
85
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Meme kanserinde PET/BT bulgularının klinik ve immünohistokimyasal prognostik faktörlerle ilişkisi
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser olup, aynı zamanda kadınlarda kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada yer almaktadır. Meme kanserinde 18F-FDG PET/BT prognoz hakkında bilgi veren evrelemede, yeniden evrelemede ve primer tümörün kemoradyoterapiye tedavi yanıtının değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Öte yandan aksiller lenf nodu metastazı, uzak metastaz, tümör çapı, hormon reseptörleri, CerbB2 durumu, Ki-67 proliferasyon indeksi, histopatolojik grade, tümör belirteçleri gibi faktörler prognoz hakkında bilgi sağlamaktadır. Ayrıca hormon reseptörleri ve CerbB2 durumu tedavi seçeneklerinin belirlenmesini direk etkilemektedir.Bu çalışmanın amacı; primer meme kanseri hastalarında PET/BT ile elde edilen FDG tutulumu ile histopatolojik ve immünohistokimyasal prognostik faktörlerin ilişkisini araştırmaktır. Çalışmamıza meme kanseri tanısı almış ve primer evreleme amacıyla Gazi Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'na başvuran hastalar alınmıştır. 155 hastanın PET/BT bulguları, patoloji raporları ve tümör belirteç düzeyleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Her hastanın primer lezyonunun SUV değerleri ölçülmüştür.Sonuç olarak, primer lezyon SUVmaks değerleri ile tümör çapı, aksiller lenf nodu metastazı ve Ki-67 proliferasyon indeksi arasında korelasyon tespit edilmiştir.
Epileptik odağın lokalizasyonunda okuyucuya bağımlı ve okuyucudan bağımsız yöntemler kullanılarak görsel ve kantitatif analiz: 18F-FDG-PET ile görsel ve istatiksel parametrik haritalama (SPM) ile kantitatif yaklaşım
İnteriktal beyin 18F-FDG PET ilaca dirençli epilepsi hastalarında cerrahi tedavi öncesinde epileptojenik odağın belirlenmesi için kullanılmaktadır. İnteriktal beyin 18F-FDG-PET incelemesinde nöbetin yayıldığı kortikal alanlarda da hipometabolizma gözlenebilmekte ve bu durum epileptojenik odağın belirlenmesini güçleştirmektedir. Bu nedenle epilepsi hastalarının beyin 18F-FDG-PET görüntülerinin değerlendirilmesinde görsel inceleme sürecine katkıda bulunabilecek nesnel niceliksel analiz yöntemlerine başvurulmaktadır. İstatistik parametrik haritalama da bu niceliksel analiz yöntemlerinden biridir.Bu çalışmadaki beyin 18F-FDG-PET yapılan, temporal lob epilepsisi olan hastalarda epileptik odağın belirlenmesinde okuyucuya bağımlı ve okuyucudan bağımsız yöntemler kullanıldığında anormal vaka saptama başarısı yönünden (epilepside lateralizasyonu saptama) görsel ve kantitatif analizin farklarını ve okuyucuların deneyimine bağlı olarak bu farkın nasıl yönlendiğini ortaya koymak amaçlanmıştır.Çalışma kapsamına merkezimizde interiktal beyin 18F-FDG-PET görüntülemeleri yapılan temporal lob epilepsisi tanılı, epilepsi cerrahisi yapılmış ve takiplerinde Engel sınıf I'e giren 54 hasta dahil edilmiştir. Ayrıca merkezimizde soliter akciğer nodülünün değerlendirilmesi veya bir malign hastalığın primer evrelemesi için tüm vücut 18F-FDG PET/BT incelemesi yapılan, öncesinde herhangi bir tedavi almamış ve ek nörolojik hastalığı olmayan 16 data ile kontrol grubu oluşturulmuştur. Cerrahi öncesi yapılan interiktal 18F-FDG-PET çalışmaları üç farklı deneyim düzeyine sahip okuyucu tarafından SPM analizi sonuçlarından habersiz ve SPM sonuçları ile birlikte iki kez değerlendirilmiştir. SPM ile değerlendirme için p<0,001 ve p<0,01 olmak üzere iki istatistik eşik değeri kullanılmıştır.İncelemeler sonucunda, okuyucuların SPM'den bağımsız olarak yaptıkları değerlendirmelerde deneyim sırasına göre %67, %91 ve %94 oranında görüntüleri doğru okudukları izlenmiştir. SPM sonuçları ile birlikte yapılan görsel değerlendirmelerde bu oranlar %96, %100 ve %100 olarak bulunmuştur. SPM'den bağımsız olarak yapılan değerlendirmelerde eminlik dereceleri okuyucu 1 için 1.24±0.13, okuyucu 2 için 1.59 ± 0.09, okuyucu 3 için 1,80 ± 0,07 olarak bulunmuştur. SPM ile birlikte yapılan değerlendirme de bu oranlar okuyucular için sırası ile 1.89±0.06'a, 1.89 ± 0.04'e ve 1.96 ± 0.03'e yükselmiştir.SPM analizi sonuçlarına baktığımızda istatistik eşik değeri p<0,001 olarak alındığında duyarlılık ve özgüllük oranları sırası ile %78, %96; istatistik eşik değeri p<0,01 olarak alındığında ise duyarlılık ve özgüllük oranları %94, %74 olarak bulunmuştur. SPM p<0,01 istatistik eşik değerinde saptanan bilateral temporal hipometabolizma ve ekstratemporal hipometabolizmanın nöbet süresi ile anlamlı ilişkisi saptanmamıştır. Hipometabolik küme genişliği ile nöbet süresi arasında zayıf bir korelasyon izlenmiştir. Sağ ve sol temporal lobektomi yapılan hastaların küme olarak SPM ile analizi p<0,01 istatistik eşik değerinde yapıldığında hipometabolizmanın ilgili temporal lob ile ipsilateral frontal lob ve ipsilateral talamik çekirdekte de olduğu saptanmıştır.Sonuç olarak SPM tecrübe düzeyi düşük okuyuculara epileptojenik odağı doğru lateralize etmekte yardımcı olduğu izlenmiştir. Bunun yanı sıra SPM'in her tecrübe düzeyindeki okuyucu için doğru temporal lobu lateralize ederken güveni artırdığı dikkati çekmiştir.Bu sonuçların yanı sıra bireysel olarak verilerin değerlendirilmesinde ve küme analizlerinde bu çalışmada elde edilen sonuçlar ile SPM'den yararlanılarak yapılan tüm değerlendirmelerde bu yöntemin analitik komponentlerinin farklı eşik değerlerinde gösterdiği farklı zayıf ve güçlü yönlerinin göz önünde bulundurularak araştırıcının amacı doğrultusunda istatistik eşik değeri belirlemek gerekliliği bir kez daha ön plana çıkmıştır.Anahtar kelimeler: SPM, Temporal lob epilepsisi, Beyin 18F-FDG PET
Kompleks parsiyel nöbetli hastalarda pozitron emisyon tomografisinin tanısal rolünün elektroensefalografi ve manyetik rezonans görüntüleme ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
?nteriktal PET, serebral glukoz metabolizmasındaki değişikliklerigöstererek, epilepside preoperatif değerlendirmede kullanılan bir fonksiyonelgörüntüleme yöntemidir. Preoperatif değerlendirmede amaç, epileptojenik alanıdoğru belirleyerek cerrahi kararı vermek ve yeterli dokunun rezeksiyonu ilehastanın nöbetsiz olmasını sağlamaktır.Medikal tedaviye dirençli 201 kompleks parsiyel epilepsi hastasının dahiledildiği bu çalışmada, tüm hastalara PET, rutin EEG, video-EEG monitorizasyon(iktal ve interiktal), MRG ve bazı hastalara MRS ve invaziv EEGmonitorizasyonu yapılmıştır. Bu tetkik sonuçlarının, opere olan lezyonel ve non-lezyonel TLE hastalarında ve frontal lob epilepsi hastalarında operasyon loju ile;opera olmayan hastalarda ve VSS uygulanan hastalarda ise iktal EEG sonuçları ileuyumu değerlendirilmiş ve lobar konkordans gösterme oranları hesaplanmıştır.Opere hastaların cerrahi sonrası başarı değerlendirmesi Engel sınıflamasına göreyapılmışıtr. Cerrahi sonrası nöbetsizlik ile olası prediktif faktörlerin ilişkisideğerlendirilmiştir.Opere TLE olgularında epileptojenik alanı doğru lokalize etmede,operasyon loju ile en yüksek (%100) lobar konkordans gösteren tetkik interiktalPET olmuştur. Daha sonra sırasıyla iktal EEG %98, interiktal EEG %87, MRG%83, MRS ise %54 oranında epileptojenik alan ile lobar konkordansgöstermektedir. PET hem lezyonel, hem de non-lezyonel opere TLE olgularındaepileptojenik alan ile %100 lobar konkordans göstermektedir.Rezektif cerrahi sonrası non-lezyonel TLE hastalarının %81, lezyonel TLEhastalarının ise %89'unda nöbetsizlik sağlanmış olup, bu iki grupta postoperatiftakip sonuçları yönünden anlamlı fark saptanmamıştır. Ayrıca lezyonel ve non-lezyonel TLE hastalarının tümünde tatminkar postoperatif sonuçlar (Engel sınıf Ive II) elde edilmiş olup, tüm hastalarda epileptojenik alanı doğru lokalize edenPET cerrahi sonrası iyi prognozu öngörmekte kullanılabilir.PET görüntülemede bilateral temporal lobda hipometabolizma varlığı,yapılan lojistik regresyon analizinde cerrahi sonrası başarı ile ilişkili bulunan tekprediktif faktör olmuştur. Unilateral temporal hipometabolizma olmasıdurumunda, bilateral hipometabolizmaya göre cerrahi sonrası nöbetsizlik olasılığı12 kat artmaktadır.Frontal lob epilepsi nedeniyle opere olan hastalarda ise PET %100oranında operasyon loju yani epileptojenik alan ile uyum göstermiş olup, buhastaların tümünde cerrahi sonrası nöbetsizlik sağlanmıştır.Opere olmamış TLE grubunda PET'in %57, ETLE grubunda ise %25oranında iktal EEG ile lobar konkordans gösterdiği görülmüştür. Ayrıca rezektifcerrahiye uygun görülmeyen VSS hastalarının tüm tetkiklerinin yüksek orandaiktal EEG ile uyumsuz olduğu görülmüş olup, bu hastalarda cerrahi sonrası kötüprognoz görülmüştür.Sonuç olarak interiktal PET, lezyonel TLE'deki yüksek lateralizasyonyeteneğine ek olarak cerrahi adayı olabilme şansı azalan MRG'de lezyonsaptanamayan TLE hastalarında da, epileptojenik alanı opere edilen taraf ile tamkorelasyon göstererek lateralize etmiştir. Her iki hasta grubunun cerrahi sonrasıtakipleri arasında fark olmaması ve nöbetsizlik oranlarının %80'in üzerindeolması PET'in özellikle non-lezyonel TLE hastalarının cerrahi kararındaki rolünügöstermektedir. Ayrıca PET görüntülemede bilateral temporal hipometabolizmaolmaması ile cerrahi sonrası nöbetsizlik arasında anlamlı bir ilişki olması daPET'in cerrahi sonrası prognozu öngörmedeki rolünü pekiştirmektedir. Opereolmayan TLE ve ETLE hastalarında diğer tüm tetkiklerde olduğu gibi PET'in deiktal EEG ile lobar konkordans oranının düşük olduğu görülmüştür.Kompleks parsiyel nöbetli hastalarda PET'in tanısal rolü EEG ve MRG ilekarşılaştırmalı olarak değerlendirildiğinde; FDG-PET beyin görünütlemeninepilepsi cerrahisi öncesinde hasta seçiminde ve cerrahi sonrası prognozuöngörmede en faydalı modalitelerden biri olduğu görülmüştür.
Soliter pulmoner nodüllerin PET/BT ile değerlendirilmesinde tüm vücut BT gerekli midir?
Akciğerde diğer görüntüleme yöntemleri ile tespit edilen soliter pulmoner nodülün metabolik karakterizasyonun yapılmasında 18F-FDG PET, invazif olmayan görüntüleme yöntemi olarak kullanılmaktadır. Bu amaçla yapılan PET/BT füzyon görüntülemesinde BT, lezyonların anatomik özellikleri ile ilgili bilgi vermekte, PET verilerinin atenüasyon düzeltmesinin yapılmasını ve lezyonların SUVmaks değerlerinin de hesaplanmasını sağlamaktadır.Soliter pulmoner nodül için rutin PET/BT füzyon görüntülemede verteksten uyluk ortasına kadarki vücut bölümü taranmaktadır. Bu uygulamada hastanın vücudunun tamamına yakını BT kaynaklı X ışınına maruz kalmaktadır.Bu çalışmada;Tüm vücudun BT ile taranmasının gerekliliğinin ve BT tarama alanı toraks ile sınırlandırıldığında hastanın evresinde değişiklik olup olmayacağının tesbit edilmesi,Klinik olarak anlamlı toraks-dışı rastlantısal BT lezyonları ile bu lezyonların bulunma sıklıklarının tespit edilmesi,Sınırlandırma yapıldığında hastanın alacağı BT radyasyon dozundaki düşüşün tesbit edilmesi amaçlanmıştır.Çalışmaya Gazi Üniversitesi Nükleer Tıp bölümünde SPN tanı ve metabolik karakterizasyonu amacıyla PET/BT incelemesi yapılmış hastalar dahil edilmiştir. Hastaların BT görüntüleri incelenerek toraks-dışı rastlantısal bulguları klinik önem derecesine göre sınıflandırılmıştır. Ayrıca hastalara tüm vücut PET/BT taraması yapıldığında uygulanan BT dozu ile yalnızca toraks tarandığında uygulanacak olan BT dozu hesaplanmıştır.İnceleme sonucunda toplam 154 hasta değerlendirilmiş ve şu sonuçlar elde edilmiştir;Soliter pulmoner nodül tanısı ile başvuran hastaya önce tüm vücut PET incelemesi yapıp, ardından toraks dışı tutulum yok ise sadece toraksa yönelik PET/BT incelemesi yapılabilir. Tüm vücudun BT ile taranmasının klinik olarak önemi bulunmamaktadır ve sadece toraks BT ile tarandığında hastanın aldığı radyasyon dozunun yaklaşık 3,5 kat azaldığı görülmektedir.
Tek taraflı hidronefrozda Tc-99m DMSA sintigrafisinde oransal böbrek fonksiyonlarının klasik yönteme karşı birim alan formülü ile girişim öncesi ve sonrası değerlendirilmesi
ÖZETTek taraflı hidronefrozlu böbreklerde hidronefrozlu böbreğin oransal böbrek fonksiyonu Tc-99m DMSA sintigrafisinde bazen abartılı çıkmaktadır. Bu çalışmada tek taraflı hidronefrozu olan hastalarda klasik yöntemle ölçülen oransal böbrek fonksiyonları ile birim alan formülü ile ölçülen oransal böbrek fonksiyonları gibi iki yöntemin etkinliklerinin hem tedavi öncesi hem de tedaviden yaklaşık 3-6 ay sonra çekilen Tc-99m DMSA sintigrafisi ile karşılaştırılması amaçlanmıştır.Bu amaçla çalışmaya tek taraflı hidronefrozu olup tedavisi planlanan 20 hasta (12 erkek, 8 kadın ve ortalama yaş: 42,6 ± 18,5) dahil edilmiştir. Hastalara rutin fizik muayene, labratuar ve USG ile değerlendirilmesi sonrası operasyon öncesi ve operasyondan üç ay sonra Tc 99m DMSA sintigrafisi çekilmiştir. Oransal böbrek fonksiyonları (klasik yöntem) ve böbrekler için çizilen ilgi alanlarındaki total sayımlar ilgili piksel olarak böbrek alanına bölünerek elde edilen birim alandaki sayımlara (birim alan yöntemi) göre hesaplanmıştır. Hidronefrotik böbrekte tedavi öncesi klasik yöntemle birim alan yöntemi ve tedavi sonrası klasik yöntem ile birim alan yöntemi Pearson korelasyon analizi ve Bland-Altman analiz yöntemi ile karşılaştırılmıştır.Sonuç olarak; çalışmamızda operasyon öncesi OBF'nunu belirlemede KY ile BA arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif (%94) korelasyon saptanmıştır. Ancak operasyon öncesi KY'in OBF'ununu değerlendirmede BA ile uyumunun düşük olduğu (ort: 2.3, ? 1.96 SD: 5.2) gözlenmiştir. Oprerasyon sonrasında ise OBF'nunu belirlemede KY ile BA arasında istatistiksel olarak anlamlı %100'e yakın korelasyon saptanmıştır. Ayrıca KY'in OBF'ununu değerlendirmede BA ile uyumlu sonuçlar verdiği (ort: 0.53, ? 1.96 SD: 2.3) gözlenmiştir. KY ile hidronefrotik böbrekte OBF değerlendirmesi güvenilir olmadığı ve cerrahi kararını etkileyecek düzeyde yüksek hata payı olduğu bu çalışma ile gösterilmiştir. Hidronefrozlu bir böbrekte OBF hesaplamasında KY güvenilir bir yöntem değildir ve BA formülü ile OBF hesaplanması tercih edilmelidir.Anahtar Kelimeler: Hidronefroz, DMSA, sintigrafi, birim alan.
