
211
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
İnternet oyun oynama bozukluğunun aleksitimi ve sosyal anksiyete ile ilişkisi
Amaç: İnternet Oyun Oynama Bozukluğununun (İOOB) daha önce diğer bağımlılıklarda da çalışılmış olan aleksitimi ve sosyal anksiyete ile ilişkisinin araştırılması çalışmamızın amacını oluşturmuştur. Yöntem: MCBÜ sağlık kampüsü öğrenci ve araştırma görevlilerinden DSM-5 de önerilen İOOB tanı kriterlerini karşılayan 40 internette oyun bağımlılığı olan hasta araştırma grubunu oluşturmuştur. Kontrol grubu ise aynı evren içinden 40 sağlıklı gönüllüden oluşturulmuştur. Her iki grup için Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu, İnternet Oyun Oynama Bozukluğu Ölçeği, DSM-5 için Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu (SCID-5), Toronto Aleksitimi Ölçeği, Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği uygulanmıştır. Elde edilen veriler bilgisayar ortamına aktarılarak istatistiksel analizleri yapılmıştır. Bulgular: İnternet oyun oynama bozukluğu olanlarla aleksitimi arasında pozitif yönde ilişki saptanmıştır (p:0.002). Gruplar arasında sosyal anksiyete ile ilişkilerinde anlamlı farklılık bulunmuştur (p:0.002). Yine gruplar arasında sosyal anksiyete kaçınma ve kaygı alt boyutlarıyla ilişkiye bakıldığında internet oyun oynama bozukluğu olanlarla pozitif yönlü ilişki saptanmıştır (p:0.009, p:0.001). Aleksitimi ile sosyal anksiyete düzeyi ve alt boyutları arasındaki ilişkiye bakıldığında pozitif yönlü ilişki bulunmuştur (p:0.001). Sonuç: Araştırmamızın bulguları değerlendirildiğinde internet oyun oynama bozukluğu olanlarda aleksitimi oranının ve sosyal anksiyete düzeyinin daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca internet oyun oynama bozukluğu olanların sosyal anksiyete kaçınma ve kaygı alt boyutlarında da daha yüksek puanlar aldığı saptanmıştır. Aleksitimi ile sosyal anksiyete düzeyi ve alt boyutları değerlendirildiğinde aralarında pozitif yönlü ilişki olduğu sonucuna varılmıştır. Bu bulguların daha büyük örneklemde yinelenmesine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Oyun oynama bozukluğu, dijital oyun bağımlılığı, aleksitimi, sosyal anksiyete
İdiopatik parkinson hastalarında obsesif kompulsif semptomlar, obsesif kompulsif bozukluk ve ilişkili bozukluklar
Amaç: İdiopatik Parkinson Hastalığı tanısı olan hastaların obsesif kompulsif semptomlar, Obsesif Kompulsif Bozukluk ve İlişkili Bozukluklar açısından incelenmesi, yapılandırılmış klinik görüşme kullanılarak sistematik olarak değerlendirilmesi, eşleştirilmiş kontrol grubu ile karşılaştırılması ve iki fenomen arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Materyal ve Metod: 80 İdiopatik Parkinson hastasına Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği, Frontal Değerlendirme Bataryası (FDB), Parkinson Hastalığı Anketi (PHA-39) ve Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği; 80 kişiden oluşan kontrol grubuna Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği uygulanmış ve Parkinson Hastalığı ile OKB ve ilişkili bozukluklar ile obsesif kompulsif semptomların ilişkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların %21.3'ünde bulaş obsesyonu, %13.8'inde temizlik kompulsiyonu; kontrol grubunun %16.3'ünde bulaş obsesyonu, %8.8'inde temizlik kompulsiyonu bulunmuştur. Obsesyonlar (p=0.215) ve kompulsiyonlar (p=0.361) açısından Parkinson ve kontrol grubu karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmamıştır. Parkinson hastalarının soygeçmişinde PH olması obsesyon (p=0,027) ve kompulsiyona (p=0,007) sahip olmaları açısından istatistiksel açıdan anlamlı saptanmıştır. Parkinson grubunda FDB puanları ile PHA-6 arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. (r= -0.359, p=0.001) FDB puanları açısından Parkinson ve kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmıştır (p=0.001). Sonuçlar:Parkinson hastalığı, frontobazal ganglion devrelerinde işlev bozukluğu ile karakterizedir. Benzer bir devre, OKB'nin patofizyolojisinde de önemlidir. Parkinson hastalarında nöropsikiyatrik tablolar arasında obsesyonlar ve kompulsiyonlar, Biriktiricilik Bozukluğu, Deri Yolma ve Saç Yolma Bozuklukları eşlik edebilir. Aile öyküsü Parkinson hastalarında herhangi bir obsesyon ve kompulsiyon olma durumunu artırmaktadır. Anahtar kelimeler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, Obsesif Kompulsif Spektrum, Parkinson Hastalığı, Biriktiricilik Bozukluğu, Deri Yolma Bozukluğu, Saç Yolma Bozukluğu
Remisyondaki bipolar bozukluk tanılı hastalarda baskın polaritenin bilişsel işlevlerle ilişkisi
Amaç: Çalışmamızda bipolar bozuklukta baskın polaritenin diğer klinik özelliklerle, sosyodemografik özelliklerle ve bilişsel işlevlerde bozulmayla ilişkisinin aydınlatılması amaçlanmaktadır. Gereç ve yöntem: Araştırma remisyondaki bipolar bozukluk tanılı hastalar (n=84) ve sağlıklı kontrol grubu gönüllüleri (n=27) ile yürütülmüştür. Bipolar bozukluk tanılı hastalar baskın polarite özelliklerine göre manik baskın polarite (MBP, n=31), depresif baskın polarite (DBP, n=25), belirsiz baskın polarite (BBP, n=28) olmak üzere 3 alt gruba ayrılmıştır. Gönüllülere DSM-5 için Yapılandırılmış Klinik Görüşmesi-Klinik Versiyonu (SCİD-5/CV), WAIS-R-Sözcük Dağarcığı Alt Testi, Hamilton Depresyon Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Young Mani Derecelendirme Ölçeği uygulanmış, dahil edilme ve dışlama kriterlerine uygun olanlar çalışmaya alınmıştır. Katılımcılara Rey Sözel Öğrenme ve Bellek Testi, İz Sürme Testi, Stroop testi, WMS-R Görsel Üretim Alt Testi, Kontrollü Kelime Akıcılık Testi, İşitsel Üçlü Sessiz Harf Sıralaması Testi, Gözlerden Zihin Okuma Testi, İma Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi ve Conners Sürekli Performans Testi uygulanmıştır. Bulgular: Baskın polarite gruplarının her birinde SK grubuna kıyasla Stroop C süresinde ve Stroop interferansta uzama; Rey testinde toplam çağrılan ve geç hatırlanan kelime sayısında azalma saptanmıştır. Yine baskın polarite gruplarının her biri için SK grubuna kıyasla global kognisyonda, sözel bellek ve öğrenmede bozulma gösterilmekle birlikte bu alanlarda bozulma baskın polariteyle ilişkilendirilememiştir. MBP grubunda SK'ye göre işitsel üçlü sessiz harf testinde, kelime akıcılık testinde, sosyal biliş testlerinde, WKET'de, SPT doğru hedef bölümünde daha kötü performans ve İST A süresinde uzama saptanmıştır. Yine MBP grubunda DBP'ye kıyasla kelime akıcılık testi ve sosyal biliş testlerinde performansta düşüş saptanmıştır. MBP ve BBP grupları SK'ye göre işlem hızında bozulma göstermiştir. Ek olarak MBP grubu SK'ye göre işlem belleğinde ve dikkatte bozulma göstermiştir. Problem çözme ve mantık alanında MBP grubu SK ve BBP gruplarına kıyasla, DBP grubunda ise sadece SK'ye kıyasla bozulma saptanmıştır. BB'de bilişsel işlevlerle epizod sayı ve özellikleri ilişkisi değerlendirildiğinde işlem hızı, global kognisyon, görsel kopyalama puanları, WKET perseveratif hata, SPT doğru hedef sayısı, İST A ve B süreleri hem toplam epizod sayısıyla hem de manik epizod sayısıyla ilişkili bulunmuştur. BB'de problem çözme/mantık, görsel bellek/öğrenme, işlem belleği, İST B-A süresi, işitsel üçlü sessiz harf sıralama testi puanı, kelime akıcılık testi puanı, görsel hatırlama puanı, sosyal biliş test puanları, WKET doğru ve hata sayıları ise sadece manik epizod sayısıyla ilişkili bulunmuştur. Sonuçlar: MBP grubu daha fazla bilişsel bozukluğun görüldüğü polarite grubu olmakla birlikte DBP grubuna kıyasla kelime akıcılık ve sosyal biliş testlerinde daha kötü performans göstermiştir. MBP grubunun bilişsel işlevlerde bozuklukla ilişkisinin gösterilmesinin yanında çalışmamızda bilişsel bozukluklar toplam epizod sayısıyla ve manik epizod sayısıyla ilişkili bulunmuştur. Bu ilişkinin nedensellik bağlamında aydınlatılabilmesi için uzun süreli ileriye yönelik izlem çalışmalarına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Bipolar bozukluk, bilişsel işlev, baskın polarite
Alkol bağımlılığında aleksitimi ve öfkenin tedavi motivasyonuna etkisi
Bu çalışmada, alkol bağımlılarında öfke ve aleksitiminin alkol bağımlılarının tedavi motivasyonuna etkisini saptamak amaçlanmıştır.
Şizofreni hastalarında ihtiyaç analizi
Amaç Hastaların kurum dışına çıkarılma süreci, şizofrenide hasta ihtiyaçlarının değerlendirilmesini oldukça önemli bir hale getirmiştir. Gerçekleştirdiğimiz bu çalışmada birincil amacımız; Şizofreni hastalarının ihtiyaçlarını tanımlamak, bu ihtiyaçların hasta ve bakımverenler tarafından değerlendirilirken ne gibi farklılıklar gösterdiklerini belirlemekti.Bu ihtiyaçların ne kadarının karşılanıp ne kadarının karşılanmadığını değerlendirip, aile ve yerel yönetimlerin bu alandaki rolünü aydınlatmaktı.İkincil amacımız; bu ihtiyaçlar ile sosyo-demografik veriler ve klinik belirtiler arasında bağlantılar kurarak, ihtiyaçların kestirimini, öngörüsünü yapabilmekti. Materyal Method Çalışmamız DSM-IV- TR? ye göre şizofreni tanısı olan, düzelme sürecindeki hastaları içeriyordu. Çalışmamız, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi psikoz polikliniği, Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi psikiyatri polikliniği ve Manisa Toplum Ruh Sağlığı Merkezinden, 94 hasta ve birincil bakıcı konumundaki 94 hasta yakınıyla yürütüldü. Hasta yakınlarına Algılanan Aile Yükü Ölçeği (AAYÖ) uygulandı.Camberwell İhtiyaçları Değerlendirme Ölçeği hem hasta hem de hasta yakınlarına uygulandı. Ayrıca hastalara Pozitif ve Negatif Belirtiler Ölçeği (PNBÖ), Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği (BSPÖ), Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği (CŞDÖ), Şizofreni Hastaları için Yaşam Niteliği Ölçeği (ŞHYNÖ) ve Sosyodemografik veri formu uygulandı. Toplam ve karşılanmamış ihtiyaç sayıları ile sosyodemografik ve klinik değişkenler arasındaki ilişki için aşamalı doğrusal regresyon analizi; her bir ihtiyaç alanı ile, sosyodemografik ve klinik değişkenler arasındaki ilişki için lojistik regresyon analizi uygulandı. Bulgular Hasta ve bakımverenlerin belirlediği ihtiyaç sayısı benzerlik göstermekteydi. Hastaların belirlediği ortalama ihtiyaç sayısı 6,22±2,38, bakımverenlerin ise 6,29±2,32?di.Bu farklılık, istatistiksel açıdan anlamlı değildi(p> 0,05).Bununla birlikte hastaların belirlediği karşılanmamış ihtiyaç sayısı, 2,02±1,86; bakımverenlerin ise 1,63±1,89?du.Bu farklılıksa, istatistiksel açıdan anlamlıydı. (p< 0,0001). Çalışmamızda hastaların en sık belirlediği ihtiyaç alanları??Psikotik belirtiler, ev işleri ile ilgili beceriler, ilişkiler, günlük aktivite-uğraşı-iş, psikolojik sorunlar?? olarak belirlendi.En sık belirlenen ihtiyaç alanları açısından bakımverenlerle hastaların görüşleri benzerlik göstermekteydi.Sosyal ve kişilerarası ilişkilerle ilgili ihtiyaç alanları, karşılanmayan ihtiyaçların en yoğun olduğu alanlardı.İhtiyaç alanlarının büyük bir kısmında, hastalar resmi kurumlardan daha fazla yardım almaktaydı.Sosyal ilişkilerle ilgili alanlarda ise ailelerin de ciddi bir desteği sözkonusuydu. Regresyon analizinde yaşam alanı ve cinsiyet kontrol değişkenleri ile, Calgary depresyon,PANSS-pozitif belirtiler, Aile yükü ölçekleri hastaların algıladığı ihtiyaçları belirleme de varyansın %45?ini öngörebildi.Hastaların belirlediği karşılanmayan ihtiyaçlarıysa Aile Yükü ve PANSS-genel psikopatoloji ölçekleri öngörebildi.Karşılanmayan ihtiyaçlarda varyansın%23?ü açıklanabildi. Sonuç Ruh Sağlığı Hizmetleri, bazı alanlarda ihtiyaçları karşılamakta başarılı, bazı alanlarda ise başarısız görünmekteydi.Aileler ve Ruh Sağlığı hizmetleri arasındaki işbirliği güçlendirilerek, hastaların ihtiyaç durumu doğru bir şekilde analiz edilebilirse, hastaların karşılanmayan ihtiyaçları da en aza inecektir. Hastaların ihtiyaç durumunun belirlenmesi hem klinik değerlendirmenin önemli bir tamamlayıcısı olmakta hem de toplum ruh sağlığı hizmetlerinin planlanmasına katkı sağlamaktadır. Anahtar kelimeler: Şizofreni, ihtiyaç analizi, toplum ruh sağlığı hizmetleri, bakımveren yükü, yordayıcı
Şizofreni hastalarında üstbiliş ve üstbilişi etkileyen faktörler
Giriş: Şizofreni hastalarında üstbilişsel kapasitenin yetersiz olduğu bilinmektedir. Bu kapasitenin yetersiz olması konusunda yapılan araştırmalarda nörobilişsel performans, bağlanma özellikleri, aile tutumu, çocukluk çağı travmaları gibi etkenler ön plana çıkmaktadır. Bu etkenlerin şizofreni hastalarında değerlendirildiği bir çok çalışma olmasına rağmen hastaların kardeşlerinin de dahil edilerek tüm faktörlerin ele alındığı bir çalışma bulunmamaktadır. Amaç: Bu çalışma ile şizofreni hastalarındaki üstbiliş düzeyini belirlemek, kardeşleri ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırmak ve aynı zamanda şizofreni hastalarında üstbilişi etkileyen faktörleri incelemek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 35 şizofreni tanılı hasta ve hasta kardeşi ile yaş, cinsiyet açısından eşlenmiş 35 kişilik sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya katılan tüm deneklere sosyodemografik veri formu, ÜBÖ-30, WAIS-R sözcük dağarcığı alt testi, WCST, PANSS, BİÖ; ÇTÖ-28, YİYE-II, KAET-Ç, AİGÖ uygulanmıştır. Bulgular ve tartışma: Uygulanan tüm ölçeklerde hasta grubunun, sağlıklı kardeşlerine ve sağlıklı kontrol grubuna göre daha başarısız olduğu gözlenmiştir ve bu farklılık istatistiksel olarak anlamlılığa ulaşmıştır. Ancak hasta kardeşi grubu ile sağlıklı kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır. Şizofreni hastalarında nörobilişsel kapasite, güvensiz bağlanma, olumsuz veya olumsuz algılanan aile tutumu, çocukluk çağı travması üstbilişi etkileyen faktörler olarak saptanmıştır. Sonuç: Şizofreni hastalarında üstbilişsel kapasite sağlıklı kardeşlerine ve sağlıklı kontrol grubuna göre daha kötü saptanmıştır, üstbilişsel performansı etkileyen faktörlerin bilinmesi, üstbilişsel kapasitenin arttırılmasına yönelik girişimlerin hangi alanlarda olacağına yön verecek ve bu hastaların tedavi uyumundan sosyal yaşama adapte olmasına kadar birçok alanda işlerlik kazanmasına öncülük edecektir. Anahtar kelimeler: Üstbiliş, Şizofreni, Nörobiliş, Bağlanma
Celal Bayar Üniversitesi 1. sınıf öğrencilerinde bipolar bozukluk prevalansı ve ilişkili risk etmenleri
