Fırat University
Anabilim Dalı

Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Fırat University

289

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Depresif bozukluğu veya anksiyete bozukluğu olan, aktif tedavisi devam eden hastalarda pankreas beta hücre rezervi tespiti ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılması

Depresif Bozukluk ve Anksiyete Bozukluğu en sık görülen psikiyatrik hastalıklardandır. Tedavilerinde Antidepresanlar önemli bir yere sahiptir. Çalışmalar, Antidepresanların kullanım sıklığının artması nedeniyle kilo alımı, diyabet, hiperlipidemi gibi çeşitli metabolik yan etkilerin ortaya çıkabileceğini göstermiştir. Bu tez çalışmasının amacı, depresif bozukluğu veya anksiyete bozukluğu olan ve güncel kullanım sıklığı giderek artan antidepresan ilaç kullanan hastalarda pankreas beta hücre rezervinin belirlenmesi ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılırmasıdır. Çalışmaya psikiyatri polikliniğine başvuran ve aktif tedavisi devam eden 60 hasta dahil edildi. 60 kişiden oluşan sağlıklı kontrol grubu, endokrinoloji polikliniğine rutin kontrol amacıyla başvuran ve herhangi bir tıbbi hastalığı olmayan kişilerden oluşturuldu. Verilerin analizinde ki-kare analizi (Pearson Chi-kare), Kolmogorov-Smirnov testi, student t-testi, Mann Whitney-U testi, Spearman Korelasyon testi kulanılmıştır. Verilerin analiz edilirken SPSS 22 program paketi kullanılmıştır. Anlamlılık değeri p≤ 0.05 olarak alınmıştır. Vaka grubunun kilo, VKİ, bel çevresi, boyun çevresi, kalça çevresi değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Vaka grubunun HOMA-IR, insülin, C-peptit değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Ancak vaka ve kontrol grupları arasında AKŞ ve HbA1c değerleri açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05) Vaka grubunun T. kolesterol ve LDL değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Bununla birlikte HDL, TG, VLDL açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Vaka grubunun kalp hızı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001). Korelasyon analizinde kilo ile VKİ, bel çevresi, bel/boyun, bel/kalça, insülin ve C-peptit arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulundu. Sonuç olarak; depresif bozukluğu veya anksiyete bozukluğu olan, aktif tedavisi devam eden hastaların çoğunda metabolik belirteçlerde anlamlı düzeyde artış saptanmıştır. Obezite, insülin direnci, hiperlipidemi, prediyabet ve diyabet açısından yüksek risk faktörlerine sahip vakaların yakından izlenmesinin faydalı olacağına inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Antidepresanlar, Pankreas beta hücresi, Metabolik belirteçler

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıAntidepresif ajanlar+5
Kamer Kaya
Fırat University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alkol bağımlılarında üstbiliş ve bilinçli farkındalık, stresle başa çıkma, öfke ve agresyonla ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada alkol bağımlılığı olan hastalarda üstbiliş işlevleri, bilinçli farkındalık, stresle başa çıkma, öfke ve agresyonlarının araştırılması ayrıca üstbilişin diğer ölçeklerle ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya DSM-5'e göre Alkol Kullanım Bozukluğu (AKB) tanısı almış hasta grubu (n=72) ile herhangi bir psikiyatrik tanısı bulunmayan kontrol grubu (n=71) dahil edilmiştir. Çalışmada sosyodemografik veri formu, Alkol Kullanım Bozuklukları Tanıma Testi (AKBTT), Üstbiliş Ölçeği-30 (ÜBÖ-30), Bilinçli Farkındalık Ölçeği (BİFÖ), Stresli Durumlarla Başa Çıkma Envanteri Kısa Formu (SDBÇE-21), Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzı Ölçeği (SÖ-ÖİTÖ) ve Buss-Perry Agresyon Ölçeği (AÖ) kullanılmıştır. Bulgular: AKB grubunda ÜBÖ-30, SDBÇE-21ölçeği duygusal ve kaçınmacı başa çıkma, SÖ-ÖİTÖ sürekli öfke, öfke dışa ve öfke içte ve AÖ puanları kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p=0,018, p<0,001, p=0,001 ve p=0,001, p<0,001). Kontrol grubunda bilinçli farkındalık ve çözüme dönük başa çıkma anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,002, p=0,047). Gruplar arasında ÜBÖ-30 ile diğer ölçeklerin korelasyon katsayılarının karşılaştırılmasında AKB grubunda ÜBÖ ile çözüme dönük başa çıkma, sürekli öfke ve fiziksel agresyon arasında farklılık saptanmıştır (sırasıyla z=-2,391; p=0,017, z=2,035; p=0,042 ve z=2,120; p=0,034 ). Sonuç: AKB'da uyum bozucu üstbilişlerinin, öfke ve agresyonlarının yüksek olduğu, farkındalıklarının düşük olduğu ve stresle başa çıkmalarının uyumsuz olduğu görülmüştür. Ayrıca üstbiliş ile çözüme dönük başa çıkma, sürekli öfke ve fiziksel agresyon ilişkisinin AKB grubuna özgü olabileceği düşünülmüştür.

Alkol bağımlılığıBağımlılıkBaşa çıkma+4
Neslihan Kara
Düzce University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bipolar bozukluk tanılı hastalarda sirkadiyen ritim nöropeptid düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Daha önce yapılmış pek çok çalışma ile bipolar bozuklukta sirkadiyen ritmin bozulduğuna dikkat çekilmiştir. Bu durum BPB'nin etiyolojisinde sirkadiyen ritim bozukluklarının da olabileceğini akla getirmiştir. Bizde çalışmamızda bipolar bozukluk ötimik dönem tanılı hastalarda sirkadiyen ritim ile ilgili nöropeptid markerları olarak bilinen somatostatin (SST), nöropeptid-Y (NPY), arginin vazopressin (AVP), vazoaktif intestinal peptid (VIP) ve kortizol düzeylerini incelemeyi amaçladık. Yöntem: DSM-5'e göre bipolar bozukluk ötimik dönem tanısı konmuş 39 hasta ve 38 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Gaziantep Üniversitesi Biyokimya Laboratuvarı'nda serum somatostatin (SST), nöropeptid-Y (NPY), arginin vazopressin (AVP), vazoaktif intestinal peptid (VIP) ve kortizol ölçümleri yapıldı. Bulgular: Bipolar bozukluk ötimik dönem hastaları ile kontrol grubu arasında SST, NPY, VIP, AVP ve kortizol düzeyleri karşılaştırıldığında; SST, NPY, VIP ve kortizol düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü (p = 0.001, p = 0.001, p = 0.001, p = 0.001). Korelasyon analizine göre ise SST düzeyleri VIP ve AVP ile pozitif yönde yüksek doğrusal korelasyona sahipti (VIP için r = 0.777, p = 0.001 ve AVP için r=0.574, p = 0.001). Sonuç: Bipolar bozukluklu ötimik dönem hastalarında SST, NPY, VIP, AVP ve kortizol düzeyleri, daha önce yapılan çalışmaların birçoğuyla karşılaştırıldığında kontrol grubuna göre daha düşük olduğu bulunmuştur. Önceki araştırmalarda, sirkadiyen ritm ile ilişkili nöropeptid belirteçlerinin davranış, uyku, anksiyete ve ilgili hipotezler üzerine etkileri hakkında veri elde edilmiştir. Literatürdeki bu çalışmaların ışığı altında, çalışmamız, bipolar bozukluk ötimik dönem tanılı hastaların klinik özelliklerinde görülen davranış ve uyku bozukluklarının nedenlerinden birinin sirkadiyen ritim ile ilişkili nörpeptid düzeylerinde azalma ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmamız bipolar bozukluğun ötimik evresinde SST, NPY, VIP, AVP ve kortizol düzeylerini birlikte inceleyen ilk araştırmadır ve bu nedenle literatüre önemli katkıda bulunabilir.

ArjininBipolar bozuklukHidrokortizon+5
Emrah Yıldız
Gaziantep University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Major depresif bozukluk tanılı hastalarda erken dönem uyumsuz şemaların incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada; Ruh Sağlığı ve Hastalıkları kliniğine başvuran major depresif bozukluk tanısı almış hastalar ile sağlıklı kontrol grubu karşılaştırılarak, erken dönem uyumsuz şemaların depresif belirtiler ve belirti şiddeti ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Hastanesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'ne başvuran, major depresif bozukluk (MDB) tanısı alan 73 kişi ve 73 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara DSM-5 için Yapılandırılmış Klinik Görüşme, sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, Young Şema Ölçeği-Kısa Form 3 uygulanmıştır. Bulgular: MDB tanılı bireylerde, erken dönem uyumsuz şema puanlarının tüm alt boyutları anlamlı düzeyde yüksek bulundu. MDB tanılı grupta BDÖ ve YŞÖ puanları arasındaki ilişki incelendiğinde ekonomik dayanıksızlık puanı ile düşük, bağımlılık, boyun eğicilik, terk edilme, duygusal yoksunluk, duygusal bastırma, yetersiz özdenetim, kuşkuculuk, kendini feda, cezalandırıcılık puanları ile orta, başarısızlık, sosyal izolasyon, kusurluluk, karamsarlık+dayanıksızlık puanları ile yüksek düzeyde pozitif korelasyon olduğu bulundu. BDÖ skorlarını açıklamada sadece karamsarlık+dayanıksızlık alt ölçek skorları etkili bulunurken, YŞÖ başarısızlık şema puanlarının depresyon tanı riskini 1,171 kat arttırdığı bulundu. MDB tanılı bireylerde yineleyici ölüm düşüncesi riskini terk edilme skorlarının 1,220 kat ve duygusal bastırma skorlarının 1,192 arttırdığı bulundu. Sonuç: Bu sonuçlar, MDB tanısında bireyin yaşam öyküsü, erken dönem uyumsuz şemaların önemini vurgulamaktadır. Depresyon ve özkıyım davranışlarında erken dönem uyumsuz şemaların rolünü aydınlatmak için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Depresyon, Şema, Young Şema Ölçeği Kısa Formu, Depresif Belirti Şiddeti, İntihar

Meltem Gürer Coşkuner
Zonguldak Bülent Ecevit University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi öğrencilerinde sosyal medya bağımlılığı, yalnızlık düzeyi ve intihar olasılığı ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi öğrencilerinde sosyal medya bağımlılığı, yalnızlık düzeyi, siber mağduriyet ve intihar olasılığı ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi'nde öğrenim gören 1208 öğrenci dahil edilmiştir. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği-Yetişkin Formu, SELSA-S Sosyal ve Duygusal Yalnızlık Ölçeği, Üniversite Öğrencileri için Siber Mağduriyet Ölçeği Uygulama Formu ve İntihar Olasılığı Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda üniversite öğrencilerinde, sosyal medya bağımlılığı, yalnızlık düzeyi, siber mağduriyet ve intihar olasılığı arasında pozitif ilişkiler saptandı. Yalnızlık düzeyleri yüksek bireylerin sosyal medya bağımlılığı puanlarının ve siber mağduriyete uğrama riskinin fazla olduğu görülmüştür. Yalnızlık düzeyi ve siber mağduriyet arttıkça öğrencilerde intihar olasılığının da anlamlı derecede arttığı saptanmıştır. Çalışmamızda erkek cinsiyet ve daha önce intihar girişimi öyküsünün intihar olasılığı açısından riskli faktörler olduğu görülmüştür. Sonuçlar: Bu sonuçlar, üniversitesi öğrencilerinde sosyal medya bağımlılığı, yalnızlık düzeyi ve siber mağduriyetin intihar olasılığı açısından önemini vurgulamaktadır. Üniversite öğrencilerinde sosyal medya kullanımı, yalnızlık algısı ve siber mağduriyet ilişkisini ve nedenlerini saptayabilmek bizlere intiharı önleme açısından önemli bir alan sağlayacaktır.

Elif Güntülü Bölek
Zonguldak Bülent Ecevit University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alkol bağımlılığında beyin ödül sistemi ve volümetrik incelemeleri

Alkollü içkiler insanlık tarihi kadar eski olup çok çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Bazen kültürel ve dini sebeplerle kullanımı teşvik edilmiş bazen de yasaklanmıştır. Alkollü içkilerin zararlı kullanımının tanımlanması ve bir hastalık olarak görülmesi ise ancak yakın zamanda mümkün olmuştur. Alkol kullanım bozukluğu (AKB) DSM-5 ile hayatımıza giren hem bağımlılık hem de kötüye kullanım kavramlarını içeren bir tanıdır. AKB prevalansı ülkemizde erkeklerde %8,1 kadınlarda ise %1,7 olarak belirtilmiştir ve giderek daha da yaygınlaşmaktadır. AKB etyolojisinde biyopsikososyal etmenler rol oynamaktadır. AKB'nun başlamasında ve sürdürülmesinde beyin ödül sistemi olarak adlandırdığımız kortikal ve subkortikal birçok yapıyı içeren sistem etkin rol oynamaktadır. Sunduğumuz tez çalışmasında AKB olan 15 vaka ve 17 sağlıklı kontrol; toplam beyaz cevher, toplam gri cevher, nükleus akkumbens, amigdala ve hipokampüs hacimleri açısından karşılaştırıldı. Sağ hipokampüs hacmi AKB olan grupta anlamlı düzeyde azalmış olarak bulundu. Toplam beyaz cevher hacmi ve sağ amigdala hacmi AKB grubunda artmışken, incelenen diğer bölgeler AKB grubunda daha düşük olarak saptandı. Ancak bu hacimsel değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı farklılık oluşturacak düzeyde değildi. İncelenen bölge hacimleriyle ilgili literatürde farklı bulgular bildirilmiştir. Çalışmamız hacimsel değişikleri daha önceden yapılan çoğu çalışmayla tutarlı bir şekilde bulmuştur. Ancak katılımcı sayısının az olması gibi kısıtlılıklar nedeniyle istatistiksel olarak güçlü bulgular sunma konusunda yetersiz kalmıştır. Çalışma çıktılarının daha net olması ve genellenebilmesi için daha fazla katılımcıyla yürütülen ve değerlendiricilerin etkisinin minimuma indirildiği tasarımlar gereklidir.

Alkol bağımlılığıAlkolizmBeyin+3
Muhammed Fatih Tabara
Fırat University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Unipolar depresyon tanılı beliren yetişkinlerde umutsuzluk, başa çıkma becerileri ve intihar düşüncesinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, unipolar depresyon tanısı almış bireylerde umutsuzluk, başa çıkma stratejileri ve intihar düşüncesi değişkenlerini yaş bağlamında incelemek ve özellikle 18–25 yaş grubunu kapsayan beliren yetişkinlik dönemine özgü psikososyal riskleri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'ne başvuran ve SCID-5 ile unipolar depresyon tanısı alan 128 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılar, 18–25 yaş arası beliren yetişkinlik (n=64) ve 26–65 yaş arası diğer grup (n=64) olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, İntihar Düşüncesi Ölçeği ve COPE uygulanmış; veriler analiz edilmiştir. Bulgular: Beliren yetişkinlik grubunda depresyon, umutsuzluk ve intihar düşüncesi düzeylerinin diğer gruba göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu; başa çıkma stratejileri açısından da gruplar arasında farklılıklar saptanmıştır. Beliren yetişkinler aktif başa çıkma ve dinsel başa çıkma gibi işlevsel stratejileri daha az kullanırken, mizah temelli stratejileri daha sık tercih etmiştir. Ayrıca, bu grupta depresyonun erken başlaması intihar düşüncesi ile ilişkili bulunmuştur. Cinsiyet, medeni durum, tedavi alma durumu, yatış öyküsü ve ailede ruhsal hastalık öyküsü gibi değişkenlerin de ölçek puanlarını etkilediği belirlenmiştir. Sonuçlar: Bu bulgular, beliren yetişkinlik döneminin ruhsal açıdan daha kırılgan olduğunu ve yaşa özgü psikiyatrik değerlendirme ve müdahale yaklaşımlarına ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir. Elde edilen veriler, başta erken tanılama ve psikoeğitim olmak üzere yaşa özel ruh sağlığı hizmetlerinin geliştirilmesi açısından önemli katkılar sunmaktadır.

Nilay Turan
Zonguldak Bülent Ecevit University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme kanseri tanılı hastalarda psikolojik dayanıklılık ve sosyal destek düzeyinin beden algısı, benlik saygısı ve özkıyım riski ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada; Meme kanseri tanılı hastaların psikolojik dayanıklılık, sosyal destek düzeyi, beden algısı ve benlik saygısının öz kıyım riski ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, meme kanseri tanılı 73 hasta ve 73 sağlıklı gönüllü olmak üzere toplam 146 kişi katılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Envanteri (BDE), Beck Anksiyete Envanteri (BAE), Rosenberg Benlik Saygısı Envanteri- Benlik Saygısı Alt Ölçeği, İntihar Düşüncesi Ölçeği (İDÖ), Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (YPDÖ), Sosyal Destek Düzeyi Ölçeği (SDDÖ) uygulanmıştır. Bulgular: Meme kanseri grubunun BDE puanlarının kontrol grubundan yüksek olduğu bulundu. Psikolojik dayanıklılık, sosyal destek, beden algısı, benlik saygısı ve intihar düşüncesi açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Kemoterapi, yaş ve evre bu parametrelere etkili değildi. Meme kanseri grubunda depresyon, anksiyete ve benlik saygısının; kontrol grubunda ise depresyonun ve benlik saygısının intihar riskini yordadığı saptandı. Meme kanseri grubunda depresyonu beden algısı ve anksiyetenin; kontrol grubunda ise benlik saygısı ve anksiyetenin yordadığı görüldü. Sonuç: Meme kanseri hastalarında özkıyım riskine karşı benlik saygısı, sosyal destek ve psikolojik dayanıklılık koruyucudur. Klinik değerlendirmelerde yalnızca depresyon değil bu faktörler de göz önünde bulundurulmalıdır. Psikososyal destek programlarının psikolojik dayanıklılığı ve sosyal desteği arttırmaya yönelik planlanması yaşam kalitesini yükseltip özkıyım riskini azaltabilir.

Bahar Şen Altun
Zonguldak Bülent Ecevit University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Panik bozukluğunun klinik bulguları ile kişilik özelliklerinin bilişsel yönü arasındaki ilişki

Amaç: Panik bozukluk hastalarında beden algılaması veya felaketleştirme düzeyi kişinin bilişsel çarpıtmaları ile ilişkilidir. Panik bozukluk hastalarının bedensel algılama, felaketleştirme düzeyleri ve bilişsel çarpıtmaları sağlıklı gönüllülere göre daha fazladır. Çekingen, bağımlı ve obsesif kompulsif kişilik özellikleri ile ilişkili bilişsel çarpıtmalar panik bozuklukta görülen bedensel algılama artışı ve felaketleştirme ile daha ilişkilidir. Bu çalışmada panik bozukluk hastalarının klinik bulguları, belirti alt tipleri, beden duyumlarına odaklanma ve felaket algısı ile hastanın kişilik özelliklerinin bilişsel yönü arasındaki ilişkinin saptanması ve sağlıklı kontrol grubundan farklarının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bülent Ecevit Üniversitesi'nde panik bozukluk tanısı ile takipli hastalar ve psikiyatrik hastalığı olmayan sağlıklı kontrol grubu araştırmaya alınmış, hastalar ve kontrol grubu bir psikiyatri uzmanı ya da uzmanlık öğrencisi tarafından görüşmeye alınarak ölçekleri doldurmaları istenmiştir. Panik bozukluk hastalarına klinik değerlendirme yapılarak eş tanılar belirlenmiş ve "sosyodemografik veri formu", "Beden Duyumları Ölçeği (BDÖ) " , "Felaketleştiren Bilişler Ölçeği (FBÖ)", "Kişilik İnanç Ölçeği (KİÖ)" ve "Panik Agorofobi Ölçeği (PAÖ) " doldurmaları istenmiştir. Aynı şekilde sağlıklı kontrol grubuna psikiyatrik görüşme yapılarak psikiyatrik hastalık varlığı dışlandıktan sonra sosyodemografik veri formu, BDÖ, FBÖ, KİÖ ve PAÖ doldurmaları istenmiştir. Panik bozukluğun klinik bulguları, alt tipleri, felaket algısıyla kişiliğin bilişsel yönü arasındaki ilişkiler ve bu özellikler açısından sağlıklı kontrol grubu ile farklar araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 50 PB hastası ve 50 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan hasta ve kontrol grubu BDÖ, FBÖ puanları ile karşılaştırıldığında her iki ölçek puanı da hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Gruplar KİÖ ölçeğinin alt puanları ile karşılaştırıldığında ise çekingen, bağımlı, pasif- ağresif, obsesif- kompulsif, narsisistik, paranoid, borderline kişilik özellikleri açısındanhasta ve kontrol grubu arasındaki farkın anlamlı olduğu görülmüştür. Hasta ve kontrol grubunda KİÖ'nun BDÖ ve FBÖ ile korelasyonuna bakıldığında ise bağımlı, pasif- agresif, antisosyal, histrionik ve borderline alt puanları ile BDÖ puanları arasında veçekingen, obsesif, bağımlı, pasif- agresif, antisosyal, histrionik ve borderline kişilik alt puanları ile FBÖ puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Çalışmamızdaki hastalarda çekingen, obsesif, bağımlı, pasif- agresif, antisosyal, histrionik ve borderline kişilik alt puanları ile PAÖ puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür. Ayrıca hasta grubunda PAÖ puanları ile FBÖ ve BDÖ puanları karşılaştırıldığında ise gruplar arasındaki farkın anlamlı olduğu bulunmuş ve hastalarda felaketleştirme ve beden duyumlarına odaklanma davranışı arttıkça hastalık şiddetinin arttığı şeklinde yorumlanmıştır. Hasta grubunda FBÖ puanları ile BDÖ puanları karşılaştırıldığında ise aralarında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu, kişilerde feleketletirme düzeyi artıkça beden duyumlarına odaklanma davranışının arttığı düşüncesi oluşmuştur. Sonuç: PB hastalarında felaketleştirme ve beden duyumlarına odaklanma davranışı fazla olup bu bilişsel özellikler hastalık şiddetini arttırmaktadır. Hastalarda çekingen, bağımlı, pasif- ağresif, obsesif- kompulsif, narsisistik, paranoid, borderline kişilik özellikleri sağlıklı kişilere göre daha baskın olup hastalarda kişilik bozukluğunun varlığı felaketleştirme ve beden duyumlarında odaklanma gibi bilişsel belirtileri arttırmak suretiyle hastalığın şiddetini arttrmaktadır.

BilişKişilikKişilik özellikleri+3
Emine Mutlu
Zonguldak Bülent Ecevit University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bir üniversite hastanesi psikiyatri kliniğine başvuran ve cinsel istismar öyküsü bulunan kadın hastaların MMPI profilleri ile başa çıkma tutumlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada; Ruh Sağlığı ve Hastalıkları kliniğine başvuran ve cinsel istismar öyküsü bulunan kadın hastaların MMPI profilleri ile başa çıkma tutumlarını değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Psikiyatri kliniğine başvuran ve cinsel istismar öyküsü bulunan 50 kadın hasta ile bulunmayan 50 kadın hasta ile görüşülmüştür. Katılımcıların doldurduğu demografik veri formu, MMPI testi ile COPE ölçeği değerlendirilmiştir. Bulgular: Cinsel istimara maruz kalan kadınların sosyoekonomik olarak daha düşük seviyede oldukları; alkol, madde ve sigara kullanımının daha sık olduğu; işlevsel olmayan başa çıkma yöntemlerini tercih ettikleri; depresif, anksiyöz ve sosyal olarak içe dönük kişilik özellikleri taşıdıkları saptanmıştır. Ayrıca ilişki yoluyla ve tanıdık tarafından istismar edilen ve cinsel kötüye kullanımdan dolayı kendisini suçlayan katılımcıların yaşadıkları istismar olayı ile psikiyatriye başvurusu arasındaki ilişkinin daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Tüm bulgular birlikte değerlendirildiğinde; psikiyatri kliniğine her türlü şikayetle başvuran kadın hastada istismar öyküsünün sorgulanması gerektiği düşünülmüştür. Ayrıca istismar öyküsü bulunan kadın hastaların anamnezleri alınırken istismarın özelliklerinin, yaşadıkları olaydan dolayı suçluluk hissedip hissetmediklerinin, kişilik özelliklerinin ve başa çıkma yöntemlerinin ayrıntılanmasının klinisyenin bu hastalara yaklaşımında faydası olacağı kanaatine varılmıştır. Anahtar Sözcükler: Başa çıkma tutumları, cinsel istismar, kadın, kişilik, MMPI.

Başa çıkmaHastanelerHastaneler-üniversite+5
Ataman Sivaslı
Zonguldak Bülent Ecevit University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üniversite öğrencilerinin alkol ve madde kullanımına yönelik tutumları ve damgalama

Amaç: Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde önemli bir sorun teşkil eden alkol ve madde bağımlılığı genç popülasyonda giderek artan oranda görülmektedir. Genel olarak ruhsal rahatsızlıklara karşı yapılan damgalama alkol madde kullanımına yönelik de oldukça sık görülmektedir. Bu çalışmada da üniversite öğrencilerinin alkol madde kullanımına yönelik tutum ve davranışlarından yola çıkarak, kendi aralarında bu tür bozukluğu olanlara karşı damgalayıcı tutumlarını araştırmak olmuştur. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Bilimleri Kampüsünde okuyan öğrenciler arasında internet üzerinden form doldurularak anket şeklinde bilgi toplanarak yapılmıştır. Bulgular: Yapılan Michigan Alkol tarama testi sonuçlarına göre alkol kullananların %74,3'ü "sorunsuz içici" kategorisinde %22,9'u "alkolü kötüye kullandıkları"; %2,6'sı ise alkol bağımlılığı seviyesinde oldukları görülür. Kullanıcıların %91,2'si düşük düzeyde sigara bağımlı; %6,8'i orta düzeyde bağımlı iken, %1,9'u yüksek düzeyde bağımlıdır. Katılımcıların sadece %4,3'ü sıfır düzeyde damgalayıcı tutum içinde olmuş, geri kalan %95,7'si damgalayıcı bir tutum sergilemiştir. Damgalamanın en üst seviyesi olan 21 puan, %14 ile en fazla çıkan tutum olmuştur. Sonuç: Alkol kullanımı konusunda sorunsuz içicilik ön planda; madde bağımlılığı düşük seviyede ve alkol ve madde kullananlara ilişkin damgalayıcı bir tutum hâkimdir.

Alkol içmeAlkolizmBağımlılık+4
Merve Yılmaz Kaya
Zonguldak Bülent Ecevit University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psoriasis tanılı hastaların bağlanma stilleri ile çocukluk çağı travmatik yaşantılarının ilışkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar kliniği tarafından psöriasis tanısı ile takip edilen hastaların, bağlanma stilleri ile çocukluk çağı travmatik yaşantılarının ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Aynı zamanda, çalışmaya katılan hastaların değerlendirme esnasındaki kaygı ve çökkünlük düzeyinin, çocukluk çağındaki travmatik geçmişleri ve romantik ilişkilerinde sergiledikleri bağlanma stilleri ile ilişkisini saptamak çalışmanın diğer amacıdır. Gereç ve Yöntem: 10.01.2019 ile 09.01.2020 tarihleri arasında Deri ve Zührevi Hastalıklar kliniği tarafından psöriasis tanısı ile takip edilen 92 hasta arasından, çalışmamıza katılmayı kabul etmeyen ve verileri eksik olan 42 kişi değerlendirmeye alınmamıştır. Araştırmaya toplam 50 psöriasis tanısı olan hasta dahil edilmiştir. Araştırma verisi 10.01.2019 ile 10.01.2020 tarihleri arasında çalışmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden hastalardan "Sosyo-Demografik Veri Formu", "Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği", "Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-2", "Beck Depresyon Ölçeği" ve "Beck Anksiyete Ölçeği" doldurmaları istenmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaşları 19-62 arasında değişmektedir, ortalama yaş 37,0±10,0 şeklindedir. Eğitim durumları en düşük "okuma yazma bilmiyor", en yüksek "yüksekokul-üniversite mezunu" arasında değişmekte ve büyük kısmı lise mezunu ve yüksekokul-üniversite mezunu (%40 ve %30) şeklindeydi. 34 katılımcının (%68) araştırmamız sırasında romantik birlikteliği vardı, 31'i (%62) evli idi. Katılımcıların 16'sının (%32) birinci derece akrabalarında psikiyatrik hastalık tanısı olduğu, 18'inin (%36) şimdi veya geçmişte psikiyatrik ilaç kullandığı görülmüştür. Ayrıca 28 kişinin (%56) sigara, 11 kişinin (%22) alkol ve 1 (%2) kişinin de madde kullanımı olduğu bilgileri edinilmiştir. Beck Depresyon Envanteri puanlarının tüm çocukluk çağı travma puanları ile pozitif yönde anlamlı bir ilişkisi bulunduğu, Beck Anksiyete Ölçeği puanlarının ise fiziksel istismar ve fiziksel ihmal dışındaki alt gruplarla pozitif yönde ilişki içinde olduğu saptanmıştır. Cinsel istismar dışındaki tüm Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği puanlarının, yetişkin kaygılı bağlanma puanları ile pozitif yönde, duygusal istismar ve cinsel istismar dışındaki tüm puanların ise kaçıngan bağlanma puanları ile negatif yönde ve anlamlı bir ilişki içinde oldukları saptanmıştır. Yine hem Beck Depresyon Envanteri puanları hem de Beck Anksiyete Ölçeği puanları kaygılı bağlanma puanları ile pozitif yönlü anlamlı ilişkiye sahipken, kaçıngan bağlanma puanları ile anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuçlar: Çalışmamızda elde edilen veriler, çocukluk çağında yaşanılan travmatik olayların, bireylerin ruhsal durumunun, yakın ilişkilerde kullanılan bağlanma paternlerinin birbiri üzerine belirgin etkilerinin olduğu, hastayı ele alırken bu değişkenlerin birbirinden bağımsız değerlendirmenin doğru olmayacağı ve hastaların bütüncül bir yaklaşımla ele alınmasının gerekliliği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Psöriasis, sedef, depresyon, kaygı, anksiyete, çocukluk çağı travma, bağlanma stilleri

AnksiyeteBağlanmaBağlanma stilleri+3
Mustafa Yasin Önder
Zonguldak Bülent Ecevit University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi psikiyatri polikliniğinde düzenlenmiş adli raporların sosyodemografik ve klinik özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine yönlendirilen hastalara düzenlenen adli raporların geriye dönük incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma sosyodemogrofik klinik özellikleri inceleyerek mevcut anlamlı farklılıklara değinmek ve ileride yapılacak araştırmalara veri sunmayı hedeflemekte. Gereç ve Yöntem: 01.01.2015 ile 01.01.2020 tarihleri arasında Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinde düzenlenen, toplam 862 adli psikiyatrik rapor düzenlenmiş hasta dosyası araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri 01.01.2015 ile 01.01.2020 tarihleri arasında konsulte edilen hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerinden oluşmaktadır. Bulgular: İnceleme sonucunda 862 dosyanın (454'ü kadın 408'i erkeğe aitti) Raporların 449'u intihar girişimi, 189'u ceza sorumluluğu muayenesi 87 ayrıntılı psikiyatrik muayene, 60 cinsel istismar mağduru, 22 vasi tayini için muayene, 16 kişi madde kullanımının tespiti için muayene, 8 kişi rapor nedeni olan "ifadelerine itibar edilebilir mi?" sorusuyla geldi. Diğer rapor nedenleri az rastlandı, bahsedilecektir. Sonuçlar: Çalışmamızda elde edilen veriler, hastaların bütüncül bir yaklaşımla ele alınmasının gerekliliği sonucuna ulaşılmıştır.

Adli psikiyatriAdli tıpCeza ehliyeti+7
Gunay Gulıyeva
Zonguldak Bülent Ecevit University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anksiyete bozukluğu hastalarında üstbilişsel inançların; duygu tanıma, kişilerarası duygu düzenleme ve bağlanma biçimleri ile ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Çalışmada yaygın anksiyete bozukluğu (YAB) hastaları ile sağlıklı bireylerin üst biliş, duygu tanıma, kişilerarası duygu düzenleme ve bağlanma biçimleri açısından farklılıklarını incelenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya YAB tanısı ile takipli, son 3 aydır tedavi değişikliği yapılmamış olan 60 hasta ve 50 gönüllü, DSM-V Eksen-I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-V) uygulanarak dahil edilmiştir. YAB ve sağlıklı kontrol grubu arasında sosyodemografik veriler ve ölçeklerle değerlendirilen üst bilişler, duygu tanıma, kişilerarası duygu düzenleme ve bağlanma biçimleri karşılaştırılmış ve ölçeklerin birbiriyle korelasyon analizi yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda, YAB hastalarının Üst Biliş Ölçeği toplam puanı ve kontrol edilemezlik ve tehlike ve düşünceleri kontrol ihtiyacı altölçeği puanı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur(p=0,06, p=0,02 p=0,012). YAB grubu ve sağlıklı kontrol arasında duygu tanıma açısından anlamlı bir istatistiksel fark görülmemiştir(p=0,216). Duygu tanıma ve üst bilişler arasında anlamlı ilişki olmadığı saptanmıştır(p=0,612). Kişilerarası duygu düzenleme ölçeğinin yalnızca bakış açısı edinme alt ölçeğinde YAB grubunun sağlıklı kontrollere göre daha yüksek puan aldığı görülmüştür (p=0,001). YAB grubunda sağlıklı kontrollere göre yakın ilişkilerde yaşantılar ölçeği total puanı, kaygı altölçeği ve kaçınma altölçeği puanlarının yüksek olduğu görülmüştür(p=0,001 p=0,05 p=0,013). YAB hastalarında BDÖ ile Üstbiliş ölçeği toplam puanı arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (p=0,014, r=0,315). Sonuç: Çalışmamızda YAB hastalarında tedavi altında bile kontrol edilemezlik ve tehlike ve düşünceleri kontrol ihtiyacı altboyutlarının sağlıklı kontrollerden yüksek olması ilaç tedavilerinin yetersizliğini ve bu alanların terapi gibi ek tedaviler gerektirdiğini düşündürmektedir. YAB grubunda depresyon puanı arttıkça düşünce kontrol ihtiyacının artması, YAB'da depresyon eştanısının daha kötü prognoz ve hastalık şiddetinde artmaya yol açıyor olabilir. YAB'da bilişlerin kişilerarası ilişkilere etkisine dair daha büyük örneklem grubuyla yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıBağlanma+4
Selma Ertürk
Zonguldak Bülent Ecevit University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Özkıyım girişim öyküsü olan ve olmayan unipolar depresyon tanılı hastaların sosyal işlevsellik ve baş etme becerileri açısından karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada; Ruh Sağlığı ve Hastalıkları kliniğine başvuran özkıyım girişimi olan ve olmayan unipolar depresyon tanılı hastaların sosyal işlevsellik ve baş etme becerileri açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Hastanesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'ne başvuran, özkıyım girişimi olan 50 ve özkıyım girişimi olmayan 50 hasta olmak üzere toplam 100 unipolar depresyon tanılı hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, COPE (Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği), Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ), Sosyal Uyum ve Kendini Değerlendirme Ölçeği (SUKDÖ) ve İntihar Düşüncesi Ölçeği (İDÖ) uygulanmıştır. Bulgular: Özkıyım girişimi olan kişilerin hastalık başlangıç yaşının daha erken, depresif atak sayısının daha fazla olduğu, diğer gruba göre daha fazla cinsel istismara maruz kaldıkları ve birinci derece akrabalarında depresyon tanısının daha fazla olduğu ve bu farkların istatiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur. Çalışmada kullanılan ölçek puanlarına bakıldığında; özkıyım girişimi olan grubun beck depresyon, kısa işlevsellik değerlendirme, sosyal uyum ve kendini değerlendirme ve intihar düşüncesi ölçeklerinden daha yüksek puan aldığı görülmüş ve bu farklar istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Katılımcıların COPE ölçek puanlarına bakıldığında; özkıyım girişimi olanların, işlevsel olmayan başa çıkma alt ölçekleri olan 'soruna odaklanma ve duyguları açığa vurma', 'davranışsal olarak boş verme' ve 'madde kullanımı' bileşenlerini, sorun odaklı başa çıkma alt ölçeklerinden 'geri durma', duygu odaklı alt ölçeklerinden ise 'duygusal sosyal destek kullanımı' bileşenlerini daha fazla kullandığı saptandı. Sonuç: Elde ettiğimiz veriler ışığında; özkıyım girişimi olan depresyon tanılı hastaların; depresyon ve intihar düşüncelerinin daha şiddetli olduğu, sosyal işlevselliklerinin ise özkıyım girişimi olmayan gruba göre daha düşük olduğu, özkıyım girişimi olan grubun işlevsel olmayan başa çıkma tutumlarını daha fazla kullandıkları tespit edilmiş olup bu faktörlerin özkıyım için risk faktörü olabileceği düşünülmüştür. Neden sonuç ilişkisinin daha iyi aydınlatılabilmesi ve özkıyım davranışının anlaşılabilmesi için uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç vardır.

Başa çıkmaBeceriDepresyon+3
Vahit Soran
Zonguldak Bülent Ecevit University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Silah ruhsatı almak için hastaneye başvuranlarda dürtüsellik, agresyon, aleksitimi ve kişilik özelliklerinin değerlendirilmesi

Günümüzde bireysel silahlanma artışı hem toplumumuz hem de dünya genelinde büyük bir sorun teşkil etmektedir. Silahlanmadaki artış ve evde silah bulundurma intiharları, kazaları ve aile içi şiddet oranlarını arttırmaktadır. Türkiye'de toplumun genel olarak ateşli silahlara karşı eğilimi olduğu bilinmektedir. Türkiye'de silah bulundurma ya da taşıma talebi olan her bireyin silah ruhsatı alması gerekir. Kişilik, bireyin bilişsel ve duygusal değerlendirmelerine dayanarak iç ve dış dünyaya uyum için geliştirmiş olduğu duyuş, düşünüş ve davranış örüntülerinden meydana gelir. Kişilik bozukluğu kişinin içinde yaşadığı kültürün beklentilerinden belirgin olarak sapan, süreklilik gösteren, bilişsel, duygulanım ve davranış örüntüsü olarak tanımlanmaktadır. Kişilik bozuklukları ilk olarak DSM-III'te ayrı bir eksende yer almıştır. Sunduğumuz tez çalışmasında 132 vaka ve 69 sağlıklı kontrol karşılaştırıldı. Vaka grubumuz silah ruhsatı almak, silahlı özel güvenlik ve koruculuk yapmak için başvuranlardan oluşmaktadır. Tüm katılımcılar sosyodemografik ve klinik özellikleri açısıdan değerlendirildi. Her iki grup karşılaştırıldığında Barratt toplam puanı, bilişsel düzensizlik, sabırsızlık, oto-kontrol, dikkatsel dürtüsellik ve plansız dürtüsellik alt ölçek puanları bakımından anlamlı farklılıklar bulundu. Buss Perry ölçek puanları karşılaştırıldığında kontrol grubunun öfke puanı vaka grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulundu. MMPI profilleri değerlendirildiğinde erkeklik-kadınlık indeksi kontrol grubunda vaka grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti. Aleksitimi ölçeği puanlarında iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Katılımcı sayısının az olması, vaka ve kontrol grubunun sayısının eşit olmaması, erkek kadın oranlarının eşit olmaması çalışmamızın kısıtlılıklarıdır. Katılımcı sayısının daha fazla olduğu çalışmalarla sunduğumuz verilerin daha iyi ortaya konacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Silah ruhsatı, Kişilik Bozuklukları, Şiddet, Özel güvenlik

Dürtüsel davranışDürtüsellikKişilik bozuklukları+6
Sabriye Yeşim Babür
Fırat University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastaların ve sağlıklı kontrollerin çocukluk çağı travma öyküsü, duygu düzenleme güçlükleri ve benlik saygısı açısından değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada Ruh Sağlığı ve Hastalıkları kliniğine başvuran obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastaların ve sağlıklı kontrollerin çocukluk çağı travma öyküsü, duygu düzenleme güçlükleri ve benlik saygısı açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran Obsesif Kompulsif Bozukluk tanısı olan 50 hasta ve psikiyatrik hastalığı olmayan 50 kişi dahil edilmiştir. DSM V eksen I bozuklukları için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-5) uygulanarak psikiyatrik eş tanılar belirlenmiştir. Her iki gruba da sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği, Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOCS), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği uygulanmış ve elde edilen veriler karşılaştırılmıştır. Bulgular: OKB tanılı grubun bireylerinin ÇÇTÖ-Toplam puanları, sağlıklı kontrol grubunun bireylerine göre anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı. YBOCS toplam puanları ile ÇÇTÖ-Toplam puanları arasında korelasyon bulundu. OKB tanılı grubun bireylerinin DDGÖ-Toplam puanları sağlıklı kontrol grubunun bireylerine göre anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı. YBOCS toplam puanları ile DDGÖ-Toplam puanları arasında korelasyon gösterildi. OKB tanılı grubun bireylerinin RBSÖ puanları sağlıklı kontrol grubunun bireylerine göre anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı. YBOCS toplam puanları ile RBSÖ puanları arasında korelasyon gösterildi. Sonuç: OKB tanılı bireylerin sağlıklı kontrollere göre çocukluk çağı travmaları, duygu düzenleme güçlükleri ve benlik saygıları ölçek puanları açısından anlamlı düzeyde farklar bulundu. Çocukluk çağı travmalarının OKB tanısı ile bağlantılı olabileceği düşünüldü. Çocukluk çağında travma öyküsünün duygu düzenleme güçlüğü ile ilişkisi gösterilmiş olup, duygu düzenlemede güçlükler yaşamanın OKB kliniğini etkilediği ve OKB tanılı bireylerin daha fazla duygu düzenleme güçlüğü çektiği gösterildi. OKB tanılı bireylerin benlik saygısında düşüklük olabilmekteyken, düşük benlik saygısının obsesif kompulsif semptomlar üzerinde etkisi olabileceği düşünüldü. Çocukluk çağı travmatik yaşantılarının benlik saygısında düşüklükle ilişkisi gösterildi. OKB tanılı olgularda tedavi planı yapılırken uygun olduğu düşünülen hastaların travmalara, duygu düzenleme ve benlik saygısına yönelik müdahaleler açısından değerlendirilmesinde yarar vardır.

Benlik saygısıDuygu düzenlemeDuygu düzenleme güçlüğü+2
Dilek Yelbay
Zonguldak Bülent Ecevit University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

EKT yapılan hastalarda EKT-BD'nın (Elektrokonvülsif Terapi Bilişsel Değerlendirilmesi) ölçeği geçerlilik ve güvenilirlilik çalışması

Amaç: Bu çalışmada ki temel amacımız EKT yapılmasına bağlı bilişsel yan etkilerin değerlendirilmesi ve takip edilmesi için yeni tasarlanmış Elektrokonvülsif Terapi Bilişsel Değerlendirme (EKT-BD) ölçeğinin Türkçe güvenilirlik ve geçerliliğinin değerlendirilmesidir. Gereç Ve Yöntem: Bu çalışmaya toplam 60 kişi dahil edilmiştir. Zonguldak Bülent Ecevit Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Psikiyatri Kliniğimiz'e herhangi bir ruhsal hastalık nedenli başvuran ve psikiyatri servisinde yatırılarak EKT (Elektrokonvülsif tedavi) alan hastalardan 30 kişi seçilerek çalışmaya dahil edilmiştir. Demografik özellikleri göz önünde tutularak sağlıklı kişilerden 30 kişi kontrol grubuna alınmıştır. Her iki grup yaş, cinsiyet açısından eşleştirilmiştir. Kontrol grubunda Moca ve EKT-BD ölçekleri olmak üzere ilk başvuru zamanı ve 7-10 gün sonra, hasta grubunda da CGİ, MoCA ve EKT-BD ölçekleri olmak üzere EKT'den önce (T0), hastanın iyileşme durumuna göre 4-6. seansından önce (T1) ve EKT bittikten 7-10 gün sonra (T2) uygulanmıştır. Değişkenler arasındaki ilişki Spearman korrelasyon analizi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: T0, T1 ve T2'de MoCA ve EKT-BD toplam puanların açısından anlamlı fark saptandı. (P<0.001) T2'de hem MoCA hem de EKT-BD puanlarında (toplam ve alt ölçekler) ilerleme bulundu. Ayrıca MoCA ve EKT-BD ölçekleri toplam puanları, yürütücü işlemler, dikkat ve oryantasyon alt ölçeklerinde özellikler T2'de korelasyon göstermektedir. Sonuç: Çalışmamızda tasarlanmış oluduğu EKT-BD ölçeği, bilişsel durumu değerlendirilmede MoCA ölçeği ile korelasyon göstermekte ve aynı zamanda EKT'den etkileyen otobiyografik belleği de değerlendirilmektedir. Elde ettiğimiz veriler ışığında EKT-BD ölçeği EKT bilişsel değişiklikleri ölçmek için kullanabileceğini düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Elektrokonvülsif Terapi, Bilişsel Bozukluk, MoCA, EKT-BD, EKT

Mahkameh Ebrahımpoortajdar
Zonguldak Bülent Ecevit University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obezite hastalarında duygusal yeme, dürtüsellik ve aleksitiminin sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması

Amaç: Bu araştırmanın amacı obezite cerrahisi için başvuran kişilerin aleksitimi, dürtüsellik, duygusal yeme, depresyon ve anksiyete düzeylerinin sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılarak incelenmesidir. Araştırmamız obeziteye eşlik edebilecek ruhsal unsurların anlaşılmasına katkı sağlamayı ve ileride yapılacak olan çalışmalara veri sunmayı hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: 01.12.2022 ile 01.07.2023 tarihleri arasında araştırmamıza katılanlara sosyodemografik veri formu, Barratt dürtüsellik ölçeği kısa formu, duygusal yeme öleceği, hisleri besleme duygusal yeme ölçeği, Toronto aleksitimi ölçeği, Beck depresyon ölçeği ve Beck anksiyete ölçeği yüz yüze görüşme ile doldurtulmuştur. Bulgular: Araştırmaya 18 ile 65 yaş arası 60 obezite hastası ve 57 kontrol grubu olmak üzere toplam 117 kişi katılmıştır. Dürtüsellik düzeyi iki grup arasında anlamlı farklı göstermemiştir. Aleksitimi obezitede grubunda daha yüksek bulunmasına rağmen ortalama ölçek puanı, her iki grupta da kesme puanının altında kalmıştır. Duygusal yeme, depresyon ve anksiyete düzeyleri obezite grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. BKİ ile duygusal yeme ve depresyon düzeyleri orta düzeyde bir ilişki ile pozitif yönde artma eğilimi göstermiştir. Sonuçlar: Obeziteye eşlik edebilen psikolojik faktörler göz önüne alındığında, obez hastalarda ayrıca ayrıntılı bir psikiyatrik değerlendirme yapılması önemlidir. Bu faktörler obezite tedavisini olumsuz etkiyebildiği için diyet ya da cerrahi gibi yaklaşımların yanında, uygun ruhsal müdahalelerin de yapılması önerilir.

Ahmet Aslıtürk
Zonguldak Bülent Ecevit University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anksiyete bozukluğu ve/veya depresyon tanısı bulunan hastalarda cinsel işlev bozukluğu sıklığı ve cinsel benlik şemaları ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada; Ruh Sağlığı ve Hastalıkları kliniğine başvuran Anksiyete Bozukluğu ve/veya Depresyon tanısı bulunan hastalarda Cinsel İşlev Bozukluğu sıklığı ve cinsel benlik şemaları ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Araştırma ve Uygulama Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'ne başvuran 68 kadın unipolar depresyon ve/veya anksiyete bozukluğu tanılı hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği ve Cinsel Benlik Şema Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda hastaların % 47'sinde cinsel işlev bozukluğu saptanmıştır. Çalışmamızda cinsel işlev bozukluğu olan kadınlarda geçmişte intihar girişimi ve cinsel istismar öyküsünün daha sık olduğu bulunmuştur. Yaş ile Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği puanları arasında pozitif yönlü korelasyon saptanmıştır (p = 0,008 ve r = 0,317). Cinsel Benlik Şema Ölçeği Şehvetli/Tahrik edici alt ölçeği puanının cinsel işlev bozukluğu, ek fiziksel hastalığı ve cinsel travma öyküsü olmayan kadınlarda daha yüksek olduğu görülmüştür (sırasıyla p = 0.024, p = 0.044, p = 0.021). Ayrıca partnerle birliktelik süresi arttıkça Sevgi dolu/Şefkatli alt ölçeği puanının da arttığı görülmüştür (p= 0,027 ve r = 0,269). Sonuç: Elde ettiğimiz bulgulara dayanarak; yaş arttıkça cinsel işlev bozukluğunun cinsel işlev bozukluğunu arttığı, geçmişinde cinsel istismara maruz kalan ve intihar girişimi öyküsü bulunan kadınların cinsel işlev bozukluğu yaşama riskinin daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca fiziksel hastalığa sahip olmanın, evli olmanın, travma öyküsünün bulunmasının, partnerle birliktelik süresinin cinsel benlik şemalarını etkilediği sonucuna ulaşılmıştır. Neden-sonuç bağlantısının daha iyi kurulabilmesi için daha geniş çaplı ve uzunlamasına araştırmalar gereklidir.

Esma Koyuncu Aka
Zonguldak Bülent Ecevit University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

2020 Elazığ depremi sonrası, depremzedelerde posttravmatik stres bozukluğu ve eşlik eden psikiyatrik hastalıkların yaygınlığının araştırılması

Deprem başta olmak üzere doğal afetler tarih boyunca hayatımızda çok önemli bir yere sahip olmuştur. Can ve mal kayıpları, yaşam değişikleri, bulunulan coğrafyanın terkedilmesi gibi sosyal hayatı ciddi boyutta etkileyen sonuçlara sebep olduğu gibi, ruhsal sıkıntılara ve travmatik yaşantılara zemin hazırlaması kaçınılmaz olmuştur. Özellikle büyük depremlerden sonra toplumda psikiyatrik hastalıkların yaygınlığında artış olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Bunlardan en fazla görülenler: Travma sonrası stres bozukluğu, Depresif bozukluk ve Yaygın Anksiyete bozukluğudur. Sunduğumuz tez çalışmasında; 24.01.2020 Elazığ Depreminden sonra 320 depremzede de Posttravmatik Stres Bozukluğu, ve eşlik eden diğer ruhsal hastalıkların yaygınlığı araştırılmıştır. Yapılan literaür taramalarında en sık eşlik eden ruhsal hastalıklar Yaygın Anksiyete Bozukluğu ve Major Depresif Bozukluk olduğu için ölçeklerimiz ona göre seçilmiştir. TSSB tanısının varlığı ile demografik verilerin ve depremle ilgili değişkenlerin arasındaki ilişkiyi incelemek yine aynı değişkenlerle depresyon ve anksiyetenin düzeylerinin ilişkisini incelemek çalışmamızdaki ana gayeyi oluşturmaktadır. Bu değişkenler; cinsiyet, yaş, medeni hal, eğitim seviyesi, sosyoekonomik düzey gibi demografik veriler ve depremde yakın akraba kaybı, depremde göçük altında kalma gibi deprem anı ve deprem sonrası değişkenleridir. Araştırmanın örneklemi 320 depremzededen oluşmaktadır. Katılımcılar 18 yaşından büyük, Elazığ' da bulunup depremi yaşamış gönüllülerden oluşmaktadır. Sosyo-Demografik Veri formu yanında Beck-Depresyon,Back-Anksiyete, Klinisyen Tarafından Uygulanan TSSB Ölçeği (TSSB-Ö/ CAPS) ve Travmatik Yaşantılar Ölçeği uygulanmıştır. Veriler Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) versiyon 21.0 kullanılarak değerlendirilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler kategorik değişkenler için frekans (n) ve yüzde (%), sürekli değişkenler için Ortalama ± Standart sapma (Ort ± Ss) veya Ortanca ve 1. Çeyrek (Q1) - 3. Çeyrek (Q3) veya Enküçük değer (Min) - En büyük değer (Max) olarak sunulmuştur. İstatistiksel analizlerde p < 0,05 anlamlı olarak kabul edilmiştir. Çalışma sonunda, depremzedeler içinde %13.1 oranında PTSB yaygınlığı saptanmıştır. Katılımcıların Beck-Depresyon ölçeğine göre %24.37 orta-şiddetli depresyon, Beck-Anksiyete ölçeğine göre ise %25.32 oranında orta-ağır anksiyete puanları elde edilmiştir. Eski psikiyatrik hastalık, ve ailede psikiyatrik hastalık öyküsü olan bireylerde,depremde kendi göçük altında kalanlarda, akrabası veya komşularından göçük altında kalan olanlarda, depremde yakınını kaybedenlerde ve deprem ile ilgili travmatik yaşantısı olanlarda; PTSB gelişme oranları anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Yine yanı bireylerde; Beck-Depresyon ve Beck-Anksiyete ölçeği skorları anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Deprem sonrası maddi kayıp oluşumu, evde hasar oluşumu, sosyal destekten faydalanma, depremde birinin ölüm veya yaralanmasına şahit olmaile PTSB arasındaki ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. Yine aynı bireylerde Beck-Depresyon ölçeği puanları anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. Depremden sonra psikolojik destek alanlardaPTSB arasındaki ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. Yine aynı bireylerde Beck-Anksiyete ölçeği puanları anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. Ekonomik düzeyi düşük olanlarda, çalışmayanlarda, eski intihar girişimi olanlarda,hem depresyon hem de anksiyete ölçek puanları anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Kullandığı psikiyatrik ilaç dozu depremden sonra arttırılanlarda, PTSB' nin anlamlı olarak daha sık bulunduğu gözlenmiştir. Evli olmayanlarda, alkol kullananlarda, depremden sonra prefabrik yerleşimde kalanlarda; Beck-Depresyon Ölçeği puanı anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur. Kadınlarda, ek hastalığı olanlarda, depremi şiddetli veya çok şiddetli hissedenlerde ve anksiyete ölçek puanı anlamlı olarak daha fazla gözlemlenmiştir. PTSB olanlarda Beck-Depresyon Ölçeği ve Beck-Anksiyete Ölçeği puanları anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur. Deprem dışı travmatik yaşantı sayısı ile PTSB arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Anahtar kelimeler: Deprem, posttravmatik stres bozukluğu, psikiyatrik hastalıklar, anksiyete, depresyon

AnksiyeteDepremDepresyon+5
Esengül Gülmez
Fırat University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Panik bozukluğu tanılı hastalarda serum nesfatin-1, leptin, ghrelin ve oreksin-A düzeylerinin ve bunlarla ilişkili olabilecek faktörlerin incelenmesi

Nesfatin-1, leptin, oreksin-A ve ghrelin gibi nöropeptidlerin psikiyatrik bozukluklarla ilişkisini araştıran çalışmaların sayısı giderek artmaktadır. Panik bozukluğu (PB)'nun bu nöropeptidlerle ilişkisi yeterince incelenmemiştir. Bu çalışmada, PB tanılı hastaların serum nesfatin-1, leptin, oreksin-A ve total ghrelin düzeylerinin sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran, çalışma ölçütlerine uyan 32 PB tanılı hasta ve sosyodemografik açıdan hasta grubuyla benzer 32 sağlıklı kontrol dâhil edildi. Hasta ve sağlıklı kontrollerin tamamına Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, hastalara ayrıca DSM-5 Panik Bozukluğu Ölçeği (PBÖ) uygulandı. Sonrasında venöz kan örnekleri alındı. Rutin tedavileri sonrasında hasta grubuna aynı işlemler yeniden uygulandı. Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemi ile ölçümler gerçekleştirildi. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 22.0 paket programı kullanıldı. Hasta grubunun serum nesfatin-1, leptin, oreksin-A ve ghrelin düzeyleri sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük saptandı (p<0,001) (p<0,001) (p<0,001) (p<0,001). Hasta grubunun rutin tedavi öncesi ve sonrasındaki serum nesfatin-1, leptin, oreksin-A ve ghrelin düzeyleri karşılaştırıldığında, oreksin-A ve ghrelin düzeyleri açısından anlamlı farklılıklar saptanırken (p=0,046) (p<0,001), leptin ve nesfatin-1 düzeyleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,988) (p=0,205). Vücut kitle indeksi ile leptin, oreksin-A ve ghrelin arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı (r=0,587; p=0,001) (r=0,520; p=0,003) (r=0,526; p=0,002). Sonuç olarak, bu çalışma PB'nin de diğer anksiyete bozuklukları gibi serum nesfatin-1, leptin, oreksin-A ve ghrelin düzeylerini etkileyebileceğini ve PB tedavisiyle bu nöropeptidlerin düzeyleri arasında ilişki olabileceğini bildirmektedir. Bu ilişkinin incelenen nöropeptidler arasında değişkenlik göstermesi, tedavi dışında çeşitli faktörlerin bu süreçte rol aldığını göstermektedir. PB ile bu nöropeptidler arasındaki olası ilişkinin aydınlatılması için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Nesfatin-1, leptin, oreksin-A, ghrelin, panik bozukluğu

GhrelinLeptinNesfatin 1+2
Dilek Örüm
Fırat University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda insula hacimleri ve klinik değişkenlerle ilişkisi

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanı özellikleri iyi belirlenmiş, DSM-IV e göre anksiyete bozuklukları içerisinde sınıflandırılan, ancak DSM-V te ayrı bir başlık altında ele alınan ve üzerinde önemle durulmuş bir psikiyatrik bozukluktur. Son yıllarda obsesif kompulsif bozukluk hastalarında yapılan nörogörüntüleme çalışmalarında, hastalığın belirleyici belirti ve bulguları ile ilişkili olması muhtemel anormallikler saptanmıştır. Bu çalışmada, obsesif kompulsif bozukluğunun etyopatogenezini daha iyi anlayabilmek için hastalarda insula volümü ve ilişkili parametrelerinin morfometrik değişikliklerinin araştırılması amaçlandı. Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre OKB tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 20 hasta ile 13 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A), Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (Y-BCOS) ve SCID-I uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılarak insulanın volümetrik ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Obsesif Kompulsif Bozukluğu olan hastalar ile sağlıklı kontroller arasında insula volümleri açısından anlamlı düzeyde fark gözlenmemiştir. İnsulanın hem hastalığın patofizyolojisi hem de klinik seyri ile ilişkisinin olabileceği söylenebilir. Bu bölgenin fonksiyonel özelliklerini inceleyen görüntüleme teknikleri ve bilişsel işlevleri inceleyen testlerin birlikte ele alındığı çalışmaların daha önemli ve verimli sonuçlara ulaşılmasını sağlayabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, Volüm, İnsula, MRG

HacimManyetik rezonans görüntülemeObsessif kompülsif bozukluk+1
Sevler Yıldız
Fırat University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif kompulsif kişilik bozukluklu bireylerde anterior singulat korteks ve kaudat çekirdek hacimleri ve klinik değişkenlerle ilişkisi

Çalışmamız Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB) olan hastalarda anterior singulat korteks ve kaudat çekirdek volumetrik ölçümlerini değerlendiren ilk çalışmadır. Bu çalışmada obsesif kompulsif kişilik bozukluğunun etyopatogenezini daha iyi anlayabilmek adına hastaların anterior singulat korteks ve kaudat çekirdek hacim değişikliklerini araştırma hedeflendi. Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre OKKB tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 16 hasta ile 18 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Çok boyutlu Mükemmelliyetçilik ölçeği (FÇBMÖ), SCID I ve II uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılarak sağ ve sol anterior singulat korteks ve kaudat çekirdek volümetrik ölçümleri gerçekleştirildi. Çalışmamızda anterior singulat korteks ve kaudat çekirdek volümleri açısından hastalar ve kontroller arasında anlamlı farklılıklar bulunmadı. . Sosyodemografik özellikler karşılaştırıldığında ise elde ettiğimiz sonuçlar literatürle uyumluydu. Ölçek puanları ile volümetrik ölçümler karşılaştırıldığında da anlamlı farklılıklar yoktu. Sonuç olarak obsesif kompulsif kişilik bozukluğu fizyopatolojisinde anterior singulat korteks ve kaudat çekirdekte volümetrik olarak anlamlı bulgulara rastlanılmadı. Bu bölgelerin fonksiyonel özelliklerini inceleyen görüntüleme teknikleri ve bilişsel işlevleri inceleyen testlerin birlikte ele alındığı çalışmaların daha verimli sonuçlar ortaya koyacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Obsesif-Kompulsif kişilik bozukluğu, Volüm, anterior singulat korteks, kaudat çekirdek, MRG

Kaudat nükleusManyetik rezonans görüntülemeObsessif kompülsif bozukluk
Tuba Korucu
Fırat University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Elazığ ili merkez ilçede yaşayan 65 yaş ve üzeri nüfusta demans prevalansı ve demans alt grupları

Demans, santral sinir sisteminin multifaktöriyel nedenlerle primer ya da sekonder olarak etkilenmesi sonucu ortaya çıkan kognitif ve nonkognitif birçok alanda işlev kaybına yol açan kronik ilerleyici bir tablodur. Kognisyonun alt belirleyicileri olarak kabul edilen; öğrenme, dil, bellek, muhakeme, algı, yönelim, dikkat gibi çok sayıda alanda bozulmalar görülür. Epidemiyolojik çalışmalarda demans sıklığı %5-15 civarında bildirilmektedir. Çalışmanın amacı Elazığ ilinde 65 yaş ve üzeri nüfusta demans prevalansının ikinci örneklem grubunu oluşturmak, aradan geçen süre içinde demans ve altgruplarının prevalansındaki değişimi görmek, yaş, cinsiyet, eğitim durumu gibi faktörlerin demans ve altgruplarına olan etkilerini araştırmaktı. Bu araştırma Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı tarafından Mart 2018- Mart 2019 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Araştırma grubunu, Elazığ İli Abdullahpaşa Aile Sağlığı Merkezine bağlı 65 yaş ve üzeri 273 kişi oluşturdu. Çalışma grubuna sosyodemografik veri formu doldurulup minimental durum test (MMSE) uygulandı. İkinci aşamada MMSE'ye göre 24 puanın altında olan hastalara hastanede ayrıntılı muayene ve gerekli testler uygulandı. DSM-V tanı kriterlerine göre 23 hastaya demans tanısı konuldu. Verilerin değerlendirilmesinde kaba döküm ve yüzde oranları ile istatistiksel analiz için Kruskal-Wallis ve Mann Whitney-U testleri kullanıldı Çalışma grubunu ekonomik ve kültürel yönden nispeten heterojen bir popülasyon teşkil ediyordu. MMSE uygulanan 273 kişiden 23'ünde demans saptanmış olup çalışma grubundaki demans popülasyonu %8,3 olarak hesaplandı. Demansla tanılanan hastaların %66'sı Alzheimer hastalığı olarak düşünüldü. Kadınlarda %14,3 olan demans prevalansı erkeklerde % 3,9 olarak hesaplanmış olup cinsiyet farkı istatistiksel olarak anlamlıydı. Sonuç olarak demans sıklığı ve alt grupların dağılımı büyük ölçüde literatür verisiyle uyumluydu. Tanılanan olguların çok büyük kısmının daha önce şikayetleri nedeniyle başvuruda bulunmamış olması, demansa ilişkin farkındalığın daha da arttırılmasının gerekliliğini düşündürdü. Anahtar kelimeler: Demans, prevalans, demans altgrupları

DemansElazığGeriatri+3
Alaaddin Hekim
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sanrısal bozukluk tanılı hastalarda amigdala, hipokampus, anterior singulat korteks volümleri ve klinik değişkenler ile ilişkisi

Sanrısal bozukluk (delüzyonel/hezeyanlı bozukluk) sanrı, dezorganize düşünce ve davranışlar ile seyreden psikotik bir hastalıktır. Bu tez çalışmasında sanrısal bozukluk tanılı hastaların beyin total volümü, beyaz cevher volümü, gri cevher volümü, hipokampus volümü, amigdala volümü ve anterior singulat korteks (ACC) volümünün beyin görüntüleme yöntemleri ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma Fırat Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre sanrısal bozukluk tanısı almış 18 hastadan ve 18 kontrol grubundan oluşmaktadır. Hasta ve kontrol grubunda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılarak insulanın volümetrik ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Sanrısal bozukluk tanılı hastaların ortalama amigdala hacmi kontrol grubunun ortalama amigdala hacminden anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Sanrısal bozukluk tanılı hastaların ortalama hipokampus hacmi kontrol grubunun ortalama hipokampus hacminden yüksek bulunmuştur. Ama bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sanrısal bozukluk tanılı hastaların ortalama ACC hacmi kontrol grubunun ortalama ACC hacminden yüksek bulunmuştur. Fakat bu yükseklik sol ACC'de istatistiksel olarak anlamlı iken sağda anlamlı değildi. Sonuç olarak sanrısal bozuklukta gri maddede hacim değişiklikleri bulunmaktadır ve bunun daha büyük örneklem sayılı gruplarda prospektif çalışmalarla desteklenmesi önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Sanrısal Bozukluk, Amigdala, Hipokampus, Anterior Singulat Korteks

AmigdalaGri cevherHezeyanlar+3
Denizhan Danacı Keleş
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Borderline kişilik bozukluğu tanılı hastalarda impulsivite ve agresyonun serum ghrelin, D vitamini ve lipit düzeyleri ile ilişkisi

Borderline kişilik bozukluğu (BKB) genç erişkinlik döneminde başlayan, bireyler arası münasebetlerde, benlik algısında ve duygulanımda tutarsızlık gösteren, belirgin dürtüselliğin eşlik ettiği bir hastalıktır. Bu çalışmada BKB tanılı hastalarda impulsivite ve agresyonun serum ghrelin, D vitamini ve lipit düzeyleri ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya Fırat Üniversitesi Hastanesi Ruh sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvuru yapan veya yatarak tedavi gören, herhangi bir organik hastalık öyküsü ve psikotik bozukluk tanısı olmayan BKB tanısı alan toplamda 30 kadın hasta alınmıştır. Çalışma şartlarını sağlayan, hasta gruplarıyla yaş ve cinsiyet bakımından eşleştirilmiş 30 sağlıklı kişiden kontrol grubu oluşturulmuştur. Vaka grubunun Borderline Kişilik Envanteri (BKE), Beck Anksiyete Envanteri (BAE) ve Beck Depresyon Envanteri (BDE) puan ortalamaları kontrol grubunun puan ortalamalarından anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Vaka grubunun ghrelin, kolesterol ve trigliserid seviyeleri kontrol grubunun değerlerinden anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Vaka grubunun Barratt Dürtüsellik Ölçeği Kısa Formu (BIS-11) ve Buss-Perry Saldırganlık Ölçeği (BPSÖ) toplam puanları ve onların alt boyutlarında aldıkları puanlar kontrol grubunun puanlarından anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Ghrelin ile BIS-11 toplam puanı ve alt boyutları (dikkat, motor, plansızlık) arasında pozitif yönde orta düzeyde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. D vitamini ile BPSÖ alt boyutu olan öfke puanı arasında pozitif yönde orta düzeyde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Trigliserid ile BPSÖ alt boyutu olan sözel saldırganlık puanı arasında negatif yönde orta düzeyde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sonuç olarak BKB olanların anksiyete, depresyon skorları, ghrelin, kolesterol ve trigliserid seviyelerinin kontrol grubundan yüksek olduğu bulunmuştur. Bundan dolayı BKB olan hastaların yönetiminde ve tedavisinde bu değişkenlerin dikkate alınması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Borderline kişilik bozukluğu, ghrelin, D vitamini, lipit, agresyon

Dürtüsel davranışGhrelinLipidler+3
Şahin Karakaş
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Şizoaffektif bozukluk tanılı hastalarda frontal beyin alanlarının yapısal incelemesi

Şizoaffektif bozukluk; şizofreni ve duygudurum bozukluklarının özelliklerini kapsayan ayrı bir hastalıktır. Bu tez çalışmasında hastalığın etiyopatogenezinin aydınlatılmasına katkı sağlamak amacıyla şizoaffektif bozukluk tanılı hastalarda frontal beyin yapılarındaki hacim değişikliklerini araştırmak amaçlandı. Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre şizoaffektif bozukluk (SAD) tanısı almış 18 hastadan ve 19 sağlıklı kontrol grubundan oluşmaktadır. Çalışma grubuna Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği (BPRS), Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (SAPS), Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (SANS) ve DSM-IV Yapılandırılmış Klinik Görüşmesi (SCID-I) uygulandı. Hasta ve kontrol grubunda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılarak anterior singulat korteks (ACC), dorsolateral prefrontal korteks (DLPFC) ve orbitofrontal korteksin (OFC) hacim ölçümleri gerçekleştirildi. Şizoaffektif bozukluk tanılı hastaların ortalama DLPFC hacmi ve ortalama ACC hacmi kontrol grubunun ortalama DLPFC hacminden ve ortalama ACC hacminden yüksek bulunmuştur. Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. SAD tanılı hastaların ortalama OFC hacmi kontrol grubunun ortalama OFC hacminden düşük bulunmuştur. Fakat bu düşüklük istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç olarak şizoaffektif bozuklukta frontal beyin alanları gri maddede hacim değişiklikleri bulunsa da volümetrik olarak anlamlı bulgulara rastlanılmadı. Çalışmamızdaki bazı kısıtlılıklar sebebiyle bunun daha büyük örneklem sayılı gruplarda prospektif çalışmalarla desteklenmesi önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Şizoaffektif Bozukluk, Dorsolateral Prefrontal Korteks, Orbitofrontal Korteks, Anterior Singulat Korteks, MRG

Affektif bozukluklarBeyinFrontal korteks+4
Dilek Bakış Aksoy
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Konversiyon bozukluğu olan hastalarda serebellar hacim

Konversiyon bozukluğu (KB); hareket, duyu ve nörovejetatif sistemle ilgili organlarda organik bir temele dayanmayan işlev yitimi, işlev azalması ya da bozulması şeklinde tanımlanmaktadır. Son yıllarda konversiyon bozukluğu belirtileri gösteren hastalarda beyin işlevlerinde patolojik bulguların olabileceğine ilişkin bulgular bildirilmektedir. Bu amaçla volümetrik serebellar değerlendirme çalışması yapıldı. Çalışma; Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Kliniğinde yatarak ya da ayaktan tedavi gören hastalardan DSM-IV tanı ölçütleri ile SCID-I'e göre KB tanısı konmuş 19 hasta ve hasta gruplarıyla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş sağlıklı bireylerden oluşan 19 kişi ile yapıldı. Çalışmaya alınan tüm bireylerle psikiyatrik görüşme yapıldı ve sosyodemografik veri formu dolduruldu. Hasta grubuna Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı. Görüntüleme 1.5Tesla GE SIGNA Excite cihaz sistemi kullanılarak gerçekleştirildi ve T1 ağırlıklı olan yüksek rezolüsyonlu sagital üç boyutlu spiral fastspinecho MRG görüntüleri elde edildi. Elde edilen bu görüntüler 'iş istasyonu'nda işlendi ve hacimler hesaplandı. Hacim ölçümleri olguların tanısına kör olacak şekilde iki ayrı değerlendirici tarafından yapıldı. Belirlenen BAÖ puanı 31,05±10,36 ve BDÖ puanı 23,26±7,68 ortalamaları hastaların anksiyete düzeylerinin yüksek ve depresyon düzeylerinin ise orta derecede olduğunu gösteriyordu. Konversiyon bozukluğunda "tabloyu açıklayabilecek beyin bulgularının olmaması" halen bir tanı ölçütü olarak değerlendirilmektedir. Konversiyon bozukluğunun fizyopatolojisi ile ilişkili olabilecek volümetrik bulgulara rastlayamadık. Bulgularımız serebellum açısından bu bilgiyi şimdilik doğrular niteliktedir. Çalışmamızın daha büyük ve her iki cinsi de içeren örneklem gruplarında daha ileri araştırmaların yapılabileceğine yönelik yol gösterici öncül bir çalışma olarak yapıldı. Anahtar Kelimeler:Serebellum; Konversiyon Bozukluğu; Manyetik Rezonans Görüntüleme; Organ Boyutu

BeyinBeyin hastalıklarıHisteri+3
Sema Baykara
Fırat University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yaygın anksiyete bozukluğu olan hastalarda hipokampus ve amigdala hacimleri ve klinik değişkenlerle ilişkisi

Yaygın anksiyete bozukluğu (YAB) tanı özellikleri iyi belirlenmiş, anksiyete bozuklukları içerisinde sınıflandırılan ve üzerinde önemle durulmuş bir psikiyatrik bozukluktur. Son yıllarda yaygın anksiyete bozukluğu hastalarında yapılan nörogörüntüleme çalışmalarında, hastalığın belirleyici belirti ve bulguları ile ilişkili olması muhtemel anormallikler saptanmıştır. Bu çalışmada, yaygın anksiyete bozukluğunun etyopatogenezini daha iyi anlayabilmek için hastalarda amigdala ve hipokampustaki morfometrik değişikliklerin araştırılması amaçlandı. Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre YAB tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 20 hasta ile 20 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve SCID-I uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılarak amigdala ve hipokampus bölümlerinin volümetrik ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Yaygın anksiyete bozukluğu olan hastalar ile sağlıklı kontroller arasında amigdala volümleri açısından fark gözlenmezken, hasta grubunda sol hipokampus hacmi sağlıklı kontrollere kıyasla anlamlı sayılabilecek ölçüde büyük bulundu ve sol hipokampus hacimleri ile BAÖ puanları arasında ters korelasyon izlendi. Amigdala ve hipokampusun hem hastalığın patofizyolojisi hem de klinik seyri ile ilişkisinin olabileceği söylenebilir. Bu bölgelerin fonksiyonel özelliklerini inceleyen görüntüleme teknikleri ve bilişsel işlevleri inceleyen testlerin birlikte ele alındığı çalışmaların daha önemli ve verimli sonuçlara ulaşılmasını sağlayabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Yaygın anksiyete bozukluğu, Volüm, Amigdala, Hipokampus, MRG

Amigdaloid cisimAnksiyeteHipokampus+1
Abdulğani Temizkan
Fırat University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Travma sonrası stres bozukluğu olan hastalarda talamus hacimleri ve klinik değişkenlerle ilişkisi

Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), travmatik yaşantı sonrası, olayı tekrar tekar yaşama, anımsatan uyaranlardan kaçınma, artmış uyarılmışlık hali ile karekterize iyi tanımlanmış ruhsal bir bozukluktur. Son yıllarda travma sonrası stres bozukluğu hastalarında yapılan nörogörüntüleme çalışmalarında, hastalığın belirleyici belirti ve bulguları ile ilişkili olması muhtemel anormallikler saptanmıştır. Bu çalışmada, travma sonrası stres bozukluğunun etyopatogenezini daha iyi anlayabilmek için hastalarda sağ ve sol talamustaki morfometrik değişikliklerin araştırılması amaçlandı. Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre TSSB tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 16 hasta ile 15 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Klinisyen Tarafından Uygulanan Travma Sonrası Stres Bozukluğu Ölçeği (TSSB-Ö) ve SCID-I uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılarak sağ ve sol talamusun volümetrik ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmadan elde ettiğimiz sonuçlar TSSB' li hastaların hem sağ hem de sol talamus hacimlerinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha düşük olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, sol talamus hacmi ile TSSB-Ö kaçınma/küntlük (C) alt ölçek puanı arasında korelasyon saptandı. Sonuç olarak talamusun travma sonrası stres bozukluğunun hem patofizyolojisi hem de klinik seyri ile ilişkisinin olabileceği söylenebilir. Bu bölgelerin fonksiyonel özelliklerini inceleyen görüntüleme teknikleri ve bilişsel işlevleri inceleyen testlerin birlikte ele alındığı çalışmaların daha önemli ve verimli sonuçlara ulaşılmasını sağlayabileceği düşünülmektedir.

Manyetik rezonans görüntülemePsikiyatriPsikiyatrik hastalıklar+2
Ömer Özer
Fırat University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Antisosyal kişilik bozukluğu olan hastalarda amigdala ve hipokampus hacimleri

Anti sosyal kişilik bozukluğu (ASKB), 15 yaşından önce başlayan, yaygın bir anti sosyal davranış ve pişmanlık duymadan başka insanların haklarını çiğneme ile belirli bir bozukluktur. Çocukluk çağında davranım bozukluğu tanısı konan bu kişilere 18 yaşından sonra antisosyal kişilik bozukluğu tanısı koyulur. Kişilik bozuklukları arasında en güvenilir tanı konabilen anti sosyal kişilik bozukluğudur. Son yıllarda yapılan nörogörüntüleme çalışmalarında ASKB nin özellikleri ile ilişkili muhtemel anormallikler saptanmıştır. Biz bu çalışmada ASKB nin etyopatogenezini daha iyi anlayabilmek adına hastaların hipokampus ve amigdala hacim değişikliklerini araştırmayı hedeflendi. Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre ASKB tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 20 hasta ile 20 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BrDÖ) , Buss-Perry Saldırganlık (BPSÖ) ölçeği, SCID I ve II uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda manyetik rezonans görüntüleme (MRG)kullanılarak sağ ve sol hipokampus ve amigdala volümetrik ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Biz bu çalışmada; ASKB li hastaların hem sağ hem de sol hipokampus ve amigdala hacimleri sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha düşük olduğu sonucunu elde ettik. Sosyodemografik özellikler karşılaştırıldığında ise elde ettiğimiz sonuçlar literatürle uyumluydu. Ölçek puanları ile volümetrik ölçümler karşılaştırıldığında ise anlamlı negatif sonuçlar elde edildi. Sonuç olarak hipokampus ve amigdalanın ASKB nin patofizyolojisi ile ilişkili olabileceği söylenebilir. Bu bölgelerin fonksiyonel özelliklerini inceleyen görüntüleme teknikleri ve bilişsel işlevleri inceleyen testlerin birlikte ele alındığı çalışmaların daha verimli sonuçlar ortaya koyacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Antisosyal kişilik bozukluğu, volüm, amigdala, hipokampus, MRG

Amigdaloid cisimAntisosyal kişilik bozukluklarıHipokampus+4
Şüheda Kaya
Fırat University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Depresyon tedavisinde egzersiz eklemenin terapötik cevap üzerine etkisi

Bu çalışmadaki amaç, depresyon tedavisinde egzersiz eklemenin terapötik cevap üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM–IV Eksen I Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID–I)'ne göre Major Depresif Bozukluk (MDB) tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 33 hasta alınmıştır. Grup 1'deki hastalara antidepresan tedavisiyle birlikte 12 hafta boyunca, haftada en az 4 gün, günde en az 30 dakika boyunca yürüme egzersizi yaptırılmıştır. Grup 2'deki hastalara ise yalnızca antidepresan tedavisi verilmiştir. Çalışmaya başlamadan önce, 6. haftanın sonunda ve 12. haftanın sonunda her iki gruba da Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDÖ), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAÖ), Klinik Global İzlenim Ölçeği (CGI) uygulanmıştır. Bu çalışmada her iki grupta da, egzersiz öncesine göre egzersiz sonrası yapılan ölçümlerde anksiyete ve depresif belirti düzeylerinde düşme olduğu saptanmıştır. Antidepresan kullanılması ile depresyon puanının düşmesi beklenen bir sonuçtur ama fiziksel egzersiz ile bu düşüş sadece antidepresan alan gruba göre daha fazla düzeyde gerçekleşmiştir. Klinik Global İzlenim Ölçeği (CGI)'ne göre ise her iki grupta da hastalık şiddetinde azalma ve iyileşme görülmüştür. Egzersiz ve antidepresan ilaç tedavisi alan grupta yalnızca antidepresan ilaç tedavisi alan gruba göre ölçek puan ortalamalarında istatistiksel olarak daha fazla düşüş görülmüştür. CGI tolerabilite alt ölçeğine göre ise her iki grupta da belirgin yan etki görülmemiştir. Sonuç olarak; depresyon tedavisinde egzersiz eklemenin terapötik cevap üzerinde olumlu etkileri olduğu görülmüştür. Daha güvenilir sonuçlara ulaşılabilmesi için daha büyük örneklem gruplarında, daha uzun süreli çalışmalar planlanılması ve uygulanmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Depresyon, egzersiz, terapötik cevap

DepresyonEgzersizSpor+2
Gülay Taşcı
Fırat University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif kompulsif bozuklukta metakognisyonlar ve otomatik düşünceler

Amaç: Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) kronik seyirli, mesleki ve sosyal işlev kaybına yol açan psikiyatrik bir bozukluktur. Lee ve Kwon yaptıkları çalışmalar sonucunda bilişsel teoriyi temel alarak obsesyonları otojen ve reaktif obsesyonlar olarak iki ayrı grupta incelemişlerdir. Bu çalışmada otojen ve reaktif obsesyonu olan OKB hastaları ve sağlıklı kontroller üstbilişler ve otomatik düşünceler alanında farklılıklar açısından karşılaştırılacaktır. Ayrıca cinsiyet, eğitim düzeyi, yaşanılan yer , aile öyküsü, alınan tedaviler açısından anksiyete ve depresyon düzeyleri otojen ve reaktif gruplar arasında fark olup olmadığı incelenecektir. Yöntem: Araştırmada çalışma grubu olarak, Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi psikiyatri polikliniğine Şubat 2014 - Aralık 2014 ayaktan başvuran, OKB tanısı konulan hastalardan çalışmaya katılmayı kabul eden, uygunluk ölçütlerini karşılayan hastalar ve sağlıklı kontroller alınmıştır. Hastalar çalışma hakkında bilgilendirilerek katılımları için yazılı onamları alınmıştır. Karadeniz Teknik Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu 2014/6 karar numarası ile etik kurul onayı alınmıştır. Hasta grubu primer obsesyon içerikleri ve buna karşılık sahip oldukları kompulsiyon içeriklerine göre ilgili literatür doğrultusunda YBOKÖ belirti kontrol listesi ile yapılan değerlendirmelerde primer obsesyon olarak saldırganlık, dini ya da cinsel obsesyonlardan birine ya da birkaçına sahip olan hastalar otojen gruba dahil edilmiştir Primer obsesyon olarak kirlenme, kuşku, simetri, veya biriktirme obsesyonlarından birine ya da birkaçına sahip hastalar reaktif gruba dâhil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, DSM-IV için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-I),Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği, (Y- BOKÖ) Üstbiliş (metakognisyon) Ölçeği (ÜBÖ), Otomatik Düşünceler Ölçeği (ODÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) Türkçe olarak uygulanmıştır. Otojen reaktif ve sağlıklı kontrol grupları sosyodemografik veriler, YBOKÖ, ÜBÖ, ODÖ, BDÖ, BAÖ'nden aldıkları puanlar açısından karşılaştırılmışlardır. Bulgular: Gruplar arasında, yaş, medeni durum eğitim düzeyi yaşanılan yer gelir düzeyi açısından farklılık bulunmadı. Otojen grupta erkek cinsiyet reaktif gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Otojen grupta en sık gözlenen obsesyonun saldırganlık, reaktif grupta ise kirlenme en sık obsesyon olarak belirlendi. Reaktif gruptaki hastaların en yaygın kompulsiyonların temizleme/yıkama, otojen gruba bakıldığında ise zihinsel/mental olduğu belirlendi. Alınan edaviler açısından otojen ve reaktif grup arasında anlamlı fark tespit edilemedi. Tüm ölçek puanları OKB grubunda sağlıklı kontrol grubundan anlamlı yüksek bulunmuştur. Ancak otojen ve reaktif grup arasında ÜBO "kontrol edilemezlik ve tehlike" ve "düşüneleri kontrol ihtiyacı" alt ölçekleri ve ODÖ "izolasyon" alt ölçeği otojen grupta istatistiksel olarak anlamlı yüksektir. Sonuç: Sonuç olarak çalışmada otojen ve reaktif grup arasında metakognisyonlar ve otomatik düşünceler açısından farklar tespit ettik. Daha fazla rahatsız edici, hakkında daha az konuşulmak istenen ve zihinde belirmesi için daha az uyarana ihtiyaç duyan, daha tekrarlayıcı ve suçluluk duygusuna yol açtığı bilinen obsesyonlar olan otojen grubun düşüncelerin kontrol edilemeyeceğine ve cezalandırılma ve sorumlu olma temalarını içeren olumsuz inançları kontrol altına alma ihtiyacına dair inançlarında, yalnızlık ve izolasyon otomatik düşüncelerinde reaktif gruba göre artış olduğu tespit edilmiştir. Bulduğumuz sonuçlar OKB'nin alt tiplerini belirlemede önerilen gruplandırmanın yararlı olabileceğini düşündürmektedir. Bu alt tiplendirme OKB' nin gelişimini anlamak, semptomları tanımlamak ve etkin tedavinin kullanılmasına olanak vermesi açısından önemli görünmektedir

İlkay Keleş Altun
Karadeniz Technical University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif-kompulsif bozukluğu olan hastalarda aleksitimi ile mizaç ve karakter özelliklerinin klinik değişkenlerle ilişkisi

Bu çalışmada bir grup obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastası ve kontrol bireyinin mizaç ve karakter özellikleri ile aleksitimi düzeyinin karşılaştırılması amaçlandı.Çalışmaya Fırat Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Kliniğine başvuran ve çalışma ölçütlerini karşılayan 61 OKB hastası ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 65 sağlıklı birey kontrol grubu olarak alındı. Hasta ve kontrol grubuna DSM?IV Eksen-I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID-I), Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Mizaç ve Karakter Envanteri (MKE), Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20), hasta grubuna ek olarak ise Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (Y-BOKÖ) Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulandı.Mizaç boyutları yönüyle, OKB hasta grubunun toplam zarardan kaçınma (ZK) skor ortalaması kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Karakter boyutları yönüyle ise, OKB hasta grubunun kendini yönetme (KY) total skor ortalaması kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük bulundu. Yine OKB grubunda; duygularını tanıma zorluğu, duygularını ifade etme zorluğu, dışa-dönük düşünme ve aleksitimi total skorları yüksek saptandı. Bununla birlikte OKB hastalarının aleksitimi durumuna göre yapılan değerlendirmesinde; mizaç boyutları yönüyle, aleksitimik grubun toplam ZK skor ortalaması aleksitimik olmayan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Karakter boyutları yönüyle ise, aleksitimik grubun toplam kendini aşma (KA) skor ortalaması aleksitimik olmayan gruba göre anlamlı olarak yüksek iken; KY ve işbirliği yapma (İY) skor ortalamaları ise düşük bulundu.Araştırmamızın sonuçları OKB hasta grubu ile kontrol grubu arasında MKE parametreleri ve aleksitimi düzeyi açısından farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu farklılıkların OKB hastalığıyla nedensel ilişkisini saptamaya yönelik daha fazla sayıda çalışmaya gereksinim vardır.

Affektif bozukluklarAffektif semptomlarKişilik+2
Sema Sağlam
Fırat University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Somatizasyon bozukluğu olan hastalarda orbitofrontal korteks hacimleri ve klinik değişkenlerle ilşkisi

Somatizasyon Bozukluğu (SB) sık görülen ruhsal bozukluklardan olup, halen bu hastalıkların nedenleri hakkında aydınlıtılmamış noktalar bulunmaktadır. Son yıllarda yapılan çok az sayıdaki nöro görüntüleme çalışmaları hastalığın etyolojisiyle beyindeki bazı bölgelerin ilintili olabileceğini göstermiştir. Bu nedenle çalışmamızda somatizasyon bozukluğunun etyopatogenezi daha iyi anlayabilmek adına, hastalarda OFC'teki morfometrik değişiklikleri araştırmak amaçlanıldı.Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre SB tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 20 hasta ile 20 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgi formu, Hamilton depresyon derecelendirme ölçeği, Hamilton anksiyete ölçeği ve SCID-I uygulanmıştır.Hasta ve kontrol grubunda MRG kullanılarak total beyin, gri madde, beyaz madde ve OFC bölümlerinin volümetrik ölçümleri değerlendirildi.SB'de orbitofrontal korteks hacmi kontrollerden anlamlı olarak küçük bulundu.OFC'in hem hastalığın patofizyolojisi hem de klinik seyrinde önemli ilişkisinin olabileceğini söylenebilir. İleride yapılacak çalışmaların desteklenmesi bizimde yaptığımız görüntüleme yöntemlerininde ilave edilmesiyle daha önemli ve verimli sonuçlara ulaşılabilir.

Frontal korteksManyetik rezonans görüntülemeMorfometri+2
Burcu Sırlıer Emir
Fırat University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Panik bozukluğu olan hastalarda kaudat çekirdek hacimleri ve klinik değişkenlerle ilişkisi

Panik Bozukluk (PB) tanı özellikleri iyi belirlenmiş, anksiyete bozuklukları içerisinde sınıflandırılan ve üzerinde ilgiyle durulmuş bir psikiyatrik bozukluktur. Son yıllarda panik bozukluk hastalarında yapılan nöro-görüntüleme çalışmalarında, hastalığın belirleyici belirti ve bulguları ile ilintili olabilecek anormallikler saptanmıştır. Çalışmamızda; panik bozukluğun etyopatogenezi daha iyi anlayabilmek adına, hastalarda kaudat nükleusdaki morfometrik değişiklikleri araştırmayı amaçladık. Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre PB tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 20 hasta ile 20 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği ve SCID-I uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılarak total beyin, gri madde, beyaz madde kaudat nükleus bölümlerinin volümetrik ölçümleri gerçekleştirilmiştir. PB hastaları ile sağlıklı kontroller arasında, total beyin volümü, total beyaz ve gri madde volümü açısından fark gözlenmezken, hasta grubunda sağ ve sol kaudat nükleus hacmi sağlıklı kontrollere kıyasla önemli oranda küçük bulundu. Kaudat nükleusun hem hastalığın patofizyolojisi hem de klinik seyrinde önemli ilişkisinin olabileceğini söyleyebiliriz. Bu bölgenin fonksiyonel özelliklerini inceleyen görüntüleme teknikleri ve bilişsel işlevleri inceleyen testlerin birlikte ele alındığı çalışmalar daha önemli ve verimli sonuçlara ulaşmamızı sağlayacağı düşüncesindeyiz.

Mehmet Gürkan Gürok
Fırat University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Morbid obezite hastalarının mizaç ve karakter özellikleri

Amaç: Bu çalışma morbid obez hastaların sağlıklı kontrol grubuyla mizaç ve karakter özellikleri açısından karşılaştırılmasını amaçladı. Gereç ve yöntem: Çalışmanın hasta grubu 01.10.2013 – 01.04.2014 tarihleri arasında 6 ay boyunca psikiyatri polikliniğine konsülte edilen, bariatrik cerrahi öncesi psikiyatrik değerlendirme istenen morbid obez bireyler tarafından oluşturuldu. Sağlıklı kontrol grubu, hasta grubu ile benzer yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyi özelliklerine sahipti. Hasta ve kontrol grubuyla yüz yüze görüşülerek psikiyatrik görüşme yapan klinisyen tarafından sosyodemografik veri formu ve DSM-IV Eksen 1 Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme uygulandı. Yüz yüze görüşme sonrası hasta ve kontrol grubuna Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Mizaç ve Karakter Envanteri Ölçeği verilerek doldurmaları istendi.Kesitsel tanımlayıcı nitelikteki çalışmamızın istatistiksel analizi için SPSS 19.0 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) programı kullanıldı. Bulgular: Çalışma grubu yaş aralığı 18- 65 yıl olan, 162'si (%65.9) kadın ve 84'ü (%34.1) erkek olmak üzere toplam 246 olgudan oluşmaktaydı. Morbid obez hastalar (n=160) ve sağlıklı kontrol grubu (n=86) grupları mizaç ve karakter alt boyutları açısından karşılaştırıldı. Morbid obez grubunun KA2 (kişilerarası özdeşim), ZK2 (belirsizlik korkusu), ZK4 (çabuk yorulma ve dermansızlık), ÖB1 (duygusallık), ÖB3 (bağlanma), ÖB (ödül bağımlılığı) toplam puanı, İY1 (sosyal kabullenme), İY4 (acıma), İY5 (erdemlilik, vicdanlılık), İY (işbirliği yapma) toplam puan ortalamaları kontrol grubundan istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek, YA4(düzensizlik), YA (yenilik arayışı) toplam puan ortalamaları kontrol grubundan istatiksel olarak anlamlı düzeyde düşük saptandı. Sonuç: Belli kişilik özelliklerinin obezite patogenezinde ve tedavi yanıtında etkili olduğu gözönüne alınarak hastaların tedavilerinin yönetiminde mizaç ve karakter özelliklerinin değerlendirilmesinin gerekli olduğunu düşünüyoruz.

CerrahiKarakterKişilik+3
Melek Cengiz Mete
Zonguldak Bülent Ecevit University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif kompulsif bozukluğu olan hastalarda mizaç ve karakter özellikleri

Amaç: Bu çalışmada, Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) hastalarını sağlıklı bireylerden ayıran mizaç ve karakter özelliklerini ve mizaç ve karakter özellikleri ile OKB semptom şiddeti arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın hasta grubu Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Psikiyatri Polikliniği?ne Temmuz 2011 ile Mart 2013 tarihleri arasında başvuran, SCID I tarama ile OKB tanısı alan hastalardan oluşturuldu. Sağlıklı kontrol grubu, hasta grubu ile benzer yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi özelliklerine sahipti. Hasta ve kontrol grubundan Sosyodemografik Veri Formu, Mizaç ve Karakter Envanteri, Beck Depresyon ve Beck Anksiyete Ölçeklerini doldurmaları istendi. Hasta grubu için Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (YBOCS), Yale Brown Belirti Kontrol Listesi psikiyatrik görüşme yapan klinisyen tarafından dolduruldu. Kesitsel tanımlayıcı nitelikteki çalışmamızın istatistik analizi için SPSS 13.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışma grubu yaş aralığı 18-67 yıl olan, 86?sı (%63,7) kadın ve 49?u (%36,3) erkek olmak üzere toplam 135 olgudan oluşmaktaydı. ?OKB? (n=70) ve ?Kontrol? (n=65) grupları mizaç ve karakter alt boyutları açısından karşılaştırıldı. OKB grubunun ZK1 (beklenti endişesi ve karamsarlık), ZK2 (belirsizlik korkusu), ZK3 (yabancılardan çekinme), ZK4 (çabuk yorulma ve dermansızlık), ZK (zarardan kaçınma) toplam puan ortalamaları kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek, KY1 (sorumluluk alma), KY2 (amaçlılık), KY3 (beceriklilik), KY5 (uyumlu ikincil huylar), KY (kendini yönetme) toplam puan, İY1 (sosyal onaylama), İY (işbirliği yapma) toplam puan ortalamaları kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük saptandı. OKB şiddeti ile TCI puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç: OKB?de mizaç ve karakter özelliklerinin değerlendirilmesi, prognozun öngörülmesi ve uygun psikoterapötik yaklaşımların düzenlenebilmesi açısından klinik bir yargı sağlayabilir. Mizaç ve karakter özelliklerinin OKB olgularında tedaviye yanıt üzerine etkisinin incelendiği daha büyük örneklemli izlem çalışmalarına ihtiyaç vardır.

KişilikMental bozukluklarMizaç+2
Vildan Çakır Kardeş
Zonguldak Bülent Ecevit University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Zonguldak il Merkezinde kadına yönelik aile içi şiddetin yaygınlığı, şiddet türleri, şiddet algısı ve kadınların şiddete yönelik tutumları.

Amaç: Kesitsel tanımlayıcı desendeki bu çalışmada; Zonguldak il merkezinde yaşayan 18-65 yaş arası kadınların eş şiddetinin çeşitli tiplerine maruziyet durumu ve sıklığı ile çeşitli sosyal faktörlerin buna etkisinin belirlenmesi ve kadınların şiddet algısı ve eş şiddetine karşı tutumlarının saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma 01-30 Temmuz 2014 tarihleri arasında Zonguldak il merkezinde (merkeze bağlı belde ve köyler hariç) yapılmıştır. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri, şiddet türleri, şiddeti algılamaları ve tutumları sorgulandı. Bulgular: Araştırmaya 18-65 yaş arası 457 katılımcı dahil edildi. Katılımcıların yaklaşık yarısı (%45,95) şiddet türlerinden en az birine maruz kaldıklarını belirtti. Maruz kalınan şiddet alt türlerinde sözel şiddet %40, duygusal şiddet %31, fiziksel şiddet %24, ekonomik şiddet %12 ve cinsel şiddet %7 oranında idi. Eş şiddetine maruz kalan kadınların kalmayanlara oranla; kendilerinin ve eşlerinin eğitim düzeylerinin daha düşük, eşlerinin alkol ve sigara kullanım oranının daha fazla, ilk evlilik yaşlarının daha düşük, daha çok görücü usulü evlenmiş oldukları ve hem eşlerinin hem de kendilerinin ailesinde daha fazla kadına yönelik şiddet öyküsüne rastlandığı saptandı. Ayrıca şiddet maruziyeti olan katılımcılarda, olmayan katılımcılara oranla; intihar düşüncesi, intihar girişimi ve psikiyatrik hastalık olma oranı daha fazla idi. Sonuç: Çalışmamızda saptadığımız kadına yönelik aile içi şiddet sıklığı, Türkiye'nin genelini yansıtabilecek çalışmalarda saptananlarla benzerlik gösterecek şekilde, oldukça yüksektir. Hekimlerin şiddet mağdurları hakkındaki sorumluluklarını bilmeleri ve çözüm konusundaki toplumsal kaynakları bilip mağdurlar lehine kullanabilmeleri, kadına yönelik aile içi şiddeti önlemede oldukça önemli bir adım gibi görünmektedir.

Aile içi şiddetAile içi şiddetAlgı+5
Hasret Ozan Açıkgöz
Zonguldak Bülent Ecevit University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tüm ekzom dizileme yöntemi ile şizofreniye yol açabilecek aday genlerin belirlenmesi

Amaç: Şizofreni etiyolojisinde genetik faktörlerin önemli rol oynadığı ve kalıtılabilirliğin yaklaşık olarak %80 oranında rol oynadığı düşünülmektedir. Şizofreni genetiğinde tüm ekzom dizileme (TED) yöntemi kullanılarak yapılan az sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmada, TED yöntemi kullanılarak Şizofreni patogenezinde rol aldığı düşünülen genlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmanın örneklemini iki aile oluşturuyordu. Birinci aile şizofreni hastalığı olan iki çocuk ve bunların sağlıklı ebeveynlerinden oluşmaktaydı. İkinci aile iki şizofreni olan kardeş ve 1 sağlıklı kardeş ile sağlıklı annelerinden oluşmaktaydı. Bulgular: Çalışma sonunda sadece hastalarda olan ve sağlıklı aile bireylerinde olmayan 223 eklenme silinme mutasyonu ve 5595 tek nükleotid polimorfizmi belirlendi. Belirlenen bu mutasyonlardan SPON1, DISC1, NCAM1, GRIA3, CYFIP2, ZNF480, PPP1R9B, SARM1, SMAD5, PCLO, KMT2C, DNAPK gibi genlerin daha önce şizofreni patogenezinde rol oynadığı çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda bu genlerin yanısıra LTF geni 703. pozisyonda T silinmesi, SEMA3B geninde 81-82. nükleotidler arasında C eklenmesi, NCOR2 genin 5517-5518. nükleotidler arasına 9 nükleotidlik AGCAGCGGC eklenmesi, GPHB5 geninde 156-157. nükleotidler arasında C eklenmesi, TMEM216 432-433. nükleotidler arasında A eklenmesi, FAM174B geninde 206-211. nükleotidler arasında yer alan GCTCCA dizisinin silinmesi, CLTCL1 geninde 3602-3603. nükleotidler arasında G eklenmesi, CNTNAP4 geninde 43-44. nükleotidler arasında T eklenmesi tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışma sonucunda elde edilen gen mutasyonlarının şizofreni patogenezindeki rolü ile ilgili bildiğimiz kadarıyla yayınlanan bir çalışma bulunmamaktadır. Ancak bu genler tarafından sentezlenen proteinlerin beyinde ifadesinin (ekspresyon) olduğu tespit edilmiştir. Tespit edilen bu gen mutasyonları ve bu genler tarafından sentezlenen proteinlerin şizofreni patogenezindeki rolü ile ilgili daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

AileGenetikGenler+2
Veysel Doğan
Zonguldak Bülent Ecevit University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Major depresif bozukluk ve panik bozukluk hastalarında üstbiliş işlevlerinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada, Major Depresif Bozukluk (MDB) ve Panik bozukluk (PB) tanısı alan hastaların üstbiliş işlevlerinin ve klinik özelliklerinin kontrol grubuyla karşılaştırılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvuran ve çalışma ölçütlerini karşılayan MDB ve PB tanılı 50?şer hasta ile yaş, cinsiyet açısından eşleştirilmiş geçmiş ve şimdiki öyküsünde psikiyatrik ve nörolojik hastalığı olmayan 50 sağlıklı kontrol alındı. Hasta ve kontrol grubuna DSM?IV Eksen?I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID?I), Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Üstbiliş Ölçeği-30 (ÜBÖ), MDB hasta grubuna ek olarak ise Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ile Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), PB hastalarına ek olarak Panik Agorafobi Ölçeği (PAÖ) ile Durumluluk ve Süreklilik Kaygı ölçeği (STAI?I ve STAI?II) uygulandı. Her iki hasta grubunun da üstbiliş toplam puanları kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. MDB hastalarında; üstbilişin bilişsel güven ile kontrol edilmezlik ve tehlike alt boyutları, PB hastalarında ise; kontrol edilmezlik ve tehlike ile bilişsel farkındalık alt boyutları kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek bulundu. Ayrıca MDB hastalarında BDÖ puanları ile üstbiliş olumlu inançlar, PB hastalarında da STAI-II puanları ile bilişsel farkındalık alt boyutu arasında pozitif korelasyon saptandı. Araştırmamızın sonuçları; MDB ve PB hasta grupları ile kontrol grubu arasında ÜBÖ parametreleri açısından farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu farklılıklar ile MDB ve PB hastalıklarının nedensel ilişkisini saptamaya yönelik daha fazla sayıda çalışmaya gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: Major depresif bozukluk, panik bozukluk, üstbiliş.

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlevler+3
Filiz Köseoğlu
Fırat University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Cinsel yakınması olan hastalarda belirti dağılımının psikiyatrik tanı ve diğer klinik değişkenlerle ilişkisi

Cinsel işlevler ile ilgili bilimsel çalışmalar sınırlı olmasına rağmen son yıllarda yapılan çalışmalarda artış bulunmaktadır, ancak genellikle cinsel işlevler ile ilgili çalışmalar batı toplumlarından elde ettiğimiz bilgiler olup ülkemizdeki çalışma sayısı oldukça kısıtlıdır. Bu çalışmada, Elazığ Fırat Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran yatan veya ayaktan hastalarda cinsel yakınmaları sorgulamayı ve bunların psikiyatrik tanı ve klinik değişkenlerle ilişkisini incelemeye çalıştık. Çalışmaya 57'si kadın ve 64'ü erkek olmak üzere toplam 121 hasta alındı. Hastalara Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği, Kısa Form 36, Golombok Rust Cinsel Doyum Envanteri ve SCID-I uygulanmıştır. Çalışmamıza katılan hem kadın hem de erkek hastalarda psikiyatrik bir hastalık tanısına komorbid cinsel işlev bozukluğu veya cinsel işlev bozukluğuna komorbid bir psikiyatrik tanının eşlik ettiğini, bunun genellikle major depresyon, anxiete bozukluğu veya somatoform bozukluklar olduğunu tespit ettik. Ayrıca çalışmamıza katılan hastaların yaşam kalitesinin oldukça düşük olduğu da göze çarpmaktadır. Cinsel soruna eşlik eden bir psikiyatrik tanının veya psikiyatrik tanıya eşlik eden cinsel soruna rastlanma oranının yüksek olduğunu görmekteyiz. Gerek fiziksel gerek psikolojik faktörlerin cinsel sorunların etyolojisinde oynadığı rolün etkilerinin tanımlanması için daha büyük örneklem grupları içeren ve sağlıklı kişilerle karşılaştırmalı yeni çalışmalar, cinselliğin ve cinsellikte yaşanan sorunların bu hastalıklar ile ilişkisini ortaya koyacaktır. Anahtar Kelimeler: Cinsel işlev bozukluğu, psikiyatrik komorbidite.

Cinsel bozukluklarKomorbiditeMental bozukluklar+2
Arzu Azime Ünlü Karakoç
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psikiyatri hastalarında çocukluk çağı travması, devam eden şiddet ve psikopatoloji ile ilişkisi

Amaç: Son 30 yılda çocukluk çağı travmaları gerek psikiyatri gerekse bir halk sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda yapılan pek çok çalışma çocuklukta maruz kalınan travmanın yetişkinlikte görülen pek çok psikopatoloji ile doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu çalışmada Zonguldak'ta yaşayan Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi psikiyatri polikliniğine ayaktan başvuran hastaların çocukluk çağı travmaları ile devam eden şiddetin mevcut psikopatoloji ile ilişkisi incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Araştırma Ocak 2017 ile Haziran 2017 arasında yapılmıştır. Katılımcılara içinde şiddet türleri, şiddet algıları ve tutumlarının yer aldığı sosyo-demografik soru formu ile çocukluk çağı travmaları ölçeği verilmiştir. Bulgular: Araştırmaya 18 ile 65 yaş arasındaki 375 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların %52,8'i şiddet türlerinden en az birine maruz kaldığını belirtmiştir. Maruz kalınan şiddet alt türlerinde sözel şiddet % 90,1; duygusal şiddet %27,8; fiziksel şiddet %63,64; ekonomik şiddet %30,8 ve cinsel şiddet % 24,7 olarak bulunmuştur. Katılımcıların çocukluk çağında travmaya maruziyet durumları değerlendirildiğinde ise %45,6'sı duygusal istismara, %36,3 fiziksel istismara, %17,6'sı cinsel istismara maruz kaldığını belirtmiştir. Sonuç: Çocuklukta maruz kalınan istismar ile yetişkinlikte devam eden şiddetin intihar düşüncelerini 4 kat artırdığı, şiddet gören bireylerin çocuklarına da 3 kat daha fazla şiddet uyguladıkları bulunmuştur. Dolayısıyla çocuklukta travmaya maruz kalma durumu ile yetişkinlikte şiddet görmenin ruh sağlığı açısından ciddi sonuçlar doğurduğu, pek çok psikopatoloji ile doğrudan ilişkili olduğu saptanmıştır. Buradan hareketle yeni yapılacak çalışmaların daha geniş perspektiften önleme çalışmalarına yön vermesi gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Çocukluk çağı travmaları, şiddet, intihar düşünceleri, psikopatoloji, çocuk istismarı.

PsikiyatriPsikiyatrik hastalarPsikopatoloji+5
Leman Elif Küpçüoğlu
Zonguldak Bülent Ecevit University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif kompulsif bozukluk eşlik eden ve etmeyen bipolar bozukluklu hastalarda mizaç ve dürtüsellik

Bu çalışmada Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) eşlik eden ve etmeyen bipolar bozukluklu hastaların baskın mizaç tipleri ile dürtüsellik düzeylerinin kontrol grubuyla karşılaştırılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine başvuran OKB eşlik eden bipolar bozukluk tanılı 30 hasta, OKB eşlik etmeyen bipolar bozukluk tanılı 40 hasta ile yaş, cinsiyet açısından eşleştirilmiş 40 sağlıklı kontrol alındı. Hasta ve kontrol grubuna DSM?IV Eksen?I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID?I), Sosyodemografik Veri Formu, Temperament Evaluation of Memphis, Pisa, Paris, San Diego Autoquestionaire (TEMPS-A) mizaç ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği?11 (BDÖ?11), hasta grubuna ek olarak Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) uygulandı. Her iki hasta grubunun da baskın depresif, siklotimik, irritabl ve anksiyöz mizaç sıklığı ve puanları kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Hasta ve kontrol grubunda hipertimik mizaç saptanmadı. Baskın mizaç yönünden OKB eşlik eden ve etmeyen bipolar hastalar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Hasta gruplarında BDÖ-11 total ve alt boyutları kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek bulundu. OKB eşlik eden bipolar hastalarda dikkatle ilgili dürtüsellik puanları anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Sonuç olarak çalışmamızda, OKB eşlik eden ve etmeyen bipolar hastalar ve sağlıklı populasyonda mizaç özelliklerinin ve dürtüselliğin alt boyutlarının, bazı alanlarda farklılığına işaret etmektedir. OKB eşlik eden ve etmeyen bipolar hastalarının afektif mizaç ve dürtüsellikle ilgili daha fazla sayıda çalışmaya gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, obsesif kompulsif bozukluk, mizaç, dürtüsellik.

Faruk Kılıç
Fırat University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Borderline (Sınırda) kişilik bozukluğu olan hastalarda talamus hacimleri ve klinik değişkenlerle ilişkisi

ÖZET Bordeline kişilik bozukluğu (BKB) DSM-IV-TR (Amerikan Psikiyatri Birliği: Psikiyatride Hastalıkların Tanımlanması ve Sınıflandırılması El Kitabı, Yeniden Gözden Geçirilmiş Dördüncü Baskı)'de B Kümesi Kişilik Bozuklukları başlığı altında ele alınan bir hastalıktır. Son yıllarda BKB hastalarında yapılan nöro-görüntüleme çalışmalarında, hastalığın belirleyici belirti ve bulguları ile bağlantılı olabilecek anormallikler saptanmıştır. Çalışmamızda; BKB etyopatogenezi daha iyi anlayabilmek adına, hastalarda talamusun morfometrik değişikliklerini araştırmak amaçladık. Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre BKB tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 20 hasta ile 20 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Buss-pery saldırganlık ölçeği, Barrat dürtüsellik ölçeği, SCID-I ve SCID-II uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılarak total beyin, gri madde, beyaz madde ve talamus bölümlerinin volümetrik ölçümleri gerçekleştirilmiştir. BKB hastaları ile sağlıklı kontroller arasında, total beyin volümü, total beyaz ve gri madde volümü açısından fark gözlenmezken, hasta grubunda sağ ve sol talamus hacmi sağlıklı kontrollere kıyasla önemli oranda küçük bulundu. Talamusun hem hastalığın patofizyolojisi hem de klinik seyrinde önemli ilişkisinin olabileceğini söyleyebiliriz. Bu bölgenin fonksiyonel özelliklerini inceleyen görüntüleme teknikleri ve bilişsel işlevleri inceleyen testlerin birlikte ele alındığı çalışmaların daha önemli ve verimli sonuçlara ulaşmamızı sağlayacağı düşüncesine varıldı. Anahtar Kelimeler: Borderline kişilik bozukluğu, Volüm, Talamus, MRG

Manyetik rezonans görüntülemeRadyografiSınırda kişilik bozukluğu+1
Tevfik Karakoç
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sanrılı bozukluk ve obsesif kompulsif bozukluk hastalarında üstbiliş işlevlerinin değerlendirilmesi

Çalışmamızda; Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) ve Sanrılı Bozukluk (SB) tanısı alan hastaların üstbiliş işlevlerinin ve klinik özelliklerinin kontrol grubuyla karşılaştırılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvuran yatarak ya da ayaktan tedavi gören ve çalışma ölçütlerine uyan, OKB tanılı 50 hasta, SB tanılı 40 hasta ile hasta gruplarıyla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 50 sağlıklı kontrol alındı. Hasta ve kontrol grubuna DSM–IV Eksen–I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID–I), Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Üstbiliş Ölçeği-30 (ÜBÖ), OKB hasta grubuna ek olarak Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (Y-BOKÖ) ile Obsesif İnanışlar Ölçeği 44 (OİÖ-44), SB hastalarına ise Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği (KPDÖ) ile Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BBİÖ) uygulandı. Sonuç olarak; OKB ve SB hastalarının, üstbiliş toplam puanları kontrol grubuna göre yüksekti fakat istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar sadece OKB hastalarında saptandı. OKB hastalarında; üstbiliş kontrol edilmezlik tehlike ile kontrol ihtiyacı alt boyutları, SB hastalarında ise; bilişsel güven alt boyutu kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlıydı. Ayrıca OKB hastalarında; Y-BOKÖ'nin kompulsiyonları değerlendiren alt boyutu ile kontrol ihtiyacı, OİÖ-44'ün mükemmeliyetçilik/kesinlik ile kontrol edilmezlik tehlike alt boyutları arasında, SB hastalarında ise; BBİÖ'nin kendini ifade etme ile bilişsel güven ve kendinden eminlik ile olumlu inanç alt boyutları arasında pozitif korelasyon saptandı. Araştırmamızın sonuçları; OKB ve SB hasta grupları ile kontrol grubunun ÜBÖ parametreleri açısından farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu farklılıklar ile OKB ve SB hastalıklarının nedensel ilişkisini saptamaya yönelik daha fazla sayıda çalışmaya gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, Sanrılı Bozukluk, üstbiliş.

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlevler+2
Neslihan Çağlar
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Major depresif bozukluk ve obsesif kompulsif bozukluk hastalarında üst-biliş işlevlerinin değerlendirilmesi

Çalışmamızda, obsesif kompulsif bozukluk (OKB) ve major depresif bozukluk (MDB) hastalarının üstbiliş işlevlerinin ve bunun klinik semptomlarla ilişkisini kontrol grubuyla karşılaştırlarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvuran ve çalışma ölçütlerini karşılayan OKB ve MDB tanılı 50'şer hasta ile yaş, cinsiyet açısından eşleştirilmiş geçmiş ve şimdiki öyküsünde psikiyatrik ve nörolojik hastalığı olmayan 50 sağlıklı kontrol alındı. Hasta ve kontrol grubuna DSM–IV Eksen–I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID–I), Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Üstbiliş Ölçeği-30 (ÜBÖ), MDB hasta grubuna ek olarak ise Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ile Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), OKB hastalarına ise Yale-brown obsesyon kompulsiyon ölçeği (Y-BOKÖ) ile Obsesif inanışlar ölçeği (OİÖ-44) uygulandı. Üsbiliş toplam skorları her iki hastalık grubunda da kontrollere göre anlamlıydı. OKB hastalarında; üstbilişin kontrol edilmezlik tehlike ve kontrol ihtiyacı alt boyutları, MDB hastalarında ise; bilişsel güven alt boyutu kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Ayrıca ek olarak OKB hastalarında Y-BOKÖ kompulsiyon alt faktörü ile kontrol ihtiyacı, OİÖ-44 mükemmeliyetçilik/kesinlik faktörü ile kontrol edilmezlik tehlike ve yine OİÖ-44 önem verme/düşünceleri kontrol etme faktörü ile bilişsel farkındalık alt boyutu pozitif korelasyon gösterdi. MDB hastalarında ise; BDÖ puanları ile üstbiliş olumlu inanç, bilişsel güven ve kontrol edilmezlik tehlike alt boyutları arasında pozitif korelasyon saptandı. Depresyon ve OKB hastaları ile kontrol grubu arasında ÜBÖ parametreleri açısından farklılıklar olduğu çalışmamızın sonuçları ile gösterilmiştir. Bu farklılıklar ile MDB ve OKB hastalıklarının nedensel ilişkisini saptamaya yönelik daha fazla sayıda çalışmaya gereksinim vardır.

Seda Yılmaz
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hipokondriyazisli hastalarda amigdala ve hipokampal bölgelerdeki morfometrik değişiklikler

Hipokondriyazis DSM-IV sınıflandırmasında somatoform bozukluklar içinde sınıflandırılmış olmakla birlikte, aynı zamanda bir obsesif-kompulsif spektrum bozukluğu olarak da düşünülmüştür. Obsesif-kompulsif spektrum bozuklukları; obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) ile etyoloji, fenomenoloji, ailesel geçiş ve farmakolojik yada davranışçı tedavilere yanıt açısından benzer niteliktedirler. OKB patofizyolojisinde hipokampal ve amigdalar bölgeler fonksiyonel ve yapısal beyin görüntüleme çalışmaları ile daha önceleri araştırılmıştır. Bu çalışmalarda hipokampal ve amigdalar anormallikler üzerinde durulmuş ve bunların OKB'nin etyolojisinde rol oynayabileceği düşünülmüştür. Bununla birlikte bir obsesif-kompulsif spektrum bozukluğu olarak ta kabul edilen hipokondriyazisin patofizyolojisi hakkında bilinenler azdır. Çalışmamızda; bir obsesif-kompulsif spektrum bozukluğu olarak hipokondriyazisin etyopatogenezi daha iyi anlayabilmek adına, hastalarda hipokampal ve amigdalar bölgelerdeki morfometrik değişiklikleri araştırmayı amaçladık.DSM-IV Hipokondriyazis tanılı 20 hasta ve 20 sağlıklı kontrol olguda, hipokampus ve amigdala volümleri manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile değerlendirildi.Hipokondriyak hastalarda beyaz cevher hacmi kontrollere kıyasla anlamlı olarak daha büyüktü (p<0.01). Ayrıca sol amigdala (p<0.05) ve sol hipokampal hacimler de sağlıklı kontrollerden anlamlı olarak daha büyük bulundu (p<0.05).Sonuçlarımız hipokondriyak hastalarda amigdala ve hipokampal bölgelerdeki anormallikleri göstersede, hipokondriyazisin obsesif-kompulsif spektrum bozukluğu olarak kavramsallaştırılabilemesi için, bulgularımızı destekleyecek daha ileri araştırmalara gereksinim duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Hipokondriyazis, MRG, morfometrik, amigdala, hipokampus

Semih Seç
Fırat University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif-kompulsif bozukluğu olan hastalarda triptofan hidroksilaz gen polimorfizmi

Bir çok hastalığın etiyolojisinde suçlanan triptofan hidroksilaz 1 (TPH 1) gen A218C gen polimorfizminin obsesif kompulsif bozukluk (OKB) etiyolojisinde de etkili olup olmadığı konusunda sınırlı sayıda araştırma yapılmıştır. Çalışmamızdaki amaç TPH 1 A218C gen polimorfizminin OKB etiyolojisindeki rolünü araştırmaktı.Çalışma, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Kliniği'ne başvuran, yatarak ya da ayaktan tedavi gören, çalışma ölçütlerine uyan, OKB tanılı 60 hasta ile gerçekleştirildi. Yine çalışma ölçütlerini karşılayan ve hasta gruplarıyla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 60 sağlıklı kontrol grubu oluşturuldu.Tedavinin başlangıcında DSM-IV Eksen-I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği, Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu ve Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (Y-BCOS) ve Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ) uygulandı. Hastalar tedavi öyküleri ve Y-BCOS puanlarına göre tedaviye yanıt veren ve tedaviye dirençli olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Olguların genetik incelemeleri için tüm hastalardan 3 ml venöz kan, EDTA'lı vakum tüplerine alınarak, kullanılıncaya kadar -20°C'de saklandı. DNA izolasyonu için, standart yöntemlere göre 300µl kan kullanıldı. Kan örneklerinde TPH-1 genindeki A218C polimorfizminin değerlendirilmesinde; Restriksiyon Fragment Uzunluk Polimorfizm (RFLP; restriction fragment lenght polymorphism) yöntemi, istatistiklerin hazırlanmasında SPSS for Windows 12.0 paket istatistik programı kullanıldı. Çalışma soncunda, hasta ve kontrol grubu arasında TPH1 genotipleri açısından anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. Ancak tedaviye dirençli olan hasta grubunda TPH1 genine ait A allel sıklığında, tedaviye yanıt veren hasta grubunda ise C allel sıklığında istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlendi. Bu polimorfizimdeki allel tipi oranlarının her hasta grubunda farklı olması, özellikle tedaviye yanıtla ilişkili olabilir. Çalışmadan elde edilen verilerin doğrulanabilmesi için aynı polimorfizmlerin farklı toplumlardaki OKB'li hastalarda çalışılarak, daha fazla araştırma ile desteklenmesi gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: OKB, gen, polimorfizm, triptofan hidroksilaz

GenlerKarışık fonksiyonlu oksijenazlarObsessif kompülsif bozukluk+2
Sevda Önalan Korkmaz
Fırat University
2010
00