Sisplatin nefrotoksisitesine karşı Agmatine'in koruyucu etkisinin TC-99M DMSA uptake'i ve serum sistatin c ile değerlendirilmesi
Elri T, Sisplatin Nefrotoksisitesine Karşı Agmatine'in Koruyucu Etkisinin Tc-99m DMSA Uptake'i ve Serum Sistatin C ile Değerlendirilmesi, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Nükleer Tıp Tezi. Zonguldak, 2013. Amaç: Sisplatin nefrotoksik etkisi olduğu bilinen, ancak kanser tedavisinde yaygın kullanım alanı olan etkili bir anti tümör ajanıdır. Nefrotoksik etkisini azaltıcı ajanların geliştirilmesi ilgi duyulan bir araştırma konusu olmaya devam etmektedir. Böylelikle halen klinikte en çok tercih edilen kemoterapötik ilaçlardan biri olan bu ajanın güvenle ve daha etkin kullanımı mümkün olacaktır. Agmatin, hipoksik-iskemik beyin hasarında, diğer nöronal hasarlarda ve akut iskemiye bağlı renal hasarda koruyucu etkisi gösterilmiş bir ajandır. Ancak literatürde sisplatin nefrotoksisitesine karşı koruyucu etkisinin araştırıldığı bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızın amacı sisplatin nefrotoksisitesinin erken tespitinde ve agmatinin bu komplikasyona karşı koruyucu etkisini değerlendirmede sintigrafik yöntemin katkısını, biyokimyasal yöntemler ve histoljik bulgular eşliğinde değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Wistar Albino cinsi ratlar her biri 8 hayvandan oluşan 4 grupta ayrılmıştır: 1) Serum fizyolojik verilen, 2) Agmatin verilen, 3) Sisplatin verilen ve 4) Sisplatin ile birlikte agmatin verilen. İlaç uygulama döneminin sonunda tüm deneklerin kan örneklerinden plazma kreatinin, üre ve serum sistatin c düzeylerinin ölçülmüştür. Tc-99m DMSA ile sintigrafik görüntüleme ve in vitro doku uptake ölçümleri yapılmıştır. Bu işlemlerin sonunda ratların böbrekleri çıkarılarak histopatolojik olarak incelenmiştir. Elde edilen sonuçların istatiksel analizi yapılarak; sisplatinin sebep olduğu nefrotoksisitenin erken tespitinde sintigrafik yöntemlerin ve serum sistatin C seviyelerinin etkinliği ile agmatinin sisplatin nefrotoksisitesine karşı koruyucu etkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Sisplatin uygulanan grupta biyokimyasal, sintigrafik ve histolojik bulgular sisplatin nefrotoksisitesini desteklemekteydi. Bu grupta serum üre, kreatinin ve sistatin c düzeyleri anlamlı olarak artmış; Tc-99m DMSA uptake?inin ise anlamlı derecede azalmış olduğu saptandı. Ayrıca yaygın proksimal tübül hasarının yanı sıra glomerüler hasar bulguları da gözlendi. Agmatin uygulanan grupta biyokimyasal, sintigrafik ve histopatolojik olarak kontrol grubuna benzer sonuçlar elde edildi. Sisplatin ile beraber agmatin uygulanan grupta histopatolojik ve sintigrafik olarak kontrol grubu ile anlamlı istatistiksel farklılık saptanmamıştır. Sisplatin grubu ile kıyaslandığında ise istatistiksel olarak anlamlı, büyük oranda düzelme izlenmiştir. Biyokimyasal indekslerden serum sistatin c düzeylerinde de histopatolojik ve sintigrafik bulgular ile paralel sonuçlar elde edilmiş olup sisplatin+ agmatin grubunda kontrol grubuna göre hafifçe artış gözlenmekle birlikte istatistiksel anlamlılık saptanmamıştır. Serum kreatinin ve BUN değerleri ise sisplatin+ agmatin uygulanan grupta kontrol grubundan farklılık göstermemekteydi. Sonuç: Bu çalışmada agmatinin sisplatin nefrotoksisitesi üzerinde koruyucu etkisinin olduğu Tc-99m DMSA uptake?i, histopatolojik ve biyokimyasal yöntemlerle ortaya konmuştur. Ayrıca sintigrafik yöntem düşük doz sisplatin uygulaması sonrası erken dönemde nefrotoksisiteyi saptamada başarılı bulunmuştur. Bu basit in vivo- in vitro radyofarmasötik modelin sisplatin gibi nefrotoksik ajanlara karşı potansiyel renoprotektif ajanların etkinliğinin değerlendirilmesinde önemli katkısı olabileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Sisplatin, agmatin, Tc-99m DMSA, nefrotoksisite, sistatin C
Deneysel testis torsiyon-detorsiyonunda Agmatin'in koruyucu etkisinin TC-99M perteknetat sintigrafisi ile değerlendirilmesi
Solak T, Deneysel Testis Torsiyon-Detorsiyonunda Agmatin?in Koruyucu Etkisinin Tc-99m Perteknetat Sintigrafisi İle Değerlendirilmesi, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Nükleer Tıp Tezi. Zonguldak, 2013. Amaç: Ratlarda oluşturulan iskemi reperfüzyon hasarına karşı bir iNOS inhibitörü olan Agmatin uygulamasının koruyucu etkisinin sintigrafik, histopatolojik ve biyokimyasal olarak değerlendirmek. Gereç-Yöntem: 29 winstar albino cinsi rat üç gruba ayrıldı. Birinci gruba(SH n=10), sham operasyonu yapıldı, ikinci gruba (İ/R n=10) torsiyon-detorsiyon işlemi yapıldı, üçüncü gruba (İ/R+Ag n=9) torsiyon ve detorsiyondan 15 dakika önce Agmatin uygulandı. Bütün deney gruplarına reperfüzyondan 24 saat sonra dinamik ve statik testis sintigrafisi görüntüleri alındı. Bilateral orşiektomi yapıldıktan sonra testislerin gama kaunter ile radyonüklid sayımları, doku MDA ve total antioksidan kapasite ölçümleri ile histopatolojik incelemeleri yapıldı. Bulgular: İ/R grubunda histopatolojik hasar skorları ve doku MDA seviyeleri sham grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek bulundu (p< 0.05); İ/R+AG grubu ile sham grubu kıyaslandığında anlamlı fark saptanmadı(p> 0.05). Total antioksidan kapasite değerleri İ/R+AG grubunda sham ve İ/R grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek bulundu(p< 0.05). Sağ testislerde sham, İ/R ve İ/R+AG grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p> 0.05). Doku Tc99m pertechnetate uptake değerleri yönünden kıyaslama yapıldığında bütün gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Testis iskemi-reperfüzyon hasarında Agmatin uygulaması total antioksidan kapasiteyi artırarak oluşacak hasarı azaltmaktadır. Görsel ve kantitatif sintigrafik değerlendirmeler bu etkiyi değerlendirmek için çok faydalı gözükmemektedir. Anahtar Kelimeler: Agmatine, torsiyon-detorsiyon, Tc-99m pertechnetate
Rat modelinde kadaverik donörden alınacak böbreklerin fonksiyonlarının dinamik böbrek sintigrafisi ile gösterilmesi
Böbrek nakli, son dönem böbrek yetersizliği hastalarının hayat kalitesinde önemli olumlu değişiklikler sağlayan en seçkin tedavi yöntemidir. Günümüzde gerçekleştirilen renal transplantasyonların yarısı kadavradan yapılmaktadır. Bu donörler, beyin ölümü kriteri gerçekleşmiş ancak organları hayati destek uygulamaları sayesinde perfüze edilen, organ temini organizasyonuna refere edilebilecek yeterli zamanı olan donörlerdir. Dinamik böbrek sintigrafisi böbreklerin fonksiyonlarıyla ilgili önemli bilgiler verebilmesi bakımından nakil böbreklerin değerlendirilmesinde çok önemli katkılar sağlamaktadır. Bu çalışmada deneysel bir modelde ratlarda beyin ölümü sonrası Tc 99m DTPA böbrek sintigrafisi ile tespit edilen böbrek fonksiyonları ile eş zamanlı olarak böbrekte meydana gelen histopatolojik değişiklikler ve kandaki biyokimyasal değişiklikleri karşılaştırmayı amaçladık. Bu çalışma kapsamında 10 ratta deneysel olarak beyin ölümü modeli gerçekleştirilmeden bir gün önce ve beyin ölüm modeli gerçekleştirildikten sonra Tc 99m DTPA ile dinamik böbrek sintigrafisi yapılmış ve görüntü analizleri yapılmıştır. Tc 99m DTPA böbrek sintigrafisi entübasyon ve monitörizasyon altında gerçekleştirildi. Ratlardan beyin ölümü öncesi ve sonrası alınan venöz kan örneklerinden üre ve kreatinin değerleri çalışılmıştır. Beyin ölümü öncesi ve sonrası elde edilen parametreleri karşılaştırmak için Wilcoxon testi kullanıldı (beyin ölümü öncesi ve sonrası sintigrafik kantitatif sonuçlar, üre ve kreatinin değerleri). Beyin ölümü sonrası GFR, sol böbrek Tmax, serum üre ve kreatinin değerlerinde beyin ölümü öncesine göre anlamlı artış izlendi (p<0,05). Sağ böbrek Tmax değerlerinde beyin ölümü sonrasında artış izlenmesine rağmen bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,066). Renogram eğrilerinin vizüel değerlendirmesinde de beyin ölümü sonrası böbreklerin konsantrasyon fonksiyonlarında azalma ve ekskresyon fonksiyonlarında belirgin uzama saptanmıştır. Tüm olgularda deney sonrası elde edilen böbrek dokularında ortak ana histopatolojik bulgular damarlarda konjesyon, tübül epitellerinde hidropik dejenerasyon ve fokal lenfositik infiltrasyonlar olarak izlendi. Ayrıca tüm ratlarda beyin ölümü histopatolojik olarak doğrulanmıştır. Böbrekteki histopatolojik bulgularımız ise akut tübüler hasarla uyumlu olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak Tc 99m DTPA ile yapılan böbrek sintigrafisinin kantitatif ve vizüel bulguları beyin ölümü olgularında erken dönemde izlenen histopatolojik bulgularla ilişkili bulunmuştur. Tc-99m DTPA böbrek sintigrafisinin graft fonksiyonunun değerlendirilmesinde güvenilir ve etkin bir yöntem olduğu gösterilmiştir. Bu konuda yapılacak kapsamlı deneysel ve hatta insan çalışmaları renal transplantasyonların sayısını ve başarısını arttıracaktır. Anahtar Kelimeler: Beyin ölümü, Tc 99m DTPA, böbrek fonksiyonları.
PET/BT'nin Lenfoma'nın primer evrelendirmesinde kemik iliğini değerlendirmedeki rolü
Kemik iliği tutulumu, lenfomada hastalık evresini, prognozu ve tedavi yaklaşımını etkileyen önemli bir parametredir.Bu çalışmada, PET/BT'nin lenfoma olgularında kemik iliği tutulumunu göstermedeki etkisinin farklı sayısal değerlendirme yöntemleri kullanılarak araştırılması; FISH yöntemi ile kemik iliği biyopsilerinin tekrar değerlendirilmesi, bu sayede PET/BT'nin tanısal değerinin gösterilmesi; klinik ve laboratuvar bulgularının bu konudaki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışma kapsamına Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nükleer Tıp bölümünde PET/BT incelemesi yapılmış ve Patoloji bölümünde kemik iliği örnekleri değerlendirilmiş hastalar alınmıştır. Hastaların PET/BT verilerinden kemik iliği SUVmean, kemik iliği/karaciğer SUVmean, kemik iliği/kan havuzu SUVmean ve kemik iliği/serebellum SUVmean değerleri elde edilmiştir. Hastaların mevcut patoloji, laboratuvar ve klinik sonuçları geriye dönük olarak kaydedilmiştir. Bu hastalardan matür B hücre kökenli olan bir grup hastaya BCL2, BCL6, MYC ve PAX5 probları ile FISH uygulanmıştır.Çalışma sonucunda rutin histokimyasal incelemeler ile 15 hastada kemik iliği tutulumu saptanmıştır. Rutin histokimyasal incelemelere FISH yönteminin eklenmesi, kemik iliği tutulumunun saptanmasına katkı sağlamamıştır. Çalışmamızda iki hastada FISH pozitif olarak değerlendirilmiştir. Kemik iliği tutulumunun saptanması için kullanılan sayısal PET/BT yöntemleri arasında, anlamlı istatistiksel farklılık saptanmamıştır, ancak bu konudaki en uygun yöntemin kemik iliği/karaciğer SUVmean (Kİ/KC SUV) oranı olduğuna karar verilmiştir. Kİ/KC SUV için en uygun kesim değeri 1,8 olarak bulunmuştur. Bu kesim değeri ile PET/BT'nin lenfomadaki genel duyarlılık, özgüllük, PPD ve NPD'i %53, %90, %53, %90 olarak bulunmuştur. Agresif lenfoma alt grubunda bu değerlerin sırası ile %83, %97, %83 ve %97'e yükseldiği görülmüştür. PET/BT'de Kİ/KC SUV?1,8 olan, ancak kemik iliği biyopsisi patolojik değerlendirilen hastalarda (yalancı negatif), biyopsi sonuçları normal olarak değerlendirilen hastalara (gerçek negatif) oranla; indolant NHL oranı yüksek, lenf nodu SUVmaks değeri ise düşük olarak bulunmuştur. PET/BT'de Kİ/KC SUV>1,8 olan, ancak kemik iliği biyopsisi normal değerlendirilen hastalarda (yalancı pozitif), biyopsi sonuçları patolojik olarak değerlendirilen hastalara (gerçek pozitif) oranla laboratuvar değerleri yönünden (sed, crp, lökosit sayımı ve nötrofil yüzdeleri) anlamlı farklılık saptanmamıştır.Sonuç olarak PET/BT, lenfoma hastalarında kemik iliği tutulumunun değerlendirilmesinde yüksek negatif öngörü değerine sahiptir ve Kİ/KC SUV ? 1,8 olan, agresif lenfoma hastalarında, invaziv bir işlem olan kemik iliği biyopsisinin yerine tercih edilebilecek noninvaziv bir seçenek olarak öne çıkmaktadır.
Böbrek hücreli karsinomlu hastalarda FDG-PET/BT'nin evreleme ve yeniden evrelemedeki rolünün değerlendirilmesi
Çalışmamızda BHK hastalarında primer lezyonun, rekürrenslerinin ve/veya metastazlarının gösterilmesinde 18F-FDG PET/BT'nin duyarlılık ve özgüllüğünün değerlendirilmesi, 18F-FDG PET/BT bulgularının diğer konvansiyonel görüntüleme yöntemlerine ait bulgular ile karşılaştırılması, tümörün histopatolojik alt tipleri ve dereceleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Çalışma kapsamında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nükleer Tıp bölümünde BHK ön tanısı veya tanısı ile 18F-FDG PET/BT incelemesi yapılmış, histopatolojik olarak BHK tanısı almış ve klinik olarak GÜTF hastanesinde takip edilmiş hastalar incelenmiştir. Hastaların PET/BT verilerinden görsel olarak tespit edilen lezyonlarının maksimum SUV (SUVmaks) değerleri elde edilmiştir Ayrıca hastaların rutin histopatolojik değerlendirme sonuçları, rutin yapılan diğer konvansiyonel görüntüleme yöntemleri sonuçları ve klinik bulguları kaydedilmiştir. Çalışmamızda 36 hastanın, toplam 43 18F-FDG PET/BT görüntülemesi değerlendirilmiştir.Çalışmamızda primer evrelemesi yapılan 6 olguda primer kitlenin PET/BT ile doğru olarak değerlendirildiğini gözlemledik. Böbrek hücreli karsinom rekürrens ve/veya metastazlarını tespit etmede PET/BT'nin duyarlılığı %93, özgüllüğü %82, PÖD %94, NÖD %78, DO %91, konvansiyonel görüntüleme yöntemlerinin duyarlılığı %90, özgüllüğü %42, PÖD %85, NÖD %53, DO %79 olarak bulundu. PET/BT'nin primer böbrek kitlesi değerlendirmedeki başarısı ile BHK rekürrens ve/veya metastazlarını değerlendirmedeki yüksek tanısal performansı PET/BT hibrid sistemi sayesinde anatomik lokalizasyonun da yapılabilmesine ve çalışmamızda olgu sayısının az olmasına bağlı olabilir. Böbrek hücreli karsinom rekürrens ve/veya metastazlarını değerlendirmede PET/BT'nin tanısal performansında BHK'nin histopatolojik alt tipleri arasında anlamlı farklılık bulunmadı, ancak Fuhrman derecesi arttıkça PET/BT'nin tanısal doğruluk değerinde artış olduğu gözlendi.Sonuç olarak BHK hastalarının değerlendirilmesinde PET/BT tek bir incelemede tüm vücudun anatomik ve fonksiyonel/metabolik olarak görüntülenebilmesini, bulguların birbiriyle ilişkilendirilebilmesi sağlayan; böbrek fonksiyonel hasarı ve kontrast allerjisi riski içermeyen, yüksek tanısal performansa sahip bir görüntüleme yöntemidir.
Akciğer kanseri olgularında 18f-FDG tutulumunun klinik evre ve histolojik tip ile ilişkisi
Akciğer kanseri tüm dünyada en sık görülen kanser olmasının yanı sıra kansere bağlı ölümlerin de en sık nedenini oluşturmaktadır. Klinikte kullanılan evreleme sistemleri tedavi akışının belirlenmesinde ve prognozu öngörmekte fayda sağlamaktadırlar.18F-FDG kullanılarak yapılan PET/BT görüntülemesi akciğer kanserlerinde evrenin belirlenmesine büyük katkı sağlamakta; ayrıca prognozu öngörmede yarar sağlamaktadır.Bu çalışmada akciğer kanserlerinde evreleme amacıyla yapılan PET/BT görüntülemesinde elde edilen SUVm, TLG ve TV gibi değerlerin hastalık evresi ve farklı histolojik tipler ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya Gazi Üniversitesi Nükleer Tıp bölümünde akciğer kanseri primer evrelendirmesi amacıyla PET/BT incelemesi yapılmış hastalar dahil edilmiştir. PET/BT incelemesinden primer tümöre ait EGÇ, SUVm, TLG ve TV değerleri not edilmiştir. Mevcut olan tüm istasyonlardaki lenf nodlarının SUVm değerleri ve her organdaki metastatik lezyona ait en yüksek SUVm değerleri ayrı ayrı kaydedilmiştir.İnceleme sonucunda toplam 168 hasta değerlendirilmiştir. Tüm KHDAK olgularında ve adenokarsinomlarda T evreleri ve hastalık evreleri arasında EGÇ, SUVm, TLG ve TV yönünden anlamlı fark olduğu bulunmuştur. Yassı hücreli karsinomlarda ise T evreleri arasında EGÇ, TLG ve TV yönünden anlamlı fark saptanmıştır.Tüm hastalarda primer tümörün SUVm değeri ile en geniş tümör çapı ve varsa metastatik lezyonlara ait en yüksek SUVm değeri arasında korelasyon saptanmıştır.Sonuç olarak PET/BT'de saptanan ve metabolik aktiviteyi yansıtan SUVm, TLG ve TV gibi parametrelerin özellikle adenokarsinomlarda olmak üzere KHDAK olgularında evre ile ilişkili olduğu ve primer tümör SUVm değerinin en geniş tümör çapı ve metastatik lezyonların SUVm değerleri ile korelasyon gösterdiği bulunmuştur.Anahtar kelimeler: Akciğer kanseri, PET/BT, SUVm
Miyokard perfüzyon spect çalışmasında inferior duvar atenuasyonunun değerlendirilmesine prone pozisyonun katkısı
Koroner damar hastalarında klasik tanı yöntemlerine ek olarak nükleer kardiyolojik yöntemler giderek artan bir şekilde kullanılmaktadır. Miyokard perfüzyon sintigrafisi; iskemik kalp hastalığı tanısında, iskemik hasarın yaygınlığının tespitinde, perioperatif miyokardiyal hasar tespitinde, by-pass ameliyatı sonrası kontrollerde, anjioplasti sonrası reperfüzyonun kontrolünde, miyokard canlılığının araştırılmasında tanı amacıyla kullanılabilen noninvaziv bir sintigrafik tanı yöntemidir.Bu çalışmadaki amacımız miyokard perfüzyon sintigrafisinde miyokard inferior duvarında izlenebilen perfüzyon defektini yorumlarken, özellikle erkek hastalarda görülen ve diafragma veya karaciğer atenuasyonuna bağlı oluşan defektlerin ekarte edilmesi ve gerçek defektin belirlenmesine yüzüstü pozisyonunda alınan görüntülerin katkısını değerlendirmektir. Çalışmamıza dahil ettiğimiz 20 kadın 40 erkek hastanın 45 derece sağ ön oblikten başlayıp 45 derece sol arka oblikte sonlanacak şekilde 180 derecelik miyokard perfüzyon görüntüleri yüzüstü ve sırtüstü pozisyonlarda alındı. Elde edilen ham görüntülerin işlemlenmesi ile 3 düzlemde (short axis, vertikal long axis ve horizontal long axis) imajlar elde edildi. Ortalama bölgesel aktivite hesaplaması kullanılarak short axis kesitlerinden polar haritalar oluşturuldu. Yüzüstü ve sırtüstü pozisyonlarda bu haritalardan elde edilen sayısal değerler ve görsel olarak sol ventrikül duvar aktiviteleri karşılaştırıldı. Erkek hastalarda yüzüstü görüntülemede, sırtüstü görüntülemeye göre istatistiki olarak anlamlı derecede yüksek inferior duvar aktivitesi belirlendi (yüzüstü: 66.5±5.74, sırtüstü: 59.1±6, p < 0.05). Diğer duvarlarda istatistiksel olarak anlamlı bir artma veya azalma saptanmadı.Sonuç olarak yüzüstü görüntüleme, özellikle erkek hastalarda inferior duvardaki defektlerin şüpheli veya yanlış yorumlama oranını azaltacaktır. İnferior duvardaki artefakt defektlerinin en aza indirilmesi ve çalışmanın doğruluğunun artırılması için miyokard perfüzyon çalışması yapılırken özellikle erkek hastalarda yüzüstü pozisyonda görüntüleme de çalışmaya eklenmelidir.Anahtar Kelimeler: Miyokard perfüzyon sintigrafisi, inferior duvar, atenuasyon, prone pozisyon.
