
240
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Kronik böbrek yetmezliğinin vestibüler fonksiyonlar üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Kronik Böbrek Yetmezliği (KBY) birçok organda fonksiyon bozukluğuna neden olabilen oldukça sık görülen sistemik bir rahatsızlıktır. KBY'nin iç kulağı da etkilediği bilinmektedir. Bu nedenle çalışmamızda KBY'nin işitsel ve vestibüler fonksiyonlar üzerine etkisini incelemeyi amaçladık. Çalışmamıza 1 Ocak 2019 - 1 Eylül 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Nefroloji Bölümü tarafından KBY tanısıyla takip edilen, düzenli hemodiyaliz(HD) tedavisi alan(n=19), konservatif tedavi alan Prediyaliz (PD) (n=19) ve renal transplantasyon(RTx) olan hastalar (n=18) dâhil edildi. Tüm testler Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Biriminde uygulandı. Katılımcılara akustik empedans, PTA, C-VEMP, V-HIT ve biyokimya testleri uygulandı. Elde edilen bulgulara istatistiksel analiz yapıldı. Tüm bu değerler kontrol grubu (n=22) ile kıyaslandı.Çalışmamıza dâhil edilen 19 HD hastasının 11'inde (%57,8), 19 PD hastasının 11'inde (%57,8), 18 RTx hastasının 9'unda (%50), 22 kontrolden 1'inde (%4,5) işitme kaybı görüldü. KBY olan hasta grupların hepsinde işitme kaybı oranı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. 19 HD hastasının 7'sinde (%36,8); 19 PD hastasının 6'sında (%31,6); 18 RTx hastasının 5'inde (%27,8) ve kontrol grubunun 2'sinde (% 9,1) C-VEMP yanıtları elde edilemedi. Hasta gruplarda C-VEMP yanıtlarının negatifliği açısından yüksek olmasına rağmen istatistiksel fark görülmedi. Çalışmamız KBY olan hastalarda vestibüler sistem fonksiyonlarının V-HIT ile değerlendiren ilk çalışmadır.V-HIT değerlendirilmesinde gruplar arasında SSK'nın VOR kazançları açısından anlamlı farklılık yoktu. Ancak HD grubunda toplam SSK'dan 14'ünde (%12,2), PD grubunda toplam SSK'dan 9'unda (%7,9), RTx grubunda toplam SSK'dan 8'inde (%7,4) ve kontrol grubunda toplam SSK'dan 2'sinde (%1,5)'inde VOR kazanç düşüklüğü olan kanal bulunmuştur. Hasta gruplarda kontrol grubuna göre anlamlı derecede etkilenmiş SSK sayısı vardı. Biyokimya bulgularında (Na hariç); işitme kaybı ve C VEMP sonuçları arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç olarak çalışmamızın verilerine göre hem işitsel hem de vestibüler sistem KBY'nin farklı aşamalarında etkilenebilmektedir.
Gürültüye bağlı işitme kaybında astaksantinin koruyucu rolü
Gürültü, kalıcı tip işitme kaybına yol açan en önemli edinsel işitme kaybı nedenidir. Konuyla ilgili literatür incelendiğinde GBİK'nin mekanizmasının anlaşılması ve iç kulağı gürültüden koruyabilecek ajanların belirlenmesi konularında yoğun araştırmalar olsa da, literatürde henüz verimliliği yüksek veya ortak kabul görmüş bir yönteme rastlanmamaktadır. Bu araştırmanın amacı, wistar rat modelinde GBİK'ye karşı astaksantinin koruyucu etkinliğini araştırmaktır. 21 albino wistar rat gürültü verilmeyen ve gürültü verilen gruplar olmak üzere iki kategoriye ayrıldı. Gürültü verilmeyen gruplar; intraperitoneal (İP) yoldan 50 mg/kg serum fizyolojik (SF) ile gürültüye maruz kalan, İP yoldan 50 mg/kg SF ve oral gavaj yoluyla astaksantin uygulanan gruplar olmak üzere 3 grup oluşturuldu. Gürültü verilen gruptaki 14 rata, 120 dB SPL şiddetinde, 4 kHz oktav bantta 4 saat gürültü verildi. İşitme düzeyleri 4 ve 8 kHz'de frekans işitsel uyarılmış beyinsapı potansiyelleri (İUBP) ve distorsiyon ürünü otoakustik emisyon (DPOAE) testi ile değerlendirildi. İUBP testleri gürültü sonrasında 1 ve 7. günlerde gerçekleştirildi. Son İUBP testi sonrasında tüm ratlar sakrifiye edildi. İUBP testi sonuçları tüm frekanslarında astaksantin grubunda gürültü verilen diğer gruplara kıyasla daha iyi işitme eşikleri olduğunu gösterdi. Bu bulgular istatistiksel olarak da anlamlı görüldü (p<0,05). Elde edilen bulgulara göre astaksantin GBİK'de koruyucu olarak kullanılabilecek yararlı bir antioksidan olabilir.
Kronik otitis medialı hastalarda vestibüler fonksiyonların değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı kronik otitis media ve cerrahisi uygulanan hastalardaki vestibüler sistem tutulumunun incelenmesidir. Bu çalışmaya Kasım 2019 - Aralık 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalında KOM tanısı alıp cerrahi planlanan, yaşları 17-63 arasında toplam 45 hasta(21 erkek 24 kadın) dahil edildi. Hastalar uygulanan cerrahi işleme göre tip 1 timpanoplasti (n:26) ve canal wall up mastoidektomi (n:19) grubu olarak iki alt gruba ayrıldı. Tüm hastalar preoperatif ve postoperatif (1. ay) olmak üzere Video Head İmpulse Test ile değerlendirildi. Hastalar ameliyat öncesi ve sonrası olarak değerlendirildiğinde, patolojik ve sağlam kulaklar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Ayrıca her iki cerrahi grupta ameliyat öncesi ve sonrası VOR kazançlarında istatistiksel olarak bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak KOM hastalarının cerrahi öncesi ve sonrasında VOR kazançları normal sınırlarda elde edildi. KOM'lu hastalarda vestibüler disfonksiyonu net olarak ortaya çıkarabilecek; hasta sayısının arttırıldığı, ilave kantitatif verilerin dahil edildiği ve iki değişken arasında güçlü bir korelasyonu doğrulayan çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca KOM tanısı alan hastalarda ameliyat öncesi ve sonrası vestibüler değerlendirmede düşük frekanslı SSK fonksiyonlarının ve otolitik organların değerlendirilebildiği testlerin VHIT ile birlikte kullanılmasının yararlı olabileceğini düşünmekteyiz.
Obstrüktif uyku apne sendromlu hastaların orta kulak basıncının ve östaki tüp fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Giriş: Obstrüktif uyku apne sendromu toplumda rastlanma sıklığı, birlikte olduğu veya etiyolojisinde rol aldığı hastalıklar ve sonuçları nedeniyle her geçen gün üzerinde daha çok durulan ve araştırılan bir sendromdur. Hastalığın etiyopatogenezine yönelik yapılan çalışmalarda farengeal dilatatör kas grubundan özellikle genioglossus ve tensor veli palatini kaslarındaki aktivite kaybı elektrofizyolojik olarak ortaya konmuştur. Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda uyku esnasında farenksteki muskuler yapılarda tonus kaybının katkısı ile oluşan kollapsa bağlı hava yolunda obstrüksiyonun olması nazofarenkse açılmakta olan östaki tüp fonksiyonlarını da etkileyebileceği düşünülebilir. Ayrıca östaki tüpününün açılmasında aktif role sahip tek kas olan tensor veli palatini kasında OUAS?lı hastalarda gösterilmiş olan tonus kaybı bu hastalarda ÖTD ve orta kulak basınçlarında bozulmalara neden olabilir. Böyle bir mekanizma söz konusu ise OUAS?lı hastalarda ÖTD?ye OUAS?ı olmayanlara göre daha sık rastlanması beklenir. Bu bilgilerin ışığında bu tezde OUAS?lı hastalarda östaki tüp fonksiyonları, orta kulak havalanması ve orta kulak basınçları incelenmiştir. Obstrüktif uyku apne sendromu olan kişilerde ÖTD?nin sıklığının gösterilmesi ve hastalığın şiddeti ile ÖTD sıklığı ve orta kulak basınçlarındaki değişikliklerin ilişkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil edilme ve dışlama kriterleri de dikkate alındıktan sonra çalışma için gönüllü olan 107 hasta çalışmaya alınmıştır. Yapılan ayrıntılı KBB muayenesi ve Epilepsi Uyku Bozuklukları birimi değerlendirmesinden sonra hastalara hastanemizin Epilepsi ve Uyku Bozuklukları Merkezinde polisomnografi yapılmış, sonuçları manuel olarak uyku evrelerine bağlı kalınarak skorlanmıştır. Skorlamanın ardından hastalar polisomnografi sonuçlarına göre 4 gruba ayrılmıştır: 1. Grup: Normal (AHİ [apne hipopne indeksi]<5 OUAS?ı olmayan), 2. Grup: Hafif OUAS (AHİ 5-15), 3. Grup: Orta OUAS (AHİ 15-30), 4. Grup: Ağır OUAS (AHİ >30). Ardından çalışmaya dahil olan 107 hastanın tümüne timpanometrik ölçüm ve Otomatik Williams Testi (ETF1 testi) uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil olan 107 olgunun 73?ü (%68,2) erkek, 34?ü (%31,8) kadın olup tüm olguların ortalama yaşı 46,47±12,77?dir. Çalışmada normal, hafif OUAS, orta OUAS gruplarında orta kulak basınç ortalamaları birbirlerine yakın bulunmuştur. Ağır OUAS olan olgularda orta kulak basınç ortalamalarının diğer gruplar ile karşılaştırıldığında daha düşük olduğu saptanmıştır (p=0,002). Östaki tüp disfonksiyonunun varlığını saptamak için yapılan ETF1 sonuçları incelendiğinde; ağır OUAS hastalarının 15?inde (%36,6), orta OUAS olanların 5?inde (%23,8), hafif OUAS olanların 6?sında (%33,3), OUAS?ı olmayan grupta ise 5 olguda (%18,5) ÖTD izlenmiştir. Tüm OUAS olan olgular ile (hafif, orta, ağır OUAS?lı olgular) OUAS?ı olmayanlar (normal olgular) ÖTD sıklığı açısından karşılaştırıldığında fark istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (x2F=p=0,126ns p>0,05). Gruplar ayrı ayrı incelendiğinde ağır OUAS?ı olan olgular diğer gruplar ile karşılaştırıldığında ÖTD?ye daha sık rastlanmış ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (x2F=p=0,091ns p>0,05). Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen bulguların ışığında ağır OUAS olan olgularda orta kulak basınçlarının anlamlı olarak düşük saptanması bu hastalarda orta kulak basınç düzenlenmesinde en büyük role sahip olan östaki tüpünün fonksiyonlarında kusur olabileceğini düşündürmektedir. Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda yumuşak damak kaslarının tonuslarının değerlendirildiği çalışmalarda gösterilmiş olan tensör veli palatini kasındaki tonus kaybı östaki tüp fonksiyonlarını olumsuz etkiliyor olabilir. Bu mekanizmanın doğruluğunu kanıtlayacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda baş boyun kanseri tanısı alan olguların retrospektif analizi
Giriş : Baş boyun kanserleri (BBK), temel olarak larenks, oral kavite, farenks (orofarenks, hipofarenks, nazofarenks) ve paranazal sinüs kanserlerini içermektedir. Baş boyun kanserleri, tüm kanserlerin yaklaşık %3'lük bir kısmını oluşturmasına ve tüm kanserler arasında 6. sırada yer almasına rağmen kansere bağlı ölümler arasında önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmadaki hedef, Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda 2004-2012 yılları arasında BBK tanısı almış olan olguların demografik verileri, bölge dağılımı, TNM, evre ve tedavi bilgilerinin retrospektif olarak incelenmesidir. Materyal ve Metod : Çalışmada Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı'nda kayıtlı olan BBK'lı hastaların isimleri taranmış ve Ocak 2004 – Aralık 2012 tarihleri arasında Kulak Burun Boğaz Hastalıkları'nda BBK tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel analiz için SPSS 15.0 programına yüklenmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil 636 olgunun yaş ortalaması 58.3 (9-105) olarak saptanmıştır. Tüm olguların 515'i erkek (%81), 121'i kadın (%19) hastadan oluşmaktadır. Olguların bölgelere göre dağılımına bakıldığında en sık tutulan bölge 317 (%51.3) olgu ile larenks iken daha sonra sırasıyla orofarenks, dudak, nazofarenks, hipofarenks tümörleri öne çıkan tutulum yerleridir. Olguların yaklaşık %45,2'sinde tedavi verilerinde eksiklik olduğu saptanmıştır. Sonuç: Baş boyun kanserlerinde sıklık yaş, cinsiyet ve meslek dağılımlarına kadar pek çok alanda bölgesel farklılıkların olduğu bilinmektedir. Ülkemizde bu konuda yapılan çalışmalar yetersizdir. Hastalığın ülkemizdeki özelliklerinin daha iyi bilinebilmesi için kayıt ve veri analizi çalışmalarının yapılarak bölgesel farklılıkların belirlenmesi, risk faktörlerinin tanınması, ülkemizde hastalığın yaygınlığı ve özellikleri hakkında daha iyi fikir sahibi olmamızı sağlayan çalışmalara gereksinim vardır. Bu tür çalışmalarla yıllar içinde kanserlerin epidemiyolojik özelliklerinde meydana gelen değişiklikleri daha iyi fark etmemiz için olguların verilerinin düzenli kayıtlanması oldukça önemlidir.
Larenks kanseri hastalarında trombosit ve sistemik enflamatuvar yanıt biyomarkerlarının prediktif ve prognostik öneminin belirlenmesi
Bu çalışmada larenks kanserli hastaların tam kan sayımı parametrelerinden özellikle son yıllarda enflamasyon belirteci olarak kullanılabileceği belirtilen trombosit sayısı, Mean Platelet Volume (MPV) ve trombosit/lenfosit (PLR) oranı gibi parametrelerin prediktif ve prognostik öneminin olup olmadığının belirlenmesi, ayrıca bu tam kan sayımı parametrelerinin tümör patolojik özellikleri (lenf nodu invazyonu, perinöral invazyon, perinodal invazyon vs.) ile ilişkisinin olup olmadığının da incelenmesi amaçlanmıştır. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı arşivinde 2007-2016 yılları arasında larenks kanseri tanısı ile kayıtları yapılmış olgular retrospektif olarak taranmıştır. Çalışmanın evrenini 219 larenks kanseri hastası oluşturmuştur. Hastalara ait demografik veriler cinsiyet ve yaş olarak toplanmıştır. Hasta ve hastalığa ait evre, bölge, tiroid kıkırdak tutulumu,T-evre, N-evre, M-evre, TN-evre, lenf nodu durumu, perinodal tutulum, grade, primer tedavi yöntemi, cerrahi teknik, lokorejyonel rekürrens varlığı, rekürrenste tedavi durumu, rekürrenste total larenjektomi gereksinimi, uzak metastaz durumu, uzak metastaz yeri, ikinci primer durumu, ikinci primer yeri, hastaların sağkalım durumu ve ölümün kanser ilişki durumu ile trombosit sayısı, MPV ve PLR düzeyi incelenmiştir. Tam kan sayımı parametrelerinden PLT, MPV ve PLR değerlerinin hasta ve hastalık verileri üzerindeki prediktif ve prognostik etkileri incelenmiştir. PLT düzeyi hastaların yaş, evre, evre-2, T-evre, M-evre, tiroid kıkırdak tutulumu ve lenf nodu tutulumu üzerinde prediktif etkiye sahiptir (p<0,05). MPV düzeyinin çalışmamızda yer alan değişkenler üzerinde anlamlı prediktif etkisi bulunmamıştır (p>0,05). PLR oranı hastaların evre-2, M-evre, tiroid kıkırdak tutulumu, uzak metastaz ve sağkalım durumları üzerinde prediktif etkiye sahiptir (p<0,05). PLR düzeyi hastaların genel sağkalım süresi üzerinde prognostik etkiye sahiptir (p<0,05). Larenks kanserinde, trombosit sayısı ve PLR tümör evresi ve yayılımı ile ilgili klinik durumlar için prediktif öneme sahiptir. Bunun yanı sıra, PLR genel sağkalım tahmininde de kullanılabilecek bir biyobelirteçtir. Trombosit sayısı, MPV değeri ve PLR düzeyi diğer faktörlerle birlikte değerlendirildiğinde klinisyene ek bakış açısı sağlayabilme açısından faydalı olabilir. Özellikle larenks kanserli olgularda bu konuya ilişkin çalışmaların gerekliliği ve devamlılığının önemli olduğu kanaatindeyiz.
Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyellerde normatif veriler ve test retest değişkenliği
Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller, periferik vestibüler sistemin uyarılması ile tetiklenen miyojenik refleks cevaplarının ölçülmesi temeline dayanan bir elektrofizyolojik test yöntemidir. Refleks cevabı sternokleidomastoid kas üzerinden ölçülüyorsa servikal VEMP, ekstraoküler kaslar üzerinden ölçülüyorsa oküler VEMP olarak isimlendirilir. Servikal VEMP'in sakkül ve inferior vestibüler sinir kaynaklı vestibülokollik refleksin aktivasyonunu, oküler VEMP'in ise vestibülooküler refleks aktivasyonu gösterdiği belirtilmiştir. Bu çalışmanın amacı servikal VEMP'e ait normatif verilerin elde edilmesi ve test retest değişkenliğini değerlendirilerek standardizasyona katkı sağlanması ile test güvenirliğinin ortaya konulmasıdır. Çalışmada sağlıklı katılımcılar her grupta 30 kişi olacak şekilde yaş gruplarına göre üçe ayrılmış (1. Grup:10-17 yaş arası, 2. Grup: 18-59 yaş arası, 3. Grup: 60 yaş ve üzeri) ve herbirine ortalama 12 gün ara ile iki kez servikal VEMP testi uygulanmıştır. Testler baş rotasyonu metodu kullanılarak 80, 85, 90 ve 95 dB uyaran şiddetlerinde ve 500, 1000 ve 2000 Hz tone burst uyaran ile yapılmıştır. Her iki kulak ayrı ayrı test edilmiştir. Test parametrelerinin ortalama değerleri hesaplandığında P1 latansı 18,43±3,09 ms, N1 latansı 25,77±3,5 ms, P1-N1 interlatansı 7,34±2,53 ms ve amplitüd 32,84±28,81 μV olarak saptanmıştır. Kulak tarafı ve cinsiyet açısından ölçülen parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. P1 latansı, N1 latansı, P1-N1 interlatansı ve amplitüd değerleri gruplar arasında karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı farklılıkların olması yaş gruplarına göre ayrı normatif verilerin belirlenmesi gerektiği kanısına varılmıştır. Test ve retest karşılaştırıldığında latans süreleri ve amplitüd değerlerinde anlamlı fark olmadığı saptanmıştır. Sonuç olarak; bu çalışma ile servikal VEMP'in tekrarlanabilir bir test olduğu gösterilmiş olup tanı testi olarak güvenilir bir test olduğu görülmüştür. Standardizasyon için her kliniğin kendi normatif değerlerini belirlemesi ve bunun için yaş gruplarını da dikkate alması yerinde olur. Amplitüd değerlerindeki geniş dağılım ve standart sapmanın fazla olması nedeniyle test sonuçlarının değerlendirilmesinde amplitüdten çok latans değerlerinin dikkate alınması daha uygundur.
İşitsel stabil durum yanıtları ve saf ses odyometrisi arasındaki korelasyon
Bu çalışma ASSR testinin güvenirliğinin belirlenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 20 normal işiten ve farklı derecelerde sensörinöral tipte işitme kaybı bulunan 82 katılımcı dâhil edilmiştir. Normal işiten ve işitme kaybı olan katılımcılara saf ses odyometrisi eşikleri ve ASSR eşikleri ölçülmüş ve aralarındaki korelasyon değerlendirilmiştir. Sensörinöral işitme kaybı olan kulaklarda yapılan testlerde frekanslara özgü olarak incelendiğinde 500 Hz, 1000 Hz ve 2000 Hz'deki sonuçlar arasında istatistiksel olarak güçlü korelasyon bulunurken, 4000 Hz'de ise anlamlı bir korelasyon bulunamamıştır. İşitmesi normal olan olgularda her iki testte tüm frekanslarda elde edilen sonuçlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Bu veriler ışığında ASSR testinin normal işitme eşiğinin belirlenmesinde tek başına güvenilir bir yöntem olmadığı görülmektedir. Test kendi içerisinde tutarlı olmakla birlikte saf ses odyometrisinin yerine kullanılması uygun değildir. İşitme kaybının belirlenmesinde diğer testlerle birlikte tamamlayıcı olarak kullanıldığında, işitme ile ilgili yararlı bilgiler sağlayabilir
Vestibüler ve koklear toksisite modelinde carbon monoxide releasingmolecule-3'ün (CORM-3) etkinliğinin değerlendirilmesi
GİRİŞ: Ototoksisite, kalıcı tip işitme kaybına neden olan önemli bir edinsel işitme kaybı sebebidir. OtotOksisite kaynaklı işitme kaybı sıklıkla rastlanan önlenebilir işitme kaybı nedenlerinden biridir. Ototoksisite maruziyetine bağlı işitme kaybının azaltılmasına yönelik farklı ajanlar kullanılmasına rağmen; başarısı kanıtlanmış kabul edilen ortak bir tedavi protokolü henüz tanımlanmamıştır. Bu deneysel çalışmanın amacı, ototoksisite maruziyeti sonrası Carbon Monoxide Releasing Molecule-3 (CORM-3)'ün işitme ve denge sistemine olan etkinliğinin ve iyileştirici etkilerinin elektrofizyolojik ölçümler ve davranışsal yöntemlerle gösterilmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Yirmi bir adet albino wistar erkek rat eşit şekilde 3 gruba ayrıldı. Gentamisin verilmeyen gruba; 5 gün sürecinde intraperitoneal serum fizyolojik uygulandı. Diğer 2 gruptaki 14 rata, 5 gün boyunca sol kulağa intratimpanik gentamisin uygulaması yapıldı. İlaç uygulamasının ardından gentamisin+corm-3 grubuna 1 saat sonra 10 mg/kg/gün intraperitoneal yol ile CORM-3 uygulandı. Yarılanma ömrü göz önüne alınarak ilaç uygulaması 5. gün sonuna kadar günlük 10 mg/kg intraperitoneal yol ile CORM-3 enjekte edildi. İşitme düzeyleri ve vestivüler fonksiyonları, bazal, 3.gün,5.gün, 7. gün ve 10.günlerde, distorsiyon ürünü otoakustik emisyon, 4, 6 ve 8 kHz'de işitsel uyarılmış beyinsapı potansiyelleri ve vestibüler fonksiyonları davranış testleriyle ölçüldü. BULGULAR: İşitsel uyarılmış beyinsapı potansiyel test sonuçları tüm frekanslarında CORM-3 grubunda gentamisin verilen diğer gruba kıyasla daha iyi işitme eşikleri olduğunu gösterdi. Bu bulgular istatistiksel olarak da anlamlı tespit edildi (p<0,05). Vestibüler fonksiyonlar ise corm-3 grubunda gentamisin verilen diğer gruba kıyasla istatistiksel olarak farklılık görülmemekle beraber vestibüler hasar skorlarında nispeten daha iyi skorlar saptandı. SONUÇ: Elde edilen verilere göre CORM-3, ototoksisiteye bağlı işitme ve denge kaybında koruyucu ve tedavi edici ajan olarak kullanılabilecek faydalı bir molekül olabilir. Ancak bu koruyucu etkinin kanıtlanmasına yönelik ek araştırmalara gereksinim bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ototoksisite, antioksidan, Carbon Monoxide Releasing Molecule-3, ototoksisisteye bağlı işitme kaybı, sensörinöral işitme kaybı
Oral kavite kanseri olgularında klinik ve patolojik bulguların sağkalım ve lokorejyonel rekürrens üzerine etkisi
GİRİŞ: Bu çalışmada oral kavite kanserleri olgularında klinik özelliklerin (yaş, cinsiyet, vs) ve patolojik bulguların (tümör derinlik, hacim, diferansiyasyon, perinöral invazyon, vs.) hastaların sağkalımına ve rekürrens gelişimi üzerine olan etkisinin araştırılması, ayrıca klinik ve patolojik özelliklerin birbirleri arasında prediktif önemi ve ilişkisi olan parametrelerin belirlenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada Celal Bayar Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları (KBB) Anabilim Dalına kayıtlı olan ve Ocak 2006 – Nisan 2015 tarihleri arasında oral kavite kanseri tanısı alan hastaların klinik ve patolojik bulguları retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmaya 129 hasta dahil edilmiştir. Mevcut veriler; cinsiyet, yaş ve sigara kullanım durumu hastaya ait özellikler olarak gruplandırılmıştır. Hastalığa ait özellikler; tümöre ait özellikler, tümörün lokal yayılımına ait özellikler ve bölgesel yayılımına ait özellikler ana başlıkları altında gruplandırıldı. Hastalığa ait özellikler ise tümörün konumu, boyutları ve hacmi ile diferansiyasyon bilgileri tümöre ait özellikler; mandibula invazyonu, perinöral tutulum ve lenfovasküler tutulum tümörün lokal yayılımına ait özellikler; ve lenf nodu tutulumu ve ekstrakapsüler tutulum ise bölgesel yayılımına ait özellikler olarak gruplandırıldı. Cerrahi sınır durumu, evre dağılımı ve lokal, bölgesel rekürrens ile uzak metastaz ve durum (yaşıyor/exitus) bilgileri kaydedilerek hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım üzerine olan etkileri incelenmiştir. BULGULAR: Lenf nodu tutulumu lokal rekürrens, bölgesel rekürrens ve hastanın yaşam/ölüm durumuna etkili majör risk faktörü olarak saptanmıştır(p<0,05). Mandibula invazyonu ise uzak metastaz üzerine en etkili risk faktörü olarak saptanmışken lenf nodu tutulumu ise 2. en etkili risk faktörü olarak saptanmıştır(p<0,05). Tümör derinliğinin >4 mm olması ise lenf nodu tutulumunda en önemli prediktif faktördür(p<0,05). Ayrıca perinöral invazyon varlığının da lenf nodu tutulumu üzerine prediktif etkisinin olduğu saptanmıştır(p<0,05). Tümör hacminin ≥0,64 cm3 olması 5 yıllık genel sağkalım üzerine etkili risk faktörü olup, perinöral invazyon ise 5 yıllık hastalıksız sağkalım üzerine etkili majör risk faktörü olduğu saptanmıştır (p<0,05).
İntratimpanik gentamisin uygulamasına bağlı kokleotoksik etkiyi önlemede deksametazonun rolü
VII. ÖZETntratimpanik gentamisin uygulaması, intractable Meniere hastalığındayaygın olarak tercih edilen bir tedavi yöntemidir. Birçok avantajı bulunan buuygulamanın, amaçlanan vestibülotoksisitenin yanı sıra kokleotoksisiteyeneden olması kullanımını sınırlamaktadır.Çalışmamızda, deneysel olarak kobaylara uygulanan intratimpanikgentamisinin neden olduğu kokleotoksik etkiyi önlemede beraberindeuygulanan deksametazonun etkinliği araştırılmıştır.Denek olarak kullanılan yirmi iki adet kobaya intratimpanik olarak farklımedikasyonlar uygulanarak yedi farklı grup oluşturulmuştur. Uygulamayapılmayan, multidoz serum fizyolojik ve neomisin uygulanan gruplar ikikobaydan; tek ve multidoz gentamisin ile tek ve multidoz gentamisin +deksametazon kombinasyonu uygulanan gruplar dört kobaydan meydanagelmiştir. Kullanılan medikal ajanlar ticari olarak mevcut preparatlardanseçilirken, deksametazon toz halinde aktif etken madde olarak teminedildikten sonra 24 mg/ml konsantrasyonda hazırlanarak kullanılmıştır.Elde edilen preparatlar, ışık mikroskobik, immunohistokimyasal vetransmisyon elektron mikroskobik olarak değerlendirilmiştir. Farklı gruplarınkoklear kesit örneklerinde saptanan hücresel ödem, asidofili artışı, nukleuspiknozu, sitoplazmik dansite artışı, sitoplazmik vakuoller ve lipid damlacıkları,akson ve myelin değişikliği, polimorfonükleer lenfosit infiltrasyonu ve satellithücre düzensizliği gibi histopatolojik bulgular karşılaştırılmıştır. TUNELyöntemi kullanılarak her grupta izlenen apopitotik hücre sayıları belirlenmişve karşılaştırılmıştır.ntratimpanik gentamisinin deksametazon ile kombine edilmesininkokleotoksisiteyi önlemede, hem tek doz, hem multidoz uygulamada etkiliolduğu gösterilmiştir. Özellikle multidoz uygulamanın deksametazon ilekombinasyonunun apopitotik hücre sayısını belirgin olarak azalttığı ortayakonmuştur.
Kronik rinosinüzit olgularında resessus frontalis'in anatomik varyasyonlarının rolü
Rinosinüzit, immün sistem ve siliyer fonksiyonları etkileyen sistemik hastalıklarla birlikte ortaya çıkabilen, paranazal sinüs mukozasının enfeksiyöz ya da nonenfeksiyöz enflamasyonu ile karakterize multifaktöriyel bir hastalıktır. Sinüs hastalıklarının tedavisinde başarı elde etmek ve en az komplikasyon için sinüs anatomisinin ve fizyolojisinin tamamen anlaşılması gerekmektedir. Günümüzde endoskopik sinüs cerrahisi, paranazal sinüslerde mukosiliyer aktivitenin öneminin anlaşılması, endoskopların ve bilgisayarlı tomografinin kullanıma girmesi ile birlikte özellikle maksimal medikal tedaviden yanıt alınamayan kronik rinosinüzit olgularının cerrahi tedavisinde etkin olarak uygulanmaktadır. Endoskopik sinüs cerrahisinde, en sıkıntılı ve tartışmalı bölgelerin başında frontal sinüs gelmektedir. Frontal sinüs hastalıklarının değerlendirilmesi; resessus frontalisin yapısı, anatomik varyasyonların sıklığı ve anterior kraniyal fossa ile orbita gibi hayati organlara olan yakın komşuluğu nedeniyle oldukça zordur.Bu çalışmanın amacı, sık görülen hastalıklar arasında olan kronik rinosinüzit olgularında, literatürde tartışmalı ve tam olarak anlaşılmamış olan resessus frontalis bölgesinin detaylı bir şekilde radyolojik ve anatomik özelliklerini araştırmak ve bu olgulardaki anatomik varyasyonların, bu bölgenin inflamatuvar değişikliklerine ne tür etkisinin olduğunu ortaya koymak ve seçilecek tedavi yöntemine de yol göstermektir. Bu amaçla polikliniğimize başvuran sinonazal şikayeti ve frontal başağrısı şikayeti olanlardan hasta grupları ve kontrol grubu oluşturuldu. Grup I (kontrol grubu), sinonazal ve frontal başağrısı şikayeti olmayan hastalardan, Grup II (sinonazal semptomu olan), sinonazal şikayeti ve semptomları olan hastalardan, Grup III, sinonazal şikayeti ve frontal baş ağrısı şikayeti olan hastalardan oluşturuldu. Hastalara aksiyal planda paranazal sinüs bilgisayarlı tomografisi çekilerek koronal ve parasagittal rekonstrüksiyonlar yapıldı.Bu çalışmanın sonucunda resessus frontalis bölgesi ile ilgili olarak şu sonuçlara ulaşıldı: Sinonazal şikayeti ve başağrısı şikayeti olan grup III'te agger nazi hücresi ve intersinüs septum hücresi istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek oranda saptandı. Bulla frontalis, frontal hücre tip III ve tip IV'ün frontal sinüziti ve/veya frontal reses hastalığı olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu, özellikle frontal hücre tip III'ün diğer hücrelere kıyasla daha önemli bir rol oynadığı ortaya kondu.Sinonazal şikayeti olanlarda, resessus frontalisi posteriordan obstrükte eden hücrelerde de istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik belirlendi. Tüm bu verilerimiz göstermektedir ki, frontal sinüs ve/veya resesuss frontalise yönelik cerrahi girişimler öncesinde parasagittal planda bilgisayarlı paranazal tomografi ile değerlendirme, cerrahi başarı ve komplikasyondan kaçınmak için çok önemlidir.
