Gaziantep University
Discipline

Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Gaziantep University

368

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastaları, sağlıklı kardeşleri ve sağlıklı kontrollerde serum beclin-1 ile ATG5 düzeylerinin incelenmesi

Çalışmamızda şizofreni tanılı hastalar ve hastaların sağlıklı kardeşleri ile kontrol grubu arasında otofaji adı verilen bir hücresel süreçte önemli rol oynayan Beclin-1ve Otofaji ile ilişkili 5 (Atg5) proteinlerinin düzeylerinin ölçülmesi, gruplar arasında fark olup olmadığının araştırılması ve otofajinin şizofreni etiyopatogenezindeki rolünün değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında, DSM-5 tanı kriterlerine göre şizofreni tanısı konulan 26 hasta, bu hastaların 26 sağlıklı kardeşi ve 26 kontrol dahil edilmiştir. Tüm katılımcılar için, sosyodemografik ve klinik bilgi formu doldurulmuştur. Şizofreni tanısı konulan hastalara Negatif Semptomları Değerlendirme Ölçeği (SANS), Pozitif Semptomları Değerlendirme Ölçeği (SAPS) Apati Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) ve Kısa Form-36 (SF-36) ölçeği uygulanmıştır. Katılımcıların serum Beclin-1 ve Atg5 seviyeleri, ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı ve MedCalc 19.8 paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Hasta ve kontrol grubu Beclin-1 ve Atg5 değerleri bakımından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark olduğu saptandı (her biri için p<0.05). Hasta ve sağlıklı kardeş grubu Beclin-1 ve Atg5 düzeyleri karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sağlıklı kardeş ve kontrol grubunun Beclin-1 ve Atg5 değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark vardı (p<0.05). Yapılan korelasyon analizinde hastaların Beclin-1 ile Atg5 düzeyleri arasında ilişki saptanmazken, sağlıklı kardeş grubunda pozitif yönde orta şiddette bir ilişki bulundu(r=0,488; p=0,011). Bu çalışma, bildiğimiz kadarıyla şizofreni hastaları ve sağlıklı kardeşleri arasında Beclin-1 ve Atg5 düzeyinin değerlendirildiği ilk araştırmadır. Çalışmamız şizofreni etiyolojisinde otofajinin rol oynayabileceğini ve otofajinin şizofreni hastalarının ve sağlıklı kardeşlerinde de benzer düzeyde bozuk olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Bu durumun bir endofenotipik özellik olarak yorumlanabilmesi ve Beclin1, Atg5 düzeylerinin marker olarak kullanılabilmesi için daha büyük örneklemlerde ve farklı ırkların dahil edildiği çalışmalara ihtiyaç vardır.

Atg5Beclin 1Kardeşler+4
Emine Nur Sargın
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk depresif dönemdeki hastalara uygulanan tekrarlayan transkranial manyetik stimülasyonun hastaların serum NGF, GDNF, IL-1ß düzeylerine ve bilişsel işlevlerine etkisinin araştırılması

Bu çalışmada bipolar depresyon hastalarında rTMS uygulamasının, hastaların serum NGF, GDNF, IL-1ß düzeylerine ve bilişsel işlevlerine etkisinin, bu parametrelerin birbirleriyle ve hastalıkla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya DSM-5'e göre tanı konmuş 59 Bipolar depresyon hastası ve 30 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Tüm katılımcılara Sosyodemografik veri formu, HAM-D, YMDÖ, bilişsel işlevler için İz Sürme Testi A ve B, Stroop Testi A,B,C ve D, zihin kuramı için GZOT uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllülerden; Bipolar depresyon hastalarının serum GDNF, NGF, IL-1ß düzeyleri ile karşılaştırmak amacıyla kan örneği alınmış ve bilişsel testler uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllüler TMS tedavisine dahil edilmemişlerdir. 59 bipolar depresyon tanılı katılımcı arasından, 30 kişiye aktif TMS ve 29 kişiye sham TMS uygulanmıştır. TMS protokolü, sol dorsolateral prefrontal korteks (DLPFC) üzerine uygulanan yüksek frekansta (10 Hz), %120 motor uyarı eşiği (MT) ile 3000 atım/seans şeklindedir. TMS seansları günde bir kez olmak üzere 2 haftalık bir süre boyunca toplam 10 seans şeklinde gerçekleştirilmiştir. 59 bipolar depresyon hastasına, ilk seanstan önce ve 10. Seanstan sonra bilişsel testler uygulanmıştır ve sabah saatleri 08.00 ile 10.00 arasında, gece açlık sonrasında venöz kan örnekleri alınmıştır. Katılımcılar, antidepresan tedaviyi tamamlamak amacıyla TMS seanslarına devam etmişlerdir. Aktif alan grup, 20 seans TMS tedavisi almıştır. Sham grubu ise 10 seans sham tedavisi sonrasında çalışmayı tamamlayıp, aktif tedavi almaya başlamıştır. Katılımcıların serum GDNF, NGF ve IL-1ß değerleri, Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuvarında ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Çalışmamızda, aktif tedavi alan hasta grubunda TMS sonrası GDNF ve NGF değerleri anlamlı ölçüde yüksek bulunurken, IL-1ß düzeyleri anlamlı derecede düşüktü. Bilişsel testler açısından karşılaştırıldığında, aktif tedavi alan grupta İz Sürme Testi ve Stroop Testleri ile GZO testinde istatiksel olarak anlamlı performans artışı saptanmıştır. Yapılan korelasyon analizi, TMS tedavisi sonrası serum GDNF düzeyleri ile GZOT performansındaki değişiklikler arasında orta derecede pozitif bir ilişki olduğunu ortaya koydu. Sağlıklı kontrollerle bipolar hastaların parametreleri karşılaştırıldığında, GDNF ve NGF düzeyleri sağlıklı kontrollerde daha yüksek, IL-1ß seviyeleri daha düşük bulunmuş ve tüm bilişsel işlev testlerinde sağlıklı kontrol grubunun daha yüksek bir performans sergiledikleri gözlemlenmiştir. Bildiğimiz kadarıyla, literatürde bipolar depresyon hastalarında TMS uygulaması sonrası GDNF ve NGF, IL-1ß düzeyleri ile bilişsel işlevler arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamız, TMS uygulamasının etki mekanizmasını anlamaya ve bipolar depresyon hastalarında bilişsel işlevleri düzeltmeye yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Bipolar hastalarında psikososyal işlevsellikte bozulma ile ilişkili olan sosyal bilişi düzeltmeye faydası olabileceğini düşünmekteyiz.

Bipolar bozuklukDepresyonManyetik stimulasyon+4
Seren Türkmen Mercan
Gaziantep University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda perinatal dönemde maruz kalınan müzik türlerinin davranış üzerine etkisi

Bu çalışmada, perinatal dönemde maruz kalınan müziğin, hayvanlarda anksiyete, motor koordinasyon, öğrenme, bellek ve depresyon parametreleri üzerindeki etkisi incelendi. 73 adet Wistar albino sıçanla klasik, tasavvuf, metal ve herhangi bir müdahale uygulanmayan kontrol grubu oluşturuldu. Prenatal dönemde her gün anne sıçanlara bir saat süreyle gruplarına ait müzik dinletildi. Annelere doğum yaptıktan sonra üç hafta daha yavrularıyla birlikte aynı müzikler dinletilmeye devam edildi. Yavruların sütten kesilme dönemi geldiğinde anneler çalışmadan çıkartıldı ve yavru sıçanlara sırasıyla anksiyete, motor koordinasyon, öğrenme ve bellek, depresyon testleri uygulandı. Davranış testleri bittikten sonra istatistiksel analizleri yapıldı. Hayvanlar sakrifiye edilerek prefrontal korteks, hipokampus ve serebellum bölgeleri moleküler çalışmalar için çıkartıldı. Çalışma sonunda metal müzik grubunun anksiyete ve umutsuzluk düzeylerinin düşük ancak öğrenme ve bellek becerilerinin zayıf olduğu gözlendi. Ayrıca metal müzik dinleyen yavrularda oksidatif stres düzeyinin de yüksek olduğu bulundu. Buna karşın, klasik müzik grubundaki sıçanların depresyon ve anksiyete seviyeleri yüksek iken öğrenme ve uzun süreli bellek becerileri kontrol grubuna oranla daha iyiydi. Tasavvuf müzik grubu ise depresyon ve anksiyete testlerinden yüksek skorlar alırken, kısa süreli öğrenmede başarılıydı. Bu çalışma sonunda ayrıca farklı müzik türlerinin motor koordinasyon becerisiyle ilişkisi olmadığı bulundu. Sonuç olarak, beyin gelişimi sırasında dinlenilen farklı müzik türlerinin davranış üzerinde farklı etkilerinin olduğu gözlemlendi.

AnksiyeteBellekMüzik+3
Hilal Yanık
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ülseratif kolit hastalarında oksidatif stres ve enflamatuar yanıtın psikiyatrik komorbidite ve bilişsel işlevler ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Ülseratif kolit; kolonu tutan, kronik enflamatuar bir hastalıktır. Araştırmanın amacı; ülseratif kolit hastalarında oksidatif stresi ve enflamatuar yanıtı ölçmek, eşlik edebilecek olan depresyon ile anksiyeteyi ve bilişsel bozulmaları saptamak ve bu hastalıktaki oksidatif stres ve enflamatuar yanıtın, psikiyatrik komorbidite ve bilişsel işlevler üzerindeki olası etkilerini anlamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, ülseratif kolit tanılı; 18-65 yaş aralığında olan toplam 38 hasta dahil edilmiştir. Kontrol grubu ise toplam 38 sağlıklı gönüllü bireyden oluşturulmuştur. Katılımcılara Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Envanteri ölçekleri ile nöropsikolojik testler uygulanmıştır. Katılımcılardan biyokimya tüplerine kan örnekleri alınarak IL-6, TNF-α, Total Oksidatif Stres (TOS) ve Total Antioksidan Kapasite (TAK) değerleri ölçülmüştür. Bulgular: Wisconsin Kart Eşleştirme Testi skorlarında gruplar arasında anlamlı bir farklılık; IL-6, TNF-α, TAK ve TOS değerleri ile Wisconsin Kart Eşleştirme testi skorları arasında ve Beck Anksiyete Ölçeği skorları ile Wisconsin Kart Eşleştirme Testi skorları arasında anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Araştırmamızın bulguları; ülseratif kolit hastalarında bilişsel işlevlerin sağlıklı popülasyona göre anlamlı olarak bozulmuş olduğunu ve yürütücü işlevlerdeki bu bozulmaların, enflamatuar yanıt ve oksidatif stres düzeyleri ile korelasyon gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu bulgular, ileri çalışmalarla tekrarlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Ülseratif kolit, IL-6, TNF-α, TAK, TOS, OSİ, depresyon, anksiyete, bilişsel işlevler.

BilişBiliş bozukluklarıKolit-ülseratif+3
Ali Emre Dursun
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nukleus akumbense odaklanmış ultrason uyarımının opioid bağımlılığı oluşturulmuş ratlarda opioid koşullu yer tercihi üzerindeki etkilerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Bilindiği gibi derin beyin yapılarının spesifik bir şekilde uyarılması konusunda etkili tek yöntem derin beyin stimülasyonu (DBS)'dur. Madde bağımlılığı patogenezinde merkezi öneme sahip nukleus akumbens (NA)'in DBS ile uyarılmasının morfin bağımlılığı üzerinde olumlu etkileri çok sayıda çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmada da invaziv olmayan bir yöntem olan odaklanmış ultrason aracılığı ile yine aynı bölgenin uyarılmasının koşullu yer tercihi modelinde morfinle koşullandırılmış ve sonrasında morfinle koşullandırmaya devam edilen sıçanlarda, morfine bağlı yer tercihine etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada ağırlıkları 300-490 gr arasında değişen 26 adet Sprague Dawley cinsi sıçan kullanılmıştır. Çalışma iki aşamalı olarak tasarlanmıştır. Birinci aşamada sıçanlar serum fizyolojik (SF) ve morfin grubu olarak ikiye ayrılmıştır. 14 günlük koşullanmış yer tercihi (KYT) / conditioned place preference (CPP) protokolü kullanılarak morfinin pekiştirici ve ödüllendirici etkisi değerlendirilmiştir. 3 gün ön test aşaması, 10 gün koşullandırma aşaması sürmüştür. Son gün de tercih testinde morfin arama davranışı ile ödüllendirici etkisi değerlendirilmiştir. Tüm sıçanların kalvariyumlarına cerrahi işlemle mıknastıs yerleştirilmiştir. Sonrasında ikinci aşamada, morfine koşullandırılmış morfin grubu randomize olarak sahte uyarı alan SHAM grubu ve düşük yoğunluklu odaklanmış ultrason (DYOU) / low intensity focused ultrasound (LIFU) uygulanan ultrason (US) grubu olarak ikiye ayrılmıştır. 10 günlük stimülasyon prosedürü esnasında SF grubu uyarı almamış ve serum fizyolojik enjeksiyonları uygulanarak KYT aparatında koşullandırma protokolüne devam edilmiştir. Bu süre zarfında SHAM grubu sahte ultrason uyarımı almış, US grubu ise DYOU almıştır ve iki gruba morfin ve serum fizyolojik enjeksiyonları ile koşullandırma işlemine tabi tutulmuştur. Ultrason parametrelerimiz; temel frekans: 2,8 MHz, darbe tekrarlama frekansı (DTF) / pulse repetition frequency (PRF): 250 Hz, kullanım oranı (KO) / duty cycle (DC): %50, sonifikasyon süresi (SS) / sonification duration (SD): 300 msn, gecikme (delay): 1700 msn, Isppa (spatial-peak pulse-average intensity / boyutsal tepe dalga ortalama yoğunluğu): 4.06 W/cm2, Ispta (spatial-peak temporal-average intensity / boyutsal tepe zamansal ortalama yoğunluğu): 305 mW/cm2 olarak belirlenmiştir. Stimülasyon bittikten bir gün sonra morfine koşullandırılmış ve morfin koşullandırmasına devam edilen sıçanlarda, morfin arama davranışı ile ödüllendirici etkisi değerlendirilmiştir. İstatiski değerlendirmelerde; ikiden fazla grup kıyaslamalarında non parametrik test Kruskal Wallis, alt grup analizlerinde Dunn testleri kullanılmıştır. İkili kıyaslamalarda farklı gruplar non parametrik test Man Whitney U ile, grup içi değişimler non parametrik test Wilcoxon ile yapılmıştır. Tüm testlerde 0,05 istatistiksel anlamlılık seviyesi olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmanın birinci aşamasında bütün sıçanlar ön testte yüksek anlamlılıkla siyah alanı tercih ettiler (p<0,001). Morfinin anlamlı düzeyde yer tercihi oluşturduğu görülmüştür (p<0,05). Çalışmanın ikinci aşamasında NA'e uygulanan DYOU uyarımı; morfine bağlı yer tercihi geliştirilmiş ve morfinle koşullandırmaya devam edilen US grubundaki sıçanlarda, morfine bağlı yer tercihini azaltmadı bununla beraber tercihte anlamlı artış da görülmedi. Ultrason stimülasyonu sonrası yer tercihinde US grubu ile SHAM grubu arasında anlamlı farklılık görülmedi (p>0,05). Stimülasyon sonrası ölçümde SHAM grubunda ise morfine bağlı yer tercihinde ciddi düzeyde artış oldu (p<0,05). Ultrason uyarımından önce US grubunun SF grubuna göre morfine bağlı yer tercihi anlamlı olarak yüksek iken (p<0,05), ultrason uyarımı sonrası iki grup arası anlamlı fark görülmedi (p>0,05). Sonuç: Bu çalışma DYOU uyarımının bağımlılık davranışı üzerine etkilerini inceleyen ilk çalışmadır. Bu çalışma ile ilk defa hayvanlar anestezi altında olmadan, uyanık vaziyette DYOU uyarımı aldılar. Bunun için stimülasyon esnasında hayvanları uyanıkken sabitlemek üzere tarafımızdan tasarlanmış sabitleyici aparat kullanıldı. Hayvanlarda odaklanmış ultrason çalışmalarının tamamına yakını bir gün süre ile gerçekleştirilirken, bu çalışmada ilk defa 10 gün boyunca hayvanlar ultrason uyarımı aldılar. Çalışmada DYOU uyarımı ile KYT'de morfin arama davranışı oluşturulan ve morfin ile koşullandırmaya devam edilen sıçanlarda morfin arama davranışında anlamlı artış gözlenmedi. Ancak morfin arama davranışında azalma olmadı. Ciddi sosyal bir sorun olan morfin ve diğer opioid bağımlılıklarının tedavisinde alternatif bir yöntem olarak DYOU uyarımı üzerine yeni çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Düşük Yoğunluklu Odaklanmış Ultrason, Koşullanmış Yer Tercihi, Morfin Bağımlılığı, Nöromadülasyon

BağımlılıkMorfinNarkotik bağımlılığı+3
Alperen Kılıç
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Clonınger'in mizaç ve karakter envanteri ile akıskal'ın temps-a ölçeğine göre mizaç özellikleri ile ağrı eşiği ve toleransı arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: Kalıtımla geçen ve yaşam boyu çok az oranda değişen yapısal özellikleri gösteren mizaç, başta Cloninger'in biyopsikososyal kuramı ve Akıskal'ın afektif mizaç kuramı olmak üzere birçok kuramcı tarafından açıklanmaya çalışılmıştır. Ağrının yaygın bir biyopsikososyal süreç olması itibarı ile ağrı algısının kişilikten etkileniyor olması çok muhtemeldir. Biz çalışmamızda, bireyler arasındaki ağrı algısının değişkenliğinde kişilik özelliklerinin olası rolünü açıklamayı ve kişilik özellikleri ile ağrı eşiği, toleransı ve büyüklük tahmini arasındaki ilişkileri Cloninger ve Akıskal'ın affektif mizacına göre belirlemeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ne başvuran, herhangi bir psikiyatrik hastalığı ve kronik hastalığı olmayan sağlıklı hasta yakınları ve sağlıklı hastane personeli alındı. Çalışmaya alınacak gönüllü sayısı 100 olarak belirlendi. Katılımcılara, Beck Depresyon, Beck Anksiyete, Cloninger'in mizaç ve karakter envanteri, Akıskal'ın TEMPS-A mizaç ölçeği uygulandı. Sonrasında basınçlı algometri cihazı ile ağrı eşiği ve toleransı belirlenerek, VAS uygulandı. Bulgular: Çalışmanın sonucunda ağrı toleransını erkeklerde kadınlara göre anlamlı düzeyde yüksek bulduk (p<.05). Yaş ile ağrı eşiği arasında anlamlı düzeyde aynı yönlü ve zayıf bir ilişki olduğunu gösterdik (p<.05). Ağrı eşiği ve mizaç arasındaki ilişkiye bakıldığında ağrı eşiği ile yenilik arayışı arasında anlamlı düzeyde zayıf, ters yönlü ve doğrusal bir ilişki , VAS eşik değeri ile işbirliği yapma arasındaki zayıf anlamlı ters yönlü bağlantı olduğunu tespit ettik (p<.05). Akıskal'an affektif mizaçları ile ağrı eşiğini değerlendirdiğimizde bireylerin ağrı eşikleri ile hipertimik mizaç ve ağrı toleransı ile irritabl mizaç arasında doğrusal, zayıf ve aynı yönlü ilişki olduğunu gösterdik (p<.05). Sonuç: Çalışmamızın sonucu ağrı eşiği ile mizaç ilişkisini açıklarken, daha önceki çalışmalardan farklı olarak, yenilik arayışı ve dopamin nörotransmiterinin önemine vurgu yapmaktadır. Ayrıca Akıskal'in afektif mizaçları ile ağrı ilişkisini araştıran ilk çalışma olarak literatüre katkı sağlamaktadır.

