrelerin içeriği, ihtiyaçlar, özsevgi-merhamet-özsaygı, dil, eşitsizlikler, mülkiyet, büyük devrimler ve bilim-edebiyat-sanatın etkilerinden meydana gelir. Son bölümde ise Rousseau'nun, kötülüğün kaynağı gördüğü toplumu, toplum sözleşmesi ve eğitim fikri ile nasıl ehlileştirebileceğinin üzerinde durulacaktır. Toplum sözleşmesi ile ne tür değişiklikler yapıldığı, devletin yapısı ve değişen sistemden bahsedilecektir. Daha sonra ise toplum sözleşmesi ile kurulan yeni devlet düzeninde yaşayacak bireylerin/yurttaşların eğitiminin nasıl olması gerektiği anlatılacaktır. Eğitim toplumun kendisi için en iyisini seçebilmesi, başkalarının etkisinde kalmadan kendisi için iyi olacak olanı belirleyebilecek ve devam ettirebilecek yurttaşlar sağlamasından dolayı önemlidir.
19. y.y. - 20. y.y. Türk dünyasında eğitim reformu çalışmaları ve Usul-ı Cedid hareketinin eğitim felsefesi açısından eleştirisi
Usul-i Cedit bir eğitim ve fikir hareketidir ve toplumsal bir transformasyon sürecidir. Hareket adını gerçekleştirdiği yenilikçi reform hamlelerinden almaktadır. Devlet destekli ve örgütlü reform hareketlerinden farklı olan Usul-i Cedit süreci tamamen sosyal dinamiklerin bir ürünüdür ve başka bir ulusun egemenliği altında gerçekleştirilmiştir. Hareketin etkin olduğu dönem 19. Yüzyılın sonları ve 20. Yüzyılın başlarıdır. Etki alanı ise genel itibari ile Rus İmparatorluğu yönetiminde bulunan Müslüman Türk halklarıdır. Çalışmada Usul-i Cedit Hareketinin daha çok eğitim boyutu mercek altına alınmıştır ve felsefi açıdan analiz edilmiştir. Bu analiz çerçevesinde bir taraftan Usul-i Cedit Hareketinin başlangıç noktası, ortaya çıkış nedenleri, karakteri, hedef toplumun yapısı ve eğitim reformlarının kapsamı detaylı bir şekilde incelenirken, diğer taraftan da etkilendiği fikir akımları tanıtılmakta ve rol oynadığı önemli gelişmeler tartışılmaktadır. Çalışmanın sonunda Usul-i Cedid'in Türk dünyası ve Anadolu'daki yansımalarına yer verilmiştir. Ne denli özgün bir eğitim hareketi olduğu tartışmaya açılmıştır. Bu tartışma esnasında Rönesans süreci ile olan benzerlikleri ve farklılıkları da sorgulanmıştır.
Schopenhauer'in irade kavramını Wagner'in Tristan ve İsolde adlı müzikli draması ile okumak
Müzik insan yaşamının önemli bir parçası olmuştur. Bazı dönemlerde sanatların en üstünü ilan edilen müzik, bazı dönemlerde ise günaha sürükleyen şeytani bir uğraş olarak görülmüştür. İnsanın hayatında önemli bir yer kaplayan müzik, filozoflarca da farklı şekillerde ele alınmıştır. İlkçağdan on dokuzuncu yüzyıla kadar pek çok filozofun ele aldığı müzik, on dokuzuncu yüzyılda Schopenhauer'in düşüncesinde önemli bir yer tutmuştur. Schopenhauer, bütün varlıkların "irade"den meydana geldiğini iddia etmiştir. Zaman ve uzamdan bağımsız olan irade bilinçsiz ve kördür. Onun nesneleşmesi ile varlıklar meydana gelmektedir. Böylece bütün varlıkların hem irade yönü hem de insani tasarıma konu olan yönü bulunmaktadır. Ancak varlıkların tasarım yönü sürekli olarak iradeden etkilenmektedir. Bu etkileniş iradenin varlıklara dayattığı isteme edimlerinden oluşmaktadır. Diğer varlıklar gibi insan da sürekli istemektedir. Bu isteme eylemi asla doyurulmamaktadır. Sonuç olarak insan isteklerinin peşinden koşmakta ve acı çekmektedir. Schopenhauer iradeden kurtulmak için iki yol sunmuştur. İlk yol sanattır. Sanatlar bireyin iradeden kısa süreli kopuşunu sağlamaktadır. Sanatlar arasında müzik en üstünüdür. O iradenin kendi kopyasını bize sunmaktadır. İkinci yol ise iradenin tamamen yadsınmasıdır. Schopenhauer'in felsefesinde dünyanın özünü acı oluşturmaktadır. Bu düşünce Schopenhauer'le aynı dönemi paylaşan Wagner'i etkilemiştir. Wagner bu görüşten etkilenerek Tristan ve Isolde adlı müzikli dramasını oluşturmuştur. Tristan ve Isolde draması Schopenhauer'in irade kavramının sahneye taşınmış halidir. Wagner, Schopenhauer'in kötümser felsefesini iki âşık üzerinden anlatmıştır. Gündüz ve gece metaforu yaşam isteğinin yadsınmasını anlatmaktadır. Eserin müziğinin kasveti ise irade ve insan ilişkisini vurgulamaktadır.
Baudrillard'ın teknoloji eleştirisi
Günümüz dünyası yaşamımızın her anında teknoloji ile iç içe olduğumuz ve onun sunmuş olduğu imkânlardan faydalandığımız bir dünyadır. Teknoloji ile olan ilişkimiz gündelik yaşantımızı etkilerken bununla birlikte toplumsal yaşama pratiklerimizi de değiştirebilmektedir. Teknolojiyi insani eylemlerden soyutlayarak düşünmenin imkânsız olduğu çağımızda, onun sunmuş olduğu imkânlar ve toplumsal yaşamdaki etkileri üzerine düşünmek gerekir. Bu çalışma, teknolojik dünyayı kendine özgü kavramlarla çözümleme yoluna giden Fransız düşünür Jean Baudrillard'ı merkeze alarak, ortaya koymuş olduğu "Simülasyon Kuramı" çerçevesinde teknoloji üzerinde yapmış olduğu kritiği ortaya koymaktadır. Aynı zamanda düşünürün teknoloji ile birlikte gelen simülasyon çağında gerçekliğin yok oluşuna ilişkin iddiaları dikkate alınarak, bu yok oluş sürecinde toplumsal ve kültürel alandaki dönüşümler, bu dönüşümlere sebep olan teknolojik unsurlar ve bu anlamda teknolojinin yok edici doğası sorgulanmaktadır. Baudrillard düşüncesinde üzerinde önemle durulan konu, teknolojik süreçlerle sanallığın hakim olduğu bir evrende gerçekleşen simülasyon oyunlarının gerçekliği yok edici gücüdür. Baudrillard, "simülasyon", "simülakr", "gerçeklik", "hiper-gerçeklik" gibi kavramlardan yola çıkarak, ileri teknolojilerin sunmuş olduğu imkânların toplum ve kültür üzerindeki olumsuz yansımalarını ortaya koyma gayretindedir. Teknoloji çağının karakterini yansıtan önemli unsurlardan biri de tüketim olgusudur. Teknolojinin her geçen gün gelişerek hayatımıza nüfus etmesi sosyal davranış kalıplarımızı değiştirirken, tüketim olgusunu da önemli bir yere taşımaktadır. Bu anlamda çalışmamızda Baudrillard'ın görüşleri doğrultusunda tüketim kültürü üzerinde de durulmuştur. Bununla ilişkili olarak medya kollarının gerçeklik algısı üzerindeki etkileri, günümüz dünyasında kitle iletişim araçlarının toplumsal hayatta ne tür fonksiyonlara sahip olduğu ve çağın karakterini yansıtan tüketim olgusunun medya kollarıyla olan ilişkisi de çalışmamızın konusu kapsamındadır.
Aisthesis'ten estetiğe: Schelling'in tersine değerlenmiş Mimesis'i
Bu çalışma, Kant'ın güzel deneyimi olarak genelleştirilebilecek olanı bir felsefi inceleme alanı haline dönüştürürken estetik terimini seçmesinden hareketle ortaya çıkmıştır. Estetik teriminin etimolojik kökeni duyumsama ya da algı olarak karşılanabilecek Grekçe aisthesis'tir. Kant'ın sistemini duyumsama anlamındaki aisthesis'le başlatıp, güzel deneyimi anlamındaki estetikle bitirmesi ise, bu ikisi arasında nasıl bir ilişki olduğu sorusunu kaçınılmaz kılmıştır. Üstelik sistemin başlatıcısı ve sonlandırıcısı olmasıyla aisthesis sistemin tamamlanması için zorunlu bir öğe olarak ortaya çıktığından, bu ilişkiyi açığa çıkarmak hem sanatın hem de insanın doğasına dair yapılacak belirlemelerde kilit görevi görmektedir. Kilidin sanat olduğunu keşfeden ise Schelling olmuştur. Kant sisteminin kuramadığı aklın birliğini kurabilmenin yolu Schelling'e göre aisthesis'in kendisidir. Dolayısıyla bu çalışmada, aisthesis ve estetik ilişkisinden hareketle, Schelling'in beni bu ilişki üzerinden nasıl kurduğu gösterilmeye çalışılmış, böylelikle sanatın insanın kendisini insan olarak tanımasını sağlayan tek etkinlik olduğu iddia edilmiştir. Bu amaçla birinci bölümde Kant felsefesinin ortaya koyduğu aisthesis-estetik ilişkisi incelenmiştir. Bu inceleme başta yaşam-ölüm olmak üzere, akıl-doğa, düşünce-madde, özne-nesne, birlik-çokluk gibi birçok felsefi ikiliği de varsaydığından, bağlam bu kavram ikilikleri üzerine oturtulmuştur. Nihayetinde çıkan sonuç ise, Kant'ın estetiği anestezik bir deneyim olarak anladığı, aisthesis'i konu güzel olduğunda anaisthesis'e dönüştürdüğüdür. İkinci bölüm ise estetiği estetik olarak ele alabilmenin imkânının ancak Kantçı sistemin varsaydığı ikilikler ortadan kaldırıldığında açılabileceği iddiasını ortaya atar. Bu sebeple Kant sisteminin aşamadığı, modern felsefenin düşünce-varlık ilişkisi merkeze alınmış, modernizmin tüm ikiliklerine itirazda bulunup monizmin gerekliliğini savunan Schelling'in Descartesçı zihin yapısını eleştirmesi konu edilmiş ve birliğin neden kurulamadığı gösterilmiştir. Burada varılan sonuç ise, deneyimin mümkün olabilmesi için, düşünce ve maddenin türce ayrı olmamaları gerektiğidir. Son bölüm ise Schelling'in Kant ve Fichte eleştirileriyle birlikte, kendi sistemini nasıl kurduğu, düşünce ve maddenin aynı kökene sahip olduğunu nasıl gösterdiğinin ele alındığı bölümdür. O felsefenin sezgiyle başlayıp sezgide son bulacağını düşündüğünden, sanatı felsefenin tamamlayıcısı, olmazsa olmaz organı kılmıştır. Böylelikle benin kendini bilmesi ve tanıması, aisthesis'in kendine dönmesiyle mümkün hale gelmiştir.
Nietzsche'nin geleneksel felsefe eleştirisinde soykütükçülük
Hakikati, tarihten ve insandan bağımsız bir gerçeklik olarak aramak, 19. yüzyıl sonlarına kadar geleneksel felsefenin neredeyse tamamının ortak noktası olmuştur. Bu yönüyle geleneksel düşünce, kavram ve olguların tarihselliğini göz ardı eden bir tutuma sahiptir. 19. yüzyılın önemli düşünürlerinden biri olan Friedrich Wilhelm Nietzsche, metafizik felsefe adını verdiği geleneksel felsefi görüşü eleştirir ve onun yerine tarihsel felsefeyi önerir. Nietzsche'nin önerisi olan tarihsel felsefe, kavram ve olguların tarihsel olduğunu, dolayısıyla onların değişmez bir öze sahip olmadığını gösterir. Metafizik felsefe tarafından aranan mucizevi kökenden ziyade tarih içinde bir şekilde değişen söylemlerin kaynağını ortaya koyan araştırma, Nietzsche'nin önerdiği yeni felsefenin yöntemi olacaktır. Nietzsche geleneksel düşüncenin sanat, din, ahlak gibi çeşitli alanlardaki etkilerini ortaya koyar; onun bu serimlemesi, eleştirilerinin de bütünsel olarak okunmasına izin verebilir. Nietzsche'nin eleştirileri, yaşama zarar veren tüm değerlere yönelir. Nietzsche'nin değerlerler alanının tümünde gözlemlediği çöküş, yozlaşma, bozulma anlamlarındaki décadence olgusu, onun düşüncesinin önemli kavramlarından biridir. Ayrıca décadence olgusunun serimlenmesi tarihsel felsefenin de bir örneğini oluşturur. İnsani değerleri oluşturan söylemsel mirasların araştırılması, 20. yüzyılda diğer disiplinleri de etkileyen zorunlu bir yöntem haline gelir. Bu bağlamda Nietzsche'nin yöntemsel değişiklik önerisi çağdaş felsefe açısından son derece önemlidir. Bu çalışma Nietzsche'nin geleneksel felsefeye getirdiği eleştirilerden yola çıkarak tarihsel felsefeyi ve onun yöntemi olan soykütük araştırmasını incelemeyi amaçlamaktadır.
