
100
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Deneysel olarak oluşturulmuş epilepsi modelinde udenafilinin elektrofizyolojik etkileri
Epilepsi provoke edilmemiş tekrarlayan nöbetlerle karakterize nörolojik bir hastalıktır. Fosfodiesteraz tip-5(PDE-5) inhibitörleri cGMP yolağını inhibe ederek NO'in daha uzun süre etki göstermesini sağlayan bir moleküldür. PDE-5 inhibitörlerinin penil ereksiyonun yanı sıra bilişsel fonksiyonlar üzerine de etkileri vardır. Çalışmamızda deneysel olarak oluşturulmuş epilepsi modelinde bir PDE-5 inhibitörü olan udenafilin elektrofizyolojik etkilerini araştırmayı amaçladık. Her bir grupta 7 sıçan olacak şekilde 4 grup oluşturuldu. Birinci gruptaki deneklerin 5 dk bazal aktivite kaydı alındıktan sonra epileptiform aktivite oluşturmak üzere intrakortikal 2,5 μl penisilin uygulandı. Epileptiform aktivitenin başlama zamanını, diken dalga sayısını, diken dalga genliğini tespit etmek için EKoG değerleri 180 dk boyunca kayıt altına alındı. Grup 2 ye grup birdekine ek olarak 5 mg/kg intraperitonal diazepam verildikten 5 dk sonra epileptiform aktivite oluşturuldu. Grup 3'e ise 10 mg/kg oral udenafil gavaj yoluyla verildikten 90 dk sonra epileptiform aktivite oluşturuldu. Grup 4'e udenafil verildikten 90 dk sonra diazepam uygulandı ve sonrasında epileptiform aktivite oluşturuldu. Sonuçlar istatiksel olarak değerlendirildiğinde grup 2'deki ilk epileptiform aktivite başlama zamanının diğer gruplara göre daha uzun olduğu görüldü. Diazepam ve udenafil gruplarında diken dalga sıklığının ve genliğinin penisilin grubuna kıyasla düşük olduğu tespit edildi. Sonuç olarak udenafilin erken dönemde epileptiform aktivite başlama zamanı üzerine olumlu bir katkı sağlamadığını, ancak diken dalga sıklığı ve genliği üzerine olumlu etki göstererek geç dönemde antikonvülzan bir etki gösterebileceğini, ayrıca dolaylı etkilerinin diazepamın antikonvülsan etkilerini tamamlayıcı bir role sahip olabileceğini düşünmekteyiz. ANAHTAR KELİMELER: Deneysel, Elektrokortikografi, Epilepsi, Penisilin Sıçan, Udenafil
Yıkıcı duygudurum düzenleme bozukluğu ve bipolar bozukluğu olan çocuk ve ergenlerin nöropsikolojik profili
Bu çalışmanın amacı, Bipolar Bozukluk(BB) tanısı olan ve DSM-5'te yeni tanımlanan Yıkıcı Duygudurum Düzenleyememe Bozukluğu (YDDB) tanısı olan 8-18 yaş arası çocuk ve ergenlerin nörobilişsel işlevselliklerinin nöropsikolojik testler ile değerlendirilmesidir. Bu araştırmada Bipolar Bozukluk ve Yıkıcı Duygudurum Düzenleyememe Bozukluk tanısı olan çocuk ve ergenlerde Stroop Testi, İşaretleme Testi Türk Formu, Wisconsin Kart Eşleme Testi ve Sayı Dizisi Öğrenme Testi ile değerlendirilmesi ve Bipolar Bozukluk ile Yıkıcı Duygudurum Düzenleyememe Bozukluğunun nöropsikoljik testler ile potansiyel ilişkinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Araştırma gözlemsel bir olgu-kontrol çalışması olarak planlanmıştır. Araştırmanın örneklemi Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Anabilim Dalı'na başvuran 15 adet Bipolar Bozukluk tanılı ve 6 adet Yıkıcı Duygudurum Düzenleyememe Bozukluk tanısı alan gönüllü katılımcıdan oluşturulmuştur. Uygulamada katılımcılara çalışma hakkında bilgi verilmiş, bilgilendirilmiş onam formu okunarak doldurmaları istenmiştir. Hastalarla görüşme esnasında sosyodemografik bilgiler ve klinik verileri içeren soruların olduğu form doldurulmuştur. Katılımcılara Stroop Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi, Sayı Dizisi Öğrenme Testi ve İşaretleme Testi Türk Formu uygulanmıştır. Sosyodemografik açıdan Bipolar Bozukluk grubu ve Yıkıcı Duygudurum Düzenleyememe Bozukluğu olan grup ele alındığında gruplar arasında yaş, cinsiyet, çocuğa yakınlık, ebeveynlerin öğrenim durumları, ebeveynlerin gelir durumları açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Nörobilişsel test performansları değerlendirildiğinde, Wisconsin Kart Eşleme Testi alt testlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunamamıştır. İşaretleme Testi Türk Formu'nda Düzenli Şekiller, Düzensiz Harfler ve Düzensiz Şekiller alt testlerinde Yıkıcı Duygudurum Düzenleyememe Bozukluğu olan hastaların Bipolar tanısı olan hastalara göre kötü performans sergiledikleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Sayı Dizisi Öğrenme Testi'nin puanları açısından yapılan karşılaştırmalarda ve Stroop Testi'nde gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Çalışmamızdaki bulgular değerlendirildiğinde Bipolar Bozukluk tanılı hastalarda ve Yıkıcı Duygudurum Düzenleyememe Bozukluğu tanılı hastalarda bilişsel işlevsellik düzeylerinde belirgin kayıp yaşandığı görülmektedir. Bu durum Yıkıcı Duygdurum Düzenleyememe Bozukluğu tanısı olan gençlerin bilişsel açıdan tıpkı Bipolar Bozukluk tanısı olan gençler gibi ciddi güçlükler yaşadığını göstermektedir. Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız Yıkıcı Duygudurum Düzenleyememe Bozukluğu ve Bipolar Bozukluk tanılı çocukların nöropsikolojik açıdan İşaretleme Testi, Stroop Testi ve Wisconsin Kart Eşleme Testi ile karşılaştırıldığı ilk çalışmadır. Çalışmamızda uygulanan testler göz önüne alındığında; Sayı Dizisi Öğrenme Testi, Stroop Testi, İşaretleme Testi Türk Formu ve Wisconsin Kart Eşleme Testi kullanımı önerilebilir. Bu yaygın kullanım gelecekte bu alandaki iyileşmelerin daha çok önemsenmesini beraberinde getirebilir. Mental esneklik, dürtüsellik ve inhibisyon becerilerindeki bozulmalarla Bipolar Bozukluk ve Yıkıcı Duygudurum Düzenleyememe Bozukluğu arasındaki potansiyel ilişkinin net olarak ortaya koyulabilmesi ve mevcut çalışmanın bulgularının güvenirliğinin sağlanması için bu çalışmanın bulguları daha geniş bir örneklemle, uzunlamasına araştırmalara gereksinim vardır.
Şizofreni ve bipolar bozukluk için ailesel risk ve sosyal biliş: Şizotipik ve siklotipik özelliklerinin etkisi
Bu çalışmanın amacı şizofreni, bipolar akrabalarında ve sağlıklı kontrollerde görülen şizotipik ve siklotimik mizaç özelliklerinin sosyal biliş ile olan ilişkisini incelemektir. Dokuz Eylül Üniversitesinde gerçekleşen çalışmaya 31 psikoz akraba (AYRP) 43 bipolar akraba (AYRB) ve 35 sağlıklı kontrol (SK) olmak üzere toplamda 109 kişi dahil edilmiştir. Sosyal bilişin zihin kuramı, duygu tanıma, sosyal algı, sosyal bilgi ve atıf stili boyutlarıyla değerlendiren testlerden oluşan bir bataryanın yanında katılımcılardan Şizotipal Kişilik Ölçeği, TEMPS-A Mizaç Ölçeği, Davranışsal Aktivasyon Davranışsal İnhibisyon Sistemleri Ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği ve Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi gibi şizotipiye ve siklotimiye özgü mizaç özelliklerini değerlendiren öz değerlendirme ölçeklerini doldurmaları istenmiştir. Yapılan analizler sonucu sosyal biliş alanlarında AYRB grubunda kısmen bir bozulma görülmesine rağmen AYRP grubunda çeşitli alanlarda bozulmalar saptanmıştır. Bu bozulmalar sözel ZK testinde, sosyal algı ve duygu tanıma testlerinde daha anlamlı sonuçlar vermiştir. Mizaç özelliklerine bakıldığında da AYRP grubunun daha şüpheci (p = 0.015), depresif (p = 0.008), siklotimik (p = 0.020) ve anksiyöz (p = 0.023) oldukları saptanmıştır ancak bu farklar AYRB için söz konusu değildir. Bu ölçek skorlarını ve sosyal biliş etkilerine genel olarak bakıldığında sosyal biliş performansının en kötü ve mizaç özelliklerinin en çok biriktiği grubun AYRP grubu bunu daha ortanca düzeyde bozulmayla AYRB grubunun takip ettiği gösterilmiştir. Özetle, şizofreni akrabalarının bipolar akrabalara kıyasla mizaç özellikleri birikimi ve sosyal bilişteki bozulma açısından daha risk altında bulundukları görülmüştür. Bipolar akrabalar ise daha ortanca bir bozulma seyri göstermişlerdir ancak bu bozulma akrabalar için erken tanı belirteçleri geliştirmek için yeterli seviyede değildir. Bu çalışmanın akrabalarda yapılan diğer çalışmalarla ve nörobiliş performanslarının sosyal biliş performansı üzerine etkileriyle birlikte değerlendiren çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir
Sıçanlarda glütenli beslenmenin bilişsel işlevlere NMDA reseptörü aracılı etkisi
Günlük diyetimizin önemli bölümünü oluşturan buğday, çavdar, yulaf içeren besinlerde bulunan glutenin, gluten intoleransı olmayan bireylerdeki etkileri ve bu etkilerin oluşum mekanizması günümüzde hâlen bir tartışma konusudur. Gluten proteini olan gliadine karşı oluşan bir immün yanıtın, gliadin ile NMDA reseptörünün aminoasit dizilimindeki benzerlik sonucu bir çapraz reaksiyona neden olabileceği ve bilişsel fonksiyonları etkileyebileceği hipotezi ileri sürülebilir. Bu çalışmada, gelişim döneminde, glutensiz ve farklı düzeylerde gluten içeren diyetle beslenmenin anksiyete, lokomotor aktivite, öğrenme ve bellek fonksiyonları üzerine etkilerini ve bu etkilerin olası oluşum mekanizmalarını belirlemek amaçlanmıştır. İnfantil dönemden itibaren erkek Wistar albino sıçanlar 3 ay boyunca eşit kaloriye ve protein içeriğine sahip standart (%0,56, n=7), glutensiz (%0, n=8) ve yüksek glutenli (%12,56, n=7) yemle beslendi. Anksiyete ve lokomotor aktivite değişimleri, açık alan testi; öğrenme ve bellek işlevleri, Morris su tankı testi ile değerlendirildi. Beyin dokusu NMDA reseptör düzey değişimlerinin yanı sıra plazma anti-NMDAR, anti-doku transglutaminaz, anti-gliadin antikor ve alfa-2-makroglobulin düzeyleri IIFT ve ELISA yöntemleriyle belirlendi. Ayrıca plazma total protein, albumin ve globulin düzeyleri fotometrik yöntemle ölçüldü. Yüksek gluten grubunun beden kitle indeksi, glutensiz beslenen gruba göre daha yüksek bulundu (p<0,05). Tüm diyet gruplarında beyin ve serebellum ağırlıkları, NMDA reseptör düzeyleri, anksiyete ve lokomotor aktiviteleri bakımından anlamlı bir fark yoktu. Ancak beyin NMDA reseptör düzeylerinin, düşük anksiyete göstergesi olan açık alan testi merkez alanda bulunma süreleri ile ters yönde korelasyon gösterdi (r=-0,713, p=0,004). Morris su tankı testinde tüm diyet grupları 4 gün eğitimin sonunda benzer mekânsal öğrenme performansı gösterdi. Ancak yüksek gluten grubunun toplam hareket süresi ve hızı, glutensiz gruba göre anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). Ortalama hız 18,20 cm/sn olarak alındığında ise glutensiz grubun platformu bulma süresinin yüksek glutenli gruptan anlamlı olarak kısa olduğu bulundu(p=0,016). Yüksek glutenle beslenme, sıçanlarda, gliadin, doku transglutaminaz ve NMDA reseptörüne karşı immün yanıt oluşturmadı ancak total protein ve globulin düzeylerinin glutensiz beslenen gruba göre anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). Sonuç olarak, literatür taramamıza göre ilk kez bu tez çalışması ile sıçanlarda infantil dönemden itibaren uzun süreli glutensiz ve farklı düzeylerde glutenli diyet ile beslenmenin, fiziksel gelişim, immün yanıt, anksiyete, lokomotor aktivite, öğrenme ve bellek fonksiyonları üzerine etkileri gösterildi.
Multipl sklerozlu bireylerde hastalıkla başa çıkma ve etkileyen bilişsel, fiziksel ve psikososyal faktörlerin ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı MS'li bireylerin hastalıkla başa çıkma ve bu durumu etkileyen bilişsel, fiziksel ve psikososyal faktörlerin ilişkisinin incelenmesidir. Yöntem: Bu çalışmaya 97 MS'li birey dahil edildi. Demografik ve klinik özellikler kaydedildi. Problem çözme, fiziksel yardım, kabul etme, kaçınma, kişisel sağlık kontrolü, enerji tasarrufu, duygusal rahatlama gibi yedi alt ölçeği içeren MS ile Başa Çıkma Ölçeği (CMSS) kullanıldı. Anksiyete ve depresyon düzeyleri Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD), yaşam kalitesi EuroQol-5D Yaşam Kalitesi Ölçeği (EQ-5D), stigma Nörolojik Hastalıklarda Yaşam Kalitesi (NöroQoL)-Stigma Ölçeği, nöropsikolojik belirtiler Multipl Skleroz Nöropsikolojik Tarama Testi (MSNQ) ve kişilik Gözden Geçirilmiş Eysenck Kişilik Anketi-Kısaltılmış Formu (EKA-GGK) ile ölçüldü. Bulgular: Fiziksel destek alt ölçeği ile yaş ve hastalık süresi arasında pozitif yönde zayıf düzeyde ve EDSS ile arasında pozitif yönde güçlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (sırasıyla r=.214, p=.035; r=.213, p=.036; r.=582, p=<.001). Fiziksel destek alt ölçeği ile EQ-5D Hareket, Öz bakım, Ağrı ve Sağlık Durumu alt ölçekleri arasında negatif yönde orta düzeyde (sırasıyla r=-.434, p=.000; r=-.482, p=.000; r=-.526, p=<.001), Anksiyete ile arasında negatif yönde zayıf düzeyde ve Olağan Aktiviteler ile negatif yönde güçlü düzeyde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (sırasıyla r=-.379, p=<.001; r=-.243, p=.017; r=-.384, p=<.001). Sonuç: MS ile başa çıkmanın bilişsel, fiziksel ve psikososyal faktörlerden etkilenebileceği gösterilmiştir.
Alzheimer hastalığı ve hafif kognitif bozuklukta vestibüler yetmezlik
Bu çalışmada, Alzheimer hastalığı (AH) ve hafif kognitif bozukluk (HKB) olgularında vestibüler işlevler ve bilişsel işlevler arasındaki nicel ilişkiyi sağlıklı kontrol (SK)'lerle karşılaştırmalı olarak incelemek amaçlanmıştır. Bilişsel işlevi ayrıntılı değerlendiren kapsamlı nöropsikolojik testler uygulanmıştır. Vestibüler sistem, video temelli Baş Çevirme Testi [video Head Impulse Test; (vHIT)] ve vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller [vestibular evoked myogenic potentials; (VEMPs)] ile değerlendirilmiştir. Bu çalışmaya 31 AH, 34 HKB ve 32 SK olmak üzere toplam 97 kişi katılmıştır. Yaş, gruplar arasında istatistiksel olarak farklı değildir (p = 0.093). Hastalık süresi hasta grupları arasında istatistiksel olarak farklı değildir (p = 0.998). Her bir bilişsel alan grupları ayırmada istatistiksel olarak anlamlıdır (p < 0.001). Vestibüler testlerde, vHIT lateral kanal kazancı AH'de SK'lere göre istatistiksel olarak düşüktür (p = 0.019) ve en az bir semisirküler kanalın etkilendiği kişi sayısına bakıldığında etkilenme oranı AH (%68), HKB (%59) ve SK (%31) olarak bulunmuştur (p = 0.010). Yürütücü işlevler (p = 0.024), dikkat (p = 0.004) ve görsel-mekansal işlevler (p = 0.039) sol posterior kanaldaki etkilenme durumuna göre gruplar arasında istatistiksel olarak farklıdır. Ayrıca, yürütücü işevler posterior kanal çiftindeki etkilenmeye göre gruplar arasında istatistiksel olarak farklıdır (p = 0.024). Diğer yandan, VEMPs yanıtları hem gruplar arasında hem de bilişsel işlevlerde istatistiksel olarak farklı değildir. Bu çalışmanın sonucunda, vestibüler bozuklukların bilişsel işlevler üzerinde etkisi olabileceği, AH ve HKB'de bilişsel işlev kaybının şiddeti arttıkça vestibüler etkilenme oranının da artabileceği, görsel-mekânsal işlevler ve MMDT'nin vHIT ile ölçümlenen vestibüler etkilenmeyle ilişkili olabileceği bulunmuştur.