Demet Zihni Çamur
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasis hastalarında oksidatif stres ve enflamatuar yanıtın psikiyatrik komorbidite ve bilişsel işlevlerle ilişkisi

Psoriasis toplumda yaygınlığı %1-2 olan değişik klinik görünümleriyle yaygın, kronik, enflamatuar bir deri hastalığıdır. Psoriasis yaşam kalitesini diğer sistemik hastalıklar kadar etkilemesi ve eşlik eden kardiyovasküler, metabolik ve psikiyatrik komorbiditeleri ile cilde sınırlı bir hastalıktan ziyade sistemik bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Psoriasisin kronik inflamasyonla giden multisistemik bir hastalık olmasından dolayı, artan proenflamatuar sitokinlerin mikrovasküler hasar, aterogenez ve nöronal strese neden olarak hem psikiyatrik komorbiditelerle hem de kognitif bozulma ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Tüm bu varsayımlar eşliğinde, bu çalışmanın amacı psoriasis hastalarında psikiyatrik komorbidite ve nörobilişsel fonksiyonları, oksidatif stres belirteçleri olan TOS, TAS ve OSI'ini ve proenflamatuar sitokinler olan TNF-alfa ve IL- 6 düzeylerini sağlıklı kontrollerle karşılaştırmak, oksidatif stres ve enflamasyonun psoriasis hastalarındaki psikiyatrik komorbidite ve bilişsel işlevler ile ilişkisini incelemektir. Çalışmaya dermatoloji polkliniğinde psoriasis tanısı ile takip edilen toplam 37 hasta ve sosyodemografik olarak eşleştirilmiş 37 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Psoriasis grubunda serum TNF-alfa, IL-6 , TOS ve OSI düzeylerininin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında psoriasis hastalarında Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği skorları istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Bununla birlikte psoriasis hastalarında nöropsikolojik testler aracılığı ile bellek, sözel akıcılık, frontal ve dikkatle ilgili bilişsel fonksiyonları değerlendirerek kontrol grubu ile karşılaştırdığımız bu çalışmada psoriasis hastalarında öğrenme, hatırlama ve sözel akıcılık skorları ile Wisconsin kart eşleştirme testinde tamamlanan kategori sayısının kontrol grubuna kıyasla belirgin olarak daha düşük olduğu saptanmıştır. Ancak bölünmüş dikkat, işlem belleği, yürütücü işlevleri değerlendiren nörobilişsel test skorlarında psoriasis hastaları ile sağlıklı kontroller arasında belirgin bir farklılık saptanmamıştır. Aynı zamanda psoriasis hastalarındaki öğrenme, hatırlama, sözel akıcılık bilişsel alanlarındaki bozulmanın oksidatif stres, inflamasyon ve depresyon, anksiyete düzeyleri ile ilişkili olmadığı tespit edilmiştir. Psoriasis hastalarındaki nörobilişsel bozulmanın altta yatan mekanizmalarını aydınlatmaya yönelik daha geniş örneklem büyüklüğünden oluşan ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Tuğba Kocacenk
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tedavi almamış ilk atak majör depresif bozukluğu olan hastalarda ve sağlıklı bireylerde zaman algısı, zaman aralığı değerlendirme yetenekleri ve yürütücü işlevlerin karşılaştırılması

Giriş: Tanı rehberlerinde zamanın akışı hızıyla ilgili tanısal bir kriter olmasa da, majör depresif bozukluk (MDB) hastaları zamanın akışının yavaşladığından sıklıkla yakınırlar. Öznel zaman algısındaki yavaşlamanın yanı sıra, zaman aralığı değerlendirme yetenekleri açısından da MDB'ta bazı farklılıklar olduğu raporlanmıştır. Bu değişikliklerin, hastaların içsel saat fonksiyonlarının etkilenmesiyle bağlantılı olabileceği ileri sürülmektedir. Bazı yazarlar MDB'ta öznel zaman algısı ile zamanlama yetenekleri değişikliklerindeki değişiklikler arasında bir ilişki olabileceği öne sürmüştür. Ancak bu konuyla ilgili çelişkili veriler mevcuttur. MDB hastalarında yapılan zaman algısı ve zaman aralığı değerlendirme yeteneklerini inceleyen çalışmalarda metodolojik heterojeniteden kaynaklandığı öne sürülen tartışmalı sonuçlar elde edilmiştir. Ayrıca çalışmalarda psikiyatrik bozukluk sürecinin neden olabileceği bilişsel işlevlerdeki gerilemenin ve tedavinin içsel saate olan etkisi göz ardı edilmiştir. Biz çalışmamızda ilaç kullanmayan ve ilk depresif atağını geçiren hastaları tercih ederek bu karıştırıcı etkenleri en aza indirmeye çalıştık. Ayrıca anksiyete ve dürtüsellik seviyeleri ile yürütücü işlevlerin zaman algısı üzerindeki etkisini de araştırdık. Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Sağlık Uygulama Ve Araştırma Merkezi psikiyatri polikliniğine başvuran, ek psikiyatrik ve tıbbi tanısı olmayan, tedavi almayan ilk atak 50 MDB tanılı hasta ve hastalarla yaş, cinsiyet ve eğitim seviyesi olarak eşleştirilmiş 50 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Her katılımcı Sosyodemografik Veri Formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 Kısa Formunu (BDÖ11 KF) doldurduktan sonra Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET) ve 1 s, 3 s, 6 s, 12 s ve 15 s için zaman üretimi görevini tamamladı. Hasta grubuna, ek olarak, Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ), Hamilton Anksiyete Ölçeği (HAÖ) uygulandı. Katılımcıların zamanı algılama hızlarını tespit etmek için Görsel Analog Skala (GAS)'dan yararlanıldı. Bulgular: Çalışmamızda GAS skorlarında MDB grubunun kontrollere göre zamanın akış hızını daha yavaş tecrübe ettiği bulunmuştur (p<0.001). Zaman üretimi görevinde, MDB grubunun kontrol grubuna göre 3, 6, 12, 15 s'lik süre aralıklarında daha isabetsiz olduğu (sırasıyla p=0.013, p=0.004, p=0.004, p=0.004), 1 s'lik görevde ise düşük üretim yaptığı saptanmıştır (p=0.001). Sağlıklı bireyler öznel zaman algısı hızlandıkça daha kısa süreler üretmişlerdir (3, 6, 12, 15 s için sırasıyla p=0.036, p=0.12, p=0.026, p=0.050). Buna benzer bir ilişki MDB grubunda görülmemiştir. MDB grubunda yüksek HDÖ, HAÖ somatik ve HAÖ toplam skorlarının öznel zaman algısındaki yavaşlamayla ilişkili olduğu bulunmuştur (sırasıyla p<0.001, p=0.011, p=0.013). WKET skor ortalamaları karşılaştırıldığında ilk kategoriyi tamamlamada kullanılan deneme sayısında hasta grubunun daha başarısız olduğu görülmüştür (p=0.035). BDÖ-11 KF ortalamaları karşılaştırıldığında MDB grubunun motor ve toplam dürtüsellik skorlarının anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur (sırasıyla p<0.001, p=0.025). Sonuç: Bulgularımız MDB hastalarında görülen zaman akışının yavaşlaması fenomenini desteklemektedir. Öznel zaman algısı ile zaman aralığı değerlendirme yetenekleri arasında ilişki bulunmaması, bu iki kavramın farklı beyin bölgelerinde temsil edildiği anlamına gelebilir. Bunun yanı sıra zaman algısından sorumlu düzeneklerin netleşmesi ve zaman algısı bozukluklarına yönelik çalışmalar, MDB ve ilişkili belirtilerin açıklanmasına katkıda bulunabilir. Zaman algısının klinik ölçeklerde sorgulanması depresyonun şiddetinin saptanması için yararlı olabilir.

Aralık zamanlamaBilişDepresif bozukluk+6
Ali Barlas Koçak
Bezmialem Vakıf University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Septoplasti ameliyatı öncesi ve sonrasında koku algısındaki değişimlerin mizaç ve karakter özellikleri ile ilişkisinin incelenmesi

Giriş: Koku, koku alma duyusu ile algılanabilen, genelde çok küçük konsantrasyonda havada çözünmüş olarak bulunan kimyasal maddelerden her biridir. Koku duyusu Hayvan çalışmalarına uygun olmayışı ve insanlarda hayvanlara oranla daha az gelişmiş olması nedeniyle beş duyu içinde belki de üzerinde en az çalışılanı ve en az anlaşılanıdır. Standart ve objektif test yöntemleri gerektirdiğinden koku duyusunu değerlendirmek oldukça güçtür ve hatalı yorumlamalara açıktır. Koku duyusu, multidisipliner ele alınan, insanda duyu özellikleri ve kapasitesinin epidemiyolojik araştırmalarda daha detaylı irdelenmesi gerektiği vurgulanan, yaşamsal işlevlere sahip bir duyudur. Araştırmamızın amacı, septum deviasyonu nedeniyle septoplasti ameliyatına alınan hastaların ameliyat öncesi koku algısının koku testleri vasıtasıyla ölçülmesi, 12 haftalık iyileşme sürecinden sonra koku testlerinin tekrarlanması ile, ameliyat olmuş kişilerin koku algısının mizaç ve karakter özellikleri ile ilişkisini incelemektir. Metot: Çalışmamız, Bezmialem Vakıf Üniversitesi sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları servisince uygulanan fizik muayene sonuçlarına göre septoplasti ameliyatı için uygun olduğu tıbbi kanaatine varılan 100 kişilik hasta grubunu kapsadı. Çalışmayı kabul eden hastalara, ameliyattan önce ve 12 hafta sonra KBB servisinde görevli bir hekim tarafından,koku algısı ile ilgili testler [Connecticut Chemosensory Clinical Research Center Test (CCCRC), Butanol-9] ve psikiyatri servisinde görevli bir hekim tarafından, ameilyat öncesinde bazı psikolojik testler ve ölçekler [DSM IV-TR eksen-1 bozuklukları için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID),Temperament and Character Inventory (TCI), Temperament Evaluation of Memphis, Pisa, Paris, San Diego Autoquestionaire (TEMPS-A)] uygulandı. Bulgular: Cinsiyetler arasında yer fıstığı koku algı değişimi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark vardır (p=0,020). Kadınlarda koku algısı evetten hayıra dönenler fazla iken, erkeklerde koku algısı hayırdan evete dönenler anlamlı şekilde fazladır. iv Vakaların post-op kahve koku algılama durumlarının mizaç/karakter özellikleri ile ilişkisi incelenmiştir. Kahve kokusunu algılayan ve algılamayanlar arasında sadece hipertimik mizaç/karakter açısından anlamlı fark bulunmuştur.( p=0,037) Vakaların post op naftalin ve tarçın gibi uyarıcı kokuların koku algılama durumlarının mizaç/karakter özellikleri ile ilişkisi incelenmiştir. TCI NS toplam puanı ile depresif ve hipertimik mizaç/karakter puanları açısından anlamlı fark bulunmuştur. (p=0,019) Vakaların post op sabun ve pudra kokusunu algılamada anlamlı fark bulunmuştur. Sabun kokusunu algılayan ve algılamayanlar arasında TCI RD toplam ve TCI C toplam puanları açısından anlamlı fark bulunmuştur. Sabun kokusunu algılayanların TCI RD toplam (p=0,001) ve TCI C toplam (p=0,046) puanları kokuyu algılamayanlara göre daha yüksektir. Sonuç: Bulgularımız koku algısının karakter mizaç özellikleri ile ilişkili olduğunu desteklemektedir. Pudra ve sabun gibi nötr kokuların ameliyat sonrası algılanmasındaki TCI alt ölçekleri ile bağlantılı olarak değişimlerini örneklemin kesitesel değerlendirilmesi ile ilişkilendire biliriz. Kahve, naftalin ve tarçın gibi uyarıcı nitelikte olduğu değerlendirilen kokular hipertimik mizaç özelliği olan bireyler tarafından daha hassas bir biçimde algılanıyor görünmektedi.Bunun yanı sıra koku algısından sorumlu bölgelerin netleşmesi ve koku algısının farklı oluşunun karakter mizaç özellikleri ile birlikte elealınması ve buna yönelik çalışmaların yapılması, ameliyat sonrasındaki dönemde hasta memnuniyeti ve koku algısının farklılıklarının açıklanmasına katkıda bulunabilir. Koku algısının mizaç ve karakter ölçekleri ile birlikte sorgulanması koku algısı değişimlerinin saptanması için yararlı olabilir.

Cerrahi-kulak-burun-boğazKarakterKoku duyusu+5
Aynur Nabı
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozuklukta optik koherens tomografi ve difüzyon tensor görüntüleme bulgularının ilişkisinin araştırılması

Giriş: Bipolar bozukluk (BB) hastalarında beyin görüntüleme çalışmalarında bulunan gri ve beyaz cevherde bulunan bulgular hastalığın patofizyolojinde rol oynayan nörodejeneratif süreçleri desteklemektedir. Beyin görüntüleme tekniklerinde düşük görüntü çözünürlüğü, maliyet, hasta yükü gibi sınırlamalar araştırmacıları beyin patolojisinin belirteçlerini tanımlamak için yüksek çözünürlüklü, kolay uygulanabilen ve invazif olmayan bir retina görüntüleme aracı olan optik koherens tomografiyi (OKT) kullanmaya yönlendirmiştir. OKT ile sınırlı sayıda çalışmada bipolar bozukluk hastalarında sağlıklı kontrollere kıyasla retinal katmanlarda incelme olduğu saptanmış ve bu bulguların santral sinir sistemindeki yıkımı temsil edebileceği öne sürülmüştür. Bu çalışmada Bipolar hastalarda OKT bulgularının ayrıntılı bir analizini ve difüzyon tensor görüntüleme (DTG) parametreleriyle ilişkilerini inceleyerek potansiyel biyobelirteçleri saptamayı hedefledik. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre bipolar bozukluk tanısı almış 50 hasta, yaş ve cinsiyet bakımından bu hastalarla eşleşmiş 50 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) uygulanmıştır. OKT aracılığıyla katılımcıların tam kat retina analizi gerçekleştirilerek makula, koroid (CH) ve total retina kalınlığı (RET) ölçümleri yanı sıra tüm retina katmanları Retina sinir lifi tabakası (RNFL), Ganglion hücre tabakası (GCL), İç pleksiform tabaka (IPL), iç nükleer tabaka (INL) , dış plexiform tabaka (OPL), dış nükleer tabaka (ONL), Retina pigment epiteli (RPE), iç retina katmanı (IRL), dış retina katmanı (ORL), fotoreseptör tabaka (PHRS) ölçülerek her bir katman için santral (S), nazal (N), temporal (T), üst (U), alt (D) kadranlar ayrı ayrı değerlendirildi. DTG ile Elde edilen görüntülerden VentroLateral Preoptik Nukleus (VLPN), Olivary Pretektal nukleus (OPN), suprakiazmatik nukleus (SCN), Retinal hipotalamik trakt (RHT), Hipotalamus, Superior longutidunal fasikül (SLF), ınferior Longutidunal fasikül (ILF), Korpus Kallosum (corpus / splenium / Genu), Cingulum, Unsinat fasikül (UF) ve optik radyasyodan (OR) için FA/ADC/MD/RD değerlerinde ölçümler alındı. Bulgular: Çalışmamızda hasta grup ile kontrol grubu arasında GCL, INL ve OPL kalınlıklarında fark saptanmadı. Sağ makula, CH, CH (N/T/ortalama), RET (S/U), RNFL-S, IPL (S/D), ONL (T/S), RPE (U/D), IRL-S, ORL (T/S/N/U/D), PHRS (T/S/U) ölçümlerinde hasta grupta anlamlı olarak ince olduğu saptanmıştır (p0,05). DTG parametrelerinde ise hasta grupta hipotalamus, SLF, KK corpus ve splenium, ILF FA ölçümlerinde daha düşük olduğu saptanırken RHT ve KK spleniumda ADC/mD/RD ölçümleri anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p0,05). Retinal parametreler ile DTG parametrelerinin korelasyonunda IPL-D ile ORL-N kadranları KK splenium ve corpus FA ile korelasyon gösterirken, ORL-U kadran ile KK Genu FA arasında anlamlı korelasyon saptandı. Sonuç: Çalışmamızda Bipolar bozukluk hastalarında literatürün aksine retinal katmanlarda yaygın bir incelme saptanmıştır. Özellikle ORL ve PHRS tabakalarında incelme ilk kez gösterilmiştir. DTG bulgularımızda literatürle uyumlu olarak çeşitli beyaz cevher yolaklarında meydana gelen nörodejenerasyonu desteklemeksine ek olarak RHT'da ADC/mD/RD artışı göstermiştir. Çalışmamız Bipolar bozukluk hastalarında retinal katman kalınlıklarının DTG parmetreleriyle korelasyonunu inceleyen ilk çalışmadır. Bulgularımız OKT parametrelerinin santral nörodejenerasyonu yansıttığı varsayımını desteklemektedir. Nöropsikiyatride retina değişiklikleri üzerine yapılacak boylamsal ve farklı hasta grupları ile karşılaştırmalı araştırmalar ile bu verilere yeni analiz yöntemlerinin uygulanması, retina değişkenlerinin biyobelirteç geliştirme yönünde öngörücü analitik değerlerini artırarak klinik ve bilimsel keşfi hızlandırmak için fayda sağlayacaktır.

Bipolar bozuklukDifüzyon tensör görüntülemeNörodejeneratif hastalıklar+2
Nafiye Selcan Önür Yıldırım
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluğun farklı dönemlerinde serum nörofilament hafif zincir, serum oligoklonal band ve inflamatuar belirteç düzeylerinin bilişsel işlevlerle ilişkisi

Giriş: Çalışmamızda bipolar bozukluk tanısı almış hastalarda nöroinflamatuar ve nörodejeneratif parametrelerin (nörofilament hafif zincir (NfL), serum oligoklonal band (OKB), hücre içi sitokinler (TNF-α, IL-1β, IL-6)) hastalığın farklı dönemlerindeki düzeylerinin ve bu nörobiyolojik parametreler ile yürütücü işlevler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız prospektif eşleştirilmiş vaka-kontrol çalışması olarak planlanmıştır. Ekim 2019- Ocak 2021 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran, DSM-5 kriterlerine göre Bipolar Bozukluk tanısı konulmuş 46 hasta (16 depresyon, 15 hipomani, 15 remisyon) ve 30 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 76 katılımcı dahil edilmiştir. Çalışmadaki tüm katılımcılara Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) ve Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçekleri (HDDÖ) uygulanmıştır. Hastalarla klinik görüşme yapılmış, ölçekler ve nörobilişsel testler uygulanmış ve sonrasında nöroinflamasyonla ilişkili parametreleri (NfL, OKB, hücre içi sitokinler (TNF-α, IL-1β, IL-6)) ölçmek için kan alınmıştır. Yürütücü işlevler Wisconsin kart eşleme testi (WKET) ve Stroop testleri ile incelenmiş, nörobiyolojik parametrelerin hastalık dönemleri ve yürütücü işlevler ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda IL-1β, IL-6, TNF-α gibi proinflamatuar belirteçlerin ve NfL, OKB düzeylerinin bipolar bozukluk hasta grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<.001). IL-1β, IL-6, TNF-α, NfL ve OKB düzeylerinde bipolar bozukluğun farklı dönemlerindeki alt gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0.05). BB grupları kontrollerle karşılaştırıldığında, stroop testi tüm alt kategorilerinde toplam tamamlama sürelerinde istatistiksel olarak anlamlılık gösterecek düzeyde uzama mevcuttu. Yaş artışı ile stroop 2, stroop 3 ve stroop 4 tamamlama sürelerinin uzamasının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olması (sırasıyla; p=.029, p=.045, p=.011) ve hastalığın başlangıç yaşı arttıkça stroop 2 ve stroop 5 tamamlanma sürelerinin uzaması dışında (p=.039, p=.042) hastalık süresi, hastalık süresince geçirilen atak sayısı ile stroop testi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. WKET toplam doğru sayısı değerlendirildiğinde hem depresyondaki hem remisyondaki hastaların, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha kötü performans gösterdikleri belirlendi (p=.012, p=.015). WKET tamamlanan kategori sayısında depresyondaki hastaların kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha kötü performans gösterdikleri saptandı (p=.001). Geçirilen depresif atak sayısı arttıkça hastaların yineleyici tepki düzeyinde artış olduğu tespit edildi ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=.061). IL-6 düzeyi azaldıkça stroop 1, stroop 2 ve stroop 5 tamamlanma sürelerinde bozulma olduğu belirlendi (p<0.05). IL-1β, TNF-α, NfL ve OKB düzeyleri ile stroop testi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. IL-1β düzeyi ile WKET 1. kategoriyi tamamlama arasında negatif korelasyon mevcuttu. Diğer biyokimyasal parametreler ve WKET alt kategorileri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Yalnızca lityum, yalnızca valproik asit veya yalnızca antipsikotik kullanan hastalar arasında stroop testinde ve WKET toplam yanlış sayısı dışında tüm alt kategorilerde istatistiksel olarak anlamlılık gösterecek düzeyde farklılık saptandı (p<0.05). İkili karşılaştırmalarda, yalnızca antipsikotik kullanan hastalarda stroop 1 toplam süresi ve stroop 3 toplam süresinin uzadığı; antipsikotik ve valproik asit kullanan hastalarda WKET tamamlanan kategori sayısında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlılık gösterecek düzeyde daha az olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamızdan elde ettiğimiz bu bulgular, bipolar bozukluk tanılı hastalarda hücre içi sitokin, NfL ve OKB düzeylerinin sağlıklı kontrollerden daha yüksek olduğunu göstermektedir. Ayrıca bipolar bozukluk tanılı hastaların yürütücü işlevlerinde kontrol grubuna göre bozulma olduğu, IL6 ve IL-1β düzeylerinin bilişsel işlevlerde bozulma ile ilişkili olduğu belirlendi. Buradan yola çıkarak, ölçülen bu biyokimyasal parametrelerin düzeyi bipolar bozukluk tanısı alan hastaların bilişsel işlevlerini değerlendirmemiz konusunda yardımcı olabilir. Bu konuda daha geniş örneklemlerde, ileri çalışmaların yapılması gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Bipolar Bozukluk, nöroinflamasyon, nörodejenerasyon, yürütücü işlevler

Bipolar bozuklukBiyobelirteçlerNörofilament hafif zincirleri+4
Aıse Tangılntız
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozuklukta bağırsak geçirgenliği biyobelirteçleri ile bilişsel işlevlerin ilişkisi