Giriş: Uluslararası alanda bipolar bozukluğun görülme sıklığını, yaygınlığını ve risk gruplarını araştıran çeşitli çalışmalar yürütülmüş ve sonuçları yayınlanmıştır. Diğer yandan ülkemizde genel psikiyatrik epidemiyoloji çalışmaları yapılmakla beraber, bipolar bozukluk özelinde yapılmış bir epidemiyolojik çalışma henüz yürütülmemiştir. Bu konudaki gereksinim dikkat çekicidir. Amaç: Bizim araştırmamızda toplum araştırmasından önce gereksinimleri belirlemek açısından üniversite öğrencileri arasında epidemiyolojik özellikleri araştıran bir çalışma yürütülmesi planlanmıştır. Biz bu araştırmamızda bipolar bozukluğun genç erişkinlerde görülme sıklığını, yaygınlığını ve risk gruplarını belirlemek amaçlanmıştır. Bizim çalışmamız ile ileride yapılması planlanan epidemiyolojik çalışmalar için bir ön araştırma planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmada Celal Bayar Üniversitesi bünyesinde tüm fakülte ve yüksekokullarda 1. sınıfta okuyan tüm öğrencilerden toplam 2757 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu ve HCL-32R uygulaması yapılmıştır. HCL-32R uygulamasından 14 puanın üzerinde puan alan öğrenciler ile 14 puanın altında kalan öğrencilerin %5'i Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na davet edilerek yüz yüze görüşmeyle, gelmeyi kabul etmeyenlere ise telefonda görüşülerek SCID'in iki duygudurum modülüile DSM-IV Duygudurum Bozukluğu tanıları araştırılmıştır ve telefonda bipolar bozukluk açısından riskli olduğu düşünülen kişiler Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na davet edilerek onlarla da yüz yüze görüşme sağlanmıştır. Sonuçlar ve tartışma: Celal Bayar Üniversitesi 1. sınıf öğrencilerinde bipolar bozukluk prevalansı 1,40 saptanmıştır. Cinsiyet, ek psikiyatrik hastalık varlığı, psikiyatrik ilaç kullanımı varlığı, ek tıbbi hastalık varlığı, tıbbi ilaç kullanımı varlığı, sigara-alkol dahil madde kullanımı varlığı, sigara-alkol hariç diğer madde kullanımı varlığı, birinci derece akrabada bipolar bozukluk varlığı, ikinci derece akrabada bipolar bozukluk varlığı, birinci derece akrabada psikiyatrik hastalık varlığı ve ikinci derecede akrabada psikiyatrik hastalık varlığı değerlendirilmiştir. Bunlardan madde kullanımı, tıbbi ilaç kullanımı ve cinsiyetin bipolar bozukluk sıklığını attırdığı ileri analizlerde anlamlı bulunmuştur. Bipolar bozukluk olanlar ve sağlıklı olanları ayırt etmekte belirleyici faktör olarak madde kullanımının iki grubu ayırt etmekte bağımsız katkısı olduğu görülmüştür. Sonuç: Bipolar bozuklukları tanıyabilmekteki bu zorluklar toplum tabanlı yaygınlık çalışmalarının yapılmasını, dolayısıyla risk gruplarını ve olası etkenlerin belirlenmesini de kısıtlamaktadır. Bipolar bozukluk tanısının atlanması ya da geç tanı konulması tedaviyi de geciktirerek olumsuz sonuçlara yol açmaktadır. Bipolar bozukluğun atlanmasını engellemek ve gerçek risklerle, riskli grupların belirlenmesini sağlamak için epidemiyolojik değerlendirmelere gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: Bipolar bozukluk, epidemiyoloji, prevalans, risk etmenleri
Şizofrenide sosyal bilişin oksitosin ve vazopressin düzeyi ile ilişkisinin incelenmesi
Giriş: Şizofreni hastalarında sosyal bilişsel kapasitenin yetersiz olduğu bilinmektedir. Oksitosinin ve vazopressinin sosyal bilişsel kapasite üzerine etkilerini araştıran birçok çalışma mevcuttur. Ancak çalışmalardan elde edilen sonuçlar çelişkilidir. Ayrıca çalışmalarda sosyal biliş ve hastalık ilişkisi üzerine durulmuş ancak hastalıkta ailenin sosyal bilişsel kapasite üzerine etkisi üzerinde durulmamıştır. Ayrıca aynı genetik yapıya sahip olan ve aynı çevresel şartlarda büyüyen sağlıklı kardeşlerin sosyal bilişsel kapasitesinin nasıl etkilendiği üzerine durulmamıştır. Amaç: Bu çalışma ile şizofreni hastalarındaki sosyal biliş düzeyini belirlemek, kardeşleri ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırmak ve aynı zamanda kan oksitosin ve vazopressin düzeyinin sosyal bilişsel kapasiteyi nasıl etkilediğini incelemek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 35 şizofreni tanılı hasta ve hasta kardeşi ile yaş, cinsiyet açısından eşlenmiş 35 kişilik sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya katılan tüm deneklere sosyodemografik veri formu, gözler testi, WAIS-R sözcük dağarcığı alt testi, WCST, hastalara ise ek olarak PANSS, BİÖ uygulanmıştır. Tüm katılımcılardan ölçek doldurmadan önce 10 ml venöz kan alınmış ve elisa yöntemiyle analiz edilmiştir. Biyokimyasal analizlerden elde edilen verilerden ± 2 SD üstü ve altındaki veriler uç değer kabul edilmiş ve dışlanmıştır. Kalan verilerle istatistiksel analizler yapılmıştır. Bulgular ve tartışma: Sosyal bilişsel performansın ve sosyal bilişi etkileyen nörobilişsel kapasitenin hasta ve hasta kardeşlerinde sağlıklı kontrollerden daha kötü olduğu gözlemlendi. Ancak hasta kardeşi grubu ile sağlıklı kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır. Sağlıklı kontrol grubunda sosyal bilişsel performans ile kan oksitosin düzeyi arasında korelasyon olduğu belirlendi. Şizofreni hastalarında sosyal bilişsel kapasitenin sağlıklı kontrollerden daha düşük çıkması literatürle uyumluydu. Hasta kardeşlerinin sosyal bilişsel kapasitelerinin de sağlıklı kontrollerden düşük bulunması sosyal bilişsel kapasitenin genetik ve çevresel faktörlerden etkilendiğini ve hasta kardeşlerinin de nörogelişimsel süreçlerinin etkilenmiş olduğunu düşündürmektedir. Kan vazopresin düzeyinin gruplar arasında farklılık göstermemiş olması ve sosyal bilişsel kapasiteyle korelasyon saptanmaması vazopressinin sosyal bilişi etkilediği yönündeki literatürle çelişmektedir. Vazopressinin şizofreni hastalarında sosyal biliş üzerine etkisinin olup olmadığının ortaya konulabilmesi için ek çalışmalar gerekmektedir. Sonuç: Şizofreni hastalarında sosyal bilişsel kapasite sağlıklı kardeşlerine ve sağlıklı kontrol grubuna göre daha kötü saptanmıştır, sosyal bilişsel kapasite ile kan oksitosin düzeyi arasında korelasyon saptanmıştır. Oksitosinin sosyal bilişsel kapasitenin gelişmesinde önemli bir rolünün olduğu ve davranışın modellenmesinde ve anlaşılmasında işe yarayabileceği düşünülebilir. Kan vazopressin düzeyi ile sosyal bilişsel kapasite arasında korelasyon saptanmaması vazopressinin rolünün şüpheli olduğunu düşündürmektedir. Sosyal bilişsel kapasiteyi etkileyen faktörlerin bilinmesi, sosyal bilişsel kapasitenin arttırılmasına yönelik girişimlerin hangi alanlarda olacağına yön verecek ve bu hastaların tedavi uyumundan sosyal yaşama adapte olmasına kadar birçok alanda işlerlik kazanmasına öncülük edecektir.
Obsesif kompulsif bozukluk hastalarıyla birlikte yaşayan kişilerde yaşam kalitesi ve ilişkili risk etkenleri
Giriş:Obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) bilişsel, duygusal ve davranışsal yönleri ile kişinin aile, akademik, meslek ve sosyal işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen süregen bir rahatsızlıktır. Bu hastalık sadece hastayı değil, birlikte yaşadığı aile bireylerini, arkadaşlarını ve toplumu da olumsuz etkileyebilmektedir. OKB'li hasta yakınlarındaki hastalık yükü ve yaşam kalitesindeki bozulma, diğer psikiyatrik hasta yakınlarıyla kıyaslanarak daha önceki çalışmalarda gösterilmiştir. Ancak OKB'li hasta yakınlarının yaşam kalitesinin nedenselliğini araştıran kısıtlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Amaç:Bu araştırmada obsesif kompulsif bozukluk tanısı almış hastalarla birlikte yaşayan kişilerde yaşam kalitesinin değerlendirilmesi, başta hasta yakının algıladığı hastalık yükü olmak üzere, hasta yakınının yaşam kalitesinde, ait olumsuzluğa yol açabilecek hasta ve hasta yakınına etkenlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 68 Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanılı hasta ve bu hastalarla birlikte yaşayan 68 hasta yakını çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya katılan hastalara SCID-I/CV psikiyatrik tanı değerlendirilmesi yapıldıktan sonra Sosyodemografik Veri Formu, Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) - YBOKÖ Belirti Kontrol Listesi, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu (WHOQOL-BREF TR) uygulanmıştır. Çalışmaya katılan hasta yakınlarına ise SCID-I/CV psikiyatrik tanı değerlendirilmesi yapıldıktan sonra Sosyodemografik Veri Formu, Hastalık Yükü Değerlendirme Ölçeği(HYDÖ) ve Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu (WHOQOL-BREF TR) uygulanmıştır. Farklı nedensellik modellerinde kullanılan, araştırmanın bağımlı değişkenleri "hasta yakını yaşam kalitesi" ve "hasta yakınının hastalık yükü" dür. Tek değişkenli çözümlemelerde parametrik durumlarda Student's t testi; ANOVA ve Pearson korelasyonu; parametrik olmayan durumlarda Kruskal Wallis ANOVA ve Mann Whitney U önemlilik testleri ve Spearman's Rho korelasyonu kullanılmıştır. Çok değişkenli çözümlemelerde ise doğrusal çoklu regresyon kullanılmıştır. Bulgular:Yapılan doğrusal regresyon analizi sonucunda OKB hastalarıyla birlikte yaşayan kişilerin yaşam kalitesi boyutları kendi eğitim düzeyinden, cinsiyetinden, hastanın çalışma durumundan, hastanın yaşam kalitesinden, hastalığın şiddetinden ve kompulsiyon çeşitlerinden farklı düzeylerde etkilenebilmektedir. Ancak hasta yakınının yaşam kalitesinin dört ayrı boyutunu da etkileyen ortak ve en önemli değişken hastalık yüküdür. Ayrıca hastalık yükünün hastaya ait özellikler üzerinden bir ara değişken olarak hasta yakınının yaşam kalitesini etkilediği gözlenmiştir. Tedavi süresi, kompulsiyon şiddeti (YBOKÖ kompulsiyon alt puanı), hastanın içgörüsü, kaçınma davranışı, kararsızlık derecesi gibi dışarıdan gözlenebilen hastaya ait özellikler, birlikte yaşadığı kişi üzerinde yük yaratarak yakınının yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilmektedir. Tüm bunların yanında hastalık yükünü en yüksek düzeyde etkileyen faktörler sosyoekonomik düzey göstergesi olan hastanın çalışma durumu ve çevresel yaşam kalitesidir; sosyoekonomik düzey azaldıkça, hastalık yükü artmaktadır. Sonuç: OKB'li hastalarla birlikte yaşayan kişilerde yaşam kalitesini etkileyen ve adeta ara değişken olarak davranan en önemli etken hastalık yüküdür. Hasta yakınının algıladığı hastalık yükü ise en çok hastanın kompulsiyonlarından ve çalışamaması sonucu sosyoekonomik düzeyin azalmasından etkilenmektedir. Tüm bu bulgular ışığında OKB hastalığının sadece hastayı değil hasta yakınını da etkilediği aşikardır. Buna göre hastayı değerlendirirken hasta ve hastalığın klinik belirtileri yanında, hasta yakınının da bilgilendirilmesinde, tedaviye ortak edilmesinde ve ihtiyaçlarının değerlendirilmesinde fayda vardır. Koruyucu ruh sağlığı açısından hasta yakınlarının yaşam kalitesinde etkilenmeyi azaltabilecek en önemli faktör hastalık yükünü azaltabilmektir. Anahtarkelimeler:Obsesif kompulsif bozukluk; hasta yakını, yaşam kalitesi, hastalık yükü
Tütün kullanım bozukluğu olan tıp fakültesi öğrencileri ve araştırma görevlilerinde craving ile oreksin-leptin düzeylerinin ve mizaç-karakter özelliklerinin ilişkisi
Amaç: Tütün kullanım bozukluğu olan bireylerde tekrarlayan sigara kullanımı, genellikle sigara içmeye karşı duyulan aşırı istek (craving) nedeniyle olmaktadır ve cravingin sigara tüketiminde relapslarda en önemli risk etmeni olduğu dile getirilmektedir. Bu nedenle craving durumunun pekişmesinde etkili olabilecek etmenlerin araştırılması önemlidir. Bu araştırmada tütün kullanım bozukluğu olan bireylerde cravingi etkileyebileceğini düşündüğümüz serum oreksin ve leptin düzeyleri ile mizaç ve karakter özelliklerini incelemeyi amaçladık. Yöntem: Örneklem grubunu, CBÜ Tıp Fakültesi öğrencilerinden ve Hafsa Sultan Hastanesi'nde görevli asistanlardan 80 kişi oluşturmuştur. İlk aşamada bu kişiler ile yapılacak görüşmede DSM-V tütün kullanım bozukluğu kriterleri göz önünde bulundurulmuştur. Kontrol grubu CBÜ Tıp Fakültesi öğrencileri ile Hafsa Sultan Hastanesi'nde görevli asistanlar arasından tütün kullanım bozukluğu grubu ile yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi ve eğitim düzeyi açısından eşleştirilmiş 40 sağlıklı gönüllüden oluşmuştur. Her iki gruba da sosyodemografik ve klinik Bilgi Formu, DSM-IV SCID-I Klinik Versiyonu, Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ), Fagerstrom Nikotin Bağımlılık Ölçeği, Cloninger Mizaç ve Karakter Envanteri uygulanmış, plazma öreksin ve leptin düzeylerinin belirlenmesi için kan örnekleri alınmıştır. Bulgular:Sigara içen grupta TCI yenilik arayışı toplam puanı (p=0.003) ve NS3 (p=0.003), NS4 (p=0.002) alt ölçek puanları; sigara içmeyen grupta ise kendini yönetme SD2 (p=0.02), SD5 (p=0.01) alt ölçek puanları ve iş birliği toplam puanı (p=0.001) ve C4 (p=0.002), C5 (p=0.001) alt ölçek puanları daha yüksek bulunmuştur. Sigara içme süresi ile NS3 (p=0.03) ve NS-toplam (p=0.09) puanı arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Sigara içen grubun annelerinin daha fazla sigara içtiği saptanmıştır (p=0.024). Sigara içen grupta plazma oreksin düzeyleri daha düşük bulunmuştur (p<0.001). Her iki grupta da leptin düzeyleri kadınlarda daha yüksek bulunmuştur (sigara içen p=0.002, sigara içmeyen p<0.001).Sigara içen grupta oreksin ile TCI-RD1 (p=0.04) arasında pozitif; sigara içmeyen grupta ise oreksin ile HA4 (p=0.006) ve HA-toplam puanları (p=0.02) arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Sigara içen grupta leptin ile TCI-NS2 (p=0.03) pozitif; RD1 (p=0.02) arasında negatif korelasyon saptanmıştır.Plazma oreksin düzeyi sigara içmeyenleri ayırt etmede iyi derecede başarı göstermiştir (p=0.001). Sonuç: Bu çalışmanın sonucu olarak sigara içen ve içmeyen gruplar arasında TCI ölçeği alt gruplarında ve oreksin açısından farklılık saptanmıştır. Bu sonuçlar sigaranın bırakılması sonucu ortaya çıkan craving ile mücadele için yol gösterici olacaktır. Ayrıca Türkiye'de sadece nikotin cravingini değerlendiren bir ölçeğin olmaması bir eksiklik olup, bu alanda çalışma yapılması önemlidir.
Tanısı yeni konulmuş, erken dönem, tedavisiz bipolar bozukluk hastalarının nörobilişsel, nörobiyolojik ve nörogelişimsel özellikleri üzerine karşılaştırmalı bir çalışma
Amaç: Bu projede henüz tanı ve tedavi almamış bipolar bozukluk hastalarını nörobiyolojik, nörobilişsel ve nörogelişimsel açıdan sağlıklı kontrol ve kronik hasta grubu ile karşılaştırarak hastalığın kişilerde yarattığı erken dönem etkileri ortaya koymak amaçlanmıştır. Kapsam: Bipolar bozukluğun hastalığa sahip kişilerde beyin yapı ve fonksiyonlarını etkileyerek bilişsel fonksiyonları bozulduğu bilinmektedir. Ancak bu değişikliklerin hastalığın başlangıcında mı yoksa zaman içerisinde mi ortaya çıktığı bilinmemektedir. Gereç ve yöntem: Çalışmada yeni tanı almış bipolar bozukluk hasta grubu, kronik hasta grubu ve sağlıklı kontrol gruplarına nörobilişsel testler uygulanmış, oksidatif stres faktörleri düzeyleri ölçülmüş ve her katılımcıya beyin MRG'si uygulanmıştır. Bulgular: Sözel öğrenme, dikkat, işleyen bellek ve yürütücü işlev fonksiyonları her iki hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düzeyde düşüktür ve en kötü performans kronik hasta gurubunda gözlenmiştir. Katalaz enzim düzeyleri her iki hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre (p<0,05), SOD enzimi ise kronik hastalarda genç erişkin hasta gruplarına göre yüksektir (p<0,0001). Kranial MRG analizlerinde ise prefrontal, temporal, parietal ve limbik alanlarda farklılıklar saptanmıştır Sonuçlar: Nörobiyolojik değişiklikler ve bilişsel işlev bozuklukları bipolar bozukluk hastalığının ilk evrelerinden itibaren mevcut olup bu bozukluklar progresif bir seyir izlemektedir.