Koroner anjiyografi temel alınarak miyokard perfüzyon sintigrafisi ile BT anjiyografinin karşılaştırması
Koroner arter hastalığı günümüzde dünya çapında en sık görülen ve en önemli sağlık sorunlarından birisidir. Dolayısıyla bu hastalığın erken dönemde tanısı, ciddi miyokard hasarı oluşmadan tedavi edilmesi açısından çok önemlidir. Koroner arter hastalığı açısından; Miyokard perfüzyon sintigrafisi (MPS), bölgesel miyokard perfüzyonu ve bilgisayarlı tomografi (BT) anjiyografi ise koroner arterleri değerlendirmede güvenilir ve non-invaziv yöntemlerdir.Bu çalışmada amacımız; miyokard perfüzyon sintigrafisi ile BT anjiyografiyi, koroner anjiyografi baz alınarak karşılaştırmaktır. Çalışmamıza toplam 60 vaka dahil edildi. Bu 60 vakanın 30'una koroner anjiyografi ve MPS, diğer 30'una ise koroner anjiyografi ve BT anjiyografi yapıldı. Bu görüntüleme yöntemlerindeki lezyonlar hafif, orta ve şiddetli olarak gruplandırıldı ve sonrasında MPS ve BT anjiyografi koroner anjiyografi ile ki kare ve Fischer'in kesin ki kare testi kullanılarak karşılaştırıldı. MPS ve BT anjiyografinin p değerleri sırasıyla sol ön inen arter (LAD) için p:0, p:0,271; sirkumfleks (Cx) için p:0,256, p:0,08; sağ koroner arter (RCA) için p:0,033, p:0,271 olarak bulundu. Ayrıca MPS ve BT anjiografinin sırasıyla sensitiviteleri %81, %87; spesifiteleri %70, %49; doğrulukları %73, %72; pozitif prediktif değerleri %54, %72; negatif prediktif değerleri %90, %71 olarak hesaplandı. Koroner anjiyografi sonuçları, LAD ve RCA lezyonları için MPS, Cx lezyonları için ise BT anjiyografi koroner anjiyografi ile daha uyumlu bulundu. Bunun yanı sıra pozitif prediktif değer MPS'de, negatif prediktif değer ise BT anjiyografide belirgin yüksek bulunmuştur.Sonuç olarak koroner arter hastalığının tanısı için MPS ve BT anjiyografi birbirine alternatif olmaktan ziyade birbirini tamamlayıcı tetkikler olarak değerlendirilmiştir.Anahtar kelimeler: Miyokard perfüzyon sintigrafisi, BT anjiyografi, koroner anjiyografi.
Miyokard perfüzyon sintigrafilerininin sayısal analizi için normal veritabanı oluşturularak değerlendirme sürecinde bir yapay zeka uygulaması geliştirilmesi
Bu tez çalışmasında ilk olarak, tamamen normal koroner anjiografik bulgulara sahip hastalardan oluşturulan normal bir veritabanı (n=79) 4DMSpect programı içerisinde tanımlandı. Bu normal veritabanı ile 4DMSpect ve kendi veritabanları kullanılarak ECToolbox ve QPS programları koroner anjiografisi bilinen diğer bir grup üzerinde (n=223) karşılaştırıldı. Programlardan elde edilen toplam stres skoru (SSS) ve toplam fark skoru (SDS) verileri ile çizilen ROC eğrilerinin istatistiksel karşılaştırmalarında 4DMSpect SSS eğrisi en başarılı olurken (EAK=0.768), 4DMSpect SSS eğrisi ve sırasıyla 4DMSpect SDS (p=0.031), ECToolbox SSS (p=0.035), ECToolbox SDS (p=0.015) ve QPS SDS ile (p=0.001) anlamlı farklılıklar izlendi. Çalışmanın ikinci kısmında altı adet yapay sinir ağından oluşan bir yapay zeka (YZ) uygulaması geliştirildi. Bu uygulama ile okuyucular anjiografi sonuçları bilinen bir test grubunda (n=65) önce karşılaştırıldı daha sonra kullanıcıların yapay zeka ile işbirliği yapmaları durumunda başarılarındaki değişimler hesaplandı. Tanısal performans kriterleri açısından YZ'nin duyarlılık değeri %70 ve özgüllük değeri %68 olduğu konumda başarısının diğer tüm insan okuyuculardan istatistiki olarak ayırt edilemeyeceği izlendi. YZ ile deneysel bir işbirliği gerçekleştirildiğinde ise üç okuyucunun başarısında anlamlı düzeyde artış izlendi (bir okuyucunun doğruluğunda %66'dan %77'ye (p=0.04), diğer iki okuyucunun özgüllüğünde %63'ten %80'e (p=0.01) ve %53'ten %71'e (p=0.03)). Tüm okuyucuların sonuçları beraber ele alınarak YZ yardımı varken ve yokken duyarlılıklar karşılaştırıldığında anlamlı farklılık izlenmedi (%72 ve %72, p=0.855 YZ ile). Ancak özgüllükler karşılaştırıldığında anlamlı (%64'ten %76'ya, p<0.001 YZ ile) ve doğruluklar karşılaştırıldığında anlamlı (%67'den %75'e, p<0.001 YZ ile) farklılık izlendi.
Radyoterapi sonrası gelişen miyokard hasarının tespitinde, 18F-FDG PET/BT''nin ve miyokard perfüzyon sintigrafisinin yeri
Bu tez çalışmasında Gazi Üniversitesi Nükleer Tıp Bölümü'nde 18F-FDG PET/BT görüntülemesi yapılan hasta listesi ile, Gazi Üniversitesi Radyasyon Onkolojisi Bölümü'nde mediastinal radyoterapi uygulanan hasta listesi karşılaştırıldı. Radyoterapiden en az 4 ay sonra 18F-FDG PET/BT görüntülemesi yapılmış olan çoğunluğu akciğer kanseri olan (%89.5) 38 hastaya ulaşıldı. Bu hastaların 8 tanesine radyoterapi işlemi sonrasında ayrıca miyokard perfüzyon sintigrafisi de yapılmış olduğu görüldü. Yapılan görsel değerlendirmede, 5 hastada diffüz 18F-FDG tutulumu görüldü (%13), 5 hastada belirgin 18F-FDG tutulumu izlenmedi (%13), 28 hastada ise bölgesel 18F-FDG tutulumu görüldü (%74). Bölgesel 18F-FDG tutulumu izlenen hastalarda, yapılan kantitatif değerlendirme ile bu alanlardaki SUV ölçümlerinin istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (p<0.001). Miyokard perfüzyon sintigrafisi yapılan 8 hastanın 6 tanesinde, 18F-FDG PET/BT ile artmış metabolizma izlenen alanlarda, sabit hipoperfüzyon görüldü. Radyoterapi uygulamasında kullanılan radyasyon dozlarının miktarı ile, miyokarddaki SUV ölçümleri arasında ise herhangi bir korelasyon bulunamadı. Hastalarda bilinen akut miyokard enfarktüsü veya diyabet öyküleri olmaması ve bu alanların tipik olarak koroner arter bölgeleri ile örtüşmemesi nedeniyle, literatür ile de uyumlu olarak bu alanlarda radyoterapiye bağlı miyokard hasarı olduğu düşünüldü. Mediastinal radyoterapi öyküsü olan hastalarda 18F-FDG PET/BT görüntülemesinde, özellikle miyokard bazalinde izlenen hipermetabolik alanların, ileride gelişebilecek kardiyak olayların erken teşhisi ve tedavisi açısından yakın takip edilmesi faydalı olacaktır.
Prostat kanserli hastalarda 68GA-PSMA PET-BT volümetrik parametrelerinin tedavi yanıtını öngörmedeki rolü
Amaç: Primer evreleme için Ga-68 PSMA PET/BT ile görüntüleme yapılmış prostat adenokarsinomlu hastalarda ölçülen TL-PSMA, PSMA-TV ve SUVpeak değerlerinin tedavi yanıtını öngörmede rolü olup olmadığını tespit etmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: 25 Mart 2019 ile 3 Aralık 2021 tarihleri arasında primer evreleme amaçlı Ga-68 PSMA PET/BT çekimi olan 68 hastanın görüntüleri retrospektif olarak incelendi. Prostat bezi, lenf nodları, kemik ve visseral organ metastazlarına %40 eşik değer ile manuel çizim yapılarak volümetrik parametre verileri elde edildi. Bulgular: TL-PSMA(Kemik) ölçümü, tedaviye yanıtlı ve yanıtsız grup arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklıydı (p=0,049). Ayrıca TL-PSMA ve PSMA-TV parametreleri de tedaviye yanıtlı ve yanıtsız grup arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık göstermekteydi (sırasıyla, p=0,02 ve p=0,016). Diğer volümetrik parametreler ve tedavi yanıtı arasında anlamlı olarak ilişki bulamadık. Sonuç: Primer evreleme amacıyla yapılan Ga-68 PSMA PET/BT görüntülemesi ile elde edilen volümetrik parametrelerin prostat adenokarsinomlu hastalarda tedavi yanıtını öngörmede rolü olabileceği tespit edilmiştir. Ancak konunun netlik kazanabilmesi için daha geniş hasta gruplarıyla yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: PET/BT, Ga-68 PSMA, TL-PSMA, PSMA-TV
Kolorektal karsinomlu hastalarda, FDG PET/BT ile elde edilen metabolik parametrelerin tedavi yanıtını öngörmede rolü
Amaç: Kolorektal karsinom (KRK) tanısı almış ve tanı anında serum tümör belirteç yüksekliği olup, bu belirteçlerin takipte kullanıldığı hastalarda; belirteçler ve 18F-FDG PET/BT ile primer tümörden ve metastazlarından elde edilen semikantitatif- metabolik parametreler (SUVmax, SUVmean, MTV, TLG) arasında korelasyon ve anlamlılık ilişkisi olup olmadığı ile tedaviye yanıtı öngörmede hangi metabolik parametrenin daha duyarlı olduğunu araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Mayıs 2018 ile Eylül 2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalına başvurup, bölümümüzde evreleme ve tedavi yanıtı değerlendirme amaçlı 18F-FDG PET/BT çalışması yapılan, primer tümörden opere olmamış 66 hastayı retrospektif olarak inceledik. Hastalarda ardışık iki adet 18F-FDG PET/BT çalışmalarında %40 eşik değer ile manuel çizimler yapılarak elde edilmiş primer tümör ve tüm vücuda ait semikantitatif-metabolik parametreler [SUVmax, SUVmean, PT-MTV (Primer Tümör MTV), PT-TLG (Primer Tümör TLG), WB-MTV (Tüm vücut MTV), WB-TLG (Tüm vücut TLG)] ile her iki çekim döneminde elde edilen serum tümör belirteçlerini (CEA, CA 19-9) karşılaştırdık. Bulgular: Ardışık iki 18F-FDG PET/BT sonucuna göre çalışma grubumuzu regresyon gösteren hasta grubu (n=45) ve progresyon gösteren hasta grubu (n=21) olmak üzere ikiye ayırdık. Regresyon gösteren hasta grubunda WB-TLG ile serum tümör belirteci arasında pozitif yönde yüksek düzeyde (r=0,618, p=0,000), SUVmax ve PT-TLG ile serum tümör belirteci arasında pozitif yönde orta düzeyde (r=0,497, p=0,001; r=0,511, p=0,000), SUVmean ve WB-MTV ile serum tümör belirteci arasında ise pozitif yönde düşük düzeyde (r=0,435, p=0,003) bir ilişki saptandı. Progresyon gösteren hasta grubunda ise WB-TLG ile serum tümör belirteci arasında pozitif yönde orta düzeyde bir ilişki saptandı (r=0,596, p=0,004); SUVmax, SUVmean, PT-TLG, WB-MTV ile serum tümör belirteci arasında ise pozitif yönde zayıf düzeyde bir ilişki saptandı (r=0,343, p=0,128; r=0,299, p:0,188; r=0,279, p=0,220; r=0,374 p=0,095). 2 Sonuç: FDG PET/BT' nin; kolorektal karsinomlu hastalarda, rekürren hastalıkların ve nüksün tespitinde olduğu kadar tedavi yanıtının değerlendirilmesinde de büyük fayda sağlayacağına ve bu bağlamda özellikle de WB-TLG değerinin tedavi yanıtını öngörmede, SUVmax'a alternatif olabilecek en duyarlı parametre olduğu sonucuna vardık. Anahtar Kelimeler: Kolorektal Karsinom, 18F-FDG, PET/BT, TLG, MTV
Prostat kanserinde rutin Ga-68 PSMA PET/BT taramasına erken pelvik görüntülemenin eklenmesinin etkinliği
Amaç: Primer evreleme ve yeniden evreleme endikasyonları ile kliniğimize başvuran prostat kanser tanısı almış hastaların, erken pelvik ve rutin tüm vücut Galyum-68 Prostat Spesifik Membran Antijeni Pozitron Emisyon Tomografisi / Bilgisayarlı Tomografisi (Ga-68 PSMA PET/BT) görüntülemelerinin birlikte yapılmış olmasının etkinliğini retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Ocak 2019 ile Mart 2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalına başvurup, primer evreleme ve yeniden evreleme amacı ile erken pelvik ve rutin tüm vücut Ga-68 PSMA PET-BT çekimi olan 258 hastanın görüntüleri geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların yaş, prostat spesifik antijen (PSA) düzeyleri, histopatolojik verileri (Gleason skoru (GS) ve Uluslararası Ürolojik Patoloji Derneği (ISUP) grade grupları), Maksimum Standart Tutulum Değeri (SUVmax) ve Ortalama Standart Tutulum Değeri (SUVmean) kaydedildi. Erken pelvik ve standart görüntüler ile yalnızca standart görüntülerin karşılaştırıldığı bu çalışmada, prostat bezi, seminal veziküller, mesane ve pelvik lenf nodları detaylı bir şekilde incelenmiştir. Prostat bezindeki tümör tutulumlarına ilişkin ölçümler, %40 eşik değeri kullanılarak manuel çizimlerle elde edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 258 (178'i primer evreleme, 80'i yeniden evreleme) erkek hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların median yaş değeri 67 yıl olarak hesaplanmıştır. Tüm prostat kanser hastaları değerlendirildiğinde, Ga-68 PSMA PET/BT pozitif olan hastalar (229/258) ile tutulum göstermeyen hastalar (29/258) arasında PSA değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0.001). PSA değerleri, GS ve ISUP grade gruplarının, SUVmax ve SUVmean değerleri ile orta düzeyde korelasyon gösterdiği gözlemlendi (Spearman korelasyon katsayısı: SUVmax değerleri için sırasıyla r = 0.406, 0.444, 0.431 (p <0.001); SUVmean değerleri için sırasıyla r = 0.400, 0.426, 0.429 (p <0.001)). Tüm prostat kanserli hastalarda, standart görüntülemeye erken görüntülemenin eklenmesi ile daha yüksek bir tespit oranı sağladığı Fisher's Exact testi ile doğrulanmış ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). 14 hastada (%5.4) standart görüntülerde saptanamayan lezyonlar, yalnızca erken pelvik görüntülerde tespit edilmiştir. Bu hastaların 8'i primer evreleme, 6'sı ise yeniden evreleme grubundaki hastalardı. Bununla birlikte, 29 hastada (%11.3) ne erken pelvik ne de standart görüntülerde herhangi bir lezyon tespit edilmemiştir. Sonuç: Erken pelvik görüntülemenin standart görüntülemeyle birlikte yapılması, sadece standart görüntülemeye göre; prostat bezi lezyonlarını ve mesanedeki metastatik tutulumları daha iyi tespitini sağlamış ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Çalışmamız, standart tüm vücut Ga-68 PSMA PET/BT görüntülemesine erken pelvik görüntülemenin eklenmesini önermektedir. Ancak erken görüntülemenin rutin kullanımını değerlendirmek için daha geniş hasta gruplarında, prospektif ve histopatolojik doğrulama içeren ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Prostat kanseri, Ga-68 PSMA, Erken Pelvik Görüntüleme, Primer Evreleme, Yeniden Evreleme.
Paratiroid patolojilerinin saptanmasında 99mtc-mıbı planar sintigrafik çalışmaya 99mtc-mıbı spect ve ultrasonografinin katkısı
Son yıllarda primer hiperparatiroidizimin cerrahi tedavisinde operasyonun süresini kısaltan ve komplikasyonlarını azaltan minimal invaziv cerrahi yaklaşımların giderek yaygınlaşması nedeniyle, preoperatif görüntüleme yöntemleri tekrar önem kazanmıştır. Biz çalışmamızda 99mTc-perteknetat tiroid görüntüleriyle birlikte değerlendirilen ve pinhole kolimatör kullanılarak uygulanan planar çift faz 99mTc-MIBI (Teknesyum 99m Metoksiizobütilizonitril) çalışmasının duyarlılığına, 99mTc-MIBI SPECT (Single Photon Emission Computerized Tomography) çalışmasının ve ultrasonografi (USG) incelemesinin katkısını belirleyerek paratiroid patolojileri için en uygun preoperatif lokalizasyon çalışmasını tespit etmeye çalıştık. Çalışmamıza paratiroid hormon (PTH) yüksekliği nedeni ile paratiroid sintigrafisi ve boyun ultrasonografisi uygulanan, sonrasında hiperparatiroidizim nedeni ile cerrahi geçiren 40 hastayı dahil ettik. Hastaların tamamına pinhole ve paralel hole kolimatör kullanarak 99mTc-MIBI planar çift fazlı paratiroid sintigrafisi ve 99mTc perteknetat ile tiroid sintigrafi uygulandı. 32 hastaya paralel hole kolimatör kullanarak boyun-toraksı içeren 99mTc-MIBI-SPECT görüntüleme yapıldı. Ayrıca hastaların hepsine sintigrafik inceleme öncesinde çeşitli radyologlar tarafından yüzeyel boyun USG ve bölümümüzde sintigrafik inceleme sonrasında, sintigrafi görüntülerinin sonuçlarını bilen tek bir nükleer tıp uzmanı tarafından yüzeyel boyun USG uygulandı. Tüm hasta grubu için çift faz planar 99mTc-MIBI çalışmasının duyarlılığı %84,4; sintigrafi öncesi USG'nin duyarlılığı %46,9; sintigrafi sonrası USG'nin duyarlılığı %74,6; planar MIBI ve sintigrafi öncesi USG birlikte duyarlılığı %89,1; planar MIBI ve sintigrafi sonrası USG birlikte duyarlılığı %93,7; planar MIBI ve SPECT çalışmasının birlikte duyarlılığı %82,7 olarak saptandı. Sonuç olarak; planar çift faz 99mTc-MIBI çalışmasının duyarlılığını arttırmaya99mTc-MIBI SPECT çalışmasının katkısı yoktur. Ancak SPECT çalışması ektopik lezyonların lokalizasyonu hakkında ek anatomik bilgiler vermektedir. Tek başına USG incelemesinin duyarlılığı planar çift faz 99mTc-MIBI çalışmasından düşük olmakla birlikte; planar çift faz 99mTc-MIBI çalışması ile birlikte uygulandığı zaman planar çalışmasının duyarlılığını arttırmaktadır. 99mTc-MIBI tutmayan paratiroid lezyonlarının varlığıda göz önüne alındığında; fonksiyonel görüntüleme yöntemi olan planar çift faz 99mTc-MIBI çalışmasının, anatomik görüntüleme yöntemi olan ve sintigrafi sonuçlarını bilen operatör tarafından uygulanan USG incelemesi ile birlikte değerlendirilmesi paratiroid lezyonlarının preoperatif lokalizasyonunun belirlenmesinde en duyarlı görüntüleme birlikteliğidir.