Alzheimer Hastalığı ve Hafif Kognitif Bozukluk Olgularında Göz Hareketleri
Bu çalışmada, Alzheimer Hastalığı (AH) ve Hafif Kognitif Bozukluk (HKB) olgularının prosakkad, antisakkad, mikrosakkad ve görsel tarama ölçümlerini sağlıklı kontrollerle (SK) karşılaştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya, 30 AH ve 32 HKB olguları ile 32 SK dahil edilmiştir. Katılımcıların prosakkad, antisakkad, mikrosakkad ve görsel tarama ölçümleri göz hareketlerini değerlendiren göz izleme cihazıyla; bilişsel işlevleri genel bilişsel durum, dikkat, bellek, yürütücü işlevler, görsel mekânsal işlevler ve lisan alanlarını değerlendiren nöropsikolojik testlerle değerlendirilmiştir. Alzheimer olgularının SK'lere kıyasla prosakkad latansında uzama ile doğru sakkad sayısında azalma gözlenmiştir. AH ve HKB ile HKB ve SK'ler prosakkad ölçümleri açısından benzerdir. AH olgularının SK'lere göre düzeltilmiş sakkad, beklentisel sakkad, ekspress sakkad, hata sayısında artış, latans sürelerinde uzama ile doğru sakkad sayısında azalma ve amplitüdde küçülme; HKB'lere göre düzeltilmiş sakkad, beklentisel sakkad, hata sayısında artış ve latans sürelerinde uzama ile doğru sakkad sayısında azalma bulunmuştur. HKB'de SK'lere göre hata sayısında artış gözlenmiştir. AH'de SK'lere kıyasla mikrosakkad sıklığı ve amplidütünde düşüş gözlenirken, AH ve HKB ile HKB ve SK benzer bulunmuştur. AH'de görsel taramada fiksasyon ve sakkad sayısı SK'lere göre azalmıştır. AH ve HKB ile SK ve HKB grupları görsel tarama açısından farklılık göstermemiştir. Göz hareketleri ölçümleri ile genel biliş, dikkat, bellek, yürütücü işlevler, görsel mekânsal işlevler ve lisan ilişkili bulunmuştur. AH olguları SK'lere göre prosakkad, antisakkad, mikrosakkad ve görsel tarama ölçümlerinde göz hareketi anormallikleri göstermiştir. Göz hareketleri AH'yi HKB ve kontrollerden ayırt etmede olası bir klinik test olarak kullanılabilir.
Eyelink ile kognisyon değerlendirmesi: Sağlıklı bireylerde görsel tarama ve sakkadik göz hareketleri
Bu çalışmanın amacı, sağlıklı bireylerin göz hareketleri ve bilişsel işlevlerle olan ilişkisini değerlendirmek ve normatif veri değerleri sağlamaktır. Çalışmada 18-27, 28-37, 38-47, 58-67 ve 68-77+ yaş aralıklarında 76 sağlıklı katılımcı yer almıştır. Her bir katılımcının bilişsel işlevlerini değerlendirmek için nöropsikolojik test bataryası uygulanmıştır ve göz hareketleri kayıtlanmıştır. Fiksasyon, prosakkad ve antisakkad paradigmaları uygulanarak pupil çapı, göz kırpma sayısı, mikrosakkad, kare dalga, latans, antisakkad hata oranı, düzeltilmiş antisakkad oranı, express sakkad ve beklentisel antisakkad ölçümleri hesaplanarak yaş grupları arasındaki değişimler incelenmiştir. Görsel tarama ve sakkad paradigmaları uygulanarak sakkad sayısı, sakkad sırası, fiksasyon süresi, fiksasyon sayısı, tepki süresi ölçümleri hesaplanmış ve yaş gruplarına göre değişimler incelenmiştir. Bu çalışmada, yaş gruplarına göre göz hareketleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Antisakkad doğru tepki sayısı (p = 0.00), antisakkad amplitüd (p = 0.04), prosakkad amplitüd (p = 0.09), pupil büyüklüğünün (p = 0.01) artan yaş ile anlamlı düzeyde azaldığı izlenmiştir. Antisakkad düzeltilmiş sakkad (p = 0.00), beklentisel (anticipatory) sakkad sayısı (p = 0.02), antisakkad latansı (p = 0.00), toplam sakkad (p = 0.01), yanlış tepki sayısı (p = 0.008), prosakkad latans (p = 0.00), mikrosakkad fiksasyon sıklığının (p = 0.01) ise yaşın artmasıyla anlamlı düzeyde arttığı bulgulanmıştır. Yürütücü işlevler, dikkat, lisan, bellek, görsel mekânsal işlevler ile göz hareketlerinde yaş grupları arasında anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Görsel taramada genel bilişsel durum ve lisan işlevlerinde anlamlılık gözlenmiştir. Fakat, yaş gruplarına göre yapılan görsel tarama analizleri sonucunda ilk fiksasyon süresi, fiksasyon süresi, fiksasyon sayısı ve sakkad sayısında istatistiksel olarak anlamlılık bulunamamıştır Sonuç olarak, bilişsel işlevlerdeki değişimlerin göz hareketleriyle ilişkili olduğu gözlenmiştir. Yaş faktörünün bilişsel işlevler ve göz hareketlerini etkilediği bulgulanmıştır. Görsel tarama ve göz hareketlerindeki bazı ölçümlerin anlamlı çıkmaması daha büyük örneklemli çalışmaların yapılmasının gerekliliğini göstermiştir. Anahtar Sözcükler: bilişsel işlevler, görsel tarama, göz hareketleri, sakkad, yaş Tezin Sayfa Adedi: 109 Danışman: Prof. Dr. Gülden AKDAL HALMÁGYI
Majör depresif bozuklukta koku algısı ve kokunun hedonik değerlendirmesi
Amaç: MDB'li hastalar ile sağlıklı kontroller arasındaki koku duyusu açısından fark olup olmadığı araştırılmıştır. Ayrıca, bireylerdeki anhedoni düzeyi ile kokulara verilen hedonik puanlamalar arasındaki ilişki de incelenmiştir. Kognitif işlevler ile koku testleri arasındaki ilişki araştırılmıştır. Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvurmuş majör depresif bozukluk tanısı almış 16 hasta ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 11 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Katılmcıların depresyon düzeylerini ölçmek için Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, anhedoni düzeylerini ölçmek için ise TEPS Anhedoni Ölçeği kullanılmıştır. Her iki grup için kognitif işlevler Addenbrook Kognitif Değerlendirme Bataryası ile tespit edilmiştir. Koku duyu performansı Sniffin' Sticks Koku Çubukları ve olfaktometre ile elde edilen uyarılmış potansiyel verileri ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Depresyon hastaları ve sağlıklı kontroller arasında yapılan karşılaştırma sonucunda hasta grupta, koku çubukları testinde koku eşiği (p= 0,000), koku ayırt etme (p= 0,008) ve toplam koku puanlarının (p= 0,000) anlamlı düzeyde düşük olduğu görülmüştür. Olfaktometre bulgularında hasta ve sağlıklı kontroller arasında koku uyaranlarından elde edilen genlik ve latans değerlerinin anlamlı olarak farklılaşmadığı saptanmıştır (p>0,05). Hasta ve sağlıklı kontroller arasında Addenbrook Kognitif Değerlendirme Bataryasına göre toplam puanlar (p=0,002) ile akıcılık (p=0,002) ve bellek (p=0,027) skorları arasında anlamlı bir fark saptanmıştır. Hastaların kognitif işlevlerinin sağlıklı kontrollerden anlamlı düzeyde daha düşük olduğu görülmüştür. Kognitif işlevler ile koku testleri arasında bir ilişki bulunmamıştır 2 (p>0,05). Hasta ve sağlıklı kontrollerin kokulara verdikleri hedonik puanlar karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Kokuların hedonik değerlendirmesi ile anhedoni düzeyleri arasında bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Depresyon hastalarında koku duyusunda bozulma olduğu psikofizik testler sonucunda görülmüştür. Kokunun hedonik değerlendirmesi gruplar arasında anlamlı bir fark göstermemektedir. Kokunun hedonik değerlendirmesi ile anhedoni düzeyleri arasında ilişki bulunmamıştır. Koku testleri ile kognitif işlevler arasında bir ilişki bulunmamaktadır. Bulgularımız daha büyük bir örneklemle tekrar araştırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Depresyon, Sniffin' Sticks, kemoduysal uyarılma/olay ilişkili potansiyeller, kognisyon, anhedoni
Şizofrenide bilişsel ve sosyal bilişsel bozulma: 4 yıllık izlem çalışması
Şizofrenide nörobilişsel bozukluklar, hastalığın ilk tanımlandığı zamanlardan bugüne ilgi odağı olmuş; yüz yıldan daha uzun süredir çalışılagelmiştir. Şizofreni hastalarının nörobilişsel testlerdeki performanslarının kontrollere kıyasla daha düşük olduğu sıklıkla gösterilmiş olsa da, günümüzde bu bozukluklar tanı ve tedavi süreçlerindeki yerlerini henüz alamamıştır. Bu sebeple halen aktif olarak çalışılmaktadadır. Bu alandaki çalışma konularından birisi de, nörobilişsel bozuklukların şizofreninin klinik belirtileriyle ilişkisidir. Bu konuda yürütülmüş çalışmalarda tutarsız sonuçlar bildirilmekte, bunun sebebinin de hastalığın klinik belirtilerini değerlendirmek amacıyla sık kullanılan araçlardan olan Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS)'nin en yaygın kullanım şekli olan üç-faktör modeli olabileceği vurgulanmaktadır. Özellikle son yıllarda, beş-faktörlü PANSS'la yürütülen çalışmaların sayısı artmaktadır. Bu çalışmanın amacı, şizofreni hastalarının yaşadıkları nörobilişsel bozuklukların hem kesitsel hem boylamsal olarak çok yönlü araştırılması; ayrıca özellikle hastalığın boylamsal seyrinde nörobilişsel bozukluklar ve klinik belirtilerin ilişkisinin, beş-faktörlü PANSS kullanılarak, ortaya koyulmasıdır. Bu amaçla, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Şizofreni ve Diğer Psikotik Bozukluklar Polikliniği'ne başvuran 135 şizofreni hastasıyla alandan 51 kontrol ilk çalışmaya alınırken; 135 hastadan 50'si, ortalaması beş yıl olan izlem çalışmasına dâhil edildi. Tüm katılımcılara nörobilişsel testler uygulanırken; hastalara PANSS ve sosyal bilişsel test uygulandı. Kesitsel bulgular hastaların bellek, yürütücü işlevler, dikkat, dil becerilerini değerlendiren testlerde kontrollere kıyasla daha düşük performans sergilediğini; remisyondaki hastaların işitsel dikkat ve kısa süreli akılda tutma beceri performanslarının kontrollerle benzer olduğunu gösterdi. Boylamsal olaraksa, hastaların nörobilişsel ve sosyal bilişsel bozukluklarının zaman içerisinde stabil kaldığı bulundu. Ayrıca, ilk ve izlem değerlendirmesinde remisyonda olan hastaların işlemleme hızı ve dikkat performanslarının zaman içerisinde iyileştiği; remisyonda olmayan hastaların işlemleme hızı ve dikkat performanslarınınsa kötüleştiği belirlendi. Beş-faktörlü PANSS kullanılarak, beş yıl içerisinde, hastaların pozitif, negatif, duygusal sıkıntı faktörlerindeki kötüleşmeleriyle yürütücü işlevler performanslarındaki kötüleşmeleri arasında ilişkiler saptandı. Çalışmamız, şizofrenideki nörobilişsel bozuklukların remisyon evresi ve klinik belirtilerle boylamsal olarak ilişkilerini ortaya koymuş; nörobilişsel bozuklukların tanı ve tedavi süreçlerinde yer alması gerektiğinin önemini vurgulamıştır.
Ağır obstrüktif uyku apne sendromu olgularında olaya ilişkin osilasyonların seçici filtre ve zaman frekans analizi ile incelenmesi ve volümetrik manyetik rezonans görüntüleme bulgularının araştırılması
Obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS), tedavi edilmeyen olgularda bilişsel bozukluklara sebep olan bir uyku bozukluğudur. Bu çalışmada OSAS'da bilişsel bozuklukların nöropsikolojik değerlendirme (NPD), olaya ilişkin osilasyonlar (OİO) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) teknikleri ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 18-55 yaş aralığında 74 ağır OSAS olgusu ve 45 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Tüm katılımcıların bilişsel işlevleri ayrıntılı bir nöropsikolojik test bataryası ile değerlendirilmiştir. Ardından, işitsel ve görsel seyrek uyaran paradigması kullanılarak EEG kayıtları alınmıştır. Olgular MRG çekimi için yönlendirilmiştir. Olaya ilişkin osilasyonların incelenmesinde seçici filtreleme, olaya ilişkin spektral pertürbasyon (ERSP) ve demeler arası faz koheransı (ITC) olmak üzere üç analiz tekniği kullanılmıştır. MRG analizlerinde ise kortikal ve subkortikal yapıların gri cevher hacimleri ölçülmüştür. NPD bulguları incelendiğinde, OSAS olgularının Öktem Sözel Bellek Süreçleri Testi anlık ve toplam hatırlama puanları, saat çizme testi puanları ve basit şekil kopyalama testi skorlarının sağlıklı kontrollere kıyasla azaldığı bulunmuştur (p<0.05). OİO analizlerinde ise delta, teta, alfa, beta ve gama frekans aralıklarında OSAS olguları ile sağlıklı kontroller arasında fark saptanmıştır. MRG analizlerinde gündüz aşırı uykululuk semptomu olan OSAS olgularının sağ kaudat nükleus hacminin sağlıklı kontrollerden düşük olduğu bulunmuştur. Bu fark, Bonferroni düzeltmesi sonrasında anlamlılığını korumamıştır (p=0.065). Bu çalışmadan elde edilen temel sonuç OSAS olgularında NPD ve MRG ile henüz tespit edilemeyen erken bilişsel etkilenmelerin elektrofizyolojik yöntemler ile tespit edilebileceğini göstermektedir. Aynı zamanda, OSAS olgularının beyin osilatuar yanıtları Alzheimer Hastalığında gözlenen yavaş frekanslarda düşüş ve hızlı frekanslarda artış paternine benzer bulunmuştur. OSAS, Alzheimer hastalığı için risk faktörü olarak bildirilmektedir. Sonuç olarak bu çalışma ile erken tanı ve tedavinin önemi vurgulanmış ve OSAS'ın, Alzheimer hastalığı için müdahale edilebilir bir risk faktörü olabileceği bildirilmiştir.
Koku terapisinin epilepsi nöbetlerine etkisinin araştırılması
Epilepsi, tekrarlayan nöbetlerle karakterize, dünyada yaygın olarak görülen nörolojik bir bozukluktur. Çeşitli nöbet önleyici ilaçlara rağmen epilepsi tedavisine direnç halen yüksektir. Bu direnç epilepsi tedavisinde multidisipliner yaklaşımı ve alternatif tedavileri gündeme getirmektedir. Çalışmamızda, dirençli epilepsi tanısı ile izlenen hastalarda, nöbet önleyici etkisi kanıtlanmış koku (aroma) ile üç aylık terapi uygulanarak, epilepsi nöbetleri üzerine etkisi araştırılmıştır. Çalışmaya Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniği, Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Nörolojisi polikliniği ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nöroloji polikliniğinde takip edilen dirençli epilepsi tanılı 24 hasta (7 kız ve 17 erkek) (yaş ortalaması: 20.8±12.6 yıl) alındı. Olguların 14'ü pediyatrik, 10'u erişkin hasta idi. Katılımcılara, nöbet önleyici etkisi kanıtlanmış bir aroma olan saf lavanta (Lavandula Angustifolia) yağı standart şişelerde verilerek sabah ve akşam olmak üzere iki dozda ikişer dakika süreyle koklaması istendi. Çalışma öncesi ve üç aylık süre sonunda katılımcıların nöbet sayısı, nöbet süresi, yaşam kalitesi ve koku duyusu fonksiyonları değerlendirildi. Sonuçlar istatistiksel olarak analiz edildiğinde, koku terapisinin, epileptik nöbet sıklığını hem erişkin hem pediyatrik hastalarda azalttığı (pediyatrik p=0.005, z=-2.80; erişkin p=0.027, z=-2.21) ayrıca epileptik nöbet süresini de azalttığı gösterildi (p=0.02; z=-2.20). Koku terapisinin, epilepsi hastalarında yaşam kalitesini olumlu yönde artırdığı (p=0.003; z=-2.94) ve koku alma bozukluğunu hem pediyatrik hem erişkin hastalarda düzelttiği saptandı (p=0.017; z=-2.37; p=0.05; z=-1.95). Bununla birlikte hastalarda herhangi bir yan etki görülmedi. Nöbet sıklığında artış veya nöbet karakterinde değişiklik saptanmadı. Sonuç olarak, herhangi bir yan etkisi bildirilmeyen, bir tedavi yöntemi olan koku terapisinin dirençli epilepsi hastalarında etkili olduğu gösterildi. Daha fazla katılımcının olduğu, daha uzun süre hastaların izlendiği çalışmalar ile koku terapisinin epilepsi hastalarında kullanılması sağlanabilecektir.