Bipolar Bozuklukta Bağırsak Geçirgenliği Biyobelirteçleri İle Bilişsel İşlevlerin İlişkisi Giriş: Çalışmalar, bipolar bozukluğu olan hastaların hem hastalığın akut döneminde hem de remisyon döneminde bilişsel eksiklikleri yaşadıklarını göstermektedir. Gastrointestinal patolojiler, psikiyatrik bozuklukların uzun süreli komorbiditeleridir ve bağırsak ve beyin fizyolojilerinin birbirine bağlı olduğunu çalışmalar desteklemektedir. Erişkin dönemde değişen bağırsak mikrobiyotası intestinal geçirgenlikte artışa neden olarak intestinal bariyerin fonksiyonunu bozabilir.Bağırsak florasındaki bozukluğun (disbiyozis) beyin bariyerinin geçirgenliğini de bozabileceği gösterilmiştir. Probiyotiklerin bağırsak mikrobiyatasını düzenleyerek kognitif işlevlerde olumlu gelişmeler sağladığına, demans hastalarında mikrobiyal disbiyozisizin kognitif yıkım sürecinde bir etken olabileceğine dair çalışmalar bulunmaktadır. Bağırsak geçirgenliği, kan plazmasında, zonulin ve bağırsak yağ asidi bağlayıcı proteini (I-FABP) ölçülerek belirlenebilir. Zonulinin duodenum ve ince bağırsak hücreleri arasında sıkı kavşak sökülmesini indüklediği gösterilmiştir bu durum artan geçirgenlik ile sonuçlanır. Zonulin, hem bağırsak hem de kan-beyin bariyerinde geçirgenliği düzenleyen hücre içi sıkı bağlantıların önemli modülatörlerindendir. Bağırsak bütünlüğünün bir başka potansiyel belirteci de FABP2 olarak da bilinen I-FABP'dir. Bu sitoplazmik protein ince bağırsağın enterositlerinde bulunur ve yüksek seviyeler enterosit hasarını gösterir. Çalışmamızda, bipolar bozukluk hastalarının bağırsak geçirgenliği biyobelirteçleri olarak çalışmayı planladığımız zonulin ve I-FABP düzeylerinin, bilişsel işlevlerle olan ilişkisini, sağlıklı kontrollerle karşılaştırarak araştırmak hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre bipolar bozukluk tanısı almış 40 hasta, yaş ve cinsiyet bakımından bu hastalarla eşleşmiş 40 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara Sosyo-Demografik Veri Formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği, Young Mani Derecelendirme Ölçeği, Stroop Testi, İz Sürme Testi, Öktem Sözel Bellek Süreçleri Testi(SBST), Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET), Sayı Menzili Testleri uygulanmıştır. Katılımcılardan Zonulin ve Bağırsak Yağ Asidi Bağlayıcı Proteini (I-FABP) yanında, hastaların genel metabolik durumlarını belirleyebilmek için ve olası bir sistemikenfeksiyonu gösterebilmek için glukoz, trigliserid, HDL-kolesterol, CRP düzeyleri bakılmıştır. Bu amaçla katılımcılardan psikiyatri kliniğinde görevli bir hemşire tarafından 08.00-10.00 saatleri arasında açlık kan örneği alınmıştır. Bu kan örnekleri Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi biyokimya laboratuvarında değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda Zonulin ve I-FABP düzeyleri, hasta grubunda kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur( p< .001).Hasta grubunda Stroop 1. ,2. ,3. ,4. ve 5. Kartı tamamlama sürelerinin ve Stroop İnterferans Süresinin kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır ( p< .001). Hasta grubu kontrol grubuna göre hem İz sürme A formunu hem de İz Sürme B formunu anlamlı derece de daha uzun sürede tamamlamışlardır ( p< .001).Hasta grubunda ve kontrol grubunda İz sürme A formu ve İz sürme B formunda hata sayıları arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (sırasıyla p= .98, p= .06).Öktem Sözel Bellek Süreçleri Testinde hastaların anlık bellek, öğrenme puanı, en yüksek öğrenme, kendiliğinden hatırlama ve toplam hatırlama puanları kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken, tanıma ve yanlış tanıma puanları daha yüksek saptanmıştır. Hasta grubunda kontrol grubuna göre toplam yanlış, perseveratif tepki, perseveratif hata ve perseveratif hata yüzdesi anlamlı ölçüde daha yüksek saptanırken, toplam doğru sayısı, tamamlanan kategori sayısı ise anlamlı ölçüde daha düşük saptanmıştır. Hasta grubunda kontrol grubuna göre ileri sayı menzili ve geri sayı menzili testi puanları istatistiki olarak anlamlı ölçüde daha düşük saptanmıştır. Hastalık süresi ile Zonulin düzeyleri arasında pozitif bir korelasyon saptanmıştır. Manik atak sayısı ile Zonulin ve I-FABP düzeyleri arasında da pozitif bir korelasyon olduğu dikkat çekmektedir. Hastaların Zonulin düzeyleri ile Stroop Testi 3.Kart Süre, 4.Kart Süre, 5.Kart Süre ve Stroop İnterferans Etkisi süreleri arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır(sırasıyla r= .59 p= .01, r= .49 p= .01, r= .58 p< .001, r= .46 p< .001).Hastaların Zonulin düzeyleri ile İz Sürme Testi B formunu tamamlama süreleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır(r= .78 p= .01). Hastaların Zonulin düzeyleri ile SBST Öğrenme Puanı, En Yüksek Öğrenme, Kendiliğinden Hatırlama, Toplam Hatırlama puanları arasında ters bir ilişki saptanırken, Tanıma puanı ile arasında pozitif bir korelesyon olduğu dikkat çekmektedir(sırasıyla r= -.305 p= .05, r= -.381 p= .01, r=-.416 p< .001, r=-.354 p=.02, r=.423 p< .001). Hastaların Zonulin ve I-FABP düzeyleri ile Wisconsin Kart Eşleme Testi parametreleri ve sayı menzili testi parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Kontrol grubunun stroop Testi Puanları ile Zonulin ve I-FABP düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Kontrol grubunun Zonulin düzeyleri ile İz Sürme testi A formunu tamamlama süreleri arasında pozitif bir korelasyon dikkat çekmektedir( r= .360 p= .02).Kontrol grubunun Zonulin düzeyleri ile SBST Öğrenme Puanları arasında pozitif bir korelasyon gözlenmekteyken, IFABP düzeyleri ile Anlık Bellek puanları arasında ters bir korelasyon göze çarpmaktadır(sırasıyla r= .314 p= .05, r=-.321 p=04).Kontrol grubunun Zonulin düzeyleri ile WKET Perseveratif Hata Sayıları ile arasında pozitif bir korelesyon olduğu dikkat çekmektedir( r=.347 p=.03).Kontrol Grubunun Zonulin ve I-FABP düzeyleri ile İleri Sayı Menzili ve Geri Sayı Menzili Test Puanları arasında İstatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Zonulinin ince bağırsak ve duodenumda sıkı bağlantıların gevşemesine neden olarak bağırsak geçirgenliğini artırdığı bilinmektedir. I-FABP ise ince bağırsakların enterositlerinde bulunmaktadır. Bağırsak duvar bütünlüğünün değişmesi ile enterosit yıkımı artacak plazma da I-FABP seviyesi yükselecektir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlara göre bipolar bozuklukta sağlıklı kontrollere göre bağırsak geçirgenliği parametrelerinde, Zonulin ve I-FABP düzeylerinde artış olduğu saptanmıştır. Aynı zamanda çalışmamızda hasta grubunun sağlıklı kontrollere göre kognitif testlerde daha düşük performans gösterdikleri saptanmıştır. Bağırsaktaki mikrobiyal disbiyozisin kan beyin bariyerine etki ettiği ve kognitif yıkım sürecine katkıda bulunabileceği hipotezini test etmek amacıyla kognitif testler ve Zonulin ve I-FABP düzeyleri arasındaki korelasyonlar incelenmiş, Zonulin seviyeleri ile dikkat, bellek gibi bilişsel işlevleri değerlendiren testler arasında pozitif korelasyonlar saptanmıştır. Artan Zonulin düzeyinin bağırsak geçirgenliğinde artışa neden olmasının yanı sıra bilişsel yıkımda da etkili olduğu sonucu ortaya konulmuştur. Anahtar kelimeler: Bipolar bozukluk, bağırsak geçirgenliği, bilişsel işlevler

Bağırsak geçirgenliğiBağırsaklarBiliş+3
Fatma Büşra Parlakkaya Yıldız
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dirençli obsesif kompulsif bozukluk hastalarında beyin kaynaklı nörotrofik faktör ve sitokin düzeylerinin prognostik değerleri

Giriş: Çalışmamızda DSM-5 tanı kriterlerine göre tanı alan tam remisyon sağlanamayan tedaviye dirençli obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastalarında, tedavinin başlangıcından beri tek ilaçla (seratonin geri alım inhibitörü) tama yakın iyilik hali sağlanan OKB hastalarında, henüz tedavi başlanmamış veya son 6 aydır tedavi kullanmayan ilaçsız OKB hastalarında, benzer sosyo-demografik özelliklere sahip hiçbir kronik ve psikiyatrik hastalığı olmayan sağlıklı gönüllülerde BDNF ve IL-1, IL-2, TNF-alfa, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin karşılaştırarak hastalığın seyri ve klinik özellikleri ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Psikiyatri polikliniğine başvuran 18-64 yaş arası kişilerden 4 çalışma grubu oluşturulmuştur. Bu gruplar: klinik değerlendirmede OKB tanısı alan ve en az altı aylık tedavi gören (en az altı hafta aralıklarla iki seratonin geri alım inhibitörü (SGİ) ve/ ve ya klomipramin tedavisi kullanan, antipsikotik ve /veya duygudurum düzenleyici eklenen ancak semptomlarda tam remisyon sağlanamayan) tedaviye dirençli 25 OKB hastası (1.grup); tedavinin başlangıcından beri tek ilaçla (SGİ) tama yakın remisyon hali sağlanan 25 OKB hastası (2.grup), henüz tedavi başlanmamış veya son 6 aydır ilaç kullanmayan ilaçsız 25 OKB hastası (3.grup), benzer sosyo-demografik özelliklere sahip hiçbir kronik hastalığı olmayan 25 sağlıklı gönüllüler (4.grup) olarak oluşturulmuştur. Seçilen tüm hastalara ve sağlıklı gönüllülere onam formu okutulup imzalatılmış ve araştırmacı tarafından Sosyodemografik form, Yale Brown Obsesif Kompulsif Bozukluk Ölçeği, Maudsley Obsesif Kompulsif Bozukluk Ölçeği, Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin tümünün gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık gösterdiği bulundu (p=0,001). Kontrol grubundaki bireylerde gözlenen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzeylerinin ortalamalarının, hafif belirtili, dirençli ve ilaçsız bireylerde gözlenen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzey ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu görüldü. Aynı zamanda hafif düzeydeki bireylerin IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 değerleri ağır dirençli ve ilaçsız hastalarda gözlenen değerlere göre anlamlı düzeyde düşük; ilaçsız hastalarda görülen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzeyleri diğer gruplara kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek düzeyde görüldü. BDNF değerlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklara rastlandı (p=0,001). Kontrol grubundaki bireylerde gözlenen BDNF ortalamalarının, hafif, ağır dirençli ve ilaçsız bireylerde gözlenen BDNF ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük düzeyde olduğu görüldü. Hafif düzeydekilerin BDNF değerleri ağır dirençli ve ilaçsızdakilerde gözlenenlere göre anlamlı düzeyde düşük iken ilaçsız hastalarda görülen BDNF değerleri diğer gruplara kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek düzeyde saptandı. Bu veriler ışığında, hastalık şiddeti ile biyokimyasal belirteçlerin korelasyonu, gelecekte yapılacak araştırmalara yön verebileceği düşünülmektedir. Bu bulgularla nöroinflamasyon ve nörodejeneratif parametrelerin OKB'nin tanı ve takibinde kullanılabilirliği açısından önemli birer biyokimyasal parametre olabileceği düşünülmektedir. Sonuç: OKB gelişiminde ve seyrinde rol oynayan çeşitli patofizyolojik mekanizmaların anlaşılmasının, OKB'nin tedavisinde yeni farmakolojik yaklaşımların geliştirilebilmesine katkı sağlayabileceği düşünülmüştür. Ayrıca riskli bireylerin önceden belirlenip koruyucu önlemler alınması da mümkün olabilmektedir. Bu sayede pahalı, zaman isteyen yöntemler yerine daha pratik ve ucuz ölçüm araçları ile riskler ortaya konabilecektir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar OKB patofizyolojisinde nöroinflamasyona ve noörodejenerasyona dikkat çekmektedir. Gruplar arası farklılıkların beden kitle indeksi, sigara, alkol, madde kullanımı, kronik hastalıklar gibi karıştırıcı faktörlerin etkilerinden bağımsız olarak ortaya konması çalışmanın güçlü taraflarından biridir. Çalışmada baktığımız BDNF ve IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin OKB patogenezinde önemli adaylar olduğu görülmekte olup, klinikle ve hastalık şiddeti ile ilişkisine dair araştırmalar devam etmektedir. Bu parametreler riskli bireylerin değerlendirilmesinde klinik görüşmenin yanında tanıya yardımcı araçlar olarak akla gelebilir. Bu bulgularla nöroinflamasyon ve nörodejeneratif parametrelerin OKB'nin tanı ve takibinde kullanılabilirliği açısından önemli birer biyokimyasal parametre olabileceği düşünülmektedir. Bildiğimiz kadarıyla, çalışmamız farklı hastalık şiddetlerine sahip grupları karşılaştırması yönünden literatürdeki ilk çalışmadır. Bu bulgular ışığında; OKB ile inflamasyon belirteçlerinin ilişkisini araştırmak amacıyla, çalışma modellemelerinin doğru ve kapsamlı kurulduğu, örneklem büyüklüğünün yeterli olduğu, kliniği değiştirebilecek tüm faktörlerin değerlendirildiği çalışmalara ihtiyaç vardır. Sonuç olarak, çalışmamızda inflamasyon belirteçleri ile OKB arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmış olsa da bu belirteçlerin rutin klinik kullanıma girebilmesi için çok sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.

Obsessif kompülsif bozuklukPrognozSerotonin geri alım inhibitörleri+2
Shafıga Mursalova
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Melatoninin major depresif bozukluk tedavisinde prognostik değeri

Giriş: Çalışmamızda majör depresif bozukluk (MDB) tanısı almış hastalarda antidepresan tedavisi başlandıktan 48 saat sonraki plazma melatonin (MLT) düzeyi ile antidepresan tedavinin 8. haftasındaki yanıtı ve bilişsel işlevlerdeki değişiklik ile korelasyonu tespit etmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız kesitsel prospektif eşleştirilmiş vaka-kontrol çalışması olarak planlanmıştır. Ocak 2021 – Ocak 2022 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran, DSM-V kriterlerine göre Majör Depresif Bozukluk tanısı konulmuş 50 hasta ve 50 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 100 katılımcı dahil edilmiştir. Çalışmadaki tüm katılımcılara Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Hamilton Anksiyete Değerelendirme Ölçeği (HADÖ), Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği (PUKİ) ve Wisconsin Kart Eşleşme Testi (WKET) uygulanmıştır. Hastalarla klinik görüşme yapılmış, ölçekler ve nörobilişsel test uygulanmış ve melatonin (MLT) düzeyini ölçmek için kan örnekleri alınmıştır. Antidepresan tedaviden 48 saat sonra plazma melatonin düzeyi ölçülmüş ve antidepresan tedavinin 8.haftasında yanıtın ve yürütücü işlevlerdeki değişiklik ile ilişki değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda antidepresan tedavinin 8.haftasında hem 20mg grupta hem de 40mg grupta HDDÖ skorlarında anlamlı düzeyde azalma görüldü (p=0,001; p=0,002). Ancak sadece 20mg grupta olan hastaların antidepresan tedavinin 8.haftasında PUKİ skorları anlamlı düzeyde azalma görüldü (p=0,006), benzer şekilde de 20mg grup hastaların daha fazla WKET parametrelerinde anlamlı düzeyde azalma/artma saptandı (p<0.05). Çoğu çalışmaların sonuçlarından farklı olarak tedavi almamış hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre sabah MLT düzeyinin anlamlı yüksek olduğu görüldü (p=0.001). Tedavi öncesi MLT düzeyi 40mg grupta olan hastalarda 20mg grupta olan hastalara kıyasla anlamlı düzeyde düşük olduğu tespit edildi (p<0,05). Benzer düzeyde fark 48 saatte de saptandı yani 20mg grup ve 40mg grup hastaların MLT düzeyi 48 saatte anlamlı düzeyde arttı, ancak bu artış 20mg gruptaki hastalarda (p=0,004) daha fazla oldu. Sonuç: Çalışmamızdan elde ettiğimiz bu bulgular kanda MLT düzeyinin artması antidepresan tedaviye yanıtı öngörebileceğini düşünmekteyiz. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular MLT'nin MDB tanısı alan hastaların takip ve tedavilerinde kullanılabilirliği açısından önemli bir biyokimyasal belirteç olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Majör Depresif Bozukluk, melatonin, yürütücü işlevler, fluoksetin

Depresif bozukluk-majörDepresyonFluoksetin+4
Kamala Najafova
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major depresif bozukluk hastalarında tekrarlayıcı transkranyal manyetik stimulasyon (rTMS) tedavisi sonrası nörotrofik faktör ve serum nöroaktif steroid düzeylerindeki değişimin incelenmesi

Giriş: rTMS majör depresif bozuklukta tedavi edici etkinliği kanıtlanmış bir somatik tedavi yöntemidir. Nöroendokrinolojik, nörotrofik, immünolojik ve nörotransmitter sistemleri üzerinden etki gösterdiğine dair hipotezler mevcuttur. Depresyonda nöroaktif steroid düzeylerinde değişiklikler olduğu ve bu değişikliklerin antidepresan tedaviyle düzeldiği gösterilmiştir. Diğer yandan BDNF ve TNF-α ile IL-1β düzeylerinin rTMS tedavisinden etkilendiği ve bunun klinik iyileşme ile ilişkili olduğunu gösteren yayınlar mevcuttur. Çalışmamızda majör depresif bozukluk tanısı almış hastalarda monoterapi rTMS tedavisiyle nöroaktif steroid (allopregnanolone, progesteron, DHEA, DHEA-SO4, estradiol, testosteron), BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeylerindeki değişim, bunların klinik yanıtla ve dikkat başta olmak üzere bilişsel işlevler ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre majör depresif bozukluk tanısı almış 23 hasta, yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi bakımından bu hastalarla benzer durumda 25 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara tarafımızca hazırlanan sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Dünya Sağlık Örgütü Engellilik Değerlendirme Çizelgesi (WHO-DAS-2) ölçeği, bilişsel işlevlerin değerlendirilmesi amacıyla İz Sürme Testi ve Sayı Menzili Testi verilmiştir. Hastaların depresyon düzeylerindeki değişiminin takibi amacıyla HDDÖ ve uyku kalitelerinin takibi amacıyla PUKİ ile haftalık ölçümler yapılmıştır. WHO-DAS-2 ve bilişsel testler ise rTMS tedavisine başlamadan önce, tedavinin dördüncü ve sekizinci haftasında yapılmıştır. Çalışmamızda tüm hastalardan rTMS tedavisinden önce, rTMS tedavisinin haftada 5 gün uygulandığı dördüncü hafta sonunda ve haftada bir uygulanan idame tedavisiyle birlikte tedavi bittiğinde sekizinci hafta sonunda alınan periferik kanda, allopregnanolon (ALLO), DHEA, progesteron, DHEA-S, estradiol, testosteron, BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeyleri çalışılmıştır. Kadınlar için periferik kan alımı, nöroaktif steroidler menstrual döngüden etkilendiği için bazal standardizasyon sağlamak amacıyla folliküler evrede gerçekleştirilmiştir. Tüm katılımcılardan sabah saat 8.00-09.00 arasında kan alınmıştır. Kontrol grubunda söz konusu kriterlere uyum sağlanmıştır. Bulgular: Çalışmamızın sonuçlarına göre dördüncü hafta tedavi bittiğinde 23 hastadan 6 tanesinde (%26) HDDÖ skoru 7 puanın altına inmiş yani resmiyona ulaşmışken 15 tanesinde (%65) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani yanıt gözlenmiştir. Sekizinci hafta sonrası rTMS tedavisi idame dahil tamamen bittiğinde 16 hastanın (%69,5) HDDÖ puanının 7'nin altında olduğu yani remisyona ulaştığı görülmekle birlikte 20 tanesinde (%87) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani tedaviden yanıt alınmıştır. Bununla birlikte monoterapi rTMS tedavisiyle BDNF ve allopregnanolon düzeylerindeki artışın yanında TNF-α, IL-1ß, DHEA ve DHEA-S seviyelerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Dikkat başta olmak üzere yürütücü işlevler ile ilgili fikir veren testler olan İz Sürme testi ve Sayı Menzili testi puanları da tedaviyle birlikte olumlu yönde değişmiştir. Özellikle BDNF düzeyleri ile Sayı Menzili testi arasında hem dördüncü haftanın sonunda hem de sekizinci haftanın sonunda olumlu yönde, orta derecede anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. rTMS tedavisi öncesi hasta ve sağlıklı kontrol gruplarının serum BDNF düzeylerinin karşılaştırılması sonucunda hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu görülmüştür. Bunun yanında rTMS tedavisiyle birlikte hasta grubunda serum BDNF düzeyindeki artış hem dördüncü hafta sonunda (p<0,001) hem de sekizinci hafta sonunda anlamlı olarak bulunmuştur (p<0,001). Bununla birlikte hem TNF-α hem de IL-1ß düzeylerinin sekizinci hafta sonunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı görülmüştür (p<0,001). TNF- α düzeyi hem dördüncü hafta sonunda tedavi öncesine göre anlamlı şekilde azalmış (p=0,023) hem de dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar yapılan idame rTMS tedavisi sürecinde de istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmaya devam etmiştir (p=0,024). IL-1ß düzeyi ise ilk dört hafta tedavi süresince azalmış fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmamakla birlikte dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar olan tedavi sürecinde azalmaya devam etmiş ve bu süreçteki azalma oranı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p = 0,002). rTMS tedavisiyle sayı menzili testi puanlarındaki değişime bakıldığında tedavi öncesi ve birinci ay sonunda yani haftada 5 seans 4 hafta rTMS tedavisi bitiminde sayı menzili testindeki artış oranının istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. (p<0,001) Birinci ay sonu ile ikinci ay sonundaki puanlar karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı bir sonuca ulaşılamamıştır. İz Sürme testlerindeki değişimin rTMS tedavisi ile ilişkisine bakıldığında iz sürme A testi için tedavi öncesi ve birinci ayın sonu ile birinci ay ve ikinci ayın sonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemekle (p = 0,484) birlikte tedavi öncesi ile tedavinin bitimi yani ikinci ayın sonu karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark olduğu görülmüştür. (p = 0,009) İz sürme A testi için hata durumu arasında anlamlı fark gözlenmiştir (p = 0,012). İz sürme B testi için ise hem tedavi öncesi ile dördüncü hafta sonundaki değerler, hem de dördüncü hafta ile sekizinci hafta arasındaki değerler istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklı bulunmuştur. (p<0,001) Hata sayılarındaki değişim için de anlamlı bir ilişki görülmüştür. (p= 0,027) Sonuç: Çalışmamızda rTMS'nin MDB hastalarında etkili olduğu görülmüştür. Bu etki; nöroaktif steroidlerdeki değişime bağlanarak nöroendokrin etkiyle ilişkilendirilebileceği gibi rTMS tedavisiyle serum BDNF düzeyinin de istatistiksel olarak artması nörotrofin hipotezini de desteklemektedir. Diğer yandan TNF- α ve IL1β düzeylerindeki değişim mevcut antidepresan etkide immünolojik bir değişimin de katkısı olduğu şeklinde yorumlanabilir. Bununla birlikte mevcut biyobelirteçlerdeki değişimin bilişsel işlevlerle ilişkilendirilmesi rTMS'nin bilişsel fonksiyonlar üzerinde etkili olabileceğini daha geniş alanda ölçüm yapan bilişsel ölçeklerle benzer çalışmaların yapılmasının bu konunun netlik kazanmasına katkı sağlayacağı söylenebilir. Anahtar kelimeler: BDNF, Bilişsel İşlevler, IL-1ß, Nöroaktif Steroidler, rTMS, TNF- α