Malign plevral mezotelyoma tanısında 18F-FDG PET / BT görüntülemenin rolü
Amaç: MPM ön tanısı ile FDG PET/BT görüntülemesi yapılan hastalarda plevral kalınlığın boyutu, plevral kalınlığın SUVmaks'ı, mediastinal lenf nodunun boyutu ve mediastinal lenf nodunun SUVmaks'ının hastalığın tanı veya ayırıcı tanısında yardımcı olabilirliğini araştırdık. Materyal ve Metod: Mayıs 2018 ile Şubat 2020 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalına, MPM ön tanısıyla başvuran ve FDG PET/BT görüntülemesi yapılan 54 hastayı retrospektif olarak inceledik. FDG PET/BT görüntüleme sonrası yapılan histopatolojik inceleme sonucu 23'ü MPM (Grup 1), 11'i mezotelyoma dışı malignite (Grup 2), 11'i normal (Grup 3), 9'u plevrit (Grup 4) ve 20'si benign (Grup 5) (normal ve plevrit toplamı) olduğu anlaşıldı. MPM ile diğer grupların plevral kalınlığın boyutu, plevral kalınlığın SUVmaks'ı, mediastinal lenf nodunun boyutu ve mediastinal lenf nodunun SUVmaks parametrelerini karşılaştırdık. Bulgular: MPM ile diğer plevral patolojiler karşılaştırıldığında plevral kalınlığın SUVmaks'ını istatistiksel olarak anlamlı fark bulduk (p<0,001). MPM ile mezotelyoma dışı maligniteler grubunu karşılaştırdığımız parametreler istatistiksel olarak anlamlı fark bulmadık. MPM ile normal grubu karşılaştırıldığında plevral kalınlığın SUVmaks'ını istatistiksel olarak anlamlı fark bulduk (p=0,001). MPM ile plevrit grubunu karşılaştırdığımız parametreler istatistiksel olarak anlamlı fark bulmadık. MPM ile benign grubu karşılaştırıldığında plevral kalınlığın SUVmaks'ını istatistiksel olarak anlamlı fark bulduk (p=0,005). Sonuç: MPM'yı diğer plevral patolojilerden ayırt etmede plevral kalınlığın SUVmaks değerini kullanılabileceğinin sonucuna vardık. MPM ile mezotelyoma dışı malignite grubunu kullandığımız parametrelerle ayırt edilemeyeceğinin sonucuna ulaştık. MPM ile normal grubunu plevral kalınlığın SUVmaks değeriyle ayırt edebileceğimizin sonucuna vardık. MPM ile plevrit grubunu kullandığımız parametrelerle ayırt edilemeyeceğinin sonucuna ulaştık. MPM ile benign grubunu plevral kalınlığın SUVmaks değeriyle ayırt edebileceğimizin sonucuna vardık. Anahtar Kelimeler: Malign Plevral Mezotelyoma, FDG, PET/BT, SUVmaks
Tip 2 diabetes mellitus hastalarında koroner arter hastalığının araştırılmasında Tc-99m MİBİ gated miyokart perfüzyon sintigrafisinin yeri
AMAÇ: Bu çalışmada, diyabetli hastalarda Tc-99m sestamibi gated MPS tetkikinin KAH'nın araştırılmasında tanısal değerini belirlemek ve bu tetkik ile koroner mikrovasküler dolaşımına ve sol ventrikül fonksiyonuna ilişkin hesaplanan parametrelerin KAH tanısında MPS tetkikine katkısını değerlendirmek hedeflendi. MATERYAL VE METOD: Elli yaş üzerinde, en az 10 yıldır DM tanısı ile izlenen, hipertansiyonu, bilinen KAH veya geçirilmiş miyokart enfarktüsü olmayan ve sigara kullanmayan 38 DM hastası ile yaş bakımından hasta grubu ile eşdeğerde ve KAH yönünden düşük risk taşıyan 19 kontrol olgusuna tek gün istirahat-stres EKG gated Tc-99m sestamibi MPS tetkiki uygulandı. MPS tetkiki ile, egzersiz sırasında istirahat durumuna göre miyokart kan akımında meydana gelen artış; sol ventrikülden elde edilen sayımlar ve enjekte edilen radyoaktivite miktarları kullanılarak, artış oranı (%IR) biçiminde hesaplandı. BULGULAR: Diyabetli hasta grubu içerisinde 5 olguda (%13; 5/38) MPS bulguları miyokart iskemisi ile uyumluydu. Bu hastaların üçüne koroner anjiografi uygulandı ve MPS bulguları ile uyumlu olarak subkritik (<%70) koroner arter darlıkları saptandı. MPS bulgusu normal olan hiçbir olguda, 10,8 ± 4,2 aylık izlem süresi içinde KAH belirtisi veya KAH'na sekonder miyokart enfarktı gelişimi izlenmedi. Kontrollere oranla DM hastalarında %IR değerleri daha düşük olmakla birlikte; bu değerler ve sol ventrikül fonksiyonuna ilişkin elde değerler bakımından iki grup arasında anlamlı fark izlenmedi. SONUÇ: DM hastalarında, Tc-99m sestamibi gated MPS tetkiki ile erken dönemde KAH varlığı saptanabilmektedir. Ancak bu tetkike ek olarak koroner mikrovasküler dolaşımına ve sol ventrikül fonksiyonuna ilişkin hesaplanan parametrelerin, bu hasta grubunda KAH tanısında MPS tetkikine ilave katkısı olmamıştır.
Otoimmün tiroid hastalıklarında tiroid sintigrafisi bulguları ile ARFİ-elastografi bulgularının karşılaştırılması
Otoimmün tiroid hastalıkları toplumda sık görülmekte ve çoğunlukla benzer klinik ve laboratuvar tablolarla ortaya çıkmaktadır. Otoimmün tiroid hastalıklarının tanı ve takibinde tiroid sintigrafisi sık kullanılan bir görüntüleme yöntemi olup, kantitatif değerlendirmeye de olanak sağlamaktadır. ARFI (Acoustıc radiation force impulse) elastografi ise ses dalgasının dokuda yayılım hızını göz önüne alarak doku sertliğinin kantitatif olarak ölçülebilesine olanak sağlayan yeni bir USG (ultrasonografi) modalitesidir. Bu çalışmada amacımız; tiroid bezinden elde edilen ARFI elastografik ve sintigrafik kantitatif verileri karşılaştırmak ve ARFI elastografik ölçümlerin otoimmün tiroid hastalıklarının tanısındaki diagnostik etkinliğini değerlendirmektir. Çalışmaya 24 Graves hastası, 15 Hashimoto hastası ve 22 kontrol vakası olmak üzere toplam 61 (41 kadın; 20 erkek) kişi dahil ettik. Hastaların yaş ortalaması 33.9 ± 10.9 yıl idi. Tiroid bezlerinde nodül bulunan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Tc 99m Perteknetat ile tiroid uptake yapıldı ve ARFI elastografi ile tiroid bezinin ortalama elastografi skoru belirlendi. Her iki hasta grubunun bulguları kontrol grubu ve birbirleri ile istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Tiroid uptake testi için; iki hasta grubu arasında (p< 0.001) ve her iki hasta grubu ile kontrol grubu arasında (Hashimoto grubu için p< 0.001; Graves için p< 0.001) istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Ancak ARFI yöntemi için; iki hasta grubu arasında (p: 0.336) ve her iki hasta grubu ile kontrol grubu arasında (Hashimoto grubu için p: 0.14, Graves için p: 0.08) istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Tc 99m Perteknetat uptake değerleri ve ARFI değerleri arasında zayıf düzeyli korelasyon saptandı (p: 0.048, r: 0.255). Sonuç olarak, otoimmün tiroid hastalıklarının tanısında; tiroid sintigrafisi ve tiroid uptake verileri oldukça değerli olup, ARFI-elastosonografik ölçümlerin bu sintigrafik verilerin yerini alması pek mümkün gözükmemektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Tiroid sintigrafisi, Tiroid uptake, ARFİ, Graves hastalığı, Hashimoto hastalığı
Primer ve rekürren kolorektal kanserli hastaların Tc99m IMMU-4(Fab' fragman) radioimmünsintigrafi ile değerlendirilmesi
Kolorektal malignensiler tüm kanserler arasında sıklık sırasına göre dördüncü, kanser mortalitesi açısından ise akciğer kanserlerinden sonra ikinci sırada yer almaktadır.Günümüzde kolorektal kanserlerin tanı ve takibinde konvansiyonel yöntemlerden en sık kullanılanı bilgisayarlı tomografidir. Ancak rekürren kolorektal kanserli olgularda postoperatif /postradyasyon anatomi değiştiğinden dolayı skar ile rekürrens ya da metastazın ayrımının BT bulgularıyla yorumlanması güçlük oluşturmaktadır.Bu çalışmada primer ve/ veya kolorektal kanserli hastalarda 99mTc anti-CEA (IMMU-4) monoklonal antikor sintigrafisi ile BT bulgularını karşılaştırmayı amaçladık.Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniğine başvuran kolorektal kitleli,kolorektal kanser şüphesi olan ve nüks kolorektal kanserli 10'u erkek, 8'i kadın; yaş aralığı 29-78yıl (ortalama yaş: 50.5+13.93 yıl) olan 18 hasta dahil edildi.Bütün vakaların kesin tanıları cerrahi sonrası histopatolojik olarak doğrulandı.18 hastanın 7 tanesi primer kolorektal kanser,8 tanesi rekürren hastalıklı , geriye kalan 3 hastadan 2'si kemik metastazlı olup 1 tanesi de malign melanomlu idi.Hastaların ortalama serum CEA düzeyleri 42.89+155.2 ng/ml olarak saptandı. Hastaların 5'i Duke's B , 10'u Duke's C ve 2 tanesi Duke's D kolorektal adenokanserliydi. Hastalara farklı günlerde batın-pelvik BT ve GE Millenium marka gama kamera kullanılarak 25 mCi (925 MBq) 99mTc -IMMU4 anti-CEA antikoru IV yoldan infüzyon şeklinde verilerek radioimmünsintigrafi çekildi.Enjeksiyon sonrası 3. ve 24. saatlerde anterior ve posterior pozisyonda tüm vücut görüntüleme yapıldı.Pelvis ve batında şüpheli aktivite tutulumu olan vakalarda 3.saatte SPECT görüntüleme uygulandı.RIS'de patolojik aktivite tutulumu saptanmayan bir olgunun postoperatif histopatolojisi malign melanom olarak geldi.Önceden kolorektal kanser tanısı almış 2 olguda rutin kemik sintigrafisi çekiminde femurda artmış osteoblastik aktivite tutulumu saptanması üzerine metastaz olup olmadığının araştırılması için RIS uygulandı.Aynı bölgelerde artmış 99mTc -IMMU4 anti-CEA antikor tutulumunun izlenmesi üzerine bu bölgeler metastaz lehine yorumlandı.Rektal kitlesi olan 2 hastaya yapılan monoklonal antikor sintigrafisinde rektosigmoid bölgede ve rektumda patolojik olarak yorumlanabilecek aktivite tutulumu saptanmasına karşın batın-pelvik BT'leri normal sınırlardaydı. Abdomino-pelvik bölgedeki primer ve rekürren kolorektal kanserlerin tespitinde RIS'in sensitivitesi %93.75,spesifitesi %100,doğruluk oranı %94.4, BT `nin sensitivitesi %87.5, spesifitesi %50, doğruluk oranı %88.8 olarak tespit edildi.Kemik metastazı olan kolon ve primer rektal kanserli iki hastada batın-pelvik BT'lerinde karaciğerde yaklaşık 1.5cm civarında hipodens lezyonlar saptandı.Ancak 99mTc anti-CEA monoklonal antikor sintigrafisinde böbrek , karaciğer ve dalakta fizyolojik aktivite tutulumunun fazla olması nedeniyle BT'de tariflenen karaciğer lezyonları değerlendirilemedi.Hastalar karaciğer biopsilerini kabul etmediğinden dolayı lezyonların histopatolojik olarak malign/benign ayrımı yapılamadı.17 hastanın 15'nin radioimmünsintigrafi ile postoperatif histopatoloji sonuçları uyumlu olarak bulundu. Hastaların serum CEA düzeyleri ile işaretli antikor sintigrafisinde tespit edilen patolojik aktivite tutulumları arasında anlamlı bir fark bulunamadı(p >0,05).Sonuç olarak; teknesyum işaretli anti-CEA antikor fragmanları ile yapılan RIS `in primer,rekürren ve uzak metastazları(özellikle kemik) olan kolorektal kanserlerin tespitinde ve de tüm vücut tarama imkanı sağladığı için BT'den daha duyarlı olduğunu ; bununla birlikte BT'nin de karaciğer metastazlarının tespitinde RIS'den daha yararlı olduğu kanaatine vardık.
Osteoid osteomanın intraoperatif lokalizasyonunun belirlenmesinde gama prob uygulaması
Osteoid osteoma, benign ancak ağrılı bir kemik tümörüdür ve nidusun eksizyonu ile tedavi edilir. Erişilmesi zor yerleşimli olduklarından tümörün komplet eksizyonu için ve çevresindeki kemik dokunun gereksiz rezeksiyonunun olmaması için intraoperatif lokalizasyona ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada, osteoid osteomanın preoperatif planlamasında ve intraoperatif lokalizasyonunda kullanılan yöntemlerden biri olan intraoperatif gama prob uygulamasının etkinliğini değerlendirmeyi amaçladıkÇalışmaya, klinik ve radyolojik bulgular sonucu osteoid osteoma ön tanısı konmuş ve operasyon planlanan, 10'u kadın, 16'sı erkek, yaş ortalaması 19.6 (6-45 yaş) olan 26 hasta dahil edildi. Tüm hastalar, preoperatif 15-20 mCi erişkin dozu ve çocuklar için azaltılmış dozda Tc99m MDP intravenöz verildikten 3 saat sonra yapılan kemik sintigrafisini takiben operasyona alındı. Tüm operasyonlar gama prob rehberliğinde yapıldı. İnsizyondan önce lezyon bölgesi gama prob sayımlarına göre belirlendi. İnsizyondan sonra lezyon bölgesi ve periferindeki normal kemik doku yüzeyinden ve eksizyon sonrası kaviteden gama prob ile radyoaktivite sayımları alındı. Kavite, radyoaktif sayımları periferindeki normal doku düzeyine yaklaşıncaya kadar genişletildi. Klinik sonuçlar postoperatif ağrı değerlendirmesiyle yapıldı ve eksize edilen kemik doku paraçaları histopatolojik olarak değerlendirildi.Operasyondan önce yapılan üç fazlı kemik sintigrafisi, tüm hastalarda BT'de tariflenen lezyon alanında artmış uptake gösterdi. İntraoperatif olarak, gama prob ile lezyon bölgesi tüm olgularda lokalize edildi. Lezyon periferindeki normal kemik bölgesinden alınan radyoaktivite sayımlarının ortalaması 221.330±91.93 iken, lezyon bölgesinin 897.110±208.088 olarak elde edildi ve aradaki farklılığın anlamlı olduğu görüldü (p<0.001). Lezyon/normal doku oranı ortalama 4/1 idi. Olgularımızda, rezeksiyon sonrası patolojik dokunun eksizyonundan sonra temizlenen kavitede radyoaktivite sayımları ortalama %62 (%30-%90) oranında azaldı. Rezeksiyondan sonra kaviteden alınan radyoaktivite sayımlarının ortalaması 338.111±153.647 olup, bu değer rezeksiyon öncesi lezyon bölgesinden alınan sayımların ortalaması 897.110±208.088 ile karşılaştırıldığında düşük ve anlamlı bulundu (p<0.001Histopatolojik inceleme sonucu 26 hastanın 21'i osteoid osteoma tanısı aldı. Postoperatif, 1 hasta dışında hastaların tümünde ağrıda iyileşme izlendi. Ortalama 18 aylık (8-25 ay) takip periyodunda 1 olgumuzda rekürrens gelişti. Osteoid osteoma dışında 5 olgumuzun 2'si enfeksiyon, 2'si enkondrom ve 1'i osteosarkom olarak tanı aldı. Osteosarkom tanılı olgu hariç, diğer 4 olgumuzda lezyon gama prob tekniği ile başarıyla eksize edildi.Sonuç olarak; Tc99m MDP'nin preoperatif enjeksiyonu sonrasında gama probun intraoperatif lokalizasyonda kullanımı; osteoid osteoma nidusunun operasyon esnasında lokalizasyonuna yardımcı olan, tümörün sınırlı ancak komplet cerrahi rezeksiyonuna rehberlik eden kullanımı basit ve güvenli bir tekniktir.
İdrar yolu enfeksiyonu geçiren çocuklarda Tc 99m DMSA sintigrafisi ile saptanan renal skar ile primer vezikoüreteral reflü arasındaki ilişki
Amaç: İdrar yolu enfeksiyonu ile birlikte bulunabilen vezikoüreteral reflü ve renal skarlaşmanın araştırılması ileride gelişebilecek hipertansiyon ve böbrek yetmezliği gibi komplikasyonların önlenmesi bakımından önemlidir. Bu çalışmanın amacı İYE'li çocuklarda DMSA sintigrafisi ile saptanan renal skar? ile primer VUR arası?ndaki iliş?kiyi değerlendirmek ve DMSA böbrek sintigrafisinde defekt değerlendirilmesinde anterior-anterior oblik görüntülerin katkısını ortaya koymaktır.Gereç- Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya DMSA sintigrafisi ile skar değerlendirmesi amacıyla kliniğimize yönlendirilen, 4-6 ay önce idrar yolu enfeksiyonu geçirmiş ve voiding sistoüretrografi çalışmasında VUR saptanan 179 hasta dahil edildi.Bulgular: DMSA sintigrafisinde 87 (%26.9) böbrekte skar saptandı. Skar saptanan böbreklerin 35'inde (%40.2) global defekt, 52'sinde (%59.8) fokal parankimal defekt mevcuttu. Her iki böbrekte skar dokusu üst polde (%51.9) daha sık olarak izlendi. VSUG'da düşük dereceli (grade I-II) VUR saptanan 92 üreterorenal ünitenin sadece 24'ünde DMSA sintigrafisinde skar mevcut iken yüksek dereceli (III-V) VUR saptanan 137 üreterorenal ünitenin 57'sinde (%41.6) skar mevcuttu. Cinsiyet ile reflüye bağlı skar gelişimi arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). 2 yaş altındaki hastalara ait 38 üreterorenal ünitenin yalnızca 3'ünde (%7.9) skar izlenirken 2 yaş ve üzerindeki hastalara ait üreterorenal ünitenin 84'ünde (%29.5) skar izlendi. DMSA sintigrafisinde posterior- posterior oblik pozisyonda saptanan 35 global defektin 34'ü (%97), 64 fokal defektin 44'ü (%69) anterior - anterior oblik pozisyonda saptandı. Posterior-posterior oblik görüntüde izlenen defekte ek bir defekt anterior-anterior oblik görüntüde saptanmadı. Yapılan çok değişkenli lojistik regresyon analizinde renal skar oluşumunu belirleyen en önemli risk faktörlerinin yüksek dereceli reflünün mevcudiyeti ile tanı anında 2 yaş üzeri hasta yaşı olduğu saptandı (p<0.01).Sonuç: İdrar yolu enfeksiyonu geçiren VUR'lu çocuklarda DMSA sintigrafisi bulgularına göre reflünün derecesi ve yaş skar dokusu gelişiminde önemli bir risk faktörüdür. DMSA sintigrafisinde alınan anterior-anterior oblik görüntüler parankimal defekt değerlendirilmesinde rutin görüntülemedeki bulgulara ek bir katkı sağlamamaktadır.
Malign Plevral Mezotelyoma ve Asbestoziste F-18 FDG PET-CT, CT VE DTPA Aerosol sintigrafi bulgularını karşılaştırılması
Amaç: Malign plevral mezotelyoma (MPM) plevranın mezotelyal hücrelerinden kaynaklanan, plevranın primer maligniteleri arasında en sık görülen bir kanserdir. MPM asbest maruziyetine bağlı olarak gelişebilmektedir. Asbest maruziyetinde akciğer parankim ve plevrada çeşitli benign ve malign lezyonlar oluşmaktadır. Bu lezyonlar görüntüleme yöntemleri ile gösterilebilmektedir. Bu çalışmada, asbest maruziyetine bağlı oluşan MPM hastalarında plevral kitle ve plevral kalınlaşma F-18 FDG PET-CT ile görüntülenmiştir. Hesaplanan tümörSUVmax/ karaciğerSUVmax değerlerinin, ölçülen plevral kalınlık boyutunun ve DTPA aerosol sintigrafisiyle hesaplanan kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri ile arasındaki korelasyon belirlenmiştir. Ayrıca asbest teması olduğu bilinen hastalar ile hastalığı olmayan sağlıklı kontrol grubu arasındaki kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri karşılaştırılmıştır.Materyal ve metod: Bu çalışmaya MPM tanısı almış ve PET/CT görüntülemesi yapılmış 22 hasta, klinik olarak ve Toraks CT'lerinde Benign Asbestozis saptanan 10 hasta ve kontrol grubu olarak 16 sağlıklı birey olmak üzere 48 kişi dahil edildi. MPM'li hastaların yaş ortalaması 54,55±13,21 (31-83 yaş aralığı), benign asbestozisli hastaların yaş ortalaması 54,70±5,50 (45-62 yaş aralığı), kontrol grubu yaş ortalaması 56,31±582 (43-64 yaş aralığı) idi. MPM ve Benign asbestozisli hastalarda parankim hasarını belirlemek amacıyla Tc-99m DTPA Aerosol Sintigrafisi yapıldı. Kontrol grubu olarak; daha önce DTPA aerosol sintigrafisi yapılan, sigara içme öyküsü olmayan, bilinen sistemik bir hastalığı ve plevral kalınlaşmaya sebep olacak akciğer patolojisi bulunmayan, asbest maruziyeti olmayan sağlıklı bireyler retrospektif olarak değerlendirmeye alındı.Bulgular: MPM (malign plevral mezotelyoma) tutulum lokalizasyonları üst, orta, alt olmak üzere 3 alana ayrılarak her alanın tümörSUVmax/karaciğerSUVmax ile plevral kalınlaşma değerleri ve kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri arasındaki ilişki Pearson korelasyon testiyle incelendi. Her 3 alanda tümörSUVmax/karaciğerSUVmax ile plevral kalınlaşma değerleri arasında pozitif korelasyon (p<0,001), tümörSUVmax/karaciğerSUVmax kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri arasında negatif korelasyon saptandı (p<0,001). Aynı şekilde her 3 alanda plevral kalınlık ve kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır (p<0,001). MPM (malign plevral mezotelyoma), asbest temaslı hastalar ile kontrol grubu kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri arasında yapılan karşılaştırmada anlamlı farklı olduğu izlenmiştir (p<0,001). MPM'li hastalar değerlendirilip International Mesothelioma Interest Group (IMIG) sistemine göre evrelendirildi. Evre 1-2 birinci grup Evre 3-4 ikinci grup olarak alındı. Bu grupların ortalama KEP değerleri karşılaştırıldı. Gruplar arasındaki KEP değerlerinde anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05).