Horlama ve obstrüktif uyku apnesi sebebiyle uvulopalatofaringoplasti uygulanan hastalarda postoperatif geç dönem fonksiyonel (Polisomnografik) ve anatomik bulgular
AmaçBu araştırmanın amacı, kliniğimizde UPPP uygulanmış olan hastaların geç dönem bulgularını saptamak, bu bulguların anatomik değişikliklerle ilgisini ortaya koymak, OUAS etyolojisinde rol oynayabilecek değiştirilebilen veya değiştirilemeyen faktörlerin ve bunlarla ilgili olarak yapılabilen ölçümlerin klinik anlamda etkinliğini araştırmaktır.Gereç ? YöntemBu çalışmaya, başvurusu sırasında tanıklı apne yakınması olan ve vücut kitle indeksi < 35 olan; solunumsal uyku bozukluğu nedeniyle, Ocak 2005 ? Aralık 2008 arasında, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Kliniği'nde Modifiye Uvulopalatofaringoplasti (UPPP) ameliyatı uygulanan 21 olgu olgu alınmıştır. Olguların demografik verileri, boy ve ağırlık bilgileri, Epworth Uykululuk skalası skorları, kraniofasial anomali olup olmadığı; nazal kavite, orofarenks muayeneleri, fleksibl nazofaringoskopik incelemeleri (Müller manevrası dahil) kaydedildi. Muayene sırasında ayrıca boyun çevresi, maksimum ağız açıklığı, mandibula ? tiroid kıkırdak mesafesi, mandibula ? sternum mesafesi, uvulanın en ve boyu, üst alveolar ark genişliği, damak yüksekliği, sert damak posterior kenarının uvula köküne olan mesafe; fleksibl nazofaringoskopi ile uvula/yumuşak damak posteriorundan posterior faringeal duvara kadar olan mesafe ve dil kökünden posterior faringeal duvara kadar olan mesafe ölçümleri yapıldı. Hastaların tüm gece polisomnografik kayıtları kapsamlı portatif polisomnografi cihazı ile yapılmıştır. Dokuz hastanın boyun bölgesine yönelik bilgisayarlı tomografik inceleme yapıldı.BulgularOlgular, yaşları 35 ? 71 arasında değişen (ortalama yaş 49,5), 2 kadın (%9,5), 19 erkek (%90,5)'tir. PSG sonuçlarına göre AHI < 5 olay/saat olan 7 olgu, AHI < 10 olay/saat olan 11 olgu, AHI < 15 olay/saat olan 13 olgu, AHI < 20 olay/saat olan 15 olgu mevcuttur (sırasıyla % 33,3; % 52,3; % 61,9; % 71,4). Olgular AHI'ye göre gruplandırıldığında; yaş, vücut kitle indeksi, Epworth Uykululuk Skalası skoru, operasyon ile PSG arasında geçen süre ve boyun çevresi bulguları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır.Olgular ayrıca AHI'nin 15 olay/saat veya 20 olay/saat'ten daha düşük olmasına göre kategorize edilmiştir. Uvula boyu, beklenenin aksine AHI 0 - 15 olay/saat grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede (p = 0,013) uzun saptanmıştır. Aynı grupta mandibula ? tiroid mesafesi, AHI > 15 olay/saat grubuna göre anlamlı derecede uzundur (p = 0,014). Hem AHI 0 - 15 olay/saat grubunda, hem de AHI 0 ? 20 olay/saat grubunda üst alveolar ark genişliği (sırasıyla p = 0,001 ve p = 0,027) ve damak yüksekliği (sırasıyla p = 0,053 ve p = 0,072) karşılaştırıldıkları gruplara göre anlamlı derecede uzun bulunmuştur. Dikkati çeken başka bir bulgu, AHI 0 - 15 olay/saat grubunda ve AHI 0 ? 20 olay/saat grubunda, retrolingual mesafenin daha kısa saptanmış olmasıdır (sırasıyla p = 0,159 ve p = 0,044).Beklenenin aksine retrolingual mesafe ile ortalama oksijen satürasyonu ve minimum oksijen satürasyonu arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Boyun çevresi ile maksimum ağız açıklığı arasında ve mandibula ? tiroid mesafesi ile minimum oksijen satürasyonu arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Muayenede ölçülen üst alveolar ark genişliği ve retropalatal mesafe bulgularının, tomografik ölçümlerle korele olduğu görülmektedir. Ama retrolingual mesafe ölçümüyle tomografik ölçüm arasında korelasyon yoktur.SonuçUPPP ameliyatı ile değiştirilemeyen faktörlerin, UPPP sonucu üzerine etkili olduğu saptanmıştır. Yumuşak dokularla ilişkili faktörlerden ziyade iskelet yapı ile ilgili faktörler OUAS derecesi ile daha yakından ilişkili olabilir. Altın standart olan polisomnografik incelemeler, zaman ve maliyet nedeniyle yeterince kolay erişilebilir nitelikte olmadığından, iskelet yapı ile ilgili faktörleri yansıtan ve muayene ile belirlenebilen parametreler hasta seçimi için pratik yaklaşımda kullanışlı olabilir. UPPP'nin başarılı olabilmesi için çok önemli olan obstrüksiyon yerinin belirlenmesinde, pratik olarak uygulanabilecek muayene yöntemlerine iskelet yapısı ile ilgili ölçümlerin dahil edilmesi yarar sağlayabilir. Bunun için daha geniş gruplarla yapılacak eşik değer belirleme çalışmalarına ihtiyaç vardır.UPPP ile, ameliyat sonrasında belli bir standartta orofarinks elde etmek de amaçlanmaktadır. Olguların yumuşak damak özellikleri, Müller manevrası ile retropalatal kollaps oranları ve retropalatal mesafe bulguları değerlendirildiğinde bu amaca ulaşıldığı görülmüştür.Uvula boyunun kısa olması veya sert damak ? uvula kökü arası mesafenin kısa olması halinde AHI azalmamaktadır. UPPP sırasında yumuşak damağa ve uvulaya daha aşırı rezeksiyon yapmanın; velofaringeal yetmezlik, CPAP kullanırken ağız kaçağı meydana gelmesi gibi komplikasyonlarla sonuçlanabileceği gibi ek yarar sağlamadığı görülmüştür.
Dudak kanserlerinde tümör dokusunun preoperatif ultrasonografik bulgularının histopatolojik bulgular ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Dudaklar, yaşamsal ve sosyal işlevleri nedeniyle insan vücudundaki önemli anatomik yapılardır. Dudaklarda gelişen kanserler önemli bir sağlık sorunu oluşturmaktadır. Dudak kanserleri genellikle alt dudakta gelişir ve en sık rastlanan histopatolojik tip yassı hücreli kanserdir. Bu kanserlere en uygun tedavinin planlaması için tümörlerle ilgili temel özelliklerin saptanması çok önemlidir. Bu çalışmada, dudak kanserli olgularda preoperatif tümör boyutu, derinliği ve karakteristik özelliklerinin belirlenmesinde ultrasonografik incelemenin rolünü ve etkinliğini incelemeyi amaçladık.Çalışmaya Kasım 2009 - Nisan 2011 tarihleri arasında dudak kanseri ön tanısı ile cerrahi girişim uygulanan 18 olgu dahil edildi. Bu olgulara preoperatif USG yapılarak tümör özellikleri (boyut, derinlik, karakteristik özellikler, vs.) kaydedildi. Bu işlemden sonra her olguya özgü cerrahi girişim uygulandı ve tümör dokusu histopatolojik inceleme için Patoloji laboratuarına gönderildi. Patoloji laboratuarında yapılan histopatolojik değerlendirmede tümörün tipi ve alttipi, tümör dokusunun boyutu, derinliği ve karakteristik özellikleri kayıt altına alındı. Ultrasonografik ve histopatolojik incelemelerde elde edilen veriler, tümör boyutu, derinliği ve karakteristik özellikleri açısından istatistiksel olarak analiz edildi.Tümör dokusunun boyutu ve derinliği açısından yapılan istatistiksel analiz sonucunda ultrasonografik ve histopatolojik veriler arasında orta düzeyde anlamlı ilişki bulundu (p=0.004 ve 0.041; r=0.45 ve 0.60). Ultrasonografinin epidermis ve subepidermis tutulumu ve kas invazyonu varlığı açısından yüksek duyarlılık ve olumlu öngörü gösterdiği saptandı. Yassı hücreli kanserli olguların histopatolojik diferansiyasyonu ile ultrasonografik olarak saptanan RI değeri ve homojenite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. (p=0.034, p=0.030).Yaygın kullanım alanı olan, kolaylıkla uygulanabilen, ucuz ve radyasyon riski taşımayan USG, dudak kanserli olgularda tümör boyutunun, derinliğinin ve karakteristik özelliklerinin belirlenmesi için preoperatif kullanılabilecek bir yöntemdir.
Nazal polipozisli hastalarda uyku paterni ve kalitesinin incelenmesi
Giriş: Bu çalışmanın amacı nazal polipozisli kronik rinosinüzit hastalarının ameliyat öncesi ve sonrası uyku paterninde ve kalitesinde olan değişiklikleri subjektif ve objektif parametrelerle incelenmektir.Gereç ve Yöntem: 22 nazal polipozisli kronik rinosinüzit hastası değerlendirmeye alındı. Tüm hastalar nazal endoskopi, akustik rinomanometri, bilgisayarlı tomografi ve polisomnografi ile değerlendirildi. Hastalara fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisinden 1 hafta önce Pittsburgh uyku kalitesi indeksi, epworth uykululuk skalası anketleri ile polisomnografik tetkik uygulandı. Tüm tetkikler operasyondan 6 ay sonra tekrarlandı.Bulgular: Operasyon sonrasında nazal rezistansın anlamlı derecede azaldığı izlendi (p=0.010). Uyku kalitesini değerlendiren PUKİ ve gündüz uykululuğu değerlendiren ESS skorları operasyon sonrasında anlamlı derecede düştüğü izlendi (p=0.0001) (p=0.0001). Operasyon öncesi toplam apne sayıları ortalama 25.41 ve apne hipopne indeksi 13.32 iken operasyon sonrasında anlamlı derecede gerileyerek apne sayıları ortalama 7.77'ye apne hipopne indeksi de 11.21'e düştüğü izlendi(p=0.09) (p=0.019).Sonuç: Nazal polipozisli kronik rinosinüziti olan hastalarda fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisinin uyku paterni ve uyku kalitesi üzerine olumlu etkilerinin olduğu izlenmektedir. Nazal polipozisli kronik rinosinüzit, uyku ilişkili solunum bozuklukları için predispozan bir faktör olabilir.
Demir eksikliği anemisi olan hastalarda tedavi öncesi ve tedavi sonrası saf ses odyometri ve timpanometri bulgularının karşılaştırılması
Amaç: Demir elementi, vücut metabolizmasında oksijenin dokulara taşınmasında ve depolanmasında, protein, DNA ve RNA sentezinde, mitokondride elektron taşınmasında ve daha birçok metabolik olayda hayati öneme sahip bir elementtir. Bu elementin eksikliğiyle meydana gelen anemi nedeniyle oluşan doku hipoksisi, hücresel düzeyde etkilenmelere vücudun birçok yerinde patolojik etkilere neden olur. Bu tez çalışmasındaki amacımız demir eksikliği anemi tedavisinin, işitme sistemi üzerine etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye ve Hematoloji polikliniğinde 107 demir eksikliği anemili hastada, Haziran 2021-Eylül 2021 tarihleri arasında yapılmıştır. Bu hastaların tedavi öncesindeki ve tedavi sonrasındaki semptomları, kan parametreleri ve odyolojik tetkikleri yapılarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Bu çalışmadaki hastaların 100'ü kadın (%93,5) 7'si erkek (%6,5)'ti. Tedavi öncesi ve sonrası semptomların görülme sıklığı karşılaştırıldığında tinnitus, işitme kaybı, baş dönmesi şikayetlerinin tedavi sonrası azaldığı ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (sırasıyla; p<0,001, p=0,004, p<0,001). Odyometri değerleri karşılaştırıldığında, sağ kulak hava yolu (250, 500, 1000, 4000, 8000 Hz) ve kemik yolu (500, 1000 Hz) eşiği, sol kulak hava yolu (125, 250, 500, 1000, 2000, 8000 Hz) ve kemik yolu (500, 1000, 2000 Hz) eşiği istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı. Hastaların her iki kulakta timpanometrik gradiyent değeri tedavi sonrasında artmıştır (p<0,05). Sonuç: Demir eksikliği anemisi hastalarında yapılan demir tedavisi ile işitme frekanslarında düzelme olduğu görülmüştür. Anatar sözcükler: demir eksikliği anemisi, saf ses odyometri, timpanometri
Kolesteatomanın destrüktif etkisi ve hiperproliferatif kapasitesinin değerlendirilmesinde Kİ-67, CK-6 ve CK-16 ekspresyonunun önemi
Amaç: Kolesteatoma, hiperproliferatif özelliği ve destrüktif patogenezi ile orta kulak yapılarının ve çevresinin kemik yıkımına yol açar. Ki-67, sitokeratin-6(CK-6) ve sitokeratin-16(CK-16) ekspresyonunu edinilmiş ve tekrarlayan kolesteatomada araştırmayı ve bunları kemik destrüktif kapasitesi ile ilişkilendirmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda Şubat 2015 - Eylül 2018 tarihleri arasında timpanoplasti operasyonu sırasında toplanan 45 kolesteatoma dokusu ve 10 dış kulak yolu derisi olmak üzere toplam 55 hasta üzerinde prospektif bir çalışma olarak yapıldı. Kolestesteatomanın rekürren olup olmaması, operasyon sırasında kolesteatomanın yaygınlık derecesi, kemikçik hasarı ve komplikasyon varlığı dikkate alınarak bulgular kayıt altına alındı. Hastalar 4 gruba ayrıldı: Komplikasyonlu kolesteatoma, rekürren kolesteatoma, komplikasyonsuz kolesteatoma ve kontrol grubu olarak dış kulak yolu derisi. Gruplar Ki-67 ekspresyon düzeyi, CK-6 ve CK-16 boyama paternleri açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Kolesteatomalı grupların hepsinde Ki-67 indeksi kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Ek olarak, komplikasyonlu ve rekürren kolesteatoma gruplarında Ki-67 indeksi komplikasyonsuz gruba göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (sırayla p=0,015 ve p=0,001). CK-6 dış kulak yolu derisinde sadece suprabazal boyama gösterirken, kolesteatomada ise tam kat boyama paterni göstermiştir. CK-16 dış kulak yolu derisinde bazal-suprabazal boyama gösterip suprabazal tabakayı soluk olarak boyamıştır. Ayrıca, CK-16 kolesteatomalı gruplarda bazal-suprabazal (n=14) ve tam kat boyama (n=31) paterni göstermiştir. Kolesteatomalı gruplar CK-16 boyama paterni açısından karşılaştırıldığında tek anlamlı sonuç rekürren kolesteatomalı grupta komplikasyonsuz kolesteatoma grubuna göre daha yüksek tam kat boyama oranları izlenmiştir (p=0,022). Sonuç: Kolesteatomanın agresif davranışının değerlendirilmesinde Ki-67 indeksinin önemli bir patolojik parametre olduğu gösterilmiştir. Ayrıca çalışmamız, Ki-67 ve CK-16'nın rekürren kolesteatomalarla anlamlı ilişkisini gösteren ilk çalışmadır. Anahtar Kelimeler: Rekürren kolesteatoma, Komplikasyonlu kolesteatoma, Sitokeratin-6, Sitokeratin-16, Ki-67
Erken ve geç dönemde koklear implant uygulanan çocukların genel gelişim profili, sosyal-duygusal uyum becerileri ve alıcı dil becerilerinin incelenmesi
Pediatrik koklear implant (Kİ) uygulamasında, dil gelişimine etki eden en önemli faktörlerden birinin uygulamanın yapıldığı yaş olduğu ve Kİ uygulama yaşının hem bilişsel hem sosyal-duygusal gelişimi de etkilediği bilinmektedir. Bu nedenle geç dönem pediatrik Kİ kullanıcılarının, gelişim performanslarında gecikmeler görülebileceği düşünülmektedir. Bu amaçla çalışmamızda; Kİ kullanıcıları, implantasyon yaşına göre erken (≤24 ay) ve geç (>24 ay) dönem olarak iki gruba ayrılmıştır. Kİ uygulama yaşı ile birlikte işitme kaybı tanısının konulma zamanı, Kİ kullanım süresi ve aldıkları toplam eğitim süresi değişkenlerinin; çocukların gelişim düzeyleri, alıcı dil ve sosyal uyum becerileri üzerine etkisi incelenmiştir. Çalışmaya; Gaziantep Üniversitesi KBB Anabilim Dalı tarafından Kİ ameliyatı gerçekleştirilen ve odyolojik takibi yapılan 31 çocuk dahil edilmiş olup çocuğa ve ailesine ait bilgilerin yer aldığı Genel Bilgi Formu doldurulduktan sonra veri toplama araçları olarak Ankara Gelişim Tarama Envanteri (AGTE), Peabody Resim Kelime Testi (PRKT) ve Marmara Sosyal-Duygusal Uyum Ölçeği (MASDU) kullanılmıştır. Çalışma sonucunda iki gruptaki çocukların AGTE, PRKT ve MASDU puanları arasında anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca çocukların AGTE, PRKT ve MASDU puanları ile işitme kaybı tanısının konulma zamanı, Kİ uygulama yaşı, Kİ kullanım süresi ve alınan eğitim süresi ile arasında korelasyon bulunmuştur. Sonuç olarak; işitme kaybı tanısının konulma zamanı, Kİ uygulama yaşı, Kİ kullanım süresi ve alınan eğitim süresi; çocuğun genel gelişim düzeyi, dil becerileri ve sosyal-duygusal uyum düzeyi üzerine anlamlı olarak etki etmektedir. Bu nedenle erken yaşlarda yapılan implant uygulamaları, çocukların gösterdikleri performanslarda daha başarılı olmalarını sağlamaktadır. Anahtar Sözcükler: Dil gelişimi, Gelişim değerlendirmesi, İşitme kaybı, Koklear implant, Sosyal-duygusal uyum
