
461
Arşivlenen Tez
4
DOI Atanmış
1%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Orak hücre anemili olgularda miRNA ekspresyon düzeylerinin RT-PCR ile belirlenmesi
MikroRNA(miRNA)'lar 18-25 nükleotit uzunluğunda olup mRNA'yı parçalayarak ya da translasyonu engelleyerek gen ekspresyonunu düzenleyen kısa kodlanmayan RNA'lardır. Günümüze kadar 1,872 tipi belirlenen miRNA'lar bir çok hastalığın tanısında ve prognozunda biyobelirteç olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yapılan çalışmalarda miRNA'ların hematopoezin düzenlenmesinde ve hematopoetik hücre farklılaşmasında görev aldıkları belirlenmiştir. Anormal hemoglobinler dünyada en sık rastlanılan kalıtsal kan hastalıklarıdır. Hemoglobin A'nın (Hb A) β globin zincirinin 6. amino asidi glutamik asitin valinle yer değiştirmesiyle orak hücre anemisi (Hb S) meydana gelir. Bazı orak hücre anemili olgularda Hb F'in değerinin arttığı ve buna bağlı olarak da klinik seyrin daha ılımlı olduğu gözlenmiştir. Çalışmamızda Hb F düzeyleri yüksek ve normal olan orak hücre anemili ile normal olguların lökosit miRNA'larının ekspresyon düzeyleri RT-PCR yöntemiyle belirlenmiştir. İki grup arasındaki ekspresyon seviyelerinin farklılıkları Mann Whitney U testine göre değerlendirilmiş ve p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Lökosit miRNA'larının ekspresyon seviyelerinin duyarlılıkları, özgüllükleri ve AUC( Area Under Curve)'leri ROC (Receiver Operator Characteristic) analizi ile belirlenmiştir. Çalışmamızda Hb SS'lilerde let-7a, let-7c, let-7d, let-7f, miR-144, miR-320a, miR-320b ve miR-451a tiplerinin daha yüksek düzeyde eksprese edildiği, Hb AA'lılarda ise miR-29a ve miR-141 tiplerinin daha yüksek düzeyde eksprese edildiği gözlenmiştir. Hb SS'lilerde ve Hb AA'lılarda let 7e ve miR-181a tiplerinin ekspresyon düzeylerinin istatistiksel açıdan anlamlı farklılığının bulunmadığı ve miR-96'nın lökosit hücresinde eksprese edilmediği belirlenmiştir. Ayrıca Hb F%<3 olan Hb SS'li olgularda Hb F %>9 olan Hb SS'li olgulara göre miR-144'ün ekspresyon düzeyinin istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı bulunmuştur. ROC analizine göre miR-451a'nın orak hücre anemili olguların prognozunda kullanılabileceği düşünülmüştür.
Hemoglobinopatili ve normal olgularda bazı kemik belirteçlerinin karşılaştırılması
Hemoglobinopatili hastaların büyük kısmında en iyi tedavi şartları sağlandığında dahi kemik problemlerine eşlik eden osteoporoz gibi birçok kemik problemi ile karşılaşmaktadır. Çalışmaya 17- 35 yaş arası 140 kişi dahil edildi. Tüm hastalarımız düzenli kan transfüzyonu olmakta ve şelasyon terapisi almaktadır. Hastalarımızın boy ve kiloları ölçüldü. Transfüzyon öncesi alınan kanlarından hemoglobin, kalsiyum, vitanmin D, alkalen fosfataz, osteokalsin değerlerine bakıldı. Hastaların yaş ortalaması 22,85±4,17 yıl, vücut kitle indeksi 24,68±1,93 kg/m2 bulundu. Hasta gruplarda alfa talasemi hastaları hariç her yaş ve cinste osteopati gözlendiği belirlendi. Hemoglobinopati hastalarının kemik döngüsü, düzenli şelasyon terapisi ve kan transfüzyonu yapılması gibi en iyi şartlar sağlanmasına rağmen sağlıklı bireylere göre çok daha hızlı bir şekilde yıkım yönüne gittiği gözlenmiştir. Hemoglobinopati hastası bireylerin biyokimyasal kemik belirteçleri incelediğinde Alkalen fosfataz düzeyleri sağlıklı bireylere göre yüksek bulunurken, D vitamini, osteokalsin ve kalsiyum düzeyleri sağlıklı bireylere göre düşük bulunmuştur. Sonuç olarak hemoglobinopati kaynaklı osteopatiler erken yaşlarda gözlenebilmektedir.
Total kafa ışınlaması yapılan sıçanların beyin dokusunda oksidan/antioksidan sistem üzerine kafeik asit fenetil esterinin etkisinin araştırılması
Bu çalışmada kafeik asit fenetil esterinin (KAFE) iyonize radyasyon hasarını önleyici etkileri olabileceğini düşünerek, sıçanlara uygulanan γ radyasyonun, beyin dokusunda meydana getirdiği hasarda koruyucu etkisinin olup olmadığını değerlendirmekti. Bu amaçla, çalışmamızda 36 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçan kullanılmıştır. Çalışma gruplarımız 2 tane kontrol, radyoterapi (R), KAFE+R olmak üzere 4 alt gruptan oluştu. Kontrol grupları dışındaki grupların hepsine ilk gün 5 Gray'lik tek doz radyoterapi uygulandı. 11. günde bütün sıçanların beyin dokuları çıkarıldı ve fosfat tamponu içerisinde homojenize edildi ve KAFE'nin koruyucu etkilerinin olup olmadığını tespit etmek için beyin dokusunda total antioksidan status (TAS), total oksidan status (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), paraoksanaz (PON), arilesteraz (ARE), seruloplazmin (SER) ve total sülfidril (SH) parametreleri ölçüldü. Sonuç olarak ARE, PON aktiviteleri ve total SH seviyeleri R grubu ile karşılaştırıldığında, tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artış olduğu ve ayrıca LOOH, TOS ve OSI seviyeleri ise anlamlı olarak düştüğü gözlendi. Elde ettiğimiz bulgular sıçanlarda radyasyona bağlı beyinde oluşabilecek oksidatif hasara karşı KAFE'nin antioksidan etkisinin olduğunu göstermektedir. Ancak, bu bulguların doğrulanması için destekleyici farmakolojik ve toksikolojik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Akut iskemik inmeli hastalarda diyabetin oksidatif strese olan etkisinin değerlendirilmesi
Oksidatif stresin inme etyopatogenezindeki rolü son yıllarda yoğun olarak araştırılmaktadır. Bu klinik çalışmada diyabeti olan ve olmayan akut inmeli olgularda oksidan ve antioksidan durumun ilişkisi araştırılarak ilgili karşılaştırmalar yapılmıştır. Bu amaç doğrultusunda 8-hydroxy 2 deoxyguanosine (8-OH-dG), Ürik asit, Total Antioxidant Status (TAS), Total Oxidant Status, (TOS), Nitrik oksit (NO), Tiyol Disülfid Dengesi, Lipoprotein a[Lp(a)] parametrelerinin çeşitli faktörlerle ilişkisi incelenmiştir. Çalışmaya 27'si (%28.4) diyabetli akut iskemik inme hastası, 36'sı (%37.9) diyabetli olmayan akut iskemik inme hastası, 32'si de (%33.7) sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 95 kişi dahil edilmiştir. Araştırma parametreleri Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Merkez Laboratuvarı Biyokimya Birimi'nde ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı'nda mevcut olan cihazlarda incelenmiştir. Çalışmadan elde edilen sonuçlar SPSS 22.0 Paket Programı ile analiz edilmiştir. Yapılan analizler neticesinde diyabetik iskemik inme hastalarının nitrik oksit, native tiyol, total tiyol, dinamik disülfid, lipoprotein-a, 8-OH-dG, ürik asit ve TOS değerleri diğerlerinden anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur. Yine yapılan çalışma neticesinde sağlıklı kontol grubunun TAS düzeyi hasta grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında diyabetik iskemik inme hastalarının oksidatif strese maruz kalma risklerinin daha yüksek olduğu söylenebilir.
Astrositlerde amiloid beta uyarımlı enflamasyon modelinde fasudil uygulamasının etkileri
Alzheimer hastalığı bugüne kadar görülen en yaygın nörodejeneratif bozukluktur. Nöropatolojik özellikleri amiloid plak ve nörofibriller yumaklardır. Ancak enflamatuvar süreç Alzheimer hastalığının patogenezinde temel bir role sahiptir. Sitokinler, Alzheimer hastalığında enflamatuvar ve anti-enflamatuvar süreçlerde kilit rol oynamaktadır. Son zamanlarda, çok sayıda apoptoz düzenleyici faktör ve çoklu yollar belirlenmiş ve apoptotik hücre ölümü, Alzheimer hastalığında nöronal kayıp ile ilişkilendirilmiştir. Glial hücreler nöronlara kıyasla oksidatif strese karşı daha dirençli olsalar da, geniş oksidatif stresin glial hücrelerde de apoptotik hücre ölümüne neden olduğu görülmektedir. Rho/kinaz birçok santral sinir sistemi (SSS) hastalığında aşırı aktive olur ve inhibe edilmesinin enflamatuvar ve demiyelinizan hastalıklarda potansiyel tedavi edici ajan olabileceği düşünülmektedir. Fasudil bir rho/kinaz inhibitörüdür ve nöroprotektif etkilere sahiptir. Çalışmada astrosit hücre hattında amiloid beta uyarımlı enflamasyonda fasudil uygulamasının Alzheimer hastalığında farmakolojik bir yaklaşım olup olmayacağı hakkında mevcut literatüre katkı sağlanması amaçlandı. Hücreler kontrol ve amiloid beta olmak üzere iki gruba ayrıldı ve 24 saat süresince 5 μM amiloid beta ile inkübe edildi. Başka bir gruba tedavi amacıyla Rho-kinaz inhibitörü 2.5 μM fasudil eklendi. Hücrelerden izole edilen RNA örneklerinden cDNA sentezi yapıldı. Gerçek zamanlı PCR metodu ile gen ekspresyon analizleri yapıldı. Elde edilen sonuçlara göre amiloid beta uygulanan hücre kültürü örneklerinde TNF-α, IL-1β, IL-6, IL-10, IL-12, Cas-3, Cas-8, Bax, Bcl-2 mRNA ekspresyon düzeylerinde kontrol grubuna göre 2-27 kat artış gözlendi. Fasudil tedavisi ise amiloid beta uyarımlı enflamatuvar ve bazı apoptotik genlerdeki artışı önemli derecede azalttı (p<0.001). Mikroskop incelemeleride fasudilin koruyucu etkisini gösterdi. Sonuç olarak, fasudil ile rho-kinaz inhibisyonu amiloid beta aracılı enflamasyonun baskılanmasında koruyucu etkinliği olan ve tedavide kullanılabilecek bir ajan olabileceği gösterildi. Ancak, ileriki çalışmalara ihtiyaç duyulduğu sonucuna varıldı. Anahtar Sözcükler: Alzheimer hastalığı, Amiloid beta, Fasudil, TNF-α, Cas-3, Cas-8
Obsturiktif uyku apnesinde pozitif hava yolu basınç tedavisinin asimetrik dimetil arginin (ADMA) düzeyine etkisi
Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OSA) teşhisi olan hastalarda ortaya çıkan tekrarlayan hipoksi/ hipoksemi ve reoksijenasyon oksidatif stres sistemlerini harekete geçirebilmektedir. Oksidatif stres asimetrik dimetil arginin (ADMA) yapımında rol alan katalizörlerin aktivitelerinde değişiklikler yaparak serum ADMA düzeyini etkilemektedir. Asimetrik dimetil arginin (ADMA), nükleoproteinlerde bulunan arjinin rezidülerine, protein arjinin metil transferaz enzimi tarafından metil gruplarının sentez sonrası eklenmesi ve proteinlerin yıkılması sonucunda oluşan metillenmiş arjinin türevidir. Serum ADMA düzeyi hastalığın derecesini öngörmede bir belirteç olarak değerlendirilebilir. Çalışmamızın amacı serum ADMA düzeyi ile OSA arasındaki ilişkiyi saptayıp pozitif hava yolu basınç tedavisinin etkisini araştırmaktır. Çalışmaya Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Uyku Bozuklukları Merkezinde PSG kaydı yapılan hastalar alındı. Çalışma protokolü için Yozgat Bozok Üniversitesi Etik Kurulundan izin alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, alışkanlıklar, komorbid hastalıklar, boy, kilo, vücut kütle indeksi (VKİ), boyun çevresi, bel çevresi, PSG parametreleri oluşturulan çalışma formuna kaydedildi. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet, vücut kütle indeksi ve semptom sıklığı açısından anlamlı fark saptanmayacak (p>0,05) şekilde rastgele yöntemle seçildi. Çalışmaya AHİ değeri 5'in üzerinde saptanan OSA olguları alındı. Kontrol grubu ise AHİ<5 bulunan basit horlama olgularından seçildi. Kan örnekleri PSG çekimini takiben sabah aç karnına alındı. Hasta ve kontrol grubunda periferik venden alınan kan örnekleri 10 dakika süreyle 3000 devir/dakika hızda santrifüj edildikten sonra ayrılan serumlar çalışılacağı zamana kadar -20°C' de muhafaza edildi. OSA saptanan ve PAP tedavisi kullanması planlanan hastalar tedavi grubu olarak adlandırıldı ve 1 aylık yeterli düzeyde PAP tedavisi kullanan hastalardan da 1 gecelik açlığı takiben sabah kan alındı, santrifüj yapılmasını takiben -20 derece dondurucuya alındı. Hastaların test sabahı alınan kanlarından, ADMA direkt ELISA kiti (immunodiagnostik AG ) enzim bağlı yarışmalı immun ölçüm yöntemi kullanılarak ADMA düzeyleri ölçüldü. OSA tanısı alan hastalarda serum asimetrik dimetil arginin düzeyi yüksek tespit edildi. PAP tedavisi OSA tanısı alan hastalarda serum asimetrik dimetil arginin düzeyini azalttı. Böylece PAP tedavisi serumda sistemik oksidatif stresin azaltılmasına yardımcı oldu.
İntrauterin gelişme geriliği ile komplike olmuş gebeliklerde maternal serumda oksidatif stres ve Ürotensin 2 seviyeleri
Amaç: Daha önce yapılan çalışmalarda intrauterin gelişme geriliği (İUGG) ile komplike olmuş gebeliklerde oksidatif dengenin bozulduğuna dikkat çekilmiştir. Ürotensin 2 (U-II) peptidi ise yapılmış çalışmalarda etyolojisinde oksidatif ve immünolojik mekanizmaların rol oynadığı birçok hastalıkta rolü olduğu gösterilmiş bir peptiddir. Bu çalışmada İUGG olan gebelerde U-II ile oksidan/antioksidan sistem parametrelerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran İUGG tanısı alan 36 gebe ile İUGG tanısı almayan 36 sağlıklı gebe çalışmaya dahil edildi. Serum total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), tiyol-disülfid düzeyleri, U-II ölçümü ve OSİ hesaplanması Gaziantep Üniversitesi biyokimya laboratuarında yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda İUGG bulunan grupla sağlıklı gebe kontrol grubu arasında total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), oksidatif stres indeksi (OSİ), nativ tiyol, total tiyol, disülfid, disülfid/nativ tiyol, disülfid/total tiyol, nativ tiyol/total tiyol ve UII değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. İUGG bulunan grupta TOS ile total tiyol seviyeleri arasında pozitif yönde doğrusal bir ilişki (p=0.021, r= 0.384), kontrol grubunda da OSİ ile total tiyol değerleri arasında pozitif yönde doğrusal bir ilişki gözledik (p= 0.049, r= 0.330). Bulduğumuz bir diğer ilişki İUGG li grupta disülfid düzeyleriyle doğum yapılan gebelik haftaları arasında negatif yönde bir ilişkiydi (p= 0.027, r= 0.369). Sonuç: Sonuç olarak, idiopatik İUGG ile komplike olmuş gebelerin serumlarında ölçülen oksidan/antioksidan sistem parametreleri ve UT-II düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında herhangi anlamlı bir fark bulamadık. IUGG' de oksidatif stresin rolünü araştırmak üzere plasental, maternal ve fetal oksidatif stresin birlikte değerlendirildiği daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İntrauterin gelişme geriliği, oksidatif stres, tiyol-disülfid, ürotensin 2.
Migren'de Vitamin D bağlayıcı protein ve serbest D vitamini konsantrasyonları
Amaç: Vitamin D eksikliğinin migren hastalığının patogenezinde önemli bir yeri olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada, migren hastası olan ve olmayan bireylerde serum D vitamini, vitamin D bağlayıcı proteinini (VDBP) ve Vitamin D reseptörü (VDR) düzeylerinin karşılaştırılması amaçlandı. Metot: Çalışma grubu; yaş ve cinsiyet açısından eşleşmiş, migren tanısı alan 24 hasta ve 22 kontrol deneğinin katıldığı toplam 46 kişiden oluşmaktadır. Migren tanı ve sınıflandırılması "Uluslararası Baş Ağrısı Bozuklukları Sınıflaması 2018"e göre değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılan gruplara Midas Yeti Yitimi Ölçeği, Baş Ağrısı Etki Testi ve Baş Ağrısı Günlüğü testleri uygulanmıştır. Çalışma grubundan elde edilen serum örneklerinde Vitamin D, VDBP ve VDR düzeyleri ELISA kitleri kullanılarak ölçüldü. Elde edilen sonuçların tüm istatistiksel analizleri SPSS 22.0 (Statistical Packagefor Social Sciens) programıyla yapılmıştır. Sonuçların normal dağılıma uygun olup olmadığı Shapiro Wilk testiyle değerlendirilmiştir. Normal dağılım gösterenler parametrik, normal dağılım göstermeyenler non-parametrik testlerle (t testi, Mann Whitney U testi) değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda kontrol ve migren grubu arasındaki Vitamin D düzeyleri karşılaştırılmıştır. Migren grubunda vitamin D, VDBP ve VDR düzeyleri kontrol grubuna kıyasla daha düşük bulunmuştur. Migren grubunda (n=24) vitamin D yetersizliği 11 hastada gözlenmiştir, 13 hastanın vitamin D değerleri normaldir. Migren grubundaki vitamin D yetersizliği olan ve normal bireyler kıyaslandığında, MİDAS, baş ağrısı süresi ve baş ağrısının sıklığı, hastalık süresi, aura açısından iki grup arasında fark gözlenmemiştir. Sonuç: Migren ve serum D vitamini düzeyi arasında önemli bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Ancak; daha geniş bir popülasyonda, migrende vitamin D değişikliklerinin mekanizmasını aydınlatacak çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: Migren, Vitamin D, vitamin D bağlayıcı proteinini, Vitamin D reseptörü
Biyolojik uygulamalarda demir şelasyonu amacıyla kullanılabilir ligandların değerlendirilmesi
Vücutta aşırı biriken demiri uzaklaştırmak amacıyla Fe(III) iyonu ile bileşik oluşturabilecek ligantların sentezi\kompleksleşme derecesini ve insan plazmasından demirin uzaklaştırılmasında etkinliğinin belirlenmesi tedavi sürecinde klinikte kullanılabilme potansiyeli olan uygulamaların ilk basamağı niteliğindedir. Bu çalışma da ilk olarak asetilaseton üzerinde bulunan iki karbonil bileşiği arasındaki karbon atomu üzerindeki aktif hidrojen ile alkil gruplarının yer değiştirmesi ile farklı uzunluktaki zincir sayısına sahip asetilaseton türevleri olan 3-metil-2,4-pentandion ve 3-butil-2,4-pentandion başarılı bir şekilde sentezlendi ve ligand olarak kullanıldı. Kloralhidrat, hidroksilamin hidroklorür çıkış bileşiği olarak kullanılarak oksim gurubuna dahil olan anti-monokloroglioksim ve dimetilglioksim ligandları başarılı bir şekilde sentezlendi. 8-Hidroksikinolin-5-sülfonik asit, 4,5-Dihidroksibenzen-1,3-disülfonik asit, Piridin 2,6-Dikarboksilik, Nitrilotriasetik asit, Sitrik asit, Oksalat, Glisin, Salisilik asit' te ligand olarak kullanıldı. Demir ile kompleksleri safsu ve plazmada sentezlendi. Sentezlenen bileşiklerin yapıları FT-IR, manyetik suseptibilite, elementel analiz analiz ve UV-Vis gibi spektroskopik metodlar ile aydınlatılmıştır. Kompleksleşme derecesi ICP-MS ve UV-Vis yöntemleriyle belirlenmiştir. Komplekslerin, ligandların elektrokimyasal davranışları Siklik Voltametri ile incelendi. Daha sonra hücre kültürü yöntemi ile sentezlenen komplekslerin in vitro sitotoksik etkisi belirlenmiştir. MTT testi kullanılarak 12,5, 25, 50, 100 ve 200 μM'lık 5 farklı derişim aralığında kompleksler HUVEC hücre dizisi üzerine uygulanarak sitotoksik etkiye sahip olup olmadığı ve hücre proliferasyonuna etkisi incelenmiştir. Araştırmada kullanılan komplekslerin hemen hemen hepsinde artan dozlarda yüzde sitotoksisite cevapları arasında negatif bir ilişki gözlendi. Ayrıca komplekslerin birçoğunun HUVEC üzerine sitotoksik etkiye sahip olmadığı ve hücre proliferasyonunu etkilemediği hatta iyileştirici etkisi olduğunun tespit edilmesi ilaç geliştirme aşamasında deneysel hayvan modeli araştırması için ümit verici olarak görülmektedir. Bu çalışmada kullanılan ligandların şelasyona etkisinin araştırılması in vivo denemelerin gerçekleştirilebilmesinde ilk basamak çalışması olmuştur. İn vitro yapılan bu çalışmada bulunan sonuçlar ileriki dönemlerde in vivo çalışmalar ile de desteklenirse demir şelasyonuna uyumun optimum olacağı etkin demir şelatörlerin geliştirilmesini öngörmekteyiz.
Polikistik over sendromu olan hastalarda zonulin, galektin-3 ve speksin seviyelerinin değerlendirilmesi ve insülin direnci belirlemede etkinliklerinin araştırılması
Polikistik over sendromu (PKOS), üreme çağındaki kadınlarda adet düzensizliği, hipperandrojenizm ve infertilite gibi çeşitli klinik semptomların görüldüğü yaygın bir durumdur. PKOS görülme sıklığı %6-10 olup, hastalık patogenezinde insülin direnci önemlidir. Speksin, insan endokrin ve epitel dokularında eksprese edilen yeni tanımlanmış bir peptit yapıda hormondur. Yapılan çalışmalarda, Speksin'in normal insan dokularında (endokrin ve epitel dokular) fazla miktarda eksprese edildiği görülmüştür ki bu endokrin ve diğer dokularda Speksin'in fizyolojik fonksiyonlarda etkili olabileceğine işaret etmektedir. Zonulin, bağırsak geçirgenliğini düzenleyen ve otoimmün hastalıklarda rol oynayan ökaryotik bir proteindir. PKOS patogenezinde artmış bağırsak geçirgenliğinin etkisi olabileceğini düşündürmektedir. PKOS olan kadınlarda insülin direnci, irritabl bağırsak sendromu ve kronik yorgunluk sendromu ile artan bağırsak geçirgenliği gibi patolojik durumlar yaygın şekilde gözlemlenmiştir. Yapılan çalışmalarda Lektin ailesinin bir üyesi olan Galektin-3'ün kanser, bağışıklık ve enflamasyonda önemli biyolojik fonksiyonlara sahiptir. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda obezite, metabolik bozukluk ve T2DM mekanizması hala tam olarak açıklanamamakla birlikte Galektin-3'ün etkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışma 41'i PKOS tanısı alan hasta ve 37'si sağlıklı olmak üzere toplam 78 kadın üzerinde yapılmıştır. Tüm bireylerin Speksin, Galektin-3 ve Zonulin düzeyleri, kolesterol, Trigliserit (TG), HDL kolesterol ve LDL kolesterol düzeyleri belirlenmiştir. Ayrıca insülin dirençlerini belirlemek amacıyla Homeostatic Model Assessment for İnsülin Resistance (HOMA-IR) değerleri hesaplanmıştır. Elde edilen veriler incelendiğinde PKOS hasta grubu ile kontrol grubu arasında Speksin, Galektin-3 ve Zonulin düzeyleri arasında anlamlı farklılıklar saptanmıştır. PKOS hasta grubunda Speksin seviyesi düşük, Galektin-3 ve Zonulin seviyeleri yüksek bulunmuştur. Ayrıca HOMA-IR düzeyleri de anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Bununla birlikte gruplar arası lipid profili açısından anlamlı farklılık bulunmadı. İnsülin direnci PKOS patogenezinde önemli bir rol oynar. Speksin, Galektin-3 ve Zonulin seviyelerinin insülin direnci ve PKOS'u belirlemede etkileri vardır. Speksin seviyesinin düşük, Galektin-3 ve Zonulin seviyelerinin yüksek oluşu PKOS'u öngörmede bunların yeni biyobelirteçler olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Bununla birlikte bu parametreler arasındaki ilişkilerin daha iyi ve anlamlı ortaya çıkarılabilmesi için daha fazla sayıda gruplarla ve katılımcılarca çalışmaların yapılması gerektiği düşünülmektedir.
Investigation of LP (A), APO A and apo B levels in terms of lipid profile and atherosclerosis in patients with metabolic syndrome living in and around yozgat province.
Objective: Metabolic syndrome, which poses a serious threat to human health, is one of the most important issues that need to be emphasized in recent years. The incidence of metabolic syndrome, which is the leading cause of cardiovascular diseases in our country and all over the world and the leading cause of death, continues to increase day by day. Our study was planned and carried out in Yozgat in order to provide early detection of atherosclerosis and to regulate lipid profile by investigating Lp (a), Apo A1 and Apo B levels in terms of lipid profile and atherosclerosis in patients with metabolic syndrome. Methods: 128 volunteer patients aged between 18-80 years were planned to participate in the study. As a prospective volunteer; Control group with metabolic syndrome (Group-1) and non-metabolic syndrome (Group-2) were included in this study. Blood from these patients was placed in gel biochemistry tubes. Lipid profiles and fasting blood sugars of these patients were studied with routine tests on biochemistry autoanalyser (Abbot C18200) in Biochemistry laboratory. The results were obtained from biochemistry laboratory. Lp (a), Apo A1 and Apo B Tests were kept in the freezer at -20ºC until the study and micro elisa method was studied. Data were analyzed using IBM SPSS Statistics Standard Concurrent User V 25 (IBM Corp., Armonk, New York, USA) and MedCalc 9.2.0.1. The normal distribution of the numerical variables was evaluated by the Shapiro Wilk normality test and Q-Q graphs. Two independent samples t test was used for numerical variables. One-way covariance analysis was used to compare age-adjusted values. The relationship between numerical variables was analyzed by Pearson correlation analysis. ROC analysis was used to evaluate LP (a), Apo A1and Apo B variables as diagnostic tests. The probabilities for age-adjusted ROC analysis were calculated using binary logistic regression. A p value of <0.05 was considered statistically significant. Results: In our study, Lp (a), Apo A1, Apo B, glucose, cholesterol, triglyceride, LDL, HDL and waist circumference values were compared between group-1 (patient) and group-2 (control). The mean age of the patient group was higher than the control age. When corrected according to age variable, LP(a) triglyceride, LDL and waist circumference values of the patient group were statistically higher than the control group values. In our study, Lp (a), Apo-A1, Apo-B, glucose, cholesterol, triglyceride, LDL, HDL and waist circumference values were compared between group-1 (patient) and group-2 (control). In the analysis performed without taking into account the variable of Lp(a), Apo A1, Apo B, glucose, cholesterol, triglyceride, LDL and waist circumference values were found to be higher than the control group. The difference between the HDL values of the patient group and the control group was not statistically significant. (P = 0.001). When corrected according to age variable, Lp(a) triglyceride, LDL and waist circumference values of the patient group were statistically higher than the control group values. Conclusion: Inthis study significant relationships between metabolic syndrome and increase in LP(a) triglyceride, LDL and waist circumference were found. This significant increases might be interpreted causes of atherosclerosis. Metabolic syndrome and atherosclerosis will be prevented by preventing lifestyle changes or increasing pharmacologically controlled Lp A, triglycerides, LDL and waist circumference in the early period. However, this study should be repeated extensively between a wider group and age-matched groups. Keywords: Metabolic syndrome, Lp(a), lipid profile, Atherosclerosis,
Ürik asit tayinine yönelik yeni bir biyosensör tasarımı
Ürik asit insanlarda pürinlerin katabolizması sonucu oluşan son üründür. Biyolojik sıvılarda ürik asidin miktarı gut hastalığı, Lesch-Nyhan sendromu, böbrek hastalığı ve Von Gierke hastalığı gibi birçok hastalığın teşhisindeki rolünden dolayı tayini tıbbi açıdan büyük önem taşımaktadır. Günümüzde ürik asit tayininde kolorimetrik, kromatografik, spektrofotometrik gibi farklı yöntemler kullanılmaktadır. Ancak bu yöntemlerin genel olarak zaman alıcı ve pahalı sistemler olmasından dolayı, biyosensör temelli yöntemler tercih edilmeye başlanmıştır. Biyosensörlerin diğer yöntemlerden en önemli avantajı, tayin edilecek maddeler için ekonomik, pratik ve özgün olmasıdır. Bu çalışmada, ürik asit tayini için yeni bir amperometrik biyosensör geliştirildi. Ürik asit tayinine yönelik bu çalışmada ürikaz enzimi, sığır serum albumin/jelatin ve glutaraldehit ile çapraz bağlanarak grafit elektrot yüzeyine sabitlenmiş ve geliştirilen biyosensör ile ürik asit ölçümleri 0.1 V'ta alınmıştır. Tasarlanan biyosensörün optimizasyon çalışmalarında biyoaktif tabaka için, BSA miktarı, glutaraldehit %'si ve jelatin miktarı optimizasyonu, çalışma koşullarının optimizasyonunda ise tarama hızı, pH, sıcaklık ve tampon derişimi belirlendi. Son olarak biyosensör karakterizasyon çalışmalarında tayin aralığı, raf ömrü ve ölçüm tekrarlanabilirliği analizleri yapıldı. Biyoaktif tabakanın optimizasyonunda sığır serum albumini miktarı 0,03 gr, glutaraldehit yüzdesi % 2,5 ve jelatin miktarı 0,45 gr olarak bulundu. Optimum çalışma koşullarının belirlenmesinde asetat tamponunu pH 6,5 ve 0,1 M derişiminde saptanırken, tarama hızı 0,05 V/s ve sıcaklık 35 0C olarak belirlendi. Karekterizasyon çalışmalarında ise gözlenebilme sınırı 2,5×10-7 M doğrusal aralık 2,5×10-7 − 5×10-3 M olarak bulundu. 40. günün sonunda biyosensör yanıtının % 82,5'a kadar korunduğu, 0,5 mM ürik asit derişimi kullanılarak yapılan tekrarlanabilirlik çalışmalarında (n=15), standart sapma (SS) = 0,1 ve % varyasyon katsayısı (VK) = 0,2 olarak bulundu. Anahtar Kelimeler: Grafit elektrot, ürik asit biyosensörü, ürikaz, amperametri
Hemodiyaliz hastalarında serum kemik belirteçlerinin biyolojik varyasyonu ve referans değişim değeri
Amaç: Biyolojik varyasyon (BV), vücuttaki homeostatik süreçlerle düzenlenen bileşenlerdeki varyasyonu tanımlar. Sağlıklı bireylerde analitlerin BV'si ile ilgili kapsamlı bir literatür bulunmaktadır. Bununla birlikte, kronik böbrek yetmezliği gibi süregelen patolojik durumu olan hastalarda, analitlerin BV'si sağlıklı bireyler ile aynı olmayabilir. Bu çalışma ile hemodiyalize giren hastalarda serum kemik belirteçlerinin birey içi BV (CVI), bireyler arası BV (CVG), bireysellik indeksi (II) ve referans değişim değerlerinin (RCV) hesaplanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 30 stabil hemodiyaliz hastasının (15 kadın ve 15 erkek) her birinden bir hafta arayla toplam beş serum örneği alınmıştır. Bu hastaların serum Alkalen Fosfataz (ALP), Asit Fosfataz (ACP), Osteokalsin (OC), β-CrossLaps (CTX), Kalsiyum (Ca+2), Fosfat (P), Paratiroid hormon (PTH) ve D vitamini düzeyleri analiz edilmiştir. Varyasyonları hesaplamak için ANOVA testleri kullanılmıştır. Bulgular: ALP, ACP, OC, CTX, Ca+2, P, PTH ve D vitamini için CVI sırasıyla %10,9, %5,6, %15,1, %1, %0,6, %1,1, %45,7, %2,4 olarak bulunmuştur. ALP, OC ve D vitamini için II < 0,6 olarak hesaplanmıştır. Yüksek bireysellik gösterdiği tespit edilen bu analitlerin RCV'si sırasıyla %32, %45, %10 olarak hesaplanmıştır. ACP, CTX, Ca+2, P ve PTH için RCV sırasyla %20, %3, %1,8, %3,2 ve %127 olarak hesaplanmıştır. Bu analitlerin II > 0,6 olarak bulunmuştur. Sonuç: Hemodiyaliz hastalarının renal osteodistrofi durumlarının öngörülebilmesi için RCV kavramının kullanılması, laboratuvar raporlamalarında optimizasyon sağlayarak klinik karar için değerli bir araç olabilir. Anahtar Sözcükler: Biyolojik Varyasyon, Referans Değişim Değeri, Bireysellik İndeksi, Analitik Kalite Spesifikasyonu, Serum Kemik Belirteçleri, Hemodiyaliz.
Polikistik over sendromlu hastalarda Sestrin-1, Phoenixin-14 ve Nesfatin-1 düzeylerinin incelenmesi
POLİKİSTİK OVER SENDROMLU HASTALARDA SESTRİN-1, PHOENİXİN-14 VE NESFATİN-1 DÜZEYLERİNİN İNCELENMESİ Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS); kronik anovulasyon, hiperandrojenizm ve polikistik over morfolojisinin bir araya gelmesiyle tanımlanan, reprodüktif çağdaki kadınlarda sık görülen kronik bir sendromdur. Çalışmanın amacı; sestrin-1, phoenixin-14, nesfatin-1 belirteçlerinin PKOS ile ilişkisini ve PKOS tanısındaki yerini ortaya koyarak literatüre katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Rotterdam kriterlerine göre PKOS tanısı alan 30 hasta ve 30 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Sestrin-1, phoenixin-14 ve nesfatin-1 düzeyleri ELISA yöntemi ile analiz edilmiştir. Veriler tanımlayıcı istatistikler, korelasyon analizleri, çoklu regresyon analizleri ve ROC analizleri yapılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: PKOS grubunda sestrin-1, phoenixin-14 ve nesfatin-1 düzeyleri sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0,05). Sestrin-1, phoenixin-14 ve nesfatin-1 düzeyleri arasında güçlü ve istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır (Sestrin-1 ve phoenexin-14 için r=0,904, p=<0.001; sestrin-1 ve nesfatin-1 için r=0,856, p=<0,001; phoenixin-14 ile nesfatin-1 için r=0,858, p=<0,001). Anti-Müllerian Hormon (AMH) testinin, sestrin-1 ve phoenixin-14 düzeyleri üzerinde istatistiksel olarak anlamlı ve negatif yönde bir belirleyici olduğu saptanmıştır (sırasıyla p=0,016, p=0,041). AMH testinin, nesfatin-1 düzeyi üzerinde istatistiksel olarak anlamlılık sınırında negatif yönde bir belirleyici olduğu saptanmıştır (p=0,052). ROC analizinde eğri altı alan değerleri; sestrin-1, phoenixin-14, nesfatin-1 ve AMH için sırasıyla; 0.744, 0.696, 0.668, 0.790 olarak bulunmuştur. Sonuç: Sestrin-1, phoenixin-14 ve nesfatin-1 düzeyleri PKOS hastalarında anlamlı düşük bulunmuştur. Tanısal güçleri AMH'ye yakın bulunduğu için sestrin-1, phoenixin-14 ve nesfatin-1'in PKOS tanısında kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar sözcükler: Polikistik Over Sendromu, Sestrin-1, Phoenixin-14, Nesfatin-1
Endometrial kanserlerde PTEN ekspresyonunun prognostik faktörlerle karşılaştırılması
Endometrium kanseri günümüzde kadınlarda görülen kanserler içinde dördüncü sıradadır ve Amerika'da en sık görülen kadın kanseridir. Endometriyal karsinomlar kadın genital sisteminin en sık görülen malign tümörü olup, %80-85 olguda östrojen bağımlı iken, %10-15 olguda östrojen bağımlı değildir. Endometriyal karsinomlar tip I ve tip II olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Tip I endometriyal karsinomlar anovulasyon ya da östrojen replasman tedavisi öyküsüne sahip 40-60 yaşları arasındaki genç hasta grubunda görülür. Genellikle iyi diferansiye, miyometriyum invazyonu olmayan ve endometriyal hiperplazi ile ilişkili olan karsinomlardır. Tip II endometriyal karsinomlar ise hiperplazi ve östrojen fazlası ile ilişkisi olmayan saldırgan tümörlerdir. Bunlar endometriyal atrofi zemininden gelişirler. Hastalar daha çok postmenapozal dönemde olup, tip I tümörlere göre daha ileri yaştadır. Tümör supresör gen PTEN (phosphatase ve tensin homolog), endometrial kanserlerde sıklıkla mutasyona uğrayan genlerdir. PTEN, tümör supresor gendir ve mutasyon oranı %30-50'dir. PTEN, 10.kromozomun uzun kolunda (q), 23.3 pozisyonunda lokalize olup, primer hedefi PIP3 adı verilen lipid molekülü olan, bir fosfataz kodlar. PIP3, hücre büyümesi ve apoptozu regüle eden sinyal iletim yolu üzerinde çalışır. PTEN ayrıca, iki hücre iskelet proteini ile büyük homoloji gösterir. Bu da hücre adezyon ve migrasyonunda da etkili olduğuna işaret eder. PTEN' in, tümör büyümesinde supresor, gelişim ve metastazında ise inhibitör rol oynadığı gösterilmiştir. PTEN geninde homozigot ve heterozigot delesyon olan farelerle yapılan deneyde, PTEN tümör supresor genin gelişim sırasında oldukça önemli rolü olduğu izlenmiştir. PTEN inaktivasyonunun, histomorfolojik değişikliklerin yokluğunda bile görüldüğü tanımlanmıştır. Hiperplazilerde de yaklaşık %20 oranında görülür. Bu bulgular, PTEN inaktivasyonunun, endometrioid karsinom patogenezinin erken basamaklarında etkili olduğunu düşündürmektedir. Bu çalışmada amacımız, düşük yaş aralığındaki tip 2 endometrial kanserlerde erken basamaklarda geliştiği düşünülen PTEN proteinin ekspresyonundaki değişiklikleri Real time PCR, immunohistokimyasal yöntemler ile rutin prognostik parametrelerle karşılaştırılarak, değerlendirmektir.
Fetal cell-free DNA tayinine yönelik genosensör çalışması
21. yüzyılın laboratuvar teknolojisi olan biyosensörler klasik yöntemlere kıyasla sahip oldukları avantajlar sebebiyle yoğun ilgi görmektedir. Genetik analizlerde kullanılan biyosensörlere genosensör adı verilmektedir. Genosensörler rutin genetik analizler ile karşılaştırıldığında, polimeraz zincir reaksiyonuna (PCR) ve jel elektroforezi gibi zaman alıcı ve maliyetli işlemleri gerektirmemektedir. Bu çalışmanın amacı, maternal kandaki "cell-free" fetal DNA'dan paternal mutasyon tayini için nanopolimer bazlı genosensör ile yeni bir prosedür geliştirmektir. Kuvars-kristal mikrobalans (QCM) ve biyosensör teknolojilerini kullanılarak β-talasemi IVS1-110 mutasyonun analizine uygulanmıştır. Bu amaçla, mutasyona ait problar genosensör elektrodu üzerine Poli Hema-MAC nanopolimeri aracılığıyla bağlandı ve daha sonra örnekler tespit amacıyla çalışma hücresine eklendi. Genosensörün optimizasyon, karakterizasyon, duyarlılık ve özgüllük çalışmaları yapıldı. Geliştirilen biyosensör, yüzeyine bulunan proba özgül olarak fetüsün paternal mutasyon varlığını ortaya koyabilmektedir. Rutinde kullanılan geleneksel yöntemlerle karşılaştırıldığında, daha düşük maliyetli, hızlı sonuç verebilen, özgüllüğü ve saptama etkinliği yüksek olarak bulunmuştur.
Meme kanseri hücre dizisi üzerinde (MCF-7), avokado (Persea americana) ve oğulotu (Melissa officinalis) bitki ekstrelerinin antiproliferatif, apoptotik ve antioksidan etkilerinin araştırılması
Meme kanseri, dünyada ve ülkemizde kadınlarda en sık teşhis edilen kanser türlerinden biridir. Dünya geneline bakıldığında ölüm sebepleri arasında kadınlarda ikinci sırada yer aldığı bilinmektedir. Bu yüzden, meme kanseri hastalığının tedavisine yönelik çok farklı araştırmalar yapılmaktadır. Kemoterapi ve radyoterapi uygulamalarına ek olarak tamamlayıcı tedaviler de tercih edilen yöntemler arasındadır. Mevcut tez araştırmasında meme kanseri hücre dizisinde (MCF-7) oğulotu ve avokado ekstreleri kullanımının antiproliferatif, apoptotik ve antioksidan etkilerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Tıpta tedavi amaçlı uygulanan kemoterapötik ajanların ana hedefi neoplastik hücreleri tahrip etmesidir. Ancak bu esnada bazı sağlıklı hücreler de uygulamadan olumsuz etkilenebilmektedir ve sonuç olarak çeşitli yan etkiler ortaya çıkabilmektedir. Literatürlerde de bildirildiği üzere oğulotu ve avokado bitkileri içerdikleri bileşenler ile güçlü antioksidan özeliklere sahiptirler. Bu bitkiler antioksidan özellikleri kanser tedavilerinde kullanılan ilaçların yan etkilerinin azaltılması ve aynı zamanda reaktif oksijen türlerinin (ROT) seviyesini azaltması bakımından önemlidir. Kanser hücre hatlarında (MCF-7) oğulotu ve avokado bitkilerinin kanser hücreleri üzerindeki antiproliferatif, apoptotik ve antioksidan etkilerinin ortaya çıkarılması tamamlayıcı tedavi amaçlı literatüre katkı yapması tezin ana amacını oluşturmakdır. Araştırmada oğulotu ve avokado bitki ekstrelerinin farklı konsantrasyonları (1 µg/mL, 10 µg/mL, 100 µg/mL ve 1000 µg/mL) MCF-7 hücre dizisi üzerine uygulanmıştır. Sitotoksik aktiviteleri 24 saatte MTT yöntemi, apoptotik aktiviteleri ise anneksin V yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Biyokimyasal parametrelerin belirlenmesinde 1 µg/mL, 10 µg/mL, 100 µg/mL ve 1000 µg/mL dozlarda hücrelere uygulama yapılmış ve sonra hücre lizatları elde edilmiştir. Hazırlanan numuneler ile ilk olarak hücrenin protein düzeyi hesaplanmıştır. Ardından TOS, TAS, OSİ, SOD, GPx aktivite tayini, MDA ve NO analizleri yapılmıştır. Sonuçlar değerlendirildiğinde, araştırmamızda doz ve zamana bağlı olarak oğulotu ve avokado bitki ekstrelerinin MCF-7 hücre proliferasyonunu azalttığı belirlenmiştir. Aynı zamanda elde ettiğimiz apoptoz artışı da bu proliferasyon inhibisyonunu açıklamaktadır. Araştırma çerçevesinde ortaya çıkan antioksidan sonuçları da proliferasyonun inhibisyonunu ve aynı zamanda apoptozun artışını desteklemektedir. İstatistiksel olarak tüm veriler yorumlandığında oğulotu ve avokado bitkilerinin, MCF-7 hücrelerinde moleküler antikanserojenik mekanizmaları, tekli ya da kemoterapötik ajanlarla kombine çalışılarak, meme kanseri tedavisi için yeni kemoterapötik ve kemopreventif ajanların gelişimine önemli katkı sağlayacağı mevcut araştırma ile belirlenmiştir.
Kanda demir tayinine yönelik yeni bir biyosensör tasarımı
Demir bir çok proteinin ve enzimin yapısında bulunur, dokulara oksijen taşınmasında görev almakla birlikte, hücrelerin gelişmesinde ve farklılaşmasında kilit rol oynar, gerekli önlem alınıp tedavi edilmez ise ciddi sorunlara yol açabilir. Demir eksikliği WHO verilerine göre dünya nüfusunun %30'unu etkilemektedir. Demir fazlalığı demir eksikliği gibi tehlikeli bir tablodur. Bu nedenle kan/serum demir seviyesinin ölçümü tıbbi açıdan büyük önem taşımaktadır. Vücuttaki demir düzeyi ile ilgili ortaya çıkan hastalıkları teşhis etmek için, gerekli anahtar parametrelerin izlenmesinde sürekli, hızlı ve duyarlı sistemler tıbbi açıdan büyük önem taşımaktadır. Biyolojik bir tanıma elemanı ve uygun bir dönüştürücünün birleşmesinden meydana gelen biyosensörler; demir düzeyini saptamak için ihtiyaç duyulan sistemleri karşılayan araçlar arasındadır. Bu çalışmada serum demir düzeyinin ölçümü için, biyoaktif tabakaya immobilize edilmiş Yaban Turpu Peroksidaz (HRP) enziminden yararlanılarak voltametrik bir biyosensör geliştirilmesi amaçlanmıştır. Biyoaktif tabaka, altın elektrot üzerine HRP enzimi, Sığır Serum Albumini (BSA), jelatin ve glutaraldehit'in UV ışık yardımıyla immobilize edilmesiyle hazırlanmıştır. Serum içerisindeki ferrik demirin (Fe3+) transferrinden ayrılmasını sağlamak için, pH'sı 5,0 olan asetat tamponu tercih edildi. Daha sonra ferrik demiri (Fe3+), ferröz demir (Fe2+) haline indirgemek için hidroksilamin hidroklorür kullanıldı. İndirgenme sonucu oluşan ferröz demir (Fe2+) HRP enziminin katalizlediği tepkime ile ölçüldü. Biyoaktif tabakanın optimizasyonunda sığır BSA 30 mg, glutaraldehit %3 ve jelatin miktarı 67,5 mg olarak bulundu. Optimum çalışma koşullarının belirlenmesinde, pH 5,0 ve 200 mM asetat tamponu derişiminde H2O2 miktarı 50 mg/dL olarak saptanırken, tarama hızı 0,06 V/s ve sıcaklık 40 0C olarak belirlendi. Karekterizasyon çalışmalarında 25-200 µg/dL aralığında ferrik (Fe3+) demir için doğrusal sonuçların alındığı belirlendi. Tekrarlanabilirlik için 200 µg/dL ferrik (Fe3+) demir derişimi kullanılarak yapılan çalışmalarda (n=10) standart sapma (S.S) = ±14,35 ve % varyasyon katsayısı (V.K) = 7,296 olarak bulundu. Daha sonra hazırlanan enzim elektrotla biyolojik sıvıda (kan/serum) demir tayini yapıldı ve karşılaştırma çalışmasında r: 0,865 ve P˂0,05 pozitif korelasyon gözlendi. Bu sonuçlar geliştirilen biyosensörün serum demir analizlerinde güvenilir bir yöntem olduğunu ortaya koydu.
Toplam test sürecinde kalite indikatörlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Toplam test sürecinde oluşan hataların tanımlanması ve ölçülmesi, test sonuçlarının güvenliği için kritik önem taşımaktadır. Bu amaçla kalite indikatörleri ve altı sigma yaklaşımı kullanılmaktadır. Bu tez çalışmasının amacı Model Kalite İndikatörlerini kullanılarak toplam test sürecinin ulusal ve uluslararası çaptaki laboratuvarla karşılaştırılması, tespit edilen hataların giderilmesi için düzeltici-önleyici faaliyetlerin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntemler: Laboratuvarımızın Ekim 2018-Mart 2019 tarihleri arasındaki toplam test süreci Model Kalite İndikatörleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Öncelik 1 skoruna ait 34 adet kalite indikatöründen 23 tanesine katılım sağlanmıştır. Veriler LBYS' den retrospektif olarak elde edilmiştir. Sonuçlar kalite indikatörleri için belirlenen kriterler ve formüller kullanılarak hesaplanmıştır. Yüzde oran olarak ifade edilen kalite indikatörlerinin sigma dönüşümü yapılmış ve sonuç verme sürelerinin 90. persentil değerleri hesaplanmıştır. Bulgular: Sonuçlar katılımcı laboratuvar verileriyle karşılaştırıldığında pre-analitik ve analitik kalite indikatörlerinin çoğunlukla ortalamadan düşük sigma değerlerine, post-analitik kalite indikatörlerinin ise ortalama sigma değerlerinden daha yüksek sigma değerlerine sahip olduğu görülmüştür. Sonuç verme süresinin ölçüldüğü post-analitik kalite indikatörlerinde 90. persentil değerleri, katılımcı laboratuvarların 90. persentil değerlerinden daha kısa olarak tespit edilmiştir. Sonuçlar: Laboratuvarımız post-analitik süreçte yüksek performans göstermiştir. Pre-analitik ve analitik süreçlerin iyileştirilmeye ihtiyacı vardır. Bu amaçla test istemi ve numune alma eğitimleri verilmelidir. Model kalite indikatör programları ile entegre edilmiş laboratuvar bilgi yönetim sistemleri tasarlanmalıdır. Daha objektif sonuçları elde edilmesi için programa katılım teşvik edilerek katılımcı sayısı arttırılmalıdır. Kalite indikatör tanımları ve değerlerin hesaplanmasında yeni yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Katılımcılardan alınacak geri bildirimler ile Model kalite indikatörleri programı geliştirilmeli ve güncellenmelidir. Anahtar sözcükler: Model Kalite İndikatörleri, Toplam Test Süreci, Laboratuvar Hataları
K-MEANS clustering yöntemiyle sınıflandırılan fazla kilolu ve obez hastalarda pankreatik beta hücre rezervi ve insülin direncinin FAM19A5, fibroblast growth faktör, growth differentiation faktör 15, mitochondrial open reading frame of 12s RRNA-C (MOTS-C) biyomarkerları ile incelenmesi
Amaç: Obezite, insülin direnci ve pankreatik beta hücre yetersizliğine neden olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, obez olguların K-means clustering yöntemi kullanarak insülin direnci ve salınımına göre kümelere ayrılması, K-means clustering yönteminin insülin direnci ve insülin salınım indeksleriyle ilişkisinin araştırılması ve K-means clustering ve DSÖ kriteriyle gruplandırılan olgularda adipokin (FAM19A5) ve mitokin (FGF-21, GDF-15, MOTS-c) düzeylerinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntemler: Hastanemiz Endokrinoloji polikliniğine başvuran zayıf sağlıklı 30 olgu ve tip2 diyabet (T2DM) şüphesi olan obez veya fazla kilolu 130 olgu çalışmaya alınmıştır. K-means clustering yöntemi ile olgular insülin direnci ve insülin salınım indekslerine göre 4 kümeye ayrılmıştır. Ayrıca Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tanı kriterlerine göre olgular T2DM, prediyabet ve normal glukoz toleransı (NGT) olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Hem kümeler arasında hem de gruplar arasında FAM19A5, FGF-21, GDF-15 ve MOTS-c düzeyleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Kümeler arasında FAM19A5, FGF-21, GDF-15 ve MOTS-c düzeyleri açısından fark saptanmamıştır. MOTS-c'nin obezlerde kontrollere göre düşük (p<0,05); FGF-21'in, T2DM olan obezlerde NGT olan obezlere göre yüksek (p<0,05), NGT olan obezlerde zayıflara göre düşük (p<0,05); GDF-15'in T2DM'de zayıflara göre yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05);. FAM19A5 açısından zayıf ve obezler arasında fark bulunmamıştır. Sonuçlar: K-means clustering yönteminin, obezite komplikasyonlarının takibinde DSÖ diyabet tanı kriterlerine göre; insülin direnci ve pankreas beta hücre rezervi gibi daha ayrıntılı metabolik verileri göstermesi nedeniyle daha yararlı olduğunu düşünüyoruz. Kişilerin bireysel metabolizma verilerinin, insülin direnci ve insülin salınım düzeylerinin aydınlatılmasıyla kişiye özgü tedavi protokollerinin oluşturulmasına olanak sağlamaktadır. Anahtar sözcükler: K-Means Clustering, Obezite, İnsülin Direnci
Obezite, tip 2 diyabet ve alzheimer hastalığında (Tip 3 diyabet) serum asprosin, leptin, ghrelin, amilin ve çinko düzeyleri ile nörometabolik durum değerlendirilmesi
Amaç: Obezite ve tip 2 diyabet (T2DM), Alzheimer hastalığı (AD) gelişimi ile ilişkilidir, ancak insülin direncinin ortak moleküler mekanizması şu anda bilinmemektedir. Çalışmamızda fazla kilolu/obez prediyabetik, T2DM ve AD hastalarında asprosin, leptin ve ghrelin düzeylerinin incelemesi, bu belirteçlerin enerji homeostazındaki rolü ve ortak yönlerinin ortaya konması amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Amerikan Diyabet Derneği (ADA) sınıflamasına göre obez/fazla kilolu (Ob/Ow) gönüllüler, AD hastaları ve 40 yaş üstü sağlıklı gönüllü grupları çalışmamıza dahil edildi. Grup1:Ob/Ow normal glukoz toleransı(n=26), Grup2:Ob/Ow izole bozulmuş açlık glukozu(n=26), Grup3:Ob/Ow bozulmuş açlık glukozu+bozulmuş glukoz toleransı(n=26), Grup4:Ob/Ow T2DM(n=26), Grup5:AD(n=26), Grup6:Kontrol (n=28). Biyokimyasal analizler venöz kan örneklerinden gerçekleştirilmiştir. Gruplar arası kıyaslamalar SPSS'de One-way Anova (post-hoc Tukey) ve Kruskal-Wallis (Mann-Whitney U), tabakalı analizlerle ve korelasyon analizleri Pearson-Spearman testleriyle yapılmıştır. Bulgular: Asprosin düzeylerinin yaştan ve vücut kitle indeksinden (VKİ) bağımsız olarak Alzheimer (p<0,001) ve T2DM (p=0,01) grubunda, kontrol grubuna göre istatiksel anlamlı yüksek olduğu görülmüştür. Asprosin düzeylerinin yaş, 2.saat glukoz, HbA1c ve kreatinin düzeyleriyle pozitif ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Kontrol grubuna göre istatiksel anlamlı olarak; leptin düzeyleri ilk 4 grupta yüksek, ghrelin düzeyleri ise grup 1'de düşük olarak saptanmıştır. Leptin kadın cinsiyet, VKİ, lipid profili, ALT, glukoz, insülin, C-peptid, Homa-IR, ve CRP düzeyleriyle pozitif korele bulunmuş, bel-kalça oranı ile ise korelasyon tespit edilememiştir. ADA sınıflamasında grup1'den grup4'e ilerledikçe leptin/ghrelin oranının azaldığı saptanmıştır. Sonuçlar: Asprosin insülin direncinden ziyade glukoz sekresyonu ile ilişkili olup ve leptin/ghrelin oranındaki azalma ise enerji-glukoz homeostazını bozarak; obezitede T2DM'deki patofizyolojide etkili olabilir. Asprosin düzeylerinin Alzheimer hastalığında yaştan ve VKİ'den bağımsız olarak kontrol grubuna göre yüksek olduğu, literatürde bilgimiz dahilinde ilk kez tespit edilmiştir. T2DM ve obezite ile ortak yönlerinden dolayı, Alzheimer hastalığını tip 3 Diyabet olarak tanımlamanın uygun olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Obezite, Alzheimer hastalığı, Tip 2 Diyabetes Mellitüs
Manisa ve yöresindeki sağlıklı bireylerde serum paraoksonaz, arilesteraz ve lipid hidroperoksid referans aralıklarının belirlenmesi
Amaç: Laboratuvar sonuçlarını verimli bir şekilde yorumlayabilmek için, sonuçların doğru ve güvenilir referans aralıkları ile birlikte sunulması gerekir. Referans aralık değerlerinin cinsiyet, yaş, ırk, beslenme ve çevresel özellikler gibi faktörlere bağlı olarak değişmesi nedeniyle, laboratuvarlar kendi referans aralık değerlerini belirlemelidir. Laboratuvar akreditasyonu sırasında her laboratuvarın, analizini yaptığı parametreler için kabul edilmiş kriterlere göre referans aralıklarını hesaplaması gereklidir. Bu çalışmada, sağlıklı referans bireylerde; oksidan-antioksidan dengesinin önemli parametrelerinden olan, paraoksonaz(PON) ve arilesteraz(ARE) enzim aktiviteleri ile lipid hidroperoksid(LOOH) düzeylerini belirleyerek Manisa ve yöresindeki referans aralıklarını saptamayı amaçladık.Materyal ve Metot: Bu çalışmada, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıbbi Biyokimya Laboratuvarı'nda 20-67 yaşları arasındaki 233 bireyden, 12 saat açlık sonrasında, venöz kan örnekleri toplandı. PON ve ARE enzim aktiviteleri ile LOOH düzeyleri otomatik analizörde hazır kitler kullanılarak ölçüldü. SPSS 15.0 programı kullanılarak, tanımlayıcı istatistik ölçütleri hesaplandı. İki grup arasında sürekli verilerin ortalamalarının karşılaştırılmasında Student's t testi, üç grubun karşılaştırılmasında ANOVA ve post hoc testi olarak Tukey testi kullanıldı.Bulgular: Çalışma sonuçlarımıza göre PON aktivitesi referans değeri, 56.8-567.3 U/L; ARE aktivitesi referans değeri 157.9-745.0 U/L; LOOH'in referans değeri, kadınlarda 1.09-10.39 µmol/L, erkeklerde, 0.42-16.04 µmol/L olarak bulundu. PON ve ARE aktivitelerinde cinsiyet açısından fark yokken, LOOH düzeyleri erkeklerde kadınlara göre daha yüksek bulundu. Her üç parametre için ise yaş ve vücut kitle indeksi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.Sonuç: Bu çalışma bölgemizde PON, ARE ve LOOH referans aralıkları için yapılan ilk çalışma olması nedeniyle orijinaldir. Bu bağlamda, daha geniş populasyonda yapılacak olan referans aralık çalışmalarına katkı sağlayabileceği kanaatindeyiz.Anahtar Kelimeler: Paraoksonaz, Arilesteraz, Lipid Hidroperoksid, Referans değer.
Tip 2 diabetes mellitus olgularında serum soluble syndecan-1 ve nötrofil syndecan -1 düzeyleri ile serum YKL -40 düzeyinin mkrovasküler komplikasyonlar ile ilişkisi
Bu çalışmada Tip 2 DM hastalarında mikrovasküler komplikasyonlardan retinopati ya da nefropati gelişmiş olgular ile mikrovasküler komplikasyon gelişmemiş olgular arasında serum YKL-40, high sensitive C reaktif protein (HsCRP), 25 (OH) Vitamin D, soluble syndecan 1 ve nötrofil syndecan 1 düzeyleri karşılaştırılması amaçlanmıştır. Diyabetli olgular da, retinopatili olgular evrelerine göre nonproliferatif Diabetik Retinopati (DRP), preproliferatif DRP, proliferatif DRP, nefropati ve komplikasyonsuz DM olarak gruplandırılmıştır. Olgularda serum YKL-40, HsCRP, 25 (OH) Vitamin D, soluble syndecan 1 ve nötrofil syndecan 1 parametrelerinin mikrovasküler komplikasyonların saptanmasında belirteç olarak kullanılma olasılığının incelenmesi hedeflenmiştir. Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Endokrin ve Metabolizma polikliniğine başvuran 95 tip 2 DM hastası ile hastane personellerinden 21 sağlıklı gönüllü üzerinde analizler yapılmıştır. YKL-40, soluble syndecan 1 ELİSA metoduyla, HsCRP immünotürbidimetrik yöntem ile, 25 (OH) Vitamin D elektrokemilüminesans metoduyla ve nötrofil syndecan 1 flowsitometrik yöntem ile analiz edilmiştir. YKL-40 ve HsCRP düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı yüksek saptanmıştır. Ayrıca YKL-40 ve HsCRP düzeyleri retinopatili ve nefropatili diyabetik olgularda komplikasyonsuz diyabetik olgulara kıyasla anlamlı yüksek saptanmıştır. Soluble syndecan 1 komplikasyonlu diyabtik olgularda komplikasyonsuz diyabetik olgularakıyasla anlamlı yüksek saptanmıştır. YKL 40 ve soluble syndecan 1 belirteçlerinin komplikasyonu olan ve olmayan diyabet olgularını ayırt etmede kullanılabilecek bir parametre olduğu kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: Tp 2 DM, Mikrovasküler komplikasyon, YKL-40, soluble syndecan 1
Yüksek fruktozlu mısır şurubu (HFCS) içeren içeceklerin insülin rezistansı üzerinden polikistik over sendromu (PKOS) ile ilişkisinin sıçan deneysel modeli ile incelenmesi
Amaç: Çalışmamızda HFCS içeren içeceklerin tüketilmesinin insülin rezistansı ve PKOS etiyopatogenezi ile olası ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Çalışma için Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları etik kurulundan onam alınmıştır. Çalışmamızda, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Ünitesinden temin edilen ağırlıkları 150-350 gr. arasında değişen erişkin 41 adet dişi Wistar albino cinsi sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar 5 gruba ayrılarak gruplara aşağıda belirtilen diyet en az 6 hafta süre boyunca uygulanmıştır: Kontrol Grubu (n:11): Standart yem + musluk suyu, Glukoz Grubu (n:7): Standart yem + %30(w/v) Glukozlu musluk suyu, Fruktoz Grubu (n:7): Standart yem + %30(w/v) Fruktozlu musluk suyu, HFCS-55 Grubu (n:8): Standart yem + %30(v/v) HFCS-55- musluk suyu, HFCS-90 Grubu (n:8): Standart yem + %30(v/v) HFCS-90- musluk suyu Altı hafta sonra her bir dişi sıçanın östrus fazı, her sabah standart vajinal sürüntü metoduyla tespit edildi. Östrus fazında olan sıçanlar seçilerek genel anestezi altında intrakardiyak kan örnekleri ve over örnekleri alınmıştır. Plazma örneklerinden rutin biyokimyasal parametreler ile leptin, MDA ve SOD, DNA/RNA Oksidatif Hasar belirteci; eritrositlerden ise GPx çalışılmıştır. Over dokularına H-E boyaması, immunohistokimyasal olarak TUNEL, eNOS ve VEGF boyamaları yapılmıştır. İstatistiksel analizde SPSS 16.0 programı kullanıldı. Bulgular: Bu çalışmada standart yeme ek olarak su verilen kontrol grubuna karşılık glukoz, fruktoz, HFCS-55 ve HFCS-90 verilen gruplarda serumda glukoz, insülin, leptin, lipit paneli, free testosteron düzeyleri çalışılarak fruktoz, HFCS-55 ve HFCS-90 gruplarında açlık kan glukozunda anlamlı artış, HFCS-55 ve HFCS-90 gruplarında HOMA ve leptin düzeylerinde anlamlı artış, HFCS-90 grubunda anlamlı trigliserit artışı bulundu. Fruktoz gruplarında antioksidan sistem enzimlerinde artış saptanmıştır. Aynı deneklerin östrus dönemi ovaryumlarında da histopatolojik değerlendirme yapıldı ve özellikle fuktoz kullanılan gruplarda overin patolojik olarak değişikliğe uğradığı, oluşan patolojinin temelinde artmış oksidatif stres ortamının bulunduğu, bu artışın apopitoz mekanizması ile hücre ölümünü arttırdığı ve over dokusunun artmış damarlanma ile kendisini korumaya çalıştığı görüldü. Tartışma: Diyete eklenen fruktozun ağırlık artışına neden olduğu yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Bizim çalışmamızda literatüre paralel olarak glukoz, fruktoz, HFCS-90 gruplarında anlamlı ağırlık artışı saptandı. Literatürde fruktozla beslenen sıçanlarda hepatik insülin aktivitesinde ve insülin duyarlılığında azalma saptanan çalışmalar olduğu gibi akut dönemde fruktoz verilmesinin dolaşımdaki leptin ve insülin seviyelerini düşürdüğü ve insülin yükselmesinin 6 aylık dönemde ortaya çıkabileceğini bildiren çalışmalar da vardır. Bizim çalışmamızda HFCS 55 ve HFCS 90 grubunda HOMA indeksinde artış saptanmıştır. Yapılan çalışmalarda fruktoz tüketiminin kısa dönemde leptin düzeyini artırmadığı bildirilmektedir. Leptin düzeyinin BMİ ve insülin direnci ile korele olduğunu bildiren çalışmalar olduğu gibi, her iki parametreden bağımsız bir şekilde leptin düzeylerinin değiştiğini gösteren çalışmalar mevcuttur. Bizim çalışmamızda leptin düzeylerinde HFCS 90 ve HFCS 55 gruplarında anlamlı artış saptanmıştır. Bu bulgular leptin düzeylerindeki artışın ağırlık artışından bağımsız bir mekanizmayla gerçekleştiğini, insülin direnci ile ilişkili olabileceğini düşündürmüştür. Genel olarak değerlendirildiğinde antioksidan enzimlerin fruktoz içeren tüm gruplarda artmış olduğu dikkati çekmektedir. Fruktoz gruplarındaki artan oksidatif stresi azaltmak için bir savunma mekanizması olarak antioksidan enzimlerde artış gerçekleşmiş olabilir. Çalışmanın makroskobik bulguları sonucunda HFCS yüklemesiyle deneysel olarak PKOS oluştuğu histolojik olarak gösterildi. Önceki yayınlarda da gösterilmiş bulunan oksidatif stres, kontroldeki bazal seviye ile karşılaştırıldığında HFCS'li gruplarda eNOS boyaması ile ortaya kondu. HFCS tüketimine bağlı over dokusunda hücre ölümü önceki çalışmalarda da gösterilmiş hatta programlanmış hücre ölümünün diğer biçimleri olana otofaji vb ölümleri de bir mekanizma olarak kullandığı saptanmış olup çalışmamızla uyumlu literatür bilgisi olarak kabul edilmiştir. Oksidatif hasar ve artmış hücre ölümüne bir cevap olarak kanlanmanın arttığı ve yeni damar oluşumunun uyarıldığı VEGF boyaması ile gösterildi. Bu çalışmadan çıkan histolojik anlamdaki en önemli sonuç HFCS yüklemesinin over dokusunda oluşturduğu belirgin ve anlamlı hasardır.
Bozulmuş açlık glukozu ve bozulmuş glukoz toleransı (prediyabetik) olan hastalarda CO-peptin, NT-proBNP, pentraxin3, LP-PLA2 düzeyinin değerlendirilmesi
Bozulmuş açlık glukozu (BAG), bozulmuş glukoz toleransı (BGT) ve sağlıklı kontrol gruplarında co-peptin, NT-proBNP, pentraxin-3 ve Lp-PLA2 düzeylerini inceleyerek, bu parametrelerin prediyabet erken tanısında biyobelirteç olup olamayacağını göstermeyi amaçladık. Çalışmaya CBÜTF Hafsa Sultan Hastanesi Endokrinoloji polikliniğine başvuran BAG tanılı 50 olgu, BGT tanılı 50 olgu ve 50 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Periferik venöz kandan elde edilen serum örneklerinden co-peptin, pentraxin-3 ve Lp-PLA2 ELİSA, plazma örneklerinden NT-proBNP düzeyleri immunometrik kemiluminesans yöntemi ile tayin edildi. İstatistiksel analizde SPSS 15.0 programı, ANOVA varyans analizi, Banforoni ve Pearson Korelasyon Testi kullanıldı. Gruplar arasında cinsiyet, yaş, boy ve kilo açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken, bel çevresi bakımından anlamlı fark saptanmıştır. Prediyabetik gruplarda co-peptin, pentraxin-3 ve NT-proBNP düzeylerinin kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Her üç grup için yapılan korelasyon analizinde; BGT grubunda, NT-proBNP, pentraxin-3 ve co-peptin arasında pozitif korelasyon saptandı. Çalışmamız; prediyabet patogenezinin enflamatuar süreç ile ilgili olduğunu ve hipergliseminin çeşitli doku ve organları erken dönemde etkilediğini desteklemektedir. Pentraxin-3, co-peptin ve NT-proBNP sonuçlarımızın prediyabette özellikle BGT'nin erken tanısında yardımcı olabileceğini, ayrıca BAG ve BGT patogenezine ve prediyabet biyobelirteçlerini araştıran çalışmalara ve potansiyel terapötik yaklaşımlara katkı sağlayabileceğini düşünmekteyiz.
Hidroksikumarin türevlerinin in vitro hemoglobin f indüklenmesi üzerine etkisi
β-talasemi ve orak hücre anemisi (OHA) dünyada yaygın görülen kalıtsal kan hastalıklarıdır. β-hemoglopinopatilerde tedavi seçenekleri yüksek maliyeti ve klinik komplikasyonları ile sınırlamalara sahiptir. β-talasemi ve OHA hastalarında fetal Hb'nin (HbF) artışı klinik şiddeti azaltmaktadır. Bu yüzden, γ-globin gen ekspresyonunu indükleyerek HbF'yi yeniden etkinleştirebilecek resveratrol gibi doğal veya sentezlenen polifenolik ve antioksidan ajanlar araştırmaların odak noktası haline gelmektedir. Çalışmamızın amacı, K562 hücre hatlarında dihidroksi-4-fenilkumarin türevlerinin HbF düzeyleri ve γ-globin gen ekspresyon aktivasyonu üzerine etkilerini irdelemektir. Çalışmada, hidroksiüre (HU) pozitif kontrol grubu olarak kullanıldı. Dihidroksi-4 fenilkumarin türevleri olan K1, K2, K3 ve K4 çalışma grubunu oluşturdu. Dihidroksi-4-fenilkumarin türevlerinin 4-fenil halkasında, (K1, K2) ve (K3, K4) sırasıyla hidroksi ve metoksi substitüye gruplar içeren moleküllerdir. HbF'in yeniden etkinleştirilmesi kapsamında K1, K2, K3, K4 ve HU'da hücre canlılık, total protein, total Hb, HbF ve γ-globin gen ekspresyon analizleri gerçekleştirildi. Çalışmada 7,8-dihidroksi-4-fenilkumarin türevleri, 6,7-dihidroksi-4-fenilkumarin türevlerine göre daha fazla sitotoksik etki gösterdi. 72. saatte elde edilen en yüksek HbF düzeyleri, 50 µM HU derişimde gözlenen değerler ile kıyaslandığın da K2>K3>K4≥K1>HU olup, γ-globin gen ekspresyon düzeyleri de 200 µM HU derişimde K2>K3>K1>K4>HU olduğu saptandı. En yüksek HbF düzeyi gösteren K2 0,8 µg/mL'nin γ-globin gen ekspresyon düzeyleri HU 200 µM'ye göre 6,3 kat artış yaptığı görüldü. 4-fenilkumarinlerde 7'nci ve 8'inci pozisyonlarda hidroksi substitüye grupları içeren moleküllerimizin γ-globin gen ekspresyon düzeyini artırdığı bulundu. Metoksi grupları varlığında gen ekspresyonunda azalmaya neden olabileceği düşünüldü. Özellikle K2'nin sitotoksik etkilerine rağmen γ-globin gen ekspresyon düzeylerindeki ciddi artış, 4-fenilkumarin ve 3 fenilkumarinlerin farklı türevlerinde HbF indükleme çalışmalarına yol gösterici olabileceği düşünülmektedir.
Çukurova bölgesinde gama globin ekspresyonu değişimine neden olan SNP'lerin hemoglobinopati kliniğine etkisinin incelenmesi
β-talasemiler β-globin zincirlerini kodlayan genlerde mutasyonlar veya delesyonlar ile karakterize, Orak hücre anemisi ise β-globin zincirinin 6. pozisyonunda tek bir aminoasidin yer değiştirmesi (β 6Glu→Val) sonucu HbS olarak isimlendirilen orak şeklindeki hemoglobin üretimiyle karakterize genetik hastalıklardır. Son yıllarda kompleks hastalıklarda bireylerin ilaçlara yanıtlarındaki genetik çeşitliliğin belirlenmesinde, hastanın genotipine göre bireysel tedavi seçeneklerinin geliştirilmesi ve yeni terapötik hedeflerin belirlenmesinde tekli gen polimorfizmleri (SNP'ler) artan bir ilgiyle kullanılmaktadır. β-talasemi ve orak hücreli anemi (HbS) gibi hemoglobinopatilerde Fetal Hemoglobin (HbF) düzeyi değişik miktarlarda yükselir. Erişkin dönemde HbF'in değişen düzeylerde devam etmesi genetik faktörlerle kontrol edilir. Bu faktörler arasında HBG2 lokusunda Xmn1 (C→T), SNP'si ve kromozom 2 üzerindeki BCL11A, kromozom 6 üzerindeki HMIP SNP'lerini içeren QTL (Quantitative Trait Loci)'ler yer almaktadır. Çalışmamızda Pediatrik Hematoloji Anabilim Dalı'na başvuran 90 β-talasemi ve 10 orak hücre anemili toplam 100 hastada HbF sentezini arttırarak fenotipi iyileştiren rs7482144 (Xmn1), rs11886868 (BCL11A) ve rs9399137 (HMIP) SNP'leri tetra-primer ARMS ve RT-PCR yöntemleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Hastalar Xmn1 polimorfizminde sırasıyla %74 "C/C", %26 "C/T" allellerini, BCL11A polimorfizminde 54'ü "C/C", 30'u "C/T" ve 16'sı "T/T" allelerini ve HMIP polimorfizminde hastaların %100'ünün "T/T" alleli taşıdıkları saptanmıştır. Hastalarda taranan üç SNP'nin allel frekansları incelenmiş olup Xmn1 "C", BCL11A "C" ve HMIP "T" allelleri majör alleler olarak saptanmışlardır. Xmn1, BCL11A ve HMIP polimorfizmleri birlikte incelendiğinde Xmn1 "C/T", BCL11A "T/T" ve HMIP "T/T" allellerini birlikte taşıyan bireylerde HbF sentezinin yüksek oranda (p<0,01) olduğu saptanmıştır.
Çukurova Bölgesinde hemoglobin h hastalığının genetik heterojenitesi
Hemoglobin H (HbH) Hastalığı, orta-şiddetli hemolitik anemiye neden olan klinik olarak çok değişken bir hastalık grubudur. Bazı hastalar hiç transfüzyona ihtiyaç duymazken, bazı hastalarda aralıklı ve hatta düzenli transfüzyon gerektirebilir. HbH hastalığının en yaygın nedeni, 3 alfa globin genindeki (-α/--) delesyondur. Diğerleri 2 gen delesyonu ve α1 veya α2 geni üzerindeki bir nokta mutasyonu (αTα/--) (ααT/--) veya spesifik olarak α2 geninde homozigot nokta mutasyonlarıdır (αTα/αTα). HbH hastalığında; yenidoğanlarda %20-40 Hb Bart's görülür, daha sonra bunun yeri %5-30 HbH ile değiştirilir. Bu çalışmada Çukurova Bölgesinde HbH Hastalığının genetik çeşitliliğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesine başvuran, kan sayımı sonucu ağır anemi görülen (Hb ≤9, MCV ≤70) kan örneklerinden DNA izole edildi. Hemoglobin elektroforezi ile HbH ve HbA2 değerleri ölçüldü. Multipleks PCR ve ARMS yöntemleri ile gen delesyonları/nokta mutasyonları belirlendi. Bu çalışmada toplam 43 kişi 17 hastada (-α3,7/--20,5), 14 hastada (-α3,7/--Med I), 7 hastada (α5ntα/α5ntα), 4 hastada (αPA2α/αPA2α), 1 hastada (α-5ntα/--20.5) analiz edildi. HbH hafif ve ağır alfa talasemi taşıyıcılarının evlenmeleri sonucu meydana gelen bir hastalıktır. Çukurova bölgesinde, HbH hastalığının en çok gen delesyonlarının kombinasyonu ile (-α3,7/--20,5) meydana geldiği belirlenmiştir.
Çukurova Bölgesinde β -talasemi majörlü hastalarda HbF düzeyine etki eden SNP'lerin hemoglobinopati kliniğine etkisinin incelenmesi
Hemoglobinopati, otozomal resesif geçişli monogenik bozuklukların en sık görülen grubudur. Hemoglobin (Hb) molekülünün alfa (α) ve beta (β) globin zincirlerini kodlayan genlerde mutasyon veya delesyonlar ile karakterizedir. Ülkemizde en sık görülen kalıtsal kan hastalıkları arasında yer almakta olup özellikle güney ve batı bölgelerinde önemli bir sağlık sorunudur. Yapılan çalışmalarda Çukurova Bölgesi'nde talasemi taşıyıcılığının görülme sıklığının %3, orak hücreli anemi (HbS) görülme sıklığının %10 gibi çok yüksek oranlarda olduğu bilinmektedir. Son yıllarda kompleks hastalıklarda bireylerin ilaçlara yanıtlarındaki genetik çeşitliliğin belirlenmesinde, hastanın genotipine göre bireysel tedavi seçeneklerinin geliştirilmesi ve yeni terapötik hedeflerin belirlenmesinde tek nükleotid polimorfizmleri (SNP'ler) artan bir ilgiyle kullanılmaktadır. β-talasemi ve OHA gibi hemoglobinopatilerde Fetal hemoglobin (HbF) düzeyi değişik miktarlarda yükselir. Erişkin dönemde HbF'nin değişen düzeyleri genetik faktörlerle kontrol edilir. Bu faktörler arasında HBG2 lokusunda SNP'si ve kromozom 2 üzerindeki BCL11A, kromozom 6 üzerindeki HMIP SNP'lerini içeren QTL (Quantitative Trait Loci)'ler yer almaktadır. Bu SNP'ler birlikte, HbF düzeylerindeki değişimin yaklaşık yarısını oluşturur. Çalışmamızda Pediatrik Hematoloji Anabilim Dalı'na başvuran 90 β-talasemi ve 10 orak hücre anemili toplam 100 hastada HbF sentezini arttırarak fenotipi iyileştiren, rs1427407 (BCL11A) ve rs9399137 (HMIP) SNP'leri RT-PCR yöntemleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Hastalar rs1427407 polimorfizminde sırasıyla %51"C/C", %21"C/T" ve 28"T/T" allellerini ve rs9399137 polimorfizminde hastaların %100'ünün "T/T" alleli taşıdıkları saptanmıştır. Hastalarda taranan iki SNP'nin allel frekansları incelenmiş olup rs1427407 "C", ve rs9399137 "T" allelleri majör alleler olarak saptanmışlardır. rs1427407 ve rs9399137 polimorfizmleri birlikte incelendiğinde rs1427407 "C/T", ve rs9399137 "T/T" allellerini birlikte taşıyan bireylerde HbF sentezinin yüksek oranda (p<0,01) olduğu saptanmıştır. "C/T" genotipli β-talasemili hastalarda rs1427407 polimorfizminin HbF düzeylerini OHA'lı bireylere göre daha fazla etkilediği bulundu (p<0.001).
Laboratuvar kalite süreçlerinde proaktif risk yönetimi uygulamalarının toplam laboratuvar hataları üzerine etkisi
Amaç: Sağlık kurumlarına başvuran hastaların %85'inden laboratuvar tetkiki istenmektedir ve hastalara uygulanacak olan tedavi çoğunlukla laboratuvar testlerinin sonuçları ile planlanmaktadır. Laboratuvar hataları, hasta ve yakınları için çok trajik sonuçlara neden olabilmektedir. Otomotiv, havacılık ve savunma gibi alanlarda kullanılan proaktif risk yönetimi günümüzde sağlık kurumlarında da kullanılmaya başlanmış ve hasta güvenliği odaklı çalışan kurumların güvenirliğinin sağlanmasında önemli bir araç olmuştur. Proaktif Risk Yönetiminin en çok odaklandığı nokta hataların henüz oluşmadan tanımlanması ve engellenmesidir. Proaktif Risk Yönetimi, hatanın nasıl meydana geldiğini analiz eden ve bu hataların sebeplerine yönelik değişime ihtiyaç duyan basamakları tanımlayan sistematik bir yöntemdir. Ayrıca bu yöntem riskleri önceliklendirmede yardımcı olur. Kalite yönetim sistemlerinde "risk temelli proses yaklaşımı" laboratuvarlarda hasta güvenliği, çalışan güvenliği ve maliyet-etkin yönetimin sağlanabilmesi için esastır. Çalışmamızda Proaktif Risk Yönetimi yönteminin sağlık kurumlarında kritik önemi olan hasta güvenliği üzerine katkısı değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Merkez Laboratuvarında kalite süreçlerinde proaktif risk yönetimi uygulamalarının toplam laboratuvar hataları üzerine etkisi araştırılmıştır. Proaktif risk metodu olarak Hata Türü ve Etkileri Analizi (FMEA) uygun görülmüş ve biyokimya laboratuvarında toplam test sürecine uygulanmıştır. Bulgular: Bu çalışma, hasta sağlığına olumsuz yansıyabilecek laboratuvar hatalarının engellenmesine yardımcı olmuştur. Tüm laboratuvar süreci incelenmiş ve süreçlerde toplam 35 olası hata belirlenmiştir. Hataların 12'si örnek toplama ile ilgili, 6'sı taşıma ve numune kabul ile ilgili, 8'i cihaz ile ilgili, 3'ü reaktif ile ilgili, 4'ü sonuç raporu ile ilgili ve 2'si çalışan kaynaklı hata nedenleri olduğu belirlenmiş ve yüksek riskli olası hatalara iyileştirmeler uygulanmış ve %59 oranında iyileşme öngörülmüştür. Sonuç: Hata Türü ve Etkileri Analizi (FMEA) hataların tespiti ve önceliklendirilmesi ve hatanın engellenmesi için kullanılan bir yöntemdir ve laboratuvarlarda kullanımı toplam test sürecindeki hataları en aza indirme konusunda yardımcı olmuştur. Yöntem hataları tespit etme ve engelleme konusunda başka yöntemler ile karşılaştırıldığında, sade, kolay kullanım ve maliyet etkinliği sayesinde önemli avantajları ile öne çıkmaktadır. Hata Türü ve Etkileri Analizinin (FMEA) laboratuvarda uygulanması gerek hasta gerekse çalışan güvenliğinin sağlanmasına yardımcı olmuştur.
Laboratuvar otomasyon sisteminin sonuç verme süresine etkisinin incelenmesi
Laboratuvar Otomasyon Sisteminin Sonuç Verme Süresine Etkisinin İncelenmesi Amaç: Test istek sonuç süreleri (TAT: Turnaround Time), toplam laboratuvar performansının anahtar göstergelerinden biridir. Çalışmamızın amacı, total laboratuvar otomasyonu (TLA) kurulumundan sonra (Ekim-Aralık 2016) Hafsa Sultan Hastanesi Merkez Laboratuvarının laboratuvar içi TAT'ını değerlendirmek ve pre-TLA dönemi (Ekim-Aralık 2015) ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Laboratuvar içi TAT, mean IR-TAT ve aykırı değer yüzdeleri (OP-TAT) kullanılarak değerlendirildi. Değerlendirme için farklı ölçüm yöntemleri temsil eden yedi test Albumin, Alanin Aminotransferaz (ALT), Üre, Potasyum, Beta Human Koryonik Gonodotropin (β-hCG), Troponin I, Tiroid Stimulan Hormonu (TSH) seçildi. Rutin, acil ve stat istemleri ayrı ayrı değerlendirildi. İstatistiksel analiz, OpenEpi programında t testi kullanılarak gerçekleştirildi. Bulgular: Post-TLA döneminde rutin Albumin, ALT, Üre, Potasyum, β-hCG, Troponin I ve TSH testlerinde mean IR-TAT; sırasıyla 105.6, 105, 104.4, 104.5, 122.8, 112.5 ve 133.6 dakika olarak belirlendi. Pre-TLA dönemine göre β-hCG, Troponin I ve TSH testlerinde mean IR-TAT ve OP-TAT değerlerinde artma, diğer dört testte ise azalma tespit edildi. Acil testler için, post-TLA döneminde mean IR-TAT sırasıyla 64.9, 62.8, 62.7, 61.2, 68.7, 50.4 ve 75.8 dakika idi. Acil örneklerde tüm mean IR-TAT değerlerinde artma saptandı. Beklenmedik acil test hacim artışının da (%32.8) bunda etkisi oldu. Düzeltici faaliyet olarak acil servise stat test paneli açıldı ve troponin I testi için numune türü serumdan lityum heparinli plazmaya dönüştürüldü. Temmuz-Eylül 2017 döneminde Albümin, ALT, Üre, Potasyum, β-hCG ve Troponin I stat testleri için mean IR-TAT; sırasıyla 38.8, 38.1, 38, 38.1, 61.2 ve 41.9 dakika olarak saptandı, 60. dakikalarda aykırı değerler incelendiğinde β-hCG dışında tümü <%10 olarak bulundu. Acil testler için aykırı değerler ancak 180. dakikada tümü için <%10 olarak bulundu. Sonuç: TLA, büyük miktarda numunenin verimli bir şekilde yönetilmesine yardımcı olur. Bununla birlikte, acil numunelerdeki uzun IR-TAT değerleri, stat uygulaması, manuel santrifüj, farklı cihaz kullanımı ve örnek türünün değiştirilmesi gibi adım adım düzeltici stratejiler IR-TAT iyileştirmesiyle sonuçlandı.
Karaciğer kanseri tedavisine yönelik dual ilaç içeren taşıyıcı sistem hazırlanması, karakterizasyonu ve karaciğer kanseri üzerindeki etkisinin İn Vitro incelenmesi
Karaciğer kanseri en sık tanı konulan altıncı kanser türü olup kansere bağlı ölümlerde üçüncü sıradadır. Sorafenib, erişkinlerde, karaciğer kanseri türlerinden hepatoselüler karsinomun birinci basamak tedavisinde kullanılan bir ilaçtır. Vismodegib hepatoselüler karsinom gelişiminde rol oynadığı düşünülen Hedgehog yolağının inhibitörüdür. Birleşik ilaç tedavileri kanserlerde tedavi etkinliğinin artırılması amacıyla kullanılabilmektedir. Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların neden olduğu yan etkilerin azaltılıp, terapötik etkinliklerinin artırılması için ilaç taşıma sistemlerine yüklenmesi kabul gören bir yaklaşımdır. Çalışmada hidrofobik karakterli bu iki ilacın lipozomal sisteme yüklenmesi, aynı zamanda sinerjik etkisinin incelenmesi ve karaciğer kanseri üzerinde terapötik etkinliğinin in vitro olarak araştırılması amaçlandı. İnce lipit film hidrasyon yöntemiyle hazırlanan lipozomlara sorafenib ve vismodegib ilaçları beraber yüklendi. Dual ilaç yüklü lipozomların optimizasyon ve karakterizasyon çalışmaları, in vitro ilaç salımı, stabilite ve hemoliz deneyleri gerçekleştirilerek in vitro sitotoksisitesi ve apoptotik etkisi araştırıldı. Elde edilen verilere göre lipozomal taşıma sisteminin karakteristik özelliklerinin uygun olduğu, ilaçları kontrollü saldığı, hemolize neden olmadığı, hepatoselüler karsinom hücreleri üzerinde sitotoksik ve apoptotik etkisinin bulunduğu belirlendi. Bununla birlikte dual ilaç yüklü taşıma sisteminin sağlıklı insan hücrelerine zarar vermediği tespit edildi. Sonuç olarak elde edilen dual ilaç yüklü taşıma sisteminin azaltılmış yan etki ve artırılmış terapötik etkinlik ile karaciğer kanseri tedavisinde kullanım potansiyelin olduğu kanısına varılabilir. Anahtar sözcükler: karaciğer kanseri, sorafenib, vismodegib, lipozomal ilaç taşıma, dual tedavi
Ankilozan spondilitli hastalarda ADMA ve endotel fonksiyonu
Giriş: AS etyolojisi bilinmeyen, endotelial disfonksiyon ile seyreden, kronik inflamatuar bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı AS'li hastalarda ADMA metabolizmasında değişiklik olup olmadığını, ayrıca klinik indeksler ve laboratuar parametreleri arasında korelasyonların mevcut olup olmadığını araştırmaktır.Materyal ve Metodlar: Celal Bayar Üniversitesi Romatoloji polikliniğnde AS tanısı almış 45 hasta (40.27±11.94 yaşında, 29 erkek/ 16 bayan) ve kontrol grubundaki 30 sağlıklı kişiden (40.53±12.94 yaşında; 21 erkek/9 bayan) toplanan serum örnekleri araştırmaya dahil edildi Klasik kardiovasküler risk faktörleri bulunan kişiler çalışmaya dahil edilmedi. Açlık glikozu, serum lipidleri, hs-CRP, ADMA, ox-LDL, arginin, sitrülin düzeyleri ölçüldü. Hastaların BASDAI, BASFI, BASMI değerleri Romatoloji polikliniğinde tespit edildi. Serum ADMA ve ox-LDL düzeyleri ELİSA metodu ile ölçüldü. Verilerin istatistikleri Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Bioistatistik Anabilim Dalında SPSS programı (SPSS 18.0) ile hesaplandı. Gruplar arası farklılıklar Mann Whitney U testi , korelasyonlar için ise Spearmann Korelasyon testi uygulandı.Bulgular: Hs-CRP ve arginin düzeyleri ile arginin/sitrülinoranı hasta grubunda istatistiksel olarak önemli oranda daha yüksek bulundu. Serum ADMA düzeylerinde gruplar arasında bir fark bulunamadı. Hs-CRP-sitrülin, sitrülin-HDL kolesterol, BASFI indeksi-arginin/sitrülinoranı, BASDAI-LDL düzeyleri arasında önemli korelasyonlar saptandı (sırasıyla; r= -0.341, p=0.022; r=0.333, p=0.025; r= 0.321, p=0.032; r= -0.349, p=0.019).Sonuçlar: Hs-CRP düzeylerindeki artışla, serum sitrülin düzeyleri arasında tespit edilen negatif korelasyon ve serum sitrülin düzeyleriyle HDL kolesterol düzeyleri arasındaki pozitif korelasyon, AS hastalığı ile kardiovasküler risk faktörleri arasındaki ilişkiyi açıklayabilir. Diğer tarafdan BASFI indeksi ve arginin/sitrülinoranı arasındaki korelasyon, arginin ve sitrülin düzeylerinin AS hastalığı sürecinde faydalı parametreler olabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: AS, hs-CRP, arginine, sitrüline, ADMA
Astımlı hastalarda serum Plasental Growth Faktör (PIGF), Vasküler Endotel Growth Faktör (VEGF) ve CD 95'in klinik testlerle ilişkisi
Amaç: Astım kronik inflamatuar bir hastalık olup hastalığın patofizyolojisi, hala tam olarak anlaşılamamıştır. Astımda yeni damar oluşum mekanizması halen yoğun biçimde araştırılmaktadır. Çalışmamızda, astım hastalarındaki remodelizasyon göstergelerinden olan; vasküler endotel büyüme faktörü (VEGF), Plasental büyüme faktörü (PLGF), vasküler endotel büyüme faktörü reseptörü-1 (VEGFR-1), vasküler endotel büyüme faktörü reseptörü-2 (VEGFR-2) gibi anjiogenik markırları, CD4, CD8, CD25, CD45RO, CD95 gibi hücre yüzey belirteçlerini ve inflamasyon göstergesi hs-CRP'nin incelenmesi amaçlanmıştır.Gereç yöntem: Çalışmaya, 30 orta persistan astımlı hasta hasta grubuna ve 20 sağlıklı gönüllü kontrol grubuna dahil dahil edilmiştir. Tüm olgulardan çalışma başında bir kez venöz kan örneği alınmıştır. Hasta grubuna solunum fonksiyon testi uygulanmıştır. Serum VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeyleri ELISA yöntemi ile, serum hs-CRP immunassay yöntemi ile ve CD4, CD8, CD25, CD45RO, CD95 hücre yüzey belirteçleri flow sitometri yöntemiyle çalışılmıştır.Bulgular: Astım ve kontrol grubu arasında VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeyleri anlamlı olarak birbirinden farklı bulunmuştur (sırasıyla p= 0,002, p= 0,004, p= 0,006, p= 0,001). Hs-CRP düzeylerinde ise hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık (p= 0,227) gözlenmemiştir. Hastalık süresi ile çalışma parametreleri arasında bir ilişki saptanmamıştır. CD4, CD8, CD25, CD45RO, CD95 hücre yüzey belirteçleri için iki grup arasında da anlamlı bir fark (sırasıyla p= 0,401, p= 0,184, p= 0,186, p= 0,127, p= 0,446) saptanmamıştır. Hastalık süresi 5 yıldan fazla olanların 5 yıldan az olanlara göre, CD4+ ve CD25-CD4+ lenfosit düzeyleri, artmış, hastalık süresi 10 yıldan fazla olan grubta 10 yıldan az olanlara göre, CD4+ ve CD25+ lenfosit düzeyleri artmış olduğu gözlenmiştir. FEV1 ile VEGF arasında (r=-0,399, p=0,029) ve FEV1 ile CD4+ düzeyleri arasında negatif korelasyon (r=-0,467, p=0,009) tesbit edilmiştir.Sonuç: Astımlı hasta grubunda anjiogenez markırlarının sağlıklı kontrollerden yüksek olması, astım patofizyolojisinde anjiogenez mekanizmasının önemini göstermektedir. Astım hastalarında serum PLGF düzeyleri ilk kez çalışmamızda incelenmiş ve sağlıklı konrollere kıyasla astım hastalarında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı tespit edilmiştir. İleri araştırmalarda astımda farklı evrelerdeki hastalarda serum VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeylerinin incelenmesi astımdaki vaskülogenezis mekanizması konusunda daha ayrıntılı bilgiler sağlayabilecektir. Ayrıca, FEV1 ve VEGF arasındaki saptadığımız negatif ilişki örneğinde olduğu gibi serum VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeylerinin astım hastalarında evrelendirmede de yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Söz konusu anjiogenez patofizyolojisini aydınlatacak çalışmalar yeni ilaçlar içinde yol gösterici olacaktır kanısındayız.
Uygunsuz test istemlerinin belirlenerek sınıflandırılması, nedenlerinin araştırılması ve laboratuvar bütçesi üzerindeki yükünün değerlendirilmesi
Amaç: Laboratuvar testleri, sağlık hizmetlerinde en yüksek hacimli faaliyetlerden biridir. Bu testler, tüm tıbbi maliyetlerin sadece %3-5'ini oluşturmasına rağmen, tıbbi kararların %70'ini yönlendirmekte dolayısıyla daha sonraki, daha maliyetli işlemleri belirlemede önemli rol oynamaktadır. Genel olarak, istem yapılan testlerin %20-30'unun düşük değerli (yetersiz, gereksiz ve yanlış kullanım) olduğu tahmin edilmektedir. Laboratuvar testlerinin amacı, hastaya yararlı olacak laboratuvar sonuçlarının üretilmesini sağlamaktır. Bu, uygun laboratuvar testi kullanımını teşvik ederek yani uygun bir test istemi ve sonuç kullanımı ile sağlanabilmektedir. Bu çalışmada, Balcalı Hastanesi Merkez Laboratuvarına 2022 yılında başvuran hastalarda çalışılan, belirlenmiş bazı biyokimyasal test parametrelerinin ve hasta verilerinin sistem üzerinden retrospektif olarak taranıp uygunsuz test istemlerinin belirlenerek sınıflandırılması, nedenlerinin araştırılması ve laboratuvar bütçesi üzerindeki yükünün değerlendirilerek, uygunsuz test istem sayısını ve maliyeti azaltmak için alınabilecek önlemler, yapılabilecek müdahaleler konusunda önerilerde bulunmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, belirlenen biyokimyasal testler ve hasta verileri Laboratuvar Bilgi Yönetim Sistemi (LBYS) ve Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS) üzerinden retrospektif olarak taranıp kılavuzlarda yer alan objektif bilgilere dayanarak uygunsuz test istemleri tespit edilip, Microsoft Excell programı kullanılarak bu testlerin uygunsuzluk oranları değerlendirilmiştir. Uygunsuz bulunan testlerin hastanemize ve devlet üzerine bindirdiği mali yük hesaplanmıştır. Bulgular: Acil istemlerde hasta başına düşen test sayısının rutin istemlere göre daha fazla olduğu; miyoglobin istemlerinin %94,21 inin, CKMB istemlerinin ise %42,2 sinin uygunsuz test istemi olduğu; TSH, sT4, sT3 ün birlikte istenme oranı yani uygunsuz test istem oranının %32,33 olduğu; CA15.3, CA125 ve CA19.9 istemlerinin %50,57 sinin, sPSA istemlerinin %73,63 ünün uygunsuz test istemi olduğu; AST istemlerinin %86,60 ının ve direkt bilirubin istemlerinin %70,34 ünün uygunsuz test istemi olduğu; 25-hidroksi vitamin D için %0,38, HbA1c için %3,42, B12 vitamini için %20,34 ve folat için %37,79 oranında uygunsuz test istemi olduğu; total Ca, iyonize Ca ve albumin istemleri içerisinde %78 oranında yetersiz albümin istemi ve %0,089 oranında gereksiz iyonize Ca istemi olduğu bulundu. Uygunsuz test istemlerinin laboratuvara ve devlete toplam maliyeti sırasıyla 1.140.696 TL ve 4.728.415 TL olarak hesaplandı. Sonuç: Laboratuvar testlerinin kullanımı geçmişten günümüze artmış olup, bu artışın gelecekte de devam edeceği beklenmektedir. Laboratuvarımızda çalışılan bazı biyokimyasal parametrelerin uygunsuzluk oranları ve maliyeti belirlenmiş olup, uygunsuz test isteminin olası nedenleri ve alınabilecek önlemler, yapılabilecek müdahaleler konusunda önerilerde bulunulmuştur. Laboratuvarların akılcı kullanımına yönelik çalışmaların geliştirilmesi ve genişletilmesine daha fazla gereksinim duyulmakta olup çalışmamızın bu konuda yol gösterici yararlı bir araç olacağı ve yeşil laboratuvarlar için katkıda bulunabileceği umulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Uygunsuz Test İstemi, Akılcı Laboratuvar Kullanımı, Laboratuvar Testi, Maliyet
Şizofreni ve bipolar bozukluğu olan hastalarda oksidatif stres belirteçleri, nörotrofin-4 ve homosistein düzeylerinin rolleri
Amaç: Bu çalışmada, bipolar bozukluk ve şizofreni hastaları ile sağlıklı kontrollerde; oksidan-antioksidan dengesinin önemli elemanlarından olan, total GSH, SOD, NO ve MDA, dopaminerjik nöronları oksidatif stres hasarından koruduğu ileri sürülen nörotrofin-4 ve nörotoksik bir aminoasit olan homosistein düzeylerini inceleyerek, oksidatif stresin şizofreni ve bipolar bozukluğun patofizyolojisindeki rolünü aydınlatmayı amaçladık.Materyal ve Metod: Çalışmaya, Ocak 2010 ? Ağustos 2011 tarihleri arasında CBÜTF Psikiyatri polikliniğinde duygudurum bozuklukları biriminde takip edilen bipolar bozukluk tanısı olan 50 ötimik hasta, psikoz biriminde takip edilen remisyonda 50 şizofreni hastası ile herhangi bir psikiyatrik tanısı olmayan, sağlıklı kontroller dahil edildi. Periferik venöz kandan elde edilen serum örneklerinde SOD, NT-4, homosistein, vit B12 ve folik asit, plazma örneklerinde MDA ve tam kanda GSH düzeyleri ticari kitler ile, serum NO düzeyi ise Griess yöntemi ile tayin edildi. İstatistiksel analizde SPSS 15.0 programı kullanıldı.Bulgular: Gruplar arasında cinsiyet ve hastalık süreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmazken, yaş özellikleri bakımından anlamlı bir fark tespit edilmiştir. Şizofreni hastalarında azalmış glutatyon ve SOD düzeyleri ve artmış NO düzeyi saptanırken, bipolar hastalarda artmış MDA ve NO düzeyleri ile azalmış SOD düzeyi izlenmiştir. NT-4, homosistein, vit B12 ve folik asit, üç grup arasında anlamlı bir fark yaratmamıştır. Şizofrende, hastalık süresi biyokimyasal parametreler üzerine herhangi bir etki göstermezken, bipolar bozuklukta hastalık süresi ile NT-4 seviyelerinin doğru orantılı olarak arttığı tespit edilmiştir. Her iki hastalık grubunda da ek tıbbi hastalık varlığının biyokimyasal parametreler üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı saptanırken, NT-4'ün, oksidatif stres belirteçleri ile ilişkisi incelendiğinde, bu parametreler arasında anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir.Tartışma: Hem şizofreni hem de bipolar bozuklukta, oksidan ve antioksidan sistemlerde meydana gelen değişikliklerin, bu hastalıkların patogenezinde oksidatif stresin önemli rolleri olabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmada hastalık süreleri ile oksidatif stres parametreleri arasında herhangi bir ilişki saptanamadığından, artan hastalık süresiyle doğru orantılı olarak ilerleyen bir oksidatif harabiyet yerine, oksidatif sürecin olası çevresel, diyetsel ve terapötik değişkenlerden etkilenmiş olabileceği düşünüldü. Çalışmamızın bir diğer önemli sonucu ise, ilk defa olarak nörotrofin-4 değerlerinin hem şizofreni hem de bipolar bozukluk hastalarında değerlendirilmesi ve nörotrofin-4 değerleri ile oksidatif stres parametreleri arasında herhangi bir ilişkinin tespit edilmemiş olmasıdır. Bu bağlamda çalışmamızın sonucu şizofreni ve bipolar bozukluk patogenezinde oksidatif stresin rolünü araştıran çalışmalara ve potansiyel terapötik yaklaşımlara katkı sağlayabilir.Anahtar Kelimeler: Şizofreni, bipolar bozukluk, oksidatif stres, nörotrofin-4
Apoptozis belirtecinin belirlenmesinde biyosensör geliştirilmesi
Apoptoz gelişim ve doku homeostazında kritik rol oynayan temel bir fizyolojik süreçtir. Bu süreç, belirli koşullar altında bir dizi sinyal dizisi tarafından düzenlenir. Kaspaz kaskat sistemi, hücre içi apoptotik sinyallerin indüksiyonunda, transdüksiyonunda ve amplifikasyonunda hayati rol oynar. Bir sistein-aspartik asit proteazı olan kaspaz-3 küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde, hepatoselüler karsinomda, intraserebral kanamalarda, akciğer adenokarsinomunda, şiddetli seyreden endometriyozis vakalarında, mesane karsinomunda kötü prognozla ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle, Kaspaz-3'ün saptanması, apoptoz görüntüleme, erken tümör tedavisi ve diğer hastalıkların izlem etkisinin değerlendirilmesi için büyük önem taşımaktadır. Elektrokimyasal immünosensörler aktif tabaka yüzeyinde immobilize edilmiş antikor ve özgün antijen arasındaki etkileşimlere dayanan bir tür afinite biyosensörüdür. Bu tez çalışmasında kaspaz-3'ün nicel ölçümü için elektrokimyasal immünosensör tasarımı ve bu biyosensöre ait karakterizasyon ile optimizasyon çalışmaları yapılarak elde edilen sonuçların ELISA yöntemiyle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Tez çalışmasının ilk aşamasında altın elektrot yüzeyi antikaspaz-3 ile kaplandı ve tepkime ortamındaki kaspaz-3 ile etkileşimi sonucu oluşturduğu akım farkından yararlanıldı. Biyoaktif tabakanın optimizasyonunda kitosan, aljinat, jelatin ve BSA'nın farklı kombinasyonları kullanılarak immobilizasyon jelleri hazırlandı. SEM mikrograflarında ve FTIR spektrumlarında optimum immobilizasyon polimerkombinasyonu Aljinat-Jelatin'de elde edilmiştir. AFM analizinden elde edilen yüzey görüntüleri SEM ve FTIR sonuçlarını desteklemektedir. Optimum çapraz bağlayıcı EDC/NHS (0,3 M:0,1 M) olup çalışma ortamı pH'si 6,5, 0,1 M asetat tamponunda optimum sonuçlar elde edilmiştir. Tasarladığımız kaspaz-3 biyosensörünün doğrusal saptama aralığı 1.5 100 ng/mL, tekrarlanabilirlik çalışmasında elde edilen ortalama değer (x̄)=10,02, standart sapma değeri (SD)=0,18 varyasyon katsayısı (CV)= %1,8'dir. Günler arası tekrarlanabilirlik çalışmasından elde edilen standart sapma değeri 2,5'dir. Elektrodun raf ömrü ise %40 aktivite kaybının görüldüğü 30. güne kadar kullanılabilir olduğu belirlendi. ELISA yöntemi ve tasarlanan biyosensör verilerinin karşılaştırılması sonucu elde edilen korelasyon katsayısı 0,9927 olup bu değer tasarlanan kaspaz-3 biyosensörünün pratikte kullanımı için uygun olduğunu göstermektedir.
Manisa ve yöresindeki sağlıklı bireylerde serum total antioksidan kapasite,total oksidan kapasite ve süperoksit dismutaz referans aralıklarının belirlenmesi
Amaç:. Bu çalışmada, sağlıklı bireylerde; oksidan-antioksidan dengesinin önemli göstergelerinden olan, total antioksidan kapasite(TAS), total oksidan kapasite(TOS) ve süperoksit dismutaz(SOD) düzeylerini ölçerek Manisa ve yöresindeki referans aralıklarını belirlemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Manisa ve yöresinde yaşayan, 20-67 yaşları arasında sağlıklı 219 bireyden 12 saatlik açlık sonrasında serum örnekleri Celal Bayar Üniversitesi, Hafsa Sultan Hastanesi, Tıbbi Biyokimya Laboratuvarı'nda alındı. TAS ve TOS düzeyleri spektrofotometrik, SOD düzeyleri ise ELİSA yöntemi ile ölçüldü. İstatistiksel analizde SPSS 15.0 programı kullanılarak kikare ve oneway anova testleri yapıldı.Bulgular: 20-67 yaş aralığındaki kadın ve erkeklerde referans değerleri TOS için sırasıyla 3.14-25.39 ve 1.25-26.20 ?mol H2O2 equivalent/L; oksidatif stres indeksinin(OSİ) için referans değerlerini sırasıyla 0.04-0.23 ve 0.01-0.19 olarak ve SOD için referans değerlerini sırasıyla 0.18-1.16 ve 0.07-1.18 U/mL olarak bulduk. TAS'ın referans değerlerini ise 20-49 yaş kadınlarda 0.95-2.13, 20-49 yaş erkeklerde 1.21-2.35, 50 yaş ve üzeri yetişkinlerde ise istatistik olarak anlamlı farkla 1.25-2.74 mmol Trolox equivalent/L olarak bulduk.Sonuçlar: Birçok hastalığın etiyolojisinde rolü olan antioksidan ve oksidan parametreler, yöresel, çevresel, besinsel ve yaşam tarzı gibi faktörlerle sıkı ilişkisinden dolayı topluma dayalı referans aralıklarının belirlenmesi önemlidir. Çalıştığımız parametreler cinsiyet ve TAS için 50 yaş üzeri grupta istatistiksel olarak fark göstermektedir. Bu çalışma Manisa ve yöresinde yapılan ilk çalışma olması nedeniyle orijinaldir. Çalışmamızın, daha geniş populasyonda yapılacak olan benzer çalışmalara ışık tutacağı ve katkı sağlayacağı kanaatindeyiz.Anahtar Kelimeler: Total antioksidan kapasite, total oksidan kapasite, süperoksit dismutaz, referans değerler.
İskemik inme vakalarında D vitamini ve homosistein düzeylerinin akut değişimlerinin incelenmesi
Serebrovasküler hastalıklar içerisinde yer alan inme ise beyin kan akımındaki bozulmaya bağlı olarak oluşan, ölümle sonuçlanabilen, serebral fonksiyon bozukluğuyla oluşan klinik bir tablodur. Toplumda önemli mortalite ve morbidite nedenlerinden olan inmenin D vitaminiyle ilişkisi bu araştırmaların önemli kısımlarından birisini teşkil etmiştir. İnmeyle ilgili olduğu düşünülen diğer bir risk faktörü de homosisteindir. Hiperhomosisteinemi iskemik inme için önemli bir risk faktörü olarak belirlenmiştir. Bu klinik çalışmada akut iskemik inme vakası geçiren hastalarda D vitamini ve homosistein değerlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya katılan 36 iskemik inme vakasının hastaneye başvuru sırasında ve bu hastaların 27' sinin hastaneye başvuru saatinden 24 saat sonra takipleri yapılmış ve ya ve cinsiyet uyumlu 32 sağlıklı gönüllünün verileri ile karşılaştırılmıştır. Hastalar ve sağlıklı gönüllülerden alınan kan örneklerinden tam kan sayımı yapılmış, serumlarında ise glukoz, HbA1c, Beyin kaynaklı nörotrofik faktör(BDNF), D vitamini ve homosistein düzeylerine bakılmıştır. Elde edilen verilerin analizi neticesinde hastaneye başvuru esnasında numune alınan iskemik inme hastalarının glukoz düzeylerinin başvurudan 24 saat sonra numune alınan hastalarındakinden ve sağlıklı kontrollerden anlamlı şekilde yüksek olduğu; hastaneye başvuru esnasında numune alınan iskemik inme hastalarının platellet düzeylerinin başvurudan 24 saat sonra alınan numune değerlerinden anlamlı şekilde daha yüksek, sağlıklı kontrol grubundan anlamlı şekilde düşük olduğu; iskemik inme hastalarının her iki grubunda da HbA1c değerlerinin sağlıklı kontrol grubundan yüksek olduğu; iskemik inme hastalarının her iki grubunda da sistolik ve diyastolik basınç değerlerinin başvurudan 24 saat sonra numune alınan hastalardan ve sağlıklı kontrol grubundan daha yüksek olduğu; iskemik inme hastalarının her iki grubunda da 25-OH-Vit D düzeylerinin sağlıklı kontrol grubundan düşük olduğu; iskemik inme hastalarının her iki grubunda da homosistein düzeylerinin de sağlıklı kontrol grubundan düşük olduğu görülmüştür. Yapmış olduğumuz çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında D vitamini ve homosistein düzeylerinin inmenin belirlenmesinde kullanılabilecek önemli belirteçler olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: İskemik İnme, D Vitamini, Homosistein, Beyin kaynaklı nörotrofik faktör
Meme kanserli hastalarından elde edilen eksozomlardaki survivin gen ekspresyonlarının analizi
Meme kanseri dünya genelinde kadınlar için önemli bir halk sağlığı problemidir. Hastalara erken dönemde tanı koymak, hangi hastaların neoadjuvan veya adjuvan tedaviden fayda göreceğini belirlemek ve hasta bazında rekürrens riskinin belirlenmesi bu hastaların sağ kalımını arttıracak önemli faktörlerdir. Meme kanseri dünya genelinde kadınlarda önde gelen ölüm nedenidir. Bu çalışmanın amacı karsinogenezde rolü giderek daha fazla anlaşılan eksozomların ve eksozomal survivinin meme kanserindeki rolünün belirlenmesidir. Medicalpark Gaziantep Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniğinde 2014-2017 yılları arasında tanısı histopatolojik olarak doğrulanmış meme kanseri ile takip edilen hastalar ve sağlıklı gönüllüler çalışmaya alındı. Hastalar ve sağlıklı gönüllülerden alınan serum örnekleri -80℃ de saklandı. Bu serum örneklerinden eksozomlar izole edildi. Elde edilen eksozomların bütünlüğü bozuldu. Elde edilen örneklerden Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi ile survivin düzeyleri ölçüldü. Çalışmaya 55' si meme kanserli, 20'si sağlıklı gönüllü olmak üzere toplam 75 katılımcı alındı. İki grup arasındaki fark Mann Whitney U testi ile araştırıldı. Hasta kontrol grubu arasında eksozomal survivin düzeyleri arasında anlamlı fark saptandı (p=0.047). Hasta grubunda eksozomal survivin düzeyi 2.48±6.38 ng/mL (Range 0-40.452) iken kontrol grubunda 0.23±0.52 ng/mL (Range 0-2.4) idi. Eksozomal survivin ile diğer prognostik klinikopatolojik göstergeler arasında ilişki saptanmadı. Meme kanseri hastalarında daha önce literatürde kötü prognostik bir belirteç olarak gösterilen survivinin eksozomal yol ile eksprese olduğu gösterildi. Eksozomal survivin ekspresyonu meme kanserli hastalarda kontrol grubuna göre yüksektir. Bu yolak hem bir tedavi hedefi, hemde hastalığın erken tanısı için yeni bir belirteç olabilir.
Yatak başı ultrasound eşliğinde kalıcı tünelli port kateteri takılan hastalarda nitrozatif stres ve DNA hasarının araştırılması
Yatak başı ultrasound eşliğinde transvenöz olarak yerleştirilen venöz portlar, son zamanlarda özellikle aralıklı ve uzun süreli infüzyon tedavisi alan hastalarda, sağladıkları hasta konforu ve düşük enfeksiyon oranları nedeniyle tercih edilmektedirler. Bu sayede uzun vadeli sık tedavinin gerekli olduğu hastalarda, sürekli açık bir damar yolu sağlanmış olmaktadır. Uygulanan bu işlemin hastalarda nitrozatif stres ve DNA hasarı üzerine muhtemel etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gaziantep Üniversitesi Acil Servise port kateteri takılma endikasyonu için gelen 21 akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve 19 akut myeloblastik lösemi (AML) hasta olmak üzere toplam 40 hastadan, port kateteri takılmadan önce ve takıldıktan sonra kanları alınıp serumlarında; peroksinitrit (ONOO–), nitrik oksit (NO●), malondialdehit (MDA), 8-hidroksideoksiguanozin (8-HdG) seviyeleri ve nitrik oksit sentaz (NOS) aktivitesi ölçüldü. NO●, NOS, MDA, 8-OHdG ve ONOO– değerleri sonraki ölçümlerde anlamlı yüksek olduğu tespit edildi (P<0.05). Sonuç olarak, oksidatif / nitrosatif stres kaynaklı hasarı en aza indirmek için antioksidan ile kombine bir tedavi, oksidatif/nitrosatif stresin önlenmesine yönelik bir strateji sağlayabilir.
Aort kapak sklerozlu hastalarda oksidan/antioksidan status ve oksidatif DNA hasarının araştırılması
Aort kapak sklerozu (AKS), aort kapak hareketlerinde kısıtlanma olmamasına karşın aort kapağının kalınlaşması ve kalsifikasyonu olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada, AKS'lı hastaların serum tiyol/disülfit homeostazı, total antioksidan durumu (TAS), total oksidan durumu (TOS) ve 8-OH deoksiguanozin (8-OHdG) seviyelerini ölçmek ve hastalık şiddeti ile ilişkili olup olmadığı araştırmayı amaçladık. AKS'li 40 hasta ve 40 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. AKS grubunda, TAS, TOS, OSI, Ntiyol, Ttiyol, disülfit, disülfit/Ntiyol, disülfit/Ttiyol ve 8-OHdG düzeyleri kontrol grubunun değerlerine göre anlamlı derecede düşük olduğu tespit edildi. Bununla birlikte, Ntitol/ Ttiyol düzeyleri kontrol grubundan istatistiksel olarak daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, elde ettiğimiz sonuçlar, artmış oksidan stresin aort kapak sklerozunun başlangıcında ve ilerlemesinde önemli bir nokta olabileceğini düşündürmektedir. Bu nedenle, tedaviye antioksidanların eklenmesi, tiyol/disülfid dengesinin geri kazanılması, aort kapak stenozunun yavaşlatılması veya hatta durdurulması için yeni terapötik hedeflere ışık tutabilir.
Çocukluk çağı kronik böbrek hastalarının serumlarında YKL-40/kitinaz 3 benzeri protein 1 ile tiyol-disülfit homeostazının araştırılması
Kronik böbrek hastalığı (KBH), son dönem böbrek yetmezliğine (SDBY) de ilerleyebilen, geri dönüşümsüz böbrek hasarı ile ilgili bir durumu ifade eder. Bu çalışmada, insan kitinaz-3 benzeri Protein 1 (YKL-40), oksidan/antioksidan statüsü ve tiyol-disülfit homeostazi parametrelerini çocukluk çağı kronik böbrek hastalarının serumlarında ölçmek ve hastalığın şiddeti arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmayı amaçladık. 25 periton diyaliz (PD) hastası, 10 hemodiyaliz (HD) hastası ve 25 kompanse kronik böbrek hastası (KBH) ile 20 sağlıklı birey kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Ölçülen parametrelerden Kreatinin, GFH, total oksidan statüsü (TOS), total antioksidan statüsü (TAS), oksidatif stres indeksi (OSI), Natif tiyol (Ntiyol), total tiyol (Ttiyol), Disülfit, Disülfit/Ntiyol, Disülfit/Ttiyol, Ntiyol/Ttiyol ve YKL-40 değerleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunurken, Ntiyol, Ttiyol, Disülfit ve YKL-40 seviyeleri ise önemli derecede daha düşük olduğu bulundu (p<0.05). Ayrıca her bir gruptaki parametreler arasında da önemli negatif ve pozitif korelasyonlar tespit edildi. Sonuçlarımız hasta gruplarında oksidan durumun arttığı, uygulanan tedavinin yanında antioksidan maddelerin ilavesinin faydalı olacağını düşündürmektedir.
Açıklanamayan infertilitede prolidaz enzim aktivitesi ve oksidatif stresin extrasellüler matriksin yeniden şekillenmesindeki rölü
Açıklanamayan infertilitesi olan kadınların etyolojisinde serum prolidaz aktivitesi ve oksidatif stresin önemli olduğunu özellikle ECM'in yeniden şekillenmesinde rol oynayarak implantasyon aşamasında etkili olduğunu göstermektir. Açıklanamayan infertilitesi olan 90 kadın hasta ve 74 sağlıklı fertil kadından serum örnekleri alındı.Serum TOS (Total Oksidan Kapasite) düzeyi, TAS (Total Antioksidan Kapasite) düzeyi, serum prolidaz aktivitesi ve serum vitamin E düzeyi ELİZA yöntemiyle ölçüldü. Çalışmamızda serum prolidaz aktivitesi, serum TAS düzeyi açıklanamayan infertilitesi olan hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla p=0,013*, p=0,001*). Ayrıca hasta grubunda prolidaz enzim aktivitesi ile vitamin E arasında çok güçlü pozitif anlamlı korelasyon gözlenirken (r=0,892 , P=0,001), prolidaz enzim aktivitesi ile TOS (Total Oksidan Kapasite) arasında pozitif yönde zayıf bir anlamlı korelasyon saptandı (r=0,265, p=0,049). Açıklanamayan infertil kadın grubunda vitamin E ile TOS (Total Oksidan Kapasite) arasında pozitif yönde zayıf bir anlamlı korelasyon saptandı (r=0,288, p=0,014). Hasta grubunda prolidaz enzim aktivitesi ile hem oksidatif kapasitenin belirteci olan TOS hem de antioksidatif kapasitenin non-enzimatik belirteci olan vitamin E arasında ki pozitif korelasyon gösterilmiştir. Bu nedenle çalışmamızın sonuçları serum prolidaz aktivitesi ve antioksidan kapasitenin açıklanamayan infertilitenin etyolojisi ile anlamlı derecede ilişkili olduğunu göstermiştir. Anahtar sözcük : Açıklanamayan İnfertilite, Prolidaz Enzim Aktivitesi, Vitamin E seviyesi, Total Antioksidan Kapasitesi, Total Oksidatif Kapasite Anahtar sözcük : Açıklanamayan İnfertilite, Prolidaz Enzim Aktivitesi, Vitamin E seviyesi, Total Antioksidan Kapasitesi, Total Oksidatif Kapasite
Aort kapak sklerozlu hastalarda serum nükleer faktör eritroid 2 ile ilişkili faktör 2 (NRF2) düzeyinin araştırılması
Kardiyovasküler hastalıklar, dünya genelinde en yüksek ölüm oranına sahip rahatsızlıklardan biridir. Hücre içi oksidatif hasarın kardiyovasküler hastalıklarla ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada nükleer faktör eritroit 2 ile ilişkili faktör 2 (Nrf2), glikojen sentaz kinaz 3 beta (GSK-3ß), Nrf2 transkripsiyonu sonucunda oluşan endojen antioksidanlardan süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) aktiviteleri ile lipid peroksidasyonu toksik ürünlerinden olan 4-Hidroksinonenal (4-HNE) ve Malondialdehit (MDA) seviyeleri hasta ve kontrol gurupların serumlarında tespit edildi. Ölçümü yapılan parametrelerde AKS'li hasta ve kontrol gurupları arasında anlamlı fark bulundu. Aynı zamanda GSK3ß ve Nrf2 arasında pozitif yönlü anlamlı bir korelasyon olduğu tespit edildi. Sonuç olarak, AKS'li hastalara uygulanan tedavinin yanında Nrf2 aktivatörü ve/veya antioksidan maddelerinin eklenmesi faydalı olacağı düşünülmektedir.
Konjenital adrenal hiperplazili çocuklarda serum prolidaz aktivitesinin antioksidan enzim kapasitesiyle ilişkisi
Bu çalışmada Konjenital Adrenal Hiperplazi'li hastalarda prolidaz aktivitesinin antioksidan moleküllerle ilişkisinin diğer parametrelerle bir arada incelenmesi ve bu ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmaya Konjenital Adrenal Hiperplazi tanısı konulmuş 85 gönüllü hasta, yaş ve cinsiyet uyumlu 43 gönüllü sağlıklı dahil edilmiştir. Prolidaz aktivitesinin ölçümü modifiye Chinard yöntemiyle, MDA düzeyleri tiyobarbitürik asit yöntemiyle, SOD aktivitesi Sun ve arkadaşları tarafından önerilen yöntemle, Paraoksanaz ve Arilesteraz düzeyleri ise Rel Assay tarafından geliştirilen tam otomatik yöntemle ölçüldü. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Prolidaz aktivitesi sağlıklı kontrol grubuna kıyasla hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0,05). Hasta grubunda MDA düzeyleri sağlıklı gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. (p<0,05). SOD düzeyleri hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). PON ve ARE düzeyleri açısından hasta grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Hasta grubunda 17 OH progesteron ve 11 deoksikortizol düzeyleri KAH tipleri arasında anlamlı derecede fark bulundu. Konjenital Adrenal Hiperplazinin reaktif oksijen türleri ürettiğini, hastalarda oksidatif stresin arttığını, hücreleri serbest radikal hasarına karşı oluşan savunma sisteminin aktivitesindeki düşüşünü gördük. Ayrıca prolidaz aktivitesinin düzenliğinin kollajen metabolizmasında bozulmalar olarak kendini gösterdiğini gözlemledik. Bu çalışmanın bize KAH'da prolidaz aktivitesinin rolünün ve antioksidan moleküllerle ilişkisinin yeni yaklaşımların ortaya çıkması açısından önemli olduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: antioksidan, konjenital adrenal hiperplazi, malondialdehit, prolidaz, süperoksit dismutaz
Hipertiroidi hastalarında inflamasyon ilişkili Creaktif protein ile IL-1B ve VITD düzeylerinin değerlendirilmesi
Hipertiroidi, metabolizma hızını kontrol eden tiroid hormonlarının vücutta normalden fazla üretildiği bir sağlık sorunudur. Bu durum, metabolizmanın hızlı çalışmasına yol açar. Kalp atış hızı, vücut ısısı ve sindirim sistemi gibi birçok vücut fonksiyonu hızlanır. Hipertiroidi, kadınlarda daha sık görülür ve tedavi edilmediğinde ciddi hayati tehlike oluşturabilir. Hipertiroidi, tiroit bezinin aşırı miktarda tiroit hormonu üretmesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Bu çalışmada hipertroidi hastaları ile kontrol grubunda inflamasyonla ilişkili C-reaktif protein (CRP) düzeyleri, D vitamini ve IL1β düzeyleri karşılaştırılmıştır. 2022-2023 yıllarında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları polikliniğine başvuran hipertroidi hastalarından alınan serum numuneleri kullanılarak veriler toplanmıştır. Analiz sonuçlarına göre hipertroidi hastalarında CRP düzeyleri kontrol grubu hastalarına oranının %42,01, d vitamini düzeyinde ise %78,03 olduğu tespit edilmiştir. İnflamasyonla ilişkili testlerde hipertroidi hastaları ve kontrol grubu test sonuçlarında istatistiksel anlamda herhangi bir ilişki tespit edilmemiştir (p<0,01).
Hipertiroidizmde MTOR ve NRF2 sinyalizasyonunun ferroptoz üzerine etkileri
Tiroit, vücuttaki tüm hücreler üzerinde gelişme, büyüme ve metabolizmayı düzenlemek için hareket eden tiroit hormonları tiroksin (T4) ve triiyodotironin (T3) üretiminden sorumlu bir endokrin bezdir. Hipertiroidizm, dokunun aşırı miktarda dolaşımdaki tiroit hormonuna maruz kaldığı patolojik bir sendromdur. Hipertiroidizm nedeniyle mitokondrinin oksidatif metabolizması hızlanmakta ve reaktif oksijen ürünlerini (ROS) arttırmaktadır. ROS'daki artış oksidatif strese neden olabilir. Nükleer faktör eritroid 2 ile ilişkili faktör 2 (NRF2), oksidatif strese karşı hücre koruyucu reaksiyonların başlatılması için redoks duyarlı olarak aktifleşen ilk ve en önemli transkripsiyonel aktivatör olup antioksidan tepkinin ana düzenleyicisi olarak kabul edilmektedir. Ferroptoz, demir şelatörleri ve lipofilik antioksidanlar tarafından kontrol edilen, hücrelerin antioksidan kapasitesi azaldığında hücre içi lipid ve ROS birikimi ile karakterize bir tür düzenlenmiş hücre ölümü şeklidir. Hücreler ferroptoza maruz kaldığında, antioksidan sistemde GPX4'ün hem ekspresyonu hem de aktivitesi azalacaktır. NRF2 hem lipid peroksidasyonunun hem de ferroptozun kritik bir hafifleticisidir. Ferroptoz düzenleyicileri arasında yer alan rapamisin proteininin memeli hedefi 1 (MTORC1), evrimsel olarak korunmuş serin-treonin kinaz enerji dengesi, büyüme faktörleri, besinler ve oksijendeki değişiklikleri algılayarak hücre döngüsü ilerlemesini ve büyümesini modüle eder. Rapamisin proteininin memeli hedefi (MTOR), tiroit hücrelerinde iyodür alımını da düzenleyen fosfatidilinositol-3 kinaz (PI3K)/Akt yolunun aşağı akış efektörüdür. Yürütmekte olduğumuz tez çalışmamızda hipertiroidizm hastalarında ferroptoz yolağının incelenmesi hedeflenmiştir. Çalışmamızda hipertiroidizm hastası 90 kişi ve kontrol grubu 90 kişi olmak üzere 180 kişi şeklinde toplamda iki grup oluşturulmuştur. Çalışmamızda kullandığımız biyokimyasal parametrelerimiz uzun zincirli yağ asidi-KoA ligaz 4 (ACSL4), glutatyon (GSH), malondialdehit (MDA), MTOR, NRF2, total antioksidan durumu (TAS) ve total oksidan durumu (TOS) şeklinde olup Enzim bağlı immünosorbent deneyi (ELİSA) metodu ile analizi yapılmıştır. Ulaşılan veriler ışığında hipertirodizmli hastaların serumlarında, kontrol grubunda yer alan hastaların serumlarına kıyas ile ACSL4, MDA, MTOR ve TOS biyokimyasal parametrelerde artış görülmüştür. Öte yandan GSH, NRF2 ve TAS biyokimyasal parametrelerinde kontrol grubuna göre düşüş olduğu bulunmuştur. Sonuçlarımıza göre hipertiroidizmli kişilerde yapılan serum analizlerine göre ferroptoz sinyal yolağının indüklendiği tespit edilmiştir. Yapılan bu çalışma ile hipertiroid koşullarının oluşturduğu ferroptozun baskılanması için MTOR yolağının inhibisyonu NRF2 yolağının indüksiyonu üzerine detaylı çalışmalar yapılarak hastalarda meydana gelen hasarlara katkı sağlayabileceği ön görülmektedir.
Deneysel karaciğer sirozunda Nigella sativa'nın (Çörek otu) etkisi
Çörek otu tohumu bronkodilatatör, antibakteriyel, antihipertansif, antidiyabetik, gastroprotektif, antihistaminik, neuroprotektif, antioksidatif ve hepatoprotektif etkiler gibi çeşitli biyolojik aktivitelere sahiptir. Bu çalışmada, dimetilnitrozamin ile sıçanlarda oluşturulan karaciğer fibrozisine, eş zamanlı olarak verilen çörek otu tohumu, yağı ve uçıcu bileşenlerinden biri olan timokinonun etkilerini araştırmayı amaçladık.Çalışma grubu kontrol, timokinon, çörek otu tohumu, dimetilnitrözamin ve çörek otu yağı olarak 5 alt gruptan oluşturuldu. Çalışma sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek kan ve doku örnekleri alındı. Alınan kan ve doku örneklerinden malondialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve rutin biyokimyasal parametreler çalışıldı. Karaciğer dokusu histopatolojik olarak değerlendirildi. Timokinon çörek otu tohumu ve yağı verilen gruplardaki sıçanların histopatolojik bulgularında normal karaciğer dokusu ve bazı portal alanlarda kısa fibröz, septumlu veya septumsuz fibröz genişleme saptanırken, dimetilnitrözamin grubundaki sıçanların karaciğerlerinde inkomplet sirozun oluştuğu tespit edildi.Eritrosit ve doku MDA düzeyleri dimetilnitrözamin grubunda, çörek otu yağı, tohumu ve timokinon verilen altgruplar ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı yüksek, SOD ve GSH-Px düzeylerinin ise düşük olduğu tespit edildi. Serum AST, ALT, GGT, ALP, TBİL, DBİL düzeyleri de dimetilnitrözamin grubunda, çörek otu yağı, tohumu ve timokinon verilen gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek, TP, ALB düzeylerinde ise istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu bulundu.Sonuç olarak; çörek otu tohumu ve bileşenlerinin oluşmuş fibrozisi histopatolojik ve biyokimyasal parametrelerle gerilettiği anlaşılmıştır. Karaciğer sirozunun tedavisinde destekleyici olarak kullanılabilmesi için toksikolojik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Karaciğer, Fibrozis, Siroz, Çörek otu tohumu, Çörek otu yağı, Timokinon
Koroner arter hastalarında total oksidan /antioksidan seviye, paraoksonaz, arilesteraz aktiviteleri ve PON1 192Q/R fenotiplemesi
Oksidatif stresin ateroskleroz patogeneziyle ilişkili olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Paraoksonaz 1 enziminin ise antioksidan özelliği son yıllarda ilgi odağı haline gelmiştir. Bu çalışmada koroner arter hastalarında total antioksidan seviye, oksidan seviye, oksidatif stres indeks ve bunların paraoksonaz, arilesteraz ve PON1 192Q/R fenotiplemesi ile ilişkisi araştırıldı.Çalışmaya anjiografik olarak saptanmış koroner arter hastalığı olan ve olmayan hasta grubu ile sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Alınan kan örneklerinden total oksidan seviye, total antioksidan seviye, oksidatif stres indeks, paraoksonaz aktivitesi, arilesteraz aktivitesi, PON1 192 Q/R fenotiplemesi, lipid hidroperoksid düzeyleri ve lipid profili çalışıldı.Serum total oksidan ve antioksidan seviye her iki hasta grubunda sağlıklı gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Bu gruplar arasında oksidatif stres indeks açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Arilesteraz aktiviteleri her iki hasta grubunda sağlıklı gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azalmış (p<0.05) olmasına rağmen gruplar arasında paraoksonaz aktiviteleri bakımından anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Yine PON1 192Q/R fenotiplemesi ile koroner arter hastalığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0.05).Sonuç olarak bulgularımız koroner arter hastalığı olan hastalarda oksidan seviyenin arttığını, buna karşın kompansatuvar bir mekanizmayla antioksidan seviyenin de arttığını düşündürmektedir. Ayrıca koroner arter hastalığında arilesteraz aktivitesinin HDL ile ilişkili olarak azaldığını ve koroner arter hastalığı etyopatogenezinde arilesteraz aktivitesinin paraoksonaz aktivitesinden daha çok etkilendiğini düşündürmektedir. Yine PON1 fenotiplemesi ile koroner arter hastalığı arasında bir ilişki olmadığını ve RR fenotipinin oksidatif strese daha yatkın olduğunu ortaya koymuştur.Anahtar kelimeler: Arilesteraz, Koroner arter hastalığı, Oksidatif stres, PON1 192Q/R fenotiplemesi, Total antioksidan seviye, Total oksidan seviye.