ALS'de distal proksimal tutulum dağılımının motor ünite ateşlenme ve katılım özellikleri ile ilişkisinin QEMG, multimup analizi ve TST ile incelenmesi
Giriş: Amiyotrofik Lateral Skleroz (ALS) hastalarında klinik ve elektrofizyolojik bulguların ağırlığının, proksimal yerleşimli ekstremite kaslarına kıyasla distalde ve el kasları içerisinde de hipotenar yerleşimlilere kıyasla tenar bölgede daha belirgin olduğu bilinmektedir. Bu seçici tulumun patofizyolojisi bilinmemektedir Method: Yirmi ALS hastası ve 20 kontrolün abdüktör digiti minimi (ADM), birinci dorsal interosseus (FDI) ve deltoid kaslarında, beş ayrı noktadan, her seferinde iki motor ünite ateşlettirecek şiddette istemli kası sırasında, iğne elektromiyografisi kaydedildi. Kaydedilen her bir motor ünite potansiyelinin (MÜP) kantitatif analizi, ateşleme hızı (FR), interpotansiyel interval değişkenliği (vIPI), FR değişkenliği (FRV), her bir kayıt noktası için ikili MÜP'lerin FR farkı (MCD) hesaplandı. Üst motor nöron (UMN) tutulumu ADM kası kayıtlı üçlü uyarım tekniği (TST) ile arandı. Bulgular: ALS hastalarında kantitatif MÜP parametreleri alt motor nöron (AMN) kaybının elektrofizyolojik belirteci denervasyon ve reinnervasyon ile uyumlu şekilde kontrol grubundan farklılık göstermekteydi ve bu fark distal yerleşimli kaslarda daha belirgindi. MÜP FR ve MCD, ALS'de kontrollere kıyasla yüksekti ve en belirgin etkilenme FDI kasındaydı. vIPI gruplar arası farklılık göstermezken; FRV, ALS grubunda daha yüksekti ve distal kaslarda daha belirgindi. TST analizinde UMN tutulumu olan ve olmayan ALS hastalarında MÜP ve FR parametreleri açısından fark saptanmadı. ALS hastalarının korelasyon analizinde FR, FRV ve MCD birbirleri ile pozitif korelasyon gösterirken, FR ile AMN tutulum belirteçleri negatif koreleydi ve TST ile korelasyon göstermiyordu. Tartışma: Bulgularımız, kantitatif MÜP ve FR parametrelerinin ALS hastalarında distal ve tenar bölge yerleşimli kaslarda daha belirgin etkilenmiş olduğunu göstermiştir. Bu tutulum, UMN tutulumundan çok, AMN tutulumu ile ilişkili gözükmektedir. Anahtar Kelimeler: Amyotrofik Lateral Skleroz, motor ünite, ateşleme hızı, üst motor nöron, üçlü manyetik uyarım tekniği
West sendromunda periferik kan hücre alttiplerinin immünopatogeneze etkisi
West Sendromu, tipik olarak bebeklerde ortaya çıkan, hipsaritmi, infantil spazmlar ve nörogelişimsel prognoza ile karakterize bir epileptik ensefalopatidir. Nöbetlerin eşlik ettiği bazı otoimmün hastalıklarda hastaların serum ve serebrospinal sıvılarındaki otoimmünite ile ilişkili antikor ve sitokinlerin süt çocukluğu dönemi epileptik ensefalopatilerde monosit, T ve B hücre aracılı immün yanıta bağlı olarak epileptiform aktiviteyi tetiklediği düşünülmektetir, ancak immünopatogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Amacımız, WS'deki immün patogenezi ve özellikle inflamazom aktivitesini ortaya koymak ve tedaviyle gelişecek değişkenliği tespit etmektir. Çalışmamıza synacthen tedavisi uygulanan 8 WS olgusu ile yaş ve cinsiyet uyumlu 11 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Hastaların kanlarından periferik kan mononükleer hücreleri izole edilerek immünfenotiplemeleri yapılmış, NFκB transkripsiyon faktörü ile NLRP3 inflamazom faktörü ekspresyonları tedavi öncesi ve sonrasında değerlendirilmiştir. Çalışmamızda, B, T, NK ve NKT hücre dağılımlarında fark bulunmazken, tedavi öncesi naif B hücrelerinde (CD19+IgD+CD27-) sağlıklılara göre artma (p=0,018) tespit edilmiştir. Tedavi öncesi dönüşmüş hafıza B hücrelerinde ise (CD19+IgD-CD27+) sağlıklılara göre azalma belirlenmiş (p=0,0108), plazma (CD19+CD38+CD138+) hücrelerindeki artış anlamlı (p=0,004) iken, plazmablastlardaki (CD19+CD38++CD138-) artış anlamlılığa yakın (p=0,055) bulunmuştur. Tedavi öncesi CD8+ sitotoksik T hücrelerinde ise kontrollere göre anlamlı bir artış görülmüştür (p=0,04). NLRP3 ve NFκB yüzdeleri açısından değerlendirme yapıldığında sadece NKT hücrelerinin NLRP3 yüzdelerinde tedavi sonrası grupta sağlıklı kontrollere göre anlamlı (p=0,0225), tedavi öncesi grupta da sağlıklılara göre anlamlılığa yakın (p=0,0954) bir artış görülmüştür. Hastalarda tedavi sonrası CD4+ yardımcı T hücrelerinde anlamlı (p=0,0313), CD8+ sitotoksik T hücrelerinde ve Breg (CD19+CD38++24++) hücrelerinde anlamlılığa yakın (p=0,0625; p= 0,0625) bir azalma belirlenmiştir. Bulgularımız, inflamasyonla ilişkili mekanizmaların WS vakalarında nöbetlere sebep olabileceği ve epilepsi patogenezinde rol oynayabileceği yönündeki görüşleri desteklemektedir, ayrıca hastalığın patofizyolojisini aydınlatmak ve tedaviye dirençli hastalarda yeni tedavi seçeneklerinin oluşturulması bakımından da önemlidir. Anahtar Kelimeler: Epileptik Ensefalopati, İnfantil spazm, İmmünfenotipleme, İnflamazom Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 37173
Dıabetes mellitus olan olgularda f-dalgaları ile motor ünite sayısı tahmini ve tekrarlayan F-dalga analizi
Giriş: F dalgaları kullanılarak hesaplanan motor ünite sayı tahmini (F-MUNE) az kullanılan bir yöntemdir. Bu çalışmada Tip 2 Diabetes Mellitus (DM) hastalarında tekrarlayan F dalga parametreleri ve F-MUNE analizi ile akson kaybı miktarının değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Yirmi-dört sağlıklı kontrol ve periferik nöropatiyi düşündüren şikayetleri olan DM tanılı 51 hastada ulnar sinirin bilekten supramaksimal uyarımı ile 90 adet ve submaksimal uyarımı ile 300 adet F dalgası abdüktör digiti minimi kasından kaydedildi. Submaksimal uyarım ile kayıtlanan tekrarlayan F dalga parametreleri kullanılarak otomatik yazılım ile F-MUNE değerleri hesaplandı. Parametreler hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak kıyaslandı. Bulgular: Ulnar tekrarlayan F dalga indeksi ve tekrarlayan nöron indeksinin DM hastalarında kontrol grubuna kıyasla istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı. Buna karşın ulnar F-MUNE sayısının iki grup arasında benzer olduğu izlendi. Sural/radyal duyusal aksiyon potansiyeli (DAP) oranı ve sural/medial femoral kütanöz DAP oranı ile tekrarlayan F-dalgası indeksleri DM ve kontrol grubunu orta-iyi duyarlılık ve özgüllükle ayırt edebildi. Sonuç: Üst ekstremiteden kaydedilen tekrarlayan F-dalgası parametreleri DM ilişkili polinöropatide akson kaybını işaret etmektedir. Ancak F-MUNE yöntemi uzunluğa bağımlı bu nöropatide olgu gruplarını ayırt ettirici bilgi vermemiştir. Anahtar Kelimeler: motor ünite sayısı tahmini, nöropati, F dalgası, tekralayan F dalgası, diyabet
Nöromüsküler kavşak ve kas hastalıkları ile reinnervasyon modellerinde konsantrik tek lif elektromiyografi parametreleri
Giriş: Tek lif elektromiyografi (TLEMG) nöromüsküler kavşak hastalıklarının tanısı için kullanılmakta olan ileri bir elektromiyografi yöntemidir. TLEMG ile sadece jitter analizi değil, lif yoğunluğu da hesaplanabilmektedir ve motor ünite mimarisini değiştiren hastalıklarda artar. Günümüzde orijinal iğne elektrot yerine dar kayıt yüzeyli (25 mm, 30 G) ve tek kullanımlık konsantrik iğnenin tercih edilmesi önerilmektedir. Ancak bu iğne için "lif yoğunluğu" eş değeri bir kavram tanımlanmamıştır. Amaç: Bu çalışmanın amacı yeni önerilen konsantrik iğne elektrot ile primer kavşak hastalıklarının yanı sıra motor ünite mimarisini değiştiren hastalık modellerinde jitter değerleri, blok oranları ve pik sayısını hesaplamak ve bu hastalıklarda ayırt ettirici öz nitelikleri ortaya koymaktır. Yöntem: Bu çalışmaya 15 Miyastenia Gravis, 13 miyopati ve 13 motor nöron hastası alınmıştır. 24 gönüllü ile MG hastalarına frontalis kasından, 15 gönüllü ile miyopati ve motor nöron hastalarına ekstansör digitorum kommunis kasından konsantrik iğne elektrot kullanılarak istemli kası sırasında TLEMG ve pik sayısı ölçümü yapılmıştır. Bulgular: Ortalama jitter değeri MG hastalarında 49,42±21,89 µs ve gönüllülerde 18,34±2,51 µs, miyopati hastalarında 22,98±5,95 µs, motor nöron hastalarında 63,48±23,76 µs ve gönüllülerde 21,99±2,29 µs bulunmuştur. Ortalama pik sayısı değeri MG hastalarında 2,90±0,52 ve gönüllülerde 2,31±0,18, miyopati hastalarında 3,51±0,46, motor nöron hastalarında 4,79±1,12 ve gönüllülerde 2,30±0,15 bulunmuştur. Sağlıklı gönüllülerde bloğa rastlanmamıştır. MG hastalarında %40, miyopati hastalarında %15,4 ve motor nöron hastalarında %61,5 oranında blok saptanmıştır. Sonuç: Ortalama jitter ve pik sayısı değeri motor nöron hastalarında en yüksek saptanmıştır. Jitter değeri miyopati hastalarında, pik sayısı değeri MG hastalarında en düşük saptanmıştır. Blok oranı motor nöron hastalarında en yüksek, miyopati hastalarında en düşük saptanmıştır.
Glukoserebrosidaz (GBA) gen mutasyonu olan kişilerin nöropsikolojik testler ve nörogörüntüleme yöntemleri ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, asemptomatik olan ama Parkinson Hastalığı ve Lewy Cisimcikli Demans açısıdan risk taşıyan heterozigot GBA mutasyonu taşıyıcılarının sağlıklı kontrol grubundan kognitif olarak farklılaşıp farklılaşmadıklarını araştırmaktır. On altı kişilik GBA mutasyon grubu; cinsiyet, yaş ve eğitim durumu açısından eşleştirildikleri 18 kişilik bir sağlıklı kontrol grubu ile nöropsikolojik test performansları açısından karşılaştırılmıştır. Ayrıca, GBA mutasyon grubu özelinde, kognitif alanlara göre gruplanan nöropsikolojik test performanslarının dinlenim durumu fonksiyonel magnetik rezonans nörogörüntüleme ölçümleri ile ilişki gösterip göstermediğine de bakılmıştır. Çalışmada yer alan nöropsikolojik testler; dikkat, yürütücü işlevler, bellek, görsel-mekansal işlevler ve dil olmak üzere beş farklı kognitif alanı değerlendirecek şekilde belirlenmiştir. Kognitif alanlarla ilgili test puanlarına tek tek bakıldığında, GBA mutasyon grubunun, yürütücü işlevlerle ilgili bazı test performanslarının sağlıklı kontrol grubununa göre anlamlı düzeyde düşük olduğu bulunmuştur. Dikkat ve bellekle ilgili birer testte de sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük olan alt test puanları vardır. İki grup kognitif alanlarla ilgili kompozit puanları açısından karşılaştırıldığında ise, GBA grubunun yine yürütücü işlevlerle ilgili performanslarının anlamlı düzeyde düşük olduğu görülmüştür. Çalışmanın nörogörüntüleme ölçümleri için tohum bölgesi olarak bilateral kaudat çekirdek, anterior ve posterior putamen seçilmiştir. Glukoserebrosidaz mutasyon grubunda, sol posterior putamenin bazı kortikal alanlar ile olan fonksiyonel bağlantısallığının yürütücü işlevler kompozit puanı ile negatif, sözel akıcılık kompozit puanı ve bellek kompozit puanı ile ise pozitif yönde ilişki gösterdiği görülmüştür. Çalışmadan elde edilen veriler Parkinson hastalığı ve Lewy cisimcikli demans ile ilgili literatür bağlamında tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: heterozigot GBA mutasyonu, nöropsikoloji, nörogörüntüleme, Parkinson hastalığı, Lewy cisimcikli demans
Hafif kognitif bozuklukta ve subjektif kognitif bozuklukta prospektif bellek
Çalışmada demans öncesi kognitif bozukluk sürekliliğindeki kişilerin prospektif bellek becerisinin ve bununla ilgili dinlenim durumu fonksiyonel bağlantısallığının araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca bağlantısallıkla beyin omurilik sıvısı belirteçleri arasındaki ilişki incelenmesi hedeflenmiştir. Çalışmaya hafif kognitif bozukluğu olan 30, subjektif kognitif bozukluğu olan 30 kişi katılmıştır. Prospektif belleği değerlendirmede Sanal Hafta Testi (SHT) ve Niyetler için Bellek Tarama Testi (MIST) kullanılmıştır. Katılımcıların MIST prospektif bellek puanları regresör olarak kullanılarak Ağ Temelli İstatistikle fonksiyonel bağlantısallıkları incelenmiştir. Katılımcılar, bağlantısallık özelliklerine göre iki gruba ayrılmıştır. Gruplar bağlantısallık değerleri, prospektif bellek ve diğer nöropsikolojik değerlendirmeleri, beyin omurilik sıvısı değerleri bakımından karşılaştırılmıştır. Bağlantısallığın eğitim ve amiloid-beta(Aβ) düzeyiyle ilişkisi incelenmiştir. Bağlantısallık analizi sonucunda orta frontal girus, supramarginal girus ve anterior singulat girus alanları merkez tohum bölgeler olarak belirlenmiştir. Orta frontal girus ve supramarginal girusun birbiriyle ve posterior singulat korteksle, anterior singulat girusunsa premotor alanlarla bağlantısallığı görülmüştür. Yüksek bağlantısallık grubu prospektif bellek ölçümünde ve bazı nöropsikolojik değerlendirmelerde daha iyi performans göstermiştir. SHT yapılmayan görev oranı sonuçları, düşük bağlantısallık grubunun daha ziyade spontan geri getirmeyi gerektiren görevlerde bozulma yaşadığını göstermektedir. Yüksek bağlantısallık grubunun, beyin Aβ birikimi daha yüksektir. Ayrıca Aβ birikimiyle ilişkili olarak bağlantısallığın arttığı ve bu artışın daha yüksek eğitim yılıyla ilişkili olduğu görülmüştür. Bu durum Aβ birikiminin bozucu etkisine karşı yüksek kognitif rezervle ilişkili bir telafi mekanizması düşündürmektedir. Ayrıca yüksek nöral aktivite veya bağlantısallığın bir sonucu olarak Aβ birikimi artmış olabilir. Her iki durumda da kesitsel olarak daha yüksek bağlantısallık ve beraberinde daha iyi bir kognisyon gösterilmesine rağmen, subjektif kognitif gerileme bildirilmesi demansa doğru ilerlemede gizli bir riski açığa çıkarır.
Bipolar bozukluk tanılı hastalar ve birinci derece yakınlarında kallikrein-8'in rolü ve oksidatif stres ilişkisi
Bipolar bozukluk (BB) mani ve depresyondan oluşan iki ayrı hastalık dönemi ile karekterize bir duygudurum bozukluğudur. BB hastalığının patofizyolojisi tam bilinmemekle birlikte nörotransmiterlerden kaynaklı kimyasal dengesizlik, genler veya genlerdeki değişikliklerin beyin hücrelerini etkileyip hatalı proteinlerin üretilmesi, oksidatif stres ve psikolojik tetikleyici unsurlar gibi faktörlerin kombinasyonundan kaynaklanabileceği düşünülmektedir. Oksidan ve antioksidan sistemi arasındaki dengenin bozulması sonucu oluşan oksidatif stresin psikiyatrik hastalıkların gelişimi ile ilişkilendirildiği bilinmektedir. Öğrenme ve hafıza ile ilişkili beynin hippokampus, amigdala lateral çekirdek ve limbik sistem bölgelerinde eksprese edilen Kallikrein-8 (KLK-8), sinaptik plastisite modüle edici bir hücre dışı serin proteazdır. KLK-8'in keşfiyle birlikte birçok hastalığın teşhisi veya prognozu için bir gösterge olabileceği ileri sürülmektedir. Bu çalışmada BB tanılı hastalar, hasta yakınları ve sağlıklı kontrol gruplarından alınan kan örneklerinden elde edilen serumlarda KLK-8 düzeyi, total oksidan kapasite (TOS), total antioksidan kapasite (TAS) ve oksidatif stres indeksi (OSI) araştırılarak gruplar arasında olası farklılıkların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. KLK-8, TAS, TOS ve OSI düzeylerinin istatistiksel analizi, BB tanılı hasta, birinci derece hasta yakını ve kontrol grupları arasında anlamlı bir farklılık olduğunu gösterdi (p=0,001, p=0,021, p<0,001 ve p<0,001). Kontrol grubuna kıyasla BB tanılı hasta ve birinci derece hasta yakınlarında serum KLK-8, TOS ve OSI düzeylerinin daha yüksek olmasına rağmen serum TAS düzeylerinin daha düşük olduğu tespit edildi. Bu çalışmadan elde edilen bulgular ilk defa serum KLK-8 düzeyi ile BB gelişimi arasında bir ilişkinin olabileceğini, BB tanılı hasta ve hasta yakını grubu ile kontrol grubunun oksidatif stres parametreleri arasında saptanan anlamlı fark, hastalığın patofizyolojisinde serbest radikal kaynaklı oksidatif hasarının da sürece katkı sağlayan bir parametre olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşündürmektedir.