Sigara içenlerde nazal mukosilier transport hızının 99m Tc-Makroagregat albumin kullanılarak rinosintigrafi ile değerlendirilmesi
Nazal mukosilier klirens solunan havadaki yabancı partiküllerin zararlı etkilerine karşı solunum yollarının korunmasında rol oynayan vücudun önemli savunma mekanizmalarından biridir. Sigaranın nazal mukosilier klirens üzerindeki etkisini araştıran farklı tekniklerle yapılmış birçok çalışma mevcuttur. Bu çalışmalarda bazı araştırmacılar sigaranın nazal mukosilier aktiviteyi bozduğunu bildirirken diğer bazıları ise bunun tersine sigaranın nazal mukosilier aktiviteyi olumsuz yönde etkilemediğini ileri sürmüşlerdir. Biz, bu çalışmada sigaranın nazal mukosilier transport hızı (NMTH) üzerindeki etkisini rinosintigrafi ile araştırmayı amaçladık.Bu çalışmaya 18-55 yaş arasında, sigara içen 48 kişi (8 kadın, 40 erkek) ve sigara içmeyen 30 gönüllü (8 kadın, 22 erkek) dahil edildi. Tüm gönüllüler KBB ve Göğüs hastalıkları uzmanları tarafından muayene edildi. NMTH'nı olumsuz yönde etkileyebilecek nazal, paranazal ve sistemik hastalıkları olanlar, 18 yaşından küçükler ve gebeler çalışmaya alınmadı. Tüm vakalara 99mTc-MAA ile rinosintigrafi yapılarak NMTH'ları hesaplandı. Rinosintigrafi ile ölçülen NMTH larının tekrarlanabilirliğini göstermek için 13 sağlıklı gönüllüye aynı gün içinde birkaç saat arayla iki çekim yapılarak iki kez NMTH'ları hesaplandı.Sigara içenlerde ortalama NMTH'ı 5,7 ± 3,1 mm/dk, kontrol grubunda ise 9,2 ± 3 mm/dk olarak hesaplandı. Yapılan istatistik analizde sigara içenlerin NMTH'ları kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.0001). Çift çekim yapılan 13 kişide birinci çekimde hesaplanan ortalama NMTH'ı 7,9 ± 3,4 mm/dk, ikinci çekimde ise 7,7 ± 3,3 mm/dk olarak bulundu. Bu iki değer karşılaştırıldığında arada istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Ayrıca sigara içenlerde ölçülen NMTH'ları ile sigara içme yılı, günlük içilen paket sayısı ve paket/yıl arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmadı (p>0.05). Sonuç olarak, rinosintigrafi testi tekrarlanabilir NMTH sonuçları vermektedir. Bu çalışmada elde ettiğimiz bulgular Sigara içmenin NMTH'nı azalttığını göstermiştir (p<0.0001).
Kanserli hastalarda kemik metastazlarının belirlenmesinde kemik sintigrafisi ile kemik spesifik alkalen fosfataz ve total alkalen fosfataz düzeylerinin karşılaştırılması
Giriş ve amaç: Hayatı tehdit eden bir sağlık sorunu olan kanserlerin takibinde metastazların erken tespiti önemlidir. Kanserlerin kemik metastazlarının belirlenmesinde kemik sintigrafisi önemli bilgiler veren ve öncelikle tercih edilen bir yöntemdir. Bu çalışmamızda kemik sintigrafisiyle iskelet sisteminde metastaz saptanan hastalarda, kemik spesifik alkalen fosfataz ve total alkalen fosfataz değerlerinin kemik sintigrafisi bulguları ile uyumunu göstermeyi amaçladık.Materyal metod: Patolojik olarak kanser tanısı almış 92 hastaya rutin Tc-99m HDP ile kemik sintigrafisi çekildi. Hastaların kemik spesifik alkalen fosfataz ve total alkalen fosfataz değerleri çalışıldı.Bulgular: Doksan iki hastanın 54'ünde kemik sintigrafisinde kemik metastazı tespit ettik, 92 hastanın 38'inde ise metastaz tespit etmedik. Sintigrafik olarak kemik metastazı saptadığımız hasta grubu ile kemik metastazı saptamadığımız hasta grubu arasında kemik spesifik alkalen fosfataz ve total alkalen fosfataz değerleri açısından anlamlı fark bulduk (p<0.001). Ancak kemik metastazı saptanan 54 hastanın 25'inde kemik spesifik alkalen fosfataz ve 54 hastanın 23'ünde de total alkalen fosfataz değerleri normal sınırlarda saptandı.Sonuç: Biz çalışmamızda kanserli hastalarda kemik metastazlarının tespitinde total ALP ve kemik spesifik ALP değerlerinin özgüllüğünü yüksek olarak saptadık (%89.4 ve %92.1). Ancak kemik metastazlarının saptanmasında kemik spesifik alkalen fosfatazın kemik sintigrafisinin yerini alması beklenemez. Kemik sintigrafisi normal olan hastalarda bir sonraki görüntüleme zamanının tayininde kullanılabilir, ani yükselen kan değerleri sintigrafik çalışmanın erken programlanmasını sağlayabilir.
Histopatolojik tiplerine göre akciğer kanserlerinde PET/BT'deki SUVmax değerlerinin karşılaştırılması ve küçük hücre dışı akciğer kanserlerinde SUVmax değeri ile klinik evreleme arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Pozitron emisyon tomografisinde (PET) standardize edilmiş uptake değeri (SUV) tümör hücrelerinde F-18 FDG uptake'ni ölçmek için yaygın olarak kullanılmaktadır. Biz de çalışmamızda akciğer kanserlerinin histopatolojik tipleri arasında SUVmax açısından fark olup olmadığını ve küçük hücre dışı akciğer kanserlerinde (KHDAK) SUVmax ile klinik evreleme arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamız için olgular retrospektif olarak operasyon öncesi PET/BT çekimi yapılmış ve sonrasında histopatolojik olarak akciğer kanseri tanısı almış hastalardan seçildi. Çalışmaya 90 hasta alındı. Yaşları 27-83 arasında olup ortalama 60,16±10,88 idi. PET/BT görüntülerindeki sonuçlarından tümör boyutları ve SUVmax hesaplandı. KHDAK'li olgularda TNM evreleme sistemine göre klinik evreleme yapıldı. Küçük hücreli akciğer kanserleri (KHAK) ile KHDAK'lerin ve subtipleri arasındaki ortalama SUVmax'ları karşılaştırıldı. KHDAK'lerinde ortalama SUVmax ile nodüler evreleme ve kilinik evreleme arasındaki ilişki araştırıldı.Bulgular: Bu çalışmada, hastalar histopatolojik olarak 17 KHAK, 27 adenokarsinom, 29 skuamöz hücreli akciğer karsinomu, 17 sınıflandırılamayan KHDAK şeklinde dağılım gösterdi. KHAK'deki ortalama SUVmax (11,28±3,44) ile KHDAK'i ortalama SUVmax'ı (15,19±7,52) arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,023). Subtipler arasındaki en yüksek SUVmax değeri skuamöz hücreli kanserde hesaplandı. Skuamöz hücreli karsinom (17,48±8,60), adenokarsinom (12,73±5,26), sınıflandırılamayan KHDAK (11,75±3,85), KHAK (11,28±3,44) şeklinde idi. Birbirleri ile karşılaştırıldıklarında ise aralarındaki farkta istatistiksel olarak anlamlı idi. Skuamöz hücreli karsinom ile KHAK arasında fark (p=0,008), adenokarsinom ile arasındaki fark (p=0,028) ve sınıflandırılamayan KHDAK ile arasındaki fark (p=0,017) olarak bulundu. KHDAK'lerinin SUVmax değeri ile tümör boyutu (5,48±2,42) arasında istatistiksel olarak zayıf derecede (r=,231, p=0,028), SUVmax ile nodüler ve klinik evreleme arasında orta derecede ilişki tesbit edildi. Sırasıyla (r=,302, p=0,009), (r=,319, p= 0,006).Sonuç: Akciğer kanserlerinde subtipler arasında en yüksek SUVmax değeri skuamöz hücreli karsinomda görüldü. SUVmax artışı ile tümör boyutu, nodüler evre ve klinik evre arasında pozitif bir ilişki tesbit edildi. Ancak bu konuda daha geniş ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Plevral efüzyonun malign ve benign ayırımında SUVmax'ın değeri
ÖZET Amaç: Çalışmamızda, Plevral efüzyonun malign ve benign ayırımında maksimum standardize uptake value (SUVmax) değerinin önemini ve sitopatoloji sonucu ile korelasyonunu araştırmayı amaçladık. Materyal ve metod: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Diyarbakır Eğitim Araştırma Hastaneleri hastalarından her hangi bir endikasyonla 18F-FDG-PET/BT?si çekilmiş olan hastalar retrospektif olarak incelendi. Nedeni bilinmeyen plevral efüzyonlu kişilerde malignite şüphesi sebebiyle tetkik edilen ve bilinen malignitesi olan hastalar olmak üzere primer patolojisi ayırt edilmeksizin PET/BT raporlarında plevral efüzyonu olan tüm hastalar değerlendirildi. PET/BT raporlarında FDG tutulumu olan ve olmayan plevral efüzyonlu olgulardan sitopatolojik inceleme sonucu olan 21?i erkek 15 ?i kadın toplamda 36 plevral efüzyonlu olgu çalışmaya dahil edildi. PET/BT?deki plevral efüzyon SUVmax değerleriyle sitopatolojik sonuçlar karşılaştırılarak analiz edildi. İstatistiksel olarak mann whitney U testi ve Chi-kare (?2) testi kullanıldı. Hipotezler çift yönlü olup, p?0.05 ise istatistiksel olarak sonuç anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda yaş ortalaması 54.2 olan 21 erkek, 57.1 olan 15 kadın toplamda 36 plevral efüzyonlu hasta incelendi. Hastaların 21 tanesinin sitopatolojik incelemesi benign (% 58.3),15 tanesinin malign (% 41.7) olarak bulundu. Geriye dönük yapılan incelemede 36 hastanın 20 tanesine plevral biobsi yapılmış olduğu görüldü ve bunlardan 12 mezotelyoma, 5 hasta plevrit, 3 hastanın biobsisi tümör negatif normal plevral doku olarak bulundu. Geri kalan 16 hastanın primer patolojisinin dağılımının ise 7?si akciğer ca, 1 `i pankreas ca, 1?i primeri bilinmeyen adenokanser, 1?i soliter pulmoner nodül nedeniyle takipli hasta, 1 `i tüberkülozis, 5?i malignite şüpheli primeri bilinmeyen plevral efüzyonlu hasta olduğu tespit edildi. SUVmax değeri tüm hastalar arasında en düşük 0,6 ve en yüksek 3,2 olmak üzere total hastaların ortalama SUVmax değeri: 1,55±0,72; benign grubta ortalama SUVmax değeri: 1,47±0,6; malign grubta ortalama SUVmax değeri:1,66±0,8 olarak hesplandı. Çalışmamızda istatistiksel analiz sonuçları plevral efüzyonda SUVmax değerinin malign ve benign ayrımında p = 0,585 olup herhangi bir anlamlı farkın olmadığı görüldü. 5 malign hastada SUVmax <1,0 , 10 malign hastada SUVmax <2,0 ve 5 benign hastada SUVmax >2,0 olarak tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda primer malignitesi olan/olmayan veya primeri bilinmeyen plevral efüzyonlu malignite şüpheli hastalarda plevral efüzyonda SUVmax ile malignite ve benignite arasında doğrudan doğruya direkt bir ilişki saptanmamıştır. Bu nedenle klinik şüphe halinde SUVmax?ı düşük olan hastaların da malign olabileceği, SUVmax?ı yüksek olan hastaların da benign olabileceği göz önünde bulundurularak tanı ve tedavi algoritmi dikkatle yürütülmelidir. Ayrıca plevral efüzyonun malign ve benign ayırımında kullanılacak eşik FDG tutulum değeri(SUVmax) için daha geniş hasta gruplu prospektif çalışmalara gereksinim olduğunu düşünmekteyiz. ANAHTAR KELİMELER: Plevral efüzyon, malign, benign, SUVmax, FDG-PET/BT
Karaciğer hastalığı yönünden normal´ler ile kronik karaciğer parenkimal hastalıklarında kantitatif dinamik karaciğer perfüzyon sintigrafisi
Küçük hücreli olmayan akciğer kanserlerinde Ga-67-sitrat ve Tc-99m tetrofosmin sintigrafilerinin karşılaştırılması
ÖZET Sanayileşmiş ülkelerin çoğunda, malignitelerden ölümlerin en büyük nedeni akciğer kanserleridir. Amacımız küçük hücreli olmayan akciğer kanserlerinde 99mTc-tetrofosmin ve 67Ga-sitratm teşhissel önemini değerlendirmektir. Çalışmamıza küçük hücreli olmayan akciğer kanseri olan (12'si skuamöz hücreli akciğer kanseri, 2'si adenokanser, l'i indiferansiye büyük hücreli akciğer kanseri) toplam 15 hasta (14 erkek, 1 kadın, yaş ortalaması 61, yaş aralığı 45-75 yıl) dahil edildi. Histopatolojik tişbis bronkoskopik biyopsi, perkutan torasik iğne biyopsisi, cerrahi örnekler ve sputum sitoloji ile kondu. 740 MBq 99mTc-tetrofosmin iv verildikten sonra 20.dk., l.h., 2.h., 3.h. ve 4.h.de anterior ve posterior planar toraks imajlan ve 20.dk. ve 4.h. de SPECT imajlan aldık. 370 MBq 67Ga-sitrat iv verildikten sonra 24h., 48h. ve 72h.lerde anterior ve posterior planar toraks ve SPECT imajlan aldık. Göğüs çevresinde 360°'lik sirküler SPECT uyguladık. Bilgisayarı 64x64 matriks kullanılarak 25 sn'den 64 görüntü alınacak şekilde programladık. Transaxial, sagittal ve koronal SPECT kesitleri planar imajlardaki bulgularla teyit edildi. Planar toraks imajlan üzerinde tümör ve kontrlateral normal akciğerden ilgi alanlan (ROI) çizdik. Bundan tümör/kontrlateral normal akciğer uptake oranlan hesapladık. İstatistik metodu olarak Mann Whimey-U ve Student's t-testi kullandık. P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul ettik. 99mTc-tetrofosmin ve 67Ga-sitrat ile küçük hücreli olmayan akciğer kanseri teşhisinde planar çalışmada duyarlılık %80 ve %93, SPECT'te %93 ve %100 saptadık. Tümör/kontralateral normal akciğer uptake oranlarını 99mTc-tetrofösmin ve 67Ga-sitrat ile respektiv olarak 1.49±0.342 ve 2.07±1.24 bulduk (p<0.05). Ne 99mTc4etrofosminin 20.dk., l.h., 2.h" 3.h. ve 4.h imajlanndan nede 67Ga-sitratm 24h., 48h. ve 72h. imajlanndan hesaplanan tümör/kontrlateral normal akciğer uptake oranlan arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulamadık(p>0.05). Buna ilave olarak, bir hastamızda, tumoral olmayan hemoptizi alanında 67Ga-sitrat uptake'i izledik. Sonuç olarak küçük hücreli olmayan akciğer kanserlerinin tespitinde 99mTc-tetrofosmin ve 67Ga-sitratın, duyarlılığı yüksek ajanlar olduğu kanaatine vardık. I.l
Myokardiyal viabilitenin değerlendirilmesinde Tc 99m-MIBI infüzyon ve Tc 99m-MIBI +kısa süreli GİK(glukoz, insülin, potasyum) infüzyon çalışmalarının karşılaştırılması
ÖZET: Revaskularizayon işleminden fayda görecek kişilerin seçiminde canlı myokard dokusunun gösterilmesi önemlidir. Bu çalışmadaki amacımız, bölgesel myokardial viabilitenin gösterilmesinde MİBİ infüzyon ve MIBI infuzyon + GIK infuzyon protokollerinin etkinliğinin değerlendirilmesidir. Çalışmamıza ekolarında sol ventrikül disfonksiyonu saptanan ; anjiografileri ve treadmil EKG leri yapılmış 21 hasta dahil edildi Tüm hastalara inisiyal Tc 99 MİBÎ infüzyonu ve 2 gün sonra Tc99m MİBİ infüzyon+GİK ( %30 dextroz 50U insulm 80 meq KC1 )infüzyon protokolleri saatte 2-5 ml/kg olacak şekilde 2 saat boyunca uygulandı ve lsaat sonra SPET imajlar alındı., sonuçlar vizüel olarak ve polar mab kullamlarak değerlendirildi MİBİ infüzyon+GİK infüzyon çalışmasında elde edilen TPS ve bölgesel reversibilite indeks sonuçlan, MİBİ infüzyon çalışmasında elde edilen sonuçlarla, mann-Whitney-U testine göre karşılaştırıldı.Bu iki grup arasındaki sonuçlar anlamlı bulundu p<0,05 Sonuç olarak MIBI nfüzyon+GIK infüzyon çalışma protokolü myokardial viabilitenin gösterilmesinde kullanılabilecek bir yöntem olduğu sonucuna vardık. Sonuç olarak: myokardial viabilitenin gösterilmesinde MIBI infüzyon+ GİK infüzyonunun kullanılabileceği sonucuna vardık. Anahtar kelimeler: myokardial viabilite, Mibi infüzyon, GİK infüzyon, myokard perfuzyon spect 56
Hipofiz adenomlarının değerlendirilmesinde Tc-99m-MIBI sintigrafisinin rolü
Amaç: Bu çalışmada Tc-99m-MIBI kullanılarak yapılan beyin SPECT'in hipofiz adenomlarının görüntülenlenmesinde kullanılıp kullanılamayacağını araştırmayı amaçladık. Materyal Metot: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalında tam konulan ll'i kadın 6'sı erkek ortalama yaşlan 39.7+15.3 (23-71) olan 17 hipofiz adenomu olgusu (4 prolaktinoma, 9 akromegali, 1 TSH sekrete eden adenom 3 Cushing hastalığı) çalışma kapsamına alındı. Kontrol grubu olarak hasta grubuna benzer yaşta ve benzer cinsiyeti olan sağlıklı bireyler alındı(yaş ortalaması 35.5+ 10.7, 22-49 yaş aralığında 5 erkek 12 kadın). Çalışmaya alman tüm vakalara MR çekildi. Hipofiz adenomunun olup olmadığı teyit edildi. Bu çalışmada Tc-99m-MIBI kullanılarak yapılan beyin SPECT çalışması hipofiz adenomu olan grup ile kontrol grubuna uygulandı. SPECT çekim sonrasında hipofiz adenomunun en iyi görüldüğü 4 coronal ve 4 sagital kesit üzerine adenomun tümünü içerek şekilde ilgi alanı (ROI) çizildi ve bu bölgelerden sayım yapılarak sagital kesit ortalama count, coronal kesit ortalama count'u ve her iki kesitin ortalamasından oluşan ortalama count hesaplandı. Ayrıca çizilen ROI'den lezyon çapı belirlendi. Kontrol grubunda da hipofizin görüldüğü alanlardan aynı veriler elde edildi. Kontrol grubu ile vaka grubunun verileri Mann-Whitney-U testi ile karşılaştırıldı. Ayrıca kadın erkek oranlarım karşılaştırmak için ki-kare testi uygulandı. Verilerin arasındaki korelasyonlarının tayini için ise Pearson korelasyon testi uygulandı. Bulgular: Hipofiz adenomu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında gerek yaş gerek cinsiyet dağılımı açısından gruplar arasında fark gözlenmedi. Sagital ROI ortalama çapı ve coronal ROI ortalama çapı hipofiz adenomu olan grupta kontrol grubuna. göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.0001) Sagital kesit ortalama count'u kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu (sırası ile 15,20±6,68 ve 9,42±3,45, p<0.001). Coronal ve sagital kesitlerin toplamının ortalamasını yansıtan 63ortalama count ise kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu ( sırasıyla 13,78 ±6,55 ve 9,58± 3,30, p=0.017). Pearson korelasyon testi ile MR ile saptanan adenomun çapı ile ortalama count arasında (r=0.555*p=0.021) anlamlı pozitif korelasyon vardı. Ortalama count ile ortalama sagital çap (ROI çapı) ve ortalama coronal çap arasında anlamlı pozitif korelasyon mevcuttu (sırası ile r=0.651*. p=0.001 ve r=0.748*, p=0.001). Sonuç: l- Tc-99m-MIBI hipofiz adenomlannın görüntülenmesinde kullanılacak bir ajan olabilir. 2-Hipofiz adenomunun büyüklüğü arttıkça Tc-99m-MIBI tutulumu artmaktadır. 3-MR bulgulan ile Tc-99m-MIBI sintigrafi bulgulan biribirini destekler niteliktedir. 4- MR anatomik detayı belirlerken, MIBI SPECT:öncelikle adenomun MIBI tutulumu ile parelel olarak fonksiyonu hakkında bilgi verir. 64
Mide kanserinde yeniden evrelemede PET/BT'nin yeri