Otoskleroz cerrahisinde kulanılan teflon piston çapının ve kemik çimento ile piston sabitlemenin işitme sonuçlarına etkisi
Bu çalışmada otoskleroz cerrahisi sonrası işitme sonuçlarının ve fonksiyonel işitme başarı oranlarının değerlendirilmesi, gelişen komplikasyonlar ve bunlara yaklaşımın değerlendirilmesi, revizyon cerrahilerinin sebepleri ve sonuçları, operasyonda kullanılan teflon piston çaplarının ve inkus ile piston arasına kemik çimento uygulanmasının işitme sonuçlarına ve fonksiyonel başarı oranlarına etkilerinin karşılaştırılması ve bunların literatür ışığında tartışılması amaçlandı. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda Eylül 2012 ile Ağustos 2020 tarihleri arasında İTİK nedeniyle opere edilen ve klinik otoskleroz tanısı alan 64 hasta (71 opere edilen kulak) incelendi. Hastaların işitme sonuçlarının fonskiyonel başarısının değerlendirilmesinde postoperatif HKA kullanıldı. Postoperatif HKA'nın 20 dB ve altında olması fonksiyonel başarı kriteri olarak alındı. Hastalar operasyonda kullanılan teflon pistonun çapına göre 0,4 ve 0,6 mm olarak iki gruba ayrıldı. Aynı zamanda operasyon sırasında inkus ile piston arasına kemik çimento kullanımına göre sınıflandırıldı. Operasyon sırasında ya da operasyondan sonra ortaya çıkan komplikasyonlar değerlendirildi vekaydedildi. Revizyon cerrahi yaptığımız hastaların revizyon nedenleri ve operasyon sonuçları değerlendirildi. Opere edilen 71 kulağın 54'ünde (%76) fonksiyonel başarı sağlandı. Piston çaplarına göre başarı oranları 0,6 mm ve 0,4 mm için sırasıyla %75 ve %84,5 olarak bulundu. Kemik çimento kullanımına göre başarı oranları ise çimento kullanılan grup için %80, kullanılmayan grup için ise %71,4 olarak bulundu. 6 hastaya (%8,4) revizyon cerrahi uygulandı ve başarı oranı %66,6 olarak bulundu. Stapedotomi, otosklerozda görülen İTİK tedavisinde uygulanan ve komplikasyon oranı düşük olan başarılı bir cerrahi yöntemdir. Sonuç olarak fonksiyonel işitme başarısı üzerine piston çapının ve kemik çimento kullanımının istatiksel olarak anlamlı bir etkisi görülmedi. Anahtar Kelimeler: Otoskleroz, Stapes cerrahisi, Hava kemik aralığı, Piston çapı, Kemik çimento
Kronik otit cerrahisinde kemikçik zincir rekonstrüksiyonu yapılan hastaların işitme sonuçlarının değerlendirilmesi
Bu çalışma kronik otitis media (KOM) nedeniyle ameliyat edilen ve kemikçik zincir rekonstrüksiyonu yapılan hastaların klinik ve odyolojik bulgularının incelenmesini amaçlayan retrospektif bir çalışmadır.Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz (KBB) Kliniği'nde 2001 Ocak -2009 Haziran tarihleri arasında KOM nedeniyle ameliyat edilen ve kemikçik zincir rekonstrüksiyonu yapılan 246 hastanın, 270 kulağının klinik ve odyolojik sonuçlarının retrospektif analizi yapıldı.Hastaların genellikle uzun süredir devam eden kulak akıntısı ve giderek artan işitme kaybı şikayetleri mevcuttu. Hastaların rutin KBB muayenesi ve otomikroskopik muayeneleri sonrasında odyolojik incelemeleri yapılarak uygun hastalar ameliyat edilmişti. Operasyon bulguları ve postoperatif takip süresince not edilen bilgiler hasta takip dosyaları incelenerek kaydedildi.Elde edilen veriler istatistiki anlamlılık açısından karşılaştırıldı. Ameliyat türleri ve kemikçik zincir rekonstrüksiyonu teknikleri sonrasında elde edilen odyolojik değerler karşılaştırıldı.Hastalara ameliyat tekniği olarak mastoidektomili timpanoplastinin, kemikçik zincir rekonstrüksiyonunda incus transpozisyonun en sık uygulandığı, kemikçik zincir defektinin ise en sık incusta meydana geldiği tespit edildi. Ameliyat tekniği olarak mastoidektomili timpanoplasti, kemikçik zincir rekonstrüksiyonu yöntemi olarak ise kemik çimento uygulaması daha başarılı bulundu.Sonuç olarak intraoperatif inkudostapedial eklem ayrılması tespit edilmişse uygun vakalarda kemik çimento uygulanması; daha ileri kemikçik patolojilerinde kemikçik transpozisyonu başarılı bulunmuştur.
Larenks kanserlerinde, tümöre ait faktörlerle servikal metastaz sıklığının ilişkisi ve bu olguların cerrahi tedavi sonuçlarının analizi
Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Kliniği'nde son on yılda (2000-2010) larenks kanseri nedeniyle primer tedavi olarak cerrahi (total veya parsiyel larenjektomi) uygulanmış olan, gerektiğinde boyun diseksiyonu yapılan ve postoperatif radyoterapi uygulanan 333 hastanın dosyaları incelendi.Olgularımızın 178'ine total larenjektomi, 76'sına supraglottik larenjektomi, 19'una suprakrikoid larenjektomi, 6'sına frontolateral larenjektomi, 20'sine vertikal larenjektomi, 17'sine laringofissür kordektomi, 17'sine endolaringeal kordektomi operasyonu yapılmıştır.Tümörün yerleşim bölgesine göre; vakaların 172'si (%51.6) glottik, 108'i (%32.4) supraglottik, 53'ü (%15.9) ise transglottik yerleşimliydi. Glottik tümörlerde %18.6 oranında servikal metastaz, %11.6 oranında occult metastaz tespit edilirken, supraglottik tümörlerde %45.3 oranında servikal metastaz, %23 oranında occult metastaz tespit edildi. Transglottik tümörlerde ise %49 oranında servikal metastaz, %22.6 oranında occult metastaz tespit edildi.Tümörün histopatolojik diferansiasyon derecesine göre; vakaların %46.5'i G1(iyi diferansiye), %40.8'i G2 (orta diferansiye) ve %12.6'sı ise G3 (kötü diferansiye) olarak tespit edildi. İyi diferansiye (G1) tümörlerde %18, orta diferansiye (G2) tümörlerde %38.2, kötü diferansiye (G3) tümörlerde %64.2 oranında servikal metastaz tespit edildi.Tümörün T evresi arttıkça servikal lenf nodu metastazı oranlarının da arttığı görüldü. T1 evreli vakalarda %6, T2 evreli vakalarda %32, T3 evreli vakalarda %34, T4 evreli vakalarda ise %51.2 servikal metastaz oranı tespit edildi.2000 ile 2010 yılı arasında kliniğimizde opere edilen 333 larenks karsinomlu hastanın 82'sinin hayatını kaybettiği ve sağkalım oranının %75,4 olduğu saptandı. Ayrıca tümör evresinin arttıkça sağkalım oranlarının da belirgin bir şekilde düştüğü gözlendi.Anahtar Kelimeler: Larenks kanseri, Lokalizasyon, Evre, Servikal lenf nodu metastazı, Sağkalım
Ani işitme kayipli hastalarda prognostik faktörler ve tedavi sonuçlarimiz
Ani işitme kaybı (AİK) üç gün içinde veya daha kısa zamanda aniden gelişen, en az üç frekansı tutan, en az 30 dB ve üzerindeki sensörinöral işitme kaybıdır. AİK etiyolojisi için birçok faktör suçlanmıştır ama kesin bir neden bulunamamıştır. Tedavisi ile ilgili ortak uygulanan bir protokol mevcut değildir. Bu çalışmada ani işitme kayıplı olguların tedavi sonuçları ve bu sonuçları etkileyen prognostik faktörler incelenmiştirAİK tanısı ile 1992-2008 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'na başvuran 95 olgu 97 kulak çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların ayrıntılı hikayesi alındı. Rutin kulak burun boğaz (KBB) muayenesi ve ayrıntılı laboratuvar incelemeleri yapıldı. Tüm olguların odyolojik değerlendirmeleri yapıldı. Radyolojik olarak kranial magnetik rezonans görüntüleme (MRG) ve bilgisayarlı tomografi (BT) çekildi. Tedavide tüm olgulara 1mg/kg steroid, meglumine diatrizoate (ürografin), diüretik ve vazodilatatör ilaçlar verildi. Bir hafta içinde başvuran olguların tedavilerine asiklovir eklendi. Bu çalışmada olguların hikaye bilgileri, klinik bulguları, işitme kaybının derecesi ve odyolojik konfigürasyonları, olguların tedaviye başlanma süresi, işitme kaybının derecesi, diabet, vertigo, tinnitus ve üst solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE) varlığı ve bu faktörlerin prognoz üzerine olan etkileri incelendiBu çalışmada olguların 57'si erkek 38'i bayan idi. Yaş aralığı 4-70 arasında idi (ortalama 47.71). Yedi (%7.2) olguda hafif, 18 (%18.6) olguda orta, 29 (%29.9) olguda ileri ve 43 (%44.3) olguda çok ileri AİK tespit edildi. Tedaviye başlama süreleri açısından erken tedaviye başlanan olgularda, tedaviye iyi yanıt açısından istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar alındı (p?0.05). AİK'li olgularda işitme kaybı şiddeti ve tedaviye iyi yanıt açısından istatistiksel olarak anlamı sonuç alındı (p?0.05). Diabeti, vertigosu olmayan AİK'li olgularda tedaviye iyi yanıt açısından, diabeti, vertigosu olan AİK'li olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar alındı (p?0.05). Tinnitus, odyolojik konfigürasyon, ÜSYE açısından AİK'li olgularda prognostik bir faktör olarak anlamlı sonuçlar elde edilemedi (p?0.05Tedaviye erken başlayan, diabet ve vertigosu olmayan, hafif ve orta dereceli AİK'li olgularda tedavide daha iyi sonuçlar alındı. Diabet, vertigo, tedaviye başlama süresi ve AİK derecesi; AİK'li olgularda anlamlı prognostik faktörlerdir.ANAHTAR KELİMELER: Ani işitme kaybı, Etiyoloji, Prognostik faktör, Tedavi
Tinnituslu hastalarda trimetazidin hidroklorür kullanımı sonrasında objektif ve subjektif testlerin karşılaştırılması
Herhangi bir uyarı olmaksızın kulaklarda veya kafa içinde algılanan ses olarak tanımlanan tinnitus, işitme sisteminin en yaygın semptomlarından biri olup kişinin yaşam kalitesini etkilemekte ve psikososyal sorunlara yol açabilmektedir. Tinnitusun patofizyolojisi tam olarak aydınlatılamamış olmakla birlikte işitsel sistemdeki anatomik ve/veya fonksiyonel bir değişim sonucu ortaya çıktığı düşüncesi genel olarak kabul görmektedir. Toplumda sık görülmesine ve hastalarda sosyal ve psikolojik problemlere yol açabilmesine karşın günümüze kadar tinnitusun değerlendirmesi için standart bir protokol oluşturulamamıştır.Bu çalışmaya polikliniğimize tinnitus şikayeti ile başvuran, dosyaları düzenli olarak tutulmuş, olguların demografik ve tıbbi özelliklerini içeren Hasta Değerlendirme Formu, tinnitusun subjektif değerlendirmesinde kullanılan Vizüel Analog Skala formu (VAS), tinnitusun değerlendirilmesini de içeren odyolojik değerlendirme formları doldurulmuş ve tedavide 3 ay boyunca düzenli olarak trimetazidin hidroklorür kullanan 12 bayan ve 28 erkek olmak üzere toplam 40 hasta dahil edildi. Hastaların dosyalarından hem tedavi öncesi ve hem de tedavi sonrası saf ses odyogram, tinnitus frakansı, tinnitus şiddeti, minimal maskaleme, rezidüel inhibisyon, subjektif değerlendirme amacıyla ise vizüel analog skala (VAS) anket formlarındaki değerler incelendi.Yapılan istatistiki analiz sonucunda hastaların subjektif testlerinden (VAS testi) tinnitus şiddeti, tinnitus sıklığı, tinnitustan rahatsızlık derecesi ve tinnitusa bağlı dikkat eksikliği şikayetlerinde anlamlı olarak ilaç kullanımı sonrasında azalma olduğu tespit edildi (p:0.000). Hastaların objektif odyolojik testlerinden tinnitus frekansı (p:0.250), tinnitus siddeti (p:0.057), minimal maskeleme seviyesi (p:0.213) ve rezidüel inhibisyon değerlerinde ise ilaç kullanımı sonrasında istatistiki olarak anlamlı bir değişiklik tespit edilemedi.
İletim tipi işitme kayıplarında tıkayıcı serumenin rolünün simülasyon ile belirlenmesi
Amaç: İşitme kaybı, periferik veya santral işitme yollarındaki patolojiden dolayı atmosferdeki ses dalgalarının algılanamamasıdır. İşitme kayıpları iletim tipi, sensörinöral ve mikst olarak üç ana gruba ayrılır. İletim tipi işitme kaybında, dış kulak veya orta kulaktaki patolojilerden dolayı ses iç kulağa iletilemez. Sensörinöral işitme kaybında ise patoloji iç kulakta veya daha da santraldedir. Yetişkin nüfusun yaklaşık %15'i işitme problemi yaşamaktadır. Yaş gruplarına göre işitme kaybı tipi değişkenlik göstermektedir. Yaş arttıkça sensörinöral işitme kaybı prevalansı artmaktadır. İletim tipi işitme kaybı ise okul çocuklarında ve 70 yaşın üstündeki kişilerde en sık görülmektedir. Dış kulak yolundaki serumene bağlı gelişen işitme kaybı, iletim tipi işitme kaybının en sık nedenidir. Serumen, dış kulak yolunun kartilaj kısmındaki sebase bezler tarafından üretilir. Dış kulak yolunun korunması, temizlenmesi ve kayganlaşmasına yardım eder. Dış kulak yolunun kendi kendini temizleme özelliğinde bozukluk olursa serumen birikimi izlenir. Bu tez çalışmasında amaç, tıkayıcı serumenin iletim tipi işitme kaybı üzerindeki etkisini göstermektir. Gereç ve Yöntem: Kulak ile ilgili bilinen herhangi bir hastalığı olmayan ve bilgilendirilmiş onamı olan 27 kişi çalışmaya dahil edildi. Bu gruba öncelikle bilateral saf ses odyometrisi yapıldı. Daha sonra serumeni taklit etmek için oyun hamuru kullanıldı. Oyun hamuruyla dış kulak yolu tamamen tıkandı. Ardından oyun hamurunun merkezine sırasıyla 1.1 mm, 2.0 mm, 2.7 mm, 3.3 mm çapında delikler açıldı ve işitme testleri tekrarlandı. Bulgular: Tıkayıcı serumenin, dış kulak yolunu tıkama oranı arttıkça işitme kaybının da arttığı tespit edildi. Tıkayıcı serumene bağlı gelişen iletim tipi işitme kaybının yüksek frekansları daha çok etkilediği gösterildi. Düşük frekanslarda anlamlı bir işitme kaybı olması için dış kulak yolundaki tıkanıklığın totale yakın olması gerektiği anlaşıldı. Sonuç: Tıkayıcı serumen, iletim tipi işitme kaybının en sık nedenidir. Tıkayıcı serumen, boyuttan bağımsız olarak işitme kaybı oluşturabilir. Periyodik kulak burun boğaz muayenesi ile bu sorun çözüme kavuşturulabilir. Anahtar sözcükler: İletim tipi işitme kaybı, Serumen, Saf ses odyometri, Dış kulak yolu darlığı
İletim tipi işitme kayıplı hastaların gürültüde konuşmayı anlama becerilerinin değerlendirilmesi
İletim tipi işitme kaybı (İTİK) iç kulağa iletilen sesin dış ya da orta kulakta bir problemden dolayı engellenmesinden kaynaklanmaktadır. İTİK olan bireylerin gürültülü ortamlarda konuşmayı anlama ile ilgili sorunları bulunmaktadır. Rutin olarak kullanılan konuşma testleri gürültüde konuşmayı anlamayı ölçmezler. Bu testler sessiz kabinlerde, tek veya üç heceli kelimeler kullanılarak uygulanmakta ve günlük yaşam koşullarını yansıtmamaktadırlar. Cümle ile yapılan konuşma testleri günlük iletişim koşullarına daha yakın ve kelime testlerinden daha güvenilirdirler. Gürültüde konuşmayı anlama testi HINT fonksiyonel işitmeyi cümle ile konuşmayı anlama testi (KAEc) kullanarak sessiz ve gürültünün olduğu durumlarda ölçmektedir. Çalışmamızın amacı; bilateral İTİK olan yetişkin bireylerin gürültüde konuşmayı anlama becerilerini Türkçe HINT (THINT) ile değerlendirmektir. Bilateral hafif-orta derecede İTİK'lı bireylerden oluşan çalışma grubunda ve normal işiten kontrol grubunda 15 kadın 15 erkek toplam 30 birey bulunmaktadır. Çalışma grubunun yaş ortalaması 30.27±7.5 kontrol grubunun ise 29.97±6.9'dur. Her iki grubunda KAEc'leri sessiz konumda, gürültü önde, gürültü sağda, gürültü solda olarak kulaklıklarla ölçülmüştür. Kontrol grubunun HINT skorları; sessiz durumda 18,90±1.92 dB, gürültü önde - 3.07±0.69 dB SGO, gürültü sağda -11,07±0.91 dB SGO, gürültü solda - 11.37±1.03 dB SGO'dur. Çalışma grubunun HINT skorları; sessiz durumda 50.93±7.44 dB, gürültü önde-0,67±1.09 dB SGO, gürültü sağda -2.57±2.3 Db SGO, gürültü solda -2,97±2.14 dB SGO'dur. Tüm HINT koşullarında her iki grup arasında belirgin farklılıklar bulunmuştur. Sonuç olarak çalışmamız İTİK olan yetişkin bireylerin gürültüde konuşmayı anlamak için normal işiten yetişkinlere göre daha yüksek sinyal gürültü oranına ihtiyaç duyduklarını göstermiştir.Anahtar kelimeler: T-HINT, İletim tipi işitme kaybı, gürültü, orta kulak.