Akne vulgaris tanılı hastalarda benlik saygısı ve ilişkili etmenler
Amaç: Akne vulgaris tanılı hastalar psikososyal problemlerle sıkça rastlanabilmektedir. Bu çalışmada akne vulgraisin benlik saygısına etkilerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya 50 akne vulgaris tanılı ve 50 sağlıklı kontrol grubu alındı. Aknenin klinik şiddeti dermatolog tarafından Global Akne Derecelendirme Sistemi (GADS) kullanılırak hafif, orta, şiddetli şeklinde değerlendirilip hastalara kısa bir psikiyatrik görüşme sonrası sosyodemografik veri formu, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), Beden Algısı Ölçeği (BAÖ), Akne Yaşam Kalitesi Ölçeği (AYKÖ), Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği (HADÖ), Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği (LSKÖ), Bedensel Duyumları Abartı Ölçeği (BDAÖ) ölçekleri uygulandı. LSKÖ psikiyatri hekimi tarafından psikiyatrik görüşme içinde doldurulmuş olup geri kalan ölçekleri çalışmaya katılanlar kendileri doldurdu. AYKÖ dışındaki tüm ölçekleri sağlıklı kontrol grubu da doldurdu ve kontrol grubuyla da kısa psikiyatrik görüşme yapılıp LSKÖ hekim tarafından puanlandı. Bulgular: Akne vulgarisli hastalar ve sağlıklı kontrol grubun arasında yaş, cinsiyet, özgeçmiş ve soygeçmişte ruhsal hastalık açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Hasta ve kontrol grubunun ölçek skorları açısından karşılaştırılmasında bedensel memnuniyet skorları dışındaki tüm değerlerde hasta grubunu skorları kontrol grubuna göre yüksek saptandı. Akneli hastaların cinsiyet, akne şiddeti, lezyon yerleşim yeri ve lezyon süresi ile ölçek skorları karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Bu çalışmanın sonucu olarak depresyon, benlik saygısı, anksiyete, sosyal anksiyete, bedensel belirti şiddeti aknelilerde kontrol grubuna göre yüksek saptandı. Ölçek skorları ile cinsiyet, lezyon yerleşim yeri, lezyon yerleşim süresi ve akne şiddeti arasında anlamlı fark saptanmadı. Akne şiddeti arttıkça yaşam kalitesinin daha çok bozulduğu saptandı.
Spor taraftarı olan üniversite öğrencilerinde takımla özdeşleşme düzeyinin benlik saygısı, öfke düzeyi ve tarzı ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı spor taraftarlarının takımla özdeşleşme düzeyleri ile benlik saygısı, öfke düzeyleri ve özelliklerini ölçmek ve bu değişkenler arasındaki ilişkiyi saptamaktır. Yöntem: Çalışmanın örneklemini Celal Bayar Üniversitesi Uncubozköy Kampüsünde bulunan, Tıp ve İktisadi ve İdari Bilimler Fakültelerinde örgün eğitim görmekte olan ve spor taraftarı olduğunu belirten öğrenciler oluşturmaktadır. Araçlar; Sosyodemografik veri formu, Spor Taraftarı Özdeşleşme Ölçeği, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Sürekli Öfke ve Öfke Tarzı Ölçeği olarak belirlenmiştir. Bulgular: Benlik saygısı yüksek olan öğrencilerin takım özdeşleşmesi puanları, orta ve düşük olanlardan yüksek, benlik saygısı orta olan öğrencilerin takım özdeşleşmesi puanları da benlik saygısı düşük olan öğrencilerden düşüktür. Ancak bu ilişki istatistiksel açıdan anlamlı değildir.Öğrencilerin Sürekli Öfke ve Öfke Tarzı ölçeğinin alt ölçekleri ile, takımla özdeşleşme düzeyleri karşılaştırıldığında; özdeşleşme düzeyleri arttıkça, sürekli öfke düzeyleri de artmaktadır.(p=,001) STÖÖ puanları ile; Durumluk Öfke, Öfke Kontrol, İçte Tutulan Öfke alt ölçek puanları arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki saptanmamıştır. Dışa Vurulan Öfke alt ölçek puanları arasında pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır. Tartışma ve sonuç: Takım özdeşleşmesinin, benlik saygısı, sürekli öfke ve öfke tarzı ile olan ilişkisi incelenmiştir ve özdeşleşme düzeyleri ile benlik saygısı arasında ilişki saptanmamıştır. Sürekli öfke ve dışa vuran öfke düzeyi ile pozitif yönde ilişkili saptanmıştır.
Obsesif kompulsif bozukluk'ta işlev kaybı ve risk etmenleri (Kontrollü kesitsel bir çalışma)
Giriş: Obsesif Kompulsif Bozukluk(OKB), tekrarlayıcı obsesyon ve/veya kompulsiyonların olduğu , genellikle süreğen, kimi zamanda tekrarlayıcı gidiş gösteren , kişinin günlük işlevlerini belirgin olarak etileyen bir rahatsızlıktır. İşlevsellik tüm vücut fonksiyonlarını, aktivite ve katılımlarını kapsayan genel bir kavramdır. OKB kişinin sosyal ilişkilerini, mesleki işlevselliğini ve yaşam kalitesini olumsuz olarak etkilemektedir. Depresyonda da işlevsellik kaybı görünmesine depresyonda işlevsellik kaybının OKB ile şizofreniye oranla daha az olduğu saptanmıştır. Hastalıkların işlevsellik düzeylerini daha kısa ölçeklerle değerlendiren çalışmalar olsa da kapsamlı bir ölçek ile karşılaştırma yapan çalışma sayısı azdır. Amaç: Bu tez çalışmasında amaç Obsesif Kompulsif Bozukluğa sahip bireylerin işlevsellik ve işlevsellikte kayıp derecelerinin ölçülmesi ve kayba ilişkin risk etmenlerinin belirlenmesi ve işlevsellikte kayıp düzeylerinin depresyon hastalarının işlevsellikte kayıp düzeyleri ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) ve Major Depresif Bozukluk (MDB) tanısı konulmuş hastalardan çalışmaya katılmayı kabul eden ve çalışmaya dahil olma ölçütlerini karşılayan 60 OKB ve 60 MDB hastasından oluşmaktadır. Çalışmaya katılan hastalara SCID-I/CV psikiyatrik tanı değerlendirilmesi yapıldıktan sonra sosyodemografik veri formu, obsesif kompulsif belirtilerin türü ve şiddetini saptamak için Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) - YBOKÖ Belirti Kontrol Listesi, depresif belirtilerin şiddetini 86 saptamak için Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ), anksiyete şiddetini saptamak için Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği ve sosyal işlevsellik düzeyini belirlemek için hasta ve hasta yakınlarına Sosyal İşlevsellik Ölçeği (SİÖ) uygulandı. Tek değişkenli çözümlemelerde parametrik durumlarda Student's t testi; ANOVA ve Pearson korelasyonu; parametrik olmayan durumlarda Kruskal Wallis ANOVA ve Mann Whitney U önemlilik testleri ve Spearman's Rho korelasyonu kullanılmıştır. Bulgular: Depresyon hastalarında eğitim düzeyi ile işlevsellik düzeyinde artış saptanmıştır. Ayrıca evli olmayanlarda öncül sosyal etkinlik ve bağımsızlık performans puanları yüksek bulunmuştur. Genç bireylerde sosyal etkinlik puanlarında artış saptanmış olup; hastaneye yatışı olan depresyon hastalarında bağımsızlık performans puanları düşük saptanmıştır. OKB hastalarında en sık olarak kirlenme, kuşku, saldırganlık obsesyonları; temizleme/yıkama, kontrol etme, tekrarlama kompulsiyonları daha sık saptanmıştır. Saldırganlık obsesyonu, kuşku obsesyonu ve kontrol kompulsiyonlarının kişilerin işlevsellik düzeylerine olumsuz etkisi olduğu saptanmıştır. Evli olmayan OKB hastalarında mesleki işlevsellik; eğitim düzeyi yüksek olan OKB hastalarında öncül sosyal etkinlik, mesleki işlevsellik ve kişiler arası işlevsellik puanları yüksek bulunmuştur. Depresyon hastalarıyla benzer olarak hastaneye yatışı olan OKB hastalarının işlevsellik düzeyleri düşük saptanmıştır. Sonuç: OKB ve Depresyon hastaları bir arada değerlendirildiğinde eğitim düzeyinin ve hastaneye yatışların ortak olarak işlevsellik üzerine etkisi olduğu görülmüştür. Bu sebeple eğitim düzeyinin toplum bazında arttırılması, bireylerin eğitim kurumlarına yönlendirilmesi tedavi sürecini desteklemek açısından önemlidir. Bunun birlikte hastaneye yatış yerine mümkün olduğunca hızlı ve etkili bir biçimde ayaktan tedavi sürecinin tercih edilmesinin işlevsellik üzerine olumlu etkisi olacaktır.
Panik bozuklukta alt tiplendirme gereksinimi: Bir küme analizi araştırması
Giriş: Panik Bozukluğu alt tiplendirme çalışmaları daha önce yapılmıştır. Farklı özellikleri ve belirtileri baz alınarak yapılan çalışmalarda çok farklı alt tiplendirmeler görülmüş. Bizim çalışmamızda, PB hastalarına yapılan ölçeklerin verileriyle kümeleme analizi yapılmıştır. PB hastalarında bu kadar ölçeğin ve özelliğin kümelenmesine bakıldığı ve buna göre alt tiplendirme yapıldığı ilk çalışma olmuştur. Amaç: Panik bozukluğunda hastalığın prognozunu ve tedavisini etkileyebilecek etkin bir alt tiplendirme yapmayı amaçladık. Alt tiplerin etkin biçimde belirlenmesi hastalığın gidişi ve tedavisi konusundaki çalışmalara katkı sağlayacaktır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamıza, SCID 5 ile tanı konulan, araştırmamıza alınma kriterlerine uyan 110 Panik Bozukluğu hastası örneklem olarak alınmıştır. Daha sonra örneklemimizden, bilgilendirilmiş gönüllü onam formu aldık. Daha sonra Sosyodemografik ve Klinik veri formu, Panik-Agorafobi Ölçeği, HAM-D, HAM-A, EKA-GGK, AABE, ADİ-3, ÇÇTÖ uygulanmıştır. Toplanan veriler ile tek değişkenli analizler, küme analizi ve diskriminant analizi yapılmıştır. Bulgular ve Tartışma: Araştırmamızdaki verilerle tek değişkenli analiz sonucu; kadın cinsiyetinde daha fazla cinsel istismar ve daha yüksek yalan kişilik boyutu olduğunu, evli olanlarda daha fazla fiziksel ihmal ve dahayüksek yalan boyutu, çocukluk çağında ebeveyn kaybı olanlarda PAÖ'nin daha yüksek olduğu aynı zamanda nörotisizm ve psikotisizm ve fiziksel ihmalin daha çok görüldüğü, eğitim düzeyinin düşük olmasıyla yüksek PAÖ, Anksiyete düzeyleri, nörotisizm, yalan, ayrılma anksiyetesi, fiziksel ihmal ve diğer çocukluk çağı travmalarının fazla olmasıyla ilişkili olduğunu saptadık. Aynı zamanda baba eğitim düzeyinin düşüklüğü ile kişinin yalan kişilik boyutunun yüksek olması, fiziksel ihmal ve istismarın ve çocukluk çağı travmaları oranının daha fazla çıktığını, anne eğitimin düşük olmasıyla da bireyin PAÖ'nin, nörotisizm, yalan boyutunun yüksek olması, fiziksel ihmal ve istismarın daha fazla görüldüğünü saptadık. Bu durum literatürdeki bilgilerle uyum göstermektedir. Çok değişkenli analizler sonucu ise PB'unda iki kümelenme olduğu gördük ve kümelenme özelliklerine göre travmatik etki ile gelişen ve Travma ile ilişkili olmayan PB alt tipi olarak belirledik. Travmatik etki ile gelişen alt tipte, depresyonun, anksiyete düzeylerinin, PAÖ'nin, ayrılma anksiyetesinin, anksiyete duyarlılığının, nörotisizm ve psikotisizm kişilik boyutlarının, duygusal istismar ve cinsel istismar başta olmak üzere ÇÇTÖ'nin daha fazla oranda olduğunu tespit ettik. Travma ile ilişkili olmayan PB alt tipinde ise Eysenck Dışa Dönüklük kişilik boyutunun anlamlı yüksek olduğu saptadık. Sonuç: Panik bozukluğu hastalarındaki özellikler, birbirleriyle ilişkili olup, Travmatik etki ile oluşan PB ve Travma ile ilişkili olmayan PB şeklinde iki alt tipi bulunmaktadır. PB alt tiplerini belirlemek bundan sonraki çalışmalara kaynak olacaktır. Alt tiplerin belirlenmesiyle hastaların tedavi yanıtları, hangi terapiden fayda görecekleri, PB oluşmasını engelleme yolları, PB oluşumu için risk grupları gibi bilgiler için öngörücü olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Panik Bozukluğu, Travma, Panik Bozukluğu alt tipleri.
Üniversite öğrencilerinin ayrılma bireyleşme özellikleri ve etkileyen etmenler
Ergenlik; biyolojik, psikolojik ve sosyal gelişimsel değişikliklerle karakterize,çocukluk ve erişkinlik arasında bir köprü, tüm çocukluk yaşantılarının tekrar gözdengeçirilerek bütünlük duygusunun oluşturulduğu bir dönemdir. M.Mahler tarafındanilk üç yaştaki nesne sürekliliğinin oluşması olarak tanımlanan ayrılma bireyleşmesürecinden sonra P. Blos, ergenliği ikinci ayrılma bireyleşme dönemi olaraktanımlamıştır. Bu durum ergenlikte aile bağımlılığından ayrılma ve toplumun birüyesi durumuna gelmek üzere infantil nesne bağlarının kaybolması şeklinde ortayaçıkmaktadır.Blos, ergenlikte ayrılma-bireyleşme sürecini kuramsal olarak açıkladığında busürecin, ergenlikte ve erişkin yaşamda görülen davranış özellikleri ve psikopatolojiyleolan ilişkisini de ortaya koymuştur. Ergenlikte ayrılma ve bireyleşme birçok faktördenetkilenmektedir. Yaş, cinsiyet farklılıkları, aile yapısı, ebeveynin rolü, ikizlik durumu,psikiyatrik hastalığın olup almaması, alkol ve madde kullanımının etkileri gibi konulararaştırılmıştır.Major depresyon, özellikle gençlik döneminde sık görülen bir tablo olupetiyolojisinde biyolojik, kalıtımsal, çevresel ve psikolojik birçok etmen roloynamaktadır. Dinamik açıdan depresyon nedeni olarak; bireyleşmede bozukluk,güvensiz bağlanma, olumsuz ebeveyn tasarımları ve nesne ilişkilerisayılabilmektedir.Ergenlik dönemi boyunca öfke ve kızgınlığın yaşanması son derece yaygın birdurumdur. İkinci ayrılma bireyleşme sürecinde olan ergenlerde yeniden yaklaşmakrizinin tekrar yaşandığını belirten Blos'a göre de, ergenlerdeki saldırganlık, öfkepatlamaları ve eyleme vuruk davranış bireyleşmedeki yetersizliği temsil eder.Dünya literatüründe ve ülkemizde ergenlik döneminde ayrılma bireyleşme ileilgili yapılmış çalışmalar sınırlı sayıdadır. Bu çalışmada ergenlerin ayrılma bireyleşmeözelliklerini ve çeşitli demografik etmenlerle ve depresyon ve öfke ile ilişkisinibelirlemek amaçlanmıştır.Çalışmaya gönüllü katılmayı kabul eden 1074 üniversite birinci sınıf öğrencisiergen dahil edilmiş, 1074 öğrenciden ölçekleri doğru ve eksiksiz dolduran 1026'sıçalışmanın örneklemini oluşturmuştur. Örneklem grubuna, Sosyodemografik VeriFormu, AABT (Adolesan Ayrılma Bireyleşme Testi) ölçeğinin Türkçe Formu, SürekliÖfke-Öfke Tarz Ölçeği (SÖÖTÖ) ve Beck Depresyon Envanteri verilmiştir.Çalışmaya katılan ergenlerin sosyodemografik verileri ile ayrılma bireyleşmeözelliklerinin ilişkisi t-testi, Mann Whitney-U, Kruskal-Wallis varyans analizi ve tekyönlü varyans analizi (ANOVA) ile çözümlenmiştir. Çoklu karşılaştırmalarda post-hoctest olarak bonferoni testi kullanılmıştır. Ergenlerin ayrılma bireyleşme düzeyleri iledepresyon ve sürekli öfke-öfke tarzı arasındaki ilişki korelasyon analizi kullanılarakdeğerlendirilmiştir.Çalışmamızda hipotezlerimizi destekleyecek şekilde kızların ayrılmaanksiyetesi, arkadaşa yapışma, öğretmene yapışma, pratik yapma-aynalama, sağlıklıayrılma ve bakım arama puanlarının daha yüksek, erkeklerin ise ihtiyacı inkar etmepuanlarının daha yüksek olduğu, ergenlerin yaşları büyüdükçe olumlu ayrılmabireyleşme özelliklerinin arttığı, kardeş sayısı arttıkça ayrılmalanın zorlaştığı, katı vesıkı disiplinli ebeveyn algısının ergen ayrılma bireyleşmesini olumsuz etkilediği,ergenin ebeveynini soğuk-uzak-yetersiz ve ilgisiz algılamasının ayrılma ve yutulmaanksiyetesinin artmasına neden olduğu, çocukluktaki anne-baba hastalığının busürece olumsuz etkisi olduğu, anne ve babanın eğitim düzeyinin yüksek olmasınınergenin ayrılma bireyleşmesini olumlu yönde etkilediği, ilk üç yaş anne bakımınınayrılma bireyleşme üzerine olumlu etkisi olduğu, babanın bakımını üstlendiğigençlerde olumlu ayrılma bireyleşme özelliklerinin düşük olduğu, bakıcı değişikliğininayrılma bireyleşmeyi olumsuz etkilediği, spor yapma ve bir sosyal gruba üyeliğinolumlu ayrılmayla ilişkili olduğu, arkadaş ilişkilerinin ayrılma bireyleşmeye olumlukatkısı olduğu, alkol ve madde kullanımının ergenin ayrılma bireyleşme özellikleriniolumsuz olarak etkilediği, psikiyatrik ve fiziksel hastalığı olan gençlerin ayrılma vebireyleşmede zorlandığı saptanmıştır.Depresyonu olan gençlerin ayrılma bireyleşme özelliklerinin olumsuz olduğuşeklindeki hipotezimizi doğrulayacak şekilde; ayrılma anksiyetesi, yutulmaanksiyetesi, ihtiyacı inkar etme ve reddedilme beklentisi gibi olumsuz olaraknitelendirilen ayrılma bireyleşme özelliklerinin yüksek depresyon puanları ile pozitifilişkili olduğu görülmüştür. Öte yandan arkadaşa yapışma, pratik yapma-aynalama vesağlıklı ayrılma gibi olumlu ayrılma bireyleşme özellikleri ise düşük depresyonpuanları ile pozitif ilişkili bulunmuştur.Çalışmamızda yüksek sürekli öfke düzeyleri, öfke içte düzeyleri ve öfke dışadüzeyleri ile olumsuz ayrılma bireyleşme özelliklerinin birlikteliği saptanmıştır. Öfkekontrol puanları ile ise olumlu ayrılma bireyleşme özellikleri ilişkili bulunmuştur.Çalışmamızın bu konularda ve ikinci ayrılma bireyleşme dönemiyle ilgiliyapılacak ileriki çalışmalara öncülük edebileceği düşünülmektedir.
Bipolar bozuklukta kalıntı belirtiler
ÖZET Bipolar bozukluk, genelde birden fazla yineleyen duygudurum dönemleri ile, ısrarcı kalıntı belirtilerle, eş zamanlı diğer psikiyatrik hastalıklarla ve psîkososyal alanda oluşan bozulmalarla kendini gösteren ve yaşam boyu devam eden bir hastalıktır. Tam tanışa! kriterleri karşılamayan bu kalıntı belirtilerin bulunması hastalık seyrini de olumsuz yönde etkilemektedir.Çalışmanın amacı, bipolar bozukluk epizodları sonrasındaki kalıntı belirtilerin araştırılması ve bu kalıntı belirtilerle; hastalığa ilişkin özellikler, hastaların sosyodemografik özellikleri arasındaki bağlantının kurulmasıdır. Bir psikiyatri polikliniğine başvuran ve ayaktan tedavileri devam eden 23 bipolar bozukluk en son epizod mani ve 20 bipolar bozukluk en son epizod depresif tanılı hasta araştırmaya alındı. Kontrol grubu olarak 20 sağlıklı birey seçildi. Araştırmaya alınan kişilere ve kontrol grubuna ilk olarak SCID-! (SC1D-CV) görüşmesi yapılmış olup hasta grubuna DSM-lV'e göre tanı konulmuştur. Bu görüşmeler sonucu Bipolar I Bozukluğu Son Epizod Mani, Bipolar S Bozukluğu Son Epizod Depresyon tanısı alan hastalar ve kontrol grubuna, Sosyodemografik bilgi formu, Hamilton depresyon Değerlendirme ÖIçeği-Mevsimsel Duygudurum Bozukluğu için Yapılandırılmış Görüşme Kılavuzu (SIGH-SAD), Young mani derecelendirme ölçeği, Stroop testi, İşitsel Sözel Öğrenme Testi (ÂVLT), Uzun Latanslı pozitif uyarılmış potansiyeller (p300), Genel değerlendirme ölçeği, UKU yan etki değerlendirme ölçeği, Sosyal işlevsellik ölçeği (SİÖ) uygulandı. Sosyodemografik açıdan hasta ve kontrol grubu arasında; yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, medeni durum, yaşadığı yer ve sosyoekonomik düzey açısından fark olmadığı görüldü. Meslek yönünden anlamlı fark vardı ve kontrol grubu baskın bir şekilde, memur/işçi ağırlıklıydı. Hastaların çoğunun ilk epizodu depresyon idi. Hasta grupları arasında hastalık süresi, epizod sayısı, hospital izasyon ve depresif epizod sayısı ve işlevsellik genel düzeyi yönünden anlamlı fark saptanmadı. HAM-D puanı ve Young Mani Ölçeği puanı yönünden hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı fark saptandı. Bipolar bozukluk en son epizod depresyon olan hasta grubunda kontrol grubuna göre, HAM-D puanı ve SIGH-SAD puanı anlamlı derece yüksekti. Bipolar bozukluk en son epizod mani olan hasta grubunda kontrol grubuna göre, young mani ölçek puanında anlamlı derece yükseklik vardı. Depresyon ölçek puanları ile sosyal işlevsellik puanları arasında ters bir korelasyon saptandı. 82Bipolar bozukluk en son epizod depresyon olanlarda depresif ruh hali ve çalışma aktivite kaybı puanı, anlamlı düzeyde yüksek hasta sayısında saptanırken, yine en son epîzod depresyon olan hasta grubunda kendini toplumdan soyutlama, kolay yorulma, ruhsal anksiyete ve somatik anksiyete maddelerinde yoğunlaşma saptandı. Bipolar bozukluk en son epizod mani grubunda young mani ölçeğiyle saptanmış; yükselmiş duygudurum, hareket ve enerji artışı maddelerinde yoğunlaşma saptandı. P300 test sonucuna göre; bipolar hasta grubuyla, kontrol grubu latans değerleri arasında anlamlı farklılık izlendi. Bipolar bozukluk en son epizod depresyon olan hasta grubunda p300 amplitüd değeri kontrol grubuna göre anlamlı derece düşüktü. İşitsel sözel öğrenme testine göre, bipolar hasta grubuyla kontrol grubu arasında, öğrenme belleği, gecikmeli hatırlama, tanıma belleği ve toplam hatırlama belleği yönünden anlamlı fark vardı. Bipolar bozukluk en son epizod depresyon olan hasta grubunda öğrenme bellek puanı ve gecikmeli hatırlama puanı kontrol grubuna göre anlamlı derece düşüktü. Bipolar bozukluk en son epizod mani hastalarında da, öğrenme bellek puanı ve gecikmeli hatırlama puanı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü. Siroop testinde bipolar hasta grubuyla kontrol grubu arasında, sadece okuma hızı açısından fark anlamlı idi. Yine üç gruba uygulanan stroop testi puan sonuçlarına göre, hasta ve kontrol grupları arasında hiçbir alanda anlamlılık saptanmadı. Bellek puanlarıyla, sosyal işlevsellik puanları arasında anlamlı pozitif korelasyonlar saptanırken, dikkat puanlan île sosyal işlevsellik puanlan arasında anlamlı negatif korelasyonlar saptandı. Dikkat puanları ile depresyon ölçek puanları arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanırken, bellek puanları ile depresyon ölçek puanları arasında anlamlı negatif korelasyonlar saptandı. Sosyal işlevsellik ölçeği puanı yönünden, bipolar bozukluktu hasta grubunda kontrol grubuna göre; sosyal geri çekilme, kişiler arası iletişim,bağımsızlık düzeyi-yetkinlik ve iş/meslek alanında anlamlı bozulma izlendi. Bipolar bozukluk en son epizod depresyon olan hasta grubunda; sosyal geri çekilme puanı, iş/meslek puanı kontrol grubuna göre anlamlı derece düşüktü. Bipolar bozukluk en son epizod mani hastalarında ise, sosyal geri çekilme puanı ve bağımsızlık düzeyi-yetkinlik puanı kontrol grubuna göre anlamlı derece düşüktü. Araştırmanın sonucunda, bipolar bozukluktu hastalar remisyon döneminde kalıntı duygulanım, bilişsel, sosyal-mesleki belirtiler gösterir ve bu kalıntı belirtiler birbirleri ile ilişki içindedirler. Bu kalıntı belirtilerin önemsenip gerekli girişimlerde bulunmak hastalığın prognozunu olumlu yönde etkileyebilir. 83
Bipolar bozuklukta nörobilişsel testlerin özgüllüğü ve duyarlılığı üzerine karşılaştırmalı bir çalışma
AMAÇ: Bipolar Bozukluk tekrarlayıcı manik ve depresif epizodlarla ötimi adı verilen iyilik dönemleriyle karakterize yaşamı etkileyen önemli zihinsel hastalıklardan biridir. Yakın zamana dek, nöropsikolojik yöntemler ile psikiyatrik hastalıklar arasında kesin bir ilişki gösterilemezken daha sonraki gelişmeler sonucunda, hastalıkların yerleşim yeri hakkında da fikir verebilen nöropsikolojik testler araştırma ve uygulamada yerini almıştır. Bipolar bozuklukta bilişsel bozulmanın olabileceği uzun süredir bilinmekte, özellikle son yıllarda bu konu üzerine artan sayıda çalışmalar yapılmaktadır. Çalışmalarda özellikle sözel öğrenme ve bellek ile uzamış dikkat fonksiyonlarında bipolar hastalarda belirgin performans düşüklüğünün olduğu tekrarlayan bir bulgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle şizofreni hastaları ile karşılaştırmalı çalışmalar da yapılmakta, şizofreni hastalarındaki nörobilişsel kayıplar ile bipolar hastalardaki nörobilişsel kayıplar karşılaştırılmaktadır. Bu durum özellikle son yıllarda şizofreni ve bipolar bozukluk için uygulanması önerilen nörobilişsel test bataryalarının içinde ayırt edici bir test bataryası ya da test/testler bulma umudunu da içermektedir.Bu çalışmanın amacı nöropsikolojik testlerin bipolar bozuklukta özgüllük ve duyarlılığını saptamak ve böylece gelecekteki olası tanı ya da tedavi stratejilerinde bilişsel işlev bozukluğunun saptanması için özellikli testlerle ışık tutmak, özgül testler saptayarak günlük pratikte tüm bipolar hastaların gelecekteki tedavi ve izlem sürecinde yapılabilir bir pratiklik sağlamak olarak özetlenebilir.YÖNTEM: Araştırma evreni Celal Bayar Üniversitesi bünyesinde bulunan Psikoz ve Bipolar Bozukluk Polikliniğine 1 yıl boyunca başvuran hastalık açısından remisyonda hastalardan oluşmaktadır. Örneklem bu polikliniklere rastgele başvuran 50 psikoz, 51 bipolar hastası ile bu hastalarla sosyodemografik olarak uygun 50 kontroldür. Çalışmaya alınma kriterleri; 18-65 yaş arasında, en az ilkokul mezunu, başka bilinen tıbbi bir nörolojik rahatsızlığı olmaması, şizofreni hastasının çalışmaya alınabilmesi için Andreasen kriterlerine göre remisyonda olması, bipolar hastanın çalışmaya alınabilmesi için Young mani ve Hamilton duygudurum değerlendirme ölçeklerinde remisyon kriterlerinde olması olarak belirlendi.Araştırmaya alınan hastalara ve kontrol grubuna ilk olarak SCID-I (SCID-CV) görüşmesi yapılmış olup hasta grubuna DSM-IV'e göre tanı konulmuştur. Bu görüşmeler sonucu Bipolar Bozukluk saptanan kişilere sosyodemografik veri formu verilerek ve Hamilton Depresyon Değerlendirme ile Young Mani Değerlendirme ölçekleri uygulanarak çalışmaya alınma kriterlerine bakıldı. Şizofreni tanılı hastalara PANNS maddelerinden P1 (Sanrılar), P2 (Düşünce dağınıklığı), P3 (Varsanılar), G5 (Manyerizm ve vücut duruşu), G9 (Olağandışı düşünce içeriği), N1 (Duygularda küntleşme N4 (Pasif, kayıtsız bir biçimde kendisini toplumdan çekme), N6 (Konuşmanın kendiliğinden ve akıcı olmasının kaybı) bakılarak Andreasen kriterlerine göre remisyon değerlendirmesi yapıldı. Çalışmaya alınmaya uygun bipolar hastalara sosyodemografik açıdan benzer kontrol grubu seçilmiştir. Kontrol grubunda da SCID-I görüşmesi yapılarak psikiyatrik hastalık dışlanmıştır. Daha sonra tüm hasta ve kontrollerin Wechsler Bellek Ölçeği ile IQ değerlendirilmesi yapılmış, Sayı Dizisi Öğrenme Testi, Stroop Testi, İşaretleme Testi, Çizgi Yönünü Belirleme Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi, Iowa Kumar Testi, Sürekli Dikkat Testi, İz Sürme Testi, Rey İşitsel Sözel Öğrenme Testi, Yüzde Dışavuran Duyguların Yanınması Testi, Yüzde Dışa Vuran Duyguların Ayırt Edilmesi Testi uygulanmıştır. Test sonuçları düzeltilmiş IQ düzeylerine göre değerlendirildi.İstatistiksel değerlendirmede, sosyodemografik verilerde gruplar arasında fark olup olmadığını saptamak için oransal değerler için ki-kare testi, numerik değerler için t testi uygulanmıştır. Test performanslarının değerlendirilmesi ve gruplar arasındaki anlamlılıklarının saptanması için ANOVA, anlamlılık değerlendirilmesi için Tukey post-hoc analizi uygulanmıştır. IQ puanlarının eşitlenerek testlerin değerlendirilmesi için ANCOVA, testlerin özgüllük-duyarlılık düzeylerinin değerlendirilmesi için ROC (Receiver operating characteristic curves) eğrileri kullanılmıştır.BULGULAR: Sosyodemografik açıdan hasta grupları ve kontrol grubu ele alındığında gruplar arasında cinsiyet, eğitim süresi, maddi durum, hastalık süresi ve yatış sayısı açısından istatiksel fark saptanmadı. Grupların yaş özelliklerinden kaynaklanan istatistiksel farklılığın (p=0,027) çalışmaya alınan şizofreni hastalarının yaş ortamalarının bipolar hastalara (40,86±11,50) ve kontrollere (39,86±11,20) göre daha genç olması (35,8±11,37) nedeniyle oluştuğu gözlendi. Meslek alanında da istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0,019). Bu istatistiksel anlamlılığın şizofreni hastalarındaki yüksek çalışmama durumu ile ilişkili olduğu düşünüldü. Hasta ve kontrol grupları çalışma durumuna göre karşılaştırıldığında da aynı şekilde istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0,009).Bipolar hastaların %56,9'u, kontrollerin %64'ü evli iken, şizofreni hastalarında bu oran %30 bulunmuş, bu fark da istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bipolar ve Şizofreni hastaları arasında ek fiziksel hastalık varlığı açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.Nörobilişsel test performansları değerlendirildiğinde; Wechsler Bellek Ölçeği toplam puanlarından hesaplanan IQ düzeylerine bakıldığında; şizofreni hastalarının IQ düzeyleri bipolar hastalardan ve sağlıklı kontrollerden, bipolar hastalarınki ise sağlıklı kontrollerden düşük bulunmuştur. Bu araştırmada uygulanan testlerden Sayı Dizisi Öğrenme Testi, Stroop Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi tamamlanan kategori sayısı, Sürekli Dikkat Testi, İz Sürme Testi B, Rey İşitsel Sözel Öğrenme Testi puanlarında Bipolar hastalar sağlıklı kontrollere göre kötü performans göstermiş, Rey İşitsel Sözel Öğrenme Testi ve IQ puanlarında şizofreni hastalarından daha iyi performans göstermiş, diğer testlerde şizofreni hastalarınınkine benzer performans göstermişlerdir. Özgüllük değerlendirilmesi için ROC analizleri uygulandığında da hastalığı ayırt ettirecek yükseklikte eğri altında kalan değerleri saptanmamıştır.SONUÇ: Çalışmanın bulguları ve literatür birlikte değerlendirildiğinde, bipolar bozukluk için nöropsikolojik değerlendirmenin olmazsa olmazların arasına girdiğini, ilaç seçimi, mesleki ve sosyal işlevselliğin sağlanması, prognoz takibinde dikkat edilmesi gerekli bir alan olduğu söylenebilir. Nöropsikolojik testlerin bipolar bozukluk için genel kullanıma girmesiyle hastanın biyopsikososyal olarak geniş bir çerçevede değerlendirilebileceği ve bu testlerden özellikle sözel öğrenme ve bellek ile uzamış dikkati ölçenlerin öncelikli olarak genel pratikte kullanılması önerilerimiz arasındadır. Çalışmamızda uygulanan testler göz önüne alındığında; özelikle Sayı Dizisi Öğrenme Testi, Stroop Testi, Sürekli Dikkat Testi, Rey İşitsel Sözel Öğrenme Testinin kullanımı önerilebilir. Bu yaygın kullanım gelecekte bu alandaki iyileşmelerin de daha çok önemsenmesini beraberinde getirebilir ve gelecekteki ilaç araştırma geliştirme çalışmalarına da farklı bir boyut kazandırabilir. İleride nörobilişsel fonksiyonlara pozitif etki eden tedaviler de rutin tedavi programlarına girebilir ya da bu alanda psikoterapiler uygulanması gündeme gelebilir.
