
102
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
A volumetric examination of pia-arachnoid complex' role in İNPH pathophysiology
Giriş ve Amaç: Normal basınçlı hidrosefali (NBH) büyümüş ventriküller ve yürüme, kognisyon ve miksiyon bozukluğu triadı ile karakterize önemli bir hastalıktır. Ilk olarak Solomon Hakim tarafından ortaya atılan bu hastalıkla ilgili geliştirilen ilk hipotez, Pascal yasasına dayanılarak, ventrikül yüzeyindeki büyümenin su cenderesi etkisiyle efektif ekspansil kuvveti arttırdığı, buna bağlı beyaz maddenin gerilerek semptomları ortaya çıkardığıdır. Epidemiyolojik araştırmalarda 65 yaş üstü popülasyonda %3 lere varan prevalans raporlanmasıyla, son yıllarda önemi daha iyi anlaşılmıştır. Cerrahi'nin tedavisinde önemli bir rolünün olduğu NBH hastalığında, V/P şant komplikasyon oranları %38'lere kadar raporlandığından, doğru klinik kararın verilebilmesi için, patofizyolojinin doğru anlaşılması elzemdir. Hastalık patofizyolojisiyle ilgili çalışmaların pek çoğu, ventrikül içine uygulanan efektif ekspansil kuvveti göz önüne alarak, artmış ICP, Periventriküler BOS kaçağı ve Serebral perfüzyonun bozulmasını, NBH kliniğinin gelişiminde en önemli mekanizmalar arasında saymaktadır. Ancak, Gri Madde hasarının patofizyolojik mekanizmaya katkısını araştıran çalışmaların daha az olduğu ve araknoid trabeküla ve pial sağlamlığın ise bu bağlamda hiç araştırılmadığı dikkati çekmektedir. Ayrıca, NBH'da cisternlerde, valleculada ve sylviyan cisternin proksimalinde jet akımın varlığı gösterilmiş olsa da, bu jet akımın patofizyolojiye tam olarak nasıl katkı yaptığının anlaşılmadığı dikkati çekmektedir. Bu çalışmada amacımız, iNBH'de kortikal gri madde hasarının ana mekanizmalarından bir tanesi olabileceğini iddia ettiğimiz Araknoid traksiyon ve pial dehisans hipotezinin (kısaca Pial-Araknoid Dehisans hipotezi), MRG volumetrisi yöntemleriyle test edilmesidir. Materyal ve Metot: Hasta grubu Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisinde 01.06.2019-01.12.2022 tarihleri arasında, tanısı multidisipliner bir ekip tarafından konulmuş ve opere edilmiş 72 iNBH hastasından, ince kesitli (kesit sayısı>50) olmayan 8 hasta çıkarıldı, geriye kalan hastalardan 64'ünün MRG görüntüsü, MRIcroGL yazılımı ile nifti formatına çevirildikten sonra, görüntüler volbrain yazılımına yüklenmiştir. Görüntüsü volbrain yazılımı tarafından işlenemeyen 8 hasta ve volumetrinin hatalı olduğu tespit edilen 7 hasta çalışmadan çıkarılmıştır. Hasta grubu 49 hastadan oluşmuştur. Kontrol grubu ise, 01/3/2021 ile 01/03/2023 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi tıp fakültesi polikliniğinde değerlendirilmiş olan hastalardan, baş dönmesi, baş ağrısı, senkop şikayetleriyle başvuran hastalar seçilmiş, bu hastalardan 55 yaştan büyük 85 yaştan küçük olan ve yüksek çözünürlüklü MRG'si olan 26 hasta seçilerek oluşturulmuştur. Bu hastalardan erkek/kadın oranına sadık kalınacak şekilde 16 hasta seçilmiştir. Hastaların MRG görüntülerine Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri PACS sisteminden, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji bölümüne ait GE firmasına ait SIGNA Architect cihazında elde edilmiş 3D Aksiyal T1 MPRAGE görüntüleri kullanılmıştır. Tüm görüntüler denoising, kaba inhomojenite düzeltilmesi, MNI uzayına kayıt, ince inhomojenite düzeltmesi ve intensite normalizasyonu işlemlerinden sonra intrakraniyal kavitenin ayırt edilmesi, gri beyaz madde ve bosun ayırt edilmesi ve son olarak Neuromorphometrics atlasına göre gri maddenin (ve derin çekirdeklerin) bölümlenmesi ile işlenerek, volümetrik veriler elde edilmiştir. Sonuçlar: Sonuçlarımız iNBH'de sıvı kompartmanlarında en yüksek değişimin %317.37 artışla lateral ventriküllerde olduğunu, onu da %102.99 artışla 3. Ventrikül boyutunun takip ettiğini göstermiştir. Hasta grubunda kortikal gri madde hacim azalması %10,51 seviyesinde, subkortikal gri madde hacim azalması ise %16.15 seviyesinde kaydedilmiştir. Beyaz madde hacimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Kortikal gri madde lobları arasından en yüksek