Uyarılmış işitsel beyin sapı cevaplarının klinik standardizasyonu
Amaç: Bu çalışmanın amacı gelecekte benzer hastaların sonuçlarını değerlendirmede referans oluşturmak üzere Uyarılmış İşitsel Beyin Sapı Cevaplarının yaş ve cinsiyete göre klinik standardizasyonu belirlemektir.Yöntem: 2005-2009 yılları arasında yapılan Uyarılmış İşitsel Beyin Sapı Cevapları retrospektif olarak taranmıştır. Kulak muayenesi, Timpanogram ve Saf Ses Odyometrisi normal olan bireyler çalışmaya dahil edilmiştir. 90 dB'de ölçülen Uyarılmış İşitsel Beyin Sapı Cevapları I, II, III, IV ve V. dalga latansları ile I-III, III-V ve I-V dalgalar arası latanslarında sağ ve sol kulak, yaş grupları, kadın ve erkek cinsiyetleri ile cinsiyet-yaş grupları arasında farklılık olup olmadığı değerlendirilmiştir.Bulgular: ABR testinde 90 dB'de I, II, III, IV ve V. dalga latansları ile I-III, III-V ve I-V dalgalar arası latansları bakımından sağ ve sol kulak arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. I, II, III, IV ve V. dalga latansları ile I-III, III-V ve I-V dalgalar arası latanslarının yaş gruplarına göre değişiklikler gösterdiği görülmüştür. Erkeklerde III ve V. dalga latanslarının kadınlardan istatistiksel olarak anlamlı derecede uzun olduğu görülmüştür. I, II ve IV. dalga latansları ile I-III, III-V ve I-V dalgalar arası latansları bakımından kadın ve erkek cinsiyetleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür. I, II, III, IV ve V. dalga latansları ile I-III, III-V ve I-V dalgalar arası latanslarının cinsiyet-yaş gruplarına göre değişiklikler gösterdiği görülmüştür.Sonuçlar: ABR dalga latansları ve dalgalar arası latansları klinikler arası farklılıklar gösterir. Ulusal ya da uluslararası anlamda standart değerler olmadığından her klinik öncelikle kendi normal değerlerini tespit etmeli ve kendi standartlarını oluşturmalıdır.Anahtar kelimeler: ABR, normal işitme, klinik standardizasyon
Hipotiroidi ve hipertiroidi hastalığında işitsel beyin sapı cevaplarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada amaç hipotiroidi ve hipertiroidi hastalarının odyometri ve işitsel beyin sapı cevapları değerlendirilerek tiroid hormon değişikliklerinin işitme yolakları üzerine etkisinin araştırılması, hipotiroidi ve hipertiroidi hastalarının işitme kaybı açısından risk altında olup olmadıklarının belirlenmesidir.Yöntem: Haziran 2008-Temmuz 2009 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji polikliniğinde yeni tanı alan, 20-50 yaş arası 25 hipertiroidi (Graves, Multinodüler Guatr) ve 25 hipotiroidi (Hashimato hipotiroidisi) hastası çalışmaya alındı.. Hastalara odyometri ve ABR ölçümleri yapıldı.Bulgular: Hipertiroidi hastalarında odyometri bulgularında normal kontrol grubu ile karşılaştırıldığında özellikle yüksek frekanslarda sensörinöral işitme kaybı saptandı. ABR sonuçlarında kontrol grubuyla karşılaştırldığında anlamlı bir farklılık saptanmadı.Hipotiroidi hastalarında odyometrik bulgular yorumlandığında kontrol grubu ile karşılaştırıldığında özellikle yüksek frekanslarda sensörinöral işitme kaybı saptandı.Hipotiroidi grubuyla kontrol grubunun ABR ölçümleri kıyaslandığında I., III., V. dalga latansları ve I-III, I-V interpik latansları hipotiroidi grubunda yüksek olsa da, I. dalga latansı ve III-V ve I-V interpik latansları arasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmazken (p>0,05), III., V. dalga latanları ve I-III interpik latansı arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). ABR dalgalarındaki bu değişiklikler hipotiroidide retrokokleer problemlerin olduğunu düşündürmektedir.Sonuç: Bizim çalışmamızda çıkan sonuçlar hem hipertiroidi hem de hipotiroidi hastalığının işitme yolaklarını üzerinde etkili olabileceğini düşündürmektedir.Anahtar sözcükler: Hipertiroidizm, hipotiroidizm, odyometri, ABR, işitme kaybı
Alerjik rinitli hastalarda kan homosistein düzeyi
Amaç: Alerjik riniti olan hastalarda kan homosistein düzeyinin belirlenmesiYöntem: Prospektif çalışma, Eylül 2009 ? Ekim 2009 tarihleri arasında Düzce Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda alejik rinit tanısı alan 20 hasta ve 20 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 18? 45 yaş arası 40 olguda yapılmıştır. Anamnez, muayene ve prick test ile alerjik rinit tanısı düşünülen hastalardan ve sağlıklı kontrol grubundan periferik kan örneği alınarak Homosistein düzeyi bakılmıştır. Olgular alerjik rinitli olup olmamalarına göre 2'ye ve nasal patolojilerinin olup olmamasına göre 4 gruba ayrılmıştır. Varyans analizi ve Ki-Kare testi istatistiksel analizde kullanılmıştır.Bulgular: Olguların 27'si kadın (% 67,5) ve 13'ü erkek (% 32,5) idi. Riniti olan 20 olgunun 13 (% 65)'ünde yıl boyu rinit, 7 (% 35)'sinde mevsimsel rinit mevcuttu. Cilt prick test 20 hastanın 11 (% 55)'inde pozitif idi. Pozitif olan hastalar içinde % 66,7 oranında en sık Akar I-II (Dermatophagoides pteronyssinus ve Dermatophagoides farinae) etken olarak tespit edildi. Vaka ve kontrol grupları arasında kan homosistein değerleri açısından (ki-kare 102,3, P>0,05) anlamlı farklılık saptanmamıştır. Mevsimsel alerjik rinit ve perennial alerjik rinitli hastalar arasında homositein değerleri açısından (ki-kare 25,8, P>0,05) anlamlı farklılık saptanmamıştır.Sonuçlar: Alerjik rinit; toplumda yüksek prevelansda görülmesi, tedaviye rağmen düşük remisyon göstermesi (%10? 23) ve astım ile (% 38) olan birlikteliğinden dolayı önemli bir klinik problemdir. Ayrıca epidemiyolojik çalışmalar kandaki yüksek total homosistein konsantrasyonunun kardiyovasküler hastalıklar için bağımsız bir risk faktörü olduğunu göstermiştir. Çalışmamızda alerjisi olan hastalar ve sağlıklı bireyler arasında homosistein seviyeleri açısından istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunamamıştır.Anahtar Kelimeler: Alerjik rinit, homosistein, Akar I- II (Dermatophagoides pteronyssinus ve Dermatophagoides farinae)
Presbiakuzili hastaların gürültüde konuşmayı anlama becerilerinin değerlendirilmesi
İletişim insanoğlunun yaşamında çok önemli yer tutmakla beraber yaş ile birlikte iletişim becerilerinde birtakım bozulmalar başlar. Presbiakuzi, yaşla birlikte görülen sensörinöral tipte bir işitme kaybıdır. Presbiakuzisi olan bireylerin arka plan gürültünün olduğu durumlarda gürültüde konuşmayı anlama şikayetleri olmaktadır. İşitme testlerinde rutin olarak kullanılan konuşma testleri gürültüde konuşmayı anlamayı ölçmezler. Tek heceli ve üç heceli kelimeler genellikle sessiz koşullarda uygulanmakta olup gerçek yaşam koşullarını yansıtmazlar. Cümlelerle konuşmayı anlama (KAEc) testleri gerçek yaşam koşullarına daha yakın ve güvenilirdir. Gürültüde konuşmayı anlama testi HINT fonksiyonel işitmeyi KAEc ile sessiz ve arka plan gürültünün olduğu durumlarda ölçer. Çalışmamızın amacı yaş ve presbiakuzinin gürültüde konuşmayı anlama üzerine etkisini Türkçe HINT ile araştırmaktır. Çalışmamızda hem presbiakuzisi olan grupta; hem de normal işiten grupta 15 kadın, 15 erkek, 30 birey bulunmaktadır. Hasta grubunun yaş ortalaması 64.50±9.2, kontrol grubunun yaş ortalaması 59.57±7.9'dur. Her iki grubun da KAEc eşikleri sessiz konumda, gürültü önde, gürültü sağda, ve gürültü solda, kulaklıklarla ölçülmüştür. Kontrol grubu HINT sonuçları; sessiz konumda KAEc 26.23 dB, gürültü önde -0.70 dB sinyal gürültü oranı (SGO), gürültü solda -8 dB SGO, gürültü sağda -7.43 dB SGO'dur. Çalışma grubu HINT sonuçları; sessiz konumda KAEc 45.60 dB, gürültü önde 1.17 dB SGO, gürültü sağda -3.17 dB SGO, gürültü solda -3.33 dB SGO'dur. Tüm HINT koşullarında gruplar arası belirgin farklılıklar vardır. Elde ettiğimiz bulgulara göre presbiakuzisi olan bireyler normal işiten akranlarından daha fazla SGO'ya ihtiyaç duymaktadırlar. Kontrol grubu, çalışma grubundan daha iyi sonuçlar almasına rağmen normal işiten genç bireylerden daha fazla SGO'ya ihtiyaç duydukları gözlenmiştir. Sonuç olarak çalışmamız gösterdi ki; arka plan gürültü varlığında konuşmayı anlama, yaş ve yaşa bağlı işitme kaybı presbiakuziden etkilenmektedir.
Kronik otit cerrahisinde; preoperatif, peroperatif özellikler ve postoperatif sonuçların analizi ve bunları etkileyen faktörler
Kronik Otit Cerrahisinde; Preoperatif, Peroperatif Özellikler ve Postoperatif Sonuçların Analizi ve Bunları Etkileyen FaktörlerÇalışmamız, KOM cerrahisi yapılan hastaların preoperatif ve intraoperatif bulgularının ve postoperatif sonuçlarının incelenmesini ve cerrahi başarısını etkileyen faktörlerin gözden geçirilmesini amaçlayan retrospektif özellikte bir arşiv çalışmasıdır.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, Ocak 2007 - Haziran 2012 tarihleri arasında kronik otitis media tanısı ile opere edilen 1398 hastanın 1510 kulağı preoperatif ve intraoperatif özellikler açısından, postoperatif sonuçlarına ulaşılan 356 hastanın 376 kulağı da postoperatif sonuçlar açısından analiz edilmiştir.Çalışmamızda, vakalar otomikroskopik muayene ve operasyon bulgularına göre tanı açısından altı alt guruba ayrılmıştır. En sık tanı %39,9 oranında kronik basit otitis media olarak bulunmuştur. Vakaların büyük çoğunluğuna mastoidektomisiz timpanoplasti uygulanmıştır. Kolesteatom hastalarında sıklıkla açık teknik operasyon tercih edilmiştir. Hastaların otomikroskopik muayenelerinde en sık santral perforasyonlarla karşılaşılmıştır.Takipli vakalarda, işitme ve greft başarısını etkileyen faktörler incelenmiştir. Postoperatif tüm hastalarda %75,8 işitme başarısı elde edilmiştir. İşitme başarısı en yüksek kronik basit otit vakalarında olurken, en kötü kolesteatoma ve timpanoskleroz vakalarında görülmüştür. Ameliyat öncesi işitme düzeyi ve kemikçiklerin ve özellikle de stapesin durumu, orta kulak mukozasının durumu işitme başarısı açısından etkili bulunmuştur.Çalışmamızda, tüm hastalık guruplarında greft tutma başarısı %78,6 olarak bulunmuştur. Greft başarısı en yüksek santral perforasyonlarda olurken, önde ve total perforasyonlarda daha düşük olarak bulunmuştur. Orta kulak mukozasının durumu da greft başarısını etkileyen önemli bir faktör olarak bulunmuştur. Mastoidektominin ve aditus ve antrum geçişinin greft başarısı üzerine anlamlı bir etkisi olmadığı bulunmuştur. Pediatrik hastalarda da greft başarısı açısından erişkinlerle fark saptanmazken, ileri yaşlarda greft başarısının düştüğü belirlenmiştir.Sonuç olarak, kronik otitis mediada cerrahi başarıyı etkileyen pek çok faktör bulunmaktadır. Bu faktörler dikkatlice incelenerek, her vaka için uygun bir tedavi planı yapılmalıdır.Anahtar Kelimeler: otitis media, kolesteatoma, timpanoplasti
Ratlarda deneysel septum cerrahisinde Bioglue kullanımının etkinliği
Bu çalışmada deneysel nazal septum cerrahisi sonrası nazal tampona alternatif olarak kullanılabilecek olan albumin-gluteraldehit bazlı doku yapıştırıcısının (Bioglue) mukoperikondrium ve nazal septuma olan etkilerinin histopatolojik olarak incelenmesi planlandı.Çalışmamız Haziran 2010 ve Ağustos 2010 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hayvan Üretme ve Araştırma Laboratuarında gerçekleştirildi.10 adet sıçan çalışma grubu, 6 adet sıçan kontrol grubu olarak belirlendi. Sıçanlar iki gruba ayrıldı. 1. Grupta septuma mukoperikondrial elevasyon sonrası bioglue uygulanarak mukoperikondrium septuma sabitlendi. 2. grup kontrol grubu olarak belirlendi ve bu grupta mukoperikondrial elevasyon sonrası mukoperikondrium septum üzerine merocel tampon uygulanarak sabitlendi.İki grup postoperatif hematom oluşumu açısından karşılaştırıldı. 2. hafta ve 4. haftalarda mukoperikonrium ve septumdan histopatolojik incelemeler için doku örnekleri alındı. Örnekler ışın mikroskopu ile değerlendirildi.Alınan doku örneklerinde çalışma grubundaki sekiz örnekte yabancı cisim reaksiyonu, silia ve goblet hücre hasarı ve tüm olgularda septal perforasyon izlenirken kontrol grubunda bu bulgular izlenmedi.Sonuç olarak bioglue'nun nazal kartilaj septum ve mukozada hasara neden olması sebebiyle nazal septum cerrahisinde doku yapıştırıcısı olarak kullanılmasının uygun bir tercih olmadığı düşünülmektedir.ANAHTAR SÖZCÜKLER, Nazal septum, Bioglue, Mokoperikondrium, Nazal tampon, Rat
Ventilasyon tüpü takılan hastalarda erken dönem otore gelişimini önlemede sistemik ya da lokal antibiyotik tedavisinin etkisi
Efüzyonlu otitis media (EOM), akut enfeksiyon semptom ve bulguları olmadan orta kulak boşluğunda sıvı birikimi ile karakterize bir hastalıktır. Çocukluk çağında görülen işitme kayıplarının önemli bir nedenidir. En yaygın ve etkin tedavi seçeneği ventilasyon tüpü (VT) uygulamasıdır. EOM'de VT ile tedavi olmasına rağmen bazı komplikasyoları vardır. En sık komplikasyon postoperatif otoredir. Bu çalışmada postoperatif erken dönem otoreyi önlemede oral ve topikal antibiyotik kullanımının etkileri ve tedavilerin maliyetleri araştırıldı.Çalışmaya Haziran 2010 ile Ekim 2011 tarihleri arasında yaşları 3-16 arasında değişen 60 hastada yapıldı. Postoperataif erken dönem otore gelişimi yönünden 2 hafta takip edildi ve her grup 20 hastadan oluşmaktaydı. Birinci gruptakilere postoperatif dönemde 1 hafta süreyle oral yolla Amoksisilin Klavulanik asit verildi. İkinci gruptakilere postoperatif dönemde 1 hafta süreyle Siprofloksasin kulak damlası verildi. Üçüncü gruptakilere tedavi verilmedi. Tüm hastalara analjezik ve antipiretik olarak parasetamol oral süspansiyon verildi. Postoperataif erken dönem otore oranları sırasıyla %5, %10, %15 olarak bulundu ve gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Toplam otore oranı ise %10 idi. Gruplar maliyet yönünden karşılaştırıldı ve en düşük maliyet 1.26? ile kontrol grubunda izlendi.Sonuç olarak postoperatif erken otoreyi önlemede proflaktik tedavi verilen gruplar ile kontrol grubu arasında anlamlı fark izlenmedi. Tedavi maliyetleride göz önüne alındığında, VT sonrası otoreyi önlemek için proflaktik olarak lokal veya sistemik antibiyotik tedavisi verilmeyip eğer postoperatif herhangi bir dönemde otore gelişirse buna yönelik tedavi planlanabilir.ANAHTAR KELİMELER, Efüzyonlu otitis media, ventilasyon tüpü, otore, ototopikal damla, komplikasyon.