BilişBilişsel işlevlerDepresif bozukluk-majör+6
Muhammed Emin Boylu
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk hastaları ve etkilenmemiş birinci derece yakınlarında optik koherens tomografi bulgularının oksidatif stres parametreleri ile ilişkisi

Giriş: Bipolar bozukluk (BB) hastalarında beyin görüntüleme çalışmalarında bulunan gri madde hacminde azalma, lateral ventrikül genişlemesi gibi bulgular hastalığın patofizyolojinde rol oynayan nörodejeneratif süreçleri destekler niteliktedir. Optik koherens tomografi (OKT), psikiyatrik hasta grubunda kullanılmakta olan noninvaziv bir görüntüleme yöntemidir. Yapılan sınırlı sayıdaki çalışmada, bipolar bozukluk hastalarında sağlıklı kontrollere kıyasla retinal katmanlarda incelme olduğu saptanmış ve bu bulguların santral sinir sistemindeki yıkımın bir göstergesi olabileceği öne sürülmüştür. Bipolar bozukluğun patofizyolojisinde reaktif oksijen türlerinin artması anlamına gelen oksidatif stres de rol oynamaktadır. Bu çalışmada bipolar bozukluk hastaları ve etkilenmemiş birinci derece yakınlarında OKT bulgularının, hastalığın patofizyolojinde rol oynadığı düşünülen oksidatif stres parametreleri ile ilişkisi ve potansiyel endofenotip adayları olarak OKT bulguları ile oksidatif stres parametrelerinin araştırılması hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre bipolar bozukluk tanısı almış 50 hasta, yaş ve cinsiyet bakımından bu hastalarla eşleşmiş 40 etkilenmemiş bipolar bozukluk birinci derece yakını ve 50 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) uygulanmıştır. OKT aracılığıyla katılımcıların retinal sinir lifi tabakası (RSLT), makula, koroid kalınlıkları, ganglion hücre tabakası (GHT), iç pleksiform tabaka (IPT) hacimleri değerlendirilmiştir. Ayrıca serum örneklerinden 4 hidroksi 2 nonenal (HNE), total tiyol, natif tiyol, disülfid, total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS) düzeyleri ölçülmüştür. Total oksidan seviyenin total antioksidan seviyeye bölünmesiyle oksidatif stres indeksi (OSI) hesaplanmıştır. Tüm katılımcıların açlık glukoz, trigliserid, HDL-kolesterol ve CRP düzeyleri de değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda total oksidan seviyesi hasta grubunda hasta yakını ve kontrol gruplarına göre anlamlı olarak daha yüksek bulunurken (p< .001), hasta yakını grubunda da kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p= .012). Oksidatif stres indeksi, disülfid değeri, 4 hidroksi 2 nonenal düzeyleri hasta grubunda hasta yakını ve kontrol gruplarından, hasta yakını grubunda ise kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (tüm ikili karşılaştırmalar için p< .001). Total antioksidan seviye, total tiyol, natif tiyol düzeyleri ise kontrol grubunda hasta yakını ve hasta gruplarından, hasta yakını grubunda ise hasta grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (tüm ikili karşılaştırmalar için p< .001). Global RSLT ölçümünde gruplar arası anlamlı değişiklik saptanmamıştır. Nazal superior RSLT kadranında; hasta grubunda hasta yakınına göre anlamlı düzeyde incelme saptandığı gözlenmiştir (p= .03). Minimum foveal kalınlık (MFK); hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha ince olduğu (p. 001), diğer gruplar arasında MFK bakımından anlamlı bir farklılık olmadığı saptanmıştır (hasta-hasta yakını p=.26, hasta yakını-kontrol p=.27). Santral makula kalınlığı (SMK); hasta grubunda kontrol grubuna göre daha ince saptanırken (p= .006), hasta yakını grubunda da SMK değerlerinin kontrol grubundan daha ince olduğu ancak bu farklılığın istatistiksel anlamlılık düzeyine ulaşamadığı görülmüştür (p= .07). Koroid kalınlığının da hasta yakını grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha ince olduğu saptanmıştır (p= .008). Yüksek total antioksidan seviye düzeyleri IPT hacminde artış ile ilişkili bulundu (p=.02), bu ilişki dışında OKT bulguları ile oksidatif stres parametreleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar bipolar bozukluk patofizyolojisinde oksidatif süreçlere dikkat çekmektedir. Ayrıca oksidatif stres parametrelerinden TOS, OSI, disülfid, 4 hidroksi 2 nonenal ve antioksidan parametrelerden total tiyol, natif tiyol, TAS'ın bipolar bozuklukta güçlü birer endofenotip adayı olabileceği ortaya çıkmıştır. OKT bulgularından minimum foveal kalınlık hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak daha ince saptanmıştır. Santral makula kalınlığı hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha ince saptanmıştır, hasta yakını grubunda da SMK'nın kontrol grubundan daha ince olduğu saptanmış ancak bu farklılığın istatistiksel olarak anlamlılık düzeyine ulaşamadığı gözlenmiştir. Bu veriler OKT bulgularının santral nörodejenerasyonu yansıttığı çıkarımını desteklemektedir. Çalışmamızda OKT bulgularından santral makula kalınlığı endofenotipik aday olmaya en yakın parametre olarak saptanmıştır. Bu bulgularla biyokimyasal parametrelerin endofenotipik araştırmalarda OKT bulgularına göre daha değerli ve etkili olduğu sonucu ortaya konmuştur. Anahtar kelimeler: optik koherens tomografi, oksidatif stres, endofenotip

Bipolar bozuklukEndofenotipOksidatif stres+1
Tezer Kılıçarslan
Bezmialem Vakıf University
2020
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşlı bireylerde ölüm kaygısı

Amaç: Bu çalışmanın amacı bir üniversite hastanesinde çeşitli polikliniklerden konsültasyonla psikiyatri polikliniğine yönlendirilen yaşlı bireylerde ölüm kaygısı düzeyinin belirlenerek bazı sosyodemografik ve klinik değişkenlerle ilişkisinin değerlendirilmesidir.Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine çeşitli kliniklerden konsültasyon ile başvuran 60 yaş üstü 200 hasta (117 erkek, 83 kadın) alındı. Çalışmaya alınan hastalarla psikiyatrik görüşme yapılıp, sosyodemografik verileri kaydedildi. Yaşlılık Depresyon Ölçeği (YDÖ), Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI-I,STAI-II), Ölüme ilişkin Depresyon Ölçeği (ÖDÖ), Templer Ölüm Kaygısı Ölçeği (ÖKÖ), Kısa Form-36 (SF-36) Yaşam Kalitesi Ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların %58,5'u erkekti, ortalama yaşları 67,16(5,0) idi. Hastalara ortalama ÖKÖ puanı 7,7 bulundur. SF-36 ölçeği ile ÖKÖ ve ÖDÖ arasında hafif pozitif korelasyon saptandı. Sosyodemografik değişkenlerle ölçekler arasındaki korelasyonlar değerlendirildiğinde ÖKÖ ve ÖDÖ ile eğitim süresi arasında negatif, çocuk sayısı açısından pozitif korelasyon saptandı. Fiziksel hastalık türü ile ÖKÖ ve ÖDÖ puanları arasında istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı. Son 1 yılda yaşanmış yas reaksiyonu ile ÖKÖ arasında anlamlı bir fark saptanmazken, son 1 aydır ölüm düşüncesinin sıklığının artması ile ÖKÖ puanlarının arttığı saptanmıştır.Sonuç: Bu çalışmada yaşlı bireylerde ölüm kaygısının eğitim süresi, çocuk sayısı ve ölüm düşüncesi sıklığı ile ilişkili olduğu; ancak fiziksel hastalık varlığının ölüm kaygısını etkilemediği saptandı. Yaşlı bireylerde farklı değişkenlere gözertek yapılacak uzunlamasına çalışmalar ölüm anksiyetesinin önemini ve fiziksel ve ruhsal hastalıkların süreci üzerindeki etkisini saptayıp daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.Anahtar sözcükler: Ölüm kaygısı, yaşlılar, kaygı bozukluğu

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıYaşlanma+4
Zehra Kalaoğlu Öztürk
Çukurova University
2010
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anksiyete bozukluklarında cinsiyete göre semptom farklılıkları

Amaç: Bu çalışmada anksiyete bozukluğu tanısı almış hastalarda cinsiyete göre semptomların dağılımı ve farklılıkların değerlendirilmesi amaçlanmıştırGereç ve Yöntem: Polikliniğimize altı aylık süre boyunca ayaktan başvuran toplam 201 (141 kadın, 60 erkek) anksiyete bozukluğu hastası çalışmaya alınmıştır. Bu çalışmada Sosyodemografik Veri Formu, Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırması El Kitabı-4'e göre Eksen 1 bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği, Yaygın Anksiyete Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği, Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği, Panik Agorafobi Ölçeği, Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği kullanılmıştır.Bulgular: Çalışmaya alınan anksiyete bozukluğu hastalarının kadın/erkek oranı 2,35'di. Çalışmamızda Beck Depresyon Ölçeği, Panik Agorafobi Ölçeği, Durumluk Kaygı Ölçeği ve Sürekli Kaygı Ölçeği puanlarının şiddeti kadınlarda erkeklerden anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeğinde somatik belirtiler ve depresif mizaç alt ölçek puanları, kadınlarda erkeklerden anlamlı düzeyde yüksek çıkmıştır (p<0,05). Panik bozukluk hastalarında, kalp sistemi belirtileri erkeklerde kadınlardan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında en sık gözlenen obsesyonlar kirlenme obsesyonları; en sık gözlenen kompulsiyonlar ise temizleme-yıkama kompulsiyonlarıydı. Her iki cinsiyette de en sık eştanı ortalaması obsesif kompulsif bozukluk hastalarında görülmüştür.Sonuç: Bu çalışmadaki bulgular, genel olarak anksiyete bozukluklarının kadınlarda daha ciddi belirtilerle seyrettiğini düşündürmektedir. Anksiyete bozukluklarında cinsiyet farklılıklarını araştıran kapsamlı çalışmaların gerekliliği halen devam etmektedir. Anksiyete bozukluklarında cinsiyete göre farklılıkların iyi tanınması, klinisyeni eştanı, belirtilerin ciddiyeti ve bozukluğun değişik görünümleri konusunda uyanık tutacaktır. Ayrıca tedaviye yönelik girişimlerde daha uygun kararlar alınabilecektir.Anahtar Sözcükler: anksiyete bozuklukları, cinsiyet, semptomlar, dağılım, farklılıklar.

Anksiyete bozuklukları
Ufuk Bal
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşlı hastalarda dürtü kontrol bozukluklarının özellikleri

Amaç: Bu çalışma yaşlı hastalarda Dürtü Kontrol Bozukluklarının sıklığı, klinik ve demografik özelliklerinin belirlenmesi ve diğer psikiyatrik hastalıklar üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçlamıştır.Gereç ve Yöntem: Polikliniğimize bir yıllık süre boyunca ayaktan başvuran 60 yaş ve üzeri 90 hasta çalışmaya alınmıştır. Sosyodemografik Veri Formu, Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırılması El Kitabı-IV'e göre Eksen I bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik görüşme Ölçeği, dürtü kontrol bozukluklarını saptamak için Minnesota Dürtü Kontrol Bozukluğu Görüşme Ölçeği kullanılmıştır. Ayrıca Ruhsal Belirti Tarama Listesi, Barratt Dürtüsellik Ölçeği- 11 ve Standardize Mini Mental Test uygulanmıştır.Bulgular: Bir yıllık bir süreçte polikliniğimize ayaktan başvuran 60 yaş ve üzeri hastaların % 17'sinde yaşam boyu en az bir dürtü kontrol bozukluğu ek tanısı saptanmıştır. Başka türlü adlandırılamayan dürtü kontrol bozuklukları dâhil edildiğinde hastaların % 22,4'ünde dürtü kontrol bozukluğu ek tanısı saptanmıştır. En sık saptanan Aralıklı Patlayıcı Bozukluk (% 15,8), ikinci sırada Patolojik Kumar Oynama (% 9,2)dır. Çalışmaya katılan tüm hastaların sosyodemografik özellikleri ele alındığında grubun çoğunluğunun erkek (%54), evli (%80), ortaöğretim ve üstü düzeyde eğitim aldığı (%51), orta düzeyde sosyoekonomik düzeye sahip oldukları (%79), tamamının çalışmadığı (ev hanımı dahil) veya emekli olduğu saptanmıştır.Çalışmamızda Dürtü kontrol Bozukluğu olan ve olmayan hasta grupları arasında sosyodemografik özelliklerden sadece cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. Yaşlı hasta grubunda erkeklerin %34,1'i yaşam boyu en az bir Dürtü Kontrol Bozukluğu tanısı konmuşken, kadınların %8,6'sı Dürtü Kontrol Bozukluğu tanısı almıştır. Çocukluk çağı dönemine ait hastalıklardan Davranım Bozukluğu, Dürtü Kontrol Bozukluğu olan grupta anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. İntihar girişimi, fiziksel hastalık öyküsü ve ailede psikiyatrik hastalık öyküsü açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır Alkol/madde kullanım bozukluğu Dürtü Kontrol Bozukluğu olan grupta %17,6 oranında saptanmışken, olmayan grupta hiçbir olguya rastlanmamıştır.Sonuç: Bu çalışma sonuçları bir yıllık süreçte polikliniğimize başvuran 60 yaş ve üzeri hastalarının yaklaşık beşte birinde yaşam boyu en az bir dürtü kontrol bozukluğu eştanısı aldıklarını göstermektedir. Dürtü kontrol bozukluklarının yaşam boyu oldukça sık oranda görüldüğü ve yaş ilerledikçe sıklığının azaldığı belirlenmiştir.

Dürtüsel davranışKomorbiditeMental bozukluklar+4
Mehtap Bican
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda cerrahi tedavi öncesi ve sonrası anksiyete ve depresyon düzeyi

Amaç: Meme kanserli hastaların cerrahi tedavi öncesi, cerrahi tedavi sonrası erken ve geç dönem anksiyete, depresyon düzeyini değerlendirmektir.Yöntem: Yeni tanı almış meme kanserli 34 kadında gerçekleştirilen ileriye dönük bir çalışmadır. Hastaların anksiyete ve depresyon düzeyleri cerrahi tedavi öncesi, cerrahi tedavi sonrası erken (1-3 ay) ve geç dönem (9-12 ay) olmak üzere üç kez değerlendirildi. Verilerin toplanmasında, Sosyodemografik veri formu, Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırılması El kitabı-IV'e göre eksen I bozuklukları için yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği, Durumluk/Sürekli Kaygı Envanteri, Ruhsal Belirti Tarama Listesi, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği kullanıldı.Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 47,76±11,72 yıldır. Hastaların %82,4'ü kemoterapi, %41,2' si radyoterapi aldı. Cerrahi tedavi olarak hastaların %91,2'sine mastektomi, %8,8' ine lumpektomi yapıldı. Cerrahi tedavi öncesi anksiyete ve depresyon düzeylerinin, tedavi sonrası erken ve geç dönemden daha yüksek, tedavi sonrası erken dönemdeki anksiyete ve depresyon düzeylerinin de, tedavi sonrası geç dönemden daha yüksek olduğu saptandı. Kemoterapi alan grupta, almayan gruba göre; Hamilton depresyon (2. ve 3. vizitte), Hamilton anksiyete (3. vizit), durumluk kaygı (3. vizit), süreklilik kaygı (2. vizitte)ölçeklerinde istatistiksel olarak anlamlı yükseklik vardı(p<0,05). Mensturasyonu olanlarla olmayan grup karşılaştırıldığında; menstruasyonu olanlarda, 1. vizitte durumluk kaygı ölçeğinde istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik saptandı (p<0,05). Hastaların%17,6'sında ailede ruhsal hastalık ve meme kanseri öyküsü vardı. Ailesinde meme kanseri öyküsü olan grupta (%17,6) durumluk ve süreklilik kaygı ölçeklerinde 1. ve 2. vizitte istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik saptandı. Radyoterapi alan grupla almayan, 40yaş? ve 40yaş> grup, lumpektomi ve mastektomi yapılan gruplar karşılaştırıldığında anksiyete ve depresyon düzeyleri arasında anlamlı bir fark yoktu.Sonuç: Hastaların anksiyete ve depresyon düzeyleri zaman içerisinde azalsa da tanıdan itibaren ve tedavi sürecinde saptanan oranlar, hastaların psikiyatrik yardıma ihtiyacı olduğunu göstermektedir.

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıDepresyon+4
Münevver Tünel
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozuklukta özkıyım davranışının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Bipolar Bozukluk Biriminde düzenli olarak Bipolar Bozukluk tanısıyla izlenen hastalarda özkıyım davranışının, hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri, dürtüsellikleri ve çocukluk çağı travmaları ile ilişkisi araştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, 2011 yılında Bipolar Bozukluk Biriminde Bipolar Bozukluk tanısıyla izlenen rastgele yöntemle seçilmiş 91 hasta alınmıştır. Çalışma verileri tarafımızca geliştirilen ?Duygudurum Bozuklukları Hasta Kayıt Formu?, SCID- I-II, Young Mani Değerlendirme Ölçeği, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği, Özkıyım davranışı ölçeği, Çocukluk çağı travmaları ölçeği ve Barratt Dürtüsellik Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Formlar hasta ve hasta yakınları ile görüşülerek ve poliklinik kayıtları incelenerek doldurulmuştur.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 52'si kadın, 39'u erkek'ti. Çalışmamızda 91 bipolar bozukluk hastasının 40'ında özkıyım girişimi öyküsü vardı. Özkıyım girişiminde bulunan grupta hastalık sürecinin daha çok depresif ve karma ataklarla seyrettiği, ataklar arası dönemde işlevselliğin kısmi etkilenmiş olduğunu ve psikotik özellikli daha ağır atak sıklığının daha fazla olduğunu bulduk. Bunun yanında iki grup arasında çocukluk çağı travmaları ve dürtüsellik için istatiksel olarak anlamlı ilişki bulamadık.Sonuç: Bipolar Bozukluk yaşam boyu süren ve işlevselliği büyük oranda bozan bir hastalıktır. Bipolar bozukluk yüksek oranlarda özkıyım girişimi ve tamamlanmış özkıyım ile ilişkilidir. Bu açıdan özkıyım davranışında bulunan hastalarla bulunmayan hastalar arasındaki sosyodemografik, klinik ve diğer değişkenlerin araştırılması ve olası risk faktörlerinin tespiti hastalarda gelişebilecek olası özkıyım davranışını önleme de etkili olacaktır.Anahtar Sözcükler: Bipolar bozukluk, özkıyım davranışı, çocukluk çağı travmaları, dürtüsellik.