Modern coğrafyanın öncülerinden Faik Sabri Duran; Hayatı ve eserleri
İnsanoğlu dünyaya ayak bastığı ilk andan itibaren hayatını idame ettirebilmek, daha elverişli yaşam koşullarına sahip olmak ve doğaya hâkim olmak gibi düşüncelerle doğaya yönelmiş, merak duygusunun da tesiriyle bulunduğu çevreyi ve dünyayı incelemeye koyulmuştur. Dolayısıyla, insanlığın geçmişi kadar köklü bir geçmişe sahip olan coğrafya, pek çok bilim insanının üzerinde çalıştığı bir alan olarak, çeşitli türde yazılan eserler ve yapılan çalışmalarla zenginleşerek ilerlemiştir. Orta Çağ'a gelindiğinde coğrafya çalışmaları batı dünyasında sekteye uğrasa da İslam âlimleri bu alanda mühim çalışmalar yaparak alanın gelişmesine katkı sağlamışlardır. Rönesans ve coğrafi keşiflerle birlikte batıda yeniden ivme yakalayan coğrafya çalışmalarında Keckermann, Varenius ve Kant'ın çabaları sonucunda önemli ilerlemeler kaydedilmiş, sonrasında Carl Ritter ve Alexander von Humboldt gibi coğrafyacılar tarafından alan modern kimliğini kazanmıştır. Bu coğrafyacılardan Ritter ve Humboldt modern coğrafyanın temellerinin atılmasında önder olmuşlardır. Modern coğrafya anlayışının Türkiye'ye girişindeki öncü isimlerden Faik Sabri Duran (1884-1943) ise gerek yazdığı kitaplar gerekse farklı seviyelerdeki eğitim kurumlarında verdiği derslerle bu anlayışın ülkemizde yerleşip benimsenmesine katkı sağlamış, ayrıca Darülfünun'da müstakil bir coğrafya bölümünün kurulmasına ve Coğrafya Darülmesaisi'nin açılmasına yönelik çalışmalara katılmıştır. Duran, gezi yazısı, ders kitabı, öğretmenler için kılavuz kitabı, roman, atlas ve ansiklopedi gibi farklı türde yaklaşık yüz kitap kaleme almıştır. Bilhassa öğretmenler ve öğrenciler için yazdığı kitaplarda otuz-kırk yıl önceki coğrafya anlayışını tenkit ederek eski coğrafyanın yer ismi ezberlemeye ve sırası geldiğinde atlamadan bunları tekrar etmeye dayalı olduğunu, ancak dönemin modern coğrafya görüşünün olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi kurmaya, akıl yürütmeye ve hadiseleri izah etmeye dayalı olduğunu vurgulamıştır. Ona göre coğrafya "müşahede, mülahaza ve muhakeme" ilmidir ve Duran, sıklıkla eserlerinde bu hususa dikkat çeker.
Bilimsel modellerin ontolojisi
Günümüz bilim felsefecileri modellerin bilimsel etkinliğin vazgeçilmez araçları oldukları konusunda hemfikirdirler. Çoğu bilim felsefecisinin uzlaştığı bir diğer nokta daha varsa, o da modellerin temsiller olduklarıdır. Geleneksel görüş, modellerin belli bir hedef sistemi doğrulukla temsil ettikleri için bize hedef sistem hakkında bilgi verdikleri yönündedir. Başka bir deyişle modellerin epistemik değeri, model ile hedef sistemin özellikleri arasındaki nesnel bir temsil ilişkisine dayanır. Öte yandan bazılarının fark ettiği üzere model sistem ile hedef sistem arasında her zaman doğrudan bir ilişkiden söz etmek mümkün değildir. Bilginler sıklıkla gerçek sistemler üzerinde değil, hipotetik sistemler üzerinde çalışırlar. Bu durumda modellerin ne türden varlıklar oldukları sorusu önemli bir problem olarak belirir. Modelleme pratiğini anlamlandırma çabasında son on ya da en fazla on beş yıl içerisinde ortaya çıkan bazı görüşler sanat eserleri ile bilimsel modeller arasında geçerli olan bazı benzerliklere dikkat çekerler. Bunlar arasında en dikkat çekici olanı, modellerin, sanat felsefecisi Kendall Walton'ın terime verdiği anlamda "kurgusal" olduklarıdır. Bu çalışma da modeller ile edebi eserler arasında çeşitli benzerlikler kurulabileceğine ilişkin bir düşüncenin ürünüdür. Ortaya konulan görüş temelde sanat felsefecisi ve metafizikçi Amie Thomasson'ın görüşlerine dayanmakta ve bilimsel modellerin insan yapımı nesneler, yapıntılar (artifact) olduklarını öne sürmektedir. Yapıntıcılık adını alan bu görüşe göre modeller belli problemleri çözmede bilginler tarafından kullanılan araçlardan ibarettir. Bu türden bir görüş, modelleri salt temsil amacıyla kullanılan nesneler olarak görmek yerine, bilginlerin belli amaçları gerçekleştirmede kullandıkları araçlar olarak kavrar. Böylelikle temsilci görüşleri ve hatta Waltoncı bilimsel modelleme izahını da içine alan daha kapsayıcı bir çerçeve sunar.
Mîr Salih B. Havabin'in Risale fi't-Tıbb adlı eseri (Değerlendirme ve metin neşri)
Tıp, insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahiptir. İlk insanlar yaralarını iyileştirmek için deneme-yanılma yöntemini kullanarak, doğadaki hayvanları gözlemleyerek bitkilerin şifa verici özelliklerini keşfetmişlerdir. Bu tecrübi bilgiler zamanla birikmiş, İlk Çağ medeniyetlerinin bünyesinde farklı şekillerde zenginleşerek ilerlemiştir. Bu gelişim sürecindeki dönüm noktası Antik Yunan hekimi ve filozofu Hipokrates'le başlamıştır. Hipokretes, sihir ve kehanete dayalı uygulamaların teşhis ve tedavide yerleri olmadığını ileri sürerek deney ve gözleme dayalı bir sistem kurmuş ve böylelikle rasyonel tıp anlayışının temelleri atılmıştır. İslam tıbbı, başta Antik Yunan olmak üzere İlk Çağ medeniyetlerine ait zengin bilgi birikimini tevarüs etmiş, bu birikim İslam dininin temel prensipleriyle bütünleşerek zengin bir gelenek oluşturmuştur. Kainat ve insan arasındaki uyumu temele alan bu sistemde İbn Sina, Ebubekir Razi, Zehravi gibi Müslüman hekimler tıpta çığır açacak gelişmeler ortaya koymuşlardır. Klasik dönem Osmanlı tıbbı da büyük ölçüde İslam tıbbının mirasçısı durumundadır. Osmanlı hekimlerinin kaleme aldıkları eserlerden Osmanlı tıbbına dair teorik ve pratik uygulamaların bilgisine erişebilmekteyiz. Ancak Osmanlı tıbbına dair yapılan çalışmaların oldukça yetersiz olduğu bir gerçektir. Yüksek lisans tezi olarak çalıştığımız Risale fi't-Tıbb adlı eserin müellifi pek çok kaynakta Salih b. Nasrullah olarak geçmektedir. Yaptığımız çalışma neticesinde söz konusu eserin Mîr Salih b. Havabin'e ait olduğu tespit edilmiştir. Hayatı hakkında herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Risale fi't-Tıbb adlı eserde baştan ayağa doğru sıralanan hastalıklar ve tedavi yöntemlerinin yanı sıra sosyal hayata dair konularla birlikte at hastalıklarına ve bahnameye dair bir bölüme de yer verilmiştir. Müellifin istifade ettiği kaynaklar, hastalıkların teşhis ve tedavileri hakkında verilen bilgiler doğrultusunda eserin klasik Osmanlı tıbbının kavram ve prensipleriyle yazıldığını söyleyebiliriz.
Saf aklın eleştirisi sınırlarında imgelem yetisinin eleştirel rolü
Bu çalışma, Kant'ın 1781 yılında yayımladığı Saf Aklın Eleştirisi'nde imgelem yetisinin konum ve işlevine odaklanmaktadır. Kant'ın imgelem yetisine biçtiği rol Saf Aklın Eleştirisi'nin A ve B edisyonlarında farklılıklar göstermektedir. Tezin amacı doğrultusunda A edisyonu tercih edilmiştir. Kant A edisyonunda transandantal yetiler olarak duyusallık, anlama ve imgelem olmak üzere üç yetiden bahseder. Bilginin tesis edilmesinde imgelem önemli bir işlev üstlenir. Duyusallık ve anlama arasında sentezin gerçekleştirilebilmesi ancak imgelem aracılığıyla mümkündür. Kant'ın imgeleme yüklediği sentez rolü Saf Aklın Eleştirisi'nin dedüksiyon ve şematizm bölümleri kapsamında inceleme konusu edinilir. Tezin birinci bölümü Kant öncesi imgelemin serüvenine dair kısa bir köken soruşturması yürütmeyi amaçlar. İkinci bölüm ise Kant'ın transandantal felsefesinin zeminini oluşturan kritik öncesi çalışmalarını kapsar. Son olarak tezin üçüncü bölümünde Kant'ın kritiklerinden ilki olan Saf Aklın Eleştirisi'nin sınırları dahilinde imgelem yetisinin transandantal rolü inceleme konusu edinilir. Çalışmanın amacı Kant epistemolojisinde imgelem yetisine biçilen rol ve işlevin analiz edilerek gösterilmesidir. Bunun yanı sıra Kant'ın imgelem yetisi ondan önce gelen filozofların görüşleri de gözetilerek ele alınmaya çalışıldığı için, Antik Yunan'dan Kant'a kadar olan dönemde yer alan kimi filozofların görüşlerinin ana hatlarıyla sunulması da çalışmanın kapsamı dahilindedir. Çalışmanın amacı doğrultusunda ulaşılan sonuca göre, imgelem yetisinin Kant'ın transandantal felsefesinde önemli bir işlev taşıdığı görülmüş, ancak bu düşüncede imgelem yetisi konusunda karanlık bir noktanın kaldığı sonucuna varılmıştır.
Platon'un kadına bakışı
ut ÖZET Bu tezde, Platon'un kadına bakışı, onun evrenbilim, bilgibilim ve aşk kuramı çerçevesinde ele alınmaya çalışılmıştır. Yararlanılmış olan Platon'a ait pek çok kaynaktan en önemlileri olarak; Devlet, Yasalar, Timaios, Philebos, Şölen, Phaidros, Theaitetos, Lysis ve Devlet Adamı adlı diyaloglar gösterilebilir. İlk olarak, Platon'un evrenbilimi incelendi, çünkü evrenbiliminde Platon, kadına dair olan temel düşüncesini açığa vurur. Platon, Timaios adlı diyalogunda, kadım madde ile erkeği ise idea ile özdeşleştirmiştir. Kadının madde ile erkeğin ise idea ile özdeşleştirilmesinin, Platon'un bilgibilimi ve aşk kuramı ile dolaysız, devlet teorisi ile dolaylı bir bağı vardır. Bilgibilim açısından madde ya da oluş, bilgisi olmayan, karanlık bir şeydir. îdealar ise gerçek varlıklardır ve sadece onların bilgisi vardır. Aşk kuramında ise kadın, işin madde ya da bilgisi olmayan taratma itildiği için gerçek aşkı yaşayabilmekten uzak görülmüş, gerçek aşk iki erkek arasında yaşanan delikanlı aşkı olarak kabul edilmiştir. Dolayısı ile bir erkek, delikanlı aşkı sayesinde bilgi, dolayısı ile erdem kazanabilir. Devlet bir filozof tararından, yani gerçek varlığın bilgisine ulaşmış biri tarafından yönetilmelidir. Evrenbilim ve delikanlı aşk'ı göz önüne alındığında kadın kesinlikle bir filozof olarak değerlendirilemez, dolayısı ile devlet yöneticisi olarak da değerlendirilemez, fakat Platon, aynı zamanda, kadım devlet yöneticisi olabilecek yaratılışta görmüştür ki, bu bir çelişkidir. Biliyoruz ki, devlet yöneticisi olmak için filozof olunmalıdır. Eğer kadın ile madde özdeşleştirilmiş ise, nasıl olur da kadm aynı zamanda devlet yöneticisi olarak da görülebilir? Bu çelişki tezin son bölümünde tartışılmıştır.
İnsan-doğa ilişkisi üzerine felsefi yaklaşımlar Antalya kent merkezinde profesyonel meslek sahiplerinin ekolojik duyarlılığı ve çevre örgütlerine yönelik görüşleri
Bu çalışma, insan-doğa ilişkisi üzerine temel felsefi yaklaşımları gözden geçirmek veteorik yaklaşımların gündelik yaşantımızla uyumlu olup olmadığını kısmen belirleyebilmekamacıyla yapılmıştır. Çalışma iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde çevrefelsefesininin gelişiminden, bu konudaki yaklaşımlardan ve kavramlardan bahsedilmiş olupikinci bölüm ise gerçekleştirilen uygulamaya ayrılmıştır.Çevre felsefesi ile ilgili tartışmalar çok genel olarak insanmerkezci yaklaşımları içerenmekanist görüş ve çevre merkezci yaklaşımların bulunduğu ekolojik görüşler olaraksınıflanabilir. Üzerinde ağırlıklı olarak durulan toplumsal ekolojik yaklaşım ise insan-doğaayrımına karşı çıkarak, özgürlükçü, işbirliği, yadımlaşma ve doğrudan demokrasiye dayalıolarak tasarladığı toplumsal-ekolojik sistemle günümüzde alternatif bir etik ve ekolojiktoplumsal yapı önerilerini içinde barındırmaktadır.Tartışmalar sadece teorik olarak incelenmemiş bunların pratik yaşantıdaki olgusalyansımalarının ele alınması da mümkün olmuştur. Bu bağlamda Antalya kent merkezindeyaşanan çevre sorunları ve bu sorunların çözümü ya da farkındalık yaratılmasını amaçlayansivil toplum örgütleri ile ilgili olarak seçilen örneklem grubunun bu konulardaki düşünce,bilinç, duyarlılık ve tutumları incelenmiştir.Biyolog, inşaat mühendisi ve orman mühendislerinden oluşan örneklem grubununyanıtları kendi aralarında karşılaştırılmış ancak belirgin bir fark bulunamamıştır. Tarım veorman arazilerinin yoğun yapılaşma nedeniyle tahribata uğraması ve şehir merkezinde yoğunve plansız yapılaşma en önemli çevre sorunu olarak görülmektedir. Örneklem grubununherhangi bir çevre derneğine üyelikleri veya katılımları son derece düşüktür ve çevresorunlarının çözümünde bireysel yöntemleri öncelikli olarak düşünmektedirler. Böyle birtutumun bir çok nedeni vardır. Ülkemizde uzun zaman sivil girişimlerin baskı altına alınmasıve bu tür bir geleneğin yerleşememesi ya da günümüzde küreselleşmenin bu türörgütlenmeleri bir araç olarak kullanma çabaları bu olgu ile ilgili yaşanan sorunlardan birkaçıdır.
Jean Paul Sartre'ın varoluş felsefesinde öteki kavramı
Jean Paul Sartre'ın Varoluş Felsefesinde Öteki KavramıÖZET?Öteki,? Kıta Avrupa felsefesi için çok önemli bir kavramdır. Çünkü yirminci yüzyılın ilkyarısından itibaren sanayi toplumunun aşılmasıyla birlikte ortaya çıkan modern toplumda insanilişkileri daha çok kıvrımlaşmış ve bu kıvrımlaşmayla birlikte oluşan birey ve öteki arasındakiilişkinin boyutlarında da bir takım problemler meydana gelmiştir. Yirminci yüzyılın insansorununu işleyen filozofları ve felsefeleri de çağın koşulları gereğince bu modern toplumdakibirey ve öteki arasındaki ilişkinin boyutlarını bir problem olarak görmüşler ve bu yüzden buproblemin tarihsel olarak felsefi nedenlerini ve sonuçlarını ele almışlardır. Bu bağlamda KıtaAvrupa felsefesinde birey olma sorununu ilk defa yoğun biçimde Nietzsche felsefesinde elealmıştır. Daha sonra Kierkegaard, Heidegger... Sartre felsefelerinde bireyselleşmeye büyük birönem vermişler; insan olmanın veya evet ben yaşıyorum, yaşadım diyebilmenin ölçütünü,kişinin içinde bulunduğu toplumun değerlerinden sıyrılarak kendisine ait otantik bir yaşamoluşturabilmesine bağlı kılmışlardır.Sartre'ın varoluş felsefesinde ise öteki cehennemdir ve öteki, bireyin özgürlüğünetehdittir. Bu tehdidin aşılması da yalnızlaşmak ve bu yalnızlık içinde yaşama dair hiçbir özselgerçekliği kabul etmeden, yeniden varoluşunu oluşturabilmekle olanaklıdır. Bu yüzden varoluşbir olanaktır. Kimin karşısında bir olanaktır? Beni donuklaştıran, sıradan bir nesne durumunadüşüren, benim dünyamı parçalayıp kendi bakışıyla bilincine göre yeniden oluşturan öteki'ninbakışı karşısında. Birey için bu öteki'nin varlığı onun yaşamını oluşturmasında en büyük engelolduğundan bunun aşılması gerekir. Bu aşılma nasıl olanaklı olacaktır? Sartre bu sorununcevabını doğrudan vermez. Fakat romanlarındaki karakterler bunun nasıl aşılacağınıseçimleriyle gösterirler. Bu da otantik bir yaşam kurarak, özgürlük ve sorumluluk bilinciiçerisinde bağlanmayla olanaklı olabilecektir. Tezde öteki ve birey arasındaki çatışmanınfelsefi temelleri, nedenleri, çatışmanın insan yaşamına etkileri Sartre'ın edebiyat ve felsefeeserlerinde kurduğu varoluş felsefesinde öteki kavramı bağlamında bu problemleri nasıl ortayakoyduğu ve nasıl açıkladığı incelenecektir.
John L. Austin'in söz edimleri kuramı hakkında bir değerlendirme
Bu çalışmanın amacı John L. Austin'in söz edimleri kuramını incelemek ve değerlendirmektir. Söz edimleri kuramı Austin tarafından edimsel olarak tarif edilen dilsel ifadelerin felsefi bir analizini sunmaktadır. Bu analiz aracılığıyla Austin betimleyici yanılgı adını verdiği ve kendinden önceki analitik felsefenin Frege, Russell, ilk dönem Wittgenstein, Ayer ve Viyana Çevresi gibi önemli figürlerinin düşüncelerine de sirayet etmiş olan anlayışa karşı farklı bir bakış açısı sunmaktadır. Gündelik dil felsefesi akımının önemli figürlerinden biri olan Austin gündelik dilin kendine özgü mantığına dikkat çekmiş ve bu tarz bir bakış açısı ile söz edimleri kuramını ortaya koymuştur. Bu kuram bir şey söylemenin bir şey yapmak olduğu kabulünden hareket etmektedir. Sözcelemde bulunarak bir şey yapmamızı sağlayan dilsel ifadeler edimseller diye adlandırılmış ve saptayıcı olarak tanımlanan, doğru ve yanlış olabilen ifadelerin karşısında konumlandırılmıştır. Austin'in isabetsizlikler öğretisine göre edimseller isabetli ya da isabetsiz olabilen ifadelerdir. Bu noktadan sonra Austin edimsel-saptayıcı karşıtlığını temellendirmek için belirli ölçütler arar. Fakat bu ölçütleri bulamaz. Bundan dolayı saptayıcıların da aslında bir şey yapmaya yaradığını söyleyerek başlangıçta kurduğu karşıtlıktan vazgeçer. Böylece genel bir söz edimleri kuramına giriş yapmış olur. Söz edimininin temelde üç edime yani düzsöz edimi, edimsöz edimi ve etkisöz edimine dayandığını söyleyen Austin bu üç edimi açıklar. Sonrasında ise incelemenin esas odak noktası olan edimsöz edimlerini, edimsöz gücü türleri açısından sınıflandırarak kuramını sonlandırır. Çalışmamızın kapsamı Austin'in en önemli takipçisi sayılan John Searle'ün kendi söz edimleri kuramını ve Austin'e getirdiği eleştirileri de içermektedir. Bu sayede Austin sonrası dönemde söz edimleri kuramı konusunda ne gibi gelişmelerin olduğu Searle'ün kuramı aracılığıyla söz konusu edilmiştir. Sonuç bölümünde de Kıta Avrupası felsefesinin önemli temsilcilerinden biri olan Jacques Derrida'nın Austin hakkındaki görüşlerine kısaca değinilmiş ve genel bir değerlendirme ile çalışma nihayetlendirilmiştir.
Alman idealizmi'nde doğa ve özgürlük ilişkisi
Doğal determinizm ve fatalizm karşısında özgürlük problemi, felsefe tarihinin en önemli meselelerinden biridir. Doğanın kanunlarını belirleyen, doğal bir determinizm var gibi görünmektedir. İnsan da diğer bütün varlıklar gibi doğanın içinde var olmaktadır ve doğanın tamamen deterministik ilişkilerle bağlı olduğu düşünülmesi, insan özgürlüğünün varoluşu ile çelişki içerisindedir. Doğada nedensiz bir eylem yoksa, nedensiz bir insan eylemi de söz konusu değildir. İnsanın bütün eylemlerini nedenlere bağlamak, onu sorumluluklarından ayırmaktadır. İnsanı bütün sorumluluklarından arındırmaksa, olası bütün ahlâk teorileriyle çelişmektedir. Çünkü özgürlük, ahlâkın temel bileşenidir. İnsanın özgür olduğuna dair ön kabul olmaksızın, hiç bir eylemin iyiliğinden veya kötülüğünden söz etmek mümkün değildir. Özgürlüğün felsefe tarihinde bu kadar problematik bir alan olması da bundan ileri gelmektedir. Özgürlük problemi, kötülük probleminden eskidir ve muhtemelen bütün ontolojik problemlerin de çekirdeğinde yer almaktadır. Alman idealistlerinin metafizik yaklaşımı, felsefe tarihinde önemli bir yere sahiptir. Tekâmül eden medeniyetle, özgürlük problemi gelişmiş ve tarih içerisinde geçen her dönemde biraz daha karmaşık bir hal almıştır. Aydınlanma'nın bilim paradigması, varlık ve doğa konusundaki fikri kökten değiştirmiştir. Descartes ve onu izleyen filozoflar, mekanizm ve özgürlük arasındaki çelişkiyi çözmeye dair farklı bir görevleri vardır. Aydınlanma sonrası değişim, özgürlük problemini daha da karmaşıklaştırmıştır. Alman idealistlerinin metafizik sistemi, sorunun etrafına daha somut bir çerçeve çizmiştir. Bu çalışmada, Alman idealistlerinin özgür irade ve doğa arasındaki ilişkiye metodik ve metafizik yaklaşımları açıklanacaktır. Anahtar Kelimeler: Alman İdealizmi, Determinizm, Özgürlük, Özgür İrade, Nedensellik.
Homeros ve İlkçağ Yunan felsefesine etkileri
Homeros felsefe tarihinde yalnızca bir şair olarak bilinen ve öyle öğretilen bir isimdir. Ancak Homeros'un antik yunan dünyası üzerinde çok büyük bir tesiri vardır. Hem Homeros şiiri hem de bu şiirin yaslandığı mitolojik dünya tasavvuru felsefeye etki etmiştir. Bu bakımdan hem şiir ve felsefe ilişkisi hem de mitoloji ve felsefe ilişkisi üzerine düşünmeye değer konulardır. Homeros ve İlkçağ felsefesine etkisi konulu bu tezde, ilkin Homeros üzerine bir araştırma gerçekleştirilmiştir. Homeros ile ilgili kaynaklar taranmış ve ortaya Homeros'u anlama imkânı sağlayacak bir bölüm çıkarılmıştır. Homeros Problemi başlığı altında Homeros'a dair hemen her meseleye değinilmeye çalışılmış; Homeros'un başlıca eserleri İlyada ve Odysseia'dan bahsedilmiş ve son olarak da Homeros Yorumlamaları adıyla Homeros'un antik dönemde nasıl yorumlandığı araştırılmış ve değerlendirilmiştir. Homeros'a dair bu girişin ardından ikinci bölümde Homeros ve felsefeciler ilişkisi üzerinde durulmuştur. Homeros'un ardıllarına etkisi ya da ardılları nazarındaki etkisi hakkında kaynaklar taranmış ve çeşitli malumat verilmiştir. İlkçağ filozofları içerisinde bu bağlamda Pre-Sokratikler ayrı, iki büyük filozof olarak Platon ve Aristoteles ayrı ele alınmıştır. Platon'un bütün diyalogları taranmış ve incelenmiş, diyaloglarda geçen Homeros'a dair hemen her düşünce ele alınmış ve gösterilmiştir. Son olarak ise, mitoloji ve felsefeyi karşı karşıya getirmeye çalıştığımız üçüncü bölümde, tanrılardan tanrı anlayışına doğru giden bir serüven ilkçağ filozofları üzerinden incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Mitolojinin tanrıları felsefenin tanrısına dönüşmüş görünmektedir. Platon başlığı altında ise Platon'daki tanrı anlayışı ayrı ele alınmıştır. Son olarak ise mitolojiyi bilim ve felsefe bağlamında nasıl anlayabiliriz sorusuna cevap aranmıştır. Bu bağlamda, bu zamana kadarki birikim araştırılmış ve tartışılmıştır. Sonuç bölümünde ise tezin savunduğu mitoloji ve şiirin felsefe adına belirleyici bir etkisi olduğu iddiası üzerinde durulmuş ve tez kapsamından çıkarılan argümanlarla daha yalın bir biçimde savunulmaya çalışılmıştır.
Heidegger'in temel kavramlarından hareketle modern teknoloji
Heidegger'in Batı metafiziği düşünme geleneğine yönelttiği kökensel eleştiri, söz konusu geleneğin temel kavramlarının ve bu kavramların öncülüğünde süregelen felsefi düşünmesinin hangi yönde ele alınacağına dair bir izlek sunar. Bu izlek takip edildiğinde ulaşılan en dikkat çekici nokta "Varlığın unutulması"dır. Heidegger'e göre, böylesi bir belirleme ışığında yapılması gereken ilkin, Varlığın sınırlanmasına ve yanlış yorumlanmasına neden olan temel belirlenimlere eleştirel yaklaşmaktır. Bu yönde "Varolan genelde, neden [var]dır ve daha ziyade Hiçlik değil?" sorusunun her sorunun temeli ve kaynağı olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Böylece Heidegger, Varlık/oluş, görünüş, düşünme ve gereklilik bağlamında unutulan anlamın nasıl bir deformasyona uğradığını anlatır. Bundan çıkış yolu olarak da Batı metafiziği düşünme geleneğinin karakteri olan hesaplayıcı düşünme şeklinden sükûnetle düşünen düşünmeye bir dönüş yapmak önerilir. Heidegger, modern çağda hüküm süren modern tekniğin özü olan çerçevelemenin, Batı metafiziği düşünme geleneğinin her şeyi hesaplayan, kategorileştiren, belirli teknik şablonlara indirgeyen hesaplayıcı düşünme şeklinden kaynaklandığını ifade eder. Greklerden tercüme edilen kavramların kökensel anlamlarından kopuk olması Varlığın unutulmuşluğunu giderek derinleştirmektedir. Çerçeveleme olarak tanımlanan modern tekniğin özünün anlaşılması ise özelikle tekhne kavramının açımlanmasıyla mümkündür. Bir bilme şekli olan tekhnenin modern teknolojiye nasıl dönüştürüldüğü, kavramın Greklerde hangi bağlamda kullanıldığının bilinmesiyle açığa çıkarılabilir. Böylece modern tekniğin yarattığı çıkmazın fark edilmesi ve kurtarıcı güce giden patikanın açımlanması gerekmektedir. Heidegger bu farkındalığın ise temel bir haletiruhiye olan kaygıyla mümkün olduğunu ifade eder. Kaygıyla hergünkülüğün sıradan durumundan sıyrılan Dasein, kurtarıcı güç olan, Hakikatin açığa çıktığı sanata yönelir.
Çağdaş siyasî liberalizmde güç ve adalet problemi
Siyaset felsefesinde, adalet kavramı hakkındaki bazı önemli uzlaşmazlıklar, Sokratik geleneğin başlangıcından beri açığa çıkmış durumdadır ve Platon diyaloglarından beri bu problematik, çoğunlukla adalet ve güç ilişkisiyle ilgilidir. Zamanla sosyal hayatın gelişmesiyle, özellikle de ticaret ve sanayiden zenginleşmiş "burjuva" sınıfının oluşup politik yapıda etkili olmasıyla güç ve adalet problemine yeni çözüm teklifleri eklenmiştir. Bu eklenmelerle Batı tarihindeki teokratik ve feodal nitelikli siyasî yapı sarsılırken, seküler/laik doğrultuda değişiklik isteyen ilk sistematik felsefî akımın, on yedinci asırda John Locke ile başladığı ve giderek kitlesel kabul gördüğü anlaşılmaktadır. Sonradan "liberalizm" diye adlandırılan o fikrî akımı, yine sosyopolitik hayattaki gelişmelerle başka ideolojilerin doğuşu izlemiş; böylece çözüm teklifleri daha da çoğalan problem, ilk çağdakinden daha da karmaşık hâle gelmiştir. O zamana kadarki başarısının tersine olarak liberalizm, özellikle sosyalist ideoloji karşısında gerilemeye yüz tutmuş; yirminci asrın ortalarından itibaren ise, tekrar yükselişe geçmiştir. Bu çalışmada, liberalizmin başlangıcından itibaren, kendi içinde de görüş ayrılıkları olduğu gösterilmekle kalınmamış; diğer ideolojilerin etkisini kaybettiği yirminci asrın ortalarından sonra, liberalizmdeki adalet anlayışı farklılıklarının, genellikle birbirlerine zıt olarak çoğaldığı da gösterilmiştir. Bu yapılırken, liberalizmdeki farklılıklar hem ilk hem de ikinci dönemindeki en etkili görülen filozoflarının fikirleri üzerinden eleştirel bir yaklaşımla ele alınmıştır. Fikirleri incelenen filozoflar, ilk dönem için John Locke, David Hume, Adam Smith, Immanuel Kant, Frédéric Bastiat, John Stuart Mill ve Herbert Spencer; ikinci dönem için ise Ludwig von Mises, Milton Friedman, Friedrich August von Hayek, Karl Raimund Popper, John Rawls ve Robert Nozick'tir. Bu arada güç ve adalet probleminin acilen çözülmesi gerektiği görüşü savunulmuş, bunun için de bazı tekliflerde bulunulmuştur. O tekliflerden biri, fikir insanlarının kendi ideolojik tercihlerine bağlı kalsalar bile, onların içinden herkesin kolayca kabul edebileceğini umdukları görüşlere öncelik vermeleri; bir diğeri ise, sekülerlik hassasiyetlerinden dolayı, dinî kaynaklı bazı görüşlerin dikkate alınmamasının hata olduğu, o alandan da seküler mantıkla kabullenilebilecek çözüm yollarının dikkate alınmasıdır. Bu minvalde İslamî kaynaklı bazı önerilerde bulunulmuştur.
İlkçağ Yunan felsefesinde tanrıya benzeme düşüncesi
İlkçağ Yunan felsefesinin antik Yunan dini ile olan irtibatı, oldukça münbit tartışmalara konu olmuş bir alandır. Dinî anlatıların hâkim olduğu kültürel ortamdan, felsefî söylemin hâkim olacağı bir kültürel ortama geçişin ne şekilde olduğu hâlâ tartışılmaktadır. Bu tez, söz konusu dönüşümü, tanrıya benzeme konusu üzerinden incelemektedir. Antik Yunan dininde, özellikle de Dionysos tapınmalarında rastlanan tanrıyla bir olma ritüellerinin ve bu ritüellerin sahip olduğu kültürel arka planın, felsefî metinlere aktarılışının ne şekilde olduğu tezde analiz edilmektedir. Tez, üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, Sokrates öncesi dönemde tanrıya benzeme fikri incelenmektedir. Bu bölümde öncelikle antik Yunan dininin genel özellikleri analiz edilmiş, ardından Sokrates öncesi felsefî birikim tanrıya benzeme yönünden incelenmiştir. Tezin ikinci bölümü, Platon'un metinlerinde tanrıya benzeme konusunun nasıl yer aldığını konu edinmektedir. Bu bölüm, dinî uygulamalardaki tanrıyla bir olma ritüellerinin Platon tarafından nasıl felsefî bir zemine çekildiğini ve nasıl dönüştürüldüğünü incelemektedir. Platon'un kullandığı anamnesis, mimesis, metheksis gibi kavramlar, tanrıya benzeme konusu etrafında işlenmektedir. Son bölüm olan üçüncü bölümde ise, Aristoteles metinlerinde tanrıya benzeme konusunun nasıl ele alındığı analiz edilmektedir. Aristoteles'in, tanrı benzeri hayat, telos ve eudaimonia kurguları, tanrıya benzeme konusu açısından yorumlanmaktadır.
Rönesans Yeni-Platoncu gelenekte insan anlayışı
Rönesans, uygarlık tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Felsefi, teolojik, politik ve sanatsal birçok gelişmenin olduğu bu dönem aynı zamanda yeni bir insan anlayışın doğumuna tanık olmuştur. Hümanizmden, Hermetizmden ve Yeni Platonculuktan beslenen bu anlayış öncüllerinden ve ardıllarından farklı, özgün bir yapıdadır. Bu çalışma kadim bilgeliklerin Yeni Platonculukla sentezlenmesinin ardından ortaya çıkan insan anlayışını incelemeyi amaçlar. Filozof, rahip, sanatçı ve bilim insanı vasıflarını taşıyan bu özgün insan magus figürüdür. Dönemin tarihsel koşulları ve arayışları neticesinde ortaya çıkan bu anlayışın etik, epistemolojik ve ontolojik sonuçları olmuştur. Çalışmamız bu sonuçları gözeterek Rönesans'ın insan tasarımı ve anlayışını farklı perspektiflerden ele alarak incelemeyi amaçlamaktadır.
Sartre'ın fenomenolojik ontolojisi ve sorumlu sanat teorisinin sanat yapıtları yoluyla açıklanması
Bu tez ile birlikte Jean-Paul Sartre'ın kurucusu olduğu "fenomenolojik ontoloji" ve "ateist hümanist varoluşçuluğun" temel kavramları göz önüne alınarak Sartre'ın "Sorumlu Sanat" teorisi, Sartre'ın seçilmiş edebi yapıtlarındaki "kendini aldatma" [mouvaise foi] davranışlarının uygulamaları açısından belirlenmeye çalışılmıştır. Dört bölümden oluşan bu tezin ilk bölümünde Sartre'ın "fenomenolojik ontoloji"sini kurduğu temel yapıtı olan Varlık ve Hiçlik yapıtı incelenir. Bu bölümde fenomenolojik ontolojinin ne olduğu ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Tezin ikinci bölümünde Sartre'ın ateist hümanist varoluşçuluğunun tanımını yaptığı Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir yapıtı incelenir. Bu yapıt Sartre'ın Varlık ve Hiçlik'in sonunda söylediği üzere fenomenolojik ontolojinin ahlaki açılımlarını devam ettirdiği göz önüne alınarak incelenmeye çalışılmıştır. Tezin üçüncü bölümünde Sartre'ın ateist hümanist varoluşçuluğun getirdiği ahlaki açılımlar göz önüne alınarak Sartre'ın Sorumlu Sanat, Sorumlu Edebiyat ve Sorumlu Aydın görüşlerini içeren Edebiyat Nedir? ve Aydınlar Üzerine yapıtları ele alınmıştır. Sartre bu yapıtlarında yazarı ve aydını başkaları için dünyayı açığa çıkaranlar olarak tanımlar. Bu anlamda tezin dördüncü bölümünde dünyanın anlamını açığa çıkaran bir yazar olarak Sartre'ın kendi otobiyografi romanı olan Sözcükler, Herostratus, Duvar ve Oda öyküleri, Saygılı Orospu tiyatro oyunu ve İş İşten Geçti senaryo romanındaki "kendini aldatma" davranışları tespit edilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Jean-Paul Sartre, Fenomenolojik Ontoloji, Varoluşçuluk, Ateist Hümanist Varoluşçuluk, Sorumlu Sanat, Sorumlu Aydın.
Kantçı ve Hegelci kaynakları ile Alois Riegl'ın Kunstwollen Kuramı: estetiğin bir sanat bilimi ve sanat tarihinin felsefi bir bilim olarak temellendirilmesi
Bu tez, Alois Riegl'ın Kunstwollen kuramını, alımlanma tarihindeki çelişkili yorumların neden olduğu felsefi kaynakları problemi ile birlikte tartışmaya açarak, tinbilimleri alanındaki çok sayıda yaklaşıma, çok çeşitli bakımlardan etki etmiş olan bu sanat ve sanat tarihi kuramının, felsefi konumunu, estetik tarihindeki anlamını ve sanat tarihi bilimindeki kurucu işlevini belirlemeyi amaç edinmektedir. Riegl'ın alımlanma tarihini, büyük ölçüde, Kunstwollen kuramının bir yanda Kantçı, diğer yanda Hegelci bir kuram olarak anlaşıldığı ve sıklıkla tek bir felsefi yanlılığa indirgenmeye çalışıldığı erken yorumları domine eder. Riegl'ın nihai hedefi, sanat tarihini özerk bir bilim olarak temellendirerek, tüm sanatsal yaratımların ve bir disiplin olarak sanat tarihinin saygınlığını sağlamak ve bunu gerçekleştirmek için de öncelikle estetiği sıkı bir sanat bilimi olarak yeniden tesis etmektir. Söz konusu amaçlar doğrultusunda geliştirilen bir sanat kuramının köklerinin, Kant ve Hegel'in felsefelerinde bulunması, Riegl'ın yöntemine, sanat ve sanat-tarihsel gelişim anlayışına ve özgün terminolojisine yönelik titiz bir araştırmanın ortaya koyacağı üzere, hiç de şaşırtıcı değildir. Öte yandan böyle bir çalışma, aynı zamanda söz konusu amaçların gerçekleştirilebilmesi için, Riegl'ın tam da bazı Kantçı ve Hegelci kabulleri aşma çabasını da ortaya koyacaktır. Ne var ki Riegl'ın öğretisinin özü, onun çalışmalarındaki sanat eserlerine ve stil çağlarına ilişkin detaylı analizlerle perdelendiğinden, Kunstwollen kuramı ile ilgili hemen her yorum, Riegl'ın kendisinden ziyade, daha anlaşılır gibi görünen önceki yorumları referans almıştır. Bu durum, Kunstwollen kuramının anlamı ve felsefi konumu ile ilgili anlaşmazlıkların giderek artmasına neden olur. Bu sebeple bu çalışmayla, doğrudan Riegl'ın metinlerine odaklanan ve bilhassa onun Kunstwollen kuramını geliştirmesine neden olan motivasyonlarını dikkate alan ve böylece mevcut tartışmanın eleştirisini olanaklı kılan, kuramın yeni ve titiz bir okumasının ortaya konarak, Riegl'ın ve Kunstwollen kuramının felsefi konumun, estetik tarihindeki anlamının ve sanat tarihi bilimindeki kurucu işlevinin belirlenmesi görevi üstlenilmiştir.
Sosyal bilimlerde gözlem önermeleri sorununun Quine'ın doğallaştırılmış epistemolojisi perspektifinden analizi
Bilimler, nesnel bilgi iddiasındadırlar. Nesnel bilgi iddiası mutlak anlamda nesnellikten ziyade yaklaşık bir nesnellik olmaktadır. Nesnellik söz konusu olduğunda doğa bilimlerinde bu ideale sosyal bilimlere göre daha fazla yaklaşılmaktadır. Sosyal bilimler, araştırmacılarının aynı zamanda araştırma nesnesi içerisinde bulunması ve insan faktörünün değişkenliği gibi nedenlerden dolayı nesnellik konusunda eleştirilmektedir. Bu eleştiriler sosyal bilim araştırmalarında üretilen bilgiye öznelliğin sızacağı yönünde yapılsa da sosyoloji gibi bilimlerde bu hususun gözetilmediği yaklaşımlarda olmuştur. Bilimsel bilgi, hâkim paradigmaya uygun olarak bu paradigmanın metodolojik sayıltıları içerisindeki yöntem ve teknikler seti ile üretilirler. Bu yöntem ve teknikler gözleme dayanmaktadır çünkü araştırmacı insan olma noktasında beş duyu organıyla bu bilgiye yönelmektedir. Sosyal bilim araştırmacıları, insan eylemlerine dayanan sosyal gerçekliğe yönelirler. Dolayısıyla sosyal gerçekliğin açıklanması, insan eylemlerinin açıklanmasından bağımsız olmamaktadır. İnsan eylemleriyse doğrudan gözleme konu edilemeyecek içsel süreçler ile ilişkilidir. Sosyal gerçekliğin bilgisinde nesnellik sorunu, bu bilginin insan inşası olması ve içsel süreçlere uzanması nedenleriyle ortaya çıkmaktadır. Quine, epistemolojinin doğallaştırılması projesiyle, bilimlerde gözlemler ve teoriler arasındaki ilişkilere odaklanmaktadır. Quine, gözlemlerimizin cılız girdiler olduğunu ve bu cılız girdilerden yoğun çıktılar olarak teoriler ürettiğimizi ifade etmektedir. Sosyal bilim araştırmalarında daha özel olarak sosyoloji araştırmalarında yapılan gözlemler cılız girdiler ve bu gözlemlerden oluşturulan teoriler yoğun çıktılar olarak ele alınırsa bu süreç içerisinde gözlem verilerine eklemlenen şeylerin ne olduğu sorunu ortaya çıkmaktadır. Duyusal girdilerimize eklemlenen şeyler, veriler arasındaki mantıksal ilişkilere dayalı çıkarımlar olabileceği gibi bilimsel bilginin nesnellik idealini zedeleyecek olan kuram-yüklülüğe dayalı ideolojiler, inançlar, kültüre özgü ontolojiler vd. gibi bilgiler de olabilmektedir. Doğa bilimleri de benzer sorunlardan azade değildir. Bu çalışma, merkezi ve özel olarak sosyoloji araştırma süreçlerine ve bazı kısımlarda sosyal bilim araştırma süreçlerine temas ederek, kuram-yüklülükten kaynaklanan ve bilimsel bilgilerimize eklemlenen şeylerin açığa çıkarılmasını sağlayacak olan ve Quine'ın bilim felsefesine dayanan metodolojik bir çerçeve sunmaktadır.
Noam Chomsky'nin evrensel dil bilgisi ve nazariyat: Yalçın Koç'ta anlam meselesi esasında bir değerlendirme
Felsefede geleneksel olarak dilin iki yönünün olduğu düşünülür. Bunlar ses ve işaretlerden oluşan dışsal yön ile, soyut düşünce ve kavramları kapsayan içsel yön olarak özetlenebilir. Yine felsefede hakim bir görüşe göre dilin içsel yönünün dilin dışsal yönüne anlamını veren bir temel oluşturduğu düşünülür. Bu düşüncenin altında dillerin değişkenlik gösterdiği, düşüncenin ise değişime tabi olmadığı fikri bulunmaktadır. Bu temel varsayım sebebiyle dilin rasyonel evresi olarak adlandırılabileceği bir dönem boyunca felsefi çalışmaların odağını düşünce oluşturmuştur. Ancak deney ve gözleme dayalı pozitif bilimlerde yaşanan gelişmelere paralel olarak deneyci felsefelerin düşüncenin kaynağını sorgulama konusu yapmasıyla düşünce bağımsızlığını kaybetmiş ve düşüncenin dilin soyutlama becerisiyle ilgili olduğu görüşü hakim olmuştur. Bu ise dilin zemininde ne olduğu sorusunu gündeme getirmiştir. Deneyci felsefeler dili dile dışsal ölçütlere dayandırmıştır. Ancak bu tezin iki temel araştırma alanlarından biri olan Evrensel Dil Bilgisi kuramıyla dil bilimci Noam Chomsky, 1) dilin temelinde doğuştan gelen bir dil yetisi olduğu, 2) dil yetisinin düşünceye temel sağladığı ve 3) dile anlamını veren şeyin bu yeti olduğu iddialarında bulunmuştur. Diğer taraftan çalışmanın diğer bir araştırma alanını oluşturan Yalçın KOÇ'un felsefeden ayrı tuttuğu Nazariyat temellendirmesi zeminindeki dil görüşüne göre tek tek dillerin kendilerine aşkın olan düşünceyi temellendirdiğini düşünmek çelişiktir. Bu yüzden bu çalışmada Nazariyat'ın dil görüşü temelinde 1) dil öğrenmenin bir gelişme değil daralma olduğu 2) dil ve düşünce arasında yapılan geleneksel ayrımın asli olmadığı 3) dilsel ifadelerin anlamının ise mecazi anlamda aşkın bir tecrübeye dayandığı iddialarında bulunularak bu iddialar temellendirilecektir. Anhatar Kelimeler: Noam CHOMSKY, Yalçın KOÇ, dil ve düşünce, evrensel dil bilgisi, aşkınlık
Tragedyalardan aile dizimine duygu sağaltımı
DAile Dizimi tekniği, bireyin deneyimlerinden yola çıkarak aile sisteminin görselleştirildiği uygulamalı bir grup çalışmasıdır. Aile Dizimi çalışmalarında aile ilişkileri sistemsel olarak analiz edilerek, sorunlara bütünsel bir bakış açısı getirilmektedir. Aile Dizimi çalışması teatral biçimde, gerçek aile üyeleri yerine geçen temsilciler yardımıyla yapılmaktadır; bastırılmış duygular açığa çıkarılarak duyguların sağaltımı gerçekleştirilmektedir. Böylece çalışma sırasında aile sistemi içerisinde bozulmuş olan sıra ve düzen yeniden kurulabilmektedir. Aile Dizimi tekniği, uygulama biçimi, konusu ve sağaltım yönü bakımından antik çağ tragedyalarıyla benzerlik göstermektedir. Tragedyalar, tanrı ve insan ilişkilerini ele alarak mitolojik öykülerin canlandırıldığı sanat eserleridir. Ancak Aristoteles, tragedyanın sanat işlevinin yanı sıra katharsis etkisi olduğunu da belirtmektedir. Tragedya, duygusal tepkileri tetikleyerek, seyircilerde duygu sağaltımına neden olmaktadır. Bu özelliği ile tragedyalar, günümüzde birçok iyileştirme tekniğinin kaynağıdır. Jacob Levy Moreno, tragedyaların iyileştirme yönünü psikodrama adı altında psikoterapi alanına yerleştirmiştir. Virginia Satir, bu tekniğe üçüncü kuşağı ekleyerek Aile Heykeli yöntemini ortaya koymuştur. Bert Hellinger ise 1990'larda bu teknikleri geliştirerek, nesiller arası şifa sürecini içeren Aile Dizimi yöntemini dünyaya tanıtmıştır. Böylece Aile Dizimi köklerini tragedyalardan alan teatral bir çalışmadır. Bu tezin temel amacı, Aile Dizimi tekniğinin köklerinin tragedyalara dayandığını belirlemektir. Alt amacı ise Aile Dizimi tekniğinin, duyguların sağaltımında etkililiğini, felsefenin alt dallarıyla nasıl desteklendiğini ve çalışma süreçlerinin felsefeyle nasıl ilişkili olduğunu ortaya koymaktır. Bu tez hem nitel hem de nicel bir çalışma özelliği taşımaktadır.
Zamanın doğası ve belleğin işlevi üzerine Bergson ve Proust bağlamında felsefi soruşturma
Henri Bergson ve Marcel Proust, her ne kadar farklı disiplinlerde çalışmış olsalar da, zaman ve bellek üzerine benzer düşüncelere sahiptirler. Bergson'un geliştirmiş olduğu "süre" (durée) kavramı ve Proust'un Kayıp Zamanın İzinde adlı eserinde ortaya koymuş olduğu anlayış, zaman ve belleğin niteliği üzerine derin düşünceler içerir. Hem Bergson hem de Proust, geleneksel zaman ve bellek anlayışlarından farklı, özgün birer anlayış geliştirmişlerdir. Bu tezde Bergson ve Proust'un zaman ve bellek üzerine gelişen düşünceleri ele alınmakta ve onların örtüşen ve karşıt olan yönlerine odaklanılmaktadır. Bergson'a göre gerçek zaman süredir ve süre ile bellek arasında ayrım yapmaya kalkışmak gereksiz bir çabadır. Zira bellek olmadan hem zaman hem de süre kavramı açısından "önce" ve "sonra" arasında bağ kurulamaz. Ve Bergson bu bağın olmadığı homojen, ölçülebilir ve matematiksel zaman anlayışına tamamen zıt, kapsayıcı ve bütüncül bir zaman anlayışı geliştirmiştir. "Geçmiş", "şimdi" ile bir aradadır, kaybolmaz. Proust, zamanın lineer olmadığı ve geçmişin kendi içinde varlığını koruduğu noktasında Bergson'la hemfikirdir. Ancak Proust'a göre, Bergson'un aksine, hatırlanmadıktan sonra bu varlığın korunmasının bir anlamı yoktur. Bununla beraber, anımsama Proust'ta tesadüfî olarak bir nesne algılandığı anda gerçekleşirken, Bergson'a göre bellek, algıyı yaratma ve yönetme gücüne sahiptir; anının edimselleşip algı hâlini alması kişinin kendisine bağlıdır; dolayısıyla hiçbir anımsama tesadüfî değildir. Nitekim katışıksız algı diye bir şey yoktur. Algılama çok kısa bile olsa nihayetinde belli bir süreyi gerektirir ve bu esnada anı-imgelere bulanmıştır. Ve bellek, şimdiki zamandan geçmişe bir gerileme değil, geçmişten şimdiki zamana bir ilerlemedir. Bergson belleğe bedenin dışında varoluş atfetmesiyle ne kadar iyimser ve yaşama dönükse, Proust'un yönü bir o kadar tükenişe dönüktür, bilinç ya da belleğin bedenin dışında bir varoluşu yoktur Proust'a göre, beden yok olduğunda onlar da yok olur. Kaybedilmiş zaman, kaybedilen hâtıra ancak ve ancak sanatla telâfi olunur. Anahtar Kelimeler: Henri Bergson, Marcel Proust, Zaman, Süre (Durée), Bellek.
Merleau-ponty'nin fenomenolojisinde algıda gerçekliğin yitimi sorunu
Merleau-Ponty, fenomenolojiyi algıyı zemine alarak kurar. Dünyaya gözlerimizi açıp bakmamız yeterdir algılamaya başlamak için. Algı, sadece zihne indirgenemez. Bedenle birlikte algılar ve algılanırız. Merleau-Ponty, Algının Fenomenolojisi' nde zihin-beden, özne- nesne ikiliğini aşmak için betimlemeye başlar. Dünya'ya zihin-beden birliği içinde katılınır. Bir dünyadan söz edebiliyorsak bu beden sayesinde olur. Dünya ile ilk temasımız beden sayesindedir. Fakat algının çok yönlü olması, bedenin şeyler içinde bir şey olarak yer alması bazı ayrımlara götürür. Bedeni nesnel beden ve fenomenal beden olarak, daha sonra yönelimsellik ile bedenin jestlerle birlikte ifadesi Merleau-Ponty'i 'anlam' kavramına götürmüştür. Anlam kavramı muğlak olarak vardır. Bedenin ve algının muğlaklığından anlam çıkmaktadır. Bu ayrımlar daha sonra Merleau-Ponty' nin fenomenolojisinde ikilik sorusunu tekrar sormasına sebep olmuştur ve ontolojiye geçişi burada başlar. Bedenin anonimliği düşüncesi ilk olarak tohumları Algının Fenomenoloji' sinde atılmıştır. Merleau-Ponty, ontolojiye geçtiğinde bedenin anonimliği düşüncesi onu ten ontolojisine götürür. Dünyanın teni kavramı tüm var olanlardan oluşmaktadır. Gören ile görünür, dokunan ile dokunulan hatta görünün altındaki görünmez de bu dünyanın ortak tenine katılır. Merleau-Ponty için ten kavramı ete kemiğe bürünmüş tenden daha fazlasıdır. Merleau-Ponty' nin fenomenolojisinde ve ten ontolojisinde anlam ve gerçeklik günümüzde şekillenmesinin izleri devam etmektedir. Bazen bir bakış ile dokunarak ve dokunularak başkaları ile gerçekliğimizin bağları var olmaktadır. Gerçeklik kavramı Merleau-Ponty'nin ontolojisinde temellendirilmeye başlamıştır. Muğlaklık kavramıyla başlayan anlamlandırma, Merleau-Ponty'nin ontolojisinde gerçeklik zemininde oluşmuştur. Anahtar Kelimeler: Algı, Beden, Fenomenoloji, Ontoloji, Ten, Gerçeklik
Heidegger'de varlığın belirlenimleri olarak zamansallık ve mekansallık ilişkisi
Bu çalışma, Heidegger'in erken dönem ve geç dönem eserlerinden hareketle, mekansallık anlayışını açıklamayı amaçlamaktadır. Heidegger'in felsefesinde Varlık anlayışı oldukça önemlidir. Heidegger erken dönem eserlerinde Varlık ile kökensel ilişkiyi Dasein üzerinden kurmaktadır. Bu çalışma, insanın Varlık ile olan kökensel ilişkisini ve açıklığını mekansallık açısından ele almaktadır. Ayrıca, Varlık ve Zaman'da ifade edilenin aksine zamansallık temellendirmesi olmadan kendinde bir mekansallığın mümkün olduğunu gösterme amacındadır. Heidegger erken döneminde mekansallığı, Dasein'ın temel karakterlerinden biri olan 'Sorge' ve zamansallık perspektifinde temellendirmektedir. Bu nedenle bütünlüklü bir mekansallık anlayışı, ancak Heidegger'in geç dönem eserlerini kavrayarak mümkündür. Dolayısıyla, bu çalışma yalnızca erken dönem Heidegger'e bağlı kalmamıştır. Heidegger'in fenomenoloji ve sanat anlayışlarıyla birlikte, insanın ikamet etme 'tecrübesi' birlikte düşünülmüştür. İnsanın dünyada-olmaklık neticesinde Varlığın 'koruyucusu' olması her daim insanın özsel ve varoluşsal mekansallıkla kopmaz bir bağı olduğunu göstermektedir. Bu çalışma sonucunda, insanın mekansallığıyla birlikte, Varlık ile ilgili anlayışı ontoloji ve fenomenoloji, sanat ve hakikat, inşa etme ve ikamet etme yönleriyle açıklanmıştır.
Hume'un ve Nagel'ın subjektivist zihin felsefesi bağlamında işlevselcilik teorisinin eleştirel bir analizi
Subjektiflik; izlerini, belirginleşen bir biçimde, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda bulabileceğimiz felsefi bir sorundur. Günümüzde zihin felsefesi alanında ayrı ve doğrudan bir inceleme konusu olarak ele alınan subjektiflik, geçmiş dönemlerden bugüne kadar bilinç ve zihinle ilgili tartışma alanlarının ilgi gören meselelerinden biri olmuştur. Bunun yanı sıra subjektiflik, teoriler tarafından açıklandığı haliyle deneyimsel olması noktasında eksikliği gündeme getirilen bir konu olması bakımından felsefe alanındaki tartışma konularından biridir. Kısaca belirtmek gerekirse, subjektifliğin bilimsel olarak daha iyi açıklanabileceği iddiası kuşkuyu beraberinde getiren bir meseledir. Subjektiflikle ilgili bu eleştiri ve kuşkunun temelinde bulunan asıl meselenin deneyimsel olmakla ilgili olduğu gözlemlenmiştir. İşlevselcilik bu kuşkuyu ortadan kaldırabilecek teorilerden biri gibi görünmektedir. Bu nedenle, deneyimleri zihin-beden düalizmine düşmeden ele almayı başarma amacına yaklaşan felsefe teorilerinden biridir. Dolayısıyla, işlevselcilik teorisi çalışmamızda zihinsel hallerin gerçekleşmesi veya açıklanması hakkındaki iddiaları açısından eleştirilmektedir. İşlevselciliğin zihinsel hallerin işlevleri ile tanımlandığı takdirde zihin-beden sorunu hakkında ontolojik olarak sorun teşkil etmeyecek ve indirgemeci bir teori olma ihtimalini ortadan kaldırdığını iddia edebileceği bir tezi vardır. Bu tez çoklu gerçekleşebilirlik argümanı olarak adlandırılmaktadır. Deneyimler ve subjektiflik bu tür bir olanağın karşısındaki en önemli mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Hume on sekizinci yüzyılda algılar demeti kuramı ile subjektiflik meselesine empirist bir yaklaşımla değindiği dikkat çeken düşünür olması açısından çalışmamızda odak noktası olan düşünürlerden biridir. Nagel'da güncel zihin tartışmalarında subjektiflik meselesini ele alan bir filozof ve deneyimsel olarak subjektifliğin vurgusunu yapan bir düşünür olması açısından diğer odak noktamızdır. Çalışmamızdaki kapsam, Hume ve Nagel'ın teorilerindeki bazı ortak noktaların subjektiflik konusunda incelenmesi şeklinde ifade edilebilir. Çalışmamızın amacı öncelikle bu noktaların en temelinde yer alan subjektif deneyimlerin işlevselcilik açısından çıkardığı zorlukları gündeme getirmektir. Daha sonra da Hume ve Nagel odağında yeni bir eleştiri olanağının olup olmadığını sınamaktır. Yapılan incelemeler sonucunda işlevselciliğin subjektiflik konusunda, Hume ve Nagel'ın bazı paralelliklerinden yola çıkılarak yeni bir eleştiriyle karşı karşıya kalabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Zihin, Hume, Nagel, Subjektiflik, İşlevsellik.
Çocuklar ve filozoflar: Felsefi soruların merak ve eleştirel düşünmeye etkileri
21. Yüzyıl dünyasında karmaşık ve hızla değişen bir düzen içinde merak ve eleştirel düşünme yetenekleri her zamankinden daha değerli hale gelmiştir. İnsanların çevrelerini anlamaya, derinlemesine düşünmeye ve yeni bakış açıları kazanmaya yönelik bu ihtiyacı, felsefi soruların önemini yeniden ortaya çıkarmıştır ve bu çalışma felsefi düşünme ve sorgulamanın çocuklar üzerinde nasıl bir etki yarattığını incelemeyi amaçlamaktadır. Matthew Lipman'ın ortaya çıkardığı Çocuklar için Felsefe yöntemi zamanla gelişmiş ve bu gelişim süreci, özellikle felsefi düşünmenin çocuklar ve yetişkinler arasında nasıl uygulanabileceği konusunda farklı bakış açılarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Lipman'ın öncülük ettiği yöntemin temel amacı, çocukların düşünsel yeteneklerini geliştirmek ve mantıksal akıl yürütme becerilerini desteklemektir. Bu yaklaşım, çocukların erken yaşlardan itibaren felsefi sorularla baş etmeyi öğrenmelerine ve eleştirel düşünme becerilerini geliştirmelerine olanak tanır. Bu bağlamda, çocuklarla felsefe yapma fikri, onların eğitim hayatlarında daha başarılı ve düşünsel olarak donanımlı bireyler olmalarının gerekliliği düşüncesiyle şekillenmiştir. Çocuklar, dünyayı keşfetmeye ve anlamaya doğuştan gelen bir merakla başlarlar. Küçük yaşlardan itibaren, etraflarındaki olayları anlamlandırmak ve neden-sonuç ilişkilerini kavramak için sürekli sorular sorarlar. Bu merak, onların zihinsel kapasitesini genişletirken aynı zamanda düşünsel gelişimlerine temel oluşturur. Ancak zamanla, eğitim sistemi ve toplumsal normlar, bu merakın birçok çocukta azalmasına neden olabilir. İşte burada felsefi sorular devreye girer. Filozoflar da insan deneyimini anlamlandırmak için felsefi soruları kullanır. Onlar için, cevaplardan çok sorular önemlidir. Felsefi düşünme, konuları yüzeyden öteye taşımayı, farklı fikirleri değerlendirmeyi ve düşünceleri sorgulamayı içerir. Bu süreç hem bireysel düşüncenin derinliğini artırır hem de toplumsal ve kültürel düzeyde yeni bilgi ve anlayışlar ortaya çıkarır. Filozoflar, insanlığın temel meseleleri üzerine kafa yorarken, genellikle sıradan gibi görünen soruların ardındaki derin anlamı keşfederler. Bu çalışmanın amacı, çocukların ve filozofların düşünme tarzlarının ve meraklarının kesiştiği noktada, felsefi soruların ve çocuklarla felsefe yönteminin nasıl bir rol oynadığını anlamaktır. Felsefi soruların merak ve eleştirel düşünmeyi nasıl şekillendirdiğini detaylı bir şekilde inceleyeceğiz.
Spinozacı bir ufuk: Rosi Braidotti'nin insan sonrası kuramı
Bu çalışmada Rosi Braidotti'nin insan sonrası kuramı ile Baruch Spinoza'nın felsefesi arasındaki ilişki araştırılmaktadır. Bu doğrultuda ilk olarak Braidotti'nin insan sonrası kuramının genel mahiyeti ele alınmaktadır. Braidotti'ye göre, insan sonrası gelecekteki bir distopya olarak değil mevcut tarihsel durumumuz olarak tanımlanması gerekir. İnsan sonrası tüm çelişkilerine rağmen nihai bir kriz değil olumlayıcı bir durumdur. Bu olumlayıcı duruma denk bir etik ve siyaset tasarlanmalıdır. İkinci bölümde, Spinoza felsefesinin ontolojik, etik ve politik boyutları ele alınmaktadır. Ayrıca, Braidotti'nin insan sonrası kuramı içerisinde kullandığı zoe gibi birçok kavramın Spinoza ile bağlantısı üzerinde durulmaktadır. Amaç kuramın barındırdığı Spinozacı ögelerin altını çizerek iki filozof arasındaki ilişkiyi anlaşılır kılmaktır. Anahtar Kelimeler: İnsan Sonrası, Zoe, Monizm, Olumlayıcılık, İçkinlik, Göçebe
Francis Bacon'ın epistemolojisinin eril karakteri
Bu çalışma, felsefi düşünceye ve bilimsel etkinliğe içkin erkek(si)lik ile bilgi idealleri arasındaki bağa işaret edebilmek için Francis Bacon'ın epistemolojisine odaklanmaktadır. Bacon'ın epistemolojisinde erkeklik ile bilgi idealinin bağı, bilginin bir güç olarak kavranmasıyla ilişkili bir biçimde cinsel farka dayalı metaforların kullanımında açığa çıkmaktadır. Bu çalışma, bu metaforların kökenlerine yönelerek, Yunan bilgi kuramlarından itibaren süregelen düşünce geleneğinde varlığını koruyan ve meşrulaştırılan cinsel farkın tarihselliğini ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Bu tez, aklın eril tarihi ile birlikte, epistemik bağlamda bir kopuş olarak adlandırılabilecek Modern epistemolojinin özne ile nesne, bilen ile bilinen arasındaki ayrımın eleştirisine odaklanır. Bu ayrım aynı zamanda Modern epistemolojinin nesnellik, evrensellik ve tarafsızlık gibi ilkelerinin kurgulandığı bir ayrımdır. Ancak özne ile nesne arasındaki ayrım, bilimsel ilkelerin kurulmasında iş görmediği gibi, bilen özneye kazandırılan erkeksi formun üzerini örtmektedir. Bu bağlamdan hareketle, kadınlık ve erkeklik temsillerinin nasıl ve ne şekilde kavramsallaştırılmış olduğuna yönelik eleştiri getirmeyi amaçlayan tezin ana teması, Bacon'ın epistemolojisinden yola çıkarak, Batı metafiziğinin bilgi ideallerinin erkeklik ideali ile örtüştüğünü açığa çıkarmaktır. Bunun için ise, bu çalışma erkeklik ile bilgi idealleri arasında özdeşleştirmeyi feminist duruş noktası teorisini merkeze alarak incelemektedir. Feminist duruş noktası teorisi, bilimsel etkinliğin Batı, insan ve erkek merkezli inşa edildiğine dikkat çekerek, farklı tarzda bilim yapma imkânlarını sorgulamaktadır. Dolayısıyla, Bacon'ın epistemolojisinin eril karakterinin ele alınmasında oldukça kullanışlı bir bağlam ve eleştirel perspektif sunmaktadır.
Gadamer'in felsefi hermeneutiğinde soru ve yanıt diyalektiğinin dayanakları üzerine bir inceleme
Hermeneutik, Hans-Georg Gadamer'e göre, bir açımlama sanatıdır, yöntem sınırları içerisinde değerlendirilemez ve anlamaya ilişkindir. Gadamer, anlamanın yorumlamada gerçekleştiğini dile getirir ve bu sebeple felsefi hermeneutiğinde soru ve yanıt diyalektiğinden yararlanmıştır. Çalışmamızdaki amacımız, Gadamer'in felsefesi hermeneutiğinde soru ve yanıt diyalektiğinin dayanaklarını incelemek ve diyalektik sorgulamanın onun hermeneutiğine etkilerini ortaya koymaktır.
Russell felsefesinde yargı bağlamında gönderim sorunu
Bu tezin amacı Bertrand Russell'ın metafiziğinin etkilerini, özgünlüğünü ve güncelliğini ortaya koymaktır. Bu nedenle bu çalışmada Bertrand Russell'ın felsefesinde yargı bağlamında gönderim sorunu incelenmiştir. Bu bakımdan, önerme, önermenin parçaları ve gerçeklik arasındaki ilişkinin nasıl çözümlendiği sergilenmiştir. Bu amaçla öncelikle Russell'ın düşüncelerinin tarihsel arka planı incelenerek onun hangi felsefi soruları devraldığı gösterilmiştir. Daha sonra Russell'ın söz konusu sorulara düşünce hayatı boyunca nasıl açıklamalar getirdiği sergilenmiş ve bu açıklamalar doğrultusunda biçimlenen Russell felsefesinin çağdaş dönemde nasıl bir konumu olduğu ortaya konmuştur. Böylece Russell'ın felsefesinin ne türden bir metametafizik varsaydığı belirlenmiştir.
Osmanlı Devleti'nin kuruluşu üzerine felsefi bir deneme
Bu çalışma Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu felsefi bir perspektiften ele almaktadır. Tezin temel iddiası Osmanlı Devleti'nin kuruluşunun otorite ve hiyerarşiye değil; bilinçli bir şekilde hukuki ve siyasi gerekçelendirmeye dayandığıdır. Çalışmada herhangi bir devlet teorisi merkeze alınmamış, doğrudan Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan felsefi bir teoriye ulaşmaya gayret edilmiştir. Bunun yanında Bizans ve Anadolu Selçuklu gibi dönemin devlet sistemleri, modern devlet teorileri birer karşılaştırma alanı olarak kullanılmış, farklara ve benzerliklere teorik olarak vurgu yapılmıştır. Çalışma boyunca Osmanlı devlet sistemi toplum, yönetim ve toprak merkezinde teorik ve pratik olarak açıklanmıştır. Devleti kapsayıcı bir şekilde tanımlayan kavramlar ön plana çıkarılmış, sosyal ve siyasal kurumlar üzerinden pratik karşılaştırmalar yapılmıştır. Bu kavramlar köken, temsil ve yasalılıktır. Aynı zamanda söz konusu kavramlar bu felsefi değerlendirmenin yapılmasında ana argümanları oluşturur. Bu çalışma, bugüne kadar tarih, kültür ve siyaset alanlarında pek çok şekilde ele alınan Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu, felsefenin çalışma alanına dahil etmeyi amaçlamıştır. Netice itibariyle araştırmada Osmanlı Devleti'nin sürekliliği amaç edinmiş, özgün bir kuruluş sistemine sahip, hukuki olarak gerekçelendirilmiş yasalı siyasi bir oluşum olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Modernleşme düşüncesinde sentezci bir tutum: Teârüf-i Müslimîn Dergisi'nde ilerleme, kadın ve milliyetçilik
Batı'da başlayan modernleşme teşebbüsleri zaman içerisinde Osmanlı ve İslâm dünyasına etki etmiş, Müslümanlar askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve fikri açılardan Batı'nın etkilerine maruz kalmıştır. Müslüman aydınlar bunun neden olduğu kötü vaziyetten, zulümden ve emperyalist etkilerden kurtulmak için bir ilerleme modeli geliştirmeyi hedeflemişlerdir. Bu hedef doğrultusunda kullanılan en etkin organ ise dergilerdir. Teârüf-i Müslimîn Dergisi; Rusya Müslüman Türk aydınları tarafından İstanbul'da çıkarılan ilk dergi olması ve modern meseleleri "sentezci bir yaklaşımla yeniden yorumlaması" bakımından dönemin öne çıkan süreli yayınlarındandır. Tezimizde Teârüf-i Müslimîn dergisinde hâkim olan sentezci yaklaşımların tutarsızlıklarına dikkat çekilmiş, genel olarak modernleşme sürecinin dergi yazarlarının düşünce dünyalarına etkileri tetkik edilmiştir. Dergide tartışılan ilerleme, kadının sosyal statüsü ve milliyetçilik fikirlerinin hem Osmanlı aydınları hem Rusya Müslüman Türkleri tarafından ele alış biçimi değerlendirilmiştir.
Sanatın yapısal sorunları
Bu çalışmada sanatın anlamı ile sanatta yerellik ve evrenselliğin yeri sorunları ele alınmıştır. Altı çizilen sorunlar, bir araya geldikleri sanatın yapısı bağlamında irdelenmiştir. İnsanoğlunun evrensel ihtiyaçları doğrultusunda kültür ve unsurları, coğrafi, toplumsal ve tarihsel nedenlerle birlikte bulunan topluluklar tarafından çeşitli şekillerde üretilmiştir. Böylece evrensel kültür içinde yerel kültürel oluşumlar şekillenirken, insanın evrensel manevi ihtiyacı olan sanat da yerel sanatlar ve sanat anlayışlarınca karşılanmıştır. Bununla birlikte modern dönemden başlayarak geliştirilen, sanatın anlamına ve sanatta yerellik ve evrenselliğin rolüne dair görüşler sorunlar içermektedir. Sanat, sanat eserine indirgenerek açıklandığı için bütünlüğü parçalanmakta, toplumsal ve kültürel arka planı göz ardı edilmektedir. 18. yüzyılda gelişen modern sanatın ve sanat felsefesinin Batı sanatını evrensel diğer toplumların sanatını yerel görerek ötelemesi ve küresel çapta yayılması ise bir diğer sorundur. Bu sorunlar karşısında hem sanatın bütünlüğünü sağlamak hem de her sanatın yerellik ve evrensellikle kurulduğunu göstermek ve bütün sanat anlayışlarının değerli olduğunu temellendirmek için, sanatın yapısının tartışılması gerekmektedir. Söz konusu tartışma için problemin yeniden kurulması, yeni bir yaklaşım biçiminin kullanılması ve bir açıklama modelinin üretilmesi önem kazanmaktadır. Bu anlayışla sanatın yapısı antropolojik yaklaşım eşliğinde sırasıyla kökeni, yerelliği, evrenselliği ve geleceği bağlamında tartışılmıştır. İnceleme sonucunda sanatın yapısının, sanatçı-sanat eseri-alımlayıcı yapıtaşlarını içeren bütünsel bir eylem-olgu-değer olduğu ve yapı unsurlarını yerellik ile evrenselliğin oluşturduğu ortaya konmuş, yerellik yerine kültürellik, evrensellik yerine de insanşumûllük/insanlık kavramları önerilerek, sanatın kültürellik ve insanşumûllük temelinde meydana geldiğine ulaşılmıştır. Bu bağlamda bütün sanat anlayışlarının önemi vurgulanarak, sanat değerinin yaşaması için sanatın geleceğine dair öneriler sunulmuştur.
Kuantum teorisinin felsefi temelleri: von Neumann – Birkhoff Kuantum Mantığı hakkında bir inceleme
Kuantum teorisi klasik fiziğin açıklamakta yetersiz kaldığı problemlere çözüm sunabilmek için ortaya konulmuş ve hâlen gelişmekte olan bir teoridir. Kimi fizikçiler tarafından kökeni Antik Yunan felsefesine dayandırılan bu teorinin gelişiminde pek çok fizikçinin katkıları bulunur. Teori yalnızca fizik alanında değil, felsefe, matematik ve mantık alanlarında da birtakım gelişmelere ve değişimlere yol açmıştır. Klasik matematik ve mantık kurallarının açıklamakta yetersiz kaldığı kuantum mekaniği, kuantum mantığı olarak adlandırılan yeni bir mantık sisteminin kurulmasını da zorunlu kılmıştır. Tezimizde kuantum teorisinin felsefi temellerini, gelişimini ve sonuçlarını ve bu sonuçlardan birisi olan kuantum mantığını von Neumann ve Birkhoff'un çalışmaları özelinde ve genel hatlarıyla açıklamaya çalıştık. Anahtar Kelimeler: Antik Yunan Felsefesi, Atomculuk, Kuantum Teorisi, Kuantum Felsefesi, Kuantum Mantığı
Devletin neoliberal dönüşümü: Tarihsel ve felsefi bir inceleme
Devletlerin olgunlaşması ve günümüzdeki modern devlet sıfatını alması bir yanıyla tarihsel bir hareketi işaret ederken bir yandan da devlet kavramının içeriğinin de bu süreçte belli dönemeçler içinde tartışılageldiği ve kavramın oturmasında belirli bir mesafe kat edildiği anlamına gelmektedir. Yaşanan her büyük toplumsal ve iktisadi dönüşüm, devletin de önemli ölçüde yapısal dönüşüme uğramasına sebep olmuştur. Feodal üretim ve toplum düzeni yerini kapitalist modele bıraktığında devlet de bu mirası hem sahiplenmiş hem de bunu ileri taşıyacak mevziler edinmiştir. Neoliberalizm bir iktisadi kuram olarak ortaya çıksa da günümüzde daha çok toplumsal bir aklın, yaşayış halinin ve pratik düşünme tarzının kaynağı haline gelmiştir. Burada odaklanmaya çalışılan sorun ise, devletin neoliberal iktisat ve toplum düzenine ne derece angaje olduğu, neoliberalizm sürecinin gelişim aşamasında nereye oturduğu ve bu neoliberal aklın felsefi olarak denk geldiği konumun devlet açısından ne ölçüde sahiplenildiği sorunudur. Modern devlet hala ayakta mıdır? Yoksa yerini neoliberal bir modele bıraktığı için meşruiyetini modern toplum felsefesinden almayı bırakmış mıdır? Eğer öyleyse yeni meşruiyet kaynağı nedir? Çalışmamız bu sorulara tarihsel uğrakları da göz önünde tutarak cevap vermeye çalışmaktadır. Anahtar Kelimeler: Neoliberalizm, Devlet, Piyasa, Strateji, Meşruiyet.
Hakikat sonrası çağın anlam problemine bir çözüm arayışı: Eugene Gendlin ve örtük felsefe
Hakikat sonrası çağ, nesnel gerçeklerin kamuoyunu şekillendirmede duygulardan ve kişisel inançlardan daha etkili olduğu bir dönemi ifade eder. Bu durum, anlamın doğası, anlamsızlık deneyimi ve bu deneyimle başa çıkma yolları üzerine derin felsefi soruları gündeme getirmektedir. Bu tez, hakikat sonrası çağın ortaya çıkardığı anlam krizi bağlamında, anlam, anlamsızlık ve Eugene Gendlin'in hissedilen anlam kavramını içeren felsefesini incelemektedir. Tezin temel argümanı, hakikat sonrası çağın, felsefe tarihi boyunca hakikat ile olan ilişkimize dair kavramlarla yakından ilişkili olduğu ve bu bağlamda anlamın geleneksel kaynaklarının meşruiyetini yitirdiği ve bireylerin anlam arayışında yeni yollar aramaya yöneldiği yönündedir. Bu arayışta, Gendlin'in hissedilen anlam kavramı, bireylerin kendi içsel deneyimlerine yönelerek anlam yaratmalarının ve anlamsızlık duygusuyla başa çıkmalarının bir yolu olarak öne çıkmaktadır. hakikat sonrası çağın anlam krizi bağlamında anlam, anlamsızlık ve Gendlin'in felsefesi arasındaki ilişkiyi inceleyerek, bu çağa özgü anlam arayışlarına yeni bir bakış açısı sunmayı amaçlamaktadır. Gendlin'in hissedilen anlam kavramı, bireylerin kendi içsel deneyimlerine yönelerek anlam yaratmalarının ve anlamsızlık duygusuyla başa çıkmalarının değerli bir yolunu sunmaktadır. Bu tezin, hakikat sonrası çağda anlamın doğası üzerine yapılan tartışmalara önemli bir katkı sağlaması beklenmektedir. Bu özet, tezin ana hatlarını ve argümanlarını içermektedir. Tezin tam metninde, bu konular daha detaylı bir şekilde ele alınacak ve ilgili felsefi tartışmalara atıfta bulunulacaktır.
Gazâlî, Fahreddin Râzî ve İbn Haldûn düşüncesinde felsefe-bilim
Klasik bilim tarihi okumaları bilimi tek ve evrensel bir yapıda gördüğünden bilim ve düşünce tarihini de tek bir bilim anlayışı üzerinden araştırmıştır. Ancak böyle bir araştırma, Modern Bilim dışında kalan bilim anlayışlarının varlığını yadsır ve araştırma olanağı sunmaz. Klasik tarih yazımının zaman içinde sorgulanmasıyla, bilimin de onu gerçekleştiren bilim adamlarından bağımsız bir gerçekliğe sahip olmadığı aksine bilimin "bilim adamlarının üzerinde uylaştıkları düşünce yapıları" olarak görülmesi gerektiği fikri ağırlık kazandı. Tez, bilim tarihine böyle bir uylaşım temelinden bakarak Gazâlî, Fahreddin Râzî ve İbn Haldûn'un kendi dönemlerinin felsefe-bilim geleneğinin temsilcileri olduklarını göstermeyi amaçlar. Bunun için Teoman Duralı'nın Türkçeye kazandırdığı "felsefe-bilim" kavramsallaştırmasından yararlanılmıştır. Üç ana bölümden oluşan tezin birinci bölümünde, böyle bir geleneğin imkânı ve diğer felsefe-bilim geleneklerinden nasıl ayırt edilebileceği araştırılmıştır. İkinci bölümde geleneğin iki kurucu düşünürü olarak ele alınan Gazâlî ve Fahreddin Râzî'nin epistemolojileri; bilen, bilinen ve bilgi kabulleri ekseninde incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise elde edilen verilerin nasıl bir felsefe-bilim sistemi sunduğu resmedilmiş ve bunun İbn Haldûn epistemolojisi ve Umran İlmi ile olan bağlantıları incelenmiştir. İncelemenin sonuçları göstermektedir ki, Gazâlî ve Fahreddin Râzî kendi dönemlerinin bilim anlayışının üst teorisini kuran düşünürlerdir. Onlar insan, varlık ve bilgiye ortak kabuller çerçevesinden bakmaktadır. Bu geleneğin bir takipçisi olan İbn Haldun da onların felsefe-bilim sisteminden yararlanmış ve Umran İlmi'nin ortaya çıkışında geleneğin bilgi kuramı etkili bir rol oynamıştır.
Aristoteles'ten Kant'a yasa kavramının politik dönüşümü
"Aristoteles'ten Kant'a Yasa Kavramının Politik Dönüşümü" adlı tez öncelikle Aristoteles ve Kant'ın yasa anlayışlarını incelemeyi amaçlamaktadır. İki filozofun yasa kavramına ilişkin fikirleri betimleyici bir tarzda ele alınmaktadır. Tezin odak noktası yasa kavramının politikayla olan yakın ilişkisidir. Yasa ve politikanın karşılıklı etkisi Aristoteles ve Kant bağlamında incelenmektedir. Aristoteles ve Kant haricinde ayrı bir bölüm olarak Grotius, Pufendorf ve Filmer'e değinilmiştir.
Schopenhauer'da pesimizm ve Nietzsche'de yaşamın olumlanması kavramlarının karşılaştırılması
Bu çalışma Schopenhuaer ve Nietzsche felsefesinin bir yorumunu ortaya koymaktadır. Bu yorumun çerçevesi söz konusu iki filozofun iki önemli söylemi olan pesimizm ve yaşamın olumlanması kavramlarına odaklanmaktadır. Schopenhauer felsefesi genel olarak pesimist bir çizgide resmedilir. Bu çalışma bunu kabul etmekle birlikte, Schopenhauer'un pesimizden sıyrılan yönlerine ve bizlere sunduğu çıkış yollarına da yer vermiştir. Nietzsche'nin ise felsefesinin temeline yaşamın önemini yerleştirdiği düşünülmüş ve bu çerçevede onun temel kavramları yaşamın olumlanması söylemi üzerinden işlenmiştir. Schopenhauer isteme ve tasavvur gibi iki önemli söylemle felsefesinin genel çerçevesini belirler. Schopenhauer; Kant, Platon ve Budizm ile ortaklaştığı noktaların dışında, kendine özgü bir felsefe ortaya koyar. Özellikle Uzak Doğu Mistizminden etkilenmiş olan Schopenhauer'un "Tat Twam Asi" yani "bu sensin!" söylemine verdiği önem aşikârdır. Schopenhauer bu söylem aracılığıyla kendi merhamet etiğini şekillendirmiş ve bizlere daha anlaşılır bir rota çizmiştir. Onun insanlarla duygudaşlık kurma üzerine inşa ettiği merhamet etiği, bu yolla egoizmden sıyrılma, ferdileşme prensibinin etkisinden kurtulmanın en önemli yönlerinden birisi olarak karşımıza çıkar. Bu etik anlayışı ise Schopenhauer'un pesimist çizgisinin yıkıldığı ve bireysel davranmanın dışında tüm varlığın özünde bir ve aynı şey olduğunu görme biçimine bizi götüren bir yaklaşım olur. Nietzsche ise kendinden önceki neredeyse tüm felsefeyle yüzleşerek, yaşamın şimdiye değin hep aşağılandığını düşünür. Elimizdeki tek imkânın yaşam olduğunu düşünen Nietzsche'ye göre yaşam olumlanmalı ve bu yolla ruh yerine beden, toplum yerine birey ön plana çıkartılmalıdır. O, birey olmanın ve gerçekte nasıl özgür olabileceğimizin rotasını çizer ve Üstinsan gibi projeleriyle bunu kendi içinde de gerçekleştirmeye çalışmıştır.
Edmund Husserl'in fenomenolojik yönteminde felsefi sağaltımın (danışmanlık) imkanı
Bu çalışma, Edmund Husserl'in fenomenolojik yönteminin teorik çerçevesini felsefi danışmanlık alanında pratik bir uygulamaya dönüştürme imkânını araştırmayı amaçlamaktadır. Felsefi danışmanlık, bireylerin zihinsel, düşünsel ve inançsal düzeyde karşılaştıkları sorunlara felsefi bir perspektiften yaklaşarak, onların anlam arayışlarını, varoluşsal problemlerini ve kimlik krizlerini sağlıklı bir şekilde iyileştirmeyi amaçlayan özgün bir danışmanlık biçimidir. 1980'li yıllardan itibaren sistematik bir uygulama alanı kazanan bu disiplin, felsefenin kavramsal araçlarını ve çeşitli filozofların düşünsel mirasını bireylerin içsel dönüşümlerine rehberlik etmek üzere kullanmaktadır. Her ne kadar fenomenoloji, öznel deneyimin yapılarını açığa çıkarmayı hedefleyen güçlü bir yöntem sunuyor olsa da onun ontolojik ve epistemolojik temelleri, pratik danışmanlık süreçlerine doğrudan uygulanmasını zorlaştırmaktadır. Bu bağlamda çalışmanın özgünlüğü, kuramsal bir yöntem olarak yapılandırılan fenomenolojinin, uygulamaya dayalı bir alan olan felsefi danışmanlık pratiğine nasıl aktarılabileceğini ortaya koymak ve bu geçişi mümkün kılacak yöntemsel bir çerçeve sunmaktır. Bu amaçla geliştirilen "Intermissio" adlı özgün yöntem, fenomenolojik yaklaşımın teorik gücünü felsefi danışmanlık bağlamında işlevsel hale getiren, hem kuramsal hem de pratik düzeyde kullanılabilir bir model olarak önerilmektedir. Intermissio yöntemi, danışmanlık sürecinde Husserl'in epoché yöntemini merkeze alarak, bireyin yaşantılarını yargıdan uzak, dikkatli bir farkındalıkla yeniden anlamlandırmasını hedeflemektetir. Danışanın sahip olduğu önyargılar, varsayımlar ve anlam sapmalarına yönelik eleştirel bir bilinç geliştirmesini sağlamaktadır. Bu yöntem, bilişsel farkındalık yaratmakla birlikte bireyin etik yönelimleri ve varoluşsal konumlanışı üzerinde de dönüştürücü bir etki yaratmayı hedeflemektedir. Intermissio, düşünsel bir açıklık yaratmanın ötesinde, bireyin yaşantısal yapısını sorgulamasını ve bu yapıyı yeniden inşa etmesini sağlayan terapötik bir bilinç pratiği işlevi görmektedir. Çalışma, felsefi danışmanlık alanına kavramsal düzeyde katkı sunmakla birlikte uygulamada kullanılabilecek sistemli bir yöntem önererek, bu alanın kurumsallaşma sürecine katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda geliştirilen Intermissio yaklaşımın, gelecekte yapılacak çalışmalarda ilham kaynağı olarak, felsefi danışmanlık alanındaki kuramsal ve pratik uygulamaların gelişimine yön veren etkili bir temel oluşturması amaçlanmaktadır. Anahtar kelimeler: : Felsefi Danışmanlık, Fenomenoloji, Epoché, Intermissio, Husserl.
Piaget'nin bilişsel gelişim kuramında Kant etkisine ilişkin bir değerlendirme
Bu çalışma, Piaget'nin bilişsel gelişim kuramında Kant'ın transendental felsefesine ilişkin izleri araştırmaktadır. Kant gerçekliğe, bilgiye, bilime ve metafiziğe ilişkin yeni bir yaklaşım ortaya koyar. Piaget ise bir bilişsel gelişim kuramcısıdır. Piaget'nin bilişsel gelişim kuramı, temel olarak genetik epistemoloji iddiasından oluşmaktadır. Genetik Epistemoloji tezi ile insan bilişini, bilgiyi, öğrenmeyi ve gelişimi irdeler. Kant ve Piaget, ortak çalışma alanlarıyla benzer kavram ve iddiaları benimser. Kant'ın kazandırdığı bu yeni yaklaşımdan etkilenmiş düşünürlerden biridir. Tezimizde Piaget'nin Kant'ın transandantal felsefesinden etkilendiğini iddia etmekteyiz. Bu amaçla tezimizde iddiamıza ilişkin bulguları inceleyeceğiz
Hakikatin duyumu: Badıou ve Deleuze'de sanat kavramı
Alain Badiou ve Gilles Deleuze, sanat ve felsefe üzerine yaklaşımlarında özgün bir perspektif sunan filozoflardır. Badiou, sanatı hakikatin bir aracı olarak görürken; Deleuze onu algılam ve duygulamların bileşimi olarak değerlendirir. Her iki düşünür de sanatı, geleneksel anlamdaki duyusal haz veya temsil aracılığı kavramlarının ötesine taşır ve yaratıcı düşüncenin merkezi bir unsuru olarak ele alır. Badiou'nun hakikat temelli yaklaşımı sanatı, insanın özgürleşmesine dair bir paradigma olarak konumlandırırken; Deleuze, sanatın mevcut deneyimleri aşarak potansiyelleri genişletme gücüne dikkat çeker. Kavram yaratımı her iki düşünürde de mevcut düzenin sorgulanması ve sarsılması bağlamında önemli bir yer tutar. Badiou ve Deleuze, çağdaş felsefenin piyasa dinamikleri ve iletişim araçlarıyla zayıflatıldığına ve eleştirel niteliğini kaybettiğine vurgu yapar. Felsefenin, analitik bir araç olmaktan öte, mevcut gerçekliği yeniden yorumlayacak ve direnç noktası oluşturacak bir düşünsel pratik olması gerektiğini savunurlar. Eleştirel Teori'nin Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno gibi isimlerinden esinlenerek, felsefenin mevcut düzenin otomatikleşmiş işleyişine karşı çıkması ve alternatif bakış açıları sunması gerektiğine dikkat çekerler. Anti-felsefe, Badiou ve Deleuze'ün geleneksel felsefi kavramlara yönelik eleştirilerinde öne çıkan bir tema olarak görülür. Wittgenstein ve Lacan gibi düşünürlerin etkisiyle anti-felsefe, düşünsel temsilleri ve akademik otoriteleri sarsmayı, bireylerin deneyimlerine dayalı özgün düşünce biçimlerini öne çıkarmayı amaçlar. Bu yaklaşım, felsefenin donuk yapılarından kurtulmasını ve canlı bir düşünsel yaratıma dönüşmesini hedefler. Her iki düşünür, felsefeyi bir kavram yaratma sanatı ve özgürleştirici bir pratik olarak ele alır. Deleuze, felsefeyi kavram yaratımı olarak tanımlarken ; Badiou, felsefenin mevcut düzenle yüzleşerek onu dönüştürme kapasitesine odaklanır. Felsefenin yaratıcı bir şekilde uygulanması, birey ve toplum için yeni düşünme biçimleri ve özgürlük alanları açmalıdır. Badiou ve Deleuze, felsefenin dünyayla arasına mesafe koyarak, onun ezberlerini kıran bir müdahaleye dönüşmesini savunur ve böylelikle felsefe hem sanat hem de toplumsal bağlamda dönüştürücü bir rol üstlenir. Anahtar Kelimeler: Alain Badiou; Gilles Deleuze; Sanat Felsefesi ; Hakikat; Arzu.