76
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Preeklampsili annelerin 1-4 yaş arasındaki çocuklarının işitmelerinin OAE, O-ABR bera ve serbest saha odyometrisi ile değerlendirilmesi
Preeklampsi hamileliğin 20. haftasından sonra ortaya çıkan ve multisistem komplikasyonları olan gebeliğe özgü bir sendromdur. Hipertansiyon ve proteinüri en önemli bulgusudur. Tüm gebelikler içinde insidansı %5-10 arasında değişmektedir. Vazospazm ve endotelyal aktivasyona bağlı azalmış organ perfüzyonu ile karakterizedir. Preeklampsi fetal/neonatal bir dizi risk faktörü oluşturarak hem fetüsü hem de bebeği doğumdan sonra etkilemektedir.Bu çalışma, hamileliğinde hafif ya da ağır preeklampsi geçirmiş annelerin 1-4 yaş arasındaki çocuklarında doğumsal ya da ilerleyici tipte işitme kaybının olup olmadığını araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 20 hafif preeklampsili, 20 ağır preeklampsili ve 20 sağlıklı annenin çocukları alınmıştır. Çocuklara kulak burun boğaz muayenesinden sonra immitansmetrik inceleme, otoakustik emisyon testi, otomatik işitsel beyinsapı cevap ölçümü ve serbest saha odyometresi yapılmıştır.Odyolojik inceleme sonucunda hafif preeklampsili gruptaki bir çocuğun sağ kulağında, ağır preeklampsili ve sağlıklı gruptaki ikişer çocuğun sol kulaklarında Tip C timpanogram elde edildi. Hafif ve ağır preeklampsili gruptaki birer çocuğun sağ kulaklarında, ağır preeklampsili gruptaki bir çocuğun ise sol kulağında ipsilateral refleks elde edilemedi. Hafif preeklampsili gruptaki bir çocuk ise OAE testinden kaldı. İkinci odyolojik incelemede normal immitansmetrik bulgular ve OAE testinden geçti sonucu alındı. Otomatik ABR testinden tüm çocuklar geçti. Serbest sahada 125-4000 Hz arasında 30 dB'de işitme eşikleri elde edildi.Preeklampsili annelerin çocuklarının işitmeleri, sağlıklı annelerin çocuklarının işitmeleriyle karşılaştırıldığında her iki grupta da normal işitme bulguları elde edildi. Preeklampsinin çalışma grubumuzda tek başına doğumsal ve/veya ilerleyici tipte işitme kaybına sebep olmadığı düşünüldü.Anahtar Kelimeler: Preeklampsi, işitme kaybı, odyolojik inceleme
Anestezi yoğun bakım ünitesinde mortaliteyi etkileyen risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, 2009-2012 arasında, Fırat Üniversitesi (FÜ) Tıp Fakültesi Anestezi Yoğun Bakım Ünitesinde yatmış ve tedavi görmüş hastaların mortaliteyi etkileyen risk faktörlerini inceleyen, daha sonraki çalışmaların planlanmasında yol gösterici bir araştırma olarak amaçlanmıştır.Retrospektif incelemesi yapılan 1800 hastanın dışlanma kriterleri göz önüne alındığında 555 hasta çalışma programına alındı. Çalışma dışı kalan hastaların; (%20,6) 24 saatten az süre Yoğun Bakım Ünitesinde kalan, %3,7?si 18 yaşından küçük %2,5?i kardiyovasküler cerrahi girişim geçiren, %12,5?i malignite, %6,2?i suisit girişiminde bulunan, %4,5?i veri eksikliği, %50?i GKS: 4E ve altı olan olan şeklinde yer alıyordu. Çalışmaya alınan hastaların %53?ü erkek, %47?i kadın hastaydı. Yaşlarına göre hastalar dekatlara ayrılarak incelendi ve en fazla hastanın 7. dekatta olduğu saptandı. 1.ve 9. dekat yaş gruplarında hasta sayısının çok düşük oranlarda kaldığı görüldü (%1,3ve %1,4). Yoğun bakım ünitesine kabul edilen hastaların en büyük bölümünü nöroşürirji girişimi geçiren hastalar oluşturuyordu. Hastaların 82 farklı klinik tabloyla yoğun bakım ünitesine alındığı görüldü. Hastaların kabul ediliş gerekçesinin en sık solunum sıkıntısı, şuur bulanıklığı (%42,9) olduğu saptandı. Hastaların yoğun bakım ünitesinde kalış süresi 2 ile 71 gün arasında değişmekteydi. Taburcu olarak evlerine ya da tedavilerinin sürdürülmesi için kliniklerine gönderilen hastaların oranı (%40,7) olarak bulunurken, ölen hastaların oranı (%59,3) olarak saptandı. Anksiyete ve ağrı amaçlı ilaç kullanımı incelendiğinde (%22,8) oranla anestetik ajanların yer aldığı saptandı.Her iki yolla beslenme programına alınan hastaların sayısı 48 kişi (%8,6) idi. 119 hasta insülin kullanmıştı (%21,4). Bu hastalardan100 kişi (%18) önceden diyabetli hastalardı. İnotrop kullanımı 174 (%31,4) idi. Hastaların yatıştaki GKS değerleri yükseldikçe, yoğun bakım ünitesinde kalış sürelerinin kısaldığı saptandı. APACHE skoru yükseldikçe, yoğun bakım ünitesinde kalış sürelerinin arttığı, yoğun bakım ünitesinden taburcu edilme veya kliniklerine gönderilme olasılığının azaldığı saptandı. Yoğun bakım ünitelerine kabul edilecek hastaların seçiminde belirlenmişkriterler olmalıdır. Hasta kabulündeki sorunlar yoğun bakım ünitesinin sonuçlarını vetkileyen, mortaliteyi artıran ve kalış süresini uzatan önemli faktörlerden biri olduğu görülmektedir. İncelemelerimiz neticesinde Yoğun Bakım Ünitemize yüksek riskli hastaların, sadece izlem amacıyla kabul edildiği saptanmıştır. Bu durum, yoğun bakım ünitesinin mortalite oranını yükselten en büyük sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.Anahtar sözcükler; Yoğun Bakım, Mortalite, Sonuçlar
Uyku bozuklukları ile erektil disfonksiyon şikayeti arasındaki ilişki
Amaç:Bu;ya? uyumlu,prospektif, kontrollü klinik çalı?mada obstruktif uyku apne sendromu (OUAS) olan hastalardaki erektil disfonksiyon (ED) sıklığı ve derecesini değerlendirmek amaçlanmı?tır.Ayrıca, hafif-orta ve ağır OUAS olan hastalardadevamlı pozitif havayolu basıncı (CPAP) tedavisinin erektil disfonksiyon üzerine olan etkisi değerlendirilmi?tir.Yöntem ve Gereç: Potansiyel OUAS açısından toplam 90 hasta değerlendirilmi?tir. OUAS tanısı alan toplam 62 hasta incelenmi?tir. Kontrol grubu olarak polisomnografik inceleme sonrası OUAS tanısının ekarte edildiği toplam 28 hasta alınmı?tır. Polisomnografik inceleme öncesi Uluslararası Erektil Fonksiyon ?ndeksi (IIEF), Beck Depresyon Skalası (BDI) sorgulama anketleri doldurularak biyokimyasal ve hormonal incelemeler yapılmı?tır. Tüm hastalar tüm gece boyunca süren polisomnografi incelemesine alındı vegöğüs hastalıkları bölümünce OUASderecelendirmesi yapıldı .Bulgular: Kontrol grubuna göre OUAS tanısı olan hastalarda azalmı? IIEF-5 skorları izlenmekle birlikte bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. 3 aylık CPAP tedavisi alan hafif-orta ve ağır OUAS`lı hastalarda tedavi öncesi ortalama IIEF-5 skorlarına göre tedavi sonrasında IIEF-5 skorlarında istatistiksel olarak anlamlı derecede düzelme izlenmi?tir. Tedavi öncesi ortalama IIEF-5 skoru 16,63±5,91 iken tedavi sonrası ortalama IIEF-5 skoru 20,92±6,79 olarak bulunmu?tur (p= 0.001).Sonuç: OUAS ile ED arasında kesin bir ili?ki olduğunu söylemek mümkün değildir.Ancak OUAS tanısı alanhastalarda eğer e?lik eden ED ?ikayetleri de mevcut ise 3 ay süre ile uygulanacak olan CPAP tedavisi bu ?ikayetleri düzeltebilir. Bu konuda yapılacak daha geni? serili çalı?malar daha faydalı olabilir.Anahtar Sözcükler: Uyku bozukluğu,erektil disfonksiyon, obstruktif uyku apne sendromu, CPAP
Gebe kadınlarda human papilloma virüs sıklığının araştırılması
Human papilloma virüs (HPV) yaygın görülen cinsel yolla bulaşan hastalık etkenidir. Cinsel aktif kadınların %70'i bu enfeksiyona maruz kalmaktadır. Epiteliotropik bir virüs olan HPV'nin perine, genital bölgeler, anüs, orofarinks ve ciltte epitel dokuya afinitesi vardır. HPV, preinvaziv ve invaziv serviks kanserinin etyolojisinde yer almasından dolayı anne sağlığı açısından önemlidir. Fetüs, normal doğum sırasında, annenin serviks ve vaginasından geçerken aralarında HPV'nin de olduğu birçok mikroorganizma ile karşılaşmaktadır. Buradan bulaşan HPV'nin orofarinkste görülmesi ve larengeal papillomatozis oluşturması nedeniyle yenidoğan açısından da risk oluşturmaktadır. Çalışmamızda antenatal takip için gebe polikliniğe başvuran gebelerde HPV sıklığının saptanması amaçlandı. Yöntem: Haziran 2011-Haziran 2013 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi gebe polikliniğine başvuran ve çalışmayı kabul eden hastalar çalışmaya alındı. Gebelerde ilk başvurularında alınan servikal sürüntüde PCR yöntemi ile HPV DNA çalışıldı. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 13.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya toplam 448 hasta katıldı. Hastaların yaş ortalaması 26.5±4.8 idi. Olguların 26 (%5.8)'sında HPV DNA pozitif olarak saptandı. HPV pozitif 26 (%5.8) olgunun 20 (%77)'sinde yüksek riskli HPV tipleri (tip-16, 18, 31, 33, 35, 39, 45, 51, 52, 53, 56, 58, 59, 66, 67, 70), 6 (%23)'sında düşük riskli HPV tipleri (tip-11, 42, 54, 57, 81, 84) saptandı. HPV pozitif olguların 14 (%54)'ünde tek tip HPV, 12 (%46)'sinde birden çok HPV tipi saptandı. Birden çok HPV tipi saptanan olguların 1 (%3.8)'inde on iki tip HPV, 2 (%7.6)'sinde on bir tip HPV, 2 (%7.6)'sinde on tip HPV, 1 (%3.8)'inde beş tip HPV, 2 (%7.6)'sinde dört tip HPV, 2 (%7.6)'sinde üç tip HPV, 2 (%7.6)'sinde iki tip HPV birlikte saptandı. Olguların gebelik ve doğum sayıları ile HPV DNA pozitifliği arasında anlamlı ilişki olduğu, gebelik ve doğum sayıları düşük olan kadınlarda HPV'nin daha sık görüldüğü bulundu. Sonuç: Ülkemizde farklı bölgelerde, farklı popülasyonlarda yapılan çalışmalarda kadınlarda HPV sıklığının %2.2-26 arasında değiştiği bildirilmektedir. Çalışmamızda, gebe kadınlarda HPV DNA sıklığı %5.8 olarak bulunmuştur. Onkojenik bir virüs olan HPV; serviks kanserinin etyolojisinde primer etken olmasının yanı sıra, doğum sırasında fetusa geçerek larengeal papillomatozise yol açması nedeniyle antenatal takipte dikkate alınması gereken bir risk faktörüdür. Batı Karadeniz'in Zonguldak ilinde yüksek oranda saptanan servikal HPV sıklığının ülkemizin diğer bölgelerinde de hangi oranda olduğunun belirlenmesi amacıyla yapılacak çalışmalar sonucunda, toplum sağlığını korumak adına servikal sürüntüde HPV taraması antenatal takip testleri içine alınabilir.
Tiroid karsinomu olgularında ince iğne aspirasyonu bulguları
Tiroid kanseri en yaygın endokrin malignitedir. Tiroid karsinomlarının insidansı zamanla artarken, erken tanı ve tedavideki yenilikler ile mortalite oranı azalmaktadır. Bu karsinomların tanısında en yaygın ilk girişimsel işlem, ince iğne aspirasyon sitolojisidir. İnce iğne aspirasyon sitolojisi gereksiz cerrahiyi azaltırken, malign nodülü olan hastaların klinik müdahalesi için de hızlı ve doğru bir şekilde triyaj yapılmasını sağlar. Bethesda Sistemi, klinisyen ile patolog arasındaki iletişimin anlaşılır olması için tiroid ince iğne aspirasyon sitoloji raporunun genel bir tanı kategorisi ile başlamasını önermektedir. Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuvarında; 2000-2013 yılları arasında tiroid karsinomu tanısı almış 142 olgudan preoperatif dönemde ince iğne aspirasyonu uygulanmış 93'ü çalışmaya dahil edilmiştir. Yaş, cinsiyet, sitopatoloji tanıları, tümör tipi, tümörün boyutu, tümör odak sayısı, cerrahi sınır özellikleri, karsinoma eşlik eden komponent, var ise lenf nodu disseksiyonu ve ilk rezeksiyon tipi değerlendirme kapsamına alınmıştır. Sitopatoloji preparatları gözlemci tarafından önceki tanıları dikkate alınmadan yeniden taranarak Bethesda Sistemine göre altı grupta sınıflandırılmıştır. Çalışmamızda, sitopatoloji raporlarındaki tanılar ile gözlemci tarafından verilen tanılar arasındaki fark ve/veya uyumsuzluk sorgulanmıştır. Bununla beraber folliküler patern gösteren karsinomların sitopatoloji tanıları ile gözlemci tarafından verilen tanıları arasındaki fark ve/veya uyumsuzluk da sorgulanmıştır. İstatistiksel değerlendirme SPSS v. 18.0 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) programı kullanılarak yapıldı. Sayısal değişkenler için tanımlayıcı istatistikler ortalama±standart sapma, kategorik yapıdaki veriler ise sayı ve yüzde olarak ifade edildi. Kategorik yapıdaki değişkenler bakımından gruplar arasındaki farklılıklar ve değişkenler arasındaki ilişkiler Ki-kare testi ile incelendi. Sitopatoloji raporlarından elde edilen tanılar ile gözlemci tarafından verilen sitopatoloji tanıları arasındaki farklılık, Genelleştirilmiş Tahmin Eşitlikleri (GEE) yöntemi ile bu tanılar arasındaki uyum ise Kappa analizi ile değerlendirildi ve p<0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Çalışmamızda iki grup arasındaki fark (p=0.522) anlamlı bulunmazken, gruplar arasında orta derecede uyum saptanmıştır (kappa=0.493). Folliküler patern gösteren karsinom olgularında ise iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmazken (p=0.560); orta derecede uyum gözlenmiştir (kappa=0.555). 'Önemi Belirsiz Atipi', 'Folliküler Neoplazi/Folliküler Neoplazi Şüphesi' ve 'Malignite Şüphesi' tanıları arasındaki oransal farklılığın tecrübeleri farklı patologlar tarafından atipik özelliklerin, nükleer değişikliklerin ve yapısal dizilimlerin farklı yorumlanmasına bağlanabileceği düşüncesindeyiz.
Gebeliğin koroid kalınlığı üzerine etkisinin optik koherens tomografi ile incelenmesi
Amacımız gebeliğin koroid kalınlığı üzerine olan etkisini Optik Koherens Tomografi ile değerlendirmektir. Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğinde takipleri yapılan, yaşları 21-35 arasında değişen, gebeliğinin ilk 10 haftasında olan 25 olgunun 50 gözü çalışmaya dâhil edildi. Doğuma kadar 3 ayda bir ve doğum sonrası 1. ayda görme keskinliği, ön segment muayenesi, göz içi basınç ölçümü, santral kornea kalınlığı ölçümü, fundus muayenesi, optik koherens tomografi ile retinal sinir lifi kalınlığı ölçümü, santral maküla kalınlığı ölçümü ve koroid kalınlığı ölçümü yapıldı. Fovea merkezindeki koroid kesitinin kalınlığı ölçüldü. Koroid kalınlığı olarak retina pigment epitelinin dış kenarı ile skleranın iç kenarı arasındaki mesafe alındı. Kontrol grubu olarak aynı yaş grubundan, sistemik olarak sağlıklı; oküler yönden patolojisi olmayan 24 olgu alındı. Koroid kalınlığının gebeliğin her bir anında ve gebelik sonrasındaki değişimindeki anlamlık Friedman testi ile incelendi. Çalışmaya alınan 24 gebe kadının medyan yaşı 26 yıldır. Hastaların düzeltilmiş en iyi görme keskinlikleri LogMAR 0,0 olarak bulundu ve gebelik süresinde değişim izlenmedi. Gebelik boyunca ve doğumdan 1 ay sonra koroid kalınlığında anlamlı bir değişiklik izlenmedi (p=0,87). Gebeliğin 2. ve 3. timesterlerindeki ortalama GİB ölçümleri diğer ölçüm dönemleri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak düşük bulundu(p<0,05). İkinci ve 3. timesterlerdeki ortalama SKK ölçümleri diğer ölçüm dönemleri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak yüksek bulundu(p<0,05). Ayrıca gebe kadınların koroid kalınlığı aynı yaş grubunda 24 gebe olmayan kadın ile karşılaştırıldı ve istatistiksel olarak anlamlı olmasa da ortalama 25 mikron daha fazla bulundu(p=0,086). Subfoveal koroid kalınlığındaki bu artış daha fazla sayıda gebe ile daha uzun süreli takip yapılarak kontrol edilmelidir.
Anestezi uzmanlarının sünnet vakalarında uyguladıkları anestezi yöntemleri: Ulusal anket çalışması
Çalışmamızda Türkiye genelinde çalışan anestezi uzmanlarının sünnet vakalarında uyguladıkları anestezi yöntemlerindeki tutum ve davranışlarını ile bunların uygulamaya yansımasını araştırmayı amaçladık. Bu amaçla hazırladığımız anket ile ülkemizdeki anestezi uzmanlarının sünnet operasyonları için seçtiği anestezi uygulama yöntemleri ve uygulanan ilaçları saptarken, preoperatif istenen rutin tetkikler, intraoperatif monitorizasyon yöntemleri, postoperatif analjezi yöntemleri ile sık karşılaşılan komplikasyonların da belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız Bülent Ecevit Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu izni (Toplantı karar no:2012/10, tarih:02.05.2012 ) alındıktan sonra 15 Mayıs 2012 ve 01 Temmuz 2012 tarihleri arasında uygulandı. Anket verileri, anket formlarının elektronik veri tabanı üzerinden elektronik veri formu yoluyla elde edildi. Anket toplam 20 sorudan oluşmakta olup A bölümünde demografik verileri içeren 5 soru, B bölümünde sünnet anestezisi yöntemlerini ve komplikasyonları içeren 13 soru, C bölümünde postoperatif analjezi yöntemlerini içeren 1 soru ve D bölümünde monitörizasyon yöntemlerini içeren 1 soru bulunmaktadır. Elde edilen veriler, İstatistiksel değerlendirme SPSS 18.0 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) programı kullanılarak yapıldı. Tanımlayıcı istatistikler sayı ve yüzde olarak ifade edildi. Gruplar arasındaki farklılıklar ve değişkenler arasındaki ilişkiler Ki-kare testi ile incelendi. Sonuçlar % 95 güven aralığında değerlendirildi. Veriler anketimize katılmayı kabul eden 206 anestezi uzmanının yanıtları ile elde edilmiştir. Çalışmamızda ankete yanıt veren anestezi uzmanlarının %47,6 oranında 31-40 yaş aralığında, %56,3'ünün erkek olduğu, en fazla katılımın % 29,1 oranında Marmara bölgesinden ve %49,5 oranı ile en fazla Üniversite Hastanelerinden olduğu gözlendi. Sünnet operasyonlarının % 21,8 oranında çocuk cerrahisi ve üroloji bölümlerince gerçekleştirildiği ve operasyonun %31,6 oranında 3-6 yaş aralığında gerçekleştirildiği belirlendi. Preoperatif istenen rutin laboratuar tetkiklerinin %41,7 oranında tam kan sayımı + koagülasyon testlerinden oluştuğu saptandı. En sık kullanılan anestezi yönteminin laringeal maske (%9,7) uygulaması olduğu saptandı. Genel anestezi ve sedoanaljezi uygulamalarına ilave olarak bölgesel anestezi yöntemlerinin %37,4 sıklıkla kullanıldığı ve kaudal bloğun daha fazla tercih edildiği saptandı. Kaudal veya dorsal penil sinir bloğu uygulamalarında %31,6 oranında ultrason kullanıldığı ve sıklıkla bupivakain tercih edileceği gözlendi. Sedoanaljezi uygulamalarında en fazla midazolam + ketamininin (%11,7) tercih edildiği saptandı. Komplikasyonların dağılımına bakıldığında en fazla kanama (%22,3) ardından bronkospazm veya laringospazm (%17) ile karşılaşıldığı belirlendi. Postoperatif analjezi için en fazla parasetamol'un (%17,5) tercih edildiği saptandı. Anestezi veya sedoanaljezi uygulamalarında tercih edilen monitörizasyon yöntemlerinin dağılımına bakıldığında ASA standart monitörizasyonun %20,2 oranında tercih edildiği gözlendi. Çalışmaya katılım dikkate alındığında bu anket, sünnet vakalarına uygulanan anestezi yöntemleri konusunda tek başına yeterli olmamasına rağmen konuya dikkat çeken bir ön çalışma olarak kabul edilmelidir. Bunun yanı sıra uluslararası öneriler çerçevesinde geliştirilmiş günübirlik cerrahilerde anestezik yaklaşım protokollerinin toplumumuzun sosyo-kültürel yapısı ile uyumlu olacak biçimde uygulanabilmesine yönelik sünnet olgularında ulusal standart anestezi protokollerinin geliştirilmesine ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Anestezi Uzmanı, Sünnet Vakalarında Anestezi Uygulamaları, Anket
Anjiotensin konverting enzim inhibitörleri ile anjiotensin reseptör blokörlerinin kırık iyileşmesine olan etkisi
Renin-Anjiotensin Sistemi (RAS) vücutta kan basıncı ve sıvı-elektrolit modülasyonunun önemli belirleyicilerindendir. Bu sistemin çeşitli dokularda bulunan spesifik reseptörlerine bağlanarak arteryel vazokonstrüksiyonu ve böbrekten suyun emilimini sağlayıp kan basıncını arttırdığı, hücre çoğalmasını, farklılaşmasını, yenilenmesini arttırdığı, iltihabi yanıt artışı sağladığı, programlanmış hücre ölümü ve yeni damar oluşumunu indüklediği çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. RAS'ın kemik hücreleri üzerinde de reseptörlerinin olduğunun gösterilmesi sonrasında, RAS' ın kemik hücre yapısı ve mineralizasyonunu üzerine potansiyel etkileri son yıllarda araştırma konusu olmuştur. Ancak bu sistemin kırık iyileşmesi üzerine olan etkileri hakkında literatürde halen yeterli çalışma ve bilgi birikimi yoktur. Bununla birlikte dünyada ve ülkemizde hipertansiyon sıklığı gittikçe artmakta ve bu hastalığın tedavisinde kullanılan yeni kuşak ilaçlar arasında RAS'ı inhibe eden veya bu sistemin reseptörlerini bloke ederek çalışmasını engelleyen ilaçlar da yüksek oranlarda kullanılmaktadır. Bu kullanıma bağlı olarak kemik metabolizması etkilenmekte, buna paralel olarak hipertansif hastalarda meydana gelebilecek olan kırıkların iyileşme mekanizmalarının da etkilenebileceği düşünülmektedir. Bu çalışmayı yapmaktaki amacımız; hayvan modelinde Anjiotensin-Konverting Enzim (ACE) inhibitörü ve Anjiotensin Reseptör Blokörünün (ARB) kırık iyileşmesine etkisi olup olmadığını; varsa bu etkinin kırık iyileşmesinin hangi dönemlerinde ortaya çıktığını objektif bulgularla göstererek, antihipertansif tedavi ajanı olarak bu ilaçları kullanan hastalarda oluşabilecek kırıkların iyileşme paterninin, kullanılan antihipertansif tedavi protokolünden nasıl etkilenebileceğine dair ipuçları elde etmektir. Çalışmamızda 108 adet Wistar-Albino cinsi erkek rat; Kontrol grubu, ACE İnhibitörü verilen grup ve ARB verilen grup olmak üzere eşit sayıda 3 gruba ayrıldı. Genel anestezi altında tüm ratların sol femur orta 1/3 diafizer kısmında açık yöntemle transvers kırık oluşturulup, intramedüller fiksasyonla tespit yapıldı. Ardından tüm ratlar doğal yaşam alanlarına bırakılıp, ACE grubunun içme suyuna 10 mg/kg dozunda Enalapril, ARB grubunun içme suyuna ise 10 mg/kg dozda Losartan katıldı. Çalışmanın 2 ve 5. haftalarında ratlar sakrifiye edilerek radyolojik ve histolojik olarak kırık iyileşmesi değerlendirildi. Radyolojik olarak Lane-Sandhu tarafından tariflenen metod kullanıldı. Radyolojik olarak 2. hafta skorları; ACE inhibitörü grubunda 1.80 ± 0.63, ARB grubunda 1.90 ± 0.73, Kontrol grubunda 0.80 ± 0.42 olarak bulundu. 2. haftada üç grubun skorları arasındaki fark anlamlı bulundu (p=0.001). Kontrol grubu skoru, ACE inhibitörü grubuna (p=0.003) ve ARB grubuna (p=0.003) göre anlamlı derecede düşük bulundu. 5. hafta skorları ACE inhibitörü grubunda 2.89 ± 0.60, ARB grubunda 1.89 ± 0.60, Kontrol grubunda 1.67 ± 0.50 olarak saptandı. 5. haftada da üç grubun skorları arasındaki fark anlamlı bulundu (p=0.001). Kontrol grubu skoru, ACE inhibitörü grubuna (p=0.001) ve ARB grubuna (p=0.001) göre anlamlı derecede düşük bulundu. Histolojik olarak 2. hafta skorları; ACE inhibitörü grubunda 2.13 ± 0.83, ARB grubunda 2.63 ± 0.51, Kontrol grubunda ise 1.38 ± 0.74 olarak bulundu. 2. haftada üç grubun skorları arasındaki fark anlamlı bulundu (p=0.015). Kontrol grubu skoru, ARB grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p=0.007). 5. hafta skorları ACE inhibitörü grubunda 7.70 ± 0.48, ARB grubunda 5.88 ± 1.64, Kontrol grubunda 5.00 ± 0.75 olarak bulundu. 5. haftada da üç grubun skorları arasındaki fark anlamlı bulundu (p=0.001). ACE inhibitörü grubunun skoru hem Kontrol grubu skoruna göre (p<0.001) hem de ARB grubu skoruna göre (p=0.016) anlamlı derecede yüksek bulundu. Bu öncül deneysel çalışmanın sonuçları, ACE inhibitörlerinin kırık iyileşmesi sürecini hızlandırdığını gösterdi. ARB' lerin ise kırık iyileşme sürecinde kısmen olumlu etki gösterdiği izlenmekle birlikte, sonuç üzerinde anlamlı etki yaratmadıkları saptandı. Anahtar Kelimeler: Kırık iyileşmesi, Anjiotensin Konverting Enzim İnhibitörü, Anjiotensin Reseptör Blokörü, Hipertansiyon, Rat femur
Lomber disk cerrahisinde insizyon büyüklüğünün ameliyat sonrası paraspinal adele iyileşmesine etkisi
Amaç: Subperiostal mikrodiskektomi tekniğinin kas koruyucu etkisinin ekartör ve insizyon büyüklüğü ile olan ilişkisi tartışmalı bir konudur. Bu çalışmada subperiostal mikrodiskektomi tekniğinde daha küçük insizyon ve daha küçük ekartör kullanımının adele iyileşmesi ve yaşam kalitesi üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirürji Anabilim Dalı'nda lomber disk hernisi tanısı ile ameliyat edilen 100 hasta üzerinde uygulanan retroprospektif bir çalışmadır. Çalışmada 2 ayrı grup oluşturulmuş olup her iki grubun postoperatif lomber MR görüntüleri karşılaştırılarak sonuca varılmıştır. Hastalar 2 cm'den büyük standart orta hat insizyonu ve büyük ekartör (Taylor ve büyük Caspar) uygulanarak konvansiyonel subperiostal lomber mikrodiskektomi yapılanlar ve 2 cm'den küçük standart orta hat insizyonu ve küçük ekartör (mini Caspar) uygulanarak konvansiyonel subperiostal lomber mikrodiskektomi yapılanlar olmak üzere 2 ayrı gruba ayrılmıştır. MR görüntüleme, kas boyutunda azalma ve yağ birikiminde artmayı gösterdiğinden, bu araştırma için tercih edilen yöntem olmuştur. Bulgular: Cerrahi sonrası her iki grup arasında cinsiyet, yaş ,sistemik hastalıkların ,erken ya da geç mobilizasyonun paraspinal adele atrofisi üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı tespit edilmiştir. Cerrahide kullanılan ekartörün ve insziyonun büyüklüğünün paraspinal adele atrofisi üzerine anlamlı şekilde etksinin olduğu gözlenmiştir (p:0.001). Küçük ekartör ve insizyon kullanılan grupta hastaların % 60'ında atrofi tespit edilmemiştir. % 28'inde hafif atrofi , % 10'unda orta atrofi ve % 2'sinde ağır atrofi tespit edilmiştir. Büyük ekartör ve insizyon kullanılan grupta ise hastaların % 28'inde atrofi izlenmemesine rağmen % 26'sında hafif atrofi , % 36'sında orta atrofi ve % 10'unda ağır atrofi tespit edilmiştir. Sonuç: Peroperatif doku travmasının, daha sonraki kas denervasyonu ve atrofisi ile ilişkili olabileceği bilinmektedir. Bu çalışmada kas atrofisi gelişmesinin en aza indirilebilmesi, mikrodiskektominin küçük retraktör ve küçük insizyon kullanılarak yapılması sonucunda kas dokusunu koruyucu özelliğinden kaynaklandığını düşündürmektedir. Bu durum da, lomber disk hernisi tedavisinde bu tekniklerin kullanımını teşvik etmektedir.
Ratlarda flep yaşayabilirliğine ozon gazının etkisi: Deneysel çalışma
Bu çalışmanın temel amacı, ozon gazının rekonstrüksiyon amaçlı uygulanan fleplerde, flep yaşayabilirliğine etkisini ortaya koymak ve ozon terapi yöntemlerinden hangisinin daha faydalı olduğunu belirlemektir. Literatürde yara iyileşmesi ve flep yaşayabilirliği ile ilgili birçok çalışma mevcuttur. Bu çalışmalarda değişik ajanlar kullanılmıştır. Ozon gazının antioksidan, reperfüzyon ve immünomodülatör etkinliği birçok çalışmada çalışılmış olup, başarılı sonuçlar alınmıştır. Literatürde ozon gazının flep yaşayabilirliğindeki etkisini gösteren bir çalışma mevcut değildir. Bu çalışmada, ozon gazının flep yaşayabilirliğine özellikle antioksidan ve reperfüsyon sağlayıcı etkileri ile olumlu yönde katkı sağlayacağı düşünülmüştür. Bu amaçla yapılan çalışmada 40 adet sıçan rastgele 4 gruba bölündü; 1.Grup kontrol (n=10): Herhangi bir ajan cerrahi sonrası uygulanmadı. Bir haftanın sonunda ratlar sakrifiye edildi. 2.Grup bitkisel yağ (n=10): Postoperatif dönemde, bitkisel yağ ile nemlendirilmiş gazlı bezle, 7 gün boyunca, günlük pansmanlar gerçekleştirildi. Bir haftanın sonunda ratlar sakrifiye edildi. 3.Grup ozon gazı ile perokside edilmiş bitkisel yağ (n=10): Postoperatif ozonla perokside edilmiş bitkisel yağ ile nemlendirilmiş gazlı bezle, 7 gün boyunca günlük pansumanlar gerçekleştirildi. Bir haftanın sonunda ratlar sakrifiye edildi. 4. Grup hemoozonterapi (n=10): Postoperatif rektal yoldan 7 gün boyunca, günde bir kez, hemoozonterapi uygulandı. Bir haftanın sonunda ratlar sakrifiye edildi. Sıçanlar postoperatif 7. günde sakrifiye edildikten sonra makroskobik ve histopatolojik açıdan değerlendirildi. Yaşayan yüzey flep ölçümleri yapıldığında; grup 4'de anlamlı olarak diğer 3 gruba göre en düşük flep nekroz oranlarının olduğu görüldü. Grup 1'de en düşük yaşam oranları varken, grup 2-3'de grup 1' e göre daha yüksek yaşam oranları görülmüş ancak kendi aralarında anlamlı bulunamamıştır. Histopatolojik skorlama puanları değerlendirildiğinde gruplar arasında istatiksel fark bulunmadı. Sonuç olarak çalışmada kullanılan ozon gazının hedeflenen antioksidan ve reperfüzyon etkileri sonucu flep yaşayabilirliğini olumlu etkilediği bulunmuştur. Bitkisel yağ ile ozon gazı ile perokside edilmiş bitkisel yağ arasında flep viabilitesine etki açısından fark bulunmamıştır. Hemoozonterapi yöntemi ile yapılan uygulamada en yüksek oranda fayda sağlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Ozon gazı, ozonlu yağ, ozon hemoterapi, flep, flep viabilitesi, flep perfüzyonu.