Bipolar bozuklukDürtü kontrol bozukluğuDürtüsel davranış+3
Kerim Uğur
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu hastalarında ürotensin ıı düzeylerinin, oksidatif metabolizmanın ve oksidatif dna hasarının değerlendirilmesi

Amaç: Daha önce yapılmış pek çok çalışma ile erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda (E-DEHB) oksidatif dengenin bozulduğuna dikkat çekilmiştir. Ancak yaptığımız literatür taramalarında E-DEHB hastalarında Ürotensin-II (U-II) ve 8-hidroksi-2′-deoksiguanozin (8-OHdG) düzeyi ile oksidatif metabolizma arasında ilişki bulunup bulunmadığını araştıran çalışmaya rastlamadık ve bunların arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Yöntem: DSM-5'e göre E-DEHB tanısı konulan 36 hasta ile 32 sağlıklı kontrolün serum total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), U-II ve 8-OHdG ölçümü ve oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplanması Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuarında yapıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında TAS ve U-II değerleri açısından farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0.88 ve p=0.23). Hasta grubunda TOS ve OSİ değerleri yüksek bulunsa da anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0.09 ve p=0.09). 8-OHdG değerleri hasta grubunda anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0.042). Korelasyon analizinde hastaların 8-OHdG düzeyleri ile TAS düzeyleri arasında pozitif yönde güçlü şiddette doğrusal bir ilişki gözlendi (r=0.599, p=0.001). Sonuç: Diğer psikiyatrik bozukluklardaki oksidatif stres çalışmaların aksine özellikle E-DEHB alanındaki çalışmalar görece daha azdır. E-DEHB hastalarında artmış ancak istatistiksel olarak anlamlı olmayan TOS ve OSİ seviyeleri ve kontrol grubuyla benzer TAS seviyeleri daha önce yapılmış çalışma sonuçlarının çoğunu ve yapılan tek meta-analizi destekler niteliktedir. E-DEHB hastalarında 8-OHdG seviyelerinin yüksek bulunması hastalığın özgül bir belirtisi olmaktan ziyade hastalığın kronik doğasına ve E-DEHB hastalarının çevresel etkenlerin oksidan etkilerine yaşıtlarına göre daha fazla maruz kalmasına bağlanabilir. E-DEHB patogenezinde U-II yer almayabilir ancak bu sonucu söyleyebilmek için daha fazla sayıda hasta ile bu çalışma tekrarlanmalıdır. Çalışmamız E-DEHB hastalarında U-II ve 8-OHdG seviyelerini değerlendiren ilk çalışma olması dolayısıyla literatüre ciddi katkılar sağlayabilir.

8-hidroksi deoksiguanozinAntioksidanlarDNA hasarı+6
İhsan Aksoy
Gaziantep University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Şizofren hastaların algıladıkları sosyal desteğin incelenmesi (Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi örneği)

Şizofreni, dünya genelinde nüfusun yaklaşık % 1'ini etkileyen ağır bir ruhsal bozukluktur. Şizofreninin negatif semptomlarını önlemede sosyal destek etkin bir role sahiptir. Bu çalışmada şizofren hastaların algıladıkları sosyal desteğin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu durumu inceleyebilmek için katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği uygulanmıştır. Çalışma, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Psikotik Bozukluklar Birimi'ne 16.02.2016-12.04.2016 tarihleri arasında başvuran, şizofreni tanısı almış, araştırmaya dahil edilme ve araştırmadan dışlanma kriterlerini karşılayan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 60 hasta ile tarama modeli kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Çalışma sonucunda şizofren hastaların algıladıkları sosyal destek; cinsiyete, intihar girişiminde bulunup bulunmama durumuna, eğitim durumuna ve medeni duruma göre tüm alt boyutlarda ve ölçeğin tamamında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık göstermemiştir. Gelir düzeyi ve çalışma durumuna göre ise şizofren hastaların algıladıkları sosyal destek, arkadaş desteği alt boyutunda ve ölçeğin tamamında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık göstermiştir. Çalışmanın önemli bir kısmında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmaması, değişkenler ve algılanan sosyal destek arasında ilişki bulunmadığı anlamına gelmemelidir. İstatistiksel açıdan anlamlı farklılık göstermeyen bulgularda, puanlar bazında değişkenlerin az da olsa algılanan sosyal desteği etkilediği söylenebilir. Anahtar sözcükler: Algılanan sosyal destek, Anlamlı farklılık, İntihar, Sosyal destek, Şizofreni

GaziantepPsikiyatriSosyal destek+3
Murat Soysal
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında içselleştirilmiş damgalanmanın yaşam kalitesi ve tedavi uyumu üzerine etkisi

İçselleştirilmiş damgalanma, toplumdaki kişilerin hasta hakkındaki olumsuz kalıp yargılarının hasta tarafından benimsenmesi ve bunun neticesinde değersizlik, yetersizlik gibi olumsuz duygu ve düşüncelerle kendisini toplumdan geri çekmesidir. Obsesif kompulsif bozukluk (OKB), bireyin mesleki ve sosyal işlevselliği üzerinde olumsuz etkileri olan, obsesyon ve/veya kompulsiyonlarla karakterize, kronik seyirli ruhsal bir hastalıktır. Bu çalışmada, obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastalarında içselleştirilmiş damgalanmanın, yaşam kalitesi ve tedavi uyumu üzerine olan etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmanın örneklemi, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi veya Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniklerine başvurmuş 55 OKB hastasından oluşmaktadır. Çalışmaya katılan hastalara Sosyodemografik Veri Formu, Yale-Brown Obsesif Kompulsif Skalası (Y-BOCS), Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (RHİDÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Form (WHOQL-BREF) ve Morisky Uyum Ölçeği (MUÖ) uygulanmıştır. Adli öyküsü olanların RHİDÖ puanlarının yüksek olduğu bulunmuştur (p=0,002). İçselleştirilmiş damgalanma düzeyi ile obsesyon düzeyi ve içselleştirilmiş damgalanma düzeyi ile kompulsiyon düzeyi arasında anlamlı düzeyde bir ilişki bulunmuştur (p=0,000). İçselleştirilmiş damgalanma düzeyi ile yaşam kalitesi arasında yüksek düzeyde ters yönlü bir ilişki bulunmuştur (p=0.000). İçselleştirilmiş damgalanma düzeyi ile tedavi uyumu arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p=0.061). Sonuç olarak, OKB hastalarının yaşam kalitesi çalışmalarında içselleştirilmiş damgalanma etkisi dikkate alınmalıdır.

DamgalamaHasta uyumuObsessif davranış+4
Hüseyin Mesut Mercan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda proenflamatuar ve antienflamatuar sitokin düzeyleri

Amaç: Psikiyatrik hastalıklar ve enflamasyon arasındaki ilişki şimdiye dek yapılan birçok çalışmada ortaya konmuştur. Şizofreni, Duygudurum Bozuklukları, Anksiyete Bozuklukları gibi birçok rahatsızlık yanında Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'nda da (DEHB) bu ilişkiye daha önce işaret edilmiştir. Ancak yaptığımız literatür taramalarında Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'nun erişkin formu ile enflamasyon arasındaki ilişki üzerine yapılmış çalışmaya rastlamadık. Bu çalışmada Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (E-DEHB) hastalarında proenflamatuar ve antienflamatuar sitokin düzeyleri ve bir akut faz proteini ölçülmüş bu olası ilişkiye dair kanıt bulmaya çalışılmıştır. Yöntem: Çalışmada DSM-5'e göre E-DEHB tanısı konulan 39 erişkin DEHB hastası ve 33 sağlıklı kontrolün serum IL-1β, IL-6, IL-13, IL-16, TNF-α ve hsCRP düzeyleri Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Labratuvarında ölçüldü. Bulgular: Hasta grubunda IL1-β değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük (p=0,006) saptanmıştır. Hiçbir sitokin düzeyi ve hsCRP düzeyi ile E-DEHB alt tipleri ve klinik değerlendirme ölçek skorları arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Tüm sitokin düzeylerinde tedavinin normalize edici etkisi izlendi. Sonuç: Literatürde DEHB ve enflamasyon ilişkisini araştıran oldukça az sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmamız Erişkin DEHB ile enflamasyon ilişkisini araştıran ilk çalışmadır. Bu çalışmada E-DEHB hastalarında IL-1β kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde düşük tespit edilirken diğer incelenen sitokinler ve hsCRP için anlamlı fark tespit edilmemiştir. E-DEHB ve enflamasyon ilişkisini destekleyecek daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, IL-1β, IL-6, IL-13, IL-16, TNF-α, hsCRP

C reaktif proteinHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuTümör nekroz faktörü-alfa+5
Volkan Güçyetmez
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastalarda yetişkin ayrılık anksiyetesi komorbiditesinin değerlendirilmesi

Amaç: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği Bipolar Bozukluk Birimi tarafından takip edilen bipolar bozukluğu olan hastalardaki eriĢkin ayrılık anksiyetesi komorbiditesinin tespiti ile iĢlevsellik ve hastalığa etkisini değerlendirmektir. Yöntem: GörüĢmeler iki aĢamada gerçekleĢtirildi; yaklaĢık 45-60 dk süren ilk aĢamada klinisyen tarafından Sosyodemografik Veri Formu, DSM-IV Eksen I bozuklukları için YapılandırılmıĢ Klinik GörüĢme Ölçeği (SCID-I), bipolar bozukluk veri formu, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Ayrılma Anksiyetesi Belirtileri için YapılandırılmıĢ Klinik GörüĢme yapıldı. Ġkinci aĢamada hastalardan DSM-IV EksenII bozuklukları için YapılandırılmıĢ Klinik GörüĢme Ölçeğini (SCID-II), Bipolar Bozukluk iĢlevsellik ölçeğini, Ayrılma Anksiyetesi Belirti Envanterini, YetiĢkin Ayrılık Anksiyetesi Anketini doldurmaları istendi. Bulgular: 70 BPB hastasının 38'i (%54) YAAB tanısı almıĢtır. YAAB tanısı alanların, 14' ü (%36) yetiĢkin baĢlangıçlı, 24' ü (%64) çocukluk çağından eriĢkinliğe uzanan ayrılık anksiyetesi bozukluğu olduğu bulunmuĢtur. YAAB olan ve olmayan bipolar hastalarda sosyodemografik değiĢkenler, özgeçmiĢ ve soygeçmiĢ özellikleri arasında anlamlı fark bulunmamıĢtır. KiĢilik bozukluğu ek tanısına bakıldığında çocukluk baĢlangıçlı ayrılık anksiyetesinde yüksek oran saptanmıĢtır. YAAB olan BPB hastalarda yaĢam boyu ÖF ek tanısı, YAAB tanısı olmayanlara göre daha yüksek oranda saptanmıĢtır. YAAB olan bipolar hastalarda olmayanlara göre özkıyım oranı yüksek bulunmuĢtur. Ortalama atak sayısı, baĢlangıç yaĢı, hastalık süresi, hastane yatıĢ sayısı, EKT tedavisi, mevsimsellik özelliği ve ilaç tedavisi açısından YAAB olan ve olmayan bipolar bozukluklu hastalar arasında fark olmadığı gözlenmiĢtir. HAÖ puanları YAAB eĢlik eden BPB grubunda daha yüksek saptanmıĢtır. Damgalanma hissi ve toplam iĢlevsellik puanları karĢılaĢtırıldığında YAAB olan BPB hastalarında istatiksel olarak anlamlı denebilecek düzeyde düĢük saptanmıĢtır. Sonuç: Bu çalıĢma bipolar bozukluk hastalarında %54 gibi yüksek oranlarda YAAB ek tanısı aldığı ve tanı alan YAAB' lerin 1/3 eriĢkin baĢlangıçlı olduğunu göstermektedir. YAAB'nin özkıyım giriĢimi oranı, iĢlevsellik düzeyi üzerinde olumsuz etkileri olduğu görülmüĢtür. Psikiyatrik görüĢmelerde BPB hastalarında ayrılık anksiyetesi bozukluğu mutlaka sorgulanması gerektiği düĢünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Ayrılık anksiyetesi, bipolar bozukluk, komorbidite

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıBipolar bozukluk+2
Ali Taşdemir
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikiyatri hastalarının tedavi ve poliklinik kontrollerine uyumu

Amaç:Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Psikiyatri Kliniği'nde 2011 yılında yatarak sağaltım gören hastaların taburculuk sonrası poliklinik kontrollerine ve önerilen ilaçların kullanımına uyum sağlayıp sağlamadığını saptamaktır. Yöntem:Çalışmaya alınan hastaların öncelikle klinik dosyaları incelendi. Tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formunda öncelikle hastaların DSM-IV TR'ye göre 1. Eksen tanıları ve ilgili diğer bölümler dolduruldu. Klinik dosyaların incelenmesi tamamlandıktan sonra hastaların poliklinik dosyaları incelendi. Morisky Uyum Ölçeği esas alınarak tarafımızca oluşturulan uyum ölçeği gereğince hastaların taburculuk sonrası 1. ve 3. aylarda poliklinik kontrollerine gelip gelmediği ve hekim tarafından önerilen ilaçları kullanıp kullanmadığı retrospektif olarak taranarak uyum ölçeğinde ilgili bölümler dolduruldu. Bulgular:Çalışmaya katılan 230 hastanın klinik ve poliklinik dosyalarının incelenmesi sonucunda uyuma etki eden faktörlerin; hastanın DSM- IV'e göre 1. Eksen ve 2. Eksen tanısının varlığı, günlük kullanılan ilaç sayısı, eşlik eden tıbbi hastalıklar, ailede ruhsal hastalık öyküsü, içgörü varlığı gibi çeşitli nedenler olduğu saptandı. Sonuç: Bu çalışmaya göre hastalık tanısına göre değişen oranlarda (% 16.7- % 68.8) uyumsuzluk saptanmıştır. Tıpta ve ilaç sanayisindeki gelişmelere rağmen geçmiş yıllara göre tedavi uyumunda bir artış sağlanamamıştır. Olası çözümlerin bulunabilmesi için; uyumsuzluğa neden olan etkenlerin klinik pratikte sorgulanması ve eğer uyumsuzluk varsa bu konu üzerinde önemle durulması gerekmektedir.

AnksiyeteBipolar bozuklukDepresyon+3
Mehmet Emin Demirkol
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastalarda çift uyumu ve cinsel işlevlerin değerlendirilmesi

Amaç: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği Bipolar Bozukluk Birimi tarafından takip edilen bipolar bozukluk tanılı hastalardaki cinsel işlevler ve çift uyumunu ve etkili olan faktörleri değerlendirmektir. Yöntem: Bipolar bozukluk (BPB) tanılı ötimik dönemde olan 50 hasta (32 kadın, 18 erkek) ve psikiyatrik hastalığı bulunmayan 50 kişiden oluşan kontrol grubu (27 kadın, 23 erkek) çalışmaya dahil edildi. Görüşmeler iki aşamada gerçekleştirildi. İlk aşamada klinisyen tarafından Sosyodemografik Veri Formu, bipolar bozukluk veri formu ve cinsel işlevler veri formu dolduruldu. DSM-IV Eksen I bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID-I) ve ilaç yan etkilerinin değerlendirilmesi için UKU Yan Etki Değerlendirme Ölçeği uygulandı. Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ) ve Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ), Çift Uyum Ölçeği (ÇUÖ), DSM-IV Eksen II bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID-II) hastalar tarafından dolduruldu. İkinci aşamada ölçekler toplandı ve değerlendirildi. Bulgular: BPB tanılı 50 hastanın % 50'sinde cinsel işlev bozukluğu (CİB) saptanmıştır. BPB ve kontrol grubunun CİB varlığı açısından karşılaştırılması sonucunda en sık erkek BPB tanılı hastalarda bozukluk belirlenmiştir. Kadın BPB tanılı hastalarda en sık saptanan bozukluk iletişim sorunu, erkeklerde ise cinsel sıklık azlığıdır. GRCDÖ toplam puanları her iki cinsiyette de BPB tanılı hastalarda kontrol grubuna göre daha yüksek belirlenmiştir. ÇUÖ toplam puanları hasta ve kontrol grubunda benzer bulunmuştur. İlaç tedavilerinin değerlendirilmesi sonucunda cinsel işlevler açısından valproik asit güvenilir bulunmuştur. BPB hastalık özelliklerinin cinsel işlevlere olan etkisinin değerlendirilmesinde ataklarda psikotik belirtilerin bulunmasının CİB oranını artırdığı saptanmıştır. BPB tanılı hastalarda CİB varlığının çift uyumunu olumsuz etkilediği belirlenmiştir. Sonuç: Bu çalışmada CİB oranının BPB tanılı hastalarda kontrol grubuna göre daha fazla olduğu görülmüştür. Özellikle erkek cinsiyette, kontrol ve hasta grubunda CİB çift uyumunu daha olumsuz etkilemektedir. Ancak CİB ve çift uyumunun etkilenmesi arasındaki en güçlü ilişki BPB tanılı erkek hastalardadır.

Bipolar bozuklukCinsel bozukluklarCinsel kimlik+3
Zeynep Namlı
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastaların kontrol ve tedavi uyumunun değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışma 2006-2013 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Servisinde bipolar bozukluk tanısıyla yatırılarak izlenen hastaların taburculuk sonrası önerilen ilaç tedavisine uyumunu etkileyen değişkenlerin ortaya konulmasını hedeflemektedir. Yöntem ve Gereç: 2006-2013 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Servisinde bipolar bozukluk tanısıyla yatan 107 hastanın geriye dönük olarak klinik kayıtları incelendi. Bu hastaların 85'i ötimik hale gelince morisky uyum ölçeği doldurulmak üzere tekrar çağrıldı. Bulgular: 2. Eksen tanısı varlığı istatiksel olarak anlamlı olmasa da tedaviye uyumu olumsuz yönde etkilemektedir. Alkol ve madde kullanımının eşlik ettiği az sayıda hastada ise % 62.5 oranında düşük uyum düzeyi tespit edilmiş olup tedaviye uyumu olumsuz yönde etkilediği görülmektedir. Sosyal desteği olanların ve medeni durumu evli olan hastaların tedaviye uyumunun istatistiksel olarak daha anlamlı olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Çalışmaya göre hastaların sosyal destek azlığı ve medeni durumunun bekar olması uyumu en çok etkileyen faktörler olmakla birlikte, hastanın eğitim durumu, önerilen ilaç rejiminin karmaşıklığı, hastalık tanısı aldığı günden bu yana geçen süre gibi çeşitli kişisel faktörler uyum üzerinde belirleyici olabilmektedir.

Bipolar bozuklukRetrospektif çalışmalarTedavi+3
Mahmut Onur Karaytuğ
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastalarda uyku kalitesinin değerlendirilmesi

Amaç: Bipolar bozuklukta (BPB) uyku kalitesi ötimik dönemler dahil hastalığın her döneminde etkilenmiştir. Bu çalışmada bipolar ötimik hastaların uyku kalitesinin değerlendirilmesi, uyku kalitesi ile ilişkili klinik özelliklerin saptanması, uyku kalitesinin hastalık gidişi ve işlevsellik üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Bipolar Bozukluk Birimi'ne ayaktan başvuran 18-65 yaş arası 122 hasta alındı. Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği ve Young Mani Derecelendirme Ölçeği ile hastaların ötimik dönemde oldukları doğrulandı. Sosyodemografik Veri Formu ve Bipolar Bozukluk Veri Formu dolduruldu. BPB'a eşlik eden ek tanılar DSM-IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği ve DSM-IV Eksen II Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği ile belirlendi. Genel Uyku Anketi ile uykunun genel özellikleri sorgulandı. Çalışmaya katılan her hasta Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi, Epworth Uykululuk Ölçeği ve Bipolar Bozukluk İşlevsellik Ölçeği'ni doldurdu. Bulgular: Çalışmaya alınan 122 hastanın (ortalama yaş; 38,7±10,8 yıl) % 56,5'inin uyku kalitesinin kötü olduğu saptanmıştır. Örneklem grubunun çoğunluğunun kadın (% 63,9), ortaöğretim ve üstü düzeyde eğitim aldığı (% 75,4), orta-üst sosyoekonomik düzeye sahip olduğu (% 75,4) belirlenmiştir. Uyku kalitesi kötü olan grubun, uykuya dalma süresinin daha uzun, gece uyanma sayısının daha sık olduğu saptanmıştır. Uyku kalitesi kötü olan grupta, sigara ve kafein kullanımı, özkıyım girişimi öyküsü, mevsimsellik, antidepresan ilaç kullanımı ve elektrokonvüzif tedavi uygulanması ile yaşamboyu anksiyete, somatoform, dürtü denetim ve kişilik bozuklukları ektanısı yaygınlık oranı, uyku kalitesi iyi olan gruba göre daha yüksek, duygusal ve zihinsel işlevsellik, ev içi ilişkiler, inisiyatif alma ve potansiyelini kullanabilme ile toplam işlevsellik puanları ise daha düşük saptanmış ve bu sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: BPB'un ötimik dönemlerinde uyku kalitesi bozulmuştur ve kötü uyku kalitesi işlevsellik kaybına yol açmaktadır. Bipolar hastalarda, uyku sorunlarının psikiyatrik görüşmelerde rutin olarak sorgulanması, duygudurum dönemlerinden bağımsız olarak ele alınması ve psikososyal müdahaleler ya da farmakoterapilerle tedavi edilmesinin, uyku kalitesini dolayısıyla işlevsellik ve yaşam kalitesini arttıracağı düşünülmüştür. Anahtar Sözcükler: bipolar bozukluk, uyku kalitesi, işlevsellik

Bipolar bozuklukUykuUyku bozuklukları
Necla Keskin
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikiyatri kliniğinde yatarak tedavi gören şizofreni hastalarının sosyodemografik ve klinik özellikleri

PSİKİYATRİ KLİNİĞİNDE YATARAK TEDAVİ GÖREN ŞİZOFRENİ HASTALARININ SOSYODEMOGRAFİK VE KLİNİK ÖZELLİKLERİ Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Psikiyatri Kliniği'nde 2010-2014 yılları arasında şizofreni tanısı ile yatarak tedavi gören hastaların yatış dosyaları incelenerek klinik ve sosyodemografik özelliklerinin belirlenmesi; ayrıca cinsiyet, az-çok yatış, erken-geç başlangıçlı şizofreni ve ailesinde şizofreni hastalığı olanlar-olmayanlar şeklinde bir takım tanımlayıcı özellikler belirlenerek gruplandırılması, grupların da kendi aralarında karşılaştırılması ile hastalık özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmaya 01 Ocak 2010–31 Aralık 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Psikiyatri servisinde yatırılarak tedavi gören, DSM IV-TR'ye göre şizofreni tanısı alan 208 hasta dahil edilmiştir. Çalışma geçmişe dönük dosya taraması şeklinde gerçekleştirilmiştir. Hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerini incelemek için veri toplama formu, Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (SAPS), Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (SANS), Hamilton Depresyon Ölçeği, Açık Saldırganlık Ölçeği ve İçgörü Değerlendirme Ölçeği hasta dosyaları taranarak, hasta dosyalarından alınmıştır. Bulgular: Kadın ve erkek hastalarının yaş ortalamaları arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Ailesinde (birinci veya ikinci derecede akrabalarında) şizofreni hastalığı olanların oranı % 22,6 (n:47) olarak saptanmıştır. Bir veya daha fazla sanrısı olan hastaların oranı % 98,6 (n:205), bir veya daha fazla halüsinasyonları olan hastaların oranı % 59,6 (n:124) olarak bulunmuştur. Sanrı tipleri incelendiğinde hastaların büyük çoğunluğunda perseküsyon ve referans sanrıları olduğu; halüsinasyon tipleri incelendiğinde ise büyük çoğunluğunun işitsel ve görsel halüsinasyonları olduğu bulunmuştur. Sosyodemografik verilerden yaşam boyu sigara, alkol, madde kullanımı cinsiyete göre incelendiğinde, erkek hastalar yönünde anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Hastanede yatış süresi, organik hastalık varlığı ve yaşam boyu özkıyım girişimi kadın hastalarda erkek hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. İlaç içerek özkıyım girişiminde bulunmanın, kadın hastalarda erkek hastalara göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur. Erken başlangıçlı şizofreni hastalarında medeni durum (bekar), meslek (ev kadını/işsiz), ailede ruhsal bozukluk varlığı durumlarının istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği bulunmuştur. Erken başlangıçlı şizofreni hasta grubu, hastalığın alevlenme sayısı ve hastaneye yatış şekli (kendi isteği) açısından geç başlayan şizofreni hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuştur. Geç başlangıçlı şizofreni grubu ise hastalığın başlangıç seyri (hızlı) ve hastaneye yatış şekli (zorla) açısından, erken başlayan şizofreni hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Referans sanrısı olan hasta sayısının çok yatış grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur. Açık Saldırganlık Ölçeği toplam puan ortalaması ve Açık Saldırganlık Ölçeği'nin alt ölçeği olan nesnelere agresyon ortalama puanlarının çok yatış grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur. Sonuç: Bu bulguların ışığında, şizofrenide sosyodemografik, klinik özellikler ve hastalığın temel belirtileri açısından hasta grupları açısından bazı önemli farklılar olduğu ortaya konulmuştur. Bu konuda daha geniş ve homojen dağılım gösteren bir örneklem grubunun belirlenmesi ve aynı zamanda hasta ve ailesi ile bire bir görüşme ile yapılacak olan çalışmanın, hastalığın klinik özelliklerinin daha ayrıntılı belirlenmesi açısından katkı sağlayabileceği söylenebilir. Anahtar Sözcükler: şizofreni, yatan hastalar

Hastaneye yatırmaPsikiyatri klinikleriSosyodemografik özellikler+1
Yusuf Kocal
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikiyatrik hastalarda aralıklı patlayıcı bozukluk sıklığı ve klinik özellikleri

Psikiyatrik Hastalarda Aralıklı Patlayıcı Bozukluk Sıklığı ve Klinik Özellikleri Amaç: Aralıklı patlayıcı bozukluk sözel ve/veya fiziksel agresyon ile sonuçlanan, yineleyici biçimde saldırganlık dürtülerine karşı koyamama atakları ile tanımlanan bir bozukluktur. Klinik psikiyatri pratiğinde sıkça rastlanabilecek önemli bir psikiyatrik bozukluk olmasına rağmen bu konuda literatürde az sayıda veri bulunmaktadır. Bu çalışmada aralıklı patlayıcı bozukluk sıklığının ve bu bozuklukla ilişkili sosyodemografik ve klinik özelliklerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimize 2015 yılında ilk altı aylık periodda ilk kez başvuran 406 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Eksen I ve Eksen II bozukluklarının tanısı DSM-IV ve DSM-5 tanı ölçütlerine göre konulmuştur. Aralıklı patlayıcı bozukluk tanısı için DSM-IV ve ayrıca DSM-5 tanı ölçütleri kullanılmıştır. Tanı koyma sürecinde; Eksen I bozuklukları için DSM-IV'e göre Yapılandırılmış Klinik Görüşme Kılavuzu (SCID I), Eksen II bozuklukları için DSM-IV'e göre Yapılandırılmış Klinik Görüşme Kılavuzu (SCID II), Belirti Tarama Listesi (SCL-90), Wender Utah Derecelendirme Ölçeği, Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanı ve değerlendirme envanteri, araştırmacının yaptığı klinik görüşme ve sosyodemografik veri formundan edinilen bilgiler kullanılmıştır. Bunlara ek olarak dürtüsellik ve agresyonun değerlendirilmesi amacıyla katılımcılara Barratt Dürtüsellik Ölçeği 11 ve Buss-Perry Agresyon Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Aralıklı patlayıcı bozukluğun DSM-5'e göre yaşam boyu ve 12 aylık sıklığı sırasıyla % 16,7 ve % 11,3 olarak saptanmıştır. Bozukluğun ortalama başlangıç yaşı 16,4 yıl olarak hesaplanmıştır. Aralıklı patlayıcı bozukluk sıklığı erkeklerde kadınlara göre 3,8 kat (%95 GA= 1,9-7,5), kırsal kesimde yaşayanlarda şehir merkezinde yaşayanlara göre 2 kat (%95 GA=1,1-3,7), yaşam boyu özkıyım girişimi olanlarda olmayanlara göre 2,7 kat (%95 GA=1,3-5,6), yaşam boyu self mutilatif davranışı olanlarda olmayanlara göre 4,5 kat (%95 GA=2,3-8,7) ve ailede öfke sorunu bildirenlerde bildirmeyenlere göre 3 kat (%95 GA=1,5-5,9) fazladır. Aralıklı patlayıcı bozukluk tanısı alan grupta çocukluk çağı Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Davranım Bozukluğu ve Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu anlamlı yüksek bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışma katılımcıların yaklaşık altıda birinin DSM-5 tanı ölçütlerine göre yaşam boyu Aralıklı patlayıcı bozukluk tanısını karşıladığını ortaya koymaktadır. Aralıklı patlayıcı bozuklukla istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi gösterilen sosyodemografik özellikler arasında cinsiyet, yaşanılan yer, yaşam boyu özkıyım girişimi, self mutilatif davranış öyküsü ve ailede öfke sorunu öyküsü bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Aralıklı Patlayıcı Bozukluk, Agresyon, Dürtüsellik, Öfke.

Dürtüsel davranışPsikiyatriPsikiyatrik hastalar+3
Volkan Gelegen
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastalarında tıbbi hastalık eş tanılarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada şizofreni hastalarının tıbbi hastalık eş tanı profillerinin çıkarılması amaçlanmıştır. Tıbbi hastalıkların yaş, cinsiyet gibi sosyodemografik verilere; hastane yatış sayısı, hastalık süresi gibi klinik özelliklere ve psikiyatrik takiplerinin yapıldığı sağlık kuruluşuna göre farklılıklar gösterip göstermediğinin tanımlanması planlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 11.02.2015 – 30.10.2015 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim dalına ayaktan başvuran ve burada yatırılarak takip edilen şizofreni hastaları ile 5.06.2015 – 30.10.2015 tarihleri arasında Adana Dr. Ekrem Tok Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi yataklı servislerinde tedavi görmekte olan şizofreni hastaları alındı. Görüşmeler tek bir görüşmeci tarafından 30-45 dakikada gerçekleştirildi. Görüşme sırasında araştırma için tarafımızca hazırlanan sosyodemografik veri formu, fiziksel hastalıklar listesi ve mevcut fiziksel hastalık listesi hastadan alınan bilgiler doğrultusunda görüşmeci tarafından dolduruldu. Bulgular: Çalışmamıza 537 hasta katılmıştır. Bu hastaların 219'u (%40,8) kadın, 318'si (%59,2) erkektir. Hastaların yaş ortalaması 38,50 ±12,21'dir. Hastaların 495'inde (%92,2) herhangi bir tıbbi hastalık olduğu bulunmuştur. Bu hastalıklardan en sık görüleni 458 (%85,3) hastayla ağız-diş sağlığı problemleridir. Daha sonra ise obezite gelmektedir (170 hasta, %31,7). 3. sıklıkta gözlenen hastalık diyabet olup 50 (%9,3) hastada bulunmuştur. Ardından ise hipertansiyon ve hiperlipidemi gelmektedir (her ikisi de 39 hastada saptanmıştır, %7,3). Hipertansiyon, epilepsi, tiroid patolojileri, prolaktin yüksekliği, obezite, anemi kadınlarda daha sık görülen hastalıklardır. Erkeklerin ağız hijyenine kadınlardan daha az dikkat ettiği gözlenmiştir. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, diyabet, ülser evlilerde daha sık karşılaşılmıştır. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, hiperlipidemi, KOAH, diyabet, tiroid patolojileri, benign prostat hiperplazisi yaşla sıklığı artan hastalıklardır. Obez hastalarda hipertansiyon, hiperlipidemi, diyabet daha sık gözlenmiştir. Epilepsisi, kardiyak aritmisi ve obezitesi olan hastalarda sigara içme oranlarına daha az rastlanmıştır. Polifarmasi alan hastalarda kardiyak aritmi daha sık bulunmuştur. Sonuç: Elde ettiğimiz bulgular şizofreni hastalarının büyük çoğunluğunun tıbbi bir tıbbi hastalık eş tanısı olduğunu göstermiştir. Şizofreni hastalarının genel tıbbi durumu ilgilendiren hastalıklarına karşı özenli olmamaları nedeniyle bir kısım hastalıklarının tanısının atlandığı da düşünülünce bu oranların çok daha yüksek olduğu sonucuna varılabilir. Bazı hastalıkların sıklıklarının şizofreni hastalarında arttığına da dikkat edilirse şizofreni hastalarının en önemli ölüm sebeplerinden olan tıbbi hastalık eş tanılarının etkin şekilde tanılanması ve tedavi edilmesi gerekliliği kanaatine varılmaktadır.

DemografiHastalık şiddetiKomorbidite+2
Betül Demirel Döngel
Çukurova University
2017
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı kadın hastalarda gebelik ve lohusalıktaki duygudurum epizodlarının hastalığın seyrine etkisi

AMAÇ: Bipolar bozukluğun seyrinin cinsiyetler arasında farklılık gösterdiğini bildiren yayınlar vardır. Kadınlarda hormonal dalgalanma dönemlerinde semptomlar çoğunlukla kötüleşmektedir. Bu çalışma ile bizim amacımız, gebelik dönemlerinin bipolar bozukluk seyrine ne gibi bir etki gösterdiğini araştırmaktır. METOD: Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi'nde bipolar bozukluk tanısı ile serviste veya ayaktan takip ile tedavi görmekte olan ,çalışmaya katılmayı kabul eden 93 kadın hasta alınmıştır. Katılımcıların sosyodemografik verileri ayrıntılı olarak alınmış ve SCID-I, YMRS ve HDRS uygulanmıştır. BULGULAR: Gebelik öyküsü olan kadınlarda hastalık başlangıç yaşı ve tanı yaşı daha geçtir. Gebelikte daha çok depresif ataklar görülmektedir. Gebelikte atağı olanlarda postpartum depresyon daha fazla görülmektedir. Gebelikte atağı olanlarda yaşam boyu atak sayısı daha fazladır ve YMRS puanları daha kötüdür. SONUÇ: Gebelik ve lohusalık dönemindeki duygudurum ataklarının kadın bipolar hastalarda hastalığın seyrine etkisini araştırdığımız çalışmamız bilgilerimize göre daha önce yapılmamıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre, gebelik öyküsü olanlarda hastalık daha geç başlamasına rağmen, daha fazla ataklarla seyrettiği görülmektedir. Buna göre gebelik, hastalığın prognozunu olumsuz etkiliyor gibi görünmektedir. Gebeliğin, bipolarite üzerindeki etkisinin daha iyi anlaşılabilmesi için daha fazla hasta ile çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Bipolar Bozukluk, Gebelik, Lohusalık

Affektif bozukluklarBipolar bozuklukGebelik+3
Elif Özlem Canazlar
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinde yatan psikotik ve psikotik olmayan hastalarda tekrarlayan yatışların karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri kliniğinde yatarak sağaltım gören psikotik olan ve olmayan olguların tekrarlayan yatış oranlarının belirlenmesi, tekrarlayan yatışlar açısından sosyodemografik ve klinik değişkenlerin karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: 01.07.2013-30-06.2017 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri kliniğinde yatarak sağaltım gören tüm hastalar retrospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar psikotik olan ve olmayan olarak iki gruba ayrılmıştır. Bu hastalardan oluşturulan gruplar sosyodemografik ve klinik değişkenler açısından karşılaştırılmıştır. Çalışmaya dahil edildiği yatışla beraber 18 ay içinde birden fazla yatışı olan hastalar tekrarlayan yatış; 3 ve üzeri yatışı olan hastalar döner kapı fenomeni olarak kabul edilmiştir. Tekrarlayan yatışı ve döner kapı fenomeni olan olgular diğerleri ile sosyodemografik ve klinik değişkenler açısından karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan 903 hastanın yaş ortalaması 40,02 ± 14,31 idi. Hastaların çoğunluğu kadın (% 64,5), evli (% 57,3), çocuklu (59,8), ilköğretim ve üstü düzeyde eğitim aldığı (% 91), çalışmadığı (% 76,3), kentte yaşam sürdüğü (% 93), aile ile yaşadığı (%95,7) bulunmuştur. Hastalık ana tanıları en sık 'Depresyon Bozuklukları' (%35,3), 2. Sıklıkta 'Şizofreni ve psikoz ile giden diğer bozukluklar'(%18,2), 3. Sıklıkta 'Bipolar ve ilişkili bozukluklar' (%17,8) bulunmuştur. Tüm hastaların %38,7'i psikotik, %61,4 psikotik olmayan grupta olduğu görülmüştür. Tüm hastaların %24'ünü tekrarlayan yatışları olan hastalar, % 6,9'unu döner kapı fenomeni hastaları oluşturmuştur. Tekrarlayan yatışı olan hastaların %36,4'ü psikotik olan grupta, % 63,6'sı psikotik olmayan grupta olduğu görülmüştür. Psikotik hastaların %22,7'sinin, psikotik olmayan hastaların %24,8'inin tekrarlayan yatışı olduğu görülmüştür. Psikotik olan ve olmayan hastalar arasında yatış sayıları açısından anlamlı farklılık görülmemiştir. Sonuç: Tekrarlayan yatışta etkili olan çok sayıda faktör vardır. Psikotik bulgu varlığı bu faktörlerden sadece biridir. Bu faktörlerin tümünün değerlendirildiği ileriye dönük, psikoz varlığının ölçeklerle değerlendirildiği, geniş hasta sayısına sahip izlem çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Döner Kapı Fenomeni, Psikotik, Tekrarlayan Yatış

Merve Tsakır Chasan
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transseksüel bireylerde agresyon ve sosyal anksiyetenin travmatik yaşantılarla ilişkisi

Amaç: Cinsel kimlik disfori sendromu (CKDS), kişinin bedensel cinsiyeti ile cinsel kimliği arasında uyumsuzluğun olduğu klinik bir durumdur. Transseksüalite, kişinin cinsiyetinden rahatsız olmasına ek olarak karşı cinse ait hissetme duygusunu da içerir. Cinsiyet disforisi yaşayan kişiler çeşitli düzeylerde ayrımcılık ve şiddetle karşı karşıya kalabilmektedirler. Transseksüel bireylerde sıklıkla yaşadıkları sosyal izolasyon nedeniyle, depresyon, anksiyete, madde kullanımı ve intihar gibi ruhsal bozukluklar sık görülür. Yaşamın erken dönemlerinden itibaren maruz kalınan bu tür travmatik yaşam deneyimleri nedeniyle, transseksüel bireylerde agresif tutum ve davranışların toplumun diğer bireylerine göre yüksek olabileceği ön görülebilir. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği‟ne başvuran 18-65 yaş arası transseksüel bireylerde sosyal kaygı ve agresyon düzeyleri ile travmatik yaşantıları arasındaki ilişki ve transseksüel olmayan bireylerle olan farklılıklarının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Psikiyatri Polikliniğinde yürütülmüş kesitsel bir çalışmadır. Çalışmanın katılımcıları transseksüalite tanılı 100 olgu ve transeksüel olmayan sağlıklı 86 kadın ve erkekten oluşan kontrol grubundan oluşmaktadır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu doldurulmuştur. Sosyal anksiyete, agresyon ve travmatik yaşantı varlığını belirlemek için sırasıyla Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği, Buss-Perry Agresyon Ölçeği ve Travmatik Yaşantılar Ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Çalışma ve kontrol grupları arasında sosyal kaygı ve sosyal kaçınma puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlenmemiştir. Transseksüel grupta toplam saldırganlık, fiziksel saldırganlık, öfke ve düşmanlık puanları; ergenlikte yaşanan travma puanları; kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek bulunmuştur. Transseksüel grupta özkıyım girişimi öyküsü ile sosyal anksiyete, sosyal kaçınma, toplam saldırganlık, sözel saldırganlık, öfke ve düşmanlık puanları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu gelirlenmiştir. Transseksüel grupta sosyal kaygı ile sosyal kaçınma (r = 0,732, p<0,001), toplam travma (r = 0,474, p<0,001), toplam saldırganlık (r = 0,344, p<0,001) ve düşmanlık (r = 0,344, p<0,001) puanları; sosyal kaçınma ve toplam travma(r = 0,406, p<0,001) puanı; toplam saldırganlık puanı puanı ile fiziksel saldırganlık (r = 0,711, p<0,001), sözel saldırganlık (r= 0,645, p<0,001), öfke (r= 0,818, p<0,001) ve düşmanlık (r= 0,800, p<0,001) arasında pozitif yönde güçlü ilişkiler vardır. Sonuç: Araştırmaların da gösterdiği gibi bilhassa yaşamın erken dönemlerinde yaşanan kötü olaylar hayat boyunca bireylerde iz bırakabilmekte ve travmalara sebep olabilmektedir. Bu durum transseksüel bireylerde özkıyıma kadar varabilen psikiyatrik komorbiditelere ve agresyona neden olabilmektedir. Transseksüel bireylerle çalışırken bu gruba özgü sosyal izolasyon kaynaklı problemlerin bilincinde olunması, ruh sağlığı ve sosyal sorunlarının iyileştirilmesine katkı sağlayacaktır. Anahtar Sözcükler: Transseksüalizm, Agresyon, Sosyal Anksiyete, Travma

AgregasyonAnksiyeteLGBT+3
Şule Yaman
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk tanısı ile izlenen hastalarda ortoreksiya nervoza

Amaç: Ortoreksiya nervoza terimi, sağlıklı yiyeceğin tüketilmesi ile ilgili patolojik fiksasyonu tanımlamak için kullanılmaktadır. Ortoreksiya nervozanın anoreksiya nervoza, obsesif kompulsif bozukluk, obsesif kompulsif kişilik bozukluğu, bedensel belirti bozukluğu, hastalık anksiyetesi bozukluğu ve psikotik bozukluklar gibi diğer ruhsal bozukluklarla bazı fenomenolojik özellikleri paylaştığı varsayılır. Bu çalışmada, ortoreksiya nervozanın obsesif kompulsif belirtiler, yeme tutumu ve bazı sosyodemografik özelliklerle ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği Obsesif Kompulsif Bozukluk Birimi'nde yürütülmüştür. Çalışma 3 örneklem grubundan oluşmaktadır: 63 OKB tanılı hasta, Çukurova Üniversitesi Sağlıklı Yaşam Merkezi'nde haftanın en az 3 günü, günde en az 30 dakika spor yapan 63 sağlıklı kontrol ve düzenli spor yapmayan 63 sağlıklı kontrol. Her 3 gruba Sosyodemografik Veri Formu, Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği, ORTO-11 ölçeği, Yeme Tutum Testi, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği, DSM-5 Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme-Klinik Versiyonu uygulandı. OKB tanılı hastalara ek olarak Obsesif Kompulsif Bozukluk Veri Formu uygulandı. Bulgular: Çalışmamızda Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda şimdiki düzen-simetri obsesyonu ile ortorektik eğilimler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0,05). Ancak diğer obsesif kompulsif belirtiler ile ortoreksiya nervoza arasında ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda hastalık şiddeti ile ortoreksiya nervoza arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Düzenli spor yapan bireylerde ve obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda yeme tutumunda bozulma arttıkça ortorektik eğilimlerin arttığı saptanmıştır (sırasıyla: p<0,05, p<0,01). Düzenli spor yapan bireylerin ortorektik eğilimleri obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalar ve düzenli spor yapmayan sağlıklı bireylerden daha yüksek saptanmıştır. Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastaların düzenli spor yapmayan sağlıklı bireylerden ortorektik eğilimler açısından anlamlı düzeyde farklılaşmadığı saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda OKB tanılı hastalarda hastalık şiddeti ile ortoreksiya nervoza arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. OKB tanılı hastalar ve düzenli spor yapan bireylerde yeme tutumunda bozulma arttıkça ortorektik eğilimlerin de arttığı görülmüştür. Bulgular, ortoreksiya nervozanın obsesif kompulsif bozukluktan ziyade yeme bozuklukları grubuna daha yakın olabileceğini göstermektedir. Sınıflandırma sistemlerinde ortoreksiya nervozanın yerinin belirlenebilmesi için geniş örneklemli ve farklı tanılarda hasta gruplarında daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Ortoreksiya Nervoza, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Yeme Tutumu

Obsessif kompülsif bozuklukOrtoreksiya nervozaYeme tutumu
Hamdi Yılmaz
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cloninger mizaç ve karakter özelliklerinin remisyonda depresif hastalarda sıcak ve soğuk bilişlerle ilişkisi

Amaç: Depresyonun bilişsel bir hastalık olduğu Beck'ten beri güncelliğini korumaktadır. Son yıllarda bilişsel işlevlerle ilgili çalışmalar emosyon ve motivasyondan bağımlı sıcak biliş ile emosyon ve motivasyondan bağımsız soğuk bilişsel işlevler açısından depresyonu incelemektedir. Mizaç, karakter özellikleri ve depresyon birçok ortak noktada kesişmekte, benzer şekilde soğuk ve sıcak bilişleri etkilemektedir. Remisyonda depresyon hastalarında ise sonuçlar çelişkilidir. Çalışmamızda, remisyonda depresyon hastalarında mizaç ve karakter özelliklerin, soğuk ve sıcak bilişleri etkileyip etkilemediğinin ve çelişkili sonuçlara bir açıklama getirip getiremeyeceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma, Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine ayaktan başvuran 47'si hasta grubu, 31'i kontrol grubu olmak üzere toplam 78 gönüllü ile yürütülmüştür. Çalışmaya alınan gönüllülere DSM-5 Yapılandırılmış Klinik Görüşmesi-Klinik Versiyonu (SCİD-5/CV), (WAIS-R)-Sözcük Dağarcığı Alt Testi, Hamilton Depresyon Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği uygulanması sonrasında dahil edilme kriterlerine uygun gönüllüler çalışmaya dahil edilmiştir. Gönüllülere Mizaç ve Karakter Envanteri (TCI), Stroop testi, Wisconsin Kart Eşleme testi, İz sürme testi, Rey Sözel Bellek testi, İşitsel Üçlü Sessiz Harf Sıralaması testi, Yüzde Dışa Vuran Duyguların Tanınması testi, Yüzde Dışa Vuran Duyguların Ayırt Edilmesi testi, İma testi, Iowa kumar testi uygulanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 21.0 programı kullanılarak, T testi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis testi, Pearson Korelasyon testi ile yapılmıştır. Anlamlılık ölçütü olarak p<0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Remisyonda depresyon hastalarında zarardan kaçınmanın yüksek, kendini yönetmenin düşük düzeyde olduğu saptandı. Bu dönemde yenilik arayışının yüksek saptandığı, ödül bağımlılığı ve sebat etmenin de birlikte yüksek saptandığı gösterildi. Bir diğer bulgu ise mizaçların daha çok sıcak bilişleri, karakterin daha çok soğuk bilişleri etkilemesi ve aynı zamanda etkiledikleri biliş alanında birbirlerinin etkilerini modüle etmeleriydi. Yüksek ödül bağımlılığı ve zarardan kaçınma açısından sıcak bilişsel testlerden afektif karar verme, soğuk bilişsel testlerden tepki süresi ile pozitif yönde bağıntı saptandı. Yüksek yenilik arayışı ile afektif karar verme açısından bağıntı negatifti. Düşük kendini yönetme, tepki süresi, çalışma belleği ve bellek gibi soğuk bilişsel fasetlerin hepsini olumsuz etkiledi. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda remisyonda depresyonda soğuk ve sıcak bilişlere mizaç ve karakter özelliklerinin etkilediği gösterilmiştir. Remisyon döneminde mizaç ve karakter özelliklerinin, soğuk ve sıcak bilişsel işlevleri kendi karakteristiği yönünde etkilemeye devam ettiği, her ikisinin de 'trait' (sürekli) belirteç olarak değerlendirilebileceği saptanmıştır. Bulguların daha büyük örneklemde yinelenmesine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Cloninger Mizaç ve Karakter, Remisyonda Depresyon, Soğuk ve Sıcak Biliş

BilişBilişsel işlevDepresyon+3
Serkan Bayad
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Depresyon okuryazarlığı ölçeğinin Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması

Amaç: Bu çalışmada Griffits ve ark.'ları tarafından oluşturulan D-lit ölçeğinin, geçerlik ve güvenirlik çalışmasının yapılarak ölçeğin Türkçe'ye kazandırılması hedeflenmiştir. Yöntem: Araştırma Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi başvuran, ayaktan ya da yatarak tedavi görmekte olan 235 adet hasta yakını alınarak sürdürülmüştür. Araştırmaya 18 yaşından büyük ve muhakeme yeteneğini etkileyen herhangi bir hastalığı olmayan kişiler dahil edilmiştir. Çalışmada Depresyon Okuryazarlık Ölçeği (D-Oy) kullanılmıştır. Çalışmanın güvenilirlik analizlerinde içsel tutarlılık katsayısı, madde-toplam puan korelasyon analizi; geçerlilik analizinde ise açıklayıcı faktör analizi ve doğrulayıcı faktör analizi araştırılmıştır. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 37,13±11,16 ve %54'üerkekti. D-Oy puan ortalaması 12,48±4,73 olarak hesaplanmıştır. Güvenilirlik analizleri için tüm ölçek Cronbach α (0,80) değerleri hesaplanmış Türkçe formun güvenilirliğini desteklemiştir. Her bir maddenin madde-toplam korelasyon katsayıları 0,14-0,48 arasında elde edilmiştir ve tümü de istatistiksel olarak anlamlı düzeydedir. Veri setinin faktör analizine uygunluğunu değerlendirmek için kullanılan KMO değeri 0.754 ve Barlett testi sonucunda ki kare 1042,123 (p=0.000) anlamlı farklılık bulunmuştur. Faktör analizinde toplam varyansın %57,34'sini açıklayan tek faktörlü yapı elde edilmiştir. Yapılan doğrulayıcı faktör analizinde kikare/df=2,460 ve RMSEA= 0,079 istenilen değerler içinde elde edilmiştir. Sonuç: Bu bulgularla D-Oy'un Türkçe için güvenilir ve geçerli olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: D-Oy, güvenilirlik, geçerlilik

DepresyonGüvenilirlik ve geçerlilikSağlık okuryazarlığı+2
Tuğba Kocabaş
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı alan çocukların ebeveynlerinde internet kullanım özellikleri ve dürtüsellik

Amaç: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında en sık görülen nöropsikiyatrik bozukluklardan biridir. Literatürde DEHB tanılı çocuğu olan ebeveynlerde çeşitli psikiyatrik hastalıkların araştırıldığı çok sayıda çalışma olmasına rağmen, dürtüsel davranışlar ve internet kullanım özelliklerinin araştırıldığı çalışmalar nadirdir. Bu çalışmada DEHB tanısı ile takip edilen çocukların ebeveynlerinde dürtüsellik, internet kullanım özellikleri ve bunlar arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışma örneklemi olarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) Balcalı Hastanesinde Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda DEHB tanılı çocukların ebeveynleri ve kontrol grubu seçilmiştir. 65 DEHB tanılı çocuk ebeveyni ve bu bireylerle yaş, cinsiyet, eğitim durumu gibi değişkenler açısından uyumlu olan, çocuklarında DEHB tanısı olmayan 64 gönüllü ebeveyn çalışmanın örneklem grubunu oluşturacaktır. Her 2 gruba tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formu ve internet kullanım özellikleri veri formu dolduruldu. Wender Utah Ölçegi, Dürtü Denetim bozukluğu Ölçeği, Barrat Dürtüsellik Ölçeği kısa form, Young İnternet bağımlılığı Ölçeği kısa form, Akıllı Telefon Bağımlılıgı Ölçeği kısa form, İnternet oyun oynama bozukluğu Ölçeği ve Kompulsif Çevrimiçi Satın Alma Ölçeği uygulandı. Bulgular: Çalışmamızda her iki grupta DEHB ve diğer psikiyatrik hastalıkların komorbiditesi açısından fark bulunamamıştır. Her iki grup ölçekler açısından karşılaştırıldığında ise İOOB ölçeğinde DEHB-TÇE grubu ile kontrol grubu arasında Duygudurum düzenleme, Çatışma, Nüks, Çekilme alt grupları ve İOOB toplam skorlarında arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (sırasıyla Duygudurum düzenleme p=0.02; Çatışma p=0.03; Nüks p=0.03; Çekilme p=0.03; Toplam p=0.02). KÇSA puanına göre iki grup arasında anlamlı farklılık vardır (p=0.03). DEHB-TÇE ruhsal hastalığı olan ve olmayan olarak karşılaştırıldığında ise, ruhsal hastalığı olanlarda KÇSA, İOOB_Toplam, İOOB Belirginlik, İOOB_Çekilme, İOOB_Nüks, İOOB Duygudurum düzenleme, İOOB_Çatışma alt grupları, anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (sırasıyla KÇSA p<0.001, Toplam p=0.002, Belirginlik p=0.004, Çekilme p=0.001, Nüks p=0.005, Duygudurum düzenleme p=0.003, Çatışma p=0.002). DEHB-TÇE ve kontrol grupların ruhsal hastalığı olmayanları karşılaştırıldığında kontrol grubunda KÇSA anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0.02), ruhsal hastalığı olanları karşılaştırıldığında DEHB-TÇE grubunda Tolerans_Belirginlik, Duygudurum düzenleme, Çatışma, Çekilme alt grupları ve İOOB toplam skorlarında arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (sırasıyla Tolerans_Belirginlik p=0.01; Duygudurum düzenleme p= 0.01, Çatışma p=0.003; Çekilme p=0.003; Toplam p=0.01). Gruplar çalışıp çalışmama ya da cinsiyete göre karşılaştırıldığında ise dürtüsellik ve internet kullanımı açısından anlamlı fark saptanmamıştır. DEHB-TÇE gruplarının UPPS_Sebatsızlık ortalamaları kontrol grubundan daha fazladır (p=0.03). DEHB-TÇE ve kontrol grupların ruhsal hastalığı olmayanları karşılaştırıldığında DEHB-TÇE grubunda BD_Ölçeği, UPPS Dürtüsel Davranış_Sıkışıklık ve Sebatsızlık alt ölçekleri anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (sırasıyla BDÖ p= 0.03, Sıkışıklık p=0.02, Sebatsızlık p=0.03). Ruhsal hastalığı olan ve olmayan arasında kontrol grubunda UPPSDürtüsel Davranış Sıkışıklık alt grubunda Ruhsal hastalık olanlarda daha yüksek saptanmıştır (p<0.001), Tasarlama eksikliği alt gruplarında ise ruhsal hastalığı olmayanlarda daha yüksek saptanmıştır (p=0.04). Sonuç: Çalışmamızda dürtüsellik açısından DEHB-TÇE ve kontrol gruplar arasında bağlantı saptanamamıştır. DEHB-TÇE ve kontrol gruplar arasında, İOOB nin, Toplam, Duygudurum düzenleme, Çatışma, Nüks Çekilme alt ölçeklerin DEHB-TÇE grubunda anlamlı derecede yüksek olduğu, kontrol grubunda KÇSA ölçeğinin yüksek olduğu görülmüştür. Bununla ilgili diğer çeşitli ilişkileri açığa çıkarmak için daha geniş DEHB-TÇE grupları ile çalışmak faydalı olacaktır. Anahtar Sözcükler: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, İnternet kullanım İnternette Oyun Oynama Bozukluğu, dürtüsellik

Ana-babaBağımlılıkDürtüsel davranış+7
Elif Manğal
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşlı bireylerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu prevelansı, klinik özellikler ve yaşam kalitesi ile ılişkisi

Amaç: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında başlayan, ergenlik, erişkinlik hatta yaşlılıkta devam edebilen nörogelişimsel bir bozukluktur. Erişkin ve yaşlılarda klinik görünüm çocuklarda bilinenden oldukça farklı olabilmekte aynı zamanda komorbid durumların fazlalığı bu hastalara yanlış tanı koyulmasına, hastaların yetersiz tedavi almalarına, polifarmasiye, işlevsellikte bozulmaya ve ciddi bir maddi yüke neden olmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na başvuran 65 yaş ve üstü 70 hasta ile sosyodemografik olarak benzer özelliklere sahip 70 kontrol dâhil edilmiştir. Katılımcılar bilgilendirildikten sonra görüşmede tarafımızca hazırlanan Sosyodemografik veri formu doldurulup DSM-5 Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme-Klinik Versiyonu (SCID-5-CV) uygulanmıştır. Eşlik eden demansı belirlemek amacı ile Standardize Mini Mental Test/Eğitimsizler için Mini Mental Test(SMMT) uygulandı. Katılımcılardan çocukluk çağı DEHB belirtilerini sorgulamak amacıyla Wender Utah Derecelendirme Ölçeği (WUDÖ) ve erişkin dönem DEHB semptomlarını saptamak için Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS); eşlik eden semptomları değerlendirebilmek için Barratt Dürtüsellik Ölçeği 11 (BDÖ-11), Standardize Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Geriatrik Depresyon Ölçeği Kısa Formu(GDÖ-KF); yaşam kalitesini değerlendirebilmek için Yaşlılarda Yaşam Kalitesi Ölçeği (YYK-Kısa) testlerini doldurmaları istenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda polikliniğimizde takipli ileri yaşlı hastalar arasında çocukluk çağı DEHB (ÇÇ-DEHB) prevalansı %26, erişkin DEHB (E-DEHB) prevalansı %11 saptanmıştır. Kontrol grubunda ÇÇ-DEHB prevalansı %4.2'dir. Cinsiyet oranları, eğitim yılı, medeni durum, sigara içme açısından karşılaştırıldığında her iki grupta da ne ÇÇ-DEHB ne de E-DEHB açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Alkol kullanım oranı ise polikliniğimizde takipli ÇÇ-DEHB tanısı alan hastalar arasında anlamlı oranda yüksektir. E-DEHB'li hastaların %62,5'ine depresif bozukluk, %12,5'ine anksiyete bozukluğu ve %25'ine diğer psikiyatrik bozukluklar ve %87.5'ine de fiziksel hastalık eşlik etmektedir. E-DEHB tanısı alan hastaların GDÖ-KF ve BAÖ skoru E-DEHB olmayanlara göre anlamlı oranda yüksek saptanmıştır. E-DEHB tanısı alanların ailelerinde ruhsal hastalık görülme oranı açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Özkıyım girişim oranı, adli olay yaşama ve trafik kazasına karışma oranları ÇÇ-DEHB' si olanlarda istatistiksel olarak daha yüksektir ancak E-DEHB varlığında anlamlı fark bulunmamıştır. Hastalıkların yaşam kalitesine etkisi incelendiğinde gruplar arasında ÇÇ-DEHB ya da E-DEHB açısından anlamlı ilişki saptanmamıştır. Dürtüsellik ile ÇÇ-DEHB ilişkini incelediğimizde BDÖ-11-toplam ve tüm alt ölçek puanları ÇÇ-DEHB tanısı alan hastalarda ÇÇ-DEHB olmayanlara göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. E-DEHB'li hastalarda ise BDÖ-11-motor alt ölçek puanı arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Çalışmamızda DEHB varlığı ile SMMT puanları arasında ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda klinik örneklemde ÇÇ-DEHB ve E-DEHB prevalansı epidemiyolojik çalışmalara göre yüksek saptanmıştır. Ayrıca ÇÇ-DEHB varlığının dürtüsellik ile yakından ilişkili olduğu görülmüştür. E-DEHB'li kişilerde ise komorbid psikiyatrik hastalıkların ve eşlik eden fizyolojik hastalıkların çok sık olduğu dikkat çekmiştir. Ancak çalışmamızdaki katılımcı sayısı kısıtlı olup daha geniş örneklemli çalışmalarla hastalığın yaygınlığı, etiyolojisi tanı ve tedavi algoritmalarının aydınlatılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, Yaşlılık, Prevalans

GeriatriHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuPrevalans+2
Şilan Şenbayram
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastalarında nörobilişsel bozulmanın hastalık süresi ve yaşam kalitesiyle ilişkisi

Amaç: Bilişsel işlev bozukluğu şizofreninin temel bir özelliğidir. Bilişsel bozukluklar bellek, dikkat, sözel öğrenme ve yürütücü işlevler dahil olmakla çeşitli alanlarda, farklı şiddetlerde kendini belli edebilir. Bu bozukluklar psikozun erken dönemlerinde başlar ve çoğu hastada hastalığın seyri boyunca devam eder. Aynı zamanda nörobilişsel bozuklukların yaşam kalitesi üzerine de negatif etkileri mevcuttur. Şizofreni hastalarında bilişsel fonksiyonların ve yaşam kalitesinin değerlendirildiği çalışmalarda hastaların eğitim düzeyi, yaş ve bazı sosyodemografik özelliklerin nörobilişsel fonksiyonlar ve yaşam kalitesi üzerine etkili olduğu yönünde bulgular olsa da çelişkili bulgularda bulunmaktadır. Çalışmamız bu verilere ışık tutarak, şizofreni hastalarında nörobilişsel bozulmanın, hastalık süresi, yaşam kalitesi ve sosyodemografik özellikler ile ilişkisini araştırmayı amaçlamıştır. Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda ayaktan ya da yatarak tedavi gören şizofrenik bozukluk tanısı almış 100 hasta bu çalışmanın örneklem grubunu oluşturmaktadır. Ayrıca şizofreni hastaları ile sağlıklı bireyler arasında nörobilişsel işlevler ve yaşam kalitesi değerlerinin karşılaştırılması ve farklılıkların belirlenmesi için genel toplumdan cinsiyet ve yaş olarak benzer 80 sağlıklı kişi kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubuna tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formuna ek olarak Frontal Değerlendirme Bataryası (FDB), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısaltılmış Versiyonu (WHOQOL-BREF) ve Dünya Sağlık Örgütü Yeti Yitimi Değerlendirme Çizelgesi (WHODAS 2.0) ölçekleri, hasta grubuna ise bu ölçeklere ek olarak Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANNS), Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BBİÖ) uygulanmıştır. Bulgular: Hastalığının ilk 5 yılında olanlar ile 5 yıldan fazla süredir hasta olanların FDB puan ortalaması arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,008). Hastaneye yatış sayısına göre yeti yitimi (p=0,001), yaşam kalitesi (p=0,001) ve FDB (p=0,02) ölçek puan ortalamaları arasında anlamlı fark bulunmuştur. Eğitim durumuna göre hasta grubunda yeti yitimi (p<0,001), yaşam kalitesi (p=0,001) ve FDB (p<0,001) ölçek puan ortalamaları arasında anlamlı fark bulunmuştur. Aile öyküsü olanlar ile olmayanların yaşam kalitesi (p=0,01) ve FDB (p=0,01) ölçek puan ortalamaları arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Yapılan korelasyon analizlerinde FDB toplam puanı eğitim durumu ve yaşam kalitesi toplam puanı ile pozitif yönde anlamlı ilişki; hastalık yılı ve PANSS ölçek puanları ile de negatif yönde anlamlı ilişki göstermiştir. Hastalarda yeti yitimi toplam puanı eğitim durumu ve yaşam kalitesi toplam puanı ile negatif yönde anlamlı ilişki; PANSS ölçek puanlarıyla ise pozitif yönde anlamlı ilişki göstermiştir. Çalışan hasta grubunda çalışmayanlara göre yeti yitimi daha az, yaşam kalitesi ise daha yüksek bulunmuştur. Frontal lob fonksiyonları ve yürütücü işlevlerdeki bozulma çalışmayan grupta daha fazla saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızın sonucuna göre hastalığın ilk beş yılında, eğitim düzeyi yüksek olanlarda, çalışanlarda yeti yitimi ve nörobilişsel etkilenmeler daha az görülmüş olup, yaşam kalitesi daha yüksektir. Hastaneye yatış sayısı arttıkça yeti yitimi daha fazla, yaşam kalitesi daha kötü ve bilişsel işlevlerde daha çok etkilenme görülmüştür. Hastalık süresi ve PANSS ölçek puanları yüksek olan hastalarda bilişsel işlevlerdeki bozulmanın ve yeti yitiminin daha fazla olduğu saptanmıştır. Hastalığın ilk yıllarında erken tanı, tedavi ve rehabilitasyon ile olguların eğitim hayatı ve istihdamlarında iyileşme sağlanarak daha kaliteli ve işlevsel yaşam sürmeleri için sosyal destek çalışmaları yapılmalıdır. Anahtar sözcükler: Şizofreni, Nörobilişsel İşlevler, Yaşam Kalitesi, Yeti Yitimi, Hastalık Süresi