Semantik ve sözdizimsel süreçlerde çalışma belleğinin fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme ile incelenmesi
Sözel çalışma belleğinde semantik ve sözdizimsel süreçlere yönelik farklılıklara ilişkin nörogörüntüleme bulguları kısıtlıdır. Bu çalışmada, semantik ve sözdizimsel sözel çalışma belleği süreçlerinde beyinde oluşan aktivasyonlar ve fonksiyonel bağlantısallık örüntüsü fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRG) ile araştırıldı. Semantik çalışma belleği sözcük sıklığı ve çalışma belleği yükü; sözdizimsel işlemleme ise bağlama ve taşıma sözdizimsel yapıları ile çalışma belleği yükü etkileriyle incelendi. 25 sağlıklı katılımcının verilerinden edinilen bulgulara göre, aktivasyonlar özellikle dorsal dikkat (DAN), kontrol ağı (CONT) ve görsel ağ (VIS) alanlarında gözlendi. Her iki ödev sırasında, olağan durum ağı (DMN) ve dikkat çekerlik/ventral dikkat ağ alanları deaktivasyon gösterdi. Öne çıkan aktivasyonlar, semantik çalışma belleği sürecinde bilateral inferiyor frontal girusta (IFG), sözdizimsel işlemlemede sol fronto-pariyetal alanlar, serebellum ve talamik yapılarda gözlendi. Semantik çalışma belleğinde, sözcük sıklık etkisi, bilateral DAN, CONT ve VIS alanlarında daha yüksek aktivasyona yol açarken, sözdizimsel işlemlemede bağlama sol IFG'de taşımaya göre daha yüksek aktivasyona neden oldu. Semantik ve sözdizimsel süreçler kıyaslandığında, sağ IFG aktivasyonu semantik koşulda sözdizime göre daha yüksekti. Ağ temelli fonksiyonel bağlantısallık analizi bulgularında özellikle DMN, DAN, CONT ve VIS düğümlerinin dahil olduğu bir yapı gözlendi. Bu farklı ağların düğümleri arasında semantik koşulda sözdizime göre artan bağlantısallıklar gözlenirken, sözdizimde DAN ve DMN'nin ağ içi hemisferler arası bağlantısallığının arttığı görülmekte ve sol temporo-pariyetal alanların bağlantıları öne çıkmaktadır. Bulgularımız, sözel çalışma belleğinde semantik süreçlerde bilateral IFG'nin rolünü ve kognitif yükle aktivasyonunda artış gözlenebileceğini belirtmektedir. Sözdizimsel süreçlerde dil ağı ile örtüşen sol fronto-temporo-pariyetal alanlar ve aktivasyonu değişmese de bazı ağların sağ hemisfer düğümleri artan bağlantısallık sergilemektedir. Anahtar Kelimeler : Çalışma belleği, fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme, dilbilim, nörogörüntüleme, kısa süreli bellek Bu çalışma, TÜBİTAK tarafından desteklenmiştir. Proje No. 114E581
İki dil konuşan yetişkinlerde lisan kontrolü ve işlemlenmesinin olaya ilişkin potansiyeller kullanılarak incelenmesi
Lisan, konuşma, yazma ve sözel olmayan hareketlerden oluşan bir iletişim sistemidir ve toplumların oluşumunda kritik önem taşır. Tam sayı bilinmemekle beraber dünya üzerinde 5 bin ile 7 bin farklı dil konuşulduğu düşünülmektedir. Günümüzde artık birden fazla dil konuşmak gerek öğrenim hayatında gerekse profesyonel hayatta bir gereklilik haline gelmiştir. İki dil konuşan insanlar ne zaman hangi dili konuşacakları konusunda dikkat çekici bir esneklik ve kontrol gösterir. Lisanın bu şekilde kontrol edilmesi ve işlemlenmesi son derece hızlı gerçekleşir. Çift dillilik beyin devrelerinin bir becerinin doğuştan öğrenilmesinde nasıl kablolandığı ile hayatın ilerleyen bir zamanında anadile hizmet eden yollar geliştiğinde öğrenilmesinde nasıl farklı kablolandığını gösteren en uygun örnektir. Nörolojik görüntülemenin 3 ana amacı lisanın beyinde nerede işlemlendiğini ve bu linguistik işlemlerin ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını anlamaktır. Son yirmi yılda, Olaya İlişkin Potansiyeller (OİP) bu hızı işlemeye uygun, yüksek temporal çözünürlük sağlayan bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada anadilin Türkçe olup İngilizcenin ikinci dil olarak öğrenildiği durumlarda anadil (L1) ve ikinci dilde (L2) isimlendirme görevleri elektrofizyolojik olarak değerlendirilmiştir. Araştırmaya 15 katılımcı alınmıştır. Araştırmada 19 kanallı elektrokep ile OİP'ler kaydedilmiş ve bunların zaman-frekans analizi yapılmıştır. OİP değerlendirmesi sonucu karışık dilde isimlendirmede L1'i takip eden L2 cevapları ile L2'yi takip eden L1 cevapları arasında istatistiksel olarak anlamlı latans farklılıkları bulunmuştur. Benzer bir fark blok isimlendirme cevapları ve karışık dil görevinde aynı lisanda verilen cevaplar arasında da izlenmiştir. Anadil ve ikinci dilde benzer sesler içeren sesteş kelimelerle sesteş olmayan kelimeler arasında da genlik değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Çalışma ile anadil ve ikinci dil kullanımında lisan aktivasyonu ve leksikal erişim alanındaki araştırmalara Türk dili ile ilgili verilerle bir katkı sağlanacağı düşünülmektedir.
Fotosensitif idyopatik jeneralize epilepsi hastalarında prognoz ve transkranyal direkt akım stimülasyonunun EEG'de fotoparoksismal yanıt üzerine etkisi
GİRİŞ: Fotosensitif epilepsilerin uzun süreli prognozuna ilişkin çok az sayıda ve eski tarihli çalışmalar vardır. Fotosensitivite tedavisinde ilk seçenek olan valproik asit (VPA) teratojen etkisi nedeniyle, çoğu kadın olan hastalar için sorun teşkil etmektedir. Bu çalışmada retrospektif olarak fotosensitif idyopatik jeneralize epilepsili (İJE) hastaların uzun süreli prognozunu incelemeyi ve prospektif olarak epilepsi hastalarında alternatif ek tedavi amaçlı araştırılan transkranyal direkt akım stimülasyonunun (TDAS) EEG'de fotoparoksismal yanıt (FPY) üzerine akut etkisini araştırmayı amaçladık. YÖNTEM: En az 10 yıldır takipli, EEG'sinde FPY saptanan İJE hastalarının medikal kayıt ve EEG verileri incelenip demografik, klinik ve EEG özellikleri kaydedildi. Prognoza ilişkin veriler ve seyir tipleri ile elektroklinik değişkenler uygun istatistik yöntemlerle kıyaslandı. Ayrıca en az 2 EEG'sinde FPY saptanan İJE hastalarına birer hafta aralıklarla; aktif elektrod Oz'ye yerleştirilip, 2 mA, 20 dk süreyle, sahte, anodal, katodal TDAS şeklinde 3 farklı uygulama yapıldı. Uygulama öncesi ve sonrası EEG'lerde intermittan fotik stimülasyon (İFS) sırasındaki iki araştırmacı tarafından ölçülen diken dalga indeksleri (DDİ) karşılaştırıldı. BULGULAR: Prognoz çalışmasına dahil edilen 108 İJE hastasının ortalama takip süresi 16,79 ± 6,45 (10 – 42) yıldı, hastaların %74,1'i kadındı. Juvenil miyoklonik epilepsi (JME) (%37), juvenil absans epilepsi (JAE) (%15,7) ve göz kapağı miyoklonili absans epilepsi (GKMAE) (%14,8) hastaları grubun ana sendromlarıydı. Remisyon grupları açısından hastaların %28'i nüks-remisyon grubunda yer alıyordu; %14 hasta hiç remisyona girmemişti. Erken remisyon oranı %6 olup, görece düşüktü, kalan hastalar geç remisyon grubundaydı. En uzun nöbetsiz süre 6,25±5,8 yıl iken; en uzun jeneralize tonik klonik nöbetsiz (JTKN) kalınan süre 10,12±6 yıldı. Üç nöbet tipinin birlikte olması, eşlik eden ek fokal nöbet özelliği, konvulzif status epileptikus (KSE) öyküsü, self indüksiyon (Sİ), FPY'ye eşlik eden klinik bulgu, EEG deşarjlarında asenkroni ve fokal bulgu, FPY saptanan alt frekans sınırının düşük, üst frekans sınırının yüksek olması, FPY saptanan frekanslar arası aralığın geniş olmasını istatistiksel olarak anlamlı kötü prognostik faktörler olarak saptandı. TDAS çalışmasına tümü kadın 11 hasta onayları sonrası dahil edildi. Katodal TDAS sonrası, 3 hastada; anodal TDAS sonrası 1 hastada bazal EEG ve sham sonrası EEG'ye göre DDİ'de artış izlendi. DDİ değerleri anlamlı değişmediği halde 8 hasta subjektif olarak olumlu geri bildirimde bulundu. Yan etki olarak, sadece bir hastada ciltte geçici kızarıklık bildirildi. SONUÇ: Fotosensitif epilepsilerde geniş bir grupta yapılan ve uzun süreli takip açısından önemli olan çalışmamız çeşitli kötü prognoz belirteçlerini diğer İJE sendromlarına benzer şekilde saptamıştır. Ek olarak KSE, FPY'ye eşlik eden klinik bulgu varlığı, FPY saptanan frekans ağırlığının geniş olması bu epilepsi grubu için ilk defa kötü prognostik faktörler olarak bildirilmiştir. Yeni önerilen seyir gruplamasında ise fotosensitif İJE'lerde erken remisyonun nadir olduğu, çoğunlukla nüks-remisyonla seyrettiği ve yaklaşık %14'ünde remisyon görülmediği saptanmıştır. Bu bilgiler hastalara doğru prognostik bilgilendirme açısından önem taşımaktadır. Sınırlı örneklemde Oz uyarım bölgesi kullanarak, hem katodal hem anodal uyarım yapılan sham kontrollü TDAS çalışmamızda ise verilerimiz subjektif iyilik bildirimine karşın anlamlı düzeyde DDİ değişikliği olmadığı yönündeydi. Her ne kadar anlamlı veriler elde etmesek de plasebo etkisinden farklı olarak, subjektif pozitif etkinin de ek tedavide dikkate alınması ve geniş katılımlı yeni çalışmaların uzun süreli tedavi açısından gerektiğini düşünmekteyiz.
Epilepsi hastalarında beyaz madde değişikliklerinin yolak temelli uzamsal istatistik metodu ile değerlendirilmesi
Juvenil miyoklonik epilepsi (JME) sendromunun beyin yapısında ve ak madde bütünlüğünde değişimlere neden olduğu bilinmektedir. Hastalığın neden olduğu mikroyapısal değişimleri saptamak amacıyla nörogörüntüleme yöntemlerinden difüzyon tensör görüntüleme (DTG) yöntemi yaygın olarak uygulanmaktadır. Difüzyon verilerinin voksel temelli analizi ve gruplararası karşılaştırması için de yolak temelli uzamsal istatistik metodu (Tract Based Spatial Statistics-TBSS) tercih edilen yöntemlerden biridir. Bu çalışmanın amacı, JME hastalarında ve JME hastalarının fotosensitif ve fotosensitif olmayan alt gruplarında yapısal ak madde değişimlerini TBSS metodu ile saptamaktır. Çalışmaya 16 fotosensitif JME hastası, 15 fotosensitif olmayan JME hastası ve 41 sağlıklı katılımcıya ait veriler dahil etmiştir. Gruplara ait ortalama fraksiyonel anizotropi (FA) değerleri hesaplanmış, bu değerler üzerinden tüm beyinde ve Johns Hopkins Üniversitesi Ak Madde atlasından elde edilen 81 ilgi bölgelerinde (region of interest-ROI) TBSS metoduyla karşılaştırmalar yapılmıştır. Tüm beyin TBSS analizinde JME hasta grubu ve alt gruplarının, sağlıklı kontrollerle ikili karşılaştırmalarında ve JME alt grupları arasındaki karşılaştırmada FA değerlerine dair anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. ROI temelli TBSS analizi sonucunda ise JME hasta grubunun sağlıklı kontrol grubuna göre sağ anteriyor korona radiyata ve sol kortikospinal yolaklarının FA değerlerinde artış gözlenmiştir. Fotosensitif JME hastalarının sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmasında bilateral anteriyor korona radiyata bölgesinde FA artışı gözlenirken fotosensitif olmayan JME hastalarının sağlıklı kontrol karşılaştırmasında bilateral kortikospinal yolakta FA artışı saptanmıştır. JME hasta alt grupları birbirleriyle karşılaştırıldıklarında korpus kallozum genu bölgesinde fotosensitif grup lehine FA artışı belirgindir. Çalışmada elde edilen sonuçlar JME hastalığında özellikle talamofrontal yolaklarda ak madde değişimlerinin olduğuna vurgu yapmaktadır. Anahtar sözcükler: Juvenil Miyoklonik Epilepsi, Fotosensitivite, Difüzyon Tensör Görüntüleme, TBSS, FSL
Myasthenia gravis fare modelinde rank yolağında yer alan LGR4 ve CTSH genlerinin anlatım seviyelerinin araştırılması.
Myasthenia Gravis (MG), otoimmünite temelli bir zayıflamış kas ileti hastalığıdır. Otoantikorlar, geliştikleri antijenik yapılara bağlanarak postsinaptik membranda morfolojik ve fonksiyonel değişikliklere neden olur, sonrasında nöromüsküler iletim bozukluğu ve kas güçsüzlüğü meydana gelir. RANK yolağı, kemiklerin ana hücreleri olan osteoblastların, osteoklastlara farklılaşması gibi işlevlerini içeren bir yolaktır. RANK'ın ligandı olan RANKL'ye bağlanması ile dendritik hücre canlılığı, apoptoz ve immün sistemi uyarma kapasitesi etkilenmektedir. RANK yolağında yer alan bazı genlerin otoimmün hastalıklar ile bağlantısının olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmada, deneysel otoimmün MG (DOMG) fare modelinde, RANK yolağı temelli olduğu bilinen ve birçok otoimmün hastalıkta rol alan LGR4 ve CTSH genlerinin ifade düzeylerinin incelenmesi amaçlandı. Değerlendirilen fare lenf gangliyonu hücreleri önceki projede (Proje No: TYL-2017-27428) kullanılan farelerin sıvı azotta saklanılan örnekleridir. Deney grubu olarak MG hastalığına özgü antikor olan torpedo Asetilkolin reseptörü ile immünize edilmiş dişi farelerden (n=4) alınan total lenf ganglionu hücreleri ve kontrol grubu olarak Complete Freud's Ajduvantı (CFA) enjekte edilmiş dişi farelerden (n=4) alınan total lenf ganglionu hücreleri kullanıldı. Gerçek zamanlı PZR ile gen anlatım düzeyleri belirlenerek gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. DOMG modellenmiş farelerde, kontrol grubuna kıyasla; LGR4 ekspresyon düzeylerinin azalma eğilimi (p=0,8846), CTSH ekspresyon düzeylerinin ise artma eğilimi gösterdiği (p=0,6857) gözlendi. DOMG grubundaki LGR4 ekspresyon düzeyindeki azalma ve CTSH ekspresyon düzeyindeki artma istatiksel olarak anlamlı değildi. Bu çalışma, LGR4 ile CTSH'ın hastalık patogenezindeki rolünü belirlemek için ilk defa DOMG fareler üzerinde yapılmış bir araştırma olup, daha detaylı analizlere ihtiyaç duyulmaktadır.