Kemiğe implante edilebilir işitme cihazı uygulamalarının klinik ve odyolojik sonuçlarının araştırılması
Çift taraflı iletim tipi ve/veya mikst tip işitme kaybına sahip hastalar, odyolojik açıdan uygun amplifikasyon yönteminin belirlenmesi ve gerekli fonksiyonel kazancın sağlanabilmesi açısından oldukça zor vakalardır. Bu hastaların konuşmayı ayırt etme fonksiyonları da önemli ölçüde etkilenmektedir. Konvansiyonel işitme cihazlarından yeteri kadar yararlanamayan iletim tipi ve/veya mikst tip işitme kayıplı hastalara kemik iletimine yönelik bir takım amplifikasyon sistemleri uygulanmaktadır.Kemiğe implante edilebilir işitme cihazı (BAHA) iletim tipi ve/veya mikst tip işitme kayıplı hastalara uygulanan en başarılı yöntemlerden biri olarak kabul edilmektedir. Titanyum implantlar kafatası kemiğine implante edilerek, kulak arkası kemik iletim cihazlarına nazaran daha iyi sonuçlar alınmaktadır. Bu çalışmanın amacı, BAHA uygulamasının klinik ve odyolojik sonuçlarının araştırılmasıdır.Bu çalışma klinik ve odyolojik açıdan BAHA uygulamasına karar verilmiş 16 hastadan oluşmaktadır. Çalışmada, ameliyat öncesinde ve sonrasında hava yolu ve kemik yolu eşiklerinde anlamlı farklılık olmadığı görülmüştür. Serbest sahada cihazsız ve BAHA'lı olarak yapılan odyometrik tetkikler sonucunda ise anlamlı farklılık tespit edilmiştir. Serbest sahada ve BAHA'lı iken, sessiz ortamda ve S/G oranının 10 dB olduğu ortamda konuşmayı ayırt etme fonksiyonunda da istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmüş olup, BAHA uygulamasının fonksiyonel kazancı olumlu yönde etkilediği belirlenmiştir. Aynı zamanda, BAHA uygulaması yapılan hastaların cihaza yönelik memnuniyet düzeyi oranının %93.7 olduğu görülmüştür. Sonuç olarak BAHA'nın iletim ve/veya mikst tip işitme kaybına sahip hastalarda, odyolojik açıdan fonksiyonel kazançlarının ameliyat öncesine göre daha iyi olduğu düşünülmektedir. Ameliyat öncesinde ve sonrasında konuşmayı ayırt etme fonksiyonlarında anlamlı farklılık gözlenmesi nedeniyle BAHA'nın başarılı bir uygulama olduğu düşünülmektedir.
Konuşma akıcılığı sorunu olan bireylerde kontralateral supresyon değerlerini normal bireylerle karşılaştırmak
Kekemelik dünyada yaygın olarak gözüken bir konuşma bozukluğudur. Kekemelik özellikle seslerin veya hecelerin tekrarlanmasını, seslerin uzatılmasını, aralıklı konuşmayı, yarım bırakılmış kelimeleri, seslerin üretilememesini, gereken kelime yerine bir başkasının kullanılmasını olarak tanımlanabilir. Supresyon bir kulağa OAE yapılırken kontralateral kulağın geniş bant gürültü ile uyarılması sonucu OAE amplitüdlerinde azalması olarak tanımlanır. Çalışmamıza herhangi bir sağlık ve işitsel problemi olmayan, yaşları 18-56 arasında 30 akıcı konuşma bozukluğu olan ve 30 normal akıcı konuşmaya sahip birey dahil edilmiştir. Her iki grubun odyogram, TEOAE, DPOAE ve KLS ölçüm değerleri karşılaştırılmıştır.TEOAE testinde sağ kulakta 2000-3000-4000 Hz sinyaldeğerlerinde kontrol grubu çalışma gruba göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). KLS testi sonuçları değerlendirildiğinde; kontrol grubunda sağ kulak sinyal değerlerinin çalışma grubuna göre 2000, 3000, 4000 Hz?de anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Üç ve daha fazla frekanstaki TEOAE supresyon sayıları değerlendirildiğinde sağ kulak sinyal supresyon değerlerinde kontrol grubun çalışma gruba göre anlamlı derece de iyi bulunmuştur. Sonuç olarak; akıcı konuşma bozukluğu olan bireylerde KLS değerlerindeki azalmanın kontrol grubuna göre az olduğu saptanmıştır. Bu durum efferent sistemde meydana gelen patolojik değişiklik olabileceği sonucunu ortaya çıkarmaktadır.Anahtar kelimeler: Kekemelik, medial olivokoklear sistem, kontralateral supresyon, otoakustik emisyon, işitme64
Postlingual koklear implant hastalarının yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Koklear implant post-lingual işitme kayıplı erişkinlerde ve konjenital işitme kayıplı çocuklarda önemli tedavi seçeneklerinden biridir. Performansı son yıllardaki gelişmelerle birlikte daha da artmıştır. Koklear implantın başarısında odyolojik faktörlerle birlikte psikososyal faktörler de değerlendirilmelidir.Hastanın işitme performansı ile birlikte günlük aktiviteleri, sosyal hayatı ve kendine güveninde oluşan değişiklerde oldukça önemlidir. Hayat kalitesi;kültür ve değer sistemlerine göre bulunduğu pozisyonunu algılama şeklidir. Kişinin amaçları,ilgileri, beklentileri ve standartları bu kavramın içerisindedir.Bireylerin fiziksel durumları,bağımsızlıkları, sosyal ilişkileri ve psikolojik durumları hayat kalitesi anlayışını etkilemektedir1.Bu nedenle çalışmamızda amacımız koklear implantın işitsel katkısı ile beraber cihaz kullanım süresince hastaların öznel fikirlerinden yola çıkarak, hastaların cihazdan memnuniyetlerini, yaşam kalitesini ve psikososyal durumunu araştırmaktır.Kliniğimizde postlingual koklear implant olmuş 30 hastaya,implant kullanmaya başladıktan en az 1 ay sonra,1.ay ila 2.yıl takip süreçlerinde öncelikle demografik bilgilerin oluştuğu bir form doldurularak sonrasında jenerik bir yaşam kalitesi ölçeği olan WOQOLbref yaşam kalitesi kısaltılmış ölçeği,hastaların mevcut anksiyete ve depresyon derecelerini değerlendirmek amacıyla Beck anksiyete ve Beck depresyon ölçekleri,kullanılan koklear implant cihazından algılanan faydayı değerlendirmek için cihaz memnuniyeti envanteri olan IO-IHA uygulanmıştır.Anahtar Kelimeler: Postlingual, Koklear İmplant, Yaşam Kalitesi
Omega-3 yağ asidinin trakeotomi sonrası laringotrakeal stenozu önleyici etkisi
Amaç: Bu çalışmada deneysel trakeotomi sonrası oluşabilecek komplikasyonlardan, laringotrakeal stenozu önlemek amacıyla kullanılan omega-3 yağ asidinin etkinliğinin incelenmesi planlandı. Materyal Metod: Çalışmamız Ağustos 2012 ve Eylül 2012 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hayvan Üretme ve Araştırma Laboratuvarında gerçekleştirildi. On iki adet çalışma grubu, 12 adet kontrol grubu olarak toplam 24 sıçanla çalışmaya başlandı ve çalışma grubundan 10, kontrol grubundan 9 sıçanla çalışma tamamlandı. Sıçanlara trakeotomi açıldıktan sonra çalışma grubuna omega-3 yağ asidi, kontrol grubuna ise serum fizyolojik uygulandı. Sıçanlar 1. haftada dekanüle edilip, toplam 3 hafta takip edildi. Hayvanlar sakrifiye edilip trakeaları çıkartıldı. Histopatolojik olarak enflamasyon şiddeti, fibrozis derecesi, trakeanın maksimum ve minimum duvar kalınlıkları, trakea lümeninin maksimum ve minimum genişlikleri değerlendirildi. Çıkan sonuçlarla stenoz indeksi hesaplanarak istatistiksel değerlendirme yapıldı. Sonuç: Çalışma grubu ile kontrol grubu incelendiğinde parametreler arasında anlamlı fark bulunamadı. Omega-3 yağ asidinin trakeotomi sonrası oluşabilecek laringotrakeal stenozu önlemede etkisi görülmedi. ANAHTAR KELİMELER: Omega-3 yağ asidi, trakeotomi, laringotrakeal stenoz
Ratlarda miringotomi sonrası oluşan miringoskleroz gelişim sürecine omega-3 yağ asitlerinin etkisi
Miringoskleroz timpanik membranın lamina propriasında meydana gelen kollajen yapının hiyalin dejenerasyonu ve kalsifikasyonu sonucu oluşan bir patolojidir. Timpanik membran hasarı sonrasında, efüzyonlu otitis media tedavisinde yapılan miringotomi sonrası ve ventilasyon tüpü uygulamaları sonrasında görülür. Timpanik membran hasarı oluşturularak deneysel miringoskleroz oluşumunu inceleyen pek çok çalışma mevcuttur. Bu çalışmalarda miringoskleroz gelişimi farklı yönleriyle ortaya konmuştur. Miringotomi sonrasında oluşan inflamasyon, artan oksijen konsantrasyonuna bağlı oluşan serbest oksijen radikalleri fibrozis ve kalsifikasyon ile seyreden miringoskleroz gelişimine neden olur. Miringoskleroz gelişimini önlemek için pek çok antioksidan, antiinflamatuar ve antifibrotik ajan ile çalışmalar yapılmıştır. Omega-3 yağ asitlerinin antioksidan, antiinflamatuar ve antifibrotik etkileri yapılan çok sayıda çalışma ile kanıtlanmış olmasına rağmen timpanik membran perforasyonlarının iyileşmesi ya da miringoskleroz gelişimi ile ilgili literatürde çalışmaya rastlanmadı. Çalışmamızda omega-3 yağ asitlerinin miringoskleroz gelişimi üzerine etkileri araştırıldı. Çalışmamızda 24 adet Wistar-Albino rat kullanıldı. Standart miringotomi yapıldıktan sonra ratlar rastgele her grupta 6 rat olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Birinci gruba tedavi verilmedi. İkinci gruba miringotomi sonrası topikal serum fizyolojik, 3. gruba topikal omega-3 ve 4. gruba da orogastrik gavaj yoluyla sistemik omega-3 verilmiştir. On dört günlük iyileşme süresi sonrasında ratlar sakrifiye edildi. Otomikroskopik muayene yapılmasının ardından ratların timpanik membranları histopatolojik inceleme yapılmak üzere çıkartıldı. Histopatolojik olarak timpanik membran kalınlığı ölçüldü, inflamasyon ve miringoskleroz skorlaması yapıldı. Çalışma sonucunda kontrol grubu ile topikal omega-3 uygulanan grup arasında ve kontrol grubu ile oral omega-3 uygulanan grup arasında timpanik membran kalınlıkları açısından anlamlı fark görülse de inflamasyon skoru ve miringoskleroz açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi. Omega-3 yağ asitlerinin miringotomi sonrası oluşan mirinoskleroz gelişimini önleyici bir etkisi görülmedi.
Çocukluk yaş grubunda tonsillektomi ameliyatı sonrası hastaların boy-kilo değişimi üzerine tonsillerin kütle ve boyutunun etkisi
Tonsillektomi ameliyatı, kulak burun boğaz kliniklerinde özellikle çocukluk çağında en sık yapılan cerrahilerdendir. Her ne kadar sık yapılan bir cerrahi olsa da cerrahi planlanan çocuklarda ve ailelerde yaygın anksiyeteye yol açmaktadır. Bu sebeple ameliyatın gerekliliği, riskleri, olumlu ve olumsuz yönleri hastaya ve hasta yakınlarına iyi bir şekilde anlatılmalıdır. Ameliyat sonrası beklentilerden biri de çocuğun gelişiminde artış olmasıdır. Literatürde daha önce yapılan birçok çalışmada da bu gelişimi destekleyen sonuçlar yer almaktadır. Bu çalışmada diğer çalışmalardan farklı olarak sadece tonsillektomi yapılmıştır. Ameliyat sonrası beklenen gelişime tonsil büyüklüğü gibi hastaya bağlı diğer değişkenlerin etkisi değerlendirilmiştir. Düzce Tıp Fakültesi Hastanesi, Kulak Burun Boğaz Kliniği'nde Aralık 2015- Haziran 2016 tarihleri arasında tonsiller hipertrofi ve rekürren kronik tonsillit nedeni ile opere edilen toplam 45 hasta çalışmaya alındı. Tüm hastaların anamnez ve bulguları kaydedildikten sonra, ameliyat öncesi boy ve kiloları kaydedildi. Ameliyat sırasında çıkarılan tonsillerin ağırlığı ve hacmi ölçüldü. Postoperatif 6. ayda hastalar kontrole çağrılarak tekrar boy ve kiloları ölçülerek kaydedildi. Hastaların boy ve kilo gelişimleri persentil artışına göre hesaplandı. Hastaya bağlı, yaş, cinsiyet, endikasyon, tonsiller grade, tonsil hacmi, tonsil ağırlığı gibi değişkenler gruplandırılarak boy ve kilo gelişimine etkisi kıyaslandı.