Alkol bağımlılığında bir belirteç olarak siyalik asit
Amaç: Aşırı alkol kullanımını gösteren ?biyokimyasal belirteçler? alkol bağımlılığının yaygınlığının taranması, tedavisi ve alkol kullanımına bağlı diğer medikal hastalıkların saptanmasında önemli bir yere sahiptirler. Çalışmamızda literatürde alkol bağımlılığı tanısı konmuş olan hastalarda potansiyel bir belirteç olarak bahsedilen serum TSA düzeylerinin kontrollerle karşılaştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Alkol bağımlılığı tanılı 43 hasta ve 38 kişilik kontrol grubunun sosyodemografik ve klinik bilgileri alınmış, CAGE testi uygulanmış ve kan örneklerinde AST, ALT, GGT, MCV, CDT ve TSA düzeyleri ölçülüp tanısal geçerlilikleri incelenmiştir. Ayrıca alkol bağımlılığı tipinin belirteçlerle ilişkisi incelenmiştir. Biyokimyasal belirteçlerin tanısal geçerliliğinin araştırılması için ROC istatistiksel analizi kullanılmıştır.Bulgular: Alkol bağımlılığı ve kontrol grubu karşılaştırıldığında AST, ALT, GGT, MCV ve TSA düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmiştir. CDT'de ise istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir. Tip I ve Tip II alt grupları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında Tip I alt grubunun tüm değerleri kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur, fakat Tip II alt grubunda sadece AST, GGT, TSA ve MCV'de fark saptanmıştır. ALT ve CDT'de istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir. TSA düzeyleri CDT ile ilişkili bulunurken diğer belirteçlerle ilişkisiz bulunmuştur. Belirteçlerden GGT'nin duyarlılığı (%53,5) en yüksek, TSA'nın duyarlılığı (%46,5) ikinci sırada bulunmuştur. Tüm belirteçlerin özgüllüğü (%97,4) eşit bulunmuştur.Sonuç: Araştırmamızda TSA'nın alkol bağımlılığı alt tiplerinde farklılık göstermediği, karaciğer fonksiyon testlerinden bağımsız olarak yükselirken CDT ile ilişkili olduğu, alkol bağımlılarında GGT'den sonra ikinci sırada duyarlı olduğu gösterilmiştir. Araştırmamız TSA düzeylerinin alkol bağımlılığında bir belirteç olarak kullanılabileceğini ve CDT'den daha duyarlı olduğunu göstermektedir.Anahtar Kelimeler: alkol, siyalik asit, belirteç
Panik bozukluğunda anksiyete duyarlılığı ve mizaç/karakter özelliklerinin tedavi sonucu üzerine etkisi
Amaç: Bu araştırmada panik bozukluğu tedavi sonucunu etkileyen etmenlerin ve özellikle de anksiyete duyarlılığı ve mizaç/karakter özelliklerinin tedavi sonucu üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bilgilerimize göre hem anksiyete duyarlılığı hem de mizaç/karakter özelliklerinin birlikte bu anlamda araştırıldığı bir çalışma deseni bulunmamaktadır. Birbiriyle ilişkili olabilecek bu iki durumun birlikte değerlendirilmesi bu alana yeni bilgiler sağlama potansiyeli taşımaktadır.Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ndeki kartoteks dolapları taranarak geçmiş yıllarda polikliniğe başvuran ve muayenesi sonucu panik bozukluğu tanısı konan hastaların adres bilgilerine ulaşılmış, telefon ile davet edilmişlerdir. Hastaneye gelmeyi kabul eden 96 panik bozukluğu tanılı hasta çalışmanın örneklemini oluşturmuştur. İlk başvurusu ardından bir yıldan daha kısa süre geçmiş olan hastalar ile çalışmaya katılmayı kabul etmeyen hastalar örneklem dışında tutulmuştur. Hastaneye gelmeyi kabul ederek gelen hastalardan bilgilendirilmiş onam formu alınmıştır. Çalışmaya katılan gönüllülere ilk değerlendirilen hekimlerin tanılarını teyit etmek ve şimdiki ruhsal değerlendirmelerini yapmak amacı ile SCID Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu formu uygulanmış ve şimdiki ve yaşam boyu ruhsal bozukluk tanı değerlendirmesi yapılmıştır. Daha sonra katılımcılara sosyodemografik veri formu olarak Türkiye Psikiyatri Derneği Anksiyete Bozuklukları Bilimsel Çalışma Birimi tarafından hazırlanan panik bozukluğu veri toplama kılavuzu uygulanmış, görüşmeci tarafından uygulanan Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği ve Panik Bozukluğu Şiddet Ölçeği verilmiştir. Hastalar ayrıca öz bildirim ölçeği olan Anksiyete Duyarlılığı Ölçeği-3 ve Mizaç ve Karakter Envanterini tamamlamışlardır.Bulgular: Çalışmaya katılan gönüllülerin sosyodemografik özellikleri açısından remisyonda olan ve olmayan grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Klinik özellikler açısındansa öyküde intihar düşüncesi açısından anlamlı fark saptandı. PB remisyonda olmayanların öyküsünde geçmiş intihar düşüncesi anlamlı olarak yüksek bulundu ( ?²=5.596, p=0.026). Remisyonda olan ve olmayan hastaların psikometrik ölçümleri karşılaştırıldığında, anksiyete duyarlılığı açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmazken, mizaç/karakter özelliklerinden ?kendini yönetme? puanlarında anlamlı farklılık saptandı. (p=0.037)Sonuç: Çalışma sonucunda demografik ve hastalığa ilişkin değişkenler arasında sadece geçmiş intihar öyküsü panik bozukluğu remisyonu ile ilişki etmen olarak saptanmıştır. Çalışma verilerimiz ile geçmiş intihar öyküsünün eşzamanlı olarak var olan depresif bir sendrom ile ilişkili olup olmadığı bilgisine ulaşılamadığı için duruma depresyon etkisini belirlemek mümkün değildir. Diğer bir değişken olan anksiyete duyarlılığı panik bozukluğunda remisyon ile ilişkili bir etmen olarak saptanmamış, mizaç/karakter özelliklerinden ise yalnız ? kendini yönetme? remisyon ile ilişkili etmen olarak belirlenmiştir. Literatürde panik bozukluğu ve anksiyete duyarlılığını araştıran çalışmalarda anksiyete duyarlılığının farklı tedavi yöntemleri ile değişen bir özellik olduğunun vurgulanması en azından kavram ile ilgili temel tanım oturana kadar anksiyete duyarlılığının tedavi başarısı üzerinde etkisi ile ilgili yorumların gücünün zayıf olacağını göstermektedir. Karakter özelliklerinden ?kendini yönetme? kişinin davranışlarını kontrol etme, düzenleme ve uyum gösterme yeteneğine işaret etmektedir. Bu tez çalışmasında remisyona girmiş olan panik bozukluğu hastalarında remisyona girmemiş olanlara göre daha yüksek ?kendini yönetme? özelliği belirlenmiştir. Hastaların tedavi yöntemlerinde yalnız ilaç tedavisi öyküsü olması, bilişsel davranışçı tedaviye ilişkin kayıtların bulunmamasına karşın remisyona girmiş hastaların bilişsel kapasitelerinin panik bozukluğundaki korku kavramının üstesinden gelecek şekilde gelişmiş olabileceğini dolayısı ile ?kendini yönetme? özelliğinin bu durum ile paralellik gösteren bir özellik olabileceğini düşündürmektedir.
Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine başvuran depresif bozukluklu hastalarda içselleştirilmiş damgalanma ve ilişkili değişkenler
Amaç: Bu çalışmada, depresif bozuklukta hastalık şiddeti ve özelliklerinin, eşlik eden anksiyete varlığının, sosyodemografik özelliklerin ve benlik saygısının içselleştirilmiş damgalanma ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Türkiyede depresyon hastalarında depresyon şiddeti ile içselleştirilmiş damgalanma düzeyi ilişkisini araştıran çalışmaya rastlanmamıştır, bu çalışma ülkemizdeki literatür eksikliğine katkı sağlayacaktır ve ileride yapılacak olan çalışmalara örnek teşkil edecektir.Yöntem: Hasta grubu 05.01.2012-05.03.2012 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Psikiyatri polikliniğine ayaktan başvuran DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre Depresif Bozukluk tanısı alan, çalışmaya katılmaya gönüllü olan hastalardan oluşturulmuştur. Tanı ölçütlerini karşılayan hastalara çalışmanın amacı anlatılıp sözel onayları alındıktan sonra yazılı onam formu doldurulup onayları alınmıştır. Araştırmaya alınan kişilere ilk olarak SCID-I (SCIDCV) görüşmesi yapılmış olup hasta grubuna DSM-IV'e göre tanı konulmuştur. SCID-I uygulaması sonucu depresif bozukluk saptanan hastalara Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (RHİDÖ), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ) ve Beck Depresyon Envanteri (BDE) verilip doldurtulmuştur. Sosyodemografik veri formu, hastalık veri formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçegi (HAM-D), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A) araştırmacı tarafından uygulanıp doldurulmuştur.Bulgular: Sosyodemografik özellikler ile içselleştirilmş damgalanma arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Yaşanan yerin il veya ilçe/kasaba olmasına göre içselleştirilmiş damgalanmanın anlamlı olarak değiştiği saptanmıştır ( t= -3.639, p=0.001). Psikiyatrik hastalık nedeniyle işten çıkma ve içselleştirilmiş damgalanma puanları arasında (z= -2.313, p=0.021); psikiyatrik hastalık nedeniyle arkadaş ilişkilerinde bozulma ile içselleştirilmiş damgalanma puanları arasında (z= -2.824, p=0.005); psikiyatrik hastalıklarını gizleme gereksinimi duyup duymadıkları ile içselleştirilmiş damgalanma puanları arasında (t=2.343,p=0.022) ; psikiyatrik tedaviyi gizleme gereksinimi duyma ile içselleştirilmiş damgalanma puanları arasında anlamlı istatistiksel ilişki olduğu saptanmıştır (t=3.323, p=0.001). MDB tanılı hastaların içselleştrilmiş damgalanma puanları BTA Depresif Bozukluk tanılı hastalara göre (z= -3.167, p=0.002) anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. MDB epizodu içinde olanların içselleştrilmiş damgalanma puanları olmayanlara göre (t=6.486,p<0.001) anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. HAM-D ve BDE ölçek puanları ile içselleştirilmiş damgalanma arasında anlamlı olarak pozitif ilişki saptanmıştır. Benlik saygısı ile içselleştirilmiş damgalanma arasında ters ilişki saptanmıştır. (p=< 0.001)Sonuç: Depresyonlu hastalarda içselleştirilmiş damgalanma düzeyleri dışarıdan gelen veya diğer insanlardan gelen olumlu yada olumsuz davranışlardan etkilenmemektedir. Ancak depresyonlu hastalarda içselleştirilmiş damgalanma düzeyleri, kişinin kendisini damgaladığını gösteren davranışlarla (işten ayrılma, arkadaş ilişkilerinde bozulma, psikiyatrik hastalığını veya tedavisini gizleme gereksinimi gibi) ilişkilidir. Türk toplumunda depresyon hastaları ile içselleştirilmiş damgalanma ilişkisini araştıran bu desende bir çalışmaya rastlanmamıştır. Kuramsal açıdan depresyonun da kişiyi hem kendisini hem yaşamı hem de geleceği olumsuz değerlendirmeye eğilimli hale getirdiği için içselleştirilmiş damgalanmayı artıracağı gibi artan içselleştirilmiş damgalanmanın da kişiyi daha depresif bir tabloya sokabileceği düşünülebilir. Yani büyük bir olasılıkla depresyon şiddeti ile içselleştirilmiş damgalanma arasında çift yönlü bir ilişki vardır. İçselleştirilmiş damgalanma yüksekliği benlik saygısı düşüklüğü ile anlamlı olarak ilişkili bulunmuştur. Benlik saygısındaki azalma içselleştirilmiş damgalanmanın bilinen bir sonucudur. Başlangıçtaki benlik saygısı düşüklüğünün daha sonraki takipte artmış içselleştirilmiş damgalanma düzeyini öngördüğü de bildirilmiştir. Bizim çalışmamız kesitsel bir çalışma olduğu için benlik saygısı ve içselleştirilmiş damgalanma arasında neden sonuç ilişkisi kurulamamaktadır.
Üniversite öğrencilerinde ana baba tutumlarının suçluluk ve utanç duyguları üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada, anne baba tutumları ve sosyodemografik özelliklerin suçluluk ve utanç duyguları ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Araştırmanın örneklemini 2011-2012 öğretim yılında, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Sağlık Yüksekokulu Hemşirelik ve Ebelik Bölümü birinci sınıf öğrencilerinden araştırmaya katılmaya gönüllü olanlar oluşturmuştur. Çalışmaya alınan katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Anne Baba Tutumları Ölçeği, Suçluluk Utanç Ölçeği (SUÖ) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) uygulanmıştır. .Bulgular: Kız öğrencilerde suçluluk duygusu erkek öğrencilere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Ayrıca suçluluk duygusunun anne ve baba eğitim düzeyi arttıkça azaldığı, yaşanan yer değişkeninden ise etkilenmediği saptanmıştır. Kardeş sayısının yaşanan suçluluk duygusu üzerine anlamlı düzeyde etkisi olduğu, kardeşi olmayanlarda suçluluk duygusunun daha az yaşandığı görülmüştür. Çocuklukta en yakın babayı hissetmenin suçluluk duygusunu artırdığı saptanmıştır. Utancın cinsiyet, yaşanılan yer, kardeş sayısı gibi değişkenlerden etkilenmediği ancak anne ve baba eğitim düzeyinin artışıyla birlikte anlamlı düzeyde daha az yaşandığı görülmüştür. Anne baba tutumlarından demokratik tutum ile suçluluk arasında pozitif yönde anlamlı düzeyde ilişki olduğu, otoriter ve koruyucu-istekçi tutum ile suçluluk arasında ise negatif yönde anlamlı düzeyde ilişki olduğu saptanmıştır. Utanç ile anne baba tutumları arasında ise anlamlı düzeyde ilişki bulunmamıştır. Suçluluğun depresyon ve anksiyete düzeyleri ile anlamlı düzeyde ilişkisi saptanmamıştır. Utanç ile depresyon düzeyi arasında da ilişki bulunmamış ancak anksiyete ile arasında anlamlı düzeyde ilişki olduğu görülmüştür. Suçluluk ve utanç duyguları arasında yine istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişki olduğu görülmüştür.Sonuç: Araştırmamızın sonucuna göre suçluluk duygusu cinsiyet, kardeş sayısı, anne baba eğitim düzeyi, çocuklukta en yakın hissedilen kişi, anne baba tutumları gibi değişkenlerden etkilenirken, utancın yalnızca anne baba eğitim düzeyi ve anksiyete düzeyi ile ilişkisi saptanmıştır. Bu bulgular ışığında suçluluk duygusunun çevresel faktörlerden daha fazla etkilendiği, utancın ise çevresel faktörlerle değişmeye daha dirençli olabileceği ve belki de biyolojik yönünün daha ağır bastığı düşünülebilir.
Güzel sanatlar fakültesi öğrencileri diğer bölüm öğrencilerine kıyasla iki uçlu bozukluğa daha mı yatkın?
Bu çalışmada sanatçı bir ruha sahip insanların temelinde bir iki uçlu bozukluk yatkınlığının olup olmadığının araştırılması maksadıyla güzel sanatlar fakültesi öğrencilerinin diğer bölümlerde okuyan öğrencilerle karşılaştırmayı amaçlamaktayız. 157 Güzel Sanatlar fakültesinden, 157 Hukuk, Fen-Edebiyat ve Eğitim fakültelerinin farklı bölümlerinden olmak üzere toplam 314 kişi rastgele seçildi. Değerlendirme araçları temel bir sosyo-demografik anket ve Duygudurum Bozuklukları Ölçeğidir. İki uçlu bozukluğa yatkınlık, birlikte ortaya çıkan ve minimum veya daha fazla fonksiyonel bozulma ile sonuçlanan en az yedi MDQ semptomu skoru olarak tanımlanmıştır. Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinde MDQ ölçeği %50,3 (79/157), Hukuk, Fen-Edebiyat ve Eğitim Fakültelerinin farklı bölümlerinde okuyan öğrencilerde %26,8 (42/115) oranında pozitif olarak saptandı (p<0,05). Güzel sanatlarda okuyan öğrencilerde istatistiksel olarak anlamlı oranda daha fazla psikiyatri başvurusu olduğu (p=0,026),daha fazla alkol madde kullanımı olduğu görüldü(p=0,001). Ayrıca güzel sanatlar öğrencilerinin üniversite sınavlarında bölüm seçimini anlamlı oranda fazla olarak kendi istekleriyle yönlendirme ve zorlama olmadan yaptıkları bulunmuştur. Güzel sanatlar öğrencilerinde MDQ ölçeğiyle saptanan iki uçlu bozukluğa yatkınlığın fazla olması sanatsal yetenek/yaratıcılık ve iki uçlu bozukluk arasındaki ilişkiyi desteklemektedir.
Şizofreni ve iki uçlu bozukluk hastalarında içselleştirilmiş damgalanma ve yaşam kalitesi
Bu çalışmada remisyondabipolar bozukluk ile şizofreni hastalarında içselleştirilmiş damgalanma ile yaşam kalitesini karşılaştırmayı amaçladık. Şubat 2013 - Ağustos 2013 tarihleri arasında DSM-5'e göre bipolar bozukluk veya şizofreni tanısı ile Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi psikiyatri polikliniğine başvuran hastalar çalışmaya dahil edildi. Değerlendirme için WHOQOL-BREF (TR) Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (RHİDÖ). Şizofreni ve bipolar bozukluk grupları RHİDÖ ve WHOQOL-Bref TR ölçeklerine göre karşılaştırıldı. Elli sekiz bipolar bozukluk hastası ve 52 şizofreni hastası çalışmaya alındı. Bipolar bozukluk hastalarında WHOQOL-Bref TR şizofreni hastalarına göre daha yüksek bulundu (p = 0.006). RHİDÖ Şizofreni hastalarında bipolar bozukluğu olan hastalardan daha yüksek bulundu (p = 0.001).RHİDÖ kadın şizofreni hastalarında, kadın bipolar bozukluk hastalarından daha yüksekti (p = 0.006). WHOQOL-Bref TR bipolar bozukluğu olan kadınlarda (n = 33) şizofreni hastalarına (n = 22) göre daha yüksek bulunmuştur (p = 0.019). WHOQOL-Bref TR'ye göre erkek şizofreni hastaları ile erkek bipolar bozukluk hastaları arasında anlamlı bir fark yoktu. İçselleştirilmiş damgalanma, şizofreni hastalarında, özellikle de kadın şizofreni hastalarında dikkat edilmesi gereken bir problemdir. İçselleştirilmiş damgalanma, şizofrenide yaşam kalitesinin düşmesine neden olabilir. Gruplar arasında fark olmasına rağmen, her iki grupta da damgalanma oranının yüksek olduğu bir gerçektir. Sonuç olarak, içselleştirilmiş damgalanma her iki hasta göz önünde bulundurulmalıdır.
İntihar düşüncesi olan hastaların intihar olasılıklarına göre kranial 18-FDG PET/BT ile bölgesel beyin glukoz metabolizmasının incelenmesi
Amaç: İntihar tüm dünyada önde gelen halk sağlığı sorunlarından biridir. İntihar ile ilgili nörogörüntüleme çalışmalarında intiharlarda çeşitli beyin bölgelerinde metabolik farklılıklar bulunduğu saptanmıştır. Biz de araştırmamızda intihar düşüncesi olan hastaların bölgesel beyin glukoz metabolizmasını intihar olasılığına göre 18- FDG PET/BT ile ölçümleyerek karşılaştırdık. Gereçler ve Yöntem: Araştırmaya intihar düşüncesi bulunan 20 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılara İOÖ, İDÖ, BİDÖ, BUÖ, HAM-D ölçeği uygulanmıştır. Bu 20 katılımcı İntihar Olasılığı Ölçeği' ne göre "yüksek olasılıklı" ve "düşük-orta olasılıklı" olarak gruplanmış ve grupların bölgesel beyin glukoz metabolizması 18-FDG PET/BT ile uptake ratio ve z puanı parametreleriyle ölçümlenerek karşılaştırılmıştır. Bulgular: İntihar olasılığı "yüksek" grup ile "düşük-orta" olan grup arasında incelenen beyin bölgelerindeki glukoz metabolizması uptake ratio ve z puanı olarak kıyaslandığına gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır.( p>0,05) İntihar girişimi öyküsü ve z puanına göre prefrontal kortekste hipometabolizma saptanması arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. (p>0,05) Katılımcıların İDÖ, BİDÖ, BUÖ puanları ile ilgili beyin bölgelerindeki glukoz metabolizması uptake ratio olarak değeri arasında anlamlı bir Pearson korelasyonu tespit edilememiştir. (p>0,05) Sonuç: Araştırmamızda intihar olasılığı yüksek olan grup ile düşük-orta olan grup arasında bölgesel glukoz metabolizma değerleri açısından fark saptanmamıştır. Araştırma sonuçları ile literatür birlikte değerlendirildiğinde; bölgesel beyin glukoz metabolizmasında saptanan farklılıkların, bireyin İOÖ'ye göre saptanan intihar olasılığındansa; intihar girişiminin ölümcüllüğünün, intihar öyküsünün bulunup bulunmamasının ve somut intihar planları olmasının daha iyi bir ifadesi olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: FDG PET, intihar düşüncesi, intihar olasılığı
Dirençli depresyonda repetetif transkranial manyetik stimülasyonun semptomlar düzeyinde etkinliği
Repetetif Transkranial Manyetik Stimülasyon (rTMS), Tedaviye Dirençli Depresyon (TDD) tedavisi için kullanımı giderek artmakta olan bir tedavi yöntemidir. Çalışmamızda yüksek frekanslı rTMS tedavisinin TDD hastalarındaki etkinliğini araştırdık. Çalışma, haziran-2019 ile ağustos-2020 tarihleri arasında 26 uygulama 26 plasebo olmak üzere 52 katılımcıyla gerçekleştirilen randomize kontrollü tek kör bir çalışmadır. rTMS seansları günde bir kez olmak üzere 3 haftalık sürede toplam 15 seans olarak gerçekleştirildi. Tedavi protokolü, sol dorsolateral prefrontal kortekse (DLPFC) uygulanan yüksek frekans (10 hz), %120 motor uyarı eşiği (MT), 3000 atım/seans şeklinde gerçekleştirildi. Tedaviye olan yanıtı değerlendirmek için Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D 17) ve Montgomery Asberg Depresyon Değerlendirme Ölçeği (MADRS) ölçekleri kullanıldı. Ölçek puanlarında %50'den fazla düşüş olması tedavi cevabı olarak değerlendirildi. Tedavi sonucunda ölçek puanlarındaki düşüşler her iki grupta da anlamlı düzeyde bulunmuştur (p=0,001 p=0,001). Uygulama grubunun ölçek puanlarındaki düşüş plasebo grubuna göre anlamlı düzeyde daha fazla olmuştur (p=0,008 p=0,003). Tedaviye yanıt oranı uygulama grubunda %65 iken plasebo grubunda %19 olarak bulunmuştur. Remisyon oranı uygulama grubunda %30,8 iken plasebo grubunda %19 olarak bulunmuştur. Katılımcıların tedaviyi iyi tolere ettiği, ciddi bir yan etkinin olmadığı gözlenmiştir. Çalışmamız yüksek frekanslı rTMs uygulamasının TDD hastaları için etkin ve güvenli bir tedavi seçeneği olduğunu göstermiştir. Tedavi optimizasyonu için daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Dorsolateral Prefrontal Korteks, Tedaviye Dirençli Depresyon, Tek-kör Çalışma
İki uçlu bozuklukta triptofan hidroksilaz geni polimorfizmi: Bir ön çalışma
İkiuçlu bozuklukta triptofan hidroksilaz geni polimorfizmi: Bir ön çalışma
ikiuçlu bozukluk (iB), etiyolojisinde genetik yatkınlıgın esas etken olduğu düşünülen, daha çok genç ergenlik ve erken erişkinlikte tekrarlayan hecmelerle seyreden kronik gidişli sıraında kişinin sağlama ve davranışlarını bozabilmektedir. Toplumda yaklaşık %0.5-1.5 sıklıkta görülür. Uzun süre, depresyon da dahil duygudurum bozuklukları, migren, obsesif kompulsif bozukluk, obezite gibi birçok hastalık psikolojik zorlanmalara bağlanmış, nörotransmitterlerin bu hastallklarda rol oynadığı tespit edilmiştir. Serotonin göreceli olarak basit kimyasal yapısına karşın karmaşık rol oynamaktadır. Serotonin seviyesindeki dengesizlikler birçok hastalığa yol açar. Molekuler genetikteki son yıllardaki gelişmelerle kökeninin anlaşılmasında ileriye dönük yeni ümitler vermiştir. İB ile ilişkilendirilmiş birçok gen lokusu ve anormallikleri bildirilmiştir. Ancak çalışmaların tamamı destekler nitelikte degildir. Triptofan Hidroksilaz (TPH) enzimi serotonin (5-hidroksitriptamin, 5-HT) oluşumunda beyin omurilik sıvsı (BOS) serotonin etkinligi ve düzeyi TPH genindeki polimorfizmden doğrudan etkilenmektedir. TPH etkinligi de serotonin sentezini belirlemektedir. TPH genindeki polimorfizmin psikiyatrik hastallklara etkisi de çalışılmıştır. Bu çalışmada gen polimorfizminin bazı psikiyatrik bozukluklarla ilişkili norotransmitter monoaminlere etkisi ve ikiuçlu hastalarda BOS serotonin düzeyi ile ilgili çalışmaları sağlıklı kontrol örneklerinde TPH geni A/C polimorfizminin; A ve C allellerinin; AA, AC ve CC genotiplerinin sıklık ve dağılımını araştırmayı amaçladık. Bu amaçla, 116 iB hastası ve 150 sağlıklı kontrolde TPH A218C polimorfizmi dağılımını araştırdık. Kadın hastalarda AA gentopinin kadın kontrol vakalarına göre daha yüksek oranda görülmesi çalışmamızın en önemli bulgusudur. Hasta ve kontrol grupları arasında ne genotip ne de alel dağılımı farkı mevcut değildir. Biz bu çalışmada TPH geni A218C polimorfizmi dağılımının hasta olan ve olmayan kadınlar arasıdna farklı olarak ortaya çıktığını bildiriyor ve bunun ikiuçlu bozukluğun erkek ve kadınlarda farklı klinik görünüm ve seyrinin olası nedenlerinden biri olabileceğini açıklıyoruz. Sonuç olarak iB ile TPH geni A218C polimorfizmi ilişkisi birçok açıdan yeni incelemelere açıktır. Daha fazla sayıda hasta içeren gruplarla yapılacak bagımsız örneklemlerde çalışmalara ihtiyaç vardır. Hastalığın fenotipik alt tipleri üzerinde odaklanma genetik olarak daha homojen gruplarda çalışma imkanı verecek ve karmaşık bir hastalıktaki genleri daha yüksek bir güçle saptama imkanı sunacaktır. TPH geni polimorfizmi açısından olası önemli alt tipler, intihar davranışı, lityuma cevap veren/vermeyen ikiuçlu bozukluk, erken/geç başlangıçlı, hızlı döngülü, lityuma cevap veren/vereyen ikiuçlu hastallktır. Aynca hastalığın klinik görünümü ve belirtiler, seyre ilişkin veriler (atak sayısı ve tip vs.) ile bu genin ilişkisine dair çalışmalar yeni ufuklar açabilir.
Türk hastalarda anjiotensin-1 dönüştürücü enzim gen polimorfizmi ve şizofreni ilişkisi
Erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu hastalarında oksidatif metabolizmanın değerlendirilmesi
Amaç: Erişkin Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (E-DEHB) hakkındaki farkındalığın giderek arttığı psikiyatrik bozukluklardandır. E-DEHB'in kesin nedenleri henüz bilinmemekle birlikte nörokimyasal ve nöroanatomik bozuklukların yanı sıra, genetik etmenler ve çevresel etmenler de tartışılmaktadır. Biz bu çalışmada EDEHB'de oksidatif metabolizmanın durumunu ve oksidatif metabolitlerin tanısal bir araç olarak kullanılıp kullanılamayacağını incelemeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmaya dâhil edilen olgulardan ve sağlıklı kontrollerden usulüne uygun olarak alınan serum örneklerinde toplam antioksidan seviyesi (TAS), toplam oksidan seviyesi (TOS) ve Oksidatif stres indeksi (OSİ), Harran Üniversitesi Biyokimya Labarotuvarı'nda çalışıldı. Sonuçlar gruplar arasında kıyaslandı ve tanısal performans değerlendirmesi için ROC eğrisi çizdirildi. Sonuçlar: Eştanılı olgular ile yalnız E-DEHB'li olgular arasında ölçülen hiçbir değer açısından anlamlı fark yoktu ancak hastaların TAS, TOS ve OSİ'si kontrollerden anlamlı olarak yüksekti. TAS 2.1855 ?mol Trolox Eqv./L serum değeri üzeri için %80 duyarlılıkta ve %100 özgüllükte, TOS 9.8575 ?mol H2O2 Eqv. / L serum değeri üzeri için %86 duyarlılıkta ve %100 özgüllükte ve OSİ 6.0216 değeri üzeri için %70 duyarlılıkta ve %100 özgüllükte DEHB öngörülebilmekteydi. Tartışma: E-DEHB'de oksidatif denge bozulmuştur. Antioksidan düzeyi, oksidan artışına karşı dengeliyici olarak artmış olabilir. Oksidatif parametreler E-DEHB tanısı için kullanılabilir.
Şizoaffektif bozukluklu hastalarda oksidatif metabolizmanın değerlendirilmesi
Bu çalışmada şizoaffektif bozukluklu hastalarda oksidatif metabolizmanın değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen olgulardan ve sağlıklı kontrollerden usulüne uygun olarak alınan serum örneklerinde toplam antioksidan seviyesi (TAS) ve toplam oksidan seviyesi (TOS) Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Labarotuvarı'nda çalışıldı ve oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplandı. Sonuçlar gruplar arasında kıyaslandı. Hastalarda kontrollere göre TOS ve OSİ değerleri anlamlı olarak yüksek bulunurken TAS değerinde farklılık tespit edilmedi. Ayrıca manik hecme sayısı, depresif hecme sayısı ve toplam hecme sayısı artıkça TOS ve OSİ değerlerinde azalma olduğu saptanmıştır. Bu çalışmaya göre şizoaffektif bozuklukta oksidatif denge TOS'nin artması yönünde bozulmuştur. Artmış oksidatif stres hastalığın seyrini olumsuz yönde etkiliyor olabilir.
Şizofreni hastalarında metabolik sendrom sıklığı
Bu kesitsel çalışmada bölgemizdeki şizofreni hastalarında metabolik sendrom sıklığını saptamak ve metabolik sendrom sıklığı ile hastaların kullandıkları ilaçlar arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen olguların açlık kan glikozu, HDL ve trigliserid değerleri ve o sıradaki arterial kan basınçları, bel çevresi, boy ve kiloları değerlendirildi. Çalışmamızda 87 şizofreni hastasında metabolik sendrom sıklığı, Yetişkin Tedavi Paneli III (Adult Treatment Panel, ATP III) tanı ölçütlerine göre %29.9, ATP III A'ya göre %35.6 ve Uluslararası Diyabet Federasyonu (International Diabetes Federation, IDF) tanı ölçütlerine göre ise %42.5 olarak tespit edilmiştir. Şizofreni hastalarında metabolik sendrom sıklığı önceden ülkemizde yapılan çalışmaların ikisine göre yüksek, birine göre daha düşük çıkmıştır. Diğer ülkelerde yapılmış olan çalışmalara göre ise metabolik sendrom sıklığı daha düşük bulunmuştur. Monoterapi ve kombine antipsikotik tedavisi alan hastalar arasında metabolik sendrom sıklığı açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Biperiden kullanan hastalarda metabolik sendrom sıklığı anlamlı olarak kullanmayanlara göre daha düşük tespit edilmiştir. Hasta sayılarının daha fazla olduğu daha sistemli çalışmaların yapılması ülkemizdeki şizofreni hastalarındaki metabolik sendrom sıklığını daha sağlıklı olarak ortaya koyacaktır.Anahtar kelimeler: Şizofreni, Metabolik sendrom, Antipsikotikler
Psikotik özellikli mani ve psikotik özellikli olmayan maninin oksidatif stres açısından karşılaştırılması
Biz bu çalışmada ikiuçlu bozukluğu olup, psikotik özellikli manik hecme ile psikotik özellik göstermeyen manik hecmeli hastaları oksidatif stres açısından karşılaştırmayı amaçladık.Çalışmaya dâhil edilen olgulardan ve sağlıklı kontrollerden usulüne uygun olarak alınan serum örneklerinde toplam antioksidan seviyesi (TAS), toplam oksidan seviyesi (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ), Harran Üniversitesi Biyokimya Labarotuvarı'nda çalışıldı.Hastaların TAS, TOS ve OSİ değerleri kontrollerden anlamlı olarak yüksekti. Psikotik özellik gösteren ve göstermeyen hastalar arasında TAS, TOS, OSİ değerleri açısından anlamlı fark yoktu.Hastalığa psikotik belirtilerin eşlik etmesi ek bir oksidatif stres oluşturmamaktadır. Ancak İkiuçlu bozuklukta oksidatif denge bozulmuştur. Antioksidan düzeyi, oksidan artışına karşı dengeleyici olarak artmış olabilir.Anahtar kelimeler: İkiuçlu bozukluk, Psikotik belirti, Oksidatif stres, Toplam antioksidan seviye, Toplam oksidan seviye
Bir amaca sahip olmanın anksiyete bozuklukları ve depresyon ile ilişkisi
Bu araştırma, bireylerin yaşamda bir amaca sahip olmasının psikolojik iyilik hali üzerindeki etkisini ve depresyon ile anksiyete bozukluklarıyla olan ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma kapsamında, Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran ve DSM-5-TR'ye göre depresyon (n=50) ve anksiyete bozukluğu (n=50) tanısı almış toplam 100 hasta ile kontrol grubunu oluşturan 102 sağlıklı bireyden oluşan 202 kişi yer aldı. Örneklem grupları rastgele belirlenmiş, veriler gönüllü katılımcılarla çalışılarak toplanmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Özellikler Formu, Beck Anksiyete ve Depresyon Ölçekleri, Hayatın Anlam ve Amacı Ölçeği ile Warwick-Edinburgh Mental İyi Oluş Ölçeği uygulanmıştır. Elde edilen bulgulara göre, hayatın anlamı ve amacı ölçeğinin olumlu boyut puanları hasta gruplarda sağlıklı bireylere göre daha düşük, olumsuz boyut puanları ise daha yüksek bulunmuştur. Depresyon ve anksiyete puanları ile hayatın anlamsızlığı ve amaç yoksunluğu arasında pozitif; psikolojik iyilik hali ile bu olumsuz boyutlar arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Ayrıca mental iyi oluş puanındaki her 1 puanlık artış, depresyon puanını 0.464 ve anksiyete puanını 0.508 puan azaltmıştır. Geçmişte amacı olduğunu belirten bireylerde depresyon ve anksiyete düzeyleri daha düşük, psikolojik iyilik halleri ise daha yüksek bulunmuştur. Amacın hayattaki önemi arttıkça depresyon azalmakta, mental iyilik hali artmaktadır. Sonuç olarak, yaşamda bir amaca sahip olmak, depresyon ve anksiyete belirtilerini azaltmakta ve psikolojik iyi oluşu desteklemektedir. Bu nedenle bireylerde amaç oluşturma becerilerinin geliştirilmesi, ruh sağlığının korunmasında önemli bir adım olabilir.