Bilişsel işlevNörobilişsel hastalıklarPsikiyatrik hastalar+4
Gunay Hajıyeva
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Depresif bozukluk tanılı hastalarda baş etme tutumları psikolojik acı ve psikolojik acıya tolerans ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Depresif Bozukluk çökkünlük, ilgi ve istek kaybı, iştah, enerji, konsantrasyon değişiklikleri, suçluluk düşünceleri ve özkıyım düşünceleri görülebilen bir psikiyatrik hastalıktır. Depresif bozukluk ve yoğun olumsuz duygular şeklinde hissedilen psikolojik acı özkıyım açısından ciddi risk faktörleridir. Güncel çalışmalar ile psikolojik acıyı tolere edebilmenin özkıyım girişimi üzerinde psikolojik acıdan daha etkili olduğu gösterilmiştir. Psikolojik acıya tolerans üzerinde kültürel farklılıkların ve baş etme becerilerinin etkisi olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada depresif bozukluk tanılı hastalarda psikolojik acı, psikolojik acıya tolerans ve baş etme becerilerinin ilişkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği'nde yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemi depresif bozukluk tanılı bireyler ve sağlıklı kontrollerden oluşmaktadır. Her iki gruba sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği, Psikolojik Acı Ölçeği, Psikolojik Acıya Tolerans Ölçeği ve Başa Çıkma Tutumları Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda psikolojik acı psikolojik acıya tolerans başa çıkma becerileri arasında kısmi aracılık saptanmıştır (p<0,001). Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Psikolojik Acı Ölçeği, Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği, disfonksiyonel başa çıkma tutumları arasında pozitif yönlü korelasyon, bu veriler ile Psikolojik Acıya Tolerans Ölçeği puanları arasında negatif yönlü korelasyon saptanmıştır (p<0,001). Depresyon tanılı daha önce özkıyım girişimi öyküsü olan ve olmayan bireyler arasında Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, disfonksiyonel başa çıkma tutumları, Psikolojik Acı Ölçeği puanları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek; Psikolojik Acıya Tolerans Ölçeği ise istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda psikolojik acı hisseden bireylerin acıyı tolere edebilme kapasitesi üzerine başa çıkma becerilerinin kısmi aracılık etkisi olduğu gösterilmiştir. Bulgular disfonksiyonel başa çıkma becerileri kullanan olguların daha yoğun psikolojik acı hissettiğini ve psikolojik acıyı daha az tolere edebildiğini göstermektedir. Konunun daha net aydınlatılması için geniş örneklemli daha çok sayıda çalışmaya ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Başa çıkma becerileri, depresif bozukluk, özkıyım, psikolojik acı, psikolojik acıya tolerans

Baş etme stratejileriBaşa çıkmaDepresif bozukluk+6
Caner Yeşiloğlu
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antisosyal kişilik bozukluğu'nda intihar davranışının üstbiliş özellikleri ile ilişkisi

Amaç: Antisosyal Kişilik Bozukluğu (ASKB) tanılı hastaların üstbiliş özelliklerinin intihar davranışı ile olan ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ekim 2020-Nisan 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran DSM-5 tanı kriterlerine göre ASKB tanısı konan 74 kişi hasta grubu ve 74 sağlıklı gönüllü kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Örneklem grubuna sosyodemografik veri formu, Üstbiliş Ölçeği (ÜBÖ), Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği (BİDÖ), İntihar Davranış Ölçeği (İDÖ), Beck Depresyon Envanteri (BDE), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) uygulanmıştır. Bulgular: Sonuçlar ASKB'li bireylerin kontrol grubuna kıyasla genel olarak daha kötü üstbilişsel özellikler gösterdiğini ve öncesinde intihar girişiminde bulunmuş ASKB'li bireylerde intihar girişiminde bulunmayanlara göre kontrol edilemezlik ve tehlike (KET) ile düşünceleri kontrol ihtiyacı (DKİ) alt ölçek puanlarının daha yüksek olduğunu göstermektedir. Hasta ve kontrol gruplarında intihar davranışının ciddiyetini ölçen İDÖ ile DKİ alt ölçeğinin korele olduğu; İDÖ'nün ayrıca ASKB grubunda bilişsel güven (BG) alt ölçeğiyle, kontrol grubunda ise olumlu inançlar (Oİ) alt ölçeğiyle korele olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre ASKB'li bireylerde üstbilişsel inançlar ile intihar davranışının şiddeti, depresyon ve anksiyete belirtileri ilişkilendirilebilir. Kötü üstbilişsel yeteneklerin (düşünceyi kontrol ihtiyacına ilişkin inançlar ve bilişsel güven alt boyutları) ASKB'li bireylerde intihar riskinin belirlenmesi açısından faydalı olabileceği ve hastaların üstbilişsel terapi yöntemlerinden fayda görebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Antisosyal kişilik bozukluklarıKişilik bozukluklarıÜstbiliş+1
Halil Çankaya
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofrenide anksiyete duyarlılığı ve yaşam kalitesi üzerine etkisi

Amaç: Klinik çalışmalarda şizofreni hastalarında anksiyete bozukluğu sıklığının yüksek olduğu gösterilmiştir. Anksiyete belirtilerinin işlevsellikte bozulmaya ve hayat kalitesinde düşmeye neden olduğunu bildirilmiştir. Bu çalışmada anksiyeteye yatkınlık incelenmiş, şizofreni tanılı hastalarda anksiyete duyarlılığının belirlenmesi, davranışsal inhibisyon sisteminin anksiyete ve şizofreni ile ilişkisini incelemek, anksiyete duyarlılığının yaşam kalitesi üzerine etkisini gösterilmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda psikotik bozuklukluk birimine başvuran hastalar arasından 72 şizofreni tanılı hasta ve 72 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılara tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formuna ek olarak Pozitif ve Negatif Belirti Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Davranışsal İnhbisyon Sistemi/Davranışsal Aksitvasyon Sistemi Ölçeği, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu, Anksiyete Duyarlılığı İndeksi-3 ölçekleri doldurulmuşt647tyuhgur. Bulgular: Şizofreni hastalarında anksiyete duyarlılığının tüm parametreleri ve toplam puanları (p<0.001) ve hamilton anksiyete ölçek puanları (p<0.001) kontrol grubundan yüksek bulunmuştur. Her iki grupta fiziksel ve bilişsel duyarlılık alanları ile hamilton anksiyete ölçek puanları arasında pozitif bir ilişki bulunmaktadır (p<0.005). Yaşam kalitesi ölçeğinin tüm parametre puanları hasta grubunda daha düşük saptanmıştır (p<0.001). Yaşam kalitesi ölçek puanları ile hamilton anksiyete ölçeği ve anksiyete duyarlılığı puanları arasında negatif anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p<0.005). Davranışsal inhibisyon sistemi ölçek puanları gruplar arasında benzerdir (p=0.96), hamilton anksiyete ölçeği ile arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p<0.05). Sonuç: Çalışmamızda şizofreni tanılı hastalarda anksiyete duyarlılığı daha yüksektir. Anksiyete duyarlılığı indeksi-3 ölçeği ve hamilton anksiyete ölçekleri arasında benzerlik bulunmaktadır. Şizofreni tanılı hastalarda anksiyete duyarlılığı arttıkça yaşam kalitesi düşmektedir. Davranışsal inhibisyon sistemin ile şizofreni ve anksiyete arasında herhangi bir ilişki kurulamamıştır. Bu alanda daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir.

AnksiyeteDavranışsal inhibisyon sistemiYaşam kalitesi+1
Gökçen Doğangüneş Koyutürk
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mizofoni ve ruhsal bozukluklar

Amaç: Mizofoninin birçok ruhsal bozukluğa eşlik ettiği ve ruhsal bozukluk olarak kabul edilmesi gerektiğine yönelik çalışmalar literatürde mevcuttur. Henüz net bir tanı kriteri olmasa da önerilen tanı kriterleri mevcuttur. Bu çalışmada mizofoninin diğer ruhsal bozukluklarla ilişkisinin araştırılması ve tanı sınıflandırma sistemlerindeki olası yerinin saptanması amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmamıza Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na ilk kez başvuru yapan hastalar ile psikiyatrik hastalık öyküsü bulunmayan sağlıklı gönüllüler dahil edildi. Mizofoni belirtisi gösteren 105 kişi hasta grubunu, mizofoni belirtisi göstermeyen 158 kişi kontrol grubunu oluşturdu. Katılımcılara tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formuna ek olarak Mizofoni Görüşme Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği (Dikkat (BAR-D), Motor (BAR-M), Plan yapamama (BAR-P), Toplam (BAR-T)) ve Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (YBOKÖ) uygulandı. Bulgular: Mizofonisi olan bireylerin BAÖ puan ortalaması 25,31, mizofonisi olmayan bireylerin BAÖ puan ortalaması 17,59 olarak bulunmuştur (p<0,001). Mizofonisi olan bireylerin BDÖ puan ortalaması 23,02, mizofonisi olmayan bireylerin BDÖ puan ortalaması 17,93 olarak bulunmuştur (p=0,003). Mizofonisi olan bireylerin puan ortalamaları BAR-D 17,97, BAR-M 20,54, BAR-P 26,37, BAR-T 64,89, mizofonisi olmayan bireylerin puan ortalamaları BAR-D 15,17, BAR-M 17,22, BAR-P 22,85, BAR-T 55,24 olarak bulunmuştur (p<0,001). Anksiyete bozukluğu olan mizofonik katılımcıların Mizofoni Belirti Listesi toplam puanı ile Beck Anksiyete Ölçeği puanları arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Mizofonisi olan katılımcıların çoğuna anksiyete bozukluğu tanısı da konmuştur. Sonuç: Mizofoni, ruhsal bozukluklara sık eşlik eden bir durumdur. Ruhsal bozukluk şiddetini belirleyen ölçek puanlarında anlamlı artışa neden olması, mizofoninin de ruhsal bir bozukluk olabileceğini düşündürtmektedir. En sık anksiyete bozukluğuna eşlik etmesi ve anksiyete şiddeti ile olan ilişkisi, mizofoninin tanı sınıflandırmasında anksiyete bozukluğu başlığı altında değerlendirilmesi gerektiğini düşündürtmektedir. Ruhsal bozukluklara sık eşlik eden mizofoninin klinisyenlerce bilinmesi, tedavi algoritmalarının geliştirilip hastanın yaşam kalitesini arttıracağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Mizofoni, Ruhsal Bozukluklar, Anksiyete Bozukluğu, Mizofoni Belirti Listesi

AnksiyeteMizofoniPsikiyatrik hastalıklar+2
Kemal Mutlu
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran bireylerde uyku belirtileri ve ilişkili risk etmenlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Psikiyatri polikliniğine uyku yakınmasıyla başvuran hastaların; hangi uyku yakınmaları olduğunun, hangi sebeplere atfedildiğinin, uyku yakınmaları ile baş etme yöntemlerinin neler olduğunun ve uyku bozukluğu hakkındaki algılarının belirlenmesidir. Yöntem: Örneklem grubuna MCBÜ psikiyatri polikliniğine uyku yakınmaları ile başvuran 200 hasta ardışık alınmıştır. DSM-5 için Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu ve Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu hekim tarafından doldurulmuştur. Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, Uyku Hijyen İndeksi, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi, Uyku ile İlgili İşlevsiz İnanç ve Tutumlar Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Ölçeği hastane dışı ortamda doldurulması için hastalara verilmiştir. Elde edilen veriler bilgisayar ortamına aktarılarak veri analizi yapılmıştır. Bulgular: Uyku yakınmalarına yol açan bir neden olduğunu düşünme oranı %67,7 idi (p<0,05). Nedenler olarak; aile ve toplumsal ilişkide sorunlar (%22,8), tıbbi hastalık (%17,1), evlilikte eşle sorunlar (%15,4), mali sorunlar (%13), işle ilgili sorunlar (%9,3), eğitim hayatı ile ilgili sorunlar (%3,6) olarak belirtilmiştir. Daha önceden ''Uyku Hijyeni'' kavramını duymuş olanların oranı %16,4'tür (p<0,05). Uyku problemi için herhangi bir yöntem denemiş olanların oranı %64,6'tür. En çok tercih edilen yöntem olan TV izleme, kitap okuma, müzik dinleme vb. eylemlerde bulunmuş olanların oranı %35,4'tür (p<0,05). Uykuya dalma süresi arttıkça daha iyi uyumaya yardımcı olacağı düşünülen herhangi bir yöntem denenmiş olma ihtimali yükselmektedir (p<0,05). Sonuç: Araştırmamızın bulguları değerlendirildiğinde, psikiyatri polikliniğe uyku yakınmaları ile başvuran hastaların uyku hijyeni yetersizdir. Uyku kalitesi düşük olan hastaların daha fazla uyku ile ilgili işlevsiz inanç ve tutumlara sahip olduğu saptanmıştır. İşlevsiz inanç ve tutumlar ile ilgili yeni araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Uyku, Uyku hijyeni, Uykusuzlukla ilişkili işlevsiz inançlar

HastanelerHastaneler-üniversitePsikiyatrik hastalar+5
Cihan Gül
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pozitif ve negatif ruminasyon ölçeğinin Türkçe uyarlaması, geçerlilik ve güvenirlilik çalışması

Amaç: Çalışmamızın amacı Yang ve ark. tarafından geliştirilen Pozitif ve Negatif Ruminasyon Ölçeği'nin Major Depresif Bozukluk, Anksiyete Bozuklukları, Obsesif Kompulsif Bozukluk ve sağlıklı popülasyonda Türkçe Uyarlaması, Geçerlilik ve Güvenirlik Çalışmasının yapılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaaraştırmaya katılmayı kabul eden 92 Major Depresif Bozukluk, 102 Anksiyete Bozuklukları, 85 Obsesif Kompulsif Bozukluk tanılı ve 111 sağlıklı birey olmak üzere 390 kişilik örneklemde yapılmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Pozitif ve Negatif Ruminasyon Ölçeği, RuminatifDüşünmeBiçimleriÖlçeği, Bilişsel Üçlü Envanteri, Yaşam Yönelimi Ölçeği, Yaşam Doyumu Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Beck Anksiyete Ölçeği, Yale Brown Obsesyon-Kompulsiyon Ölçeğiuygulanmıştır. Bulgular: Pozitif ve Negatif Ruminasyon Ölçeğinin birinci düzey doğrulayıcı faktör analizi yapılarak beş boyutlu yapı doğrulandı. Sonrasında PANRS ölçeğinin Mutluluğun Tadını Çıkarma ve Olumlu Başa Çıkma boyutlarının pozitif ruminasyon boyutu altında ve Negatif İlişkilendirme, Mutluluğu Bastırmave Kendini Reddetme boyutlarının negatif ruminasyon boyutu altında olduğunu göstermek için ikinci düzey doğrulayıcı faktör analizi yapıldı. Ölçek boyutlarına ait güvenirlik çalışmasında karelasyon analizi ile iç tutarlığın yüksek olduğu gösterildi. (Cronbach alfa katsayıları pozitif ruminasyon 0.814, Mutluluğun Tadını Çıkarma 0.836, Olumlu Başa Çıkma 0.565, negatif ruminasyon 0.878, Mutluluğu Bastırma 0.695, Negatif İlişkilendirme 0.851,Kendini Red Etme 0.756) Ölçeğin madde toplam puan korelasyon katsayıları 0.304-0.794 arasında bulundu. Ölçek maddeleri için faktör yük değerleri 0,30'dan yüksek olduğu ve hata varyanslarının 0.90 ve altı olduğu belirlendi. Diskriminant fonksiyon analizine göre, tanı grubu ile sağlıklı kontrol grubunu ayırmada etkili olduğu saptandı. Sonuç: Pozitif ve Negatif Ruminasyon Ölçeği Türkçe Formunun geçerli ve güvenilir olduğunu gösterildi.

Güvenilirlik ve geçerlilikRuminasyonTürkçe uyarlama+1
Meltem İnsel
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Premenstrual disforik bozukluk tanı sürekliliği ve klinik değişkenler

Amaç: Premenstrual Disforik Bozukluk (PMDB) tanılı hastalarda tanı sürekliliğinin incelenmesi, PMDB geçici tanısı olan hastaların ileriye dönük semptom derecelendirmesi ile hastaların kalıcı tanı almasında klinik değişkenlerin rolünün gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'nde yürütülmüştür. Çalışmaya PMDB geçici tanısı olan 95 kadın, benzer sosyodemografik özellikler gösteren ve PMDB tanısı olmayan 64 kontrol grubu kadın dahil edildi. Katılımcılara tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formuna ek olarak, Premenstrual Sendrom Ölçeği, Psikolojik Acı Ölçeği, Kronotip Testi, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Çift Uyum Ölçeği, Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği, Anksiyete Duyarlılık İndeksi-3 uygulandı. PMDB geçici tanısı olanlara bireysel takvim hazırlandı ve 3 ay boyunca doldurmaları istendi. Bulgular: Çalışmamızda PMDB geçici tanısı olan hastaların % 65,3'ü kalıcı tanı almış, kalan % 34,7'si ise kalıcı tanıya dönmemiştir. PMDB hastalarının psikolojik acı ölçeği toplam puan ortalamaları, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,001). PMDB geçici tanısı olanların anksiyete duyarlılığı toplam puanı ve alt ölçeklerinin ortalaması kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunurken; PMDB kalıcı tanısı olanlarda hem toplam puan (p=0.04) hem de fiziksel duyarlılık alt ölçeği (p=0.01) anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. PMDB geçici tanı alanlarda dismenore ile anlamlı ilişki bulunmuşken (p=0.03); PMDB kalıcı tanısı alanlarda bu ilişki gösterilememiştir. Sonuç: Çalışmamızda PMDB geçici tanısı almanın her zaman kalıcı tanıya dönüşmeyeceği, ileriye dönük mutaka değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Ayrıca PMDB şiddeti arttıkça psikolojik acı şiddetinin arttığı, çift uyumunun azaldığı, anksiyete duyarlılığının arttığı gösterilmiştir. Geniş örneklem gruplarında ileriye dönük klinik değişkenlerin araştırılması konunun aydınlatılmasına katkı sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: İleriye Dönük, Klinik Değişkenler, Premenstrual Sendrom, Premenstrual Disforik Bozukluk

Belirti ve semptomlarDisforiPremenstrüel sendrom
Duygu Saygılı
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp fakültesi öğrencilerinde Ortoreksiya Nervoza

Amaç: Ortoreksiya nervoza terim olarak, sağlıklı besinlerin tüketimi ile alakalı patolojik fiksasyonun tanımlanması amacıyla kullanılmaktadır. Ortoreksiya nervozanın anoreksiya nervoza, obsesif kompulsif bozukluk, obsesif kompulsif kişilik bozukluğu, bedensel belirti bozukluğu, hastalık anksiyetesi bozukluğu ve psikotik bozukluklar gibi başka ruhsal hastalıklarla bazı fenomenolojik özelliğin paylaştıkları varsayılmaktadır. Bu çalışmada tıp fakültesinde öğretim gören öğrencilerde ortoreksiya nervoza eğilimi ve ilgili etkenlerin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniğinde ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlık biriminde yürütülmüştür. Çalışma 2 örneklem grubundan oluşmaktadır: Her 2 gruba Sosyodemografik Veri Formu, ORTO-11 ölçeği, Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi, Ortoreksiya Nervoza Envanteri, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği uygulandı. Bulgular: Çalışmaya toplam 104 öğrenci ve 104 kontrol olmak üzere 208 katılımcı dahil edildi. Katılımcılardan öğrenci grubunun 55'i kadın (% 52,9) ve 49'u erkek (%47,1) ; kontrol grubunun 59'u kadın (% 56,7) ve 45'i erkek (%43,3) şeklindeydi. Öğrenci grubunda egzersiz, diyet ve sosyal medyada sağlıklı beslenme ile ilgili program takip edilmesi verileri değerlendirildiğinde kadınların sosyal medyada sağlıklı beslenme ile ilgili program takip etmesi erkeklere göre anlamlı olarak yüksek çıkmıştır. (p:0.008) .Öğrenci grubunda Egzersiz ve diyet uygulanması değerlendirildiğinde anlamlı fark görülememiştir. (sırasıyla p:0.734, p:151). Kontrol grubunda egzersiz, diyet ve sosyal medyada sağlıklı beslenme ile ilgili program takip edilmesi verileri değerlendirildiğinde kadınların sosyal medyada sağlıklı beslenme ile ilgili program takip etmesi erkeklere göre anlamlı olarak yüksek çıkmıştır. (p:0.004) Egzersiz ve diyet uygulanması değerlendirildiğinde anlamlı fark görülememiştir. (sırasıyla p:0.072, p:302). Katılımcılara uygulanan ölçeklerin birbiri ile korelasyonu incelendi. Orto-11 ölçeği ile Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL) arasındaki korelasyon anlamlı bulundu. (p:0,001) Ortoreksiya Nervosa Envanteri (ONE) ile Hamilton anksiyete ölçeği arasındaki korelasyon anlamlı bulundu. (p: 0,041) Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL) Alt Ölçekler öğrenci ve kontrol gruplarında ayrı ayrı değerlendirildiğinde; öğrenciler ve kontrol grubu arasında MOKSL toplam puan ve kontrol, yavaşlık alt ölçekleri arasında anlamlı fark gözlenmemiştir. (sırasıyla p:0.381,p:0.380, 0.393) MOKSL temizlik alt ölçeği kontrol grubunda anlamlı olarak yüksek (p:0.022), kuşku alt ölçeğinde kontrol grubu anlamlı olarak yüksek (p:0.001) ; ruminasyon alt ölçeğinde ise öğrenci anlamlı olarak yüksek (p:0.001) olarak saptanmıştır. Sonuç: Ortoreksiya nervozayı etkileyen bazı faktörler, özel bir diyet uygulama, sosyal medyada diyet programı takip etme, sosyal medyada zaman geçirme, sağlık uğraşıları ve sağlıklı beslenme kaygılarıdır. Fiziksel aktivite, sigara kullanımı, ve cinsiyete göre ortoreksiya nervoza eğilimi açısından farklılık yoktu. Obsesif özelliklerin belirginliği, kadınların sosyal medyada diyet programlarının takibi ile ortoreksiya nervoza arasında pozitif yönlü bir ilişki vardı. Anahtar Kelimeler: beslenme ve yeme bozuklukları, sosyal medya, ortoreksiya nervoza, tıp fakültesi öğrencileri,

BeslenmeBeslenme bozukluklarıBeslenme ve yeme bozuklukları+4
Emre Erşahinoğlu
Çukurova University
2023
00