AmaçF-18-florodeoksiglukoz pozitron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografi(F-18 FDG PET/BT) pek çok kanser türünde evrelemede, yeniden evrelemede, tedaviye bağlı değişikliklerin ve tedavi yanıtının değerlendirilmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır ancak mide kanserinde kullanımı konusunda yayınlar sınırlı sayıdadır. Bu çalışmada radyolojik ya da klinik olarak rekürrens şüphesi olan mide kanseri hastalarında F-18 FDG PET/BT' nin rekürrensin değerlendirilmesindeki tanısal etkinliğini saptamayı amaçladık.Gereç ve YöntemMide kanseri tanısı ile tedavi sonrası izlemde olan ve Ocak 2008 ile Mart 2012 tarihleri arasında rekürrens şüphesi ile PET/BT yapılmış 130 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Patolojik FDG tutulumu izlenen alanların sayı ve bölgeleri incelendi ve kesin tanıları ile karşılaştırılarak PET/BT' nin tanısal etkinliği hesaplandı. Taşlı yüzük hücreli ve müsinöz adenokarsinom histolojik türleri ayrıca değerlendirilerek bu grupta PET/BT' nin tanısal etkinliği incelendi. Değişik organlarda rekürren ve benign lezyonların ayrımında kullanılabilecek eşik SUVmax değerleri ile PET/BT sonuçlarının hastanın klinik takip ve tedavi kararına olan etkisi ayrıca incelendi.Bulgular130 hastanın 91' inde rekürrens saptandı. Hasta bazında değerlendirmede PET/BT' nin duyarlılığı, özgüllüğü, pozitif öngörü değeri, negatif öngörü değeri ve tanısal doğruluğu sırasıyla % 91.2, % 61.5, % 84.6, % 75.0 ve % 82.3 olarak bulundu. Taşlı yüzük hücreli ve müsinöz adenokarsinom histolojik türleri ile diğer histolojik türler arasında hasta bazında PET/BT' nin tanısal doğruluğu arasında anlamlı bir fark bulunamadı. PET/BT ile ayrıca iki hastada ikinci primer malignite saptandı ve PET/BT sonuçları doğrultusunda 20(% 15) hastanın önceden planlanan takip/tedavi yöntemi değiştirildi.SonuçF-18 FDG PET/BT mide kanserinde rekürrensin değerlendirilmesinde tanısal etkinliği yüksek bir görüntüleme modalitesidir ve hastaların önemli bir kısmında takip/tedavi kararında klinisyenin kararını etkilemektedir.Anahtar KelimelerPozitron-emisyon tomografi/bilgisayarlı tomografi, mide tümörleri, nüks
Lokal ileri evre rektum kanserli hastalarda neoadjuvan kemoradyoterapi öncesi ve sonrası PET-BT: evreleme, tedavi cevabı değerlendirmede yüksek rezolüsyonlu pelvik MR, Ki-67 ve GLUT1 ile korelasyon
Amaç: Lokal ileri evre rektum kanserlerinde (LİRK) neoadjuvan kemoradyoterapi cevabı değerlendirmede PET-BT'den elde ettiğimiz SUV parametrelerinin; pelvik MR ve patoloji sonuçlarıyla oluşturulan alt grublardaki ayırma güçünü ve immünohistokimyasal boyalar olan Ki-67 ve GLUT1 ile korelasyonu olup olmadığını araştırmayı amaçladıkYöntem: Kasım 2009-Şubat 2012 tarihleri arasında biyopsi ile rektum kanseri tanısı almış, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Nükleer Tıp bölümünde evreleme ve tedavi cevabı için iki kez F-18 FDG PET/BT çekimi yapılan 29 hasta çalışmaya dahil edildi. Tedavi öncesi (TÖ), Tedavi sonrası (TS) SUV değerleri (erken ve geç SUVmaks-ort, LBM SUVmaks-ort, tümör/karaciğer (T/KC) SUV, retansiyon oranları (RO) ve ?SUVmaks hesaplanmıştır. Patolojik evre, patolojik tam cevap, tümör regresyon (TRG) dereceleri ve MR (TÖ-TS) evreleme verileriyle oluşturulan alt grublarda SUV değerleri karşılaştırılmıştır. Biyopsi ve cerrahi materyale Ki-67 ve GLUT1 ile immünohistokimyasal boyamaları yapılarak boyanma oranları ile SUV değerleri arasındaki korelasyona bakılmıştır.Bulgular: TS tümörden hesaplanan SUV parametreleri genel olarak TÖ göre azalmıştı (p<0.001). Geç görüntülerden elde edilen tüm SUV parametreleri erken görüntülerdeki tüm SUV parametrelerinden yüksek olarak saptandı (p<0.001).Patolojik tam cevap varlığı, TRG, makroskopik tümör varlığı, belirgin fibrozis varlığı, TÖ MR'a göre patolojik T evre gerilemesi, TÖ MR'a göre patolojik N evre gerilemesi, TÖ-TS MR'a göre T evre gerilemesi, TÖ-TS MR'a göre N evre gerilemesi olacak şekilde 8 farklı grup oluşturuldu.TRG değerleri açısından 3 gruba ayrıldığında; TRG1 12 (%41), TRG2 10 (%35), TRG3 7 (%24) hasta vardı. TRG göre oluşturulan 3 grup için TSg T SUVort/KC SUVort (p:0.047) ve LBM TSg T SUVort (p:0.036) değerleri arası fark anlamlı saptandı. Tam cevap olan 5 (%17), tam cevap olmayan 24 (%83) hasta vardı. TSg SUVmaks-ort, LBM TSg SUVmaks-ort ve T/KC erken ve geç değerlerinde istatiksel anlamlı fark saptandı. Makroskopik tümör görülen 17 (%59), makroskopik tümör olmayan 12 (%41) hasta vardı. TSg T SUVort, LBM TSg T SUVmaks-ort değerleri makroskopik tümör olmayan grupta istatiksel anlamlı olacak şekilde düşüktü. T/KC değerleri açısından bakıldığında ise hem erken hem geç görüntülerde fark istatiksel olarak anlamlı idi. Patolojik olarak cerrahi materyalde belirgin fibrozis rapor edilen 22 (%76) hasta, belirgin fibrozis izlenmeyen 7 (%24) hasta vardı. SUV parametreleri açısından TSg T SUVmaks (p:0.047) ve LBM TSg T SUVort (p:0.047) değerleri fibrozisin belirgin olduğu grupta istatiksel anlamlı düşük hesaplanmıştır. Diğer gruplarda SUV değerleri açısından istatiksel anlamlı fark saptanmadı.TS erken görüntülerde elde edilen TS T SUVmaks, TS T SUVort, TS T SUVort-maks/KC SUVort, LBM T SUVmaks-ort değerleri TS Ki-67 değerleri ile orta düzeyde korele idi. TS T SUVort/KC SUVort TS GLUT1 ile de orta derecede korelasyon gösteriyordu.Sonuç: LİRK hasta grubunda neoadjuvan KRT cevabı değerlendirmede F-18 FDG PET-BT etkili bir yöntemdir. Tedavi cevabı değerlendirmek için kullanılacak SUV parametreleri içersinde en önce anlamlı sonuçlar tümör/karaciğer oranları ile oluşan değerlerdir. Daha sonra LBM SUV değerleri anlamlılık kazanmaktadır.TS Ki-67 pozitifliği ile SUV değerleri korele bulunması SUV değerinin iyi bir metabolik gösterge olduğunu teyit etmektedir. TS GLUT1 ile TS T/KC oranlı SUV değerlerinin korelasyon göstermesi de; tedavi cevabı değerlendirmede T/KC oranının SUV parametreleri içersinde metabolik aktiviteyi daha doğru gösterdiğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: F-18 FDG PET-BT, SUV değerleri, LİRK, Ki-67, GLUT1.
F-18 FDG PET/BT ile saptanan insidental tiroit lezyonlarında malignite ve diğer patolojilerin prevalansı; kesitsel bir çalışma
Amaç ve Hipotez: Kliniğimizde F-18 FDG PET ile tetkik edilen hastalarda tiroit insidentaloma sıklığının ve altta yatan patolojilerin saptanmasıdır. Yöntem: F-18 FDG PET görüntüleri prospektif olarak değerlendirildi, tiroit insidentalomaları tespit edildi. Hastalar endokrinoloji uzmanına yönlendirildi. Klinik muayene sonrası tanısal algoritma uygulandı. Kesin tanıya İİAB ve/veya total tiroidektomi ile veya USG ile nodül saptanmayanlarda ya da biopsi alınamayan bir cm?den küçük nodüllerde ise USG bulguları ve biyokimyasal testler sonrası klinik olarak ulaşıldı. Bulgular: Çalışmada prospektif olarak izlenen 4204 hastanın 178?inde (%4.2) tiroit insidentaloması tespit edildi. Bu hastalardan 116?sı çalışmaya dahil edildi, 68?inde (%59) fokal, 35?inde (%30) diffüz, 13?ünde (%11) ise diffüz-fokal uptake izlendi. Diffüz tutulum paterni izlenen hastalarda malignite saptanmadı. Bu hastalardan 30?unda tiroidit tanısı (birinde cerrahi ile), birinde Graves? hastalığı tanısı konulurken, dördünde bulgular normaldi. Fokal ve diffüz-fokal tutulum saptanan hasta gruplarında sırasıyla %29 ve %33 oranında malignite saptandı. Malignite saptanan hastalarda SUVmax değeri benign hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti(p=0.006). Malign-benign ayrımı için SUVmax eşik değeri 3.5 ve bu değer için duyarlılık ve özgüllük sırasıyla %73 ve %66 olarak hesaplandı. İİAB sonucu benign gelen iki hastada total tiroidektomi sonrası fokal FDG tutulumu izlenen nodüllerde malignite saptandı.Sonuç: F-18 FDG PET tiroit insidentalomaları seyrek olmayarak karşılaştığımız bir durumdur. Fokal ve diffüz-fokal tutulum paterni izlenen hastaların yaklaşık üçte birinde malignite saptanmaktadır. Diffüz tutulum gösteren tiroit insidentalomalarında eşlik eden malignite tespit edilmemiştir. Malign-benign ayrımında SUVmax eşik değeri 3.5 olarak kullanılabilir. Fokal tiroit insidentalomalarında İİAB ile benign sitoloji bildirilse dahi ihmal edilemeyecek oranda malignite riski devam etmektedir.Anahtar Kelimeler: F-18 FDG PET, tiroit, insidentaloma, malignite
Testis kanserli hastalarda F-18 fdg PET -BT'nin hasta yönetimine olan etkisi: Hesaplanan standart uptake değerinin (suv) histopatoloji, hastalığın evresi, serum tümör belirteçleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda testis kanseri tanısı ile post operatif evreleme, tedaviye yanıt değerlendirme ve yeniden evreleme amacıyla F-18 FDG PET-BT tetkiki uygulanan hastalarda, bu tetkikin hastanın yönetimine olan etkisinin, bu tetkikte hesaplanan standart uptake value (SUV) değerinin; testis tümörü histolojik alt tipleri, hastalığın evresi, serum tümör belirteçleri düzeyi ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Nükleer Tıp Anabilim Dalında mart 2008-temmuz 2012 tarihleri arasında testis kanseri tanısıyla post operatif evreleme, tedaviye yanıt değerlendirme ve yeniden evreleme amacıyla F-18 FDG PET-BT tetkiki uygulanan toplam 30 erkek hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Metastatik odakların, PET görüntülerinden SUVmax, SUVmean değerleri hesaplanmıştır. SUVmax değerinin en yüksek olduğu lezyonda BT görüntülerinden HUmax, HUmean değerleri ve maksimum lezyon boyutu hesaplanmıştır. Rezidü ve metastatik lezyonların F-18 FDG tutulumu ile BT'deki lezyon özellikleri (HU değerleri ve lezyon boyutu), serum tümör belirteci düzeyleri, primer kitle histopatolojisi ve patolojik evre arasındaki ilişki değerlendirilmiştir.Bulgular: Viabl tümör pozitif ve viabl tümör negatif lezyonlar arasında SUVmax değeri açısından anlamlı bir fark izlenirken (p=0.01), SUVmean değeri açısından anlamlı bir fark mevcut değildir (p=0.06).Rezidü lezyonlarda SUVmax ile HUmax değerleri arasında (r=0.42 p=0.01), SUVmax ile HUmean arasında anlamlı korelasyon saptanmıştır (r=0.36 p=0.03).Primer kitlenin patolojik evrelemesine göre hem SUVmax değerleri arasında hem de SUVmean değerleri arasında anlamlı farklılık izlenmemiştir (p=0.3-0.2).Viabl tümör pozitif lezyonlarda serum tümör belirteci düzeylerine göre SUVmax değerleri arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p=0.00) ve viabl tümör pozitif lezyon varlığında serum tümör belirteci düzeyleri ile SUVmax değerleri arasında olumlu güçlü korelasyon vardır (r=0.52 p=0.01).PET'in rezidü lezyonları değerlendirmede yanlış pozitiflik oranı düşük iken (%3), yanlış negatiflik oranı yüksektir (%26).Çalışmamızda rezidü lezyonları değerlendirmede PET'in duyarlılığı %64, özgüllüğü %89, PPD'i %94, NPD'i %47 ve doğruluk değeri %71 olarak tespit edilmiştir. PET ile BT görüntülerinin birlikte değerlendirilmesiyle yanlış negatiflik oranının azaldığı dikkati çekmektedir.Sonuç: Çalışmamıza germ hücreli tümörlerde viabl tümör pozitif rezidü lezyonlarda düşük F-18 FDG tutulumunun nedeni literatürde belirtildiği gibi düşük tümör metabolizması olabileceği gibi, germ hücreli tümörlerde özellikle nonseminomlarda kistik/nekrotik komponentli heterojen düşük dansitedeki lezyonların varlığına sekonder olabileceği de dikkati çekmiştir.Germ hücreli tümörlü hastalarda rezidü ve metastatik lezyonların F-18 FDG tutulumu serum tümör belirteci düzeyi ile anlamlı korelasyon gösterirken, primer kitle histopatolojisi ve patolojik evrelemesi ile F-18 FDG tutulumu arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır.Pozitif PET bulgusu rezidü lezyonda viabl tümör varlığı açısından oldukça güçlü bir prediktördür. Ancak yüksek yanlış negatiflik oranı nedeniyle PET'in prognositik değeri düşüktür. Bu nedenle PET negatif rezidüel lezyonlar için mutlaka diğer tetkikler de (BT, tümör belirteçleri) göz önünde bulundurularak cerrahi karar alınmalıdır.Anahtar Kelimeler: F-18 FDG PET-BT, testis kanserleri
Miyokard perfüzyon sintigrafisinde iskemi saptanan hastalarda hastanın pretest hastalık riski olasılığının test yorumuna katkısının belirlenmesi
Amaç: Çalışmamızda myokard iskemisi araştırılması amacıyla MPS yapılan MPS'de iskemi lehine perfüzyon defekti izlenen ve KAG yapılan hastaların sonuçlarıyla, MPS test öncesi klinik verilerinden elde edilmiş olan TÖO ve TSO'larını birlikte değerlendirerek, test yorumunda TÖO faktörünü irdelemeyi, MPS testini hastalık var yada yok olarak yorumlamaktansa olasılıkla sonuç verebilmeyi amaçladık.Yöntem: 2008 Ocak-2011 Temmuz tarihleri arasında Nükleer Tıp Anabilim Dalında bilinen KAH'ı olan veya olmayan hastalarda koroner damar tıkanıklığı araştırması amacıyla MPS yapılan hastalar retrospektif olarak incelendi, pozitif MPS bulguları olan ve KAG yapılmış 228 hasta çalışmaya dahil edildi. Daha önceden bilinen KAH olmayan (KAHN) 139 hastanın test esnasındaki yaş, cinsiyet ve göğüs ağrısı semptomu değerlendirilerek hastaların Diamond Forrester yöntemine göre TÖO'ları hesaplandı. MPS için yapılan egzersiz testi verilerine ulaşılan 64 hasta ayrıca test sonucunun pozitif veye negatif olmasına göre değerlendirildi. Literatürde bildirilen olabilirlik oranları (LR) kullanılarak TÖO değerlerinden TSO hesaplandı. Hastalar TÖO ve TSO'larına göre düşük, orta ve yüksek risk gruplarına ayrıldı ve KAD ile bu gruplar arasındaki ilişki değerlendirildi. Egzersiz verilerininde dahil edildiği grupta yapılan ROC eğrisinin sonuçları değerlendirildi. Daha önceden bilinen KAH olan (KAHP) 89 hasta ayrıca değerlendirilerek bu hastalarda TÖO hesaplanmayarak sadece yaş, cinsiyet, göğüs ağrısı özellikleri ile KAG sonuçları arasında ilişki olup olmadığı araştırıldı. Ayrıca her iki grupta da Autoquant sisteminden elde edilen SDS (Toplam diferansiyel skor) değerleri de KAG sonuçları ile birlikte değerlendirildi.Bulgular: Toplam 125 hastada koroner arter darlığı (KAD) izlendi. KAHP hastaların %74.2'sinde, KAHN grupta %42.4'ünde KAD vardı (p=0.000).KAHN gruptaki hastalarda hesaplanan TÖO ve TSO'lara göre oluşturulan risk grupları arasında KAD açısından anlamlı farklılık izlendi (p=0.000, p=0.024).Egzersiz verilerininde olduğu 64 hastada klinik verilerden elde edilen TSO'a göre ROC EAA:0.656, egzersiz verileri dahil edildiğinde ise EAA.0.734 olarak hesaplandı. Özgüllük ve duyarlılığın sırasıyla %67.9 ve %77.8 ile her ikisininde birlikte yüksek olduğu değer TSO'lığın %80 olduğu değerdi.KAHP grupta hastaların yaş ve cinsiyet özelliklerine göre KAD açısından anlamlı fark izlenmezken, tipik göğüs ağrısı olan hastalarda KAD anlamlı olarak yüksek saptandı.Sonuç: MPS'nin hastaları KAG'ye yönlendirmesinde doğru pozitif hastaların seçimini arttırmak amacıyla; bilinen KAH'ı olmayan hastalarda MPS değerlendirirken hastaların yaş cinsiyet ve ağrı tipinden hesaplanan klinik TÖO'ının, yapılan egzersiz testi verilerinin değerlendirilmesinin; MPS iskemiyi düşündürüyor ise hastaların TÖO'larından TSO'larını hesaplayarak, çalışmamızda belirtildiği gibi %80 ve üzeri sınır değer alınarak bu değerin üzerinde TSO'ı olan hastalarda MPS'nin yüksek olasılıkla pozitif olarak yorumlanmasını ve bu hastaların öncelikle KAG'ye yönlendirilmesini önermekteyiz.TSO'ı %80 altında olan hastalarda ise MPS'nin düşük olasılıkla pozitif olarak yorumlanmasını ve bu hastalarda KAG kararının ek risk faktörlerinin veya ek bir tanı testinin göz önünde bulundurularak alınmasını önermekteyiz.Daha önceden bilinen KAH olan hastalarda ise KAD daha sık görülürken, klinik test öncesi risk değerlendirmede yaş ve cinsiyet faktörlerinin bu hastalarda KAD açısından anlamlı risk öngörüsü sağlamadığı, aynı şekilde egzersiz test verilerinin ve SDS skorlarının da bu hastalarda TÖO tespitine katkısının olmayacağı, ancak, zaten daha önceden var olan KAD öyküsü ve revaskülarizasyon öyküsü olduğundan bu hastaların MPS pozitif olduğunda yüksek olasılıkla KAG ile KAD saptanma riski olduğunun unutulmaması gerekmektedir
Hemodiyalizin tiroid sintigrafisi ile iyot-131 tiroid uptake'i üzerine etkileri ve kronik böbrek yetmezliğinde tiroid hastalıklarının tanısında sintigrafinin yeri
Böbrekler, tiroid hormon metabolizmasında ve ekskresyonunda önemli role sahip olduğundan son dönem böbrek yetmezlikliğinde (SDBY) tiroid metabolizması da etkilenmektedir. Çalışmaya SDBY'si olan 32 hasta dahil edildi. Hemodiyalize giren tüm hastalarda diyaliz öncesi ve sonrası Tc-99m perteknetat ile tiroid sintigrafisi yapıldı. Enjeksiyondan sonra 15. ve 50. dakikada görüntüler alındı ve kamera programı ile uptake hesaplandı. Bir başka diyaliz seansından sonra I-131'in oral verilmesini takiben 4. saat ve 24. saatlerde I-131 uptake'ine bakıldı. Hemodiyaliz hasta grubunda diyaliz öncesinde ve sonrasında, erken-geç uptake değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber (p>0.05), geç görüntülerde hesaplanan Tc-99m uptake'i daha yüksekti. Kronik ambulatuar peritonel diyaliz tedavisi alan hasta grubunda erken ve geç uptake değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.05) ve 24. saat I-131 uptake değeri hemodiyaliz grubundan belirgin derecede düşüktü (p<0.01). Tc-99m perteknetat'ın tiroid bezi tarafından tutulumunun geç görüntülemede fazla olması sodyom-iyodin simporter aktivitesindeki fonksiyonel azalmaya bağlı olabilir. Hemodiyaliz grubu ile karşılaştırıldığında KAPD grubunda I-131 uptake'inin düşük olması bu hasta grubunda iyot yükünün fazla olmasından kaynaklanıyor olabilir. Tc-99m perteknetat uptake'i ile I-131 uptake'i arasındaki uyumsuzluk normalden yüksek bulundu. Hastaların %21.4'ünde ultrasonografi ile tiroid sintigrafisi arasında uyumsuzluk tespit edildi. Hiçbir yakınması olmayan SDBY'li hastalarda ultrasonografik olarak homojen olan tiroid bezinde sintigrafide irregüler radyoaktivite dağılımı gözlenmesi yanıltıcı sonuçların ortaya çıkmasına sebep olabilir.