Deneysel hayvan çalışmasında sisplatin ve 5-fluorourasilin prestin düzeyleri ve işitme fonksiyonları üzerine etkileri
Sisplatin ( cis ‐diamminedichloroplatin ‐ II, CP) ve 5-Flourourasil (FL) kanser tedavisinde birlikte sık kullanılan etkili kemoterapötik ilaçlardır. Kullanılan bu ilaçlar kulak çınlaması ve işitme kaybı gibi ototoksik yan etkiler gösterebilmektedir. Bu ajanlar özellikle apoptoz yoluyla kokleanın dış tüy hücrelerinde (DTH) geri dönüşümsüz hasara neden olabilmektedir. Prestin, kokleanın DTH'lerinde bir zar proteini olarak yüksek oranda bulunan ve hızlı uzunluk değişimiyle elektromotilite oluşturan bir motor proteindir ve bu toksik ajanlardan birincil derecede etkilenebilmektedir. Günümüzde çeşitli nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan işitme kaybı ve kulak çınlamasının erken dönemde tespit edilebilme imkânı kısıtlıdır. DTH'yi etkileyen ototoksik bir ajanın işitme fonksiyonları üzerine etkilerinin önceden değerlendirilmesi için serum prestin düzeyleri iyi bir biyobelirteç olarak değerlendirilebilir. DTH'deki hasarın erken dönemde tespit edilmesi tedavinin daha etkin ve sonuç alınabilir bir düzeyde olmasına imkân sağlayacaktır. Bu çalışmayı yapmamızdaki amaç çeşitli kanser türlerinin tedavisinde sık kullanılan CP ve FL tek tek veya kombine kullanımının işitme fonksiyonları üzerine olan etkilerinin ortaya konulması ve bu etkinin serum prestin düzeyi ile ilişkisinin araştırılmasıdır. Bu amaçla 56 sıçan (rat), kontrol, CP, FL ve CP + FL gruplarına eşit olarak ayrılarak uygulama öncesi ve sonrası işitme testleri yapılmıştır. Uygulamalardan sonra her gruptaki deneklerin yarısı 3. günde diğer yarısı da 14. günde dekapite edilerek kan ve koklea örnekleri alınarak plazmada prestin düzeyleri ve histopatolojik değişimleri incelenmiştir. Prestin immünreaktivitesinde 3. gün bulgularına göre CP (p<0,01) ve CP + FL (p<0,01) gruplarında bir artış izlenirken, FL grubunda (p>0,05) bir fark izlenmedi. 14. gün bulguları bakımından ise CP (p>0,05) ve CP + FL (p>0,05) ve FL (p>0,05) gruplarında gözlenen değişimler önemsizdi. Bununla birlikte CP ve CP + FL gruplarında 3. gün prestin immünreaktivitesinin 14. günde azaldığı belirlenmiştir (p<0,01). Apoptotik hücrelerin 3. gün bulgularına göre CP (p<0,001) ve CP + FL (p<0,001) gruplarında TUNEL pozitifliğinde bir artış izlenirken FL grubunda (p>1,000) bir fark izlenmedi. 14. gün bulgularına göre CP (p<0,001) ve CP + FL (p<0,001) gruplarında TUNEL pozitifliğinde bir artış izlenirken FL grubunda (p>0,05) ise fark izlenmedi. Bununla birlikte CP, CP + FL ve FL gruplarının 3. ve 14. gün TUNEL pozitiflikleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. ABR ölçüm değerleri 3. gün bulgularına göre gruplar arasında fark bulunamamıştır. 14. gün bulguları göre ise CP, CP + FL ve FL gruplarında artış saptanmıştır (p<0,05). Bununla birlikte CP, CP + FL ve FL gruplarının 3. ve 14. gün değerleri açısından bir fark izlenmedi. Plazma prestin 3. gün bulgularına göre CP ve CP + FL gruplarında bir artış izlenirken (p<0,01), FL grubunda fark bulunmamıştır. 14. gün bulgularına göre CP ve CP + FL ve FL gruplarında bir fark izlenmemiştir. Bununla birlikte CP ve CP + FL gruplarının 14. gün değerlerinde 3. gün değerlerine göre azalma belirlenmiştir (p<0,05).
Deneysel alerjik rinit oluşturulan sıçanlarda sistemik ve intranazal bcg tedavisinin karşılaştırılması
Alerjik rinit kaşıntı ,rinore ,hapşırma ,postnazal akıntı semptomlarının eşlik ettiği nazal mukozada inflamasyonla karakterize bir hastalıktır. Bacillus Calmette-Guerin (BCG) tüberküloz ve lepra hastalığı için bir aşı olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı BCG'nin alerjik rinit tedavisindeki etkisini araştırarak tedavide bir seçenek olup olamayacağını değerlendirmektir. Deney hayvanları 7' şerli olarak 6 gruba ayrıldı. A grubu; kontrol grubunu oluşturan 7 sıçan, B grubu; alerjik rinit oluşturulan 7 sıçan, C grubu; sadece topikal BCG verilen 7 sıçan, D grubu; sadece sistemik BCG verilen 7 sıçan, E grubu; alerjik rinit oluşturulup intranazal BCG verilen 7 sıçan, F grubu; alerjik rinit oluşturulup sistemik BCG verilen 7 sıçan olacak şekilde düzenlendi. A, C, D grupları dışında yer alan deney hayvanı gruplarına 14 gün boyunca gün aşırı intraperitoneal ovalbumin verilerek alerjik rinit oluşturuldu. 15. günden sonra bu gruplar günlük intranazal ovalbumin ile 15 gün provake edildi. E grubundaki sıçanlara 15. günden itibaren intranazal ovalbuminden 1 saat sonra günlük intranazal BCG 2 hafta boyunca, F grubundaki sıçanlara alerji oluşturulmadan 2 hafta önce başlanarak haftada bir, 7 hafta boyunca sistemik BCG verildi. Çalışmanın bitiminden 24 saat sonra kan örnekleri alınarak ELİSA ile IL-4, IL-5 ve IFN-γ bakıldı. Ayrıca hayvanlar sakrifiye edilerek nazal mukozaları histolojik inceleme için saklandı. Sistemik BCG ve topikal BCG tedavisi verilen her iki grupta alerji grubuna göre histopatolojik değerlendirme skoru (goblet hücre artışı, bağ dokusu artışı, vasküler konjesyon, vasküler proliferasyon, inflamatuar hücre infiltrasyonu, eozinofil infiltrasyonu) anlamlı şekilde azalma göstermiştir (p<0.005). Her iki tedavi grubu arasında histopatolojik değerlendirme skoru açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır(p>0.05). Alerji grubuyla tedavi grupları arasında serum IL- 4, IL-5 ve IFN- γ açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır(p>0.05). Sonuçlar, BCG' nin doku düzeyinde alerjik inflamasyonu azaltması nedeniyle alerjik rinitte alternatif bir tedavi seçeneği olabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Deneysel Alerjik Rinit, Ovalbumin, BCG
Oral kavite kanserlerinde adenozin deaminaz, ksantin oksidaz, nitrik oksit sentaz ve nitrik oksit aktivite düzeylerinin belirlenmesi
ÖZETBaş boyun kanserleri dünya çapında önemli bir sağlık problemi, beşinci en yaygın kanser türü ve ölüm sebebidir. Oral kavite kanserleri, baş boyun kanserleri içinde en sık görülenidir ve mortalitesi yüksektir. Karsinogenezde alkol, sigara, beslenme, viral enfeksiyon ve kötü ağız bakımı gibi belirli risk faktörleri olmasına rağmen; bu risk faktörleri kanser olgularının %5-10'unu açıklayamamaktadır. Kronik inflamasyonun uzun zamandır pek çok bölgede kanserle ilişkisi, tümör oluşumunun önemli bir bileşeni olduğu bilinmektedir, fakat sorumlu mekanizma tam olarak tanımlanamamıştır. Karsinogenez için yapılan çalışmalar karsinojen maddelerin vücudun enzim sistemlerini kullanarak metabolize edilmeleri gerektiğini vurgulamaktadır. Kabul edilen hipotez bu kimyasalların vücutta elektrofilik metabolitlere (radikaller) dönüştüğü, bunların da DNA'da hasara yol açarak onkogen aktivasyonuna yol açtığı şeklindedir.Nitrik oksit (NO) ve nitrik oksit sentaz (NOS) inflamasyon sürecine etkileri, oksidan ve antioksidan etkileri bakımından karsinogenezde önemli roller üstlenir. ADA (Adenozin deaminaz) ve XO (Ksantin oksidaz) pürin metabolizma yolağında yer alan enzimlerdir. ADA'nın hücresel immünite için esansiyel olduğu bilinmektedir; bu enzim karsinogenezde hücresel immünite dışında artmış hücre proliferasyonu açısından da önem arz etmektedir. XO (Ksantin oksidaz) temel olarak serbest radikallerin oluşum mekanizmasında karsinogenezde rol almaktadır.Bu çalışmada oral kavite karsinom dokuları, tümörsüz kontrol dokuları ile karşılaştırılarak; ADA, XO, NO, NOS aktivitelerindeki farklılık yönünden 71değerlendirilmiştir. On yedi hastadan rezeksiyon sırasında kanser dokusu ve komşu normal mukoza temin edilmiştir.Enzim ve molekül aktivite düzeyleri ile yaş, alkol ve sigara kullanım alışkanlıkları, tümör boyutu, lenf nodu ve uzak metastaz evresi arasında anlamlı korelasyon izlenmemiştir. XO aktivitesi açısından istatistiksel açıdan anlamlı bir fark izlenmemiştir. Tümörlü dokuda NO ve NOS aktivitesinde ise istatistiksel açıdan anlamlı olmamakla birlikte azalma, ADA aktivitesinde ise istatiksel açıdan anlamlı artış izlenmiştir. Çalışmamızda tümör ve kontrol örneklerinin aynı olgulardan alındığı göz önünde bulundurulursa; NO ve NOS aktivitesinin tümör dokusu dışında peritümöral dokuda da görüldüğü literatür bilgisiyle uyumludur. Tümör dokusundaki aktivitenin karsinogenez, peritümöral dokudaki aktivitenin ise inflamasyonun sonucu olduğu düşünülmektedir. ADA aktivitesindeki artış, tümör dokusunda hücresel proliferasyonun artması ile artış gösteren pürin metabolizmasının bir sonucudur. Bu bağlamda ADA inhibisyonu yapan bir ajanın oral kavite kanseri olgularında bir umut ışığı olabileceği düşünülmektedir.
İdiyopatik ani sensörinöral işitme kayıplı hastalarda vestibüler sistemin değerlendirilmesi
Koklea ve vestibüler organlar arasındaki yakın ilişki nedeniyle koklear fonksiyon bozukluklarına vestibüler bozukluklar da eşlik edebilir. Bu çalışma ile idiyopatik ani sensorinöral işitme kayıplı hastalarda vestibüler fonksiyonların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, idiyopatik ani sensorinöral işitme kaybı tanılı 18-55 yaş arası 33 hasta ile işitme ve denge sorunu saptanmayan 30 gönüllü birey alındı. Hastalara tedavi öncesi, tedavinin 10. günü ve 30. gününde odyometri, cVEMP, oVEMP, kalorik test ve VNG testleri yapıldı. Ayrıca hastaların başvuru süresi, işitme kaybının derecesi ve konfigürasyonu, eşlik eden vertigo, tinnitus ve kulak dolgunluğunun işitme düzelme durumlarına etkisi değerlendirildi. Çalışma grubundaki 33 olgunun 19(%57,6)'u erkek, 14(%42,4)'ü ise kadın olup yaş ortalaması 40,24±13,05 idi. Kontrol grubundaki 30 bireyin 19(%63,3)'u erkek, 11(%36,7)'i kadın olup yaş ortalaması 39,53±13,03 idi. Ani sensorinöral işitme kaybı görülme sıklığında cinsiyet ve yaş açısından anlamlı bir fark olmadığı ve kadın hastalarda prognozun daha iyi olduğu gözlendi. Tedaviye erken başvurunun iyi prognoz, çok ileri derecede işitme kaybı ve bilateral işitme kaybının kötü prognoz olduğu gözlendi. Yükselen tip odyogram konfigürasyonu olan hastalarda prognoz daha iyi iken; düz, alçalan ve total işitme kaybı olan hastalarda prognozun daha kötü olduğu gözlendi. Vertigo, tinnitus, kulak dolgunluğu ve geçmişte işitme kaybı varlığının prognoza etkisinin olmadığı gözlendi. Çok ileri derecede işitme kayıplı ve total işitme konfigürasyonu olan hastalarda anormal kalorik yanıtın daha yüksek olduğu gözlendi. cVEMP ve oVEMP P1-N1 latanslarında tedavi sonrasında kısalma olduğu gözlendi. Anormal yanıtın en yüksek sırasıyla oVEMP, cVEMP ve kalorik testte olduğu gözlendi. Ayrıca, tedavi sonrasında anormal yanıtlarda düşüş gözlendi. Sonuç olarak; çalışmamızda idiyopatik ani sensorinöral işitme kayıplı hastalarda vestibüler fonksiyonun etkilendiği gözlendi. Bu sonuçlara göre, ani sensörinöral işitme kayıplı hastaların prognozunun tahmininde vestibüler sistemin değerlendirilmesinin önemli olduğunu düşünmekteyiz. Bu konuda daha fazla hasta serilerini içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: İdiyopatik ani sensörinöral işitme kaybı, Vestibüler disfonksiyon, oVEMP, cVEMP, Kalorik test.
Sensörinöral işitme kayıplı hastalarda prestin düzeyinin değerlendirilmesi
Sensörinöral işitme, koklear tüylü hücrelerden serebral kortekse kadar olan yolların varlığı ve integrasyonuyla sağlanır. Bu bileşenlerden her birinin çeşitli nedenlerle etkilenmesi sensörinöral işitme kaybına (SNİK) yol açar. Prestin dış tüy hücrelerinde (DTH) oluşan hasarın, kalıcı işitme kaybına yol açan en erken habercilerden biridir. Bu çalışma Fırat Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı polikliniğine başvuran hastalarda yapıldı. Çalışma, her grupta 30 hasta olacak şekilde dört gruptan oluşmaktadır. Grup 1: 55 yaş ve üzeri işitme kaybı olmayan (kontrol grubu); Grup 2: 20-55 yaş arası işitme kaybı olmayan (kontrol grubu); Grup 3: 20-55 yaş arası sensörinöral işitme kayıplı; Grup 4: 55 yaş ve üzeri presbiakuzili bireylerden oluşturuldu. Hastalara odyometri testi yapıldıktan sonra, serum prestin seviyesinin değerlendirilmesi için 5 cc kan alındı. İşitme kaybı olan gruplardan grup 1'in prestin düzeyi 445,32 pg/ml, Grup 2'nin prestin seviyesi 452,79 pg/ml, Grup 3'ün prestin seviyesi 123,64 pg/ml, Grup 4'ün prestin seviyesi 79,54 pg/ml olarak saptandı. İşitme kaybı olan gruptaki genç hastalar ile presbiakuzili hastaların serum prestin seviyesi arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,084). Kontrol grubundaki genç ve yaşlı hastaların serum prestin seviyesi arasında da anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,399). Ancak genç işitme kaybı olan grup 3 ile genç kontrol grubu grup 2 arasında ve presbiakuzili hastalar ile yaşlı kontrol grubu arasında prestin seviyeleri açısından anlamlı oranda fark (kontrol grubunda prestin düzeyi daha yüksek) saptandı (sırasıyla p<0,001, p <0,001). Serum prestin düzeyleri presbiakuzi ve sensörinöral işitme kayıplı hastaların takibinde bir biomarker olabilir. Ayrıca bu hastalarda gelecekte işitme kaybının seviyesini belirlemede odyometri ile birlikte kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Prestin, Presbiakuzi, İşitme kaybı
Vokal nodülü olan pediatrik olgularda ses kalitesinin akustik ses analizi ve "Pediatric voice handicap ındex" ile değerlendirilmesi
Vokal kord nodülleri çocuklarda ses kısıklığının en sık görülen nedenlerindendir. Nodüller; fonasyon esnasında glottisin tam olarak kapanmasını engelleyerek seste bozulmaya yol açmaktadır. Nodüller vokal kordlarda vibrasyon amplitüdünün en fazla olduğu yerde oluşmaktadır. Pediatrik grupta larenksin noninvasiv yöntemlerle değerlendirilmesindeki güçlükten dolayı, sesin akustik özelliklerini objektif ve subjektif yöntemlerle değerlendirmek son derece önemlidir. Bu çalışma yaşları 6 ile 12 arasında değişen, vokal kord nodülü tanısı almış 35 olgu ve kontrol grubu olarak 34 çocuktan oluşmaktadır. Olgulara MDVP kullanılarak ses analizi değerlendirmesi yapılmış, aerodinamik değerlendirme için Maksimum Fonasyon Zamanıve s/z süreleri ölçülmüştür. Ses bozukluğunun çocuk üzerindeki sosyal, duygusal, fonksiyonel vb. etkilerini belirlemek için Pediatrik Ses Bozukluğu İndeksi?i ebeveynler tarafından doldurulmuştur. Çalışmamıza katılan olgu ve kontrol grubu arasında MDVP verilerinde, Maksimum Fonasyon Zamanı ve s/z oranındaanlamlı farklılık gözlenmiştir (p<0.05). Vokal kord nodüllü grupta MFZ değerinde kısalma gözlenirken, s/z oranında artış gözlenmiştir. Vokal kord nodülünün varlığı ses kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. Çalışmamızda Pediatrik Ses Bozukluğu İndeksi(PSBİ)?nin tüm bölümlerinde olgu grubu skorlarının anlamlı derecede yüksek olduğu gözlenmiştir. Ses bozukluğunun hastaların üzerinde duygusal, psikolojik ve sosyal yönlerde olumsuz etkisinin olduğu sonucuna ulaşılmıştır. PSBİ?nin alt parametreleri olan konuşma sıklığı ve ses şiddeti skorlarında her iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). Vokal kord nodülünün daha aşırı ve yüksek şiddette konuşma eğiliminde olan erkek çocuklarda daha sık oluştuğu sonucuna ulaşılmıştır. Olgu grubunda PSBİ?nin sonuçlarıyla, ses analiz parametreleri arasındaki korelasyonunu incelediğimizde; Fo değeri ile fonksiyonel bölüm arasında, Shimmer değeri ile emosyonel bölüm arasında, ShdB değeri ile de fonksiyonel, 65emosyonel bölümleri vetoplam anket puanı arasında pozitif korelasyon bulunmuştur (p<0.05). Disfonili çocuklarda ses analizinin, aerodinamik değerlendirmenin ve PSBİ?nin sonuçlarının hastalığın tanı ve takibinde yardımcı oldukları düşünülmektedir.Anahtar KelimelerVokal Nodül,Ses Analizi, Pediatrik Ses Bozukluk İndeksi, Ses kalitesi
Nazal polipozisli kronik rinosinüzit hastalarında 17Q21 varyant analizi
Nazal polipli kronik rinosinüzit, nazal kavite ve paranazal sinüs mukozasını etkileyen kronik inflamatuar bir hastalıktır ve birçok çalışma yapılmasına rağmen patofizyolojisi henüz tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada; etyopatogenezi net olarak aydınlatılamamış olan nazal polipozisin genetik altyapısı ve astımla olan ilişkisi göz önünde bulundurularak, astım gelişmesinde rolü kanıtlanmış olan 17q21 kromozom yapısında bulunan ORMDL3 ve LRRC3C gen polimorfizmleri, serum IFN-γ, IL-4, IL-5 ve IL-13 seviyeleri incelenerek, nazal polipozis oluşumundaki rolleri değerlendirilmiştir. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları polikliniğine başvuran nazal polipozis ve sağlıklı kontroller çalışmaya dahil edilmiştir. Grup 1: eozinofilik nazal polip tanısı konulan ve astımı olan, grup 2: eozinofilik nazal polip tanısı konulan ve astımı olmayan, grup 3: non-eozinofilik nazal polip tanısı konulan ve astımı olmayan, grup 4: sağlıklı bireylerden oluşturuldu. ORMDL3 geni rs7216389 polimorfizim açısından gruplar karşılaştırıldığında kontrol grubuna göre grup 1 'de vahşi tip allelin anlamlı olarak arttığı gözlendi (genotipler için; p=0.002, OR:4.023 (1.227-13.191, alleller için p=0.046, OR: 1.844 (1.048- 3.244). LRRC3C geni rs3744246 polimorfizm açısından gruplar arasında ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı değişiklik gözlenmedi (p>0,05). ORMDL3 ve LRCC3C polimorfizimlerine ait genotipler ile serum IFN-γ, IL-4, IL-5 ve IL-13 düzeyleri arasında yapılan karşılaştırmada gruplar arasında herhangi anlamlı bir ilişki olmadığı gözlendi (p>0,05). Çalışmamızda eozinofilik nazal polipozis ve non-eozinofilik nazal polipozis gelişiminde rol oynayan IL-5 ve IL-13'ün serum düzeyleri yüksek bulunurken, serum IFN-γ düzeyi düşük olarak izlendi. IL-4 düzeyi, astım tanılı nazal polipozis grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. Gen polimorfizmi açısından bakıldığında ORMDL3 gen polimorfizmi astım tanısı olan eozinofilik nazal polipozisli hastalarında etyopatogenezinde etkili olduğunu tespit ettik. Astım tanısı olmayan eozinofilik nazal polipoziste ve non-eozinofik nazal polipoziste gen polimorfizmi gözlenmedi.