Tek uçlu depresyon tanısıyla Elektrokonvulzif Terapi almış hastalarda Oksidatif Metabolizma
Unipolar Depresyon (UD), mani ya da hipomani olmadan bir ve ya birden fazla majör depresif epizod ile karakterize bir psikiyatrik bozukluktur. UD'nun kesin nedenleri henüz bilinmemekle birlikte nörokimyasal ve nöroanatomik bozuklukların yanı sıra, genetik etmenler ve çevresel etmenler de tartışılmaktadır. Medikal tedaviye dirençli UD'da, özkıyım içerikli olgularda, psikotik belirtili UD'da etkin bir tedavi olarak Elektro Konvulzif Tedavi (EKT) kullanılmaktadır. Biz bu çalışmada UD'da EKT uygulamasının oksidatif metabolizmaya olan etkisini incelemeyi amaçladık.Çalışmaya dâhil edilen olgulardan ve sağlıklı kontrollerden usulüne uygun olarak alınan serum örneklerinde toplam antioksidan seviyesi (TAS), toplam oksidan seviyesi (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ), Mega Tıp Laboratuarı'nda çalışıldı.EKT uygulaması öncesi hasta grubunda antioksidan seviye kontrol grubuna kıyasla daha düşük bulunmuştur. Hasta grubunda EKT uygulaması sonrası antioksidan seviye EKT öncesine göre anlamlı düzeyde artmıştır. EKT uygulaması sonrası antioksidan seviye kontrol grubu ile kıyaslandığında anlamlı farklılık kalmamıştır. Bu bulgular EKT'nin UD hastalarında antioksidan seviye artışına neden olduğunu düşündürtmektedir. Oksidan seviye ve OSİ açısından hasta (EKT öncesi ve sonrası) ve kontrol grupları arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır.Anahtar kelimeler: Unipolar Depresyon, Elektro Konvülzif Terapi, Oksidatif Stres, Toplam Antioksidan Seviye, Toplam Oksidan Seviye
Şizofreni hastalarinin psikiyatrik tedavilere olan tutumlari
Şizofreni hastalarının psikiyatrik tedavilere karşı tutumlarını incelemek, tedavi sürecine olumlu katkı sağlayabilecek değişkenlerin belirlenmesi açısından önemlidir. Çalışmamız Kahramanmaraş Devlet Hastanesi ve Kahramanmaraş Yenişehir Devlet Hastanesi Psikiyatri Polikliniklerine başvurmuş, şizofreni tanısı almış, akut psikotik dönemde olmayan, ayaktan tedaviye devam eden, çalışmaya katılmaya gönüllü 76 şizofreni hastası ile yapılmıştır. Bu hastalara öncelikle sosyodemografik bilgi formu doldurulmuş, ardından ilaç tutum envanteri (DAI-10), tedavi sürecini değerlendirme ve elektokonvülsif tedavi değerlendirme anketi uygulanmıştır. Alınan sonuçlara göre şizofreni hastalarının %59.2'sinin ilaç tedavisine yönelik tutumu olumlu, %40.8'inin tutumu olumsuzdur. Sosyodemografik veriler ile ilaca yönelik tutumlar arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Doktorun hastaya karşı ilgili tavrının olumlu tutum geliştirmede etkili olduğu saptanmıştır. Bunun yanısıra ilacı doktora danışmadan bırakmama ve ilaç takibi yapma gibi davranışlar ile ilaca yönelik tutumlar arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, doktorun hastaya yönelik tavrının, tedavi sürecinde ilaca yönelik tutumu belirleyen en önemli etkenler arasında olduğu sonucuna varılmıştır.
Obez hastaların obsesif-kompulsif belirtileri ile yeme tutumları ve dürtüsellik arasındaki ilişkinin araştırılması
. Bu araştırmada obez bireylerin yeme tutumu, obsesif -kompulsif belirtileri, dürtüsellik özelliklerinin ve DEHB tanısı ile I. ve II. Eksen özelliklerinin belirlenmesi ve tanımlanan böyle bir alt grubun varlığının tespiti amaçlanmıştır. Bu çalışmaya 110 obez (VKİ? 30kg/m²), 80 kilolu (VKİ=29,9-25 kg/m²) ve 105 normal kilolu ( VKİ= 18,5-24,9 kg/m²) bireyler alınmıştır. Bireylere sosyodemografik veri formu, SCIDI ve SCIDII, Yeme Tutumu Testi, Wender Utah Derecelendirme Ölçeği, Barrat Dürtüsellik Ölçeği-11, Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi ve SCL90 uygulanmıştır. Sonuç olarak bu çalışmada obez bireylerin kontrollere göre daha fazla psikiyatrik eş tanı aldıkları, daha fazla psikiyatrik belirtiler gösterdikleri, daha fazla bozulmuş yeme davranışı ve dürtüsellik sergiledikleri saptanmıştır. Tedavi arayışında olan obez grupta da daha fazla dürtüsellik ve yeme tutumunda bozukluk, daha sık eksen I ve II tanıları mevcuttur. Çalışmayla bireylerde dürtüsellik, anormal yeme davranışı, DEHB benzeri belirtilerinin artan VKİ ile olan pozitif ilişkisi gösterilmiştir. Obez hastalarda tüm bu özellikleri daha fazla gösteren bir alt grubun varlığı belirlenmiştir fakat bu grubun OKSB içinde yer alan bir grup olduğunu söyleyebilmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Üniversite öğrencilerinde internet bağımlılığı, disosiyatif belirtiler ve sosyodemografik özellikler arasındaki ilişki
Amaç: Bu çalışmanın amacı, genç erişkin üniversite öğrencileri arasında internet bağımlılığını araştırmak ve aşırı internet kullanımı ile disosiyatif belirtiler ve bazı sosyodemografik özellikler arasındaki ilişkiyi incelemektir. Ayrıca, üniversite öğrencilerinin internet kullanma örüntüleri de değerlendirilmiştir.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Düzce Üniversitesi'nden, 18 ila 27 yaşları arasındaki 1034 öğrenci dahil edilmiştir. Veri toplama araçları olarak İnternet Bağımlılık Ölçeği (İBÖ), Disosiyatif Yaşantılar Ölçeği (DYÖ) ve bir sosyodemografik veri formu kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, Pearson korelasyon analizi, t test, tek yönlü varyans analizi ve ki kare testleri kullanılmıştır.Bulgular: İBÖ'ye göre çalışma örnekleminin %9.7'si internet bağımlısı idi. İnternet bağımlılarının alkol kullanmaya daha meyilli oldukları bulundu (p<0.001). Pearson korelasyon analizine göre disosiyatif yaşantılar ile internet bağımlılığı (r = 0.220, p<0.001) ve haftalık internet kullanma süresi (r = 0.227, p<0.001) arasında olumlu bir korelasyon tespit edildi. İnternet bağımlılığının erkeklerde, kızlardan daha yaygın olduğu gözlemlendi (p<0.001). İnternet kullanma örüntüsü de cinsiyetler arasındaanlamlı olarak farklılık göstermekteydi.Sonuç: Çalışmamızın bulgularına göre, internet bağımlılığı, Türkiye'de üniversite öğrencileri arasında görece yaygın bir olgudur. Aşırı internet kullanımı, daha fazla disosiyatif belirti ve alkol kullanımı ile ilişkilidir.
Alkol ve madde bağımlılarında erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu belirtileri
Alkol ve madde bağımlılığı tüm dünyada ve ülkemizde giderek gündemde daha fazla yer kaplayan, biyopsikososyal olarak bağımlıları ve daha çok psikososyal olarak da sosyal çevreyi etkileyen önemli bir sorundur ve üzerinde çalışılması ve çoklu bakış açısı ile yaklaşılması gereken bir konu başlığıdır.Erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ise sadece çocukluk çağında olduğu düşünülen dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu hastalığının erişkin dönem belirtilerinin saptanması ve klinik tanısının konması ile her geçen gün daha fazla bilgi edinilen yeni, araştırılmaya müsait bir hastalık olarak erişkin psikiyatrisi gündeminde yerini almıştır.Bu çalışmada 59 alkol ve 40 madde bağımlısı hasta sosyodemografik özellikler, dikkat eksikliği hiperaktivite belirtileri, depresyon belirtileri açısından kendi aralarında ve 100 bağımlı olmayan bireyle karşılaştırılmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Hamilton Depresyon Ölçeği, Wender Utah Derecelendirme Ölçeği, Erişkin DEHB Kendi Bildirim Ölçeği: (ASRS-v1.1) ile değerlendirilmiştir.Madde ve alkol bağımlılığı gruplarında erkek örneklem sayıca daha fazla bulunmuş; madde bağımlılığı grubunun yaş ortalaması alkol bağımlılığı grubunun yaş ortalamasına göre daha düşük bulunmuştur. Medeni durum, gelir düzeyi ve eğitim durumu açısından kontrol grubu alkol ve madde bağımlılığı gruplarına göre daha iyi düzeyde iken, en düşük düzeyde madde bağımlılığı grubu olduğu saptanmıştır. Adli olay ve ceza açısından bakıldığında, bağımlı grupta kontrol grubuna göre daha fazla, bağımlılık grupları arasında ise madde bağımlılarında alkol bağımlılarına göre daha fazla ceza alma sıklığı bulunmuştur.Hem alkol bağımlısı, hem de madde bağımlısı hastaların kontrol grubuna göre daha fazla depresif belirtilere sahip olduğu madde bağımlısı hastalarında aynı zamanda alkol bağımlısı hastalardan da daha fazla depresif belirtilere sahip olduğu saptanmıştır.Dürtüsellik ve irritabilite alt test puanları açısından bakıldığında hem alkol bağımlısı, hem de madde bağımlısı hastaların kontrol grubuna göre daha fazla dürtüsel olduğu, madde bağımlısı hastaların aynı zamanda alkol bağımlısı hastalardan da daha fazla dürtüsel ve irritabl olduğu bulunmuştur. Hem dikkat hem okul sorunları alt test puanı alanlarında, madde bağımlısı hastalar kontrol grubuna göre daha fazla puan almıştır. Sonuç olarak, alkol ve madde bağımlılığı ile erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eş zamanlı hastalık oranları yüksek iki hastalıktır. Çocukluk çağı DEHB tanısı olan hastaların ilerleyen yıllarda bağımlılığa yatkın bireyler olduğu biliniyor. Buna yönelik daha geniş kapsamlı araştırmalara ve DEHB tanılı çocukların izleminde koruyucu önlemlerin hayata geçirilmesine ihtiyaç vardır.
Birincil insomni olgularında bdt'nin etkinliği ve bu olguların genel klinik özellikleri
İnsanların%50?si yaşamlarının bir döneminde uykusuzluk çekmektedirler. Uykusuzluk şikayetini kronik olarak yaşayan önemli bir alt grup da birincil insomni hastalarıdır. Uykuyla ilişkili inançlar, aşırı uyarılmışlık hali ve uyku bozucu davranışların tümü kronik insomninin etiyolojisini ve sürmesini destekleyen faktörler olarak kabul edilmekte ve BDT?nin bu alanlar üzerinde çalışarak uyku bozukluğuna daha kalıcı çözümler bulabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada birincil insomni olgularının klinik özelliklerinin tanımlanması, altta yatan hazırlayıcı ve sürdürücü psikolojik süreçlerinin ortaya konulması ve bunlar içerisinden izleme alınan olguların BDT sürecinde uykusuzluğa bakışlarında, uykusuzlukla ilişkili işlevsiz inanç ve tutumlarında değişiklik olup olmadığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya alınan 52 hastaya sosyodemografik bilgi formu, uyku günlüğü, UŞİ, PUKÖ, DBAS, Beck depresyon, Beck anksiyete ölçekleri verilmiş ve yarıyapılandırılmış DSM-IV temelli psikiyatrik görüşmeye göre klinik özellikleri açısından değerlendirilmiştir. Başlangıç örnekleminin 16?sı BDT ve farmakoterapiden oluşan tedavi sonrası, 9?u ise müdahale yapılmadan 2. Kez değerlendirilmiştir. Kalan hastalar 2. değerlendirme yapılamadığı için çalışmayıtamamlayamamıştır. Veriler SPSS programı ile analiz edilmiştir. Tedavi alan grupta tedavi sonrası sadece PUKÖ ve DBAS endişe- umutsuzluk alt ölçeğinde anlamlı bir düşüş tespit edilirken, müdahale yapılmayan 67 grupta 2. Değerlendirmede ilk değerlendirmeye göre herhangi bir ölçekte anlamlıdeğişiklik oluşmamıştır. Klinik özellikler açısından incelendiğinde büyük bölümünün artmış bilişsel ve fiziksel uyarılmış yaşadıkları, anksiyöz ve mükemmeliyetçi kişilik özellikleri taşıdıkları tespit edilmiştir. Sonuç olarak tedavi sonrası hastaların uyku kaliteleri kısmen artsa da uykusuzlukla ilişkili işlevsiz inanç ve tutumlarında değişim oluşmamıştır. Bu sonuç insomninin uyku bozukluğu olmanın ötesinde uykuyla ilişkili bir düşünce bozukluğu olduğu fikrini desteklemekle birlikte toplumumuzda BDT?nin insomni üzerindeki etkinliğini değerlendirmek açısından çok sayıda kısıtlılıklar içermektedir. Anahtar kelimeler: İnsomni, BDT, Uykusuzlukla ilişkili işlevsiz inançlar
Fibromyalji ve somatoform bozukluk hastalarında kişilik özelliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Bizim bu çalışmadaki amacımız Fibromyalji Sendromu (FMS) ve Somatoform Bozukluğu (Somatizasyon Bozukluğu (SB), Farklılaşmamış Somatoform Bozukluk (FSB), Konversiyon Bozukluğu (KB), Hipokondriyazis (HP), Psikojenik Ağrı Bozukluğu (PAB) olan hastaların kişilik özelliklerini ve sosyodemografik özelliklerini karşılaştırmak ve fibromyaljinin bir somatoform bozukluk alt tipi olup olamayacağı sorusuna cevap aramaktır.Gereç ve yöntem: Çalışmaya DSM-IV'e göre somatoform bozukluğu tanısı konulan (28 SB, 30 FSB, 30 KB, 20 HP, 18 PAB) 136 hasta ile fibromyalji tanısıyla takip edilen 30 hasta ve kontrol grubu olarak benzer sosyodemografik özelliklere sahip 30 birey alındı. Çalışmaya katılan bireylerin kişilik özellikleri Hacettepe Kişilik Envanteri (HKE) ile değerlendirildi. Sosyodemografik bilgileri için de yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim, meslek, ekonomik durum ve yaşadığı yer olmak üzere 7 parametre sorgulandı.Bulgular: FMS'li grubun sosyodemografik özelliklerinin somatoform bozukluklarla benzer (p>0,05) düzeyde olduğunu bulduk. Tüm alt ölçekleriyle birlikte HKE değerlendirildiğinde kontrol grubunun uyumunun diğer çalışma gruplarına göre daha iyi olduğunu. Fibromyalji grubunun uyumunun ise Somatoform Bozukluklarla benzer şekilde olduğunu (p>0,05) gördük.Sonuç: Romatolojik bir hastalık olarak tanımlanan FMS'nin Somatoform Bozukluklar ile benzer sosyodemografik özelliklere sahip olması, benzer klinik semptomların görülmesi, benzer şekilde tanı kriterleri arasında herhangi bir pozitif laboratuvar bulgusunun olmaması, kesinleşmemiş etyolojik hipotezlerinin benzer olması, komorbid psikiyatrik bozuklukların her iki hastalıkta da sık görülmesi, farklı çalışmalar üzerinden yapılan yorumlarla ve bizim çalışmamızda da desteklediğimiz benzer kişilik özelliklerine sahip olmaları sebebiyle FSB bir somatoform bozukluk alt tipi olabilir. Bu savımızı destekleyecek daha geniş hasta gruplarıyla yapılacak olan yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Major depresyon hastalarında tedavi öncesi ve sonrası no ve adma düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı MD hastalarında NO düzeyleri ve ADMA düzeylerinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılarak ayırıcı bir belirteç olarak kullanılıp kullanılmayacağını araştırmak, NO ve ADMA düzeylerinin hastalık şiddeti ile ilişkili olup olmadığı ve hasta gruplarında ADMA ve NO düzeylerinin bağlantılı olup olmadığına cevap bulmaktır. Gereç ve yöntem: Çalısmaya DSM-IV-TR?e göre 40 major depresyon tanılı ve kontrol grubu olarak benzer sosyodemografik özelliklere sahip 40 birey alındı. Çalışmaya katılan bireylerin depresyon şiddeti montgomery asberg depresyon değerlendirme ölçeği ile değerlendirildi. Ayrıca kan nitrik oksit ve ADMA değerleri tedavi öncesi ve sonrası değerlendirilmek üzere hastalardan ve kontrol grubundan 5cc venöz kan alındı. Sosyodemografik bilgileri içinde yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim, ekonomik durum, sigara kullanımı olmak üzere 6 parametre sorgulandı. Bulgular: Hastaların tedavi öncesi serum örneklerinden elde edilen ortalama nitrit değeri ile tedavi sonrası nitrit değeri karşılaştırıldığında, tedavi sonrası nitrit değeri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu.(p<0,01;p=0,002) Hastaların tedavi öncesi serum örneklerinden elde edilen ortalama nitrat değeri ile tedavi sonrası nitrat değeri karşılaştırıldığında, tedavi sonrası nitrat değeri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu.(p<0,01,p=0,001) Hastaların tedavi öncesi serum örneklerinden elde edilen ortalama ADMA değeri ile tedavi sonrası ADMA değeri karşılaştırıldığında, tedavi öncesi ortalama ADMA değeri tedavi sonrası ADMA değerine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu.(p>0,01=0.000) Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların tedaviye yanıtı MADDÖ ile saptandı. Tedavi sonrasında depresyonun şiddet düzeyinin azaldığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.(p>0,01=0.000) Sonuç: Bulgular bize MD lu hastalarda başlangış NO düzeylerinin kontrol grubuna göre düşük, NO sentezini sağlayan NOS enzimini inhibe eden ADMA düzeyinin kontrol grubuna göre yüksek ve depresyonun şiddetini belirlemek için kullandığımız MADDÖ nün yüksek olduğunu gösterdi. Antidepresan (essitalopram) tedavi sonrası ise yapılan ölçümlerde NO düzeylerinin tedavi öncesine göre yüksek, kontrol grubuna benzer olduğunu, ADMA düzeylerinin ve MADDÖ puanlarının düştüğünü gösterdi. Çalışmamız major depresyon hastalarında NO ve ADMA düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki olduğunu, MD hastalarında NO düzeyleri ve ADMA düzeylerinin ayırıcı bir belirteç olarak kullanılabileceğini, NO ve ADMA düzeylerinin hastalık şiddeti ile ilişkili olduğunu ve hasta gruplarında ADMA ve NO düzeylerinin bağlantılı olduğunu göstermektedir. Bu savımızı destekleyecek daha geniş hasta gruplarıyla yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: NO,ADMA,major depresyon,kontrol grubu
Alkol ve madde bağımlılarında şiddet sıklığı ve şiddet özelliklerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması
Bu çalışmada 15-65 yaş arası DSM-IV kriterlerine göre 49 alkol ve 31 madde bağımlısı hasta şiddete başvurma ve şiddete maruz kalma sıklığı, şiddet türleri ve şiddeti etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi; şiddet davranışının dürtüsellik, agresyon, öfke, çocukluk çağı örselenme yaşantıları ile ilişkisi; alkol/madde etkisindeyken, ayık/temizken ve yoksunluk dönemi arasında şiddet uygulama açısından fark olup olmadığı açısından kendi aralarında ve 62 bağımlılığı olmayan sağlıklı bireyle karşılaştırılmıştır. Katılımcılar sosyodemografik özellikleri de içeren şiddetle ilgili soruların yer aldığı anket formu, Buss-Perry Agresyon Ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği, Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzı Ölçeği, Çocukluk Örselenme Yaşantıları Ölçeği, Hamilton Depresyon Ölçeği, Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri ile değerlendirilmiştir.
Travmatik yaşantıların benlik saygısı üzerine etkisi
Amaç: Psikiyatrik hasta grubu ile psikiyatrik hastalığı olmayan sağlıklı kontrol grubunun yaşadıkları travma şiddetini karşılaştırarak, travmanın benlik saygısı üzerine olan etkisini ve benlik saygısının psikiyatrik semptomlarla ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran psikotik hastalığı olmayan, depresyon, anksiyete bozuklukları, somatoform bozuklukları, obsesif kompulsif bozuklukları, posttravmatik stres sendromu olan 100 hasta ile 100 sağlıklı kontrol grubu alındı. Çalışmaya alınanların sosyodemografik özellikleri kaydedildi. Travma algısının şiddeti 1-10 arasında numaralandırılan Görsel Anolog Skala (VAS) ile değerlendirildi. Yaşanılan travmayı tespit etmek için Travmatik Yaşantılar Ölçeği (TYÖ), bilişsel durumu belirlemek için Travma Sonrası Bilişsel Ölçek (TSBE), benlik saygısı için Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), ve psikolojik semptomları belirlemek için ruhsal belirti tarama listesi (SCL-90R) ölçeği kullanıldı. Bulgular: Hasta grubunun eğitim seviyesi, ailelerinin eğitim seviyesi kontrol grubundan düşük, VAS yüksek bulundu. RBSÖ'de; benlik saygısı, kendilik kavramının sürekliliği, tartışmalara katılabilme, anne-baba ilgisi, babayla ilişki düşük, eleştiriye duyarlılık, depresif duygulanım, hayalperestlik, psikosomatik belirtiler, kişilerarası ilişkilerde tehdit, psikolojik izolasyon yüksek saptandı. Hasta grubunda TYÖ, TSBE değerleri yüksek görüldü. SCL-90R'deki tüm semptomlar hasta grubunda daha fazla bulundu. Sonuç: Hasta grubunda kontrol grubuna göre travma puanları yüksek benlik saygısı ise düşük bulunmuştur. Hem Travmanın kendisi hem de benlik saygısının düşüklüğü psikiyatrik belirtilerin hasta grubunda daha fazla olmasına sebep olmuştur. Anahtar Kelimeler: Travma, benlik saygısı, psikiyatrik semptomlar
Alkol ve madde bağımlılarının sosyodemografik özellikler çocukluk çağı travmaları başa çıkma yöntemleri ve kişilik özellikleri açısından karşılaştırılması
Alkol ve madde kullanımı son yıllarda giderek artmakla beraber ülkemizin önemli sağlık sorunlarından biri haline gelmiştir. Alkol ve madde kullanımı sadece kullanan bireyi değil, aileyi ve toplumu derinden etkilediğinden fiziksel ve ruhsal sorunların yanında birçok sosyal, hukuki ve ekonomik soruna da yol açmaktadır. Kimlerin bağımlı olabileceğinin tespit edilmesi tam olarak mümkün olmamasına rağmen belirli bazı ortak özelliklerin varlığını söylemek de mümkündür. Bu özelliklerin belirlenmesinde çocuğun içinde bulunduğu aile ve ortam, halen içinde yaşadığı çevre ve bu çevrede üstlendiği rollerin yanında geçmiş yaşantısı ve geçirdiği çocukluk travmaları, başa çıkma tutumları ve kişilik özellikleri önemlidir.Bu çalışmada 51 alkol ve 31 madde bağımlısı hasta sosyodemografik özellikler, çocukluk çağı travmaları, başa çıkma yöntemleri ve kişilik özellikleri açısından kendi aralarında ve 40 bağımlı olmayan bireyle karşılaştırılmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Soru Listesi, Başa Çıkma Tutumları Değerlendirme Ölçeği ve Mizaç ve Karakter Envanteri uygulanmıştır.Madde ve alkol bağımlılığı grublarında erkek örneklem sayıca daha fazla bulunmuş; madde bağımlılığı grubunun yaş ortalaması alkol bağımlılığı grubunun yaş ortalamasına göre daha düşük bulunmuştur. Medeni durum, gelir düzeyi ve eğitim durumu değişkenleri kontrol grubunda alkol grubuna göre daha fazla iken, en düşük olarak madde grubunda saptanmıştır. Sigara kullanımı, ailede alkol veya madde kullanımı madde grubunda daha fazla gözlenirken en az kontrol grubunda gözlenmiştir. Çocukluk çağı travmaları açısından alkol ve madde grubunun bütün alt ölçek ve toplam puanları kontrol grubundan yüksekken, kendi aralarında belirgin bir fark saptanmamıştır. Başa çıkma tutumları gözden geçirildiğinde madde grubu alkol grubuna göre ölçeğinin soruna odaklanma ve duygusal açığa vurma, davranışsal olarak boşverme, geri durma, madde kullanma alt ölçeklerinde anlamlı derecede yüksek, plan yapma alt ölçeğinde ise anlamlı derecede düşük puan almıştır. Alkol bağımlıları ise kontrol grubuna göre sorunlara odaklanma ve duygusal açığa vurma, geri durma, kabullenme, madde kullanımı alt ölçeklerinde anlamlı derecede yüksek puan almıştır. Alkol ve madde bağımlılarında, uyuma yönelik olmayan duygu odaklı başa çıkma tutumlarının kontrol grubuna yüksek olduğu görülmüştür. Grupları Mizaç ve Karakter Envanteri açısından gözden geçirdiğimizde alkol ve madde bağımlıları kontrol grubu ile teker teker karşılaştırıldığında hasta gruplarının yenilik arayışı ve zarardan kaçınma alt ölçek puanları kontrol grubuna göre yüksek iken, kendi kendini yönetme alt ölçek puanları ise düşüktür. Ayrıca madde grubunda ek olarak ödül bağımlılığı ve işbirliği yapma alt ölçek puanları kontrol grubuna göre daha düşüktür.Sonuç olarak; kişinin yaşadığı çevre ve sosyal ortamı, aile yapısı, çocukluk çağı travmaları, baş etme tutumları ve kişilik özellikleri, kişinin alkol veya madde kullanımını etkileyen özellikler olduğu söylenebilir. Madde bağımlılığı daha kısa sürede ve genç yaşlarda başladığı için risk faktörleri atlanmamalıdır. Alkol ve madde bağımlılarında medikal tedavinin yanında baş etme tutumları ve kişilik özelliklerini değiştirmeye yönelik psikoterapotik müdahaleler, hastalığın tedavi sürecini olumlu yönde etkileyebilir. Alkol ve madde bağımlılığı uzun yıllar seyreden ve tedavisi güç hastalıklardır. Hastalığın tedavisinden ziyade önlenmesine yönelik koruyucu psikiyatrik yaklaşımlar gerekmektedir.
Şizofreni hastalarında intihar girişiminin pozitif ve negatif semptomlar, depresyon, umutsuzluk, içgörü ve bilişsel işlevlerle ilişkisi
Şizofreni hastalarında intihar girişimi ve tamamlanmış intihar oranları genel nüfustan yaklaşık 15 ile 20 kat daha fazladır. Şizofrenide intihara teşebbüs oranları yaklaşık olarak % 20 ile % 40 arasında bildirilmiştir. Bununla birlikte, şizofrenide tamamlanmış intihar oranı, yaklaşık olarak % 5 ile % 10'dur. İntihar öyküsü, depresyon, umutsuzluk, içgörü ve daha iyi bilişsel işlevler şizofreni hastalarında intihar riskini artıran etmenlerdir. Şizofreni hastalarında görülen bilişsel işlevlerdeki bozulma hastalığın en önemli belirtilerinden biridir. Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Bölümü'ne başvuran şizofreni tanısı konan 50 hastada intihar girişimi ile hastalık belirtileri, içgörü, umutsuzluk, depresyon ve bilişsel işlevlerin ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmaya dahil edilen hastalar sosyodemografik ve klinik veri toplama formu, Negatif belirtileri değerlendirme ölçeği (SANS), Pozitif belirtileri değerlendirme ölçeği (SAPS), Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği, İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği, bilişsel işlevleri Stroop Testi ve Wisconsin Kart Eşleme Testi ile değerlendirilmiştir.İntihar girişimi olan (n:19) ve olmayan (n:31) şizofreni hastaları karşılaştırıldığında; Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği (p=0.001), Beck Umutsuzluk Ölçeği (p=0.005), Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği (p=0.004) puanları, WKET toplam doğru sayısı (p=0.005) intihar girişimi olan grupta anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. WKET perseveratif tepki (p=0.04), perseveratif hata (p=0.031) ve perseveratif hata yüzdesi (p=0.006) intihar girişimi olan grupta olmayan gruba göre anlamlı olarak daha iyi saptanmıştır.
Alkol bağımlılığının Tip D kişilik ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu araştırmada Alkol Bağımlılığı ile Tip D kişilik arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Psikodermatolojik hastalıklarda Tip D kişilik, stres ve psikiyatrik semptomatoloji: Ruhum mu hasta derim mi?
AMAÇ:Koo ve Lee sınıflamasına göre psikiyatrik semptoma yol açan dermatolojik hastalıklar ve psikofizyolojik/stresle oluşan ya da artan hastalıklarda Tip D kişilik prevalansının belirlenmesi ve tip D olan ile olmayanların demografik özellikler, stresli yaşam olayları, stres karşısında yaşadıkları subjektif deneyimler, stresle baş etme tarzları, algılanan sosyal destek ve psikiyatrik komorbidite açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır.METOD:Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Kliniği'ne ayaktan başvuran ya da yatarak tedavi gören, Koo ve Lee sınıflamasına göre psikodermatolojik hastalık tanısı almış, okur yazar olup yaşları 18-65 arası 181 hasta ve 57 sağlıklı kontrol çalışmaya alınmıştır.Olgulara sosyodemografik veri formu, DS 14 Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri (KSE), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ), Stresli Yaşam Olaylarını Tarama Formu (SYOTF), Stres İle Başetme Tarzı Ölçeği (SBTÖ), Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MSPSS) uygulanmıştır. Verilerin analizi SPSS 17 programı kullanılarak yapılmıştır.BULGULAR:Psikodermatoloji hastaları ile sağlıklı kontroller arasında yapılan karşılaştırmalarda, stresli yaşam olayları sayısı ve bundan subjektif etkilenme oranları, stresle baş etme tarzları, algılanan sosyal destek, HADÖ ve KSE alt ölçek puanları arasında anlamlı fark bulunmuştur. Psikodermatoloji hastalarında Tip D kişilik prevelansı %34.8 bulunmuştur. Psikodermatolojik hastalık tanısı alan Tip D kişiliği olan ve olmayanlar arasında hastalığın başladığı dönemde psikososyal stresör varlığı, stresli yaşam olayları sayısı ve bundan subjektif etkilenme oranları, stresle baş etme tarzları, algılanan sosyal destek,HADÖ ve KSE alt ölçek puanları arasında anlamlı fark saptanmıştır.SONUÇ:Psikiyatriye yönlendirilmiş olan psikodermatolojik hastalık tanılı hastaların psikiyatrik değerlendirmesinde Tip D kişilik özelliklerinin öncelikli olarak saptanmasının bu hastalardaki psikiyatrik değerlendirmeyi daha da kolaylaştırabileceğini ve bu grup hastaların psikiyatrik değerlendirilmesinin daha detaylı yapılması gerekliliğini göstermektedir.
Alkol bağımlıları ve eşlerinde evlilik uyumu, bağlanma biçimi ve mizaç karakter özellikleri arasındaki ilişki
Bu araştırmada alkol bağımlıları ve eşlerinde ki bağlanma biçimi, mizaç - karakter özellikleri ve evlilik uyumu arasındaki ilişkinin kontrol grubu ile karşılaştırılarak incelenmesi amaçlanmıştır. Alkol bağımlısı 49 erkek ve sağlıklı 48 erkek ile eşleri çalışmaya alınmış, değerlendirmeleri MKE, Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği ve Çiftler evlilik Uyumu Ölçeği kullanılarak yapılmıştır. Yapılan değerlendirmelerde bağlanma biçimi açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Literatürden farklı olarak alkol bağımlılarında güvenli bağlanma daha fazla bulunmuştur. Bu durum bekar ve eşinden ayrı yaşayan alkol bağımlılarının çalışma dışı kalmasına bağlanmıştır. Literatür ile uyumlu olarak Alkol bağımlılarının ve eşlerinin kontrollere göre evlilik uyumunun daha kötü olduğu bulunmuştur. Yine literatür ile uyumlu olarak tüm gruplarda güvenli bağlanan bireylerin kaçıngan ve ikircikli bağlananlara göre daha uyumlu evlilik sürdürdükleri bulunmuştur. MKE sonuçlarına göre alkol bağımlılarında ?Yenilik Arayışı? alt ölçeği anlamlı düzeyde yüksekken alkol bağımlılarının eşlerinde ?Ödül Bağımlılığı 3(bağımlılık)? diğer gruplardan anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. Bu sonuç düşük evlilik uyumuna ve doyumuna rağmen evliliğin devam ettirimesindeki nedenler açısından önem taşımaktadır. Çalışmamızda yer alan hasta sayısının az oluşu ve ölçeklerin katılımcıların kendisi tarafından doldurulmuş olması önemli kısıtlılıklar arasındadır. Bu çalışma yukarıda bahsedilen ölçeklerin bir arada kullanıldığı, alkol bağımlılarında evlilik uyumu, bağlanma biçimi, mizaç ve karakter boyutlarının bakıldığı ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır. Sonuçların genelleştirilebilmesi açısından gelecekte daha geniş örneklem grupları ile yapılacak benzer çalışmalara ihtiyaç vardır
Şizofreni tanısı konan hastalarda bir işte çalışmanın ve derneğe üye olmanın işlevsel iyileşme, tedaviye uyum, ve stresli durumlarla baş etme üzerine etkisi
Bu araştırma çalışan ve derneğe üye olan şizofreni hastalarının işlevselliğini, tedaviye uyumunu ve stresle başetme tarzlarını belirlemek amacıyla karşılaştırmalı olarak tanımlayıcı türde yapılmıştır. Araştırma, Ankara Şizofreni Hastaları Ve Yakınları Dayanışma Derneği, Mavi At kafe, Gazi Üniversitesi Sağlık, Araştırma Ve Uygulama Hastanesi ve Ankara Üniversitesi Eğitim Ve Araştırma Hastanesinde yapılmıştır. Araştırmaya katılan bireyler derneğe üye olup çalışan/çalışmayan, derneğe üye olmayıp çalışan/çalışmayan olarak 4 gruba ayrılmış ve her grupta 15 kişi olmak üzere toplam 60 hasta örneklemi oluşturmuştur. Araştırma verileri Kişisel Bilgi Formu, Tıbbi Tedaviye Uyum Oranı Ölçeği, Şizofreni Hastalarında İşlevsel İyileşme Ölçeği, Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği ile toplanmıştır. Veri toplama araçları araştırmacı tarafından 45-60 dakikada uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde frekans ve yüzdeleme, T-testi ve ANOVA testi kullanılarak istatistiksel analiz ve yorumları yapılmıştır.Araştırmanın bulgularında araştırmaya katılan şizofreni hastalarının derneğe üye olması ve bir işte çalışmasının sosyallik ve mesleki işlevsellik alanlarını, derneğe üye olmasının sosyallik, sağlık ve tedavi işlevsellik alanlarını ve bir işte çalışmasının mesleki işlevsellik alanını etkilediği, tedavi uyumlarını ve stresle başetme tarzlarını ise etkilemediği görülmektedir. Araştırmadaki bireylerin işlevsellik alanını etkileyen faktörlerin cinsiyet, tedavide ilk başlanan antipsikotik türü ve tedavi süresi olduğu, tedavi uyumlarını etkileyen özelliklerin de cinsiyet ve tedavi süresi olduğu saptanmıştır. Ayrıca hastalık süresi, tedavide ilk başlanan antipsikotik türü ve tedavinin yan etkisi de stresle başa çıkma tarzlarını etkilediği bulunmuştur. Son olarak hastaneye yatış sayısı ve şuanki kullanılan antipsikotik türü işlevsellik alanlarını, tedavi uyumunu ve stresle başa çıkma tarzlarını etkilemediği görülmüştür.Anahtar Kelimeler: şizofreni, işlevsellik, tedaviye uyum, stresle başetme, iş, dernek.