Diferansiye tiroid kanserli hastalarda sodyum iyot simporter proteininin ablasyon başarısı üzerine etkisi
Bu çalışmada diferansiye tiroid kanseri tanısı alan hastaların parafin bloklarında immunohistokimyasal olarak sodyum iyot simporter ekspresyonunun I-131 ablasyon başarısı üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. 100 mCi I-131 ile radyoaktif iyot uygulaması sonrası ablate olan ve olmayan hastaların NIS ekspresyonlarını, NIS'in intraselüler dağılımını, post ablasyon iyot tarama sintigrafisinde izlenen rezidü dokunun iyot tutulumunu ve ablasyon başarısı üzerine olan etkisini değerlendirdik. Ayrıca aynı hastalara ait tümöral doku örneklerinde de NIS'in yüzde boyanması ve lokalizasyonunu inceledik. Retrospektif olarak yapılan bu çalışmaya en az 6 ay süreyle takip edilmiş ve kontrolleri I-131 taramaları ile yapılmış, 100 mCi I-131 radyoaktif iyot tedavisi sonucu ablate olan ve olmayan 27 kadın, 8 erkek toplam 35 hasta dahil edildi (ort yaş 44.17 ± 12.9). Bu hastalardan 21'i ablate oldu, 14 hastada ablasyon başarısız kabul edildi. NIS ekspresyonu ile rezidü dokunun iyot tutulumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Ablate olan ve olmayan gruplar arasında karşılaştırma yapıldığında iki grup arasında hem NIS ekspresyonları ve hem de rezidü tiroid dokusunun iyot tutulumu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı [sırasıyla (p=0.308) (p=0.985) ]. Ablate olan hastaların %47.6'sında, ablate olmayan hastaların %78.6'sında sitoplazmada; ablate olan hastaların %52.4'ünde, ablate olmayan hastaların %14.3'ünde bazolateral membranda NIS ekspresyonu izlendi. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı [sırasıyla (p=0.139) (p=0.054) ]. Çalışmaya dahil ettiğimiz 35 hastanın incelenen preperatlarında toplam 41 tümör odağı; ablate olan grupta 27, ablate olmayan grupta 14 tümör odağı vardı. 5 hastada birden çok tümör odağı vardı. Ablate olan gruptaki 27 tümör odağının 20'sinde, ablate olmayan gruptaki 14 odağın 9'unda tümör dokusunda NIS ekspresyonu izlendi. Ablate olan gruptaki tümörlerin ortalama %60.9'luk, ablate olmayan gruptaki tümörlerin ise %43.8'lik kesimlerini kaplayan alanlarda boyanma izlendi. Her iki gruptaki hastaların tümör odaklarında sayıca sitoplazmik boyanma daha sıktı. Diferansiye tiroid karsinomlarında rezidü dokunun iyot tutulumu, ablasyon başarısı ve prognoz açısından daha sağlıklı veriler elde edilebilmesi için, operasyon esnasındaki TSH düzeyleri ile tümöral ve nontümöral dokudaki NIS ekspresyonu ve NIS lokalizasyonunu karşılaştıracak daha geniş kapsamlı çalışmalara gereksinim vardır.
kolorektal kanserlerin yeniden evrelemesinde PET/BT nin önemi
Bu çalışmada, kolorektal kanserli hastalarda, uygulanan cerrahi, kemoterapi, radyoterapi sonrası takip döneminde hastalığın nüksünü düşündürür belirti ve bulgu varlığında nüksü doğrulamak ve hastalığın yayılım bölgelerini saptamak için yapılan yeniden evrelemede F-18 FDG PET/BT'nin öneminin saptanması amaçlanmıştır. Bunun için PET/BT görüntüleri, günümüzde onkolojik hastaların tanı ve takibinde rutin olarak kullanılan görüntüleme yöntemi olan BT ile karşılaştırılmış ve serum CEA düzeyi ile görüntüleme yöntemlerinin uyumu incelenmiştir. Ayrıca, yeniden evrelemede patolojik bulgu saptanan hastalarda uygulanan tedavi sonrası tedaviye cevabın belirlenmesinde PET/BT'nin rolü de araştırılmıştır. Retrospektif olarak yapılan bu çalışmaya, yaş ortalaması 65.814.63 yıl olan, kolorektal kanser tanısı almış, cerrahi, kemoterapi, radyoterapi uygulanmış, takiplerinde nüks şüphesi bulunan 39 erkek, 63 kadın toplam 102 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalara yeniden evrelendirme amacıyla F-18 FDG ile PET/BT görüntülemesi yapılmış olup PET/BT sonuçları, eş zamanlı olarak yapılan BT, serum CEA düzeyi ve klinik, eğer varsa histopatolojik incelemenin sonuçları ile karşılaştırılmıştır. Çalışmada, nüks şüphesi olan kolorektal kanserli olgularda, PET/BT'nin patoloji saptama oranı %98, BT'nin %64.7 olarak hesaplanmıştır. BT'de patoloji izlenmeyen 34 hastada PET/BT ile patolojik lezyonların görüntülenebildiği, serum CEA düzeyi normal olan 70 hastanın 68'inde PET/BT ile, 45'inde ise BT ile patolojik lezyonun lokalize edildiği görülmüştür. Yapılan değerlendirmede, nüks hastalığın saptanmasında PET/BT'nin BT'den daha başarılı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Nüksün en sık rastlandığı karaciğerde lezyon belirlemede BT'nin sensitivitesi %80, spesifitesi %76; PET/BT'nin sensitivitesi %88, spesifitesi %92 bulunmuştur. Yeniden evreleme sonrası uygulanan tedaviye yanıtın değerlendirildiği PET/BT çalışmasında, SUV değerlerindeki değişime göre hastaların %95'inin uygulanan tedaviye kısmi yanıt verdiği, %3.9'unun tam yanıt verdiği, %1'inin ise stabil olarak seyrettiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu bilgiler ışığında, takip döneminde nüks şüphesi olan kolorektal kanserli olguların yeniden evrelemesinde ve sonrasında yapılan tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesinde F-18 PET/BT'nin yararlı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Kolorektal kanser, PET/BT, BT, yeniden evreleme.
Diferansiye tiroid kanseri tanılı I-131 ablasyon tedavisi verilen hastalarda hastaya ve hastalığa ait faktörlerin ablasyon başarısı üzerine etkileri
Diferansiye Tiroid Kanseri Tanılı I-131 Ablasyon Tedavisi Verilen Hastalarda Hastaya ve Hastalığa Ait Faktörlerin Ablasyon Başarısı Üzerine Etkileri.Tarık ŞENGÖZ, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fak. Hastanesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı 35340, İnciraltı ? İzmirAmaç ve Hipotez: Diferansiye tiroid kanseri tanısı almış ve I-131 ablasyon tedavisi verilmiş hastalarda, hastaya ve hastalığa ait faktörlerin ablasyon başarısı üzerinde etkilerinin olup olmadığının araştırılmasıdır.Yöntem: Temmuz 2007- Eylül 2009 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp ABD Radyonüklid Tedavi Polikliniği'ne başvuran, diferansiye tiroid karsinomu tanısı almış, total/totale yakın tiroidektomi yapılmış ve I-131 ablasyon tedavisi verilmesi için refere edilmiş hastalar ve çalışma süresi içinde en az 6. ay kontrollerine gelen tüm hastalar değerlendirmeye alındı. Hasta dosyaları retrospektif olarak tarandı. Hastalara ait yaş, cinsiyet, tümör tipi, tümör subtipi, tümör kapsül varlığı ve invazyonu, tümör boyutu, tümör sayısı, tümör lokalizasyonu, tiroid kapsül ve lenf/damar invazyonu, patolojik lenf nodu varlığı, operasyon şekli, preablasyon Tg, AntiTg, TSH, metastaz tarama için görüntülemeler (tiroid ve kemik sintigrafisi, boyun ve abdomen USG, toraks ve beyin BT), verilen doz, post ablasyon I-131 TVT, 6. ayda diagnostik I-131 TVT, boyun USG, Tg, ATG sonuçları değerlendirildi. Tiroid lojunda rezidü saptanmayan hastalar `ablasyon başarılı' , rezidü saptanan hastalar ise `ablasyon başarısız' olarak kabul edildi. Tetkik sonuç raporlarında tiroid lojunda rezidü doku varlığı tanımlanan ve `ablasyon başarısız' grupta değerlendirilen hastaların I-131 TVT görüntüleri rezidü varlığı ve rezidü odak sayısı yönünden 2 nükleer tıp uzmanı tarafından tekrar değerlendirildi ve konsensus ile karar verildi. Hastaya ve hastalığa ait ablasyon başarısını etkileyebilecek değişkenler sayısal ve kategorik değişkenler olarak gruplandı. İstatistik analiz için ki-kare, Mann-Whitney U ve çoklu analiz yöntemi olarak da logistik regresyon yöntemleri kullanıldı, testler SPSS 15.0 programında yapıldı.Bulgular: Çalışmaya diferansiye tiroid karsinom tanılı 191 hasta alındı. İlk ablasyon tedavisi sonrası ablasyon başarısı %74.3 olarak hesaplandı. Hastaların 15'inde (%7.8) ablasyon öncesi metastaz saptanmıştı. Metastatik hastalarda ilk doz sonrası ablasyon başarısı %66 iken metastaz negatif grupta ise %75 idi. Kümülatif ablasyon başarıları metastatik grupta %93, metastaz negatif grupta ise %80 idi. Patolojik lenf nodu sayısı ile ablasyon başarısı arasında anlamlı bir ilişki bulunurken (p=0.025), diğer faktörler ( lenf nodu sayısı, yaş, cinsiyet, tümör tipi, tümör odak sayısı, tiroid kapsül ve lenf/kan damar invazyonu vb.) ile ablasyon başarısı arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı.Sonuç: Diferansiye tiroid kanser tanılı ve I-131 ablasyon tedavisi verilen hastalarda patolojik lenf nodu sayısı ile ablasyon başarısı arasında anlamlı bir ilişki mevcuttur. Ancak bu bulgunun örneklem büyüklüğünün küçük olması nedeniyle istatistiksel hataya bağlı da olabileceği düşünülmüştür. Bu değişken dışında diğer prognostik faktörler ile ablasyon başarısı arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Ablasyon başarısı hastaya ve hastalığa ait prognostik faktörlerden bağımsızdır.Anahtar Kelimeler; Diferansiye tiroid kanseri, I-131 ablasyon tedavisi, prostostik faktörler,ablasyon başarısı
Soliter pulmoner nodüllerin değerlendirilmesinde dual faz F-18 FDG PET/BT'nin tanısal rolü
Amaç: Bu çalışmada dual faz F-18 FDG PET-BT'nin soliter pulmoner nodülün (SPN) malignite potansiyelinin değerlendirilmesindeki rolü, farklı SUV değerlerinin tanıya katkısı, malign-benign ayrımı için eşik SUV değeri hesaplanması, geç fazdaki SUV değişikliğinin tanısal gücünün değerlendirilmesi ve PET-BT sırasında elde dilen düşük doz BT'nin SPN değerlendirmesine katkısının araştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya 36 hasta (15 kadın; 21 erkek, yaş aralığı, 32-83 yaş) dahil edildi. Tanı histopatolojik olarak veya nodülün en az 1 yıllık BT ile izlemi baz alınarak doğrulandı. F-18 FDG enjeksiyonundan 1 ve 2 saat sonra F-18 FDG PET-BT görüntüleri elde edildi. BT görüntüleri radyoloji uzmanı, PET/BT görüntüleri ise 2 nükleer tıp uzmanı tarafından görsel olarak (nodül aktivitesinin akciğer dokusu ve mediastene oranına göre) değerlendirildi. Yorumcuların şüpheli olarak tanımladıkları nodüllere düşük doz BT bilgileri eşliğinde tekrar değerlendirme yapmaları istenerek düşük doz BT'nin katkısı değerlendirilmiştir. SUV değerleri (erken ve geç SUVmaks, SUVort ve bu değerlere vücut yüzey alanı (BSA), vücut kitle indeksi (LBM) ve açlık kan şekeri (Glk) ile düzeltme faktörü uygulanması ile elde edilen SUV değerleri), nodül aktivitesi/mediasten aktivitesi (subkarinal alan düzeyine çizilen ROİ) oranları (nod/med) ve retansiyon indeksleri (Rİ) hesaplandı. F-18 FDG PET/BT ve düşük doz BT, erken ve geç görsel ve semikantitatif F-18 FDG PET/BT bulguların tanısal değerleri ve yorumcular arasında görsel değerlendirmedeki değişkenlik karşılaştırıldı.Bulgular: Histopatolojik sonuçlar veya takip ile 20 hasta malign tümör tanısı alırken 16 hasta benign tanı aldı. Malign ve benign SPN grubu arasında boy, enjeksiyon dozu, kilo, açlık kan şekeri, BSA ve LBM değerlerinde istatiksel açıdan anlamlı farklılık mevcut değildi. Hastaların ortanca (min-maks) SUVmaks. değeri benign grupta 1.5 (0.5-4.1) ve malign grupta 4 (1.3-38) olarak hesaplandı. Malign ve benign grup arasında hem erken ve hem de geç SUVmaks, SUVort, BSA-SUVmaks, BSA-SUVort, LBM-SUVmaks, LBM-SUVort, Glk-SUVmaks, Glk-SUVort ve nod /med değerlerinde malign SPN'lerde daha yüksek olma üzere malign ve benign SPN grupları arasında anlamlı farklılık mevcuttu. Düşük doz kontrastsız BT ile %88 duyarlılık, %59 özgüllük ve %67 doğruluk değerleri elde edildi. Düşük doz BT ile radyolojik olarak SPN karakterlerinin bilinmesi nükleer tıp uzmanlarının nodül ile ilgili yorumunu değiştirmedi. ROC analizine göre; literatürde bildirilen SUVmaks. eşik değeri olan 2.5 ve bizim araştırma grubumuzda geç görüntülerde en yüksek AUC değeri elde ettiğimiz SUVmaks 3.05 eşik değeri için duyarlılık, özgüllük ve doğruluk hesaplandı. Erken görüntülerde 2.5 ve 3.05 için sırasıyla %94-75 duyarlılık, %75-80 özgüllük ve %83-78 doğruluk saptandı. Geç görüntülerde ise duyarlılık %100-88, özgüllük %75-85 ve doğruluk %86-86 olarak elde edildi. Rİ için tanısal ayırım gücü yüksek bir eşik değer belirlenemedi. Geç BSA ve LBM SUVmaks değerleri ile duyarlılık %100 ve özgüllük %80 idi. Erken değerlendirmede nükleer tıp uzmanlarının arasındaki duyarlılık ve özgüllük farkları geç değerlendirmede ortadan kalktı, yorumcular arasında tama yakın uyum sağlandı.Sonuç: Dual faz F-18 FDG PET/BT SPN'lerin natürünün değerlendirilmesinde tanısal duyarlılık, özgünlük ve doğruluğu artırmaktadır. Nükleer tıp uzmanları arasındaki görsel yorum farklarını en aza indirmektedir. Nükleer tıp uzmanlarının düşük doz BT nin radyolojik bulgularından haberdar olmaları SPN hakkındaki kararlarını etkilememektedir. LBM, BSA ve açlık kan şekeri düzeyine göre düzeltilmiş SUV değerleri rutinde kullanılan ve vücut ağırlığına göre hesaplanan SUVmaks değerleri ile karşılaştırıldığında anlamlı bir tanısal üstünlük sağlamamıştır. Erken görüntüler için 2.5, geç görüntüler için 3.05 SUVmaks değerleri malign ve benign nodülleri ayırt etmekte yüksek ayırım gücüne sahip eşik değerleri olarak kabul edilebilir. Retansiyon indeksi açısından yüksek ayırım gücüne sahip bir eşik değeri bulunamamakla birlikte, yüksek Rİ nodülün malign olma potansiyelini artırmaktadır.
T1-4 N0-3 M0 oral kavite kanserlerinde sentinel lenf nodunun saptanmasında lenfosintigrafi ve dual faz F-18 FDG PET-BT'nin tanısal değeri
Amaç: Bu çalışmada oral kavite kanserli hastalarda primer tümör alanının ve lenfatik metastazların değerlendirilmesinde dual faz F-18 FDG PET-BT'in tanısal rolü, sentinel lenf nodunun (SLN) saptanması, F-18 FDG PET-BT ile metastatik lenf nodlarının saptanabilirliğinin bölgesel farklılıkları, primer tümör alanındaki F-18 FDG tutulum miktarı ile lenf nodu metastazı arasındaki ilişki, konvansiyonel görüntüleme yöntemleri ile karşılaştırıldığında F-18 FDG PET-BT ve sentinel lenf nodu biyopsisinin (SLNB) tedavi yaklaşımında değişikliğe yol açıp açmadığı araştırıldı.Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya 16 hasta (4 kadın; 12 erkek, yaş aralığı, 29?81 yaş) dahil edildi. 16 hastaya operasyon öncesi F?18 FDG PET-BT ve operasyondan 2 saat önce lenfosintigrafi yapıldı. F?18 FDG enjeksiyonundan 1 (erken) ve 2 saat (geç) sonra F?18 FDG PET-BT görüntüleri elde edildi. Tanısal BT veya MR görüntüleri radyoloji uzmanı tarafından değerlendirildi. PET/BT görüntülerinde lenf nodunda malignite yorumu 3 kritere göre değerlendirildi. 1: Görsel olarak, 2: Tümör/komşu kas dokusu SUVmax (T/M) oranı, 3: Tümör boyutuna göre düzeltilmiş SUVmax değerleri. Bu üç kriter için 1. ve 2. saat çekimler alınarak ayrı ayrı değerlendirme yapıldı. Operasyon sonrası histopatolojik değerlendirme boyun seviyelerine göre kaydedildi. Ayrıca lenf nodlarında erken görüntülerde tümör/karaciğer SUVmax oranına (T/Kc) bakıldı, SUVmax değeri, T/M ve T/Kc oranlarında malignite için cut off değerleri araştırıldı.Bulgular: Histopatolojik sonuçlar ile 5 hastada boyunda metastatik lenf nodları saptanırken (N+), 11 hastada lenf nodu metastazı saptanmadı (N-). F?18 FDG PET-BT'nin BT'sinde 43 lenf nodundan 14 tanesi malign, 29 tanesi benign olarak değerlendirildi. N(+) ve N(-) hastalar arasında yaş, tümör derinliği ve mitoz sayısı için fark bulunmazken primer tümör alanı için erken ve geç SUVmax değerleri arasında anlamlı değişiklik saptandı (P=0,011). Görsel olarak malign olarak değerlendirilen lenf nodlarının ortalama SUVmax değeri, T/M oranı ve T/Kc değeri sırasıyla erken çekimde ortalama 7,67±4,95, 7,10±3,18, 2,85±1,83 iken geç çekimde SUVmax değeri ve T/M oranı 8,0±5,68 ve 9,08±4,31; benign olarak değerlendirilen lenf nodlarının erken çekimde ortalama SUVmax değeri, T/M oranı ve T/Kc değeri 1,69±0,43, 1,49±0,48 ve 0,59±0,22 iken geç çekimde SUVmax değeri ve T/M oranı 1,66±0,36 ve 1,66±0,69 olarak saptandı. Histopatolijik metastatik lenf nodu saptanan bölgelerdeki lenf nodlarının erken ve geç çekim arasında SUVmax değeri için (p=0.00) ve T/m oranı için (p=0.01) anlamlı fark saptanırken, benign lenf nodları için anlamlı değişiklik saptanmadı. En yüksek sensitivite, spesifisite, NPV ve PPV değerler T/M oranına göre hem erken hem de geç çekimler için elde edildi. ROC analizi sonucunda benign-malign lenf nodu ayrımında erken çekimde SUVmax 3,4 ve T/m oranı 3,2 eşik değeri için; geç çekimde SUVmax 4,0 ve T/m oranı 3,8 eşik değeri için sensitivite % 93, spesifisite % 96 olarak saptandı. T/Kc oranı için 1 eşik değeri için sensitivite ve spesifisite % 93 olarak saptanmıştır.Lenfosintigrafi ile 40 adet, gama probe ile 31 adet sentinel lenf noduna ait olabilecek aktivite tutulumu saptandı. N(+)hastalığı olan 5 hastada 32 adet metastatik lenf nodu saptandı. 3 hastada lenfosintigrafi ve gama probe ile saptanan 5 adet lenf nodunda metastaz saptandı. SLNB'si metastaz açısından pozitif olan 5 lenf nodunun 2'sinde Hematoksilen-Eozin boyaması (H&E) ile metastaz saptanırken, 3'ünde immunohistokimya ile metastatik odak saptanmıştır. SLNB 2 hastada yanlış negatif olarak saptandı. SLNB ile yanlış değerlendirilen iki hastada skip metastazlar F-18 FDG ile saptandı. SLNB ile metastaz saptanan F-18 FDG PET-BT'de atlanan lenf nodu metastazı saptanmadı.Sonuç: F?18 FDG PET/BT oral kavite kanserlerinde boyun evrelemesinde tanı değerini güçlendiren, skip LN metastazlarını yakalayabilen bir modalite olarak değerlendirilebilir. Çalışmamızda geç çekimlerin LN metastazlarının degerlendirilmesinde sensitivite ve spesifisiteyi düşürdüğünü saptadık. Ayrıca N(+) ve N(-) hastalar arasında primer tümör maksimum derinlikleri ve primer tümördeki mitoz sayısı arasında anlamlı bir fark bulunmamasına rağmen N(+) hastalarda primer tümör alanındaki F-18 FDG tutulumu N(-) hastalara göre anlamlı şekilde daha yüksek olarak tespit edildi. Bu bulgu ile SUVmax yüksekliğinin tümör agresifliğini bağımsız bir faktör olarak gösterdiği ve N(+) hastalığı öngördüğü söylenebilir. Çalışmamızda tespit edilen eşik değerleri malign ve benign lenf nodlarını ayırt etmekte yüksek ayırım gücüne sahip eşik değerler olarak kabul edilebilir. T/M oranı lenf nodunda malignite değerlendirilmesinde en yüksek tanı değerine sahip krıter olarak saptandı. Ancak, hasta sayısının fazla olduğu çalışmalar gerekmektedir.
Stabil greft fonksiyonu olan böbrek transplantasyon olgularında glomerüler filtrasyon hızı ölçümünde sistatin c ve beta trace protein'in klinik değeri; TC 99M dtpa kan örnekli yöntem ile karşılaştırma
Glomerüler filtrasyon hızı (GFH) ölçümü böbrek fonksiyonunun en iyi göstergesidir. Bu nedenle böbrek transplantasyonunda grefte ait GFH ölçümü çok önemlidir. GFH ölçümünde altın standart yöntem inülin klirensidir. Ancak inülin klirensi oldukça zahmetli, zaman alıcı ve ekonomik olmayan bir analiz yöntemidir. Bu nedenle gerek bilimsel çalışmalarda, gerekse rutin çalışmalarda inülin klirensi ile korelasyonu ve uyumu yüksek olan Nükleer Tıp yöntemleri (Tc-99m DTPA, Cr-51 EDTA) tercih edilmektedir. Ayrıca son yıllarda GFH ölçümünde sistatin C (Sis C) ve beta trace protein (BTP) de kullanılmaktadır. Ancak literatürde, böbrek transplantasyon olgularında GFH ölçümünde Sis C ve BTP?nin değeri ile ilgili bilgiler kısıtlıdır ve sonuçlar tartışmalıdır. Bu çalışmada böbrek greft fonksiyonları stabil olan transplant hastalarında GFH?nın belirlenmesinde Sis C ve BTP?nin etkinliğini belirlemek amaçlanmıştır.Çalışmaya böbrek nakli sonrası en az 6 ay geçmiş olan, klinik ve laboratuar olarak stabil greft fonksiyonu olan, yaşları 19 ile 67 arasında değişen (yaş ortalaması: 38.15), 60 erkek, 29 kadın, toplam 89 böbrek transplant hastası dahil edildi. Çalışmada 3 farklı yöntemle hastaların GFH?ları hesaplandı: 1) Altın standart yöntem olan Tc-99m DTPA çift kan örnek yöntemi (ÇKÖY) ile GFH hesaplandı; 2) Serum Sis C (mg/l) düzeyi ile 8 ayrı formül kullanarak GFH hesaplandı; 3) Serum BTP (mg/l) düzeyi ölçülerek 3 ayrı formül ile GFH hesaplandı.Sis C ve BTP kullanarak hesaplanan GFH?larının, Tc-99m DTPA ÇKÖY ile hesaplanan GFH?ları ile korelasyonlarına bakıldı. Her iki parametre ile hesaplanan GFH?ları, altın standart yöntem ile anlamlı olarak korele bulundu. Ancak Sis C ile hesaplanan GFH değerleri, BTP ile hesaplan GFH değerlerine oranla daha yüksek korelasyon gösterdi. Ayrıca regresyon analizi ile Sis C ve BTP?in Tc-99m DTPA ÇKÖY GFH?nı yansıtmadaki performansları karşılıklı olarak değerlendirildiğinde Sis C?nin Tc-99m DTPA ÇKÖY GFH?nı yansıtmadaki p değeri <0.01, BTP?in Tc-99m DTPA ÇKÖY GFH?nı yansıtmadaki p değeri =0.706 bulundu.Bland Altman analizi kullanılarak %95 güven aralığında (ortalama ± 1.96SS), Tc-99m DTPA ÇKÖY GFH değerleri ile Sis C ve BTP kullanarak hesaplanan GFH değerleri arasındaki fark değerlerinin saçılım grafikleri oluşturuldu. Analiz sonucu elde edilen en güvenilir uyum aralığının Sis C ile hesaplanan GFH ile olduğu gözlendi.Sonuç olarak çalışmamızda, Sis C?nin transplante böbreğin GFH?nı yansıtmada iyi bir belirteç olabileceğini gösterdik. Ancak BTP değeri ile hesaplanan GFH?nın transplante böbreğin fonksiyonunu göstermede yetersiz olduğunu bulduk. Bu bulgulara göre çalışmamızdaki veriler Sis C?nin, BTP ile karşılaştırıldığında GFH?yi yansıtmada daha üstün olduğunu göstermiştir
Mikroküre tedavisi almış primer ve metastatik karaciğer kanserli hastalarda tümör yanıtı ve sağkalıma etki eden faktörlerin araştırılması
Y-90 mikroküre ile radyoembolizasyon primer ve metastatik karaciğer kanserli hastaların tedavisinde daha yaygın kullanılmaya başlanmıştır. Tanısal anjiyografi sonrası elde edilen Tc-99m MAA sintigrafisinin tedavi etkinliğinin öngörülmesinde, doz hesaplamasında önemli rol oynadığı düşünülmekle birlikte bu alanda Tc-99m MAA sintigrafisinin kantitatif değerlendirilmesi ile yapılmış çalışma sayısı kısıtlıdır. Bu çalışmada amacımız; Tc-99m MAA SPECT görüntüleri kullanılarak objektif tümör yanıtı sağlamak için bir tümör dozu gerekip gerekmediğini değerlendirmek ve bu eşik değerin tümör yanıtı, sağkalım ve karaciğer toksisitesi açısından prediktif olup olmadığını kontrol etmektir. Yöntemler: Çalışmamıza Ağustos 2010 ve Nisan 2013 tarihleri arasında anrezektabl karaciğer tümörü tanısı ile Y-90 resin (SIR-Spheres®) veya cam (TheraSphere®) mikroküre tedavisi almış 54 hasta dahil edildi (20 kadın, 34 erkek, median yaş 60). Tc-99m MAA SPECT görüntüleri ve MIRD (The Medical Internal Radiation Dozimetry) yöntemi kullanılarak normal karaciğer ve tümör için ortalama dozlar her bir hasta için hesaplandı. Yanıt RECIST ve EORTC kriterlerine göre değerlendirildi. Sağkalım analizlerinde Kaplan Meier sağkalım analizi ve univariate cox regresyon analizi kullanıldı. Tümör yanıtı ile çalışmadaki diğer parametrelerin ilişkisine logistik regresyon analizi ile bakıldı. Univariate analizde p< 0,10 olan değişkenler multivariate analizle değerlendirildi. Sonuçlar: 54 Y-90 mikroküre tedavisi yapıldı (8?i Y-90 cam mikroküre ile; 46?sı Y-90 resin mikroküre ile). Multivariate analizde yanıt ile ilişkili tek parametre tümöre verilen dozdu (p<0,01). ? 250 Gy tümör dozu ile RECIST ve EORTC kriterlerine göre hastaların sırayla %59 ve %77?sinde objektif tümör yanıtı izlendi ve her iki kritere göre tümör kontrol oranı %95 olarak belirlendi. Ayrıca multivariate analizde sadece tümör tarafından emilen doz ile progresyonsuz sağkalım (PSK) (p<0,001) ve genel sağkalım (GSK) (p=0,018) arasında ilişki saptandı. Tümöre verilen doz ?250 olduğunda median PSK 2 aydan 10.7 aya (p<0,001) ve median GSK 9 aydan 17.6 aya (p=0,018) çıkmaktadır. Bunun dışında median 40 Gy (10-102 Gy) karaciğer dozu ile radyoembolizasyondan sonraki 3 ayda hastaların %3.7?sinde (2/54) ?G2, %3.7?sinde (2/54) ?G3 geçici karaciğer toksisitesi gözlendi. G4 karaciğer toksisitesi hiçbir hastada gözlenmedi. Bu hastaların hiçbirinde klinik radyasyon hepatiti ve terapi ile indüklenen karaciğer yetmezliği izlenmedi. Yorumlar: Tc99m-MAA SPECT radyoembolizasyona yanıt, progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalımın tahmini anlamında prediktif değere sahiptir. Tc-99m MAA SPECT görüntülerine dayanan dozimetre hasta seçimi ve özellikle seçilen hastalarda tedavi planının adaptasyonu için kullanılabilir
68ga-dotatate ve 68ga-dotanoc'un fizyolojik biyodistribüsyonunun semikantitatif değerlendirilmesi
Nöroendokrin Tümörlerin (NET) en önemli özelliği, hücre yüzeylerinde belirgin somatostatin reseptör (SSTR) ekspresyonu yapmalarıdır. Bugüne kadar beş ayrı SSTR alt tipi (SSTR1-5) tanımlanmıştır. 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC, NET görüntülemede sıklıkla kullanılan ajanlardır. 68Ga-DOTATATE, SSTR2?ye selektif olarak yüksek afinitede bağlanma gösterirken, 68Ga-DOTANOC SSTR2, SSTR3 ve SSTR5 olmak üzere daha geniş bir bağlanma profiline sahiptir. Ancak bu görüntüleme ajanlarının tutulumu sadece NET?lere özgü değildir. Hipofiz, adrenal, böbrekler, dalak başta olmak üzere normal organ ve dokularda da çok geniş ve değişken tutulum gösterirler. Literatürde, 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC?un NET tanı ve tedavi yönetiminde diğer yöntemlere üstünlüğünü gösteren pek çok çalışma olmasına rağmen, fizyolojik tutulumun izlendiği tümör dışı organlardaki biyodistribüsyonu ile ilgili çok az veri bulunmaktadır. Bu çalışmada, NET tanısı ile 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC PET/BT görüntüleme yapılan hastalarda; 1)Fizyolojik tutulum alanlarının saptanarak bu alanlardaki tutulumların SUVmax ve SUVmean (±SD) gibi semikantitatif parametreler kullanılarak ortalamalarının (±SD) ve 2)Değer aralıklarının (min-max) belirlenmesi, 3)Tutulumların çekime alınma süresi (>60 ve ? 60 dakika) ile ilişkisinin değerlendirilmesi ve 4)Elde edilen verilerin literatür ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla, bölümümüzde 68Ga-DOTA işaretli (TATE ve NOC) PET/BT görüntüleme yapılan toplam 40 hastada (23 K, 17 E, ortalama yaş: 52,50±15,82) fizyolojik tutulum alanları görüntüler üzerinden semikantitatif olarak değerlendirilmiştir. Kırk hastadan 25?ine 68Ga-DOTATATE; 15?ine 68Ga-DOTANOC ile çekim yapılmıştır. Çalışmamızda, dalak, adrenaller, pankreas baş kesimi, palatin tonsil ve meme dokusu tutulumlarında, 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC grupları arasında SUVmax ve SUVmean değerleri açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Lenf nodlarında ise iki grup arasında SUVmean değerleri benzer olarak bulunurken, SUVmax değerleri 68Ga-DOTATATE grubunda anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. Prostat ve timus için, veri sayısının yetersiz olmasından dolayı istatistiksel değerlendirme yapılamamıştır. Bunların haricindeki diğer tüm organlarda 68Ga-DOTATATE tutulumları, 68Ga-DOTANOC tutulumlarına oranla SUVmax ve SUVmean değerleri açısından anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca mide (fundus-diğer) ve pankreas (baş-gövde-kuyruk) kendi içerisinde bölgelere ayrılarak da değerlendirilmiştir. Buna göre mide fundus kesiminde diğer alanlara göre ve pankreas baş kısmında gövdeye ve kuyruk kısmına göre 68Ga-DOTATATE tutulumları, 68Ga-DOTANOC tutulumlarına oranla SUVmax ve SUVmean değerleri açısından anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Sağ ve sol adrenal arasında ise iki ajan açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Benzer şekilde ince ve kalın barsak tutulumları açısından da iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. İki grup arasındaki tutulumlar çekime alınma süresine göre (60< ve ?60 dakika) değerlendirildiğinde ise; 68Ga-DOTANOC grubunda palatin tonsil ve mide fundusta SUVmean değerleri 60 dakikadan daha sonra çekime alınan grupta anlamlı olarak daha yüksek olarak bulunmuştur. Bunun haricindeki diğer tüm organlarda, 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC grupları arasında süreye göre SUVmax ve SUVmean değerleri açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Literatür ile karşılaştırıldığında ise, bizim çalışmamızda hipofiz, karaciğer ve dalakta hem 68Ga-DOTATATE hem de 68Ga-DOTANOC için istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek SUVmax ve SUVmean değerleri bulunmuştur. Pankreas baş kesiminde literatür ile karşılaştırıldığında her iki ajan için de bazılarında daha yüksek, bazılarında ise benzer SUVmax ve SUVmean değerleri elde edilmiştir. Parotis, akciğer, böbrek, adrenal, pankreas gövde kesimi, kalın barsak, kas ve kemik iliğinde ise literatür ile benzer değerler saptanmıştır. 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC PET/BT, NET görüntülemede standart bir yöntem haline gelmiştir. Ancak, pek çok organda izlenen fizyolojik tutulumlar, değerlendirme aşamasında sıkıntılara neden olmaktadır. Literatürde, 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC?un NET tanı ve tedavi yönetiminde diğer yöntemlere üstünlüğünü gösteren pek çok çalışma olmasına rağmen, fizyolojik tutulumun izlendiği tümör dışı organlardaki biyodistribüsyonu ile ilgili çok az veri bulunmaktadır. Literatürde, bizim çalışmamız dışında 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC?un biyodistribüsyonunu çok sayıda organda karşılaştıran başka çalışma bulunmamaktadır. Sadece, Kabasakal ve ark.?nın 20 hastadan oluşan çalışmasında, aynı hasta grubunda 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC?un çoğunluğu tümöral dokular olmak üzere hipofiz, adrenaller, karaciğer, dalak ve tükrük bezleri olmak üzere sınırlı organlarda normal dağılımına bakılmıştır. Sonuç olarak, bu çalışma 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC?un normal organlardaki distribüsyon paternini SUVmax ve SUVmean değerlerini kullanarak semikantitatif olarak göstermiştir. Pek çok organda tanımladığımız tutulum paternleri ve tutulum değer aralıklarının belirlenmesinin (SUVmax ve SUVmean), görüntü yorumlamada fizyolojik/tümöral ayrımı açısından katkı sağlayabileceği düşünüşmüştür
Malign beyin tümörlerinde PET/BT bulgularının difüzyon MR ve perfüzyon MR bulgularıyla karşılaştırılması
Bu çalışmada malign beyin tümörlerinde 18F FDG PET görüntülemede elde edilen metabolik aktivite (SUVmax) ile difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemedeki (DAMRG) difüzyon katsayısı (ADC) ve perfüzyon manyetik rezonans görüntülemede elde edilen rölatif beyin kan volümü (rCBV) arasında bir ilişki olup olmadığı; grade 4 glioblastomdan metastatik beyin kitlelerinin ayırımında FDG PET görüntülemenin katkısının araştırılması amaçlanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Beyin Cerrahisi kliniğine intrakranial kitle tanısı/ön tanısı ile başvuran, 9 erkek, 11 kadın, toplam 20 olgu retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmaya konvansiyonel MR ve FDG PET/BT görüntülemeleri olan olgular dahil edilmiştir. Bu hastalardan daha önce opere edilmiş ancak sonraki incelemelerinde nüks ya da rezidü kitle saptanmayan olgular, ekstraaksiyal yerleşimli kitlesi olanlar çalışma dışı bırakılmıştır. Tüm vakalarda primer lezyonun ADC değeri ile geç görüntülerdeki metabolik aktivitenin kontralateral korteksin metabolik aktivitesine oranı ile elde edilen değer arasında (GSUV/ GSUVK) istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (p<0.05, r =-0.52) Ayrıca primer tümörün perfüzyonu (rCBV) ile erken ve geç görüntülemede kitlenin SUVmax değerlerindeki % değişim (GSUV- ESUV/100* ESUV) arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon bulunmuştur (p<0.01, r = -0.63). Bunların dışında grade 4 glioblastomdan metastatik beyin kitlelerinin ayırımında geç görüntülemenin tanısal değeri (duyarlılık %100, özgüllük %75) olduğu gözlenmiştir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlara göre FDG PET intrakranial kitlelerin tanısında ek katkı sağlamakta olup, özellikle geç görüntülemenin beyin lezyonlarında mutlaka yapılması gerektiğini düşünmekteyiz