Obsesif kompulsif bozuklukta triptofan/kinürenin yolağı üzerine oksidatif stres ve inflamasyon etkilerinin araştırılması
Obsesif Kompulsif Bozukluk, obsesyon ve kompulsiyonlardan oluşan psikiyatrik bir hastalıktır.Hastalığın nedenleri tam olarak aydınlatılabilmiş değildir ama nöropsikiyatrik hastalıklarda son yıllarda yapılan çalışmalar, Triptofan/Kinürenin yolağı bozulmalarının nöropsikiyatrik hastalıkların oluşumunda önemli bir rol oynayabileceğini göstermiştir. Çalışmamızda 100 OKB hastası ve 50 kontrol olmak üzere 150 örneğe ait serum ve DNA lar kullanıldı. Serumda Glutatyon Peroksidaz(GSH-PX) ve IDO aktivitesi ,İnterferon Gama , Tiyobarbitürik asit Reaktif Parçacıkları(TBARS) , Triptofan, Kinürenin seviyeleri ELISA yöntemiyle araştırıldı DNA örneklerinde kinürenin yolağı ile ilişkisi nedeniyle Arilhidrokarbon Reseptörü(AhR) rs10249788 ve sitokrom p450 ailesinden olan CYP1A1 rs4646903 polimorfizmleri Restriksiyon Fragment Uzunluk Polimorfizmi( RFLP) yöntemiyle incelendi.Tüm çalışmalar SPSS V21 analiz programıyla değerlendirildi ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi Bulunan sonuçlara göre hastalar ve kontroller arasında CYP1A1 rs4646903 ve AhR rs10249788 polimorfizmi yönünden anlamlı bir farklılık tespit edilememişken, Triptofan ve İnterferon Gama parametreleri kontrolde(her ikisindede p<0,01, TBARS ve IDO seviyeleri hastalarda(her ikisindede p<0,01) anlamlı olarak yüksek bulunmuştur.Gruplarımız arasında GSH-PX düzeyleri yönünden anlamlı bir farklılık tespit edilememiştir Araştırmamız sonucunda Triptofan/Kinürenin yolağı üzerinde etkili olan IFN gamma ile oksidatif stres düzeyleri arasında bir ilişkinin olabileceği ve bunun hastalık patogenezinde rol oynuyor olabileceği gösterilmiştir.Çalışmamız polimorfizmlerle bu ilişkiyi araştıran ilk çalışma olması nedeniyle önemlidir
Primer progresif afazili hastalarda leksiko-semantik sürecin göz izleme ve nörogörüntüleme yöntemleri ile değerlendirilmesi
Primer progresif afazi (PPA), dil işlevlerinin birincil olarak etkilendiği, diğer bilişsel becerilerin görece korunduğu nörodejeneratif bir hastalıktır. Hastalar anlama bozukluğunun ön planda olduğu semantik varyant PPA (PPA-S) veya anlamanın korunduğu ancak konuşmanın tutuk ve/veya agramatik olduğu semantik olmayan (non-semantik) PPA (PPA-NS) şeklinde görülebilir. Ancak hastalık ilerledikçe nonsemantik olgularda inferior frontal girus (IFG) ve temporoparyetal bileşkeyi (TPB) ön planda etkileyen kortikal atrofinin sol anterior temporal loba (ATL) da yayılması sonucunda kelime-nesne asosiasyonu bozularak anlama bozulabilir ve karma tip PPA ortaya çıkabilir. Çalışmanın amacı PPA hastalarında kelime-nesne asosiasyonundaki erken dönem bozulmaları tespit etmek ve hastalığın atrofi paternlerini belirlemektir. Çalışmaya kelime-anlama becerileri korunan 11 PPA hastası ve 10 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara 24 denemeden oluşan kelime-nesne eşleştirme görevi verilmiştir. Görevde katılımcılardan ekran üzerinde ilk olarak bir anahtar kelime gösterildikten sonra beliren eliptik düzlem üzerindeki 16 nesneden anahtar kelimeye karşılık gelene dokunmaları istenmiştir. Her denemede kullanılan 15 çeliriciden 7'si aynı semantik kategoriden (kategori içi), 8'iyse başka semantik kategoriden (kategori dışı) seçilmiştir. Görev sırasında göz hareketleri EyeLink 1000 kamerası kullanılarak kaydedilmiştir. Ayrıca katılımcıların yapısal beyin görüntüleri FreeSurfer programıyla işlenerek kortikal kalınlık haritaları oluşturulmuştur. Kortikal kalınlık ölçümlerinde PPA hasta grubunda IFG ve TPB atrofisinin yanı sıra semantik PPA'ya özgü ATL atrofisinin de olduğunu gösterilmiştir. Kelime-nesne eşleştirme görevinde kontrol grubu %99.5, PPA grubuysa %90.6 oranında doğru yanıt verdi. Ancak, göz hareketlerinin analizi PPA hastalarının hedef nesneye oranla çeldiricilere daha uzun süre baktıklarını ve kategori içi çeldiricilerin her birini kategori dışı çeldiricilere göre daha uzun sürede eleyerek hedef nesneyi bulabildiklerini göstermektedir. Bulgular henüz klinik olarak anlama bozukluğu gelişmemiş PPA olgularında atrofinin ATL düzeyine ulaşmasının karma tipte PPA'ya gidişin anatomik bulgusu olabileceğini, göz hareket analiziyle tespit edilen kelime-nesne asosiasyon bozukluğununsa anlama bozukluğunun preklinik belirteci olabileceğini göstermektedir.
Obsesif kompulsif bozukluğu olan ergen ve yetişkin hastalarda beyin yapısal değişimlerinin manyetik rezonans görüntüleme ile araştırılması
Obsesif kompulsif bozukluğun (OKB) nörobiyolojisinin aydınlatılması için yapılan araştırmalarda beyindeki yapısal değişiklikler incelenmekte, fakat bulgular henüz ortak görüş oluşmasına izin vermemektedir. Çalışmaların bir kısmı OKB'ye çeşitli kortikal alanların kalınlığında azalmanın eşlik ettiğini gösterirken kortikal kalınlıkta bir değişim saptamayan araştırmalar da mevcuttur. Benzer kontrast durumlar, gri madde hacmine ve ak madde hacmine dair çalışmalarda da mevcuttur. Bu araştırmada OKB tanılı ergenler ve yetişkinlerde kortikal kalınlık, gri madde ve ak madde hacmi değişimleri incelenmiştir. Çalışmada DSM-IV kriterlerine göre OKB tanısı almış 15 ergen ve 25 yetişkin ile yaş, eğitim ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 15 ergen ve 22 yetişkin sağlıklı kontrole ait yapısal, T1 ağırlıklı kranial MR görüntüleri kullanılmıştır. Gri madde ve ak madde hacim değerleri CAT12 yazılımı ile elde edilmiş, kortikal kalınlık değerleri ise CAT12 ve FreeSurfer (FS) yazılımlarıyla elde edilmiştir. Farklı kortikal alanlar için elde edilen ortalama gri madde hacim, ak madde hacim ve kortikal kalınlık değerleriyle önce OKB'li hasta ve sağlıklı kontrol grup karşılaştırması ergen ve yetişkin katılımcı verileri birarada değerlendirilerek daha sonra ayrı ayrı değerlendirilerek yapılmıştır. OKB'li hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla herhangi bir anatomik bölgede gri madde ve ak madde hacmine dair istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Kortikal kalınlığa dair grup karşılaştırmasında ise sol hemisfer frontal kutupta anlamlı bir azalma tespit edilmiştir. Yetişkinlerde frontal alanda OKB'ye eşlik eden incelme gözlenirken, ergenlerde frontal ve parietal alanlar ağırlıklı olmak üzere 15 farklı anatomik bölgede OKB'ye eşlik eden kalınlaşma gözlenmiştir. Bulgular genel olarak OKB'nin fronto-striatal modelini desteklerken, ergen ve yetişkin değişimlerinin farklı yönde olması hastalığın nörogelişimsel boyutu adına dikkat çekicidir.
Menstrüel migren hastalarında profilakside transkraniyal doğru akım stimülasyonu etkinliğinin ve CGRP düzeyleri ile bağlantısının değerlendirilmesi
Giriş: Migren profilaksisinde şu an kullanılan ilaçlardan daha yüksek etkinliğe ve daha az yan etki profiline sahip yeni tedavi arayışları nöromodülasyon seçeneklerini ön plana çıkarmıştır. Bu randomize kontrollü çalışmada, atakların tedaviye dirençli olabildiği menstrüel migren (MM) hastalarına, girişimsel olmayan beyin uyarım yöntemlerinden Transkraniyal Doğru Akım Stimülasyonu (TDAS) uygulandı. Tedavi etkinliğinin, klinik düzelme ölçütleri ve Kalsitonin Gen İlişkili Peptid (CGRP) düzeyleri ile değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışmaya 35 MM, 21 menstrüel olmayan migren (MM-) olmak üzere, 18-45 yaş arası, toplam 56 kadın hasta alındı. Yirmi dokuz hastaya; sol dorsolateral pre-frontal kortekse, 2mA şiddetinde, 20 dakika boyunca, anodal, üç ardışık seans TDAS uygulandı. Yirmi yedi hastaya, aynı bölgeden 'sham' uyarım yapıldı. Uyarım öncesi ve sonrası bir aylık süreçte hastaların migren atak özellikleri (sıklık, şiddet, süre), ilaç kullanımları ve CGRP düzeyleri takip edildi. Bulgular: MM grubunda başlangıç yaşı (p:0,033) ve migren atak şiddeti daha yüksekti (p:0,025). TDAS sonrası aktif grupta, 'sham' grubuna göre; aylık atak sayısında (p:0,031), başağrılı gün sayısında (p:0,004), analjezik kullanımında (p:0,024) ve atak şiddetinde (p:0,003) azalma izlendi. Hem MM hem de MM- gruplarında, aktif uyarım alındığında, uyarım sonrası atak sayısı, şiddeti ve analjezik kullanımında azalma saptandı (her biri için p<0,001). Optik dansitometre ile ölçülen CGRP seviyeleri TDAS sonrası aktif grupta ve 'sham' grubunda benzerdi (p:0,129). Sonuç: Sonuçlarımıza göre migren profilaksisinde etkinliği daha önce gösterilmiş olan TDAS, MM'de de etkili bir tedavi seçeneği olarak kullanılabilir. Uygulama sonrası, serum CGRP düzeylerinde değişiklik olmaması, TDAS etkinliğinin farklı bir serebral elektrofizyolojik mekanizmaya işaret ettiğini düşündürebilir.
Kronik migrenli hastalarda merkezi ve çevresel özellikli elektrofizyolojik parametrelerin botulinum toksini enjeksiyonu öncesi ve sonrasındaki değişimi
OnabotulintoxinA (BoNT/A), kronik migrenin (KM) önleyici tedavisinde etkili bir ilaçtır. Bu çalışmada, KM'de bazı kantitatif duyusal test (QST) ve görsel uyandırılmış potansiyeller (VEP) parametrelerinin BoNT/A enjeksiyonu öncesi ve sonrasındaki değişimi ile bunun klinik bulgularla ilişkisi araştırılmıştır. Yirmi iki KM'li kadına (yaş ortalaması 38,1±7,2 yıl) 1 kez "III. faz migren proflaksi tedavisi değerlendirme araştırması" protokolüyle BoNT/A enjeksiyonu yapıldı. Hastalar, enjeksiyondan önceki 1-7, sonraki 28-35 ve 84-91 gün aralıklarında klinik ve elektrofizyolojik olarak değerlendirildi. 22 sağlıklı kadından oluşan kontrol grubu (yaş ortalaması 36,6±7,6 yıl) 1 kez incelendi, enjeksiyon yapılmadı. KM grubunda baş ağrısının özellikleri ayrıntılı olarak kaydedildi; görsel analog ağrı (VAS) ve migren engellilik değerlendirme (MIDAS) ölçekleri uygulandı. Her iki grupta, allodini, Beck depresyon (BDÖ) ve anksiyete (BAÖ) ölçekleri; VEP ve QST incelemeleri yapıldı. VEP incelemesinde, habitüasyonu araştırmak amacıyla 100 trasenin averajlanmasından oluşan ardışık 6 blok alındı; bloklardaki N75, P100, N145 dalgalarının latansı; N75-P100, P100-N145 amplitüdleri ve bu iki amplitüdün ortalaması (ortalama amplitüd); 2-6. bloklardaki amplitüdlerin 1. bloğa oranı değerlendirildi. QST'de sağ ve sol el sırtı; alnın sağ ve sol yarısı üzerinden sıcak ve soğuk algılama eşikleri ölçüldü. Hastaların 22,5±6,1 yıldır migreni vardı; ortalama 6,1±3,2 yıldır KM gelişmişti; aylık ortalama ağrılı gün sayısı 22,1±4,0 idi. Yirmisinin görsel auralı (ortalama 8,6/ay), tümünün kütanöz allodinili (ortalama 5,6/ay) migren atağı vardı. MIDAS puanı ortalama 3,8±0,4'tü. En hafif ve en şiddetli ağrılarının VAS derecesi ortalama 4,6±1,7 ile 9,6±0,7 idi. Ayda ortalama 18,5±2,9 adet NSAID ve 6,2±2 adet triptan kullanmaktaydılar. BDÖ ve BAÖ puanları KM'lilerde (sırayla 24,1 ve 23,3) kontrol grubuna (sırayla 9,5 ve 3,5) göre yüksekti (p<0,001). Allodini ölçeği puanı KM'lilerde (7,8) kontrol grubuna (1,3) göre yüksekti (p<0,001). KM ve kontrol grubu arasında QST ölçümleri açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Son baş ağrısı sırasındaki allodini varlığı ile QST parametreleri arasında korelasyon yoktu. KM'lilerde VEP amplitüdleri kontrol grubuna göre daha yüksekti; sol P100-N145 ve sol ortalama VEP amplitüd değerleri açısından anlamlı fark saptandı (sırayla p değerleri 0,039 ve 0,022). VEP'ler son baş ağrısı tarafına göre gruplandığında, baş ağrısı olmayan tarafta VEP amplitüdleri en yüksekti. VEP habitüasyonu açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı. BoNT/A enjeksiyonu sonrasında baş ağrısı sıklığı ve şiddeti azaldı (p<0,001); görsel auralı ve allodinili atak sayısı azaldı (p<0,001); BDÖ (p= 0,035), BAÖ (p= 0,013) MIDAS (p<0,001) ve allodini ölçeği puanları düştü (p= 0,030). QST parametrelerinde anlamlı bir değişim olmadı. VEP amplitüdleri arttı, habitüasyon miktarı değişmedi. BoNT/A, baş ağrısı ve ilişkili belirtilerin giderilmesinde etkili olmuştur. KM'de daha önce epizodik migrenlilerde bildirilen VEP habitüasyonu kaybı görülmemiştir. BoNT/A sonrası VEP amplitüdlerinin artması, atak sayılarının azalması ile ilişkili olabilir.
Teta burst manyetik uyarının nöbetler üzerine klinik ve elektrofizyolojik etkisi
Amaç: Bu çalışmada tedaviye dirençli jeneralize ve fokal epilepsilerde 30 Hz cTBS'un nöbet sıklığı ve EEG üzerine olan etkisini değerlendirmek amaçlandı. Sekonder etkinlik ölçütleri TBS'un potansiyel yan etkilerinin gözden geçirilmesi, psikososyal ve davranışsal sorunların Symptom Checlist -90 (SCL-90) ile, yaşam kalitesi üzerindeki etkilerin QOLIE 89 ile değerlendirilmesiydi. Yöntem: Çalışmaya jeneralize ve fokal nöbetleri olan ve ILAE 2010 önerisine göre dirençli epilepsi kabul edilen 12 hasta alındı. TMS uygulamaları grup 1=aktif, grup 2= plasebo uyarım olarak randomize edildi. Aktif uyarım olarak istirahat motor eşik (RMT)'in %80'i şiddetinde, 30 Hz, total 600 atım TBS 5 gün süre ile uygulandı. Plasebo olarak aynı özelliklerdeki uyarım, koil başa 90 derece dik tutularak verildi. Hastalar uyarım öncesi ve sonrası dönemlerde 8-12 hafta süre ile takip edildi. EEG kaydı TBS tedavisinden önce, tedavi sonrası 5. gün, 1. ay ve 2. ayda yapıldı. Bir uyarım grubunda takip süresini bitiren hastalardan onam verenler diğer gruba alındı. Bulgular: Hastaların %50'si (n=6) kadın, yaş ortalamaları 34,50±8,78 yıldı. Nöbet başlangıç yaşı 4-26, hastalık süreleri 15-36 yıl (23,83±7,15) idi. Aktif uyarım alanlarda tedavi sonrası dönemde nöbet sayılarında istatistiksel olarak anlamlı azalma bulundu (p< 0,05). Plasebo uyarımda uygulama öncesi ve sonrası toplam nöbet sayıları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Aktif ve plasebo uyarımlar karşılaştırıldığında uygulama öncesi ve sonrası nöbet sayısı değişimleri arasında anlamlı fark bulundu (p<0,05). EEG'de uygulama öncesi ve sonrası dönemde jeneralize deşarj ve fokal odak sayılarında iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. QOLIE 89 ölçeğinde aktif uyarım alanlarda tedavi sonrası puanlardaki yükselme anlamlı bulundu (p<0,01), SCL-90 skorunda, aktif uyarı öncesi ile sonrası arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Tedaviye dirençli epilepsi hastalarında, 30 Hz TBS'un nöbet sıklığı üzerine olumlu etkisi gözlendi.
Frontal lob epilepsilerinde klinik ve elektrofizyolojik özellikler
Frontal lob epilepsileri (FLE), dirençli fokal epilepsiler içinde temporal lob epilepsilerinden sonra ikinci sıklıkta görülür. Frontal lob epilepsilerinde nöbetlerin kısa süreli, sıklıkla kompleks motor hareketlerle birlikte olması ve bu nedenle yoğun artefakt izlenmesi; frontal lobun hacminin büyüklüğü nedeniyle derin alanların yüzeyel EEG'ye yansımaması, iktal deşarjların hızlı yayılımı gibi nedenlerle frontal lob epilepsilerini semiyolojik ve elektrofizyolojik olarak karakterize etmek bazı zorlukları barındırır. Klinik ve elektrofizyolojik lokalizasyondaki bu zorluklar, cerrahi tedavi başarısının temporal lob epilepsilerine göre daha düşük olmasına neden olur. Çalışmamızda FLE hastalarında semiyolojik bulgular, interiktal, iktal, postiktal EEG bulguları ve görüntüleme bulguları incelenerek; bu verilerin lokalizasyon ve lateralizasyona olası katkıları araştırılmıştır. Çalışmaya 17 lezyonel,19 nonlezyonel olmak üzere 36 hasta dahil edilmiş ve hastalara ait toplam 146 nöbet kaydı incelendi. Bu nöbetlerden 110 tanesi fokal motor veya nonmotor nöbet, 18 tanesi bilateral tonik klonik nöbet ve 18 tanesi subklinik nöbetti. Onaltı hastada aura mevcuttu. En sık izlenen semiyolojik bulgu hipermotor hareketlerdi. Hastaların %30,5'inde interiktal EEG'de fokal anomaliler izlendi. İktal EEG kayıtlarının %66,4'si lokalize veya lateralize edici özellikte değilken, %17,8'i lateralizan, %15,7'i lokalizan özellik göstermekteydi. Çalışmamızda en sık izlenen iktal patern ritmik teta aktivitesi oldu (%20,5). Dört hastada iktal EEG lokalizan ve lateralizan bulgu vermezken, postiktal EEG bilgi verici oldu. PET bulgularının ise lokalizasyon değeri düşük saptandı. Frontal lob epilepsileri gerek semiyolojik özellikleri gerek EEG bulguları gerekse görüntüleme bulguları itibariyle tanısal değerlendirmede zorluk yaşanabilen, yanıltıcı olabilen bir epilepsi grubudur. Dirençli epilepsilerin çok yönlü incelenmesi ile epileptojenik alanın lokalize edilebilmesi, tanı ve tedavi sürecine katkı sağlayacaktır.
Duygu denetiminde etkili nöral ağların transkranyal manyetik uyarım (TMU) ve fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (FMRG) ile araştırılması
Çalışmanın amacı, yüksek bilişsel işlevler ve duygu düzenlenmesi için önem taşıyan sağ dorsolateral prefrontal korteksin (dlPFC), transkranyal manyetik uyarımın (TMU) ile inhibe edilmesiyle duygu denetiminden sorumlu nöral ağlar üzerindeki değişimi incelemektir. Bunun için, TMU uyarımı sonrası emosyonel uyaranlara verilen yanıt davranışsal olarak ve görev temelli fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRG) ile araştırılmıştır. Ayrıca çalışma ile TMU'ın geniş ölçekli ağların bağlantısallığı üzerindeki etkisi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmada plasebo kontrollü denek içi desen kullanılmış ve 19 sağlıklı gönüllünün sağ dlPFC'ine iki seans halinde 1 Hz aktif ve plasebo TMU uygulanmıştır. Her iki seans sonrası yaklaşma / kaçınma görevi ile dinlenim durumu sırasında fMRG verisi kaydedilmiştir. Elde edilen verilere fonksiyonel aktivasyon analizleri, psikofizyolojik etkileşim analizi ile tohum temelli dinlenim durumu fonksiyonel bağlantısallık analizleri uygulanmıştır. Bulgularda, negatif fotoğraflar sırasında pozitif fotoğraflara göre daha yavaş tepki verildiği ve sağ hemisfere lateralize daha fazla aktivasyon gözlenmiştir. Aktif uyarım plasebo ile karşılaştırıldığında, sol medyal prefrontal kortekste aktivasyon artışı gözlenmiştir. Ayrıca, aktif uyarım sonrası tepki süreleri kısalmış, hata oranları azalmış ve hem dinlenim durumunda, hem de yaklaşma/kaçınma görevi sırasında çok sayıda geniş ölçekli ağ arasında değişmiş bağlantısallıklar olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, frontal bölgeye uygulanan TMU'ın lokal bölgelerden ziyade geniş ölçekli ağları etkilediği, sağlıklı bireyler için negatif uyaranların daha dikkat çekici olduğu ve bu yanlılığın TMU ile azaltılabileceği söylenebilir. Bu çalışmadan elde edilen bulgular, TMU'ın bipolar veya anksiyete bozuklukları gibi duygu durum bozukluklarının tedavisinde kullanılmasında önemli bir adım olabilir.
Nörodejeneratif hastalıklarda hücresel senesans mekanizmasının rolü
Nörodejeneratif hastalıklar geri dönüşü olmayan nöronal ve glial kayıplarla seyreden merkezi ve periferik sinir sistemi yıkımıdır. Bu hastalıklar her ne kadar hücre yıkımı ortak paydasında birleşse de bu hastalıkların her biri farklı klinik bulgularla kendilerini göstermektedir. Nörodejeneratif hastalıkların en önemli özelliklerinden biri de klinik bulguların ortaya çıkmasından önce hücreleri etkileyen patolojik değişikliklerin dekatlar boyu sessiz bir şekilde ilerlemeleridir. Hücresel senesans, bazen fizyolojik bazen de çeşitli stres etmenleri ve yaşlanmaya bağlı olarak ortaya çıkan ve hücrenin proliferatif yolaklara girmesini engelleyen bir hücre siklusu durdurma yanıtıdır. Hücresel senesans, çeşitli fizyolojik ve patolojik süreçlerin sonucunu etkilediğinden, nörodejeneratif tablolar üzerindeki etkisi araştırılmaktadır. Nörodejeneratif hastalıklarda sessizce giden hücresel modifikasyonları ve bu tabloya paralel giden kognitif, duygudurumsal ve motor değişiklikleri inceleyebilmek için çevresel stresör olarak verilen l-metiyoninin yol açtığı davranış bozukluklarının ve immünohistokimyasal değişimlerin incelenmesini amaçladık. L-metiyonin alan farelerde almayanlara kıyasla hipokampüs bağımlı mekansal hafıza bozukluğu, hipokampo-kortikal ağlara bağlı öğrenme ve hafıza bozukluğu ve motor bozukluklar gözlemledik. Bu bulguları immünohistokimyasal analizlerle incelediğimizde, hipokampüs formasyonunda mekansal hafızayı oluşturmada ve afferent inputların işlenmesi ve ayrıştırılmasında rol oynayan dentat girusta ve CA3'te senesan astrosit yoğunlukları adına değişiklikler gözlemledik. Ayrıca, erkek farelerin davranış testlerinde gözlemlediğimiz motor bozukluk bulgularına paralel olarak, erkek farelerin somatosensöriyel ve primer motor korteks alanlarının sırasıyla V. ve VI. katmanlarında senesan nöronların yoğunluğu adına kontrollere kıyasla deney grubunda istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlemledik. Çalışmamızın sonuçları beynin farklı alanlarının l-metiyonin yüklemesine olan seçici hassasiyetine dikkat çekmektedir. Bu nöroanatomik hassasiyet farelerin cinsiyetlerine göre farklılık göstermektedir. Hafıza ve motor fonksiyon bozukluklarına eşlik eden değişken senesans yanıtının da nörodejenerasyonla ilişkisi olduğu düşünülmektedir.
Allodinili migren hastalarında profilakside transkraniyal doğru akım stimülasyonunun etkinliğinin değerlendirilmesi
Giriş: Allodini, bireyin sıradan günlük yaşam aktivitelerini etkileyerek yaşam kalitesini bozan, santral duyarlılaşmayla ilişkili migrenin tedaviye daha dirençli olmasına ve kronikleşmesine eğilimini arttıran bir durumdur. Migren iş gücü kaybı ve sosyal yaşamı etkileyerek kısıtlılığa neden olur ve yaşantıya olumsuz etki eder. Migrenin profilaktik tedavisinde amaç bireye normal fonksiyonlarını kazandırabilen, migren atak sıklığını ve şiddetini azaltacak, kısıtlılığı engelleyecek ve yan etkisiz bir tedavi sunmaktır. Transkraniyal doğru akım stimülasyonu (TDAS), migren profilaksisinde potansiyel bir alternatif tedavidir. Çalışmamızda allodinili migren hastalarında TDAS'ın migren atakları üzerine potansiyel etkinliğinin plasebo kontrollü randomize klinik bir araştırma ile değerlendirilmesi, allodinisiz migren hastalarıyla karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya tanıları Uluslararası Başağrısı Topluluğu'nun 2018 kriterlerine göre konulmuş, migren hastalarında allodini soru listesi kullanılarak allodinili hastalar tespit edildi. Allodinili ve allodinisiz hastalar kendi içlerinde randomize olarak aktif veya "sham" TDAS uyarımı aldı. Aktif uyarım için hastaların sol primer motor korteksi (M1) üzerine anodal, sağ supraorbital bölgeye katodal elektrod yerleştirilerek üç gün ardışık 20 dakika süreli, 2 mA'lik uyarım yapıldı. Bulgular: Yetmiş yedi migren hastası içerisinde 48 hastada allodini tespit edildi. Aktif TDAS uyarımı sonrası aylık atak sıklığı, başağrılı gün sayısı, semptomatik ilaç kullanımı ve atak süresi azaldı. Aktif uyarım alan grup içerisinde allodinisiz hastaların allodinililere göre tedavi yanıtlılığı anlamlı derece yüksekti. Öte yandan allodini puanı tedaviyle anlamlı derece azaldı ve MIDAS skorlarında anlamlı iyileşme görüldü. TDAS'a bağlı yan etkiler nadirdi ve "sham" grup ile benzerdi. Sonuç: TDAS'ın migren profilaksisi için etkin ve güvenilir bir yöntem olduğu kanısına varılmıştır. Çalışmamız santral sensitizasyon gelişmeden, yani allodini ortaya çıkmadan TDAS uygulanmasının görece daha etkin tedavi yanıtlılığı sağladığını ilk kez göstermiştir.
Ön boynuz hastalıklarında süregelen denervasyon ve reinnervasyonun elektromiyografik olarak incelenmesi
Giriş: Amiyotrofik lateral skleroz (ALS), üst ve alt motor nöronu birlikte tutan, progresif ve ölümcül, dejeneratif bir hastalıktır. Ön boynuz hastalıklarında, alt motor nöron dejenerasyonu sonucu gelişen denervasyon ve onu takip eden reinnervasyon, immatür sinir terminalleri ve yeni oluşmuş motor son plaklar nedeniyle nöromüsküler bileşkede iletim aksamasına yol açar. Elektrodiyagnostik inceleme, süregelen denervasyon ve reinnervasyon ile karekterize olan alt motor nöron tutulum bulgularını gösterir. Amaç: Bu çalışmanın amacı motor nöron hastalıklarının en sık karşılaşılan formu olan ALS hastalığının tanısında kantitatif motor ünite potansiyel analizinin yanı sıra konsantrik iğne elektrot ile jitter ölçümü yapılarak nöromüsküler bileşke iletim aksamasını göstermek ve süregelen reinnervasyon belirteci olarak lif yoğunluğun değerlendirilmesidir. Yöntem: Bu çalışmaya Awaji kriterlerine göre kesin ALS tanısı almış olan 12 gönüllü hasta alındı. Çalışmaya katılanlara, sağ ekstansör digitorum komünis (EDC) kasından dekompozisyon yöntemi ile kantitatif Motor Ünite Potansiyeli Analizi (K-MÜPA) ve sağ EDC ile sol frontalis kaslarında istemli kası sırasında, konsantrik iğne elektrot kullanılarak Tek Lif Elektromiyografi (TLEMG) yapıldı. Bulgular: Yaş aralığı 42-80 arasında olan 12 hastanın (4 kadın, 8 erkek) 11'inde K-MÜPA ile sağ EDC kasından toplam 449 MÜP değerlendirildi. Tüm hastaların MÜP süreleri tek tek değerlendirildiğinde hastaların tamamında MÜP sürelerinin ortalamaları normal sınırlardaydı. Sağ EDC kasından yapılan TLEMG'de 12 hastanın tümünde ortalama jitter değeri yüksekti. Frontal kasta hesaplanan ortalama jitter değerlerinin ortalaması da yüksekti. Lif yoğunluğu parametresinin konsantrik iğne elektrot ile eş değer sayılabilecek olan "pik sayısı" EDC kasında tüm hastalarda 4'ün üzerinde ve yüksekti. Frontal kasta ise %91,67' sinde 4'ün üzerinde bulundu. Sonuç: Nöromüsküler kavşağı birincil olarak etkileyen miyasteni gravis gibi hastalıkların yanı sıra, TLEMG incelemesinde yüksek jitter saptanması, pik sayısı değerlerinin de artmış olduğu durumda inceleme altındaki kasın denervasyon – reinnervasyon sürecinden geçmekte olduğunu tanıtır. Böyle bir tespit ekstremite dışı kaslarda yapıldığında ALS tanısı için önem kazanmaktadır. Anahtar kelimeler: Amiyotrofik Lateral Sklerozis, Kantitatif Motor Ünite Potansiyel Analizi,Tek Lif EMG, Lif yoğunluğu.
Agresyon alt boyutlarının olaya ilişkin potansiyeller (OİP) ve olaya ilişkin salınımlar (OİS) ile incelenmesi
Saldırganlık aşırılığı halinde kişisel ve toplumsal yaşamda sorunlara yol açan bir davranış biçimidir. Agresyon homojen bir kavram olmamakla birlikte, ifade ediliş biçimi ya da altında yatan nöronal /motivasyonel süreçlere göre sınıflandırılabilir. Kognitif sinirbilim perspektifinden reaktif agresyon, duygular ile ilişkili limbik yapılardan gelen nöronal sinyalin davranışın kontrolünde görevli frontal korteks alanlarında regüle edilememesi sonucu ortaya çıkar. Bu nedenle agresyonun yanıt baskılanması gibi yürütücü işlevler ile olan ilişkisini anlamak önemlidir. Mevcut çalışmada Agresyon Ölçeği skorlarına göre yüksek ve düşük agresyon eğilimi gösteren 22 sağlıklı katılımcının Bas – Basma paradigması sırasında kaydedilen EEG verileri kullanılmıştır. EEG verisi hem zaman hem de zaman-frekans alanında analiz edilmiş, Olaya İlişkin Potansiyeller (OİP) ve Olaya İlişkin Salınımlar (OİS) üzerinden gruplar arasında karşılaştırmalar yapılmıştır. EEG verisinin zaman-frekans analizinde dalgacık dönüşümü yöntemi kullanılırken, istatistiksel analizler küme-temelli permütasyon testleri (KTPT) ile yürütülmüştür. Dalgacık dönüşümü analizleriyle hem uyarılmış hem de toplam aktivite elde edilmiş, böylece uyaran ile faz kilitlenmesi göstermeyen frekans bileşenlerine dair de bilgiler elde edilmiştir. KTPT analizleri ise nesnel ölçütlere dayalı şekilde ve istatistiksel kesinliği daha yüksek olacak biçimde verilerin analizini mümkün kılmıştır. Zaman alanında yapılan analizlerde; gruplar arasında hem Bas hem Basma koşulunda, uyarandan sonra ilk 370 mslik aralıkta anlamlı farklar bulunmuştur. Zaman-frekans alanında ise hem toplam hem de uyarılmış aktivitede, düşük beta bandında uyaran sonrası ilk 300 ms ile 600-800 ms aralıklarında, alfa bandında ise uyarılmış aktivitede uyaran sonrası ilk 100-350 ms aralığında anlamlı grup farklılıkları görülmüştür. Agresyon eğilimine göre ayrılan gruplarda görülen bu bulgular, saldırganlığın nöronal temellerine dair sundukları bilgiler açısından tartışılmıştır.
Nörodejeneratif süreçlerde nöropsikolojik ölçütlerin yapısal manyetik rezonans görüntüleme ile incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, Alzheimer hastalığı'nın prodromal evresi de olabilen amnestik Hafif Kognitif Bozukluk (HKB) tanısı almış bireyler arasında Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) yöntemi ile yapısal değişiklikleri tespit etmektir. Bu amaçla, epizodik bellek performanslarına göre iki gruba ayrılmış olan HKB hastaları arasında volümetrik, kortikal kalınlık ve ak-madde hiperintensite analizleri gerçekleştirilmiştir. 49 amnestik HKB tanılı birey, bir epizodik bellek testi olan Serbest ve İpuçlu Seçici Hatırlatma Testi (FCSRT) skorlarına göre erken evre (E-HKB) ve geç evre (G-HKB) olarak iki gruba ayrılmıştır. FreeSurfer (FS) programı ile total ve hipokampal alt alan hacimleri ve kortikal kalınlık değerleri hesaplamıştır. Ak-madde yapısındaki bozulmalar ise Yaşa Bağlı Ak Madde Değişiklikleri Skalası (ARWMC) ile incelenmiştir. Tüm istatistiksel analizler için Statistical Package for Social Sciences Software (SPSS) kullanılmıştır. Volümetrik analiz sonuçlarına göre, iki grup arasında ak-madde, total korteks ve sağ ve sol hipokampus hacminde herhangi bir fark bulunmamıştır. Hipokampal alt alan analizleri de iki grup arasında farklılık göstermemiştir. İki grup arasında fark olmasa da doğrusal regresyon analizi hipokampal alt alan hacimlerden sol hipokampal fissür hacmi ile FCSRT skorları arasında anlamlı bir ilişki olduğunu göstermiştir, [B= -0.39, p= 0,006 (<0,05)]. Kortikal kalınlık analizi de iki grup arasında anlamlı bir fark göstermemiştir. G-HKB grubunda E-HKB'ye göre sol frontal (U= 187, p= 0,011) ve sağ frontal (U= 197, p= 0,022) bölgelerde anlamlı şekilde artmış ak-madde hiperintensiteleri saptanmıştır. Elde edilen bulgular, HKB hastaları içinde bellek bozukluğunun şiddetinin yapısal değişikliklerden daha ön planda ak-madde bozuklukları ile ilişkili olabileceğini düşündürtmektedir. Anahtar Kelimeler: Alzheimer hastalığı, hafif kognitif bozukluk, epizodik bellek, ak-madde hiperintensitesi.
İdiyopatik intrakraniyal hipertansiyon (İİH) hastalığında antinöronal membran antikorlarının araştırılması
İdiyopatik İntrakraniyal Hipertansiyon (İİH), sekonder sebeplerle açıklanamayan ve artmış kafaiçi basıncı, baş ağrısı ve görsel bozukluklar gibi çeşitli özelliklerle kendini gösteren bir nörolojik sendromdur. Tipik hasta grubu, doğurganlık çağındaki aşırı kilolu kadınlardır. Günümüzde İİH patogenezi, net olarak anlaşılamamış durumdadır. Son yıllarda İİH etiyolojisi üzerine yapılan araştırmalarda immünolojik faktörler, yeni bir ilgi odağı haline gelmektedir. Çeşitli nörolojik ve psikiyatrik sendrom ile ilişkilendirilen antinöronal membran antikorları, nöroimmünolojik çalışmalarda ilgi çekici bir alan oluşturmuştur. Antinöronal membran antikorlarının tanımlanması, tanı ve tedavide büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada, İİH olgularında antinöronal membran antikorları taranarak, olgu serum ve BOS örneklerinin hedeflediği aday bir antijen belirlenmesi ve böylece bu sendromun patogenezini açıklayabilecek immünolojik bir mekanizma önerilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 58 adet İİH olgusu dahil edilmiş; serum ve BOS örnekleri elde edilmiştir. Olgu serumları ile nöroblastoma hücrelerinde yapılan immünpresipitasyon çalışmalarıyla elde edilen antijen kompleksleri, Sıvı Kromatografisi-Kütle Spektrometresi (LC-MS) yöntemiyle analiz edilmiştir. Değerlendirmelerin sonucunda İİH olgu serumlarının hedeflediği aday antijenler olarak Na+/K+ ATPaz iyon pompasının alfa alt birimleri ve glial fibriler asidik protein (GFAP) belirlenmiştir. Yapılan doğrulama çalışmalarında olgu serum ve BOS'larında Na+/K+ ATPaz'ın alfa-3 alt birimine karşı antikor belirlenememiştir. GFAP için yapılan hücre bazlı testlerde ise 2 olgu serumunda GFAP antikoru belirlenmiş; bir olgudaki GFAP antikoru konsantrasyonu, atak döneminde remisyon dönemindekine kıyasla daha yüksek seviyede bulunmuş, BOS örneklerinde ise antikor belirlenememiştir. Bulgular, İİH ile ortak bazı semptomlara sahip bir astrositopati olan GFAP antikoru ilişkili meningoensefalit tablosunun, İİH olgularında hafif bir formda seyrediyor olma ihtimalini önermektedir. Bununla birlikte bu bulguların netlik kazanması için daha ileri çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Genetik absans epilepsi modeli WAG/Rij sıçanlarda nanopartikül bağlı antiepileptik ilacın kan-beyin bariyeri dinamikleri ve antiepileptojenik etkileri
Epilepsi, dünya'da 65 milyondan fazla insanı etkileyen kronik nörolojik bir hastalıktır. Epilepsinin alt gruplarından biri olan absans epilepsi çocuklarda ve ergenlerde otozomal dominant kalıtımlı ve genetik altyapılı bir epilepsi türü olarak görülmektedir. Antiepileptik ilaçların başlıca beyin kan damarlarının endotel hücrelerince oluşturulan kan-beyin bariyeri (KBB) nedeniyle beyine geçişlerindeki sınırlama, etkin tedavinin önünü önemli bir ölçüde kapatmaktadır. Erişkin WAG/Rij sıçanların kullanıldığı bu çalışmada, nöro-nanoteknoloji yöntemlerinde bir taşıyıcı olarak kullanılan altın nanopartikül (ANP) lakosamid (LCM) ile ilişkilendirildikten sonra, bu antiepileptik ilacın nöbetler üzerine olan etkileri gösterilmeye çalışıldı. ANP'nin nöbetler üzerine olan uzun süreli etkilerini görmek için sağ ve sol hipokampusa yerleştirilen elektrotlar aracılığıyla elektroensefalografi (EEG) kaydı alındı ve anksiyete seviyelerini göstermek için yükseltilmiş artı labirent testi gerçekleştirildi. Ayrıca, in vivo görüntüleme (IVIS), indüktif eşleşmiş plazma spektrometresi (ICP-MS) ve elektron mikroskopi yöntemleri kullanılarak ANP'lerin beyindeki varlıkları tespit edildi. Aynı zamanda deneylerin sonunda hayvanların hemogram analizleri yapıldı. Bazal verilerle kıyaslandığında, ANP'li veya ANP'siz LCM uygulanması ortalama amplitüt ve frekans değerlerinde azalmalara yol açtı (p<0.01). ANP+LCM enjeksiyonları anksiyete düzeyinde anlamlı şekilde azalmaya neden oldu (p<0.01). İn vivo görüntülemede elde edilen değerler, LCM'nin ancak ANP varlığında beyin parankimine daha fazla değerde ulaştığını gösterdi (p<0.01). Ultrastrüktürel incelemelerde, ANP'lerin nöronal yapılar dahil KBB endotel hücrelerinde bulunduğu tespit edildi. ANP, LCM, ANP+LCM ile 5 günlük tedavi sonunda hemogram değerlerinde anlamlı bir değişiklik bulunmadı. Sonuç olarak, ANP'nin antiepileptojenik etkinlik açısından LCM'nin KBB'den geçişinde etkili bir araç olduğu ve daha da önemlisi düşük dozda LCM'nin ANP+LCM şeklinde uygulanmasının nöbetlerin amplitütü ve frekansı üzerine güçlü bir etki yaptığını söylemek mümkündür.
Sistemik sklerozlu çocuk ve erişkin hastalarda periferik sinir, beyin sapı ve otonomik etkilenimin klinik, elektrofizyolojik ve ağrı skalası ile değerlendirilmesi
Skleroderma; ciltte ve iç organlarda tutulum ile karakterize bağ dokusunun sebebi bilinmeyen sistemik bir hastalığıdır.Sık olmamakla birlikte santral ve periferik sinir sistemi tutulumu yapabilir ve çeşitli nöropati türlerine yol açabilir.Çalışmamızda, sklerodermalı çocuk ve erişkin hastaların periferik ve santral sinir sistemi etkilenimlerini klinik ve elektrofizyolojik olarak saptamayı ve nöropatik ağrıyı ölçeklendirmeyi amaçladık. Bu amaçla hasta ve kontrol gruplarına nörolojik muayenenin yanısıra periferik sinir iletimi, sempatik deri yanıtı, göz kırpma refleks yanıtı incelemeleri ile ve 4 soru ağrı anketi incelemeleri yapıldı. Erişkin hasta grubunda, kontrol grubuna göre tüm duysal siniryanıt amplitüdleriile median, ulnar ve tibial sinir motor yanıt amplitüdleri düşük, distal latansları ile F yanıt latansları gecikmiş median, ulnar ve tibial sinir ileti hızları da yavaş bulundu (p<0,05). Çocuk hasta grubunda ise median ve ulnar sinir duysal ileti hızları kontrol grubuna kıyasla yavaş bulundu. Göz kırpma refleks yanıtlarında da erişkin hasta grubunda R1, R2 ve R2k yanıt latansları kontrol grubuna göre gecikmiş bulundu (p<0,05). Sempatik cilt yanıtlarında ise hasta ve kontrol grupları arasında fark saptanmadı.Erişkin ve hasta gruplarında DN4 skoru açısından anlamlı farklılık saptandı. Sonuç olarak, sistemik sklerozlu hasta grubu ile daha geniş serilerde çalışmaya ihtiyaç olmasına rağmen çalışmamızda, bu grup hastalarda periferik sinir iletim çalışmaları ve göz kırpma refleks yanıtlarında asemptomatik dönemde dahi anlamlı değişikliklerin olduğu ve hatta bu değişikliklerin hastalık süresi ile korele olduğunu belirlenmiştir.
Şizofrenide menstrüel döngü, kognisyon ve beynin dinlenim durumu aktivitesi: Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme çalışması
Menstrüel döngü, ovaryen hormonların kognisyon, emosyon ve beynin işlevselliği üzerine etkilerini incelemek için iyi bir modeldir. Ovaryen hormonların görevle ilişkili beyin aktivitesi üzerinde önemli işlevleri olduğu gösterilmiştir; ancak dinlenim durumunda beynin işlevsel bağlantısallığı üzerindeki etkilerini inceleyen çalışmalar kısıtlı sayıda, var olan bulgular çelişkilidir. Şizofrenide ise ovaryen hormonların farklı etkilerinden bahsedilmektedir. Bu çalışmada, menstrüel döngü fazına/hormon düzeylerine bağlı olarak dinlenim durumu ağlarının işlevsel bağlantısallığındaki değişimler incelenmiştir. Bu kapsamda ovaryen hormonların beynin işleyişi ve şizofreni patogenezi üzerindeki etkilerinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlanması amaçlanmıştır. Bu doğrultuda şizofreni hastası (N=13) (32 ± 7,67) ve sağlıklı kontrol (N=13) (30,08 ± 7,27) gruplarındaki katılımcılar, döngünün foliküler ve luteal fazlarında hormon düzeyleri, bilişsel işlevler, klinik belirtiler ve dinlenim durumu işlevsel MRG bulguları açısından incelenmişlerdir. Bunun sonucunda, hastaların luteal faz progesteron düzeyleri sağlıklı kontrollere kıyasla anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0,05). Hastaların psikotik semptomlarının şiddeti menstrüel döngü fazına göre değişmemiştir. Her iki grupta da dinlenim durumu ağlarının işlevsel bağlantısallığında faza ilişkin değişimler gözlenmemiştir. Ancak östrojen ve progesteron düzeyleri, hastalarda işitsel ağ; kontrollerde olağan durum, sol frontoparietal ve yürütücü kontrol ağlarının işlevsel bağlantısallığı ile ilişkili bulunmuştur. Sonuçlarımız, menstrüel döngü etkilerinin hastalardan çok sağlıklı kontrollerde gözlendiğini göstermektedir. Ayrıca hasta grubunda elde edilen bulguların, şizofreninin doğası ile ilişkili olabileceğini düşündürmüştür. Tüm bunlar, şizofreni gibi ciddi bir bozukluk tablosunda menstrüel döngüye bağlı olabilecek etkileri ayırt etmenin güç olduğuna işaret etmektedir. Bu çalışma şizofrenide menstrüel döngünün farklı fazlarında dinlenim durumu işlevsel bağlantısallığının, hormonal, klinik ve bilişsel bulgularla beraber incelendiği ilk çalışma olması açısından önem taşımaktadır.
MS hastalarının bellek protein ekspresyon düzeylerinin kognitif rehabilitasyona bağlı değişimlerinin incelenmesi
Multiple Skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin progresif, inflamatuvar, demiyelinizan, nörodejeneratif ve otoimmün bir hastalığıdır. Nedeni bilinmemekle birlikte, özellikle T lenfosit aktivasyonu ve T ve B lenfositleri etkileşimleri immünpatogenezde rol almaktadır. Hastalarda nöropsikolojik testlerle saptanabilen hafif, orta veya ağır kognitif yıkımın gerçekleştiği, bellek ve yürütücü işlevlerin özellikle etkilendiği bilinmektedir. Özel yazılımlarla yapılan bilgisayar destekli kognitif rehabilitasyon (CCR) çalışmalarının bellek işlevlerini iyileştirdiği, periferik kanda bellek proteinleri, nörotrofik faktör ve nörotransmitter düzeylerinin değiştiği bilinmektedir. Çalışmaya CCR'nin bilişsel işlevler ve immün sistem üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amacıyla 45 MS hastası ve 28 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastaların 6 ay boyunca rehabilitasyona katılımları sağlanarak, çalışma başlangıcı ve rehabilitasyon sonrasında kan örnekleri alındı. Akım sitometrisiyle periferik kan mononükleer hücre (PKMH) örneklerinden, immün sistem hücrelerinin alt tipleri belirlendi. Microarray çalışması ile farklılığı belirlenen genlerin validasyonları gerçek zamanlı PZR analiziyle belirlendi. Kognitif ve motor işlevlerin değerlendirilmesi için gönüllülere geniş bir panel uygulandı. Hastalarda bilişsel ve motor fonksiyonlarda, sözel ve görsel bellek azalma tespit edildi. Rehabilitasyon sonrasında yürütücü işlevlerde düzelme belirlenirken sözel ve görsel bellek ile motor işlevler üzerinde değiştirici etkisi gözlenmedi. Rehabilitasyon sonrasında NK hücrelerinde anlamlı olmayan artış görüldü. Düzenleyici B hücresi (Breg) alt grubunda rehabilitasyon sonrası artış olduğu ve bunun sadece sağlıklı gruptan farklı olduğu bulundu. TGFB ve ATP1B3 gen ekspresyonlarının, rehabilitasyon sonrasında anlamlı olarak artması hücre aktivitesinin immün süpresyon yönüne kayması olarak yorumlanabilir. Ancak B hücresi alt gruplarının yüzdeleri, nöropsikolojik test skorlarıyla gen ekspresyon düzeyleri arasında korelasyon belirlenmedi. Bulgular kognitif rehabilitasyon gibi biyolojik temellere dayanmayan tedavi yöntemlerinin de moleküler ve hücresel etkileri olabileceği göstermektedir. Bu durum inflamasyonda ve klinik progresyonda gerilemeye yol açabilecekleri yönündeki görüşleri desteklemektedir.
Fokal kortikal displaziye bağlı epilepsisi olanlarda preoperatif klinik ve görüntüleme bulgularının elektrofizyolojik bulgularla korelasyonunun araştırılması
Amaç: Epilepsi cerrahisi geçiren, patolojik olarak fokal kortikal displazi(FKD) olduğu kanıtlanan hastaların skalp EEG'leri retrospektif olarak değerlendirildi. Farklı patolojik alt tiplerde EEG bulgularını sınıflandırmak ve tartışmak amaçlandı. Yöntem: Çalışmaya İstanbul Tıp Fakültesi'nde 1999-2017 yılları arasında ameliyat edilen 19 dirençli epilepsi hastası alındı. Demografik veriler, skalp video EEG ve invaziv EEG'ler gibi preoperatif testler retrospektif olarak değerlendirildi. Postoperatif sonuçlar Engel sınıflamasına göre değerlendirildi. Bulgular: Hastaların %36,8'i (n=7) kadındı. Ortalama yaş 21,89±14,64 yıldı. Hastaların %36,8'i (n=7) tip Ia, %21,1'i (n=4) tip Ib, %21,1'i (n=4) tip IIa, %15,7'si (n=3) tip IIb ve %5,3'ü (n=1) tip IIIa FKD tipinde bulundu. Tip I FKD %57,9 (n=11), tip II FKD %36,8 (n=7) ve tip III FKD %5,3 (n=1) olarak saptandı. Skalp EEG'de, hastaların %31,6'sında (n=6, Tip I=3, Tip II=3) ritmik epileptiform aktivite (RED) görüldü. Fokal diken aktivitesi olan hastaların %37,5'i (n=3) tip I, %50'si (n=4) tip II, %12,5'i (n=1) tip III'dü. Bir hastada "Frontal İntermittan Ritmik Aktivite" (FIRDA), birinde "Yavaş Uykuda Elektriksel Status Epileptikus" (ESES), ikisinde "burst supresyon" ve birinde "switch of" bulgusu izlendi. Az sayıda olan hastalar istatistiksel grup oluşturmadı. Sonuç: FKD'de ve FKD tipleri arasında elektrofizyolojik ayırt edici bir özelliğe rastlanılmadı. RED'lerin görülme sıklığı tipler arasında farklılık göstermedi. Lokalize fokal diken sıklığı tip II'de tip I'den daha yüksek bulundu. Anahtar Kelimeler: Fokal kortikal displazi, epilepsi cerrahisi, EEG, patolojik subtipler, preoperatif değerlendirmeler
Alzheimer hastalığının gelişim sürecinde talamik bağlantısallık değişiklikleri
Alzheimer hastalığında (AH) görülen semptomların ortaya çıkmasından çok daha önce nöropatolojik değişikliklerin meydana geldiği ileri sürülmüştür; fakat bu nöropatolojik değişikliklerin AH'nin gelişimi sırasındaki yayılımının Papez devresinin temel bileşenlerinden olan anteriyor talamik çekirdeklere (ATN) olan etkisi tam olarak bilinmemektedir. Bu amaçla, AH'nin gelişim sürecinde yer alan AH'ye bağlı demans (AHD), Hafif Kognitif Bozukluk (HKB) ve Subjektif Kognitif Bozukluk (SKB) grupları arasında AH'de etkilendiği bilinen yapıların ve ATN'nin dinlenim durumundaki fonksiyonel bağlantısallığının incelenmesi hedeflenmiştir. Çalışmada bilimsel bir araştırma projesine ait 18 AHD tanılı, 44 HKB tanılı ve 26 SKB tanılı hastanın klinik değerlendirme test skorları ve fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRG) verileri kullanılmıştır. İlk aşamada FreeSurfer yazılım paketi kullanılarak bütün katılımcılar için kişiye özgü olarak kortikal parselasyon ve subkortikal segmentasyon işlemleri yapılmış ve analizlerde kullanılacak olan yapılar elde edilmiştir. Daha sonra fMRG verisi anatomik veri uzayına taşınarak seçilen ilgi bölgeleri ile çakıştırılmıştır. Son olarak ise, seçilen ilgi bölgesi (ROI) çiftlerinin ortalama zaman serileri arasındaki korelasyon katsayıları hesaplanarak fonksiyonel bağlantısallık değişimleri elde edilmiştir. AH'nin ileri evresinde, olağan durum ağının temel yapılarından biri olan posterior singulat korteksin retrosplenial korteks (RSC) ve anteriyor singulat korteks ile arasındaki bağlantısallığının azaldığı bulunmuştur. Bu bulguya ek olarak, RSC ve subikulum arasındaki bağlantısallığın da azaldığı saptanmıştır. Bu bulgular AH'deki tau yayılımının singulum yolu üzerinden ilerleyiş gösterdiğini desteklemektedir. Ayrıca AHD'de ATN'nin frontopolar korteks ile olan bağlantısallığının azaldığı saptanırken hastalığın erken evrelerinde ATN'de bağlantısallık değişimi gözlenmemiştir. Bulgularımız, DMN'nin çekirdek yapıları arasındaki fonksiyonel bağlantısallık azalmasıyla geçmiş nörogörüntüleme çalışmalarını desteklerken, AH gelişim sürecinde talamasun frontal bağlantılarının görece geç dönemde etkilendiği bakımından nörobiyolojik değişiklikler hakkındaki bilgilere katkıda bulunur. Bu bulguların daha geniş gruplar dahil edilerek ve ultra yüksek çözünürlüklü görüntüleme metotları kullanılarak yapılacak çalışmalara katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
İdiyopatik REM uykusu davranış bozukluğu ve atonisiz REM tanısı alan hastalarda beyinsapı yolaklarındaki fonksiyonel bütünlük ve eksitabilitenin nörofizyolojik olarak incelenmesi
Son yıllarda motor hareketlerin oluşmasıyla ilişkili olduğu öne sürülen pedinculopontine nucleus (PPN) ve uyanıklık reaksiyonu sistem fizyolojisine olan ilgi artmış, beyin sapı refleks çalışmaları çeşitli uyku bozukluklarında uygulanmıştır. PPN'un işlevleri prepulse inhibisyon (PPI), yöntemiyle ve bulbopontin beyinsapı reflekslerinden göz kırpma refleksi (GKR), işitsel irkilme refleksi (İİR) üzerinden değerlendirilebilir. Bu çalışmaya Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Uyku Bozuklukları Birimi'nde polisomnografi ile izole atonisiz REM uykusu ve idiyopatik RDB tanısı alan hastalarla sağlıklı kontrol katılımcılar dahil edilmiştir. Çalışmada Atonisiz REM uykusu, iRDB hasta ve kontrol gruplarında beyin sapında eksitabilite artışını varlığını araştırmak için İİR, GKR, GKR PPI, GKR R2 -TE bakılmıştır ve bulgular şunlardır: İİR analizlerinde İİR probabiliteleri SKM kasında iRBD hasta grubunda artmıştı. İİR total olasılıkları iRBD hasta grubunda diğer gruplara göre artmıştır. GKR analizlerinde R1 amplitüd, süre ve latansların grup içinde ve gruplar arasında normal, iRDB hasta grubunda diğer gruplara kıyasen R2 alanı artmıştır. GKR-PPI' da 100 ms uyarım aralıklarıyla; R2-PPM ve R2k-PPM atonisiz REM uykusu ve iRDB hasta grubunda sağlıklı kontrol bireylerine kıyasla artmıştır. GKR- R2 TE'de 200 ms uyarım aralığıyla R2 alanında şartlanma/ test yüzdeleri (toparlanmaları) atonisiz REM uykusu ve iRDB hasta gruplarında kontrollere kıyasen artmıştır. Bu bulguların, REM atoni yolağında bozulma ve/veya beyin sapı motor yapı jeneratörlerinde disinhibisyona bağlı olduğu düşünülmüştür. Çalışmamızda elde edilen patolojik bulgularla, elektrofizyolojik yöntemlerin nörodejenerasyon varlığını göstermek için kullananılabilecek erken dönem belirteçler olarak kullanılabileceği kanaatindeyiz.