Normal işiten bireylerde kemik yolu işitsel uyarılmış beyin sapı cevaplarının normalizasyonu
İşitsel beyin sapı cevapları (ABR), günümüzde işitme yolunun periferal ve santral fonksiyonunun değerlendirilmesinde yaygın olarak kullanılan en önemli objektif testlerden birisidir. ABR' nin hava ve kemik yolu olmak üzere iki farklı uyaran yolunun olması ve böylece işitme kaybının tipi ve derecesi hakkında saf ses odyometrisine yakın sonuçlar sunması testin önemini artırmıştır. Genel olarak işitsel duyarlılığın belirlenmesi amacıyla uygulanan hava ve kemik yolu ABR testinde elde edilen en önemli veriler dalga latansları ve interpik latanslardır (IPL). Bu latanslara etki eden faktörlerden bazıları yaş ve cinsiyettir. Bu nedenle latans anomalilerinin saptanabilmesi için yaşın ve cinsiyetin dalga latansları üzerindeki etkisinin öngörülmesine ve bunun için de çeşitli yaş dönemlerinde normal işitenlere ait normal verilerin belirlenmesine gereksinim duyulmaktadır. Çalışmamızın amacı kemik yolu ABR yanıtlarında yaş ve cinsiyetin latans ve IPL üzerindeki etkisini ortaya koymak ve bu bilgiler doğrultusunda klinik normatif verileri oluşturmaktır. Çalışmamıza 10-60 yaş arası normal işitmeye sahip 100 olgu alınmış ve bunlar yaşlarına göre beş gruba ayrılmıştır (her bir grup 10 erkek ve 10 kadın toplam 20 kişiden oluşturulmuştur). Bütün olgulara 50, 30 10 dB nHL uyaran şiddetinde kemik yolu ABR testi yapılarak latans ve IPL'leri incelenmiştir. Çalışmamızın sonucunda cinsiyete göre dalga latansları ve IPL arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,05). Yaş grupları arasında dalga latanslarında uyaran şiddetine bağlı istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0,05). Ancak IPL açısından yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Klinik kullanım ve referans olmak amacıyla, kemik yolu ABR testinde 50, 30, 10 dB nHL uyaran şiddetinde elde edilen dalga latans ve IPL'leri kapsayan normatif değerler oluşturulmuştur.
Multinodüler guatrlı ve tiroid papiller kanserli dokuda D vitamini reseptör düzeyi
Tiroid karsinomları malign endokrin tümörler içerisinde en sık görüleni olup tüm kanserlerin yaklaşık %1'ini, kansere bağlı ölümlerin ise yaklaşık %0,2'sini oluşturur. Vitamin D'nin kemik döngüsü ve kalsiyum metabolizmasındaki klasik etkilerine ek olarak, antiproliferatif ve diferansiye edici etkileri tiroid kanseri gibi kanserlerde görülür. Bu çalışmanın amaçı, normal tiroid dokusu, papiler tiroid kanserli doku ve multinodüler guatrlı dokuda immünohistokimyasal yöntem ile VDR ekspresyonunu değerlendirmek ve sonuçları karşılaştırmaktır. Çalışmaya 2000-2014 yılları arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi KBB Kliniği'nde yaşları 20-60 yaş arasında olan, tiroidektomi uygulanan ve patoloji sonucu papiller tiroid karsinomu olarak raporlanan 30 hasta ile patoloji sonucu nodüler guatr olarak raporlanan 30 hasta dahil edildi. Kontrol grubu 20-60 yaş arasında olan, Elazığ Eğitim ve Araştırma Hastanesi Adli Tıp Birimi'nde yapılan 30 ceset otopsisinden makroskopik lezyon saptanmayan ve patolojik incelemede normal tiroid dokusu olduğu teyid edilen dokulardan oluşturuldu. Elde edilen tüm doku kesitlerine VDR'ye karşı geliştirilmiş primer monoklonal antikor immüno-histokimyasal olarak uygulandı. Kesitler VDR antikoru ile immünohistokimyasal olarak boyandıktan sonra tüm spesmenlerin boyamaları semikantitatif olarak uzman patolog tarafından değerlendirildi. Boyanma yoksa ya da %10'un altında boyanma olduğunda (0), hafif derecede boyanma varsa (+) (%10-30 hücre boyanması), orta derecede boyanma varsa (++) (%31-60 hücre boyanması), belirgin derecede boyanma varsa (+++) (>%60 hücre boyanması) puan şeklinde skorlanarak değerlendirildi. Bu çalışmada papiller tiroid karsinomu, multinodüler guatr ve normal tiroid dokusunda VDR tutulumu araştırılarak hem boyanma yaygınlığı hem de boyanma yoğunluğu açısından değerlendirilmiş olup gruplar arasında farklılık bulundu. Bu farklılık her üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.05). Yaş ve cinsiyet ile boyanma yoğunluğu ve boyanma yaygınlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. Sonuç olarak bu çalışmada tiroid papiller karsinomunda, multinodüler guatrda ve normal tiroid dokusunda VDR tespit edilmiştir. Bu çalışmada papiller tiroid karsinom dokusundaki VDR tutulum düzeyinin multinodüler guatr dokusuna ve cesetlerden alınan normal tiroid dokusuna göre daha yüksek olması, papiller tiroid karsinomu patogenezinde VDR'nin önemli bir faktör olabileceğini düşündürmektedir.
Alerjik rinitte kan karnitin düzeyleri ve semptomlarla ilişkisi
Alerjik rinit toplumun yaklaşık %10-20'sini etkileyen yaygın bir hastalıktır. Gelişmiş ülkelerde astım gibi prevelansı gittikçe artmaktadır. Bu artıştan birçok faktörle beraber diyet alışkanlıklarındaki değişiklikler de sorumlu tutulmaktadır. Bu çalışmanın amacı, antioksidan özelliği kanıtlanmış ve astım hastalarında semptomların şidddeti ile ilişkisi gösterilmiş olan karnitinin, alerjik rinit ve alerjik rinit semptomları ile ilişkisini değerlendirmektir. Çalışmamız 120 erişkin olgudan oluşmaktadır. Anamnez, fizik muayene ve deri prick testi ile alerjik riniti olmadığı gösterilmiş 40 gönüllü ve sağlıklı olgu kontrol grubu(Grup I) olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Yine anamnez fizik muayene ve deri prick testi ile alerjik rinit tanısı konulan 80 olgu hasta gruplarını oluşturmaktadır. Hastalar ARIA 2008 sınıflamasına göre; hafif intermitan alerjik rinit(Grup II), orta-ağır intermitan alerjik rinit(Grup III), hafif persistan alerjik rinit(Grup IV) ve orta-ağır persistan alerjik rinit(Grup V) hastaları şeklinde her grupta 20 hasta olacak şekilde sınıflandırılmıştır. Çalışmaya katılan tüm bireylerde serum IgE ve plazma serbest karnitin düzeyleri tayin edilmiştir. Hasta grupları IgE değerleri ile kontrol grubu değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.001). Ancak gruplar arası IgE değerleri karşılaştırıldığında anlamlı derecede fark görülmemiştir (p>0.05). Karnitin düzeyleri karşılaştırıldığında, semptomların şiddetli ve sürekli olduğu Grup V'te karnitin düzeyleri hem kontrol grubuna hem de diğer hasta gruplarına göre düşük bulunmuştur. Bu değerler kontrol grubu, Grup II ve Grup III ile istatistiksel olarak anlamlı (p<0.01), Grup IV ile istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur (p>0.05). Bu çalışma karnitin ile alerjik rinit arsındaki ilişkiyi değerlendiren ilk çalışmadır. Sonuçlarımız plazma serbest karnitin düzeyleri ile alerjik rinit semptomlarının şiddeti arasında negatif bir ilişki olduğu yönündedir. Bu durumun sebebi olarak karnitinin antioksidan ve antiinflamatuvar özellikleri gösterilebilir. Anahtar Kelimeler: Alerjik Rinit, Karnitin, IgE.
Frekansa özgü işitsel elektrofizyolojik değerlendirme yöntemlerinden tone burst ABR'nin yetişkinlerde klinik normalizasyonu
İşitme, insanın çevresiyle iletişimini sağlayan en önemli duyu fonksiyonlarındandır. İşitme duyusunun azalması ya da tamamen ortadan kalkması kişinin yaşam kalitesinde ciddi sorunlar ortaya çıkarabilir. Bu durum kişilerde işitme kaybına ilave olarak sosyo-psikolojik problemlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. İşitmenin değerlendirilmesinde güvenilir davranışsal yanıtlar alınamayan hastalarda, işitmenin tespit edilebilmesi için güvenilir objektif yanıtlara ihtiyaç duyulmaktadır. İşitsel Beyin Sapı Cevapları ?Auditory Brainstem Responce? (ABR) işitmenin objektif değerlendirilmesi için klinik uygulamalarda ve literatürde en çok kullanılan odyolojik test bataryasıdır. Bizim çalışmamızın amacı; işitme kaybının odyolojik tanısı ve işitme kaybının rehabilitasyonuna yönelik belirlenecek amplifikasyon yaklaşımı için, frekansa özgü elektrofizyolojik işitme değerlendirmesine yardımcı olacak şekilde tb-ABR'nin saf ses odyometresinin normal eşikleriyle uyumluluğunu araştırmaktır.Bu çalışmada yetişkin normal işiten 15 kadın, 15 erkek toplam 30 deneğin 60 kulağından 4, 2, 1, 0.5 ve 250 Hz frekanslarında elde edilen saf ses eşikleri ile tone burst uyaran kullanılarak elde edilen İşitsel Beyin Sapı Cevapları (tb-ABR) eşikleri karşılaştırıldı.Çalışmada, 18-55 yaş aralığında seçilen olgular cinsiyetin etkisini araştırmak için, kadın ve erkek denek olarak eşit sayısıda alınmıştır. Kadın ve erkek olgularda istatiksel fark anlamlı bulunmamıştır.Kulaklar arası farklılıkları araştırmak için sağ ve sol kulaklar çalışmaya dahil edilerek kulaklar arası farklılıklar değerlendirilmiştir. İstatiksel olarak farklar anlamlı bulunmamıştır.Bütün deneklerde tb- ABR eşik seviyelerinin SSO eşik seviyelerinden daha yüksek elde edilmiştir. 4, 2, 1, 0.5 kHz ve 250 Hz'de tb-ABR eşiği ile SSO eşikleri arasındaki fark sırasıyla, 6.13, 11.13, 13.97, 14.00 ve 14.67 dB fark saptanmıştır bulundu. tb-ABR eşiklerinin, saf ses odyogram eşiklerini 4, 2, 1 kHz'de istatiksel olarak anlamlı yansıttığı bulunmuştur.Sonuç olarak tb-ABR normal işiten bireylerde 4, 2, 1, eşiklerinin saf ses eşiklerinin tahmininde istatiksel anlamlı sonuç elde edilmiştir. 500 ve 250 Hz tb-ABR eşikleri saf ses eşiklerinin tahmininde istatiksel anlamlı sonuç vermemektedir.
Obstrüktif uyku apne sendromu tanısında kullanılan iki farklı tekniğin etkinlik ve güvenliğinin karşılaştırılması
OSAS önemi her geçen gün daha iyi anlasılan yasam kalitesini bozan kardiyovasküler venörokognotif birçok bozukluga neden olabilen bir sendromdur. Prevelansı yas ve cinsiyetledegismekle birlikte %1-5 arasında degismektedir.Bu sendromun tanısının konularak olasıkomplikasyonlarının engellenmesi koruyucu hekimlik adına yapılması gereken en önemliadımlardan birisidir.OSAS tanısında günümüz sartlarında altın standart tanı yöntemi uyku laboratuvarındayapılan polisomnografidir. Ancak uyku laboratuvarında yapılan polisomnografinin bellimerkezlerde ve belli sayıda olması, maliyeti, egitimli personel ihtiyacı olması gibi nedenlerlealternatif tanı yöntemleri arastırılmıstır. Bu nedenle literatürde daha önceden bu amaçlaönerilen ASDA 3. Kategoride sınıflandırılan tasınabilir aletlerden Watch PAT® ile cihazınetkinlik ve güvenilirligini arastırmak için çalısma yaptık. Çalısmamızda OSAS ön tanılı 30hastaya polisomnografiyle es zamanlı Watch PAT® cihazı kullanılmıstır. Sonuçlar analizedildiginde Watch PAT ile elde edilen sonuçların polisomnografi ile elde edilen sonuçlar ileuyumlu oldugu tespit edilmistir. Bu nedenle OSAS tanısında ASDA 3. Grupta sınıflandırılanWatch PAT cihazının polisomnografiye altenatif bir tanı yöntemi olarak degerlendirilebilecegikanaatine ulasılmıstır.