hacim azalması temporal lob ve oksipital loblarda gerçekleşmiştir (sırasıyla -11,24, -10,31, p<0.05). Hasta grubunda perisylviyan bölgede yoğun kortikal hacim azalması saptanmış, özellikle frontal operculumda %27,22'lik ve Heschl Girusundaki %19.68'lik azalma dikkati çekmiştir. Ayrıca, özellikle vallecula çevresindeki alanda oldukça yoğun ve istatistiksel olarak anlamlı hacim azalması mevcut olduğu da gözlenmiştir. Tartışma ve Sonuç: Bizim çalışmamızda, özellikle perisylviyan bölgedeki hacim kaybının literatürle uyumlu olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, perisylviyan bölgede kortikal hacim kaybının bölgenin anatomik özellikleri ile incelenmesi, ventrikülden çıkan sıvının jet akımının ve ona bağlı gelişen barotravmanın, gerçekten de iNBH'da kortikal hacim kaybını açıklayıcı bir faktör olabileceğini göstermiştir. Ancak, pial dehisans'ın direkt bulguları, çalışmamızla ortaya konamamıştır. Sonuç olarak, Araknoid Trabeküler Traksiyon ve Pial Dehisans hipotezinin doğruluğu hususunda kesin bir yargıya varmak mümkün olmamıştır, ancak bulgularımız bu hipotezin ve tarif ettiği sonuçların iNBH patofizyolojisinde önemli rolü olduğu inancını oluşturmuştur. Bu konuda, özellikle subaraknoid BOS sisteminin ve araknoid trabekül özelliklerinin daha ileri çalışmalarla incelenmesinin iNBH patofizyolojisinin daha iyi anlaşılması için gerektiği kanısına varılmışıtır.
Fare kafa travması modelinde amantadinin nöroprotektif etkilerinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH), dünya genelinde kalıcı veya geçici sakatlıkların ve ölümün en sık nedenidir. Travma sonrası nörolojik fonksiyon kayıplarına neden olan ikincil (sekonder) hasar süreci ilerleyici nörodejenerasyona ve gecikmiş hücre ölümüne sebep olmaktadır. İkincil hasarda verilen cevaplardan biri olan nöroinflamasyon, santral sinir sisteminin patojenlere veya hücresel hasar sonucu oluşan sinyal moleküllere karşı oluşan doğal immün yanıttır. Bunun yanı sıra geç dönemde lenfosit ve mikroglia/makrofaj aktivasyonu izlenir. Amantadinin, nöroprotektif etkileri birçok deneysel hayvan modelinde ve klinik çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmada, kafa travması modelinde intraperitoneal olarak verilen Amantadinin, 24. saatte nöroprotektif etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada toplam 40 adet fare kullanılmıştır. 5 ayrı grup ve her grupta 8 fare (n=8) olacak şekilde gruplandırma yapılmıştır. 8 fare naive, 8 fare sham, 8 fare kontrol grubu, 8 fare 20 mg/kg/gün Amantadin ve 8 fare 40 mg/kg/gün Amantadin deney grubu olarak ayrılmıştır. Hayvanlara 9 cm yükseklikten 75 gr serbest ağırlık düşürülerek kafa travması modeli oluşturulmuştur. Travmadan 1 saat sonra kontrol grubuna intraperitoneal serum fizyolojik, deney gruplara ise intraperitoneal sırasıyla 20 ve 40 mg/kg Amantadin enjeksiyonu yapılmıştır. Tüm grupların 1. ve 24. saat sonunda nörolojik değerlendirmeleri mNSS ile yapılıp fareler sakrifiye edilerek beyin dokularındaki histopatolojik bulgular kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: Histopatolojik incelemelerde; 1) 20 mg/kg Amantadin ile nöron dejenerasyonu anlamlı olarak azalmakta (p=0.0007, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p=0.1745, n=8/grup). 2) 20 mg/kg Amantadin ile mikroglial aktivasyon anlamlı olarak azalmakta (p=0.0073, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p>0.9999, n=8/grup). 3) 20 mg/kg Amantadin ile astrosit aktivasyonu anlamlı olarak azalmakta (p=0.0063, n=8/grup), 40 mg/kg Amantadin verildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p=0.3566, n=8/grup). 4) Histopatolojik incelemelerde, 20 mg/kg Amantadin verilen deney grubunda sitotoksik ödemin anlamlı olarak azaldığı görülmüştür. Sonuç: Swiss albino farelerde ağırlık düşürme metoduyla oluşturulan nörolojik muayenede gerilemeye sebep olmayan ancak histopatolojik düzeyde inflamasyona yol açan hafif kafa travması modelinde travma sonrası 1. saatte verilen tek doz 20 mg/kg Amantadin nöroinflamasyon ve astrogliozisi inhibe ederek sekonder hasarın azalmasına katkı sağlamaktadır.
Sıçan laminektomi modelinde halofuginonun epidural fibrozis üzerine etkisinin incelenmesi
Bel ağrısı toplumun %80'inin hayatında en az bir defa karşılaştığı, hastaneye başvuruların önemli bir kısmını oluşturan, yaşam kalitesini düşüren, iş gücü kaybına neden olan önemli bir sağlık problemidir. Bel ağrılarının en sık nedeni olan lomber disk hernisi medikal ve/veya cerrahi tedavi gerektirir. Spinal cerrahi sonrası bel ve bacak ağrısı gibi yakınmaların devam ettiği başarısız bel cerrahisi sendromunun en sık sebebi epidural fibrozistir. Nöral doku etrafında skar dokusuna neden olup bası yapar ve sinir köklerinin beslenmesini bozarak radiküler ağrıya yol açar. Günümüzde epidural fibrozisi engellemeye veya azaltmaya yönelik birçok çalışma yapılmasına rağmen kesin çözüm bulunamamıştır. Halofuginon, Dichroa febrifuga bitkisinden elde edilen februfigin isimli alkaloidin analoğudur. Veteriner hekimlerin antiprotozoon olarak kullandığı bu ilacın in vivo ve in vitro çalışmalarda oral ve/veya sistemik yoldan uygulandığında tip 1 kollajen sentezini inhibe ettiği ve antifibrotik etkiye sahip olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, sıçanlarda oluşturulan lomber laminektomi modelinde lokal olarak uygulanan Halofuginon'un antifibrotik etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, 3 ayrı grup ve her grupta 7 adet Wistar Albino erkek sıçan (n=7) olacak şekilde toplam 21 adet sıçan kullanılmıştır. 7'si laminektomi yapılan kontrol grubu, 7'si laminektomi sahasına hidrojel yerleştirilen grup ve 7'si laminektomi sahasına Halofuginon yüklü hidrojel yerleştirilen grup olarak ayrılmıştır. Post-operatif 21. günde sakrifiye edilen sıçanların laminektomi sahasının 1 cm altından ve üstünden olacak şekilde spinal kolon, vertebral kolon, paravertebral kaslar ve fasyayı içeren dokuları alınmıştır. Serum fizyolojik ile yıkanıp bir hafta boyunca formaldehit solüsyonunda bekletilmiş ve dekalsifikasyon sonrası dehidrate edilip parafin bloklara alınmıştır. Seri kesitler elde edildikten sonra hematoksilen-eozin (HE) ile Masson'un trikrom boyası ile boyanıp epidural fibrozis alanı ve fibrozisin adezyon derecesi analiz edilmiştir. Çalışmanın sonuçlarında öne çıkan noktalar ise kontrol grubunda yoğun fibrozis ile aktif fibroblastların olduğu, hidrojel grubunda mekanik bir bariyer oluşturarak fibrozis oluşumuna engel olabilecek membranöz bir yapının olduğu ve hidrojel ile Halofuginon grubunda da fibröz dokunun dağılımının düşük olması yanı sıra bazı bölgelerde dikkati çeken vasküler yapılarda genişleme ile aktif osteoblastların varlığı mevcuttu. Bunun yanında her üç grupta da infiltratif iltihabi hücre görülmedi, yabancı cisim reaksiyonu oluşmadı ve laminektomi alanını doldurabilecek yeni kemik oluşumu gözlenmedi. Her üç grup istatistiksel olarak milimetre kare cinsinden epidural fibrozis alanı değerlendirildiğinde anlamlı bir farkın olmadığı saptandı. Fibrozis adezyon derecesi açısından ise kontrol grubu ile hidrojel ile Halofuginon grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı.
Farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde ketaminin kortikal yayılan depolarizasyona etkisi
Yaşamı tehdit eden intrakranial anevrizma kanamasına bağlı gelişen subaraknoid kanamalar tüm inmelerin %5'lik kısmını oluştururlar. Subaraknoid kanamalar diğer inme tiplerinden daha genç yaşta görülmesi ve ölüm oranının yüksek olması nedeniyle yüksek sosyoekonomik yüke sebep olmaktadır. Anevrizmal subaraknoid kanama geçiren hastaların yaklaşık %15'i daha hastaneye ulaşmadan kaybedilmektedir. Hastanede ölümlerin %25'i ilk 24 saatte gerçekleşmektedir. Hastaların geri kalan %60'ı kanamaya neden olan anevrizma başarılı bir şekilde kapatılsa bile ilk kanamanın beyinde yol açtığı hasarlar ve devam eden patofizyolojik süreçler nedeniyle ciddi mortalite ve morbidite riski altındadır. Bu hastalarda mortalite nedeninin yaygın serebral enfarktlar olduğu uzun yıllar önce ortaya konulmuştur ve neden olarak kanama sonrası 3-15 günde ortaya çıkan büyük arter spazmları olduğu düşünülmüştür. Son yıllarda subaraknoid kanama sonrası gelişen mortalite ve morbiditeden sorumlu etkenin tek başına büyük damarlarda gelişen vazospazm olmadığı düşünülmüştür. İlk defa 2004 yılında, subaraknoid kanama (SAK) geçiren hastalarda henüz vazospazm gelişmeden, ilk 72 saatte oluşan akut patofizyolojik olayları açıklamaya yönelik "erken beyin hasarı" (early brain injury) kavramı ortaya atılmıştır. SAK geliştikten kısa süre sonra (yaklaşık 15 dakika içinde) intrakranial basınç, kanama sonrası meydana gelen intrakranial hematom boyutuna bağlı olarak değişmekle beraber kanama öncesine ya da kanama öncesine yakın değerlere geri döner. Erken beyin hasarında serebral iskemiye neden olan mikrodolaşım bozuklukları, kan beyin bariyeri harabiyeti, kortikal yayılan depolarizasyon, glutamat gibi eksitatör nörotransmitterlerin sorumlu olmasına ilişkin birçok çalışma yapılmıştır. Kortikal yayılan depolarizasyonlar, dakikada 2-6 mm hızında ilerleyen kortikal depolarizasyon dalgalarıdır. Kortikal yayılan depolarizasyonu normal nöronlarda repolarizasyon izler ve sonrasında bölgesel kan akımının artması eşlik eder. Kanama iii olan beyinde depolarizasyona kortikal yayılan iskemi eşlik eder. Kortikal yayılan depolarizasyonun erken beyin hasarındaki rolü ve kötü prognoz ile ilişkisi yapılan klinik çalışmalar ve hayvan deneyleriyle desteklenmiştir. Kortikal yayılan depolarizasyon modellerinde ilaç etkisinin araştırılmasının yeni medikal tedavilerin geliştirilmesinde önemli yeri vardır. Merkezi sinir sistemine etki edecek terapötik maddelerin hızla metabolize edilmesi ve kandan temizlenmesi, bunun yanısıra terapötik maddelerin kan-beyin bariyerinden kolay geçememeleri merkezi sinir sistemi için ilaç geliştirilmesinin önündeki önemli engellerdendir. Bu çalışmada farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde ketamin anestezisinin serebral kan akımı üzerindeki etkisi incelenecektir. Deneylerde 3 grup Swiss albino fare kullanıldı. Farelerde filaman perforasyon yöntemi kullanılarak subaraknoid kanama modeli oluşturuldu. Her üç grupta işlem öncesi, sonrası ve işlemden 24 saat sonra farelerde laser speckle altında kortikal yayılan depolarizasyon sayısı incelendi ve fareler sakrifiye edildi. İzofluran grubunda olan farelerde izofluran anestezisi altında, ketamin grubunda ketamin anestezisi altında fare filaman perforasyon yöntemi ile subaraknoid kanama modeli oluşturuldu. Sham grubunda iki farede izofluran, diğer iki farede ketamin altında filaman ECA'dan ileri doğru ilerletildi ancak perforasyon yapılmadı. İzofluran grubunda 8, ketamin grubunda 8 ve sham grubunda 4 adet fare kullanıldı. Ketamin anestezisi altında fare filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modellerinde serebral kan akımı değerlerinin izofluran anestezisi altında fare filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modellerine göre arttığı görüldü. Anahtar kelimeler: Subaraknoid kanama, serebral kan akımı, laser speckle görüntüleme, ketamin, izofluran
Deneysel sıçan hidrosefali modelinde deksmedetomidinin nöroenflamasyonun üzerine etkilerinin radyolojik olarak incelenmesi
Giriş: Hidrosefalide ventrikülomegali ve artmış intrakraniyal basınç sonucunda özellikle periventriküler beyaz cevherde ve subventriküler zonda kan akımında azalma ve iskemi oluşmaktadır. Buna bağlı olarak astroglial ve mikroglial hücrelerin proliferasyonu ile karakterize bir nöroenflamasyon durumu meydana gelmektedir. Bu olay zinciri sonuçta nöron kaybı, myelin kaybı ve nörogeneziste azalma dolayısıyla fonksiyon kaybı ile sonuçlanmaktdır. Hidrosefalide oluşan bu nöroenflamasyon radyolojik olarak corpus callosum kalınlığında ve kortikal kalınlıkta azalma şeklinde görülebilmektedir. Yapılan in vitro çalışmalarda deksmedetomidinin (DEX) antienflamatuvar ve nöroprotektif etkileri olduğu gösterilmiştir. Amaç: Bu çalışmada intrasisternal kaolin enjeksiyonu ile oluşturulan hidrosefali modelinde DEX'in nöroenflamasyon üzerine etkilerinin radyolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Metod: Bu çalışmada ağırlıkları 330-385 gr arasında değişen toplam 21 adet erkek Sprague-Dawley albino sıçan kullanıldı. Denekler 3 ayrı gruba (n=7) bölündü. Birinci gruptaki deneklerin (Sham grubu) sisterna magnalarına 30μL SF verildi. İkinci (hidrosefali grubu) ve üçüncü gruptaki (tedavi grubu) deneklerin sisterna magnalarına ise 30μL SF içerisinde çözdürülmüş %25'lik kaolin süspansiyonu enjekte edildi. İntrasisternal enjeksiyondan 14 gün sonra tüm deneklere beyin MRG çekildi ve ikinci ve üçüncü gruplardaki deneklerde hidrosefali geliştiği teyit edildi. Daha sonra bir hafta boyunca ikinci gruptaki deneklere intraperitoneal SF, üçüncü gruptaki deneklere ise intraperitoneal olarak 40 μg/kg/gün DEX enjekte edildi. Deneyin 22. Gününde tüm deneklere VI tekrar beyin MRG çekildi. Elde edilen görüntülerden Evans indeksi, ventrikül alan ölçümü, Corpus Callosum kalınlığı ve kortikal kalınlık değerleri hesaplandı. Verileri istatiksel analizi için GraphPad Prism 9 programı kullanıldı. Bulgu: İncelenen bütün parametreler (Evans indeksi, ventrikül alan ölçümü, corpus callosum kalınlığı, kortikal kalınlık) sham grubuna göre istatiksel olarak anlamlı bulundu. Ancak hidrosefali ve tedavi grupları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Yapılan istatiksel analizin sonucunda sham grubu ile hidrosefali oluşturulan gruplar (hidrosefali grubu ve tedavi grubu) arasında istatiksel fark saptandı, bu da etkin bir hidrosefali oluştuğunun göstergesidir. Ancak hidrosefali grubu ile tedavi grubu arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç olarak, DEX hidrosefalide oluşan nöroenflamasyonun üzerine radyolojik olarak bir etkisi gösterilemedi. Bu sonuçları doğrulamak için histopatolojik çalışmaların yapılması önerilir. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, Kaolin, Deksmedetomidin, Nöroenflamasyon.
Üst servikal travmalara posterior cerrahi yaklaşımlar
Amaç: Üst servikal travmalar, yüksek morbidite ve mortalite oranlarıyla sonuçlanan ciddi yaralanmalardır. Oksipitoservikal bileşke, anatomi ve biyomekanik farklılıkları nedeniyle dikkatli bir yaklaşım gerektirir.Bu çalışmanın amacı, üst servikal travmaların posterior cerrahi yaklaşımlar ile elde ettiğimiz klinik verilerin ve uygulanan tedavinin preoperatif ve postoperatif sonuçlarını analiz etmek, cerrahi stabilizasyon tekniklerinin etkinliğini değerlendirmek ve elde edilen bulguları literatürle karşılaştırarak cerrahi uygulamalara yönelik katkı sağlamaktır. Materyal ve metod: Ordu Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı'nda retrospektif bir çalışma olarak yürütülmüştür. Çalışmaya, Şubat 2020-Mayıs 2022 tarihleri arasında üst servikal travma ile başvuran ve uygunluk kriterlerini karşılayan 31 hasta dahil edilmiştir. Preoperatif ve postoperatif dönemde radyolojik değerlendirmelerde üst servikal hizalanma parametreleri (C0-C2 lordoz ve C2-C7 lordozu, klivoaksiyel açı, C2 slope açısı, kraniyal slope açısı, SVA), nörolojik durum, cerrahi komplikasyonlar ve iyileşme süreçleri analiz edilmiştir. Cerrahi teknik olarak C1-2 seviyesi için postreior yaklaşım ile Harm's teknik, C2-3 stabilizasyon için C2 transpediküler fiksasyon ve C3 lateral mass füzyon yöntemleri ve ek patoloji olan hastalar için de destek füzyon yöntemleri kullanılmıştır. Veriler SPSS yazılımı ile p<0.05 anlamlılık düzeyi ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Hastaların %45,2'inde yüksekten düşme, %19,4'inde merdivenden düşme, %16,1'i kendi boyundan düşme, %12,9 motorlu taşıt kazası, %6,5 aksiyel kafa travması, travma sebebi olarak tespit edilmiştir. Fraktürlerin dağılımı; %54,83 C2 Tip 2 odontoid fraktürü, %9,64'ü C1 Jefferson fraktürü, %35,53'ü diğer fraktürler olmak üzere değerlendirilmiştir. Minimum takip süresi 6-24 ay olup, hastaların tamamında radyolojik olarak stabilizasyon sağlanmıştır takiplerinde füzyon kusuru izlenmemiştir. Çalışmamızda değerlendirilen servikal parametrelerden SVA (p=0.03) ve Kraniyal slope (p=0.026) ölçümlerinde anlamlı değişiklik izlenmiştir. Sonuç: Posterior cerrahi yaklaşımlar, üst servikal travmalarda etkili ve güvenli bir tedavi seçeneği sunmaktadır. Stabilizasyon tekniklerinin doğru uygulanması, nörolojik iyileşme ve komplikasyonların önlenmesinde kritik öneme sahiptir.Bu çalışma, üst servikal travmaların cerrahi tedavisine yönelik mevcut literatüre katkı sağlamak ve cerrahi uygulamalara yönelik klinik deneyimler ile katkı sunmayı amaçlamıştır.Daha uzun süreli ve geniş ölçekli çalışmalar ile bu bulguların desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: üst servikal travma, odontoid fraktür, Hangman's fraktürü, Jefferson fraktürü
Fare kafa travması modelinde doksisiklinin inflamasyon uüzerine etkilerinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH) dünyada gençlerin önemli ölüm nedenlerden biridir. TBH son yıllarda önemli bir halk sağlığı sorunu olup dünya genelinde sakatlıkların ve ölümün en sık nedenidir. Hasar oluşumunu takiben ilk 24 saatte mikroglialar tarafından TNF-α, IL-1β ve IL-6 gibi proinflamatuar sitokinler salgılanır. Akut dönemin ardından, inflamazomlar (NLRP3) aktive olur. Bunun sonucunda inaktif formda bulunan kaspaz enzimi NLRP3 kompleksi tarafından aktif formuna dönüşür. Aktifleşen kaspaz-1 inflamatuar olaylarda rolü olan IL-1β ve IL-18 sitokinlerinin salınımını uyarır. Doksisiklin (DOX), Food and Drug Administration (FDA) tarafından onaylanmış olan bir antibiyotiktir ve kan-beyin bariyerinden iyi geçişi vardır. Doksisiklin mikrogliada, matriks metalloproteinaz-3(MMP-3)'ü azaltarak, nitrik oksid (NO), TNF alfa, İL-1, İL-6, İL-8 üzerine inhibitör etki yapar. Bu çalışmada, kafa travması modelinde düşük ve yüksek dozlarda verilen intraperitoneal doksisiklin'in, üçüncü günde inflamasyon üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, 4 ayrı grup (sham, kontrol, düşük ve yüksek doz DOX) ve her grupta 5 fare (n=5) olacak şekilde toplam 20 adet fare kullanılmıştır. Hayvanlara 11 cm yükseklikten 75 gr serbest ağırlık düşürülerek kafa travması modeli oluşturulmuştur. Travmadan yarım saat sonra kontrol grubuna serum fizyolojik, düşük doz grubuna 10 mg/kg ve yüksek doz grubuna 100 mg/kg intraperitoneal doksisiklin enjeksiyonu yapılmıştır. Hayvanlar üçüncü günde sakrifiye edilerek beyin dokularındaki histopatolojik ve immünhistokimyasal bulgular kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: IL-6 sinyal pozitifliği, 10 mg/kg DOX verilen grupta anlamlı olarak azalmıştır (p=0,003). 100 mg/kg DOX verilen grupta pozitif hücre sayısında azalma görülmüştür, fakat bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,58). Iba-1 (İyonize kalsiyum bağlayıcı adaptör molekül-1) ile işaretlenen mikrogliaların hasarlı bölgeye göçünün, kontrol grubuna göre 10 mg/kg ve 100 mg/kg DOX verilen gruplarda daha az olduğu görülmektedir (p=0,0001, p=0,003). CD-3 sinyal pozitifliği ve pozitif hücre sayısı, 10 mg/kg ve 100 mg/kg DOX verilen gruplarda anlamlı olarak azalmıştır (p=0,00001, p=0,003). Son olarak, düşük ve yüksek doksisiklin verilen travma gruplarında, ilaçsız travma grubuna göre daha yüksek oranda apoptoza gitmeyen nöron ve glia oranları görüldmüştür. Sonuç: Kafa travmasında DOX kullanımı, akut nöroinflamasyon ve mikroglia aktivasyonunu inhibe ederek kafa travması sonrası ortaya çıkan ikincil hasarın azaltmasında etkin olarak kullanılabilecek yeni bir tedavi yöntemi olarak umut vaat etmektedir.
Fare kafa travması modelinde brimonidin tartaratın nöroprotektif etkilerinin incelenmesi
Kafa travması sonucu ortaya çıkan ikincil beyin hasarı genellikle travma başlangıcından itibaren travmayı takip eden saatler veya günler boyunca süren hücresel ve moleküler hasarla ilgilidir. Brimonidin tartarat selektif alfa-2 reseptor agonistidir. Glokom tedavisinde kullanılan ve retinal ganglion hücrelerinde nöroprotektif etkileri olduğu bilinen Brimonidin tartaratın travmatik beyin hasarında nöroinflamasyona etkisini gösteren bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmada toplam 21 adet erkek Swiss albino fare 3 gruba ayrılmış ve ağırlık düşürme modeli ile kapalı kafa travması oluşturulmuştur. Travmadan 24 saat sonra fareler sakrifiye edilmiştir. Sakrifiye edildikten sonra beyin dokularının hemotoksilen&eozin boyası ve immünohistokimya yöntemi ile incelenmiştir. Sham grubuna göre NeuN pozitif hücre sayısı travma grubunda belirgin azalmıştır(p=0,0015). Travma sonrası brimonidin uygulanan grup sadece travma uygulanan grupla karşılaştırılınca NeuN'la işaretli hücrelerde artış gözlendi(p=0,13). CD163 antikor işaretlemesinde sham grubunda hücrelerin %46,6'sı, travma grubunda %65,1'i, travma+brimonidin grubunda ise %56,8'i CD163 antikoru ile pozitif işaretlenmiştir. MHC2 antikoru ile işaretlemede sham grubu ile travma uygulanan grup karşılaştırıldığında travma uygulanan grupta istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanmıştır(p=0.03). Travma ve travma+brimonidin uygulanan gruplar karşılaştırıldığnda ise; travma+brimonidin uygulanan grupta azalma olduğu saptanmıştır(p=0.09). BDNF antikoru ile işaretlemede travma ve travma+brimonidin uygulanan gruplar karşılaştırıldığında travma+brimonidin uygulanan grupta BDNF düzeyinin arttığı görülmekte ancak bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildir(p=0.19). Son olarak histopatolojik incelemelerde travma grubunda görülen yoğun hücre infiltrasyonu ve parankimde görülen güve yeniği şeklinde ödemin birimonidin uygulanan grupta görülmemesi antiinflamatuar etkisini göstermektedir. Fare kafa travması modelinde birimonidinin nöroinflamasyon ve mikroglial aktivasyonu baskıladığı gösterilmiştir. Brimonidinin erken dönemde istatistiksel olarak anlamlı fark yaratmaması sekonder hasarın doğası gereği bu etkinin kümülatif olarak ilerleyen günlerde ortaya çıkabileceği düşünülmüştür.
Farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde donepezilin beyin hasarına etkisi
Giriş ve amaç: Spontan subaraknoid kanama, yüksek mortalite ve morbiditeye neden olan ve en sık nedeni anevrizmalar olan bir patolojidir. Hastalar kanama anını atlatsalar dahi, hastanedeki izlemlerinde mortalite ve ağır morbiditeler gelişebilir. Hiperakut dönemdeki beyin hasarı ve buna bağlı mortaliteden artmış intrakranial basınç sorumlu iken, sonrasında hastaların önemli bir kısmında beyin hasarında artış görülmekte ve ek nörolojik defisitler ve ölümler görülmektedir. Eksitatör bir nörotransmitter olan glutamatın aşırı artışının, N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptörlerini uyararak hücre içine kalsiyum akışını artırdığı ve apoptoza neden olduğu düşünülmektedir. Aşırı artmış glutamatın neden olduğu nörotoksisite (eksitotoksisite) birçok patolojide (Travma, iskemi, nörodejeneratif hastalıklar vb.) etkin olduğu gösterilen ve beyin hasarına neden olan bir mekanizmadır. Subaraknoid kanamalı hastaların beyin omurilik sıvılarında yapılan ölçümlerde glutamat miktarının artmış olduğu gösterilmiş olup, bu hastalarda da eksitotoksisitenin nöron hasarında önemli bir paya sahip olduğu düşünülmektedir. Çeşitli patolojilerdeki glutamat eksitotoksisitesini engelleyerek nöron hasarını durdurmak için, NMDA antagonistleri ve glutamat salınım blokörleri gibi ajanlar denenmiş, ancak klinik çalışmalardaki yetersiz sonuçları ve yan etkileri nedeniyle kullanıma sokulamamıştır. Donepezil ise, doğrudan bir glutamat antagonisti olmayıp, bir asetilkolinesteraz blokörüdür ve net etkisi asetilkolin miktarını artırmaktır. Artan asetilkolin, α7 nikotinik asetilkolin reseptörlerini (α7-nAchR) uyarır ve bu reseptörün uyarılması hücre yüzeyindeki glutamat reseptörlerini internalize ederek glutamat eksitotoksisitesini azaltır. Ancak sinapslardaki glutamat nörotransmisyonunu bozmaz, bu nedenle glutamat antagonizması için kullanılan ajanların olumsuz etkisine sahip olmadığı düşünülebilir. Alzheimer tedavisi için geliştirilen bir ajan olan donepezilin insandaki yan etki profili de iyi bilinmektedir. Donepezil, Alzheimer'in yanında, travma ve iskemi için hayvan modellerinde denenmiştir, ancak subaraknoid kanamada etkinliğini gösteren çalışma yoktur. Çalışmamızda, Donepezilin subaraknoid kanamadaki nöroprotektif etkileri araştırıldı. Gereç ve yöntem: Deneylerde 5 grup Swiss albino fare kullanıldı. Sham, kontrol, düşük doz donepezil ile tedavi ve yüksek doz donepezil ile tedavi grupları için 7'şer, TUNEL/MAP-2 boyamasının standardizasyonu için oluşturulan naive grubu için 4 fare ile toplamda 32 denek kullanıldı. Farelerde subaraknoid kanama oluşturmak için, filaman perforasyon modeli kullanıldı. Subaraknoid kanamadan 2 saat ve 24 saat sonra tedavi gruplarına 1,8 mg/kg ve 5,6 mg/kg dozlarında donepezil intraperitoneal yolla verildi, kontrol ve sham gruplarına ise kg başına aynı hacimde %0,9 serum fizyolojik solüsyonu verildi. 2. saat, 24. saat ve 48. saatte tüm deneklerin nörolojik değerlendirmeleri yapıldı ve 48. saatteki muayeneden sonra fareler feda edilerek %4 formaldehit solüsyonu ile perfüze edildi, sonrasında beyinleri formaldehit solüsyonuna koyuldu. Beyinlerden elde edilen preparatlar, immünohistokimyasal yöntemler(TUNEL/MAP2, iNOS ve Hematoksilen Eozin) ile boyandı, muayene ve preparatların değerlendirilmesi ile elde edilen veriler gruplar arasında karşılaştırıldı. Sonuç: Farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde, düşük doz donepezil(1,8 mg/kg/gün) subaraknoid kanama sonrasında gelişen apoptozu azaltmıştır ve koruyucu etki göstermiştir. Yüksek doz donepezil (5,6 mg/kg) uygulaması ile bu etki gözlenmemiştir.
Fare kafa travması modelinde papaverinin nöroinflamasyon ve serum S100B üzerine etkilerinin incelenmesi
Giriş ve amaç: Travmatik beyin hasarı tüm dünyada yaygındır ve ölüm, kalıcı veya geçici sakatlıklara sebep olmaktadır. TBH mekanizmalarından birincisi travma esnasında ortaya çıkan primer hasardır. Sekonder beyin hasarı genellikle travmayı takip eden saatler veya günler boyunca süren hücresel ve moleküler hasarla ilgilidir. Sekonder hasar mekanizmaları olarak nörotransmitter aracılı eksitotoksisite, elektrolit dengesizliği, mitokondriyal disfonksiyon, nöroinflamasyon, apoptoz, vazospazm, fokal mikrovasküler tıkanıklık araştırılmaktadır. Yeni çalışmalarda papaverinin RAGE reseptör inhibisyonu ve apoptoz yolaklarından Nf-KB yolak inhibisyonu ile mikroglial aktivasyonu baskıladığı gösterilmiştir. Bu sayede papaverinin travmada sekonder hasar sonucu oluşan apoptoz ve nöroinflamasyon üzerine etkili bir ajan olabileceği düşünülmüştür. S100B RAGE reseptörü üzerinden mikromolar düzeylerde nöron, astrosit ve mikrogliada apoptoz ve inflamasyonu uyarır ve prognostiktir. Bu çalışmada, fare kafa travması modelinde intraperitoneal papaverin uygulamasının travmanın 24. saatinde nöroinflamasyon ve nöroproteksiyon üzerindeki etkilerinin incelenmesi, davranış testleri ile post travmatik anksiyete ve depresyona etkilerinin değerlendirilmesi ve gruplar arası serum S100B seviyelerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada her grupta 7 adet (n=7) olacak şekilde toplam 28 adet erkek Swiss albino fare kullanılmıştır. Gruplar Sham grubu, travma grubu, travma ve papaverin uygulanan grup ve sadece papaverin uygulanan grup olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Farelere izofluran anestezisi altında 9 cm yükseklikten 80 gr serbest ağırlık düşürülerek kafa travması modeli oluşturulmuştur. Travmadan yarım saat sonra kontrol grubuna intraperitoneal serum fizyolojik, deney gruplarına ise 40 mg/kg papaverin intraperitoneal olarak uygulanmıştır. Tüm grupların sakrifikasyon öncesi davranış deneyleri yapılmış. 24. saatin sonunda fareler sakrifiye edilerek beyin dokularındaki histopatolojik ve immunhistokimyasal bulgular ve serum 100b düzeyleri gruplar arası karşılaştırılmıştır. Bulgular: Travma grubunda sham grubuna göre RAGE işaretli hücre sayısı artmıştır (p: <0,0001). Ancak bu artış nöronlarda glia hücrelerine göre daha anlamlıdır (p<0,0001 – p:0,0019). Aynı zamanda NF-κB işaretli total hücre sayısı travma grubunda sham grubuna göre artmıştır (p< 0,0001). Ancak bu artış nöronlarda glia hücrelerine göre daha anlamlıdır (p<0,0001 – p: 0,0002). Travma sonrası papaverin verilen grupta travma grubuna göre RAGE + boyanan total hücre sayısı azalmıştır ( p=0, 0016). Ancak papaverinin travma sonrası RAGE inhibitor etkisini esas olarak nöronlar üzerinde gerçekleştirdiği saptanmıştır (p: 0,018). Aynı zamanda travma sonrası papaverin verilen grupta NfKB immunoreaktivitesinde belirgin azalma tespit edilmiştir (P=0006). Bu azalış boyanan glia hücrelerinde, nöron hücre boyanmasına göre daha anlamlı bulunmuştur (p=0,0003 / p= 0,002). Travma sonrası P2RY12 ile işaretli mikroglia sayısı artmış, papaverin verilