3,416
Archived Theses
33
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Hanefî düşüncesinde çocuk üzerindeki malî velâyet
"Çocuk" kavramı insanda bilgisizlik, korunaksızlık, masumiyet, muhtaçlık gibi kavramları çağrıştırmaktadır. Çocuğun bu eksiklikleri tam ehliyetli yetişkinler tarafından sevgi, şefkat ve merhametle korunarak, eğitilerek ve hayata hazırlanarak giderilmelidir. İslam hukuku, çocuğa ve çocuğun haklarına büyük önem vermiş ve her konuda haklarını koruma altına almıştır. Öyle ki küçük çocukların velâyetini, kendilerine bakmaktan aciz oldukları ve ihtiyaçlarını bizzat karşılayamadıkları gerekçesiyle neseb ve din bağı bulunan şefkatli ve merhametli kimselere vermiştir. Velâyet, şefkatli ve merhametli kimseler olmalarının yanında çocuk hakkında daha isabetli görüşe sahip olmalarından dolayı babaya verilmiş şer'î bir yetkidir. Bu yetkinin kapsamı çocuğun yalnızca menfaatine olan tasarruflar olarak belirlenmiştir. İslam Hukukunda tüm çocuklar hem şahsî hem de malî olarak "velâyet" ya da "vesâyet" müessesesiyle güvence altına alınmıştır. Yetim, öksüz, buluntu (lâkit) veya ebeveynleri boşanmış olsun tüm çocukları himaye edecek, mallarını koruyacak bir veli ya da vasî görevlendirilmektedir. Bu velî ya da vasîlerin çocukla ilgili tasarrufta bulunmaya yetkili olabilmeleri için gerekli vasıfların tespiti İslam hukukçuları tarafından titizlikle yapılmıştır. Gerekli vasıfları taşıyan velî ya da vasîlerin çocuğun hem şahsına hem de malına yönelik tasarrufları noktasında da çocuğun menfaatleri gözetilerek sınırları belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: İslam Hukuku, Çocuk, Velâyet, Malî Velâyet
Kur'an'da dünya hayatının aldatıcı yönleri ve bunlardan korunma yolları
Kur'an-ı Kerim'de dünya hayatının aldatıcı oluşu vurgulanmaktadır. Dünyaya imtihan için gönderilen insan, dünyanın süslü ve çekici yönlerine karşı dikkatli olması konusunda uyarılmaktadır. Kâinattaki her şeyi denge üzerine yaratan Yüce Allah, insanın da bu dengeyi sağlayacak şekilde bir hayat yaşamasını ister. İnsan hayatı, iki aşamadan oluşmaktadır. İlk aşama olan dünya hayatı, ahiret hayatını kazanma açısından çok önemlidir. İnsan, bu dünya hayatındaki tutum ve davranışlarıyla kalıcı olan ahiret hayatındaki akıbetini belirlemektedir. Bu nedenle dünya ve ahiret hayatını birbirinden bağımsız görmek mümkün değildir. Kur'an'da bize tavsiye edilen hem dünya hem ahiret saadetinin talep edilmesidir. İnsan, dünya ve ahiret hayatından birini tercih etme hatasına düştüğü vakit aldanabilmektedir. Allah'ın (c.c.) belirlediği yaşam tarzını benimseyip sırat-ı müstakim üzere ilerlediği vakit, her türlü aşırılıklardan ve hataya düşmekten korunmuş olacaktır. Kur'an'da sık sık üzerinde durulan dünya hayatının aldatıcı yönlerinin farkına varılması ve bu konuda yapılması gerekenleri konu edinen bu araştırmamız giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında araştırmanın konusu, amacı ve yöntemi belirtilmiştir. Birinci bölümde; dünya hayatı ile ilgili kavramlar incelenmiş ardından Kur'an ve hadislerin genel olarak dünya hayatına bakışına kısaca yer verilmiş ve bu bölümde son olarak dünya hayatına karşı insanların farklı tutumları üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde dünya hayatının aldatan yönlerine ve aldatıcı olması sebebiyle şeytanın tuzaklarına değinilmiştir. Üçüncü bölümde ise dünya hayatına aldanma sebeplerine yer verilerek ardından korunma yolları tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu çalışma hazırlanırken öncelikle klasik eserlere, akabinde konuyla ilgili olarak günümüze kadar yazılmış olan eserlere başvurulmuştur.
Mâtürîdî'nin epistemoloji anlayışı
Ehl-i sünnet inancının iki ekolünden biri olan Mâtürîdîliğin kurucusu kabul edilen Ebû Mânsûr el-Mâtürîdî (333/944), Ebû Hanîfe'nin (150/757) Kelâma dair görüşleri temelinde İslâm itikadını savunmak ve Ehl-i sünnet inancını güçlendirmek adına gerek İslâm dışı akımlara gerekse Muʿtezile, Havâric ve Bâtınıyye gibi İslâmî mezheplere karşı ciddi bir mücadele vermiştir. İlme büyük bir ehemmiyet veren "Sâmânîler Devleti" (875-999) döneminde yaşayan Mâtürîdî, kendinden önce pek değinilmeyen bazı kelâmî konuları, kitaplarında ziyadesiyle ele almıştır. Fikirlerinin temeline akıl ve nakli koyarak kendine özgü istikamet belirlemiştir. Bu denli önemli bir fikir öncüsünün düşüncelerinin esasını teşkil eden epistemoloji anlayışının incelenmesi ehemmiyet arzetmektedir. İslam düşünce tarihinde etkin bir açılım yapan Mâtürîdî, ardından gelen âlimlere de bu yönde yol göstermesi bakımından değerli bir konumdadır. Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Ehl-i sünnet kelamcıları arasında bilgi konusunu ilk defa müstakil bir bölüm olarak ele alan ve onun kuramsal çerçevesini belirlemeyi deneyen düşünürdür. O, bilgide kesinlik unsuruna dikkat çekmiş, taklitle elde edilen bilginin geçersizliğini vurgulamıştır. Mâtürîdî, dışımızdaki varlığın nesnel varlığına dikkat çekmiş ve ona ilişkin bilgimizden hareketle bilginin imkânını temellendirmiştir. Bilginin mahiyetinin ne olduğu, değeri ve kaynakları onun epistemolojisinin anlaşılmasında etkin rol oynar. Bilgi kaynaklarını havâssı selîme (duyular), haberi sadık (doğru haber) ve akıldan ibaret olarak kabul eden Mâtürîdî'ye göre bilgi vasıtalarının her birinin ayrı alanları (sınırları) vardır ve bunlar birbirlerinin vazifelerini yapamazlar. Bilgi elde edeceğimiz zaman bu kaynakların hiçbirini kapı ardına bırakamayız. Çünkü birinin elde ettiği bilgiyi diğeri elde edemez. Fiziki dünya ile ilgili konularda duyular, geçmişle ilgili bilgi kaynağımız haberlerdir. Duyu alanı dışında, gâible ilgili hususlar da bir düşünceye sahip olabilmek için ise ya istidlâle ya da Hz. Peygamber'in haberine ihtiyaç vardır. Bilginin türleri üzerinde de duran Mâtürîdî, "ilâhî bilgi" ve "beşerî bilgi" hususlarında ki anlayışını da ortaya koymuştur. Mâtürîdî, din anlayışı konusundaki denge güden tutum ve itidalli oluşuyla geniş kitlelere hitap edebilmiş ve günümüze kadar takip edilen âlimlerden olmuştur. Biz de akide gibi önemli bir konunun zayıf bir bilgi üzerine bina edilmemesi için hangi bilgi doğru bilgi kabul edilmelidir? Kelamcılar doğru bilgi nasıl temellendirmişlerdir? Gibi sorulara çözüm bulmak adına Mâtürîdî'nin bu konudaki görüşlerine başvurmayı uygun bulduk. Çalışmanın birinci kısmında bilginin tanımı ve oluşumu, ikinci kısmında, bilginin kaynakları ve üçüncü kısımda ise bilgi türlerini işleyerek, Mâtürîdî'nin epistemoloji anlayışının İslâm düşünce tarihi için ne kadar önem arzettiği hususu ele alındı.
Nikâh akdinde feshin hukuki sonuçlarının medeni hukuk ve İslam hukuku bağlamında mukayesesi
İslam dininin temel gayesi hak ve adâleti ayakta tutmak, toplum düzenini sağlamaktır. Bu bağlamda aile hayatı kurulurken evlenmeye büyük önem vermiştir. Zira evlenme, hem birey hem de toplum açısından dünyevî ve uhrevî birçok faydayı barındırmaktadır. Bunların en önemlisi de fıtrî bazı arzuların helal dairede karşılanması ve neslin bir düzen dâhilinde devamının sağlanmasıdır. Ancak bazı durumlarda taraflar, rahmet, ülfet ve muhabbet duygularını yitirebildiklerinden evliliğin sona erdirilmesi zorunlu hale gelebilmektedir. Bu nedenle İslam hukukunda evlenme gibi evliliğin sonlandırılmasına ilişkin de köklü düzenlemeler getirilmiştir. Çalışmada karşılaştırmalı bir biçimde İslam hukuku ile medeni hukuka göre nikâh akdinin fesih sebepleri incelenmiştir. Konunun İslam hukukuna bakan yönü dört mezhebin görüşleri çerçevesinde ele alınmıştır. Nitekim İslam hukukçuları, nassların farklı yorumlanmasına bağlı olarak nikâh akdinin feshi ile ilgili bazı meselelerde ihtilaf etmişlerdir. Konunun medeni hukuka bakan yönü ise evlenmenin yokluk ve butlanı kavramları üzerinden işlenmiştir. Zira medeni hukukun evlenmenin sonlandırılmasıyla ilgili kanun maddelerinde, fesih kavramı yerine yokluk ve butlan kavramları geçmektedir.
İstihsân practices based on custom in Serahsī's al-Mabsūt
With its broad acquis, Islamic law sheds light from the past to the present. Within this great acquis, the basic rules and methods of Islamic law have a special importance. These rules are to make it easier to understand the ijtihad activities done in the past. Today, it helps us in the point of how to follow a way out about newly emerging issues. Istihsan, which is one of the basic rules and methods of the Islamic Legal Procedure, has been evaluated among the secondary evidences that correspond to the main evidences. Istihsan occurs as a result of reasons such as nas, ijma, maslahad and custom. The subject of our study is custom due to these reasons. In this study, it has been tried to reveal the view of Hanafis to istihsan by taking Serahsi's work called al-Mebsût to the center. However, the reasons for istihsan are also mentioned. Along with the situation of the istihsan method in the eyes of the ancient Hanafi scholars, it was tried to find answers to some procedural questions in the center of al-Mabsût's work related to istihsan and custom. Orfen istihsan practices were discussed and it was tried to determine how they were understood and applied through these practices. In the applications given together on qiyas and istihsan, it has been tried to determine the reason why istihsan is obligatory even though there is huccet like qiyas. In case of a change in custom, it has been tried to find answers on the subject of changes in custom istihsan practices through examples. Whether the practice of istihsan is an arbitrary situation or not has been tried to be revealed by taking the analogy to the center. In addition, all of the practices that are customarily istihsan with Serahsi's own expressions were tried to be determined. In this study, an effort was made to obtain information about the base through examples.
Kur'an ışığında ailenin inşası ve eğitimi
Evrensel niteliğe sahip İslamiyet'in insanlar için murad ettiği nihai amaç dünya ve ahiret saadetlerini sağlamaktır. İnsanların mutluluğunun ve aidiyet bilincinin sağlandığı öncelikli kurum ailedir. Kur'an'da aileyle ilgili takriben iki yüz âyet zikredilmekte, mutlu ve huzurlu bir yuva kurmanın kaideleri belirtilmektedir. Böylece aileye pek çok âyette dikkat çekilmektedir. Zira toplumun hidayetine vesile olabilecek şahsiyetler onda yetişmektedir. Aile, bireyin eğitim aldığı doğruyu ve yanlışı öğrendiği ilk yerdir. Aile toplumun mihenk taşıdır. Toplumdaki her aile ayrı bir kıymeti haizdir. Aileye bu kıymetin tevdi edilmesi ailenin temelini teşkil eden unsurların sağlam ve değerlerine bağlı bireylerin yetişmesini sağlamasıdır. Bu bakımdan her nizam ailenin inşasına yönelik onun eğitimi üzerinde önemle durmuştur. Dolayısıyla sağlam ve değerlerine sahip çıkan bir nesil inşa edilmek isteniyorsa, Yüce Allah katından dünyevi ve uhrevi saadetlerini temin etmeleri için bütün insanlara gönderilen Kur'an'dan mutlaka istifade edilmelidir. Kur'an her çağda insanların ihtiyaçlarına cevap veren yegâne ilahi bir kitaptır. Mahrem kabul edilen Müslüman ailenin inşası ve yapısının korunması her an ehemmiyet arz eden bir mevzudur. Binaenaleyh son zamanlarda Müslüman aile kurumunun batıya temayülü ile birlikte yozlaştığı; modernizm uğruna değer yargılarından taviz veren ferdiyet algısının oluştuğu durumlar onda ciddi problemlere sebep olmaktadır. Ayrıca postmodern dünyanın Kur'an ile inşa edilmiş, eğitilmiş ve desteklenmiş bu Müslüman aile kurumunun temeline dinamit koyduğu, onda infial oluşturduğu, onu tahrip ettiği görülmektedir. Ailede oluşan bu tahribatla mücadele edip aileyi ıslah etmeye çalışmak kolay değildir. Girilen bu girdaptan kurtulmak ancak Kur'an ve onun açıklayıcısı olan Sünnet ile mümkün olabilir. Aksi takdirde tahribata uğrayan büyük önemi haiz bu güzide kurum ve onunla beraber Müslüman aile değerleri yok olmaya yüz tutar. Bu tahribatla oluşan zararın hiç olmazsa en az seviyeye indirilmesi ise ancak varoluşsal köklerimize dönmekle, özellikle vahyin gerektirdiği hususları hayatımızda uygulamakla; Kur'an ışığında aileyi inşa edip eğitmekle mümkün olabilir.
Zekâtın verileceği yerler ve zekât yükümlülüğü bakımından borçluluk
Zekât İslam hukukunda çeşitli alt başlıkları olan geniş kapsamlı mali bir ibadettir. Bu çalışma hem zekât yükümlülüğü açısından borçluluğu ele alarak, hem zekâtın verileceği yerler bakımından borçluluk durumunda zekâtın nasıl uygulanabileceğini incelemektedir. Borçluluk bireylerin veya kurumların finansal yükümlülüklerini yerine getirememesi durumunu ifade eder. Bu çalışma ilk olarak, İslam hukukunda zekâtın verileceği yerler ve kişiler belirlenirken hangi kriterlerin göz önünde bulundurulması gerektiği üzerine odaklanmaktadır. Bunun yanı sıra borçluluğun zekât yükümlülüğünü nasıl etkilediği ve borçluların zekât alabileceği durumlar ve sınırlar incelenmektedir. Bu çalışmanın amacı, zekâtın verileceği yerler ve zekât yükümlülüğü açısından borçluluğun ele alınarak İslam hukukuna göre borçluluğun zekâta tesirini açıklamaktır. Borçluluk fakihlerin çoğunluğuna göre zekât yükümlülüğüne belirli şartlar çerçevesinde tesir etmektedir. Aynı şekilde borçlular zekât sarf yerleri açısından da belirli şartlarla zekâta konu olmaktadır.
Açıkbaş Mahmud Efendi ve tecvid ilmine dair Güzîde adlı eserinin tahlili
Açıkbaş Mahmud Efendi (ö. 1077/1666) Osmanlı dönemi Nakşî âlimlerinden biridir. Âmid'de (Diyarbakır) doğmuş, temel eğitimini amcası Aziz Mahmud Urmevî'den almış ve Diyarbakır başta olmak üzere birçok yerde eğitim faaliyetlerine devam etmiştir. O dönemin yöneticileri ile yaptığı sohbetlerden etkilenerek onlar gibi olmaya karar vermiş ve Mardin Voyvodası tayin edilerek belirli bir süre görevi îfâ etmiştir. Açıkbaş Mahmud Efendi, tasavvufi eserlerin yanı sıra tecvid alanındaki Güzîde'yi kaleme almıştır. Çalışmamız Açıkbaş Mahmud Efendi ve el-Güzîde fî ilmi't-tecvid adlı eserini konu edinmiştir. Çalışma, bir giriş, iki bölüm ve bir sonuçtan oluşmuştur. Birinci bölümde Açıkbaş Mahmud Efendi'nin hayatı ve eserleri hakkında bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde ise risale ve risalenin ulaşılan nüshaları ele alınarak tahlil edilmiştir. Tezin sonuç bölümünde varılan neticelere yer verilmiş ve konunun genel değerlendirilmesi yapılmıştır.
Ebü'l-Muîn en-Nesefî'ye göre kötülük problemi (Teodise)
Mâtürîdî kelâm ekolünün en önemli temsilcisi olan Ebü'l-Muîn en-Nesefî kendine has üslubu ve semantik yorumu ile ön plana çıkmış, Mâtürîdî kelâmında söz sahibi olarak İslam düşünce sisteminde öne çıkmış bir şahsiyettir. Ebü'l-Muîn en-Nesefî'nin günümüze ışık tutan düşüncelerinden biri de kötülük problemi ile ilgili görüşleridir. Nesefî'nin kötülük problemi ile ilgili görüşleri Mu'tezile, Eş'arî ve Mâtürîdî kelâm ekollerinden yararlanılarak izah edilmektedir. Mu'tezile, kötülüğün genel hatlarıyla akılla bilinebileceğini savunarak, kötülük problemini ilâhî adâlet ve insanın kendi fiilinin yaratıcısı olduğu ekseninde çözmeye çalışmaktadır. Böylelikle kötülüğün kesinlikle Allah'a dayandırılamayacağını ileri sürmektedir. Eş'arîler, kötülüğün nakille bilinebileceğini, âlemde olan depremler, zarar veren hayvanlar, kısacası kötü olarak nitelendirilen her şeyin bir hikmete bağlanma zorunluluğunun olmadığını belirtmektedirler. Eş'arîler'e göre, hikmete bağlama zorunluluğu, Allah'ın irâdesini sınırlama anlamına geldiği için kabul etmemektedirler. Mâtürîdîler ise bu konuda daha mutedil bir yol izleyerek kötülüklerin hem akıl hem de nakil ile bilinebileceğini ileri sürmektedirler. Onlara göre zaman ve mekâna göre değişiklik arz eden fiilleri akıl bilebilir. Fakat akıl fiillerin ayrıntılarını ve karmaşık yönlerini her zaman isabetle bilemeyeceğinden bu konuda ihtiyaç duyulan kesin bilgilere ancak vahiyle ulaşılabilir. Ebü'l-Muîn en-Nesefî'ye göre fiilleri Allah yaratır ama kulun irâdesi devre dışı değildir. İyiliklerle beraber kötülükler de vardır. Allah iyiliği yarattığı gibi kötülüğü de yaratmaktadır. Fakat bunların hepsi bir hikmete bağlıdır. Nesefî, bu yaklaşımıyla mevcut kötülüklerin hikmet çerçevesinde bir sebebe bağlı olduğunu, insanoğlunun her zaman bunları bilemeyeceğini vurgulayarak yaratıcı ve ilâhî adâlet arasında bir çelişki olmadığını ileri sürmektedir. Nesefî'nin kötülüklerin varlığı ve ilâhî adâleti uzlaştırmak için ileri sürdüğü çözüm yollarından biri de özgür irâde savunmasıdır. Ona göre kul, Allah tarafından kendisine verilen cüz'i irâdesi ile diler, Allah ise kulun dilediğini yaratır. Bu nedenle Nesefî'ye göre kötülüklerin yaratılması kötü olmayıp ancak insanların irâdesi şer olarak nitelenmektedir. Anahtar Kelimeler: Kelâm, İnanç, İyilik-Kötülük, Teodise, Mâtürîdîyye, Ebü'l-Muîn en-Nesefî.
Mustafa Sabri Efendi'nin pozitivizm eleştirisi
Mustafa Sabri Efendi (1869-1954) Osmanlı Devleti'nin son şeyhülislamlarından olup önemli bir kelâm âlimidir. Geleneksel, muhafazakâr ve savunmacı bir çizgide yer almıştır. Hayatının son dönemini Mısır'da geçirmiş ve kendini ilmî çalışmalara vererek birden çok gazete ve dergide yazılar yazmıştır. Eserleri genel itibariyle reddiye ve eleştiri tarzında olmuştur. Vefatına kadar başta Pozitivizm olmak üzere Batıdan gelen felsefî ve fikrî inkârcı akımlara karşı, dinî ve aklî delilleri kullanarak İslam'ın İnanç Esaslarını müdafaa etmeye çalışmıştır. Giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşan bu çalışmanın birinci bölümünde Mustafa Sabri Efendi hakkında bilgiler verilmiştir. İkinci bölümünde Pozitivizme değinilmiştir. Üçüncü bölümünde ise Mustafa Sabri'nin İsbât-ı Vâcib ve özellikle Sem'iyyât konuları -ki nübüvvet, vahiy, mûcize ve yeniden diriliş- hakkında modernist/çağdaş müslüman yazarların Pozitivizmin tesiriyle bu meseleleri modern bilimin verileri çerçevesinde anlamaya ve yorumlamaya yaptığı itiraz ve eleştiriler ele alınmıştır. Sonuç bölümünde ise ulaşılan neticelere yer verilmiş ve konunun genel değerlendirilmesi gerçekleştirilmiştir.
İmam Birgivî'nin Kitâbü'l İstihsân adlı eserinin tahkik ve tahrîci (İlim ve ahlak babları)
Balıkesir doğumlu olmasına rağmen medrese hocalığı yaptığı ve ömrünün en bereketli yıllarını İzmir'in Birgi kasabasında geçirdiği için Birgivî lakabını alan, geçmişten günümüze İmam Birgivî olarak tanınan Mehmed Efendi (öl. 1573) Osmanlı medreselerinde yetişmiş züht hayatı ile hafızalarda yer etmiş bir âlimdir. Medrese eğitimini İstanbul başta olmak üzere Balıkesir ve İzmir illerinde almıştır. Osmanlı medreselerinde tahsilini tamamlayarak icazet alan ve devrin önde gelen büyük âlimlerinden çeşitli dersler alarak İslami ilimlerde adından söz ettirmiştir. Devlet memurluğu görevinden kendi rızası ile ayrılan Birgivî, medrese hocalığı yaparak birçok talebe yetiştirmiştir. İslami ilimlerin hemen hemen her alanında çeşitli telifleri bulunan Birgivî, hadis ve hadis usulü ile alakalı eserler de kaleme almıştır. Bu çalışmada, Birgivî'nin hayatı, ilmî kişiliği, hocaları ve yetiştirdiği talebeleri kısaca anlatıldıktan sonra, ilim ve ahlaka dair hadislerden müteşekkil el yazması eserinin tahkik ve tahrîci ele alınmıştır. Çalışma, bir giriş, iki bölüm ve bir sonuçtan oluşmaktadır. Giriş kısmında, tezin amacı, önemi, kapsamı, metodu ve kaynak değerlendirmesi yer almaktadır. Birinci bölümde, Birgivî'nin hayatı ve eserleri kısaca anlatılarak, Kitâbü'l İstihsân'ın tahlili yapılmıştır. İkinci bölümde, tahrîcin tanımı ve çalışmada takip edilen tahrîc metodu ile tahkikin tanımı ve metodu verildikten sonra, Kitâbü'l İstihsân'ın tahkik ve tahrîci yapılmıştır. Tezin sonuç bölümünde ise ulaşılan neticelere yer verilmiş ve konunun genel değerlendirilmesi yapılmıştır.
İbnu'l-Hayyât el-Karadâğî'nin Mevâhibu'r-Rahmân fî Şerhi Risâleti 'İlmi'l-Beyân adlı eserinin edisyon kritiği
Bu çalışma, İbnu'l-Hayyât el-Karadâğî'nin Mevâhibu'r-Rahmân fî Şerhi Risâleti İlmi'l-Beyân adlı el yazması eserinin edisyon kritiğini içermektedir. Karadâğî'nin bu eseri, Molla Ebû Bekir Mîr Rüstemî'ye ait olan el-Verdetu'n- Neddâra fi'l-Mecâzi ve'l-İsti'âra adlı eserin şerhidir. Şerhin belâğat ilmiyle ilgili olmasına binaen çalışmamızda Belâğat ilminin tanımı, konusu, kısımları ve tarihçesine de kısaca değinilmiştir. İbnu'l-Hayyât'ın hayatı, hocaları, talebeleri, eserleri ve yaşadığı bölgedeki medreseler ve ilmî muhit hakkında da kısaca bilgi verilmiştir. Bu çalışmada İbnu'l-Hayyât'ın Mevâhibu'r-Rahmân fî Şerhi Risâleti İlmi'l- Beyân isimli eserinin üç farklı el yazma nüshası kullanılmıştır. Birisi müellifin kendi nüshası, ikincisi Abdurrahman b. Halîfe isimli bir nâsihin nüshası, üçüncüsü ise hattatı belli olmayan bir nüshadır. Bu çalışmada müellifin nüshası esas alınmış, ancak bu nüshada okunmasında güçlük çekilen kısımlarda diğer nüshalardan, özellikle de müellifi meçhul olan nüshadan istifade edilmiştir. Zira en okunaklı nüsha, müellifi meçhul olan nüshadır. Nüshalarda bulunan haşiyeler ise bu çalışmaya alınmamıştır. Müellifin hayatı ve yaşadığı dönemdeki ilmî ortam, hocaları, talebeleri ve eserleri gibi konularda ise hakkındaki bazı eserlere müracaat edilmiştir. Özellikle müellifin, et-Tibyân fî Beyâni'n-Nâsih ve'l-Mensûh mine'l-Kurʾân ve Tenbîhu'l- Asdikaʾ fî Beyâni't-Taklîd ve'l-İctihâd ve'l-İstiftâi ve'l-İftâ isimli eserlerinin matbu hallerinden yararlanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Arap Dili, Belâğat, Beyân, İbnu'l-Hayyât el-Karadâğî, Mevâhibu'r-Rahmân.
İbn Rüşd'ün Bidâyetü'l-müctehid ve nihâyetü'l-muktesid adlı eserindeki tercihlerinin Mâlikî mezhebine uygunluğu (Temizlik, oruç ve zekât bölümleri özelinde)
İslâm hukuku, insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen toplumsal bir disiplindir. Fakihler, İslâm hukuku müstakil bir ilim olmasından sonra insanların toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak için çeşitli yöntemler kullanılmışlardır. Bu yöntemler yeni mezhep ve ekollerin oluşmasına neden olmuştur. Mezheplerin ve ekollerin oluşmasıyla birlikte fakihlerin ihtilaflarını ve nedenlerini ele almak için eserler kaleme alınmaya başlanmıştır. İbn Rüşd'ün Bidâyetü'l-müctehid ve nihâyetü'l-muḳteṣid adlı eseri de fakihlerin ihtilaflarını, bu ihtilafların nedenlerini ve onların hüküm çıkarma yöntemlerini sistematik bir şekilde ortaya koyan mukayeseli İslâm hukuku alanında yazılmış bir eserdir. Bu konunun seçilmesinin nedeni ilk olarak, İbn Rüşd'ün mezhep fıkıhçılığı yapıp yapmadığını tespit etmek; ikinci olarak İbn Rüşd'ün içtihat anlamında otorite sayılan dört mezhep imamından farklı içtihatlarda bulunup bulunmadığını tespit ederek Bidâyetü'l-müctehid'de İbn Rüşd'ün kendi görüşlerine ne sıklıkta yer verdiğini ortaya koymaktır. Bu çalışmada öncelikle İbn Rüşd'ün Bidâyetü'l-müctehid eserinin temizlik, zekât ve oruç bölümlerindeki tercihlerinin tespiti yapılmış ve konuya dair Mâlikî mezhebinin görüşü veya görüşleri bir araya getirilmiştir. Daha sonra İbn Rüşd'ün tercihinde esas aldığı delil tespit edilmeye çalışılmıştır. İbn Rüşd, toplamda otuz altı yerde tercihte bulunmuştur. Bu tercihlerin on beşi mezhep içi, yirmi biri ise mezhep dışı olarak sayılabilecek türden tercihlerdir. Bu tercihlerinin on dördünde diğer üç mezhebin görüşlerini tercih etmiştir. Mezhep dışı tercihlerin dördünde, dört mezhebin görüşlerinin de dışına çıkarak Hasan-ı Basrî, İbn Mübarek, Ebû Sevr ve Dâvud ez-Zâhirî'in görüşlerini benimsemiştir. Bunula birlikte mezhep dışı tercihlerin üçünde ise kendine özgü görüşler ileri sürmüştür.
Ebû Şücâ' el-İsfehânî ve Gâyetü'l-ihtisâr adlı eserindeki fıkhî tercihleri
Dönemin önde gelen Şâfiî âlimlerinden biri olan Ebû Şücâ' el-İsfehânî; mezhebin önemli fakihlerinden kabul edilmektedir. Uzun yıllar kâdılık görevi üstlenmesi ve kırk yılı aşkın bir süre Şâfiî fıkhının tedrisatıyla ilgilenmesi Ebû Şücâ'ın fıkhî yönünün incelenmesini konumuz açısından önemli hale getirmektedir. Ayrıca mezhebin fıkhî hükümlerinin öğretilmesi amacıyla telif edildiği dönemden günümüze kadar medreselerde ders kitabı olarak okutulan Gâyetü'l-ihtisâr, müellifin eserleri arasında büyük bir şöhret elde etmiştir. Şâfiî mezhebinin istikrâr döneminin sonlarına doğru telif edilen eser, bu dönemde mezhebe ait birçok eser telif edilmesine rağmen ihtilaflı meselelerde kuvvetli görüşlerin zayıf görüşlerden henüz ayıklanmadığı bir döneme rastlamaktadır. Bu dönemi takip eden tenkih döneminde müellifin mezhep içerisinde kuvvetli kabul edilmeyen görüşlerinin bulunduğu gözlemlenmektedir. Bu durum, mezhebi yeni öğrenenler açısından zorluklara neden olabilmektedir. Çalışmamızda Ebû Şücâ'ın hayatı, yaşadığı dönemi, Gâyetü'l-ihtisâr'ın genel tanıtımı ve mezhep içerindeki önemi hakkında bilgi verildikten sonra müellifin bazı fıkhî görüşleri tespit edilmiştir. Tespit edilen fıkhî görüşler arasından mezhepte kuvvetli kabul edilen ve zayıf kabul edilen görüşleri incelenmiştir. Bu incelemede eserin şerh ve hâşiyelerinden faydalanılmıştır. Ayrıca müellifin fıkhî tercihleri ve Şâfiî mezhebindeki değerinin daha iyi anlaşılması için tenkih dönemi âlimlerinden Râfiî ve Nevevî'nin eserleri ile karşılaştırılmıştır. Zayıf görüşlerin tespitinde ve mezhepte tercih edilen görüşlerin belirlenmesinde, mezhebin ciddi ayıklamasını yapan Nevevî'nin tercihleri esas alınmıştır. Yapılan incelemede günümüze kadar mezhep içerisinde önemini koruyan Gâyetü'l-ihtisâr'ın bazı meselelerde mezhebin kuvvetli görüşlerini tercih etmediği tespit edilmiştir.
İbn Acîbe'nin ed-Dürerü'n-nâsire fî tevcîhi'l kırââti'l mütevâtire adlı eserinin kıraat yönünden incelenmesi
İbn Acîbe (ö. 1224/1809) 18. yüzyılın sonlarında Fas bölgesinde yaşamış, tasavvuf ve tefsir başta olmak üzere İslâmi ilimlerin pek çok alanında temayüz etmiş önemli bir şahsiyettir. Şâzeliyye tarikatının üçüncü ismi olması ve işari tefsir alanında önemli bir telif olan el-Bahru'l-medîd'i yazması kendisinin öne çıkmasına vesile olmuştur. ed-Dürerü'n-nâsire fî tevcîhi'l-kırââti'l-mütevâtire adlı eseri ise kıraat alanında müstakil olarak kaleme alınmış, on kıraate dair tevcîh faaliyetini içeren güzide bir eserdir. Eserde izaha ihtiyacı duyulan kıraat ihtilafları; iʿrab, isnad ve mana gibi açılardan irdelenerek, tercihe konu olan gerekçeler ortaya konulmuş ve böylelikle bir tevcîh faaliyeti gerçekleştirilmiştir. Eserin üzerinde tez düzeyinde bir çalışmanın bulunmaması, müellifin kıraat yönünün ele alınmamış olması ve on kıraatin tevcîhlerine dair modern çalışmaların azlığı konuyla ilgili bir tez hazırlanmasına bizi sevketmiştir. Eserde tevcîh faaliyetinin yanı sıra kıraat ilmine dair, yedi harf, kırâât-i aşere, Kur'ân-ı Kerim'in faziletleri, Kur'ân talebesinin ve hocasının adabı gibi çeşitli konulara da temas edilerek zengin bir muhteva ortaya konulmakta ve kârîlerin ihtiyaç duyduğu pek çok bilgi sunulmaktadır. Aynı zamanda eser tarihi süreçte ele alınan müktesebâtı ve rivâyeti yansıtmasıyla 18. yüzyıla ait önemli bir örneği temsil etmektedir. Müellifin hayatında kıraat eğitiminin önemli bir yer tutması ve gerek rivâyet gerek dirâyet gerektiren tevcîh eylemine dair bir eserin kendisinden sadır olması İbn Acîbe'nin kıraat alanına dair yetkinliğini de gözler önüne sermektedir. Konuyla ilgili hazırladığımız çalışma bir giriş, iki bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Giriş kısmında araştırmanın öneminden, amacından, kapsamından ve yönteminden söz edilmekte ve konuyla ilgili literatür değerlendirmesi yapılmaktadır. Birinci bölümde İbn Acîbe'nin hayatından, ilmî kişiliğinden ve vefatından söz edilmekte ve eserlerine yer verilmektedir. İkinci bölümde öncelikle kıraat ilmine ve kıraat ilmine dair birtakım konulara ve hususlara temas edilmektedir. Akabinde ed-Dürerü'n-nâsire'de işlenen konular ile kullanılan kaynaklar ele alınmakta, eserin yönteminden ve kıraat ihtilaflarının tevcîhinde kullanılan hüccetlerinden örneklere yer verilerek eserin muhtevası ortaya konulmaktadır. Sonuç kısmında ise ulaşılan neticelere yer verilerek, konunun genel değerlendirmesi yapılmaktadır. Anahtar Sözcükler: Kıraat, İbn Acîbe, ed-Dürerü'n-nâsire, tevcîh.
Kur'an'ın anlaşılmasında i'râb vecihlerinin etkisi: İbrâhîm Suresi örneği
Yüce Allah'ın Arapça olarak nazil ettiği Kur'an'ın anlaşılması için Arap dilinin bilinmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu dilin temeli olarak nitelendirilen i'râb ilminin büyük bir öneme sahip olduğu ise âlimler tarafından kabul edilmektedir. Âyetlerin anlaşılmasında i'râb vecihlerinin etkileri müfessirlerin i'râbü'l-Kur'an türü eserlerinde geniş yer bulmaktadır. Ayrıca İ'râb ilmi bilinmeden âyetlere doğru anlam verebilmek imkânsız sayılmaktadır. Çünkü Arap dilinin özelliği olan kelimelerin konumlarının değişmesi manalara etki etmekte ya da farklı hareke alan lafızlar anlamı tamamen değiştirebilmektedir. Bu çalışmada Kur'an'ın doğru anlaşılması için i'râb ilminin önemine ve etkisine değinilmeye çalışılmıştır. "Kur'an'ın Anlaşılmasında İ'râb Vecihlerinin Etkisi: İbrâhîm Suresi Örneği" adlı tez, giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde tezin konusu, önemi, amacı, metodu, tezde yararlanılan eserler ile i'râbü'l-Kur'an alanındaki kaleme alınmış olan eserlerden bahsedilmiştir. Birinci bölümde i'râb ilminin kavramsal olarak tanımına, önemine, faydasına, diğer ilimlerle olan ilişkisine ve i'râb farklılıklarına sebep olan durumlara yer verilmiştir. İkinci bölümde ise İbrâhîm suresindeki âyetler i'râb yönüyle ele alınmış farklı i'râb değerlendirmesi bulunan âyetler tek tek incelenmeye çalışılmıştır. Çalışmanın neticesinde âyetlerdeki i'râb vecihleri ve bunlardan kaynaklanan anlam değişikliklerinin manaya nasıl etki ettiği karşılaştırmalı olarak ele alınmaya çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Kur'an, Arapça, İ'râb, İbrâhîm, Anlam.
Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'ye göre dua
Bu çalışmada İmam Mâtürîdî duanın ne olduğu, insan hayatındaki yeri, Allah katındaki önemi, duanın kula kazandırdıkları ve kulun Allah ile iletişiminin imkânı gibi konularda bir fikir vermek amaçlanmaktadır. Mâtürîdî'nin kelam sisteminde dua ile tevhid arasında doğrudan bir ilişki olduğu ön plana çıktığı söylenebilir. Ancak Mâtürîdî'nin duaya bakışını yüksek lisans tez konusu olarak seçtik. Çalışmamız, giriş, üç ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Bu üç bölümün ilkinde, İmamı Mâtürîdî'nin hayatı, ismi, künyesi, ailesi, vefatı, hocaları ve öğrencileri; ikinci bölümde duanın kavramsal çerçevesini, üçüncü bölümde ise Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'ye göre dua anlayışı, duanın insan için önemi ve lüzumu, Allah katındaki değeri ve kıymeti, dua-kader ilişkisi, duanın iman, tevhid, teslim, tevekkül ve lafızlarla ilişkisi ele alınmaktadır. Sonuç bölümünde ise ulaşılan neticelere yer verilerek ve konu genel olarak değerlendirilmektedir. Anahtar Sözcükler: Kelâm, Tevhid, Kader, Dua, Mâtürîdî.
Mâide suresi çerçevesinde insan hayatının korunması
İnsan hayatının hem madden hem de manen korunması insanın beslenmesi, yaşadığı ortamın güvenliği ve saldırı karşısında cânilerin cezalandırılmasının birlikte gerçekleşmesiyle mümkündür. Mâide Suresi?nde bunların hepsi de işlenmiştir. İnsan hayatının korunması için yeme içmenin çerçevesi belirlenmiş. Maide Suresinde ehli kitabın kadınları ve yiyecekleri de helal kılınıp bunun sınırlarının çizilmiş olduğunu görekteyiz.Mâide Suresi, insan hayatının devamı için evrensel kurallar koymuştur. Bu kurallar zaman üstüdürler. İnsanlığın ilk yaratıldığı günde esfeli safiline düşmesine sebep olan hastalıklarla, son dinin tamamlanması esnasında düşmesine sebep olan hastalıklar aynıdır. Mesela hased, kendini ayrıcalıklı görmek, günahta yardımlaşmak gibi hastalıklar bunun örnekleridir. Aynı şekilde insanın yükselmesine sebep olan kurallar da aynıdır. Bunlar da takva, iyilikte yardımlaşma, Allah için adaleti tesis etmek gibi kurallardır. Bu yüzden insan hayatı genel kurallar etrafında incelenmiştir.Suçların önlenebilmesi için suçluların gerekli şekilde cezalandırılması gerekir. Cezaların caydırıcı olmakla birlikte uygulanırken adaletli bir şekilde uygulanması gerekir. Mâide Suresi?ndeki hadd cezaları, şahsa göre değişmeyen, tamamen suçu yok etmeyi hedefleyen cezalardır. Bunlar kısas, hirabe ve hırsızlık cezalarıdır. Anahtar Kelimeler: Mâide, İnsan, İnsan Hayatı, Hirabe, Kısas.
Kur'an-ı kerim'e göre yıldızlar
Çalışmamızda yıldızlar ve burçlar hakkında bilgiler verdik. Tarihi süreç içerisinde insanların yıldızlara ve burçlara bakış tarzı, yanlış bakış tarzından kaynaklanan problemler ve bu problemlerin kılıf değiştirerek günümüzde de varlığını sürdürdüğünü açıkladım. Ayrıca Kur?an-ı Kerim?e ve modern bilime göre yıldızları ve burçları incelenmeye gayret ettim. Asrımızda delâleti ilim ve fenne dayandırma çabası içerisinde olan çevreler her şeyin yaratıcısının Allah olduğu gerçeğini göz ardı etmektedirler. Bütün her şeyi ilim ve fenne yüklemeye çabalayarak yaratıcıyla bağını koparmaya çalışmaktadırlar. Ayrıca burçlara ve yıldızlara olduğundan farklı anlamlar yüklemeye çalışarak kişileri farklı mecralara çekmek istemektedirler. Bu çalışmamızda asrımız insanının şüphelerine, meraklarına sorularına ve sorunlarına Kur?an?ın ışığı altında çözümler aradık. Mantık ilkelerine ve asrın anlayışına uygun bir şekilde bilimsel verilerden de yararlanarak kelam ilminin perspektifinden ışık tutmaya çalıştık. Temennimiz soruları ve şüpheleri artırmak değil azaltmaktır. Anahtar Kelimeler: Yıldız, Burç, Sabii, Kur'an, Astroloji
Günümüz İslâm dünyasında fetva heyetlerinin kadın ve aile sorunlarına yaklaşımları
Fetva, İslâm hukukunda şer‘î hükümlerin yorumlanmasını ve uygulanmasını sağlayan temel hukukî mekanizmadır. Hukukî ve toplumsal değişim, bireysel fetvanın yanında kurumsal içtihadı öne çıkarmış; kurumsal fetva heyetlerini kadın ve aile hukukuna ilişkin meselelerde başlıca fetva mercileri hâline getirmiştir. Bu araştırma, günümüz İslâm dünyasında faaliyet gösteren yedi ulusal ve yedi uluslararası kurumsal fetva heyetinin kadın ve aile hukukuna ilişkin fetva ve kararlarını usûlî yaklaşımları bakımından mukayeseli olarak incelemektedir. Araştırma, İslâm hukukunun temel kaynakları, klasik fıkıh doktrini, usûl-i fıkıh birikimi ile kurumsal fetva heyetlerinin resmî fetva, karar ve raporları esas alınarak yürütülmüştür. Kavvâmiyet, miras, aile içi şiddet, kadının çalışma hayatı, şahitlik, çok eşlilik, boşanma, velâyet ve hidâne, tesettür, doğum kontrolü ve kürtaj; fetva ve kararların usûlî temelleri ve yorum yöntemleri bakımından mukayeseli olarak değerlendirilmiştir. Araştırma, bütün fetva heyetlerinin ortak şer‘î referansları benimsediğini ortaya koymuştur. Görüş farklılıklarının, dinî kaynaklardan değil; usûl anlayışı, mezhep tercihleri, hukuk düzeni ve toplumsal şartların yorumlanışından kaynaklandığı tespit edilmiştir. Ulusal heyetlerin ulusal hukuk düzenini ve toplumsal gerçekliği gözettiği, uluslararası heyetlerin ise farklı hukuk çevrelerinde uygulanabilir ortak ilkeler geliştirmeye yöneldiği belirlenmiştir. Sonuç olarak çalışma, kurumsal fetva heyetlerinin kadın ve aile hukukuna ilişkin kararlarını usûlî temelleri ve yorum yöntemleri bakımından mukayese ederek kurumsal içtihadın metodolojik çerçevesini ortaya koymakta ve çağdaş İslâm hukuku literatürüne katkı sağlamaktadır.
Kur’ân kıraatlerinin semantik ve edim bilimsel analizi: Tefsir ve modern dilbilim kesişiminde bir inceleme
Tezin amacı evrensel bir hitap niteliği taşıyan Kur’ân-ı Kerim’in anlaşılmasında kıraat farklılıklarının metinsel yapısını nasıl etkilediğini pratik bir yaklaşımla ortaya koymaktır. Klasik tefsîr literatüründe sıklıkla tartışılan kıraat farklarının, âyetlerin anlam dünyasında meydana getirdiği daralma, genişleme veya yön değiştirme gibi semantik sonuçların pratik anlam bilimsel yöntemlerle incelenmesi çalışmanın ana amacını oluşturmaktadır. Bu problem, kıraat ve anlam bilim ilişkisinin Kur’ân tefsîrinde anlam çözümlemesine yönelik disiplinlerarası yöntemsel bir çerçeve sunup sunamayacağını belirlemek gayesiyle seçilmiştir. Yöntem olarak nitel araştırma yöntemi önde tutulmuş olup, dokümantasyon veri toplama tekniği benimsenerek Kur’ân tefsîri eserleri, modern ve klasik anlam bilim yaklaşımları ile sahih kıraat rivâyetleri üzerinden karşılaştırmalı doküman analizi yapılmıştır. Analiz sürecinde özellikle eşzamanlı-artzamanlı anlam bilim, bilgi yapısı (k-odak ve s-odak dinamikleri), edim bilim ve bileşimsel analiz teorisi gibi yöntemler merkeze alınarak âyetler tahlil edilmiştir. Elde edilen bulgulara göre, farklı kıraat vecihleri arasında anlamı bozan bir tenâkuz bulgusuna rastlanılmamıştır. Aksine bu durum ihtilâf-ı tenevvü kapsamında lafzın sınırları içinde kalarak metne başka açılar katmaktadır. Bu farklılıklar, âyetlerdeki fıkhî, kelâmî, ahlâkî ve psikolojik mesajları estetik bir biçimde netleştirmektedir. İlahî vahyin lafzî naklini muhafaza eden kıraat ilmi ile metnin anlam katmanlarını deşifre eden anlam bilimin entegrasyonu, Kur’ân’ın i’câzının ve evrensel mesajının doğru bir şekilde anlaşılması için teorik ve pratik bütünlük sağlar.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın kadınlarla ilgili hukuki görüşleri
Hak Dini Kur'an Dili Tefsiri yazılması esnasındaki yararlanılan ilimlerin çeşitliliği, konuları ele alış şekli, yazarının hükümler hakkındaki görüşlerini ortaya koyuş şekli gibi özellikleri bakımından incelenmeye ve üzerinde çalışmalar yapılmaya değer bir eserdir.Hak Dini Kur'an Dili Tefsirini İslam Hukuku alanında, kadınlarla ilgili olan hükümleri Elmalılı'nın ele alış biçimiyle incelemeye tâbi tuttuk.Çalışmamız bir giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, Elmalılı'nın hayatı ve eserlerinden bahsederek, Hak Dini Kur'an Dili tefsirinin analizi yapılmıştır. İkinci bölümde, kadınlarla ilgili olan ibadet hükümleri ve üçüncü bölümde de kadınlarla ilgili olan muamelat hükümleri açıklanmıştır.Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, kadınlarla ilgili olan hükümlerin açıklamalarını, ayette geçen konu ile ilgili olan kelimelerin tanımlamalarını yaparak, hükmün gelmesine sebep olan bir olay varsa o olay hakkında bilgi vererek, mezhepler arasındaki varsa ihtilaflardan da bahsederek, görüşlerini Hanefi fıkhından yana kullanarak yapmıştır.
Molla Fenârî'nin usûl-i fıkıh görüşleri (Molla Fenârî'nin Fusûlü'l-Bedâi? adlı eseri çerçevesinde)
Çalışmamız bir giriş ve dört bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde Molla Fenârî'nin Yaşadığı asra genel olarak baktıktan sonra Molla Fenârî'nin hayatı, öğrencileri ve eserleri hakkında bilgi vermeye çalıştık.Birinci bölümde Molla Fenârî'nin Usul-i Fıkıh ilmi ile ilgili yapmış olduğu tanımı anlattıktan sonra Fusûlü'l-Bedâi? isimli eserin kaynaklarını vermeye çalıştık.İkinci bölümde, İslâm hukuk kaynakları, kaynaklardan hüküm çıkarma metotları, hükümlerin gayeleri, teâruz ve tercih hakkında Molla Fenârî'nin yaptığı tanım ve açıklamaları vermeye çalıştık.Üçüncü bölümde, Molla Fenârî'nin İslâm hukuk kaynaklarından çıkarılan hükümler hakkındaki görüşlerini vermeye çalıştık.Dördüncü bölümde, Molla Fenârî'nin ictihad, taklid ve fetvâ meseleleri ile ilgili görüşlerini izah etmeye çalıştık.Çalışmamızda şu sonuca vardık. Eserini kendisinden önce yaşayan Hanefî âlimlerin görüşleri açıklamak için yazan Molla Fenârî eserinde, Hanefî ve Şafiî âlimlerince kabul edilmiş kaideleri mukayeseli olarak bir araya getirmiş, Hanefî ve Şafiî mezhepleri arasındaki bazı usûl farklarını birleştirip birbirine uzak olan mefhumları uzlaştırmıştır. Birçok meselede kendisinden önce yaşayan usulcülerin görüşlerini almış, tartışmalı meselelerde kendisine göre tercihler yapmış, nakil ve akıl arasında tam bir uyum oluşturmaya çalışmıştır.Anahtar Sözcükler1.Molla Fenârî2.Fusûlü'l-Bedâi?3.Usûl-i Fıkıh4.İslâm Hukuku5.Şeyhülislâm
İbn Haldûn'un kelâmcılığı
Hicri 732 yılında doğan asıl adı İbrahim b. Abdurrahman b. Haldûn olan İbn Haldûn, Eş'ari ve Selefiye âlimlerinin en meşhurlarından biridir. İbn Haldûn Tunus'ta doğdu ve hayatının ilk yıllarını Tunus'ta geçirdi. Yaşamının büyük bir kısmını da Tunus ve Mısır'da geçirdi. O, 786 yılında Mısır kadısı oldu. En meşhur eseri olan Mukaddime'yi İbn Selame kalesinde yazdı ve bunu Sultan Ebû Abbas'a hediye (ithaf) etmiştir.İbn Haldûn, İslamî ilimlerin hemen hemen hepsinde eserler kaleme almıştır. Bu sırada İslam düşüncesinde yer edinecek birçok öğrenci yetiştirmiştir. İlmî derecesini tüm çağdaşları kabul etmiştir. Ehl-i Sünnet akidesini en iyi şekilde savunmuş olan İbn Haldûn'un eserleri birçok farklı dile çevrilmiştir. İbn Haldûn Kelâmî görüşlerini Mukaddime, Lübâbu'l-Muhassal ve Şifâu's-Sail adlı eserlerinde toplamıştır. Bu eserlerinde genel olarak bilgi, varlık, Allah, iman, nübüvvet ve ahiret konularına yer vermiştir.İbn Haldûn Müslümanlara karşı son derece müsamaha ve hoşgörüyle yaklaşmış, düşüncelerinde orta yolu izlemeye çalışmıştır. O, 808 yılında Mısır'da vefat etmiştir.Anahtar Kelimeler: İbn Haldûn, Kelâm, Kur'an, Nübüvvet.
Hizbu't-Tahrir ve Ercümend Özkan'ın siyasi ve dini görüşleri
Hizbu't-Tahrir hareketi Filistin'in İsrail tarafından işgal edilmesi üzerine özellikle bu bölgede emperyalistlerin etkisine karşı Takiyuddin en- Nebhani tarafından kurulan bir harekettir. Hareket hiçbir zaman resmiyet kazanmadı. İllegal olarak faaliyetlerini sürdürdü. Ders halkaları vasıtasıyla kadrolaşmaya gittiler. Gayeleri İslam'a dayalı bir Hilafet Devleti kurmaktı. İslam'ın iktidarında kullanacakları anayasalarını belirlediler.1967 yılında bir anda ülkemizde adında bahsedildi. Bazı üyelerinin devlet güçleri tarafından yakalanması elebaşlarının da aranıyor olmasıyla ülke gündemine bir anda oturdu. Ülkemizde o yıllarda Ercümend Özkan temsilciliğini yapıyordu. Daha sonra Özkan hareketi bıraktı.Ercümend Özkan Hizbu't-Tahrir örgütüyle adını duyurdu. Özellikle gelenek olarak yaşanılan İslam'ı eleştirdi. İnsanları Kur'an İslam'ına çağırdı. Hemen her konuda fikir beyan etti. Kendine ait orijinal fikirleri olan Özkan bu fikirlerinden dolayı sık eleştirildi. Özkan'ın fikirlerinde dönemsel olarak kırılmalar görülür. Önceleri Hizbu't-Tahrir hareketi adına hareket ederken 70'lı yıllarda tamamen bu hareketle bağını kopardı.80'lı yıllara gelindiğinde İktibas Dergisini çıkardı. Fikirlerini bu yolla insanlara ulaştırmaya çalıştı. Bu dönemde fikirlerini Kur'an ve sahih sünnetle doğrulama yoluna gitti. Meydanları kullanıp fikirlerini geniş kitlelere ulaştırmak için İslami parti kurma girişiminde bulundu. Bunda başarı elde edemedi. 23 Ocak 1995'te vefat etti.Çalışmamız Hizbut-Tahrir ve Ercümend Özkan'ın Siyasi ve Dini görüşlerini konu edinir. Çalışmamız üç bölümde oluşur. Giriş kısmında takip edilen metod ve yararlanılan kaynaklar hakkında bilgi verildi. Birinci bölümde Hizbu't-Tahrir hareketini kısaca tanıtıldı. İkinci bölümde Ercümend Özkan'ın hayatı ve eserlerini konu edinildi. Üçüncü bölümde ise Özkan'ın Siyasi ve Dini Görüşleri incelenildi.Anahtar Kelimeler: Hizbu't-Tahrir, Takuyiddin en-Nebhani, Hareket, Ercümend Özkan, İktibas, Fikir.
İslam Fıkhı'na göre adli tıp verilerinin karîne değeri
Adlî Tıp; Tıp İlmi içerisinden doğmuş, insan vücudu ile ilgili hukukî problemleri aydınlatmaya çalışan bir bilimdir. Kendi içerisinde birçok bölüme ayrılır. Adlî Tıp; insan vücuduna yönelik eylemler neticesinde oluşan basit sıyrıklardan ölüme kadar her türlü olayı aydınlatmaya çalışmaktadır.Adlî Tıp, şüphe arz eden tüm olayları (ölümle sonuçlanan veya sonuçlanmayan) aydınlatmaya çalışmaktadır. Olay ölümle sonuçlanmış ise ölüm mekanizması, ölüm şekli, ölüm zamanı ve ölümden sonra vücutta meydana gelen değişiklikleri incelemektedir. Delilleri tespit etmek için gerekli inceleme, laboratuar tetkikleri ve otopsi yapmaktadır. Ayrıca yaralama, zehirlenme, asfiksi (solunum yokluğu), kazalar (iş, trafik, düşme vb) gibi olaylar sonucunda vücutta ne tür etkiler bıraktığını inceler. Şayet bu tür olaylarda ölüm meydana gelmiş ise ölüm sebebini ve olayının orjinini (kaza-intihar-cinayet) aydınlatmaya çalışır. Yine gebe kadına karşı yapılmış eylemler, çocuk ölümleri ve ölü doğum konularında çalışmalar yapar. Nesebi belli olmayan çocukların baba veya annelerini tespit etmeye yönelik inceleme yapar. Bu konuların yanı sıra alkol ve bağımlılık yapan maddeleri tespite çalışır. Tecavüz olaylarında zanlı kişilerin suçlu olup olmadıklarını belirlemek için incelemeler yapmaktadır. Doku ve organ nakli konularında görüş bildirirken, organ ticaretinin engellenmesi, mağdur kişilerin vücudunda meydana gelen zararı tespit eder.İslam Hukuku'nda davaları ispat etmek için şahitlik, ikrar, yemin ve karineler gibi yöntemlerden yararlanılmaktadır. Ayrıca özel ihtisas gerektiren konularla ilgili davaları aydınlatmak için bu konularda bilgi sahibi kişilerin başvurulmaktadır. Bu sayede bu tür davalar daha kolay bir şekilde sonuçlandırılabilmekte ve daha isabetli ve adalete uygun hükümler verilebilmektedir.İslam Hukuku içerisinde yer alan insan vücudu ile alâkalı ve Adlî Tıp Bilimi'nin inceleme yaptığı tüm konularda bir bilirkişilik müessesesi olarak yararlanılabilecektir. Böylece bu tür olaylarla ilgili davaların daha kolay ve daha isabetli bir şekilde çözüme kavuşturulmalarında Adlî Tıp'ın yapacağı incelemeler neticesinde elde edeceği veriler İslam hukukçularına yardımcı olabilecektir.Anahtar Kelimeler: İslam Hukuku, İslam Fıkhı, Karîne, Bilirkişilik, Adlî Tıp.
Yusuf Şükrü Harputî ve eserlerinin hadîs açısından değeri
Yûsuf Şükrü, Harput'ta doğup, tahsilinin bir kısmını burada yaptıktan sonra İstanbul'a gitmiş ve ilminin kalan kısmını orada ikmâl etmiştir. İstanbul Vefâ Medresesi'nde bir süre çalıştıktan sonra Medine'deki Mahmûdiyye Medresesi müderrisliğine tayin edilen Harpûtî, ömrünün sonuna kadar, burada kalmış ve burada (1292/1875) vefât etmiştir.Harputî, şerh veya hâşiye türü çalışmalarının yanı sıra; telif eserler de kaleme almıştır. Çeşitli ilim dallarına ait 7 eseri vardır. O, eserlerini genelde Arapça ve Osmanlıca olarak yazmıştır.Harpûtî, eserlerinde çok çeşitli konularda hadîsler kullanmıştır. O, eserlerine genelde sahîh hadîsleri almakla beraber, zayıf ve mevzû` rivâyetler de aktarmıştır.Çalışmamızda; girişte hadîslerin kültürümüze etkisi hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde Harpûtî'nin hayatı, ilmi kişiliği ve eserleri ele alınmıştır. İkinci bölümde Harpûtî'nin telif ve şerh eserlerinde aktardığı hadîslerin tahrici, tercümesi ve değerlendirilmesi yapılmıştır. Sonuç kısmında da genel bir değerlendirme yapılmıştır. Bu çalışma bibliyografya ile sona ermiştir.Anahtar Kelimeler: Harpûtî, Hadîs, Şerh, Mevzû`, Nasîhatnâme, Rumûzü't-Tevhîd, Silsiletü's-Safâ, Hâşiye-i `İsâm, Nâmûsü'l-Îkân
Gazâli'de siyaset düşüncesi
Gazali İslam düşünce tarihinde en çok tartışılan ve üzerinde en çok çalışma yapılan şahsiyetlerin başında gelir. Bir şahıs üzerinde çalışırken, onun yaşadığı devirdeki siyasi arka plan görmezden gelinemez. Oldukça karışık ve buhranlı bir coğrafyada yaşayan Gazali, yaşadığı dönemin siyasi gelişmelerinden etkilenmiştir. Zamanının siyasi gelişmelerinden etkilenen Gazali'nin devlet başkanlığı konusundaki görüşlerini teorik ve pratik açıdan ele almaya çalıştık.Çalışmanın giriş bölümünde Gazali'nin siyasi arka planını ele alarak, onun siyasetle ilgili eserlerini incelemeye çalıştık. Birinci bölümde Gazali'nin siyaset düşüncesi doğrultusunda, devlet başkanlığı meselesine teorik bakışını vermeye çalıştık. İkinci bölümde ise, onun devlet başkanlığına dair pratik görüşlerini ele aldık, sonuç bölümünde kısa bir değerlendirme yaparak çalışmamızı tamamladık.
İmam Mâturîdî ve nübüvvet anlayışı
İslam'da nübüvvet konusu, Allah'ın varlığı ve birliği ve ahiret inancından sonra üçüncü önemli konudur. Çünkü bütün ilâhi emirler ve yasaklar bu kurum aracılığıyla insanlığa bildirilmektedir. Zaman içinde insanların peygamberler hakkındaki merakları, mevcut bilgilere nesiller boyu yeni ilaveler getirmiştir. Bu ilaveler kutsal kitaplara ve onların yorumlarına da yansımıştır. Bu bilgilerin önemli bir kısmı peygamberler hakkında gerçekleri aksettirmediği gibi çoğunluğu menkıbe görüntüsündedir.İşte bu yanlış anlayışların, Kur'ân doğrultusunda düzeltilmesine katkıda bulunur düşüncesiyle İmam Mâturîdî'nin nübüvvet anlayışının incelenmesi gerektiğini düşündük.Anahtar Kelimeler: Akıl, İslam, Kelâm, Maturidiyye, Mezheb, Mucize, Nübüvvet, Tevhid, Vahiy
İslam kelamında cennet ve cehennem
Cennet ve cehennem akidesi, insanlık tarihinde, yaratıcıya imandan sonra önemli bir yer teşkil etmektedir. İnsanı bu dünyada iyi işler yapmaya sevk eden ve kötülüklerden sakındıran en büyük sebeplerden birisi cennet ve cehennem akidesidir. Cennet nimetleri ve cehennem azabı, bizim bilebildiğimizden çok daha farklı olacaktır. Ebedi saadet yurdunda Allah, müminler tarafından görülecektir. Ancak bizler görülmenin keyfiyetini bilememekteyiz.Halen yaratılmış ve mevcut olan cennet ve cehennem, biz insanlar için ebedi mükafatın veya sonsuz azabın mahalli olacaktır. Sonuç olarak, ebedi hayatta mutlak adalet bizleri beklemektedir.
Kelam problemlerinin bilgi sosyolojisi çerçevesinde değerlendirilmesi
Tarihsel süreçte ortaya çıkan kelam problemlerinin neliğini çözümlemek, bu problemlerin ortaya çıktığı sosyal yapıları çözümlemekle mümkündür. Bilgi sosyolojisi her ne kadar bilginin ortaya çıkışına etki eden sosyal yapıları incelese de, inançlar da bu alanda kabul edilmelidir. İnancın içerisinde oluştuğu sosyal, politik, ekonomik, kültürel vs. alanlar inançların biçimlenmesine etki etmektedir.
Zeydiyye mezhebinin usul-ü fıkıh kaynakları
Zeydiyye mezhebi Zeyd b. Ali'nin Emevi halifesi Hişam'a isyanıyla başlayıp günümüze kadar devam eden bir mezheptir. Zeydiyye kelâmî mevzuların bir kısmında Mutezileye benzerken, bazı noktalarda Sünnîlere benzer. Zeydiyye Kur'ân, sünnet, icmâ ve kıyası İslam hukukunun bir kaynağı olarak kabul eder. Bu dört ana delile ek olarak cumhurun delil olarak kullandığı diğer delilleri de kullanmışlardır. İçtihad metodunu kullanarak mezheplerini geliştirmişlerdir. Fıkıh açısından cumhurdan ayrı bazı görüşleri olduğunu görüyoruz. Zeydiyye mezhebi mensupları genelde Yemen'de yaşarlar.
Kur'an-ı Kerim'de hakk kavramı
Kur'an'da ?HAK? Kavramı isimli tezimizde ?HAK? kelime kökünün anlamları üzerinde durulmuştur. Üç büyük din, birbirlerini din akrabalığının yanında, dil akrabalığıyla da tamamlamaktadır. Kavram, eski zamanlardan günümüze kadar çeşitli kullanım alanına sahip olmuştur.Her şeyin üzerine bina edildiği ?HAK? kökü Kur'an'ın temel kavramlarından bir tanesidir. Bu nedenle yapmaya çalıştığımız, kavramı analız etmek ve bu kavramın arkasındaki anlam örgüsünü daha iyi görebilme imkanı sağlamaktır.?Allah'ın ismi, sabit, kesin, vacip, pay, adalet, mal, diriliş, delil, doğru bilgi, Kur'an, İslam manalarını içeren ?hak? kelimesini detaylıca inceleyerek insanlara Kur'an penceresinden doğru bir bakış açısı sağlamak ve kelimenin bütün anlam caddelerini ortaya koymak amacını taşımaktayız.Kur'an-ı Kerim'in, bahsettiği insan haklarına değinerek, günümüz insanının içine düştüğü hendikabdan çıkmasına yardım etmek diğer bir gayemizdir..
Kur'an-ı Kerim'de ?kizb?(yalan) kavramı
Bu tez `kizb' kavramının semantik analizi üzerine yapılan bir çalışmadır. Çalışmamızda öncelikle, `kizb' kavramının sözlük anlamları tespit edilecektir. Kavramın hadislerde geçen kullanım şekli araştırıldıktan sonra, Kur'an'da yer alan anlamları ele alınacaktır.Çeşitli topluluklara, farklı zamanlarda, değişik peygamberler gönderilmiştir. Toplulukların bir kısmı gönderilen elçilere bağlılıklarını göstermiş, bir kısmı da onları yalanlama ve inkar gibi eylemlerde bulunmuşlardır. Onların bu tutumu Kur'an'ı Kerim'de ?kizb?, yani yalan ya da uydurma kavramıyla beyan edilmiştir.Yalanlama eylemi sadece peygamberlerle sınırlı kalmamıştır. Ayetler göz önünde bulundurularak mesele değerlendirildiğinde bu eylem ?Allah'a iftirada bulunmak? şeklinde ortaya çıkabilmektedir.
Huzeyfe bin Yeman ve Peygamber Efendimiz'den öğrendiği özel bilgilerle ilgili rivayetlerin değerlendirilmesi
Bu çalışma, Ashab'ın güzide isimlerinden olan, Hz. Peygamber'in sır arkadaşı olarak bilinen, Huzeyfe b. Yeman'ın hayatıyla birlikte, Peygamber Efendimiz'in sadece O'na söylediği özel bilgiler olan gaybi hadisleri içerir. Gaybî konular, akıl ve duyular ile bilinemeyecek olağanüstü bilgilerdir. Bu sebeple insanoğlunun hep merakını çekmiştir. Zihinleri meşgul eden bu konu âyet ve özellikle Huzeyfe b. Yeman'ın rivayet ettiği hadislerle açıklanmıştır. Özetle bu çalışmada bir sahabenin rivayetleriyle gayb konusu incelenmiştir.
Dînî bir kavram olarak bereketin mâhiyeti
?Bereket?, kelime ve terim olarak tarih boyunca bütün dinlerde kendini gösteren bir fenomendir.Biz de bu çalışmamızda dînî bir kavram olan ?bereket? olgusunu ve ?bereket?in mahiyetini Kur'an ayetleri ve hadislerle ortaya koymaya çalıştık.Çalışmamız, giriş ve üç bölümden oluşmaktadır.Giriş bölümünde tezin hazırlanması sırasında takip edilen metot ve yararlanılan kaynaklar konusunda bilgi verilmiştir.Birinci bölümde, ?bereket? kavramının hangi anlamlara geldiği, ilahî dinlerde ve beşerî kültürlerde bereketin nasıl algılandığı konusu incelenmiştir.İkinci bölümde, ?b-r-k? kökünün türevlerinin geçtiği ayetler tespit edilerek Kur'an-ı Kerim'de ?bereket? kavramının ifade ettiği anlamlar etraflıca izah edilmiştir. Ayrıca Kur'an-ı Kerim'den sonra ikinci ana kaynak olan Sünnet'te, ?bereket? kavramının ifade ettiği anlamlar temel hadis kaynaklarına başvurularak ortaya konulmuştur.Üçüncü bölümde ise; ?bereket? kavramının ilgili bulunduğu ?rızık? ve ?ecel? konularına değinilmiş ve bu iki konudaki ?artma-eksilme? problemleri ele alınmıştır.
Kur'an-ı Kerim'de âlem kavramı
Bütün varlık sahalarını içine alan âlem kavramı Kur'an-ı Kerim'de de geçmekle birlikte sahip olduğu anlam alanı çok belirgin değildir. Bu çalışmamızda âlem kelimesinin Kur'an'da kullanıldığı çeşitli anlam alanlarını tespit etmeye çalıştık. Araştırmamız giriş, iki bölümden meydana gelmektedir. Girişte âlem kavramının genel kullanımına değinip konunun önemine dikkat çektik. Birinci bölümde kavramın semantik analizini yapıp Kur'an ayetlerinde kullanıldığı anlamları ilgili ayetler eşliğinde inceledik ve ayetler hakkında müfessirlerin görüşlerine yer verdik. İkinci bölümde ise, diğer ilim dallarındaki kullanımına değindik Neticede şu sonuca ulaştık: Kur'an-ı Kerim'de âlem kelimesi bizim bildiğimiz ve kullandığımız anlamda kâinat, evren, dünya gibi anlamlarda kullanılmaktan ziyade daha özel ve farklı anlamlarda kullanılmıştır.
Mehmet Akif Ersoy'un dini ve siyasi fikirleri
Yaşadığı dönem göz önüne alındığında belki de İslam Dünyasının en sıkıntılı ve zor dönemlerini yaşadığını söyleyebileceğimiz 19. ve 20. yüzyıla şahit olmuş bir karakterdir Mehmet Akif. Gördüğü eğitim ve kendi çalışmaları göz önüne alındığında kendi döneminin en bilgili ve dini ilimlere vukufiyeti pek fazla olmadığı görülecektir. Bununla birlikte onun bulunduğu konum ve yaptıkları, onu, Cumhuriyet döneminin en tanınmış kişilerinden biri kılmaktadır.Akif'in kalemi ve şiiri sadece İslam için vardır diyebiliriz. Zira o Müslümanların içerisinde bulunduğu duruma kayıtsız kalmamış, bu durum karşısında derin bir üzüntü duyarken aynı zamanda, Müslümanları bu hale getiren etkenler üzerinde kafa yormuştur. Dinin Müslümanlar açısından ne anlama geldiği ve nasıl anlaşıldığı onun zihnini meşgul eden temel husustur. Bu durumu ortaya koyduktan sonra Akif, Müslümanların yaşadığı ve algıladığı din ile gerçekte olması gereken dinin nasıl anlaşılması ve yaşanması gerektiği konusunda bilgiler verir.Bu din sadece vicdanlara hapsedilmiş, dünya ile hiçbir alakası olmayan bir din değildir. Din hem dünya ve hem de ahiret içindir. Dolayısıyla din-dünya kesinlikle bir birinden ayrılamaz. Bunun için din, insanların bu dünyada mutlu bir yaşam sürmelerinin, güzel bir şekilde idare edilmelerinin en temel güvencesi ve şartlarından biri olduğundan doğru bir şekilde anlaşılmalıdır.
Kur'an'da nefis muhasebesi
Nefis kavramılügatlerde ve Kur'an'da oldukça çok kullanılan bir kavramdır. Bu kavram her yerde aynı manada kullanılmamıştır. Bunun için nefs kavramının lügat ve Kur'an'da hangi manalarda kullanıldığına baktık. Bu manaları verirken ayetlerle ve müfessirlerin yorumlarından istifade ederek açıkladık. Aynı zamanda kişinin kimlere karşı kendisini otokontrole tabi tutması gerektiği, nefsin hesaba çekilmesi, kınanması ve nefis muhasebesini Kur'an'da peygamberler nasıl yaptığını ayetlerden örnekler vererek açıkladık. Daha sonra insanın nefis muhasebesinin tasavvufta ki anlayışı üzerinde durduk. Nefsin kötü sıfatları ve nefis mertebelerini ayetlerle izah ettik. Bunu Yaparken mümkün mertebe tasavvufi tefsirlerden yararlanmaya özen gösterdik. Sonuçta nefis muhasebesinin kişinin dünyasını ve ahiretini kazanma noktasında ne kadar önemli olduğuna şahit olduk.
Hadislerde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesindeki inanç hürriyetinin mukayesesi
Bu çalışma, hadislerdeki inanç hürriyetini Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin ilgili maddesiyle mukayese etmek amacıyla hazırlanmıştır. Bu çerçevede insan hakları kavramının tarihi sürecinden bahsederek konuyla alâkalı kavramları inceleyerek, hak kavramının İslâm dinindeki yeri ve önemini vurgulanacaktır. Yine İslâm literatüründeki maddî ve manevî hürriyetlerin sıralanmasıyla devam eden gelişme bölümünü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin inanç hürriyeti ile ilgili maddelerinin tespiti takip edecektir. İnanç hürriyetinin Kur'an'da ifade bulduğu âyetlerin sıralanması, hadislerde ve Hz. Peygamber'in uygulamalarındaki inanç hürriyetinin anlatılması, gerekli mukayesenin yapılmasıyla çalışma son bulacaktır.
Kur'an-ı Kerim'de teshir kavramı
İlahi kelam olarak insanlara gönderilen Kur'an, Peygamberimizden günümüze kadar tefsir edilmiştir. Günümüzde modern tefsir metotlarından biri de semantik metottur. Kur'an'da sehhare kelimesini klasik ve modern tefsirlerden araştırdık. Allah Kur'an'da yerdeki ve gökteki bütün varlıkları insanların emrine verdiğini bildiriyor. Bunun için insan yüce bir varlıktır. Ancak bütün bu nimetlere karşılık insanın Allah'a şükretmesi gerektiği bildirilmektedir. Hadislerde de sehhare kelimesi ?emre amade kılma, boyun eğdirme? olarak geçmektedir. Bunun yanı sıra Kelam ve Felsefe sahasında da teshire değinilmektedir.
Yusuf suresinden bireysel ve toplumsal mesajlar
Kur'an-ı Kerim'de yer alan surelerden biri de Yusuf suresidir. Yusuf suresi 111 ayetten oluşmaktadır. Yusuf suresi adını 4. ayetten 101. ayete kadar olan bölümde kıssası anlatılan Yusuf Peygamber'den almıştır. Kur'an-ı Kerim'de Yusuf Peygamber'in kıssası ?ahsenu'l- kasas? (en güzel kıssa) olarak adlandırılmıştır. Bunun sebebi ise bu kıssanın ihtiva ettiği ibret ve hikmetler ile bireyleri ve toplumları eğitecek faydalı güzel konuları içermesindendir. Yüce Allah, Kur'an ayetlerinin düşünülmesini, içerdiği hakikatlerden ibret alınmasını ve hayatta da tatbik edilmesini istemektedir. Biz de bundan hareketle bu çalışmamızda Yusuf suresini incelemeye çalıştık. Yusuf suresinden bireysel ve toplumsal olarak almamız gereken mesajları belirttik. Çünkü Kur'an-ı Kerim insanların bireysel ve toplumsal hayatlarında yön verme fonksiyonuna sahiptir. Kişinin ebedi mutluluğa ulaşması, insanlık için bütün saadet ilkelerini içeren Kur'an'ın hikmet dolu prensiplerini uygulaması ve onun gösterdiği yola yönelmesiyle gerçekleşebilir. Bu da Kur'an'ın derinlemesine düşünülmesi ve anlaşılmasıyla mümkündür.
Kütüb-i Tis'a bağlamında ziynet ile ilgili hadislerin tesbiti ve değerlendirilmesi
Günümüzde hâla tartışmalı olan birçok konu bulunmaktadır. Bu konulardan ziynet ve süs ile ilgili olanlarını ?Kütüb-ü Tis'a Kapsamında Ziynet Hadislerinin Tesbiti ve Değerlendirilmesi? adlı çalışmamızda inceledik. Konumuzun çok geniş olması sebebiyle, konu temel hadis kaynakları olan ?Kütüb-ü Tis'a? çerçevesinde sınırlandırılmıştır. Bu doğrultuda yaptığımız çalışma dört bölümden oluşmaktadır.Birinci Bölümde, kadın ve erkek kıyafetleri, ipek giyinmenin ve altın yüzük kullanmanın erkekler için mekruh oluşu, altın ve ipeğin kadınlara helal oluşu, peruk takma, döğme yaptırma gibi konular incelenerek, bu konulardaki sorunlar açıklığa kavuşturulmuştur.İkinci Bölümde, evlerimizde kullandığımız mutfak eşyalarından, yatak eşyalarından ve perdelerden bahsedilmiş, altın ve gümüş eşya kullanmanın yasak oluşu, insan ve hayvan suretli perde ve yatak eşyalarının kullanılmasının uygun olmadığı belirtilmiştir.Üçüncü Bölümde, savaş eşyalarından, yasaklanan müzik aletlerinden ve camilerde ziynet eşyası olarak kullanılan mihrap ve minberden bahsedilmiştir.Dördüncü Bölümde, Ziraatta, Hayvancılıkta ve Avcılıkta kullanılan ziynet eşyaları ele alınarak incelenmiştir.Çalışmamız Sonuç, Bibliyografya ve Ekler kısmıyla sona ermektedir.Yaptığımız bu çalışmanın Ziynet Eşyaları konusundaki problemlere cevap teşkil edeceğini düşünüyoruz.Anahtar Kelimeler: Ziynet, Süs, Altın, Peygamber.
Müslüman kelamında kıyâmet alâmetleri
İnsanın, evrenin başlangıçtaki var oluşunun mahiyetini açıklamak için çaba sarf ettiği gibi, evrenin sonu hakkında ikna edici bilgi üretmek için de çaba harcamıştır. Kelam ilmi açısından evrendeki kurulu düzenin bozulmasına ilişkin görüşler, ahirette diriliş öğretilerinin açıklanması bağlamında yer almaktadır. Geleneksel kelam ilminin amacı dinsel inançların akli ve nakli delillerini ortaya koymak olmakla birlikte, kıyâmet alâmetlerine dair geliştirilen öğretilerin delilleri çoğunlukla nakle dayanmaktadır. Bununla birlikte Kur'ân'da kıyâmet alâmetleri hakkında belirleyici ve açıklayıcı bilgiler mevcut değildir. Bu deliller çoğunlukla hadislere dayanmaktadır. Bu nakli delillerin kaynak yönünden doğruluğunun ve anlam yönünden tutarlılığının belirlenmesi, çalışmamızın odak noktasını oluşturacaktır. Buna ilave olarak bu hadisleri ortaya çıkaran psiko-sosyal yapıya işaret edilecek ve bu inançların sosyal temelleri belirlenmeye çalışılacaktır. Gelenek hakkındaki bu incelemeden sonra, Kur'ân'ın evrendeki kurulu düzenin bozulmasına ilişkin anlatımlar incelenecek ve Kur'ân'ın bu konudaki öğretisi açıklanacaktır.Anahtar Kelimeler: Kıyâmet, Alâmet, Kur'ân, Kelam
Alevî-Bektaşî kültüründe Kur'ân-ı Kerim anlayışı
Alevî-Bektaşîlik günümüz Türkiye'sinde üzerinde en çok konuşulan ve tartışılan meselelerden biridir. Üzerinde bu kadar çok tartışma yapılmasına ve toplumun gündeminden düşmemesine rağmen, bu sosyo-kültürel yapının net ve herkesçe kabul edilen bir tanımından bahsetmek mümkün değildir. Günümüz Türkiye'sinde söz konusu yapılanmayı İslam özü, İslam'ın gerçek yorumu, Anadolu Müslümanlığı diye tarif edenlerin yanında, ayrı bir din, İslam dışı kültürel bir yapı ve dinsizlik diye tarif edenler de bulunmaktadır. Üzerinde bu kadar çok fikir ayrılığı bulunan bir geleneğin Kur'an'a bakış açısını objektif ve kaynaklar çerçevesinde ortaya koymak ise kanaatimizce oldukça önemlidir.Biz de bu çalışmamızda Alevî-Bektaşî kültüründe Kur'an'ın yerini, nüzulü ve korunmuşluğu hakkındaki görüşleri, Kur'an sevgisini bu kültürün kaynakları çerçevesinde belirlemeye gayret ettik. Ayetlerin kaynaklarda yer alan yorum ve tefsirlerini klasik tefsir kaynaklarındaki bilgilerle karşılaştırarak mevcut benzerlik ve farklılıkları ortaya koymaya çalıştık. Kur'an-ı Kerim'in geleneğin inanç, ibadet ve ahlak yapısına, adap ve erkân anlayışına etkisini tespit etmeye çalıştık.Anahtar Kelimeler: Alevî, Bektaşî, Kur'an-ı Kerim, Tefsir.
Hz. Peygamber'in yönetim anlayışı bağlamında siyaset ahlakı
İnsanlık tarihine baktığımızda devlet ve siyaset vazgeçilmez bir müessese olarak karşımıza çıkmaktadır. Kur'an'ı Kerim'de ve sünnette bir devletin gerekliliği ile ilgili birçok na'sla karşılaşırız.Hz. Peygamber İslam ile tanıştıktan sonra, genelde kabileciliğin hâkim olduğu Arap Yarımadasında siyasi anlamda hızlı bir teşkilatlanmaya gitmiştir. Onun siyasi liderliğinde toplum yeni bir yapılanmaya adım adım yaklaşmaktadır. Akabe biatleri, müminleri birbirleri ile kardeşleştirme ve Medine Anayasası bu teşkilatlanmanın ilk adımlarıdır.İslam Devleti'nin esasları kuvvetin kanunda toplanması, müşavere, liyakat, sosyal dayanışmayı sağlayan müesseseler ve yargının bağımsız olmasıdır. İlk İslam devletindeki müesseseler ise; biat, askeriye, maliye, yargı, devlet başkanı, eğitim-öğretim, tayin, önceden kabul ve divanlardır.Devlet başkanında aranması gereken ahlaki özellikler, zalim olmaması, biate sadakat göstermesi ve halkı emanet bilmesidir. Halkı emanet bilmesinden maksat; adalet dağıtımı, eğitim ve ticari faaliyetlerde eşit davranması; yaşama hakkını temin ve aile hakkına riayet etmesi, fikir ve inanç hürriyetini sağlaması, devletin mali gelirlerini eşit toplaması ve devlet bütçesini israf etmemesi, görevlendirmelerde liyakate önem vermesi ve mülkiyet hakkını korumasıdır. Devletler ve topluluklar arası ilişkiler bakımından, antlaşmalar yapmak, antlaşmalara sadakat göstermek, diğer devlet veya topluluklara karşı vatandaşını savunmak ve himaye etmek, harp ahlakına uymaktır.Anahtar Kelimeler: Hz. Peygamber, siyaset ahlakı, yönetim
Kur'an'da "hubb" (sevgi) kavramı
Bu çalışmamızda ? hubb ? kavramının etimolojik tahlili yapılacaktır. ? Hubb? kavramının lügavi anlamları araştırılacak, Kur'an'da ?hubb? kökünden türeyen kelimelerin geçtiği ayetler tespit edilecek ve ayet içerisinde kazandığı anlamlar belirtilecektir. ?Hubb? kavramının eş ve zıt anlamları, ayetler ışığında açıklanacaktır. Ayrıca söz konusu kavram, sosyolojik ve psikolojik açıdan incelenecektir.Huzurlu bir toplumun temel yapı taşlarından bir tanesi de birbirine karşı sevgiyle muamele etmektir. İnsani ilişkilerin belli bir düzen içinde sürdürülebilmesi için hukuk kurallarının yanında sevginin de bulunması gerektiği bir gerçektir. En küçük toplum olan aileden başlamak üzere bütün toplumlara varıncaya kadar, huzur, güven ve dayanışmanın sağlanmasında sevginin rolü çok büyüktür.Bir duygu olarak değerlendirilen, dışa akseden belirtileriyle açıklanabilen sevgi konusu, Kur'an açısından incelenmeye çalışılacaktır.Kur'an'ın gayesi, sevgi ve şefkate dayanan insan eğitimi vermek ve bu eğitim yoluyla insanı kendi aslına, Yaratanına, gerçek mahbubuna yöneltmektir.Anahtar Kelimeler: Kur'an, muhabbet, semantik analiz, Allah, insan, sevgi.
Hz. Peygamber'in hadislerinde çevre bilinci
Kur'an'ın en büyük tefsiri sayılan Hz. Peygamberin fiilleri, takrirleri ve sözleri Çevre bilinci konusu etrafında araştırılmıştır. Bu bağlamda Hz. Peygamberin Hadislerinde çevre bilinci adıyla hazırlanan bu çalışma ortaya çıkmıştır. Araştırmamızın önemi Kuran'da yer alan çevre elemanları olarak tespit ettiğimiz, hayvanlar, hava, su, güneş, ağaç, dağ, ay? Vb, çevre unsurlarının Hz. Peygamberin kendi hayatında konumlandırdığı yere ve konuma dikkat çekildi. Çalışmamızda, İnsanın yeryüzünü şekillendiren en büyük çevre faktörü olduğu gerçeğine işaret edilirken, insanoğlunun maddi ve manevi normlarla kontrol altına alınmadığında çevreye vereceği tahribatın ne kadar büyük olacağına değinildi. Bunun yanında Hz. Peygamberin çevre konusunda yapmış olduğu emir, nehiy ve tavsiyelerinin İslam coğrafyasına yansımasını tespite yönelik tarihi bilgileri de zikrettik. Hadislerin içerisinde yer alan çevre bilinci konusu evrensel bir konu olması sebebiyle dünyamızda yaşayan herkesin gündeminde yer alan bir mevzudur. Biz de bu çalışmada İslam'ın çevreye karşı bakışını, Hz. Peygamberin fiili ve kavli sünnetlerinden yola çıkarak ortaya koymaya çalıştık. Bu hadislerin günümüz de nasıl anlaşılması gerektiğine dair çağdaş makale ve veriler ışığında güncel ve geniş yorumlar yapılmıştır.Anahtar Kelimeler: Çevre, Çevre Hadisleri, Hz. Peygamber ve Çevre, Din ve Çevre
İslam fıkhına göre moda
Moda, ev dekorasyonundan mobilyaya, mutfak kültüründen giyim kuşama, kısaca iğneden ipliğe kadar birçok şeyde ortaya çıkan geçici değişiklikler, yenilikler olarak ifade edilir.Modanın, Fransız İhtilali'nin ortaya çıkardığı eşitlik ve hürriyet akımlarının bir sonucu olarak ve Sanayi İnkilabı'nın beraberinde getirdiği seri üretime geçen kumaş fabrikaları sayesinde saray çevresinden halka doğru geniş bir alana yayıldığını görüyoruz.Modayı meydana getiren sebepler zincirine baktığımızda insanın fıtratında olan süslenme ve değişiklik ihtiyacı, yenilik arayışı, beğenilme duygusu v.b. güdüler etkili olabildiği gibi, anlık ve tesadüfi unsurların da etkili olduğuna şahit oluyoruz.Modanın en önemli özelliği değişimdir. Zira moda bu sayede üretim üstüne üretim yapmakta, gücüne güç katıp ayakta kalmakta, pek çok insanı ve özellikle de kadınları israf kültürüne alıştırmaktadır.Modanın önemi belki de insanda var olan yenilik arayışından kaynaklanmaktadır. Bu noktada moda insanın ihtiyaç duyabileceği, araba, kozmetik sanayi, mobilya, kılık kıyafet, v.s. tüm sahada geçici yenilikler manzumesidir. Moda ekonomik yönden çok büyük bir güç ve aynı zamanda çok büyük bir ticari sektördür.Bugün moda denilince insanın ister istemez aklına giyim kuşamdaki geçici değişiklikler manzumesi gelmektedir. Zira moda en çok bu sahada söz sahibidir.Canlılar içinde giyinme ihtiyacı duyan tek canlı insandır. Tarihin her döneminde insanlar iklimsel, utanma duygusu, süslenme ve değişiklik ihtiyacı gibi dini ve örfi yanı bulunan gerekçelerle örtünmüşlerdir.Giyim birçok disiplinle de ilişki içinde olup her bir disiplin kendi ilmi penceresinden meseleye bakmaktadır.Giysi kimlik, kültür, taklit ve sosyal statü gibi sahalarla işbirliği içindedir. Bizce bunlardan en önemlisi ve tehlikelisi, taklitle olan ilişkisidir. Zira taklit kişiyi bir başkasının medeniyetini, inancını benimseme ve kendi inancını test etme noktasına kadar götürmektedir.İslam fıkhı, her şeyden önce iyi ve kötünün sınıflandırılmasında bir değer hükmüne sahiptir. Dolayısıyla İslam, bir yeniliği, kendi kaynaklarına aykırı olmadığı sürece kabul eder. Detaylar hususunda da mahalli örf ve adetleri her zaman göz önünde bulundurmuştur. Bu açıdan bakıldığında tez konumuz, özellikle kadının giyim kuşamı hususunda da bir takım kriterleri tesbit etmiştir:El ve yüzün dışında vücudun tamamının kapanması, süsün çevreye aksetmemesi, elbisenin dar ve tene yapışık olmaması, elbisenin erkek elbisesine benzememesi, elbisede başka medeniyetlerin taklid edilmemesi, şöhret ve kibir elbisesi olmaması, elbisenin temiz ve sade olması, elbisede israfa gidilmemesi?Medeniyetleri, inançları birbirinden ayıran kırmızı çizgiler vardır. Din, dil, tarih, coğrafya, örf, gelenek, görenek v.s. bunlardandır. Giyim kuşamı da bu sınıflandırmanın içine sokabiliriz. Çünkü giyim medeniyetten ve inançtan izler taşır.İslam fıkhı, Kur'an, Sünnet ve ondört asırlık zengin kültürü ve birikimiyle insanın her türlü ihtiyacına cevap verecek ve üretebilecek bir potansiyele sahiptir. Bu açıdan bakıldığında kendi tarihi, dini, örfi köklerine uygun bir giyim kuşam modasını yine kendi içinde neşvünema bulan modalist ve stilistlerle pekala ortaya koyabilir.Anahtar Kelimeler: Din, insan, moda, giyim, kültür, gelenek.
Alevî-Bektaşî kaynaklarında yer alan fıkhî bilgiler
Alevî-Bektaşîlik, üzerinde çeşitli spekülasyonlar yapılan, ideolojik ve siyasî tartışmaların odağında yer alan bir konudur. Toplumun gündemini bu kadar çok meşgul eden bir düşünce yapısının temel kaynaklarında yer alan ve İslam Hukukuyla ilgili bilgileri, objektif şekilde ve yorumlamalardan kaçınarak ortaya koymak oldukça önemli ve gereklidir. Bu çalışma da, Alevî-Bektaşî geleneğinin temel kaynaklarında yer alan fıkhî bilgi ve görüşleri ilmî bir usulle bir arada toplama amacıyla gerçekleştirilmiştir.Alevî-Bektaşîliğin kaynakları fıkhî açıdan incelendiğinde, bu geleneğin ileri gelenleri ve mensuplarının Ehl-i Sünnet-Hanefî mezhebini benimsedikleri görülmektedir. İbadetlerini bu mezhebin görüşlerine göre eda ettikleri ve muamelat ile ilgili meselelerde de yine bu mezhebe göre hareket ettikleri sonucu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla İmamiyye mezhebi ile ilgili görüşler, Hacı Bektaş-ı Veli'nin yaşadığı dönem, Bektaşî tarikatının kurulma aşaması ve bu tarikatın ilk dönemleri itibariyle Alevî-Bektaşî geleneği içerisinde mevcut değildir. Binaenaleyh İmamiyye ile ilgili görüşlerin sonraki dönemler itibariyle bu geleneğe girmiş olduğu ve bu mezhebe aidiyet ile ilgili söz konusu söylemlerin sadece sözde kalan ve uygulama alanı bulmayan söylemler olduğu anlaşılmaktadır.