Glisin reseptör antikoru pozitif kriptojenik fokal epilepside periferik kan hücrelerinin immünfenotiplendirilmesi ve antijenik yanıtlarının araştırılması
Epilepsi, beyindeki spontan, ani elektrik boşalımları sonucu oluşan nöbetlerle karakterize yaygın bir hastalıktır. Nöbetlerin eşlik ettiği bazı otoimmün hastalıklarda hastaların serum ve serebrospinal sıvılarında saptanan otoantikorların etiyolojisi bilinmeyen kriptojenik epilepsilerde T hücre aracılı immün yanıta bağlı olarak epileptiform aktiviteyi tetiklediği düşünülmektedir. Son yıllarda rijidite ve miyoklonusla birlikte progresif ensefalomyelit (PERM) hastalarında saptanan glisin reseptör (GlyR) antikorlarına kriptojenik fokal epilepsilerde de rastlanması GlyR antikorlarının nöbet patogenezinde rol oynayabileceğine işaret etmektedir. GlyR antikoru pozitif epilepsi olgularının antijen spesifik immün hücre gruplarında ortaya çıkabilecek immünolojik değişikliklerinin belirlenmesi amacıyla çalışmamıza 7 GlyR antikoru pozitif ve 15 antikor bulundurmayan olgu olmak üzere toplamda 22 Kriptojenik Fokal Epilepsi hastası ile yaş ve cinsiyet uyumlu 25 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastaların kanlarından periferik kan mononükleer hücreleri (PKMH) izole edilerek immün sistem hücreleri (NK hücresi, T hücresi ve alt grupları ile B hücre ve alt grupları) florokrom antikorlarla işaretlendi ve akım sitometrisi yöntemi ile immünfenotipleme yapıldı. Çalışma sonucunda B, T, NK ve NKT hücreleri genel popülasyonunda gruplar arasında anlamlı bir fark görülmemiştir. GlyR antikoru negatif olguların naif B hücrelerinde (CD19+IgD+CD27-) sağlıklı kontrollere göre artış görülürken (p=0,0233), GlyR antikoru pozitif olgularda anlamlı bir fark bulunmamıştır. GlyR antikoru pozitif ve negatif olguların (CD19+IgD-CD27-) immatür B hücrelerinin azaldığı görülmüş ve bunlardan antikor negatif olgularda anlamlılık bulunmuştur (p=0,0458). Hastaların (CD19+CD38+CD138+) plazma ve (CD19+CD38++CD138-) plazmablast hücrelerinde görülen azalma anlamlı bulunmamıştır. T hücre ve alt tipleri değerlendirildiğinde CD4+ yardımcı T hücreler ve CD8+ sitotoksik T hücrelerinde kontrollere göre anlamlı bir fark bulunmamıştır. GlyR antikoru pozitif hastaların CD3+CD4+CD25+ T hücrelerinde (p=0,0178) ve CD3+CD4+CD25high regülatör T hücrelerinde (p=0,0101) sağlıklı gönüllere göre artış görülmüştür. Bulgular, GlyR antikorlarının otoimmünite gelişiminde anahtar mekanizma olan T hücre aracılı aktif inflamasyona katkıda bulunarak epilepsi patogenezinde rol oynayabileceği görüşünü desteklemektedir.
Narkolepsiye özgü otoantikorların immünopresipitasyon ve kütle spektrofotometre ile tanımlanması ve validasyonu
Narkolepsi, "rapid eye movement" (REM) uyku fazına anormal geçiş ile karakterize ani başlayan artmış gündüz uykuluğunun, kesintili gece uykusunun, katapleksinin ve hipnogojik/hipnopompik halüsinasyonların görülebildiği kronik bir uyku bozukluğudur. Yaklaşık 2000'de 1 görülen bu hastalığın ilk semptomları ergenlik ve genç yetişkinlik dönemlerinde başlamaktadır. Uyanıklık durumuyla ilgili hipokretin hormonunu üreten nöronların kaybı en temel etiyolojisidir. Ayrıca, insan lökosit antijenleri (HLA) ile bilinen bağlantısı, narkolepsinin otoimmün bir bozukluk olabileceğini düşündürmektedir. Bu tez çalışmasında narkolepsi patogenezine etki edebilecek immün mekanizmaların, hastalığa özgü aday molekül/moleküllerin tespit edilmesi ve validasyonunun gerçekleştirilmesi hedeflenmiştir. Böylece, narkolepsinin otoimmün bir hastalık olarak değerlendirilmesi yönünde önemli veri elde edilmesi ve yeni tedavi hedeflerine öncü olunması amaçlanmıştır. Narkolepsi hasta grubu serumları ile immünpresipitasyon ve Sıvı Kromatografisi - Kütle Spektrometresi (LC-MS) çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Yapılan analiz sonuçlarına göre, narkolepsi olgularında kompleman komponent 4 bağlayıcı protein alfa (C4BPA) aday antijen olarak belirlenmiştir. Validasyon çalışmalarında C4BPA düzeyinin ve C4BPA'ya karşı gelişen antikorların hasta ve sağlıklı kontrol serumlarında gösterilmesi hedeflenmiştir. Çalışmaya 41 narkolepsi hastası ve toplam 19 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Narkolepsi ve sağlıklı kontrol örnekleri karşılaştırıldığında C4BPA düzeyi sağlıklı kontrollerde narkolepsiye kıyasla anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Anti-C4BPA düzeyi karşılaştırmasında ise anlamlı olmamakla beraber narkolepsi hastalarında antikor seviyesinin yüksek olduğu görülmüştür. Anti-C4BPA ve C4BPA düzeyleri arasında korelasyon tespit edilememiştir. Doğrulama çalışmalarının spesifik olarak anti-C4BPA oluşumu yerine immün kompleks varlığını değerlendirdiği düşünülmekle birlikte, çalışma sonuçları narkolepsi etyopatogenezinde otoimmüniteye sebep olabilecek doğal immünite mekanizmalarının etkin olabileceğini göstermiştir. Bu sebeple hastalığa özgü otoantikor tespiti için ileri validasyon incelemeleri gerekmektedir.
Alzheimer hastalığı ve Lewy cisimcikli Demansta karar verme kapasitesinin değerlendirilmesi
GİRİŞ: Karar verme kapasitesi, mantıklı seçimler yapabilme kabiliyetini ifade eden üst düzey bir yürütücü işlevdir. Erken evrede yürütücü işlevlerde bozulmanın görüldüğü demans sendromunda karar verme kapasitesi özellikle klinik bir çalışma söz konusu olduğunda yeterince araştırılmamıştır. AMAÇ: Erken evre Alzheimer hastalığı (AH) ve erken evre Lewy cisimcikli demans (LCD) hastalığında karar verme kapasitesinin değerlendirilmesidir. METOD: Bu çalışmaya erken evre Alzheimer hastası (n=23), erken evre Lewy cisimcikli demans hastası (n=15) ve sağlıklı kontrol (16) olmak üzere toplam 54 kişi dahil edilmiştir. Alzheimer ve Lewy cisimcikli demans hastalarının iç görülerini değerlendirmek için Klinik İç Görü Skalası (CIRS) kullanılmıştır. Çalışmaya dahil edilen hastaların ve sağlıklı kontrollerin bilişsel, işlevlerini değerlendirmek için Addenbrooke Kognitif Muayenesi (ACE-R) ve karar verme kapasitelerini değerlendirmek için MacArthur Karar Verme Kapasitesi Değerlendirme-Klinik Araştırma (MacCAT-CR) ölçekleri uygulanmıştır. Grupların kendi aralarındaki iç görü, bilişsel işlevler ve karar verme kapasiteleri Dunn's Posthoc Çoklu Kıyaslama Testi ile kıyaslanmıştır. Tüm test puanlarının MacCAT-CR ile korelasyonu Spearman Korelasyonu Analiz yöntemi ile araştırılmıştır. BULGULAR: Karar verme kapasitesini yansıtan MacCAT-CR ölçeği ile yapılan korelasyon analizlerine göre, Alzheimer hastalığı grubunda ACE-R testi ve bu testin alt alanları olan dikkat ve oryantasyon, bellek ve görsel-mekansal işlevler test sonuçları ile MacCAT-CR skorları arasında anlamlı korelasyon olduğu gözlenmiştir. Lewy cisimcikli demans grubunda ise ACE-R testi ve bu testin alt alanları olan dikkat ve oryantasyon, sözel akıcılık ve dil test sonuçları ile MacCAT-CR skorları arasında anlamlı korelasyon olduğu gözlenmiştir. Buna karşın AH ve LCD gruplarının MacCAT-CR skorları arasında da istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. Alzheimer hastalığı grubunda ve LCD grubunda iç görüyü yansıtan CIRS skorları ile MacCAT-CR skorları arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır. TARTIŞMA: Karar verme kapasitesi klinik çalışma söz konusu olduğunda hem erken evre Alzheimer hastaları hem de erken evre Lewy cisimcikli demans hastalarında bozuktur. Buna ek olarak karar verme kapasitesindeki bu bozulma, dikkat ve oryantasyon, bellek, sözel akıcılık, dil ve görsel-mekansal işlevlerdeki bozulma ile ilişkilidir.
Çevresel inhibisyon fenomeninin kutanöz sessiz periyod yöntemiyle test edilmesi
Amaç: Motor sistem için aktive edilmiş nöral ağ etrafındaki alanda uyarılabilirliğin baskılandığı çevresel inhibisyon (Çİ) spesifik hareketlerin seçilmesi için motor komutların odaklandığı fizyolojik bir mekanizmadır. Daha önce Çİ mekanizması duyusal ve motor sistemlerin incelendiği çeşitli paradigmalar ile test edilmiştir. A-delta (A-δ) lif aracılı bir spinal inhibitör refleks olan kutanöz sessiz periyod (CSP), yüksek yoğunluklu afferent stimülasyon sonrasında gelişmiş kutanömusküler refleks olarak kabul edilir. Bu çalışmada nörofizyolojik bir yöntem olarak CSP' de ikili uyarım sonucu oluşan refleks özelliklerin Çİ fenomeni açısından incelenmesi hedeflendi. Yöntem: Bu çalışmaya, sağ elini kullanan on dokuz sağlıklı birey (Kadın:10, Erkek:9, ortalama yaş: 36,00 ± 6,31, yaş aralığı: 23-47) dahil edildi. Çalışmada daha önce somatosensöryel uyarılmış potansiyeller (SEP) için uygulanmış paradigma kullanılarak CSP' nin elde edilmesi sırasında ortaya çıkabilecek değişiklikler incelendi. Elektomiyografik (EMG) CSP kayıdı yüzük elektrotları kullanılarak komşu iki sinirin tek tek ve birlikte II / III (Median sinir-M) ve V (Ulnar sinir-U) ağrılı, tekrarlayan nosiseptif uyarımını takiben istemli kası sırasında sağ ve sol elin abductor pollicis breves (APB) ve abductor digiti minimi (ADM) kaslarına yerleştirilen yüzeyel elektrotlar ile alındı. Ortalaması alınan ve rektifiye edilen CSP başlangıç ve sonlanım latansları, CSP süre, EMG supresyonu değerlendirildi. Aynı bireylerde duyusal eşiğin üç katı yoğunluğunda, median ve ulnar sinirin tek tek ve birlikte bilekten uyarımı ile kortikal SEP N20 yanıtları elde edildi. SEP N20 latans ve genlik değerleri belirlendi. Bulgular: Tüm olgularda median ve ulnar sinirin birlikte uyarımı ile elde edilen N20 SEP amplitüd değeri, tek uyarımları ile elde edilen N20 SEP amplitüd değerlerinin aritmetik toplamından daha küçük olduğu saptandı (R-p:0,048, L-p:0,0041). Benzer şekilde median ve ulnar sinirin birlikte uyarımı ile APB ve ADM kas kayıtlı CSP yanıtlarında CSP süresinde tek tek uyarımları ile arasında anlmalı bir fark olmadığı ve tek tek uyarımlarının aritmetik toplamlarından küçük olduğu saptandı (R-p:0,001; L-p:0,001). Sonuç: Sağlıklı bireylerde CSP' ye çevresel inhibisyon penceresinden bakmaya çalıştığımızda ikili uyaranla oluşturulan CSP yanıtlarında sürenin her bir sinirin ayrı ayrı uyartılması ile elde edilen yanıt sürelerinden farklı olmaması ve bunların aritmetik toplamına ulaşmaması bu öngörümüzü ispatlamakta uzak olduğumuzu göstermektedir. Ancak verilerimizin hem refleks mekanizma hem de spinal devreler ve inhibitör sistemlerin tanınmasına yönelik bir pencere açabileceği kanısındayız. Anahtar Sözcükle: Kutanöz sessiz periyod (CSP), çevresel inhibisyon (Çİ), somatosensöryel uyarılmış potansiyeller (SEP),
Juvenil miyoklonik epilepsili hastalarda uzun dönem takipte tedavi etkinliği ve nöbet remisyonu parametrelerinin klinik ve elektrofizyolojik açıdan değerlendirilmesi
Amaç: Juvenil myoklonik epilepsi (JME)'de nöbet kontolünü sağlayabilecek ilaç dozu ve nöbet remisyon parametleri bilgileri çelişkilidir. Bu çalışmada JME'de uzun dönem takipte tedavi etkinliği ve nöbet remisyon parametrelerinin klinik ve elektronörofizyolojik açıdan değerlendirilmesi ve düşük doz valproik asit tedavi etkinliğinin belirlenmesi amaçlandı. Yöntem: Bu retrospektif kesitsel çalışmaya JME tanısı ile izlenen 215 (121 kadın, 94 erkek; ortalama yaş 28.03 ± 8.43 [14–59]) hasta dahil edildi. Hastalar remisyon ve dirençli olmak üzere 2 grupta incelendi. Remisyon en az 2 yıl boyunca nöbetsizlik (miyoklonik, absans ve/veya JTKN) olarak belirlendi. Dirençli grup için remisyonu etkileyecek olası faktörler incelendi. Remisyon grubunda en son nöbet tarihi ve remisyon süresi, tercih edilen antiepileptik ilaç (AEİ) ve dozları incelendi. VPA monoterapisi ile remisyonu sağlayan hastalar düşük doz VPA (VPA≤750 mg/gün ve >750 mg/gün) kullanımına göre iki grupta incelendi. Doz ve remisyon parametleri arasındaki ilişki açısından olası faktörler incelendi. Kadın hasta grubu gebelikte kullanılan antiepileptik ilaç, doz ve teratojenite varlığı açısından incelendi. Bulgular: Remisyon grubunda 132 (%61,4), dirençli grupta 83 (%38,6) hasta mevcuttu. Remisyon grubunda 116 hastada (%87,9) VPA monoterapisi ile remisyon saptandı. Bu hastaların %77,6'ında VPA dozu ≤750 mg idi Absans nöbeti olan remisyona girmiş hastalarda VPA dozu daha yüksekti (p=0,0026). Kadınlarda erkelere göre daha düşük VPA dozunda remisyon sağlanabildiği saptandı (p=0,004). Minör malformasyon grubuna göre majör malformasyonun izlendiği olgularda VPA dozu istatistiksel anlamlılıkta daha yüksek saptandı (p=0,004). Sonuç: JME'de düşük doz VPA kullanımı ile remisyon sağlanabilmektedir. Ancak etkin VPA doz düzeyindeki planlamalar klinik takipte remisyonu etkileyebilecek faktörlerin belirlenmesi ile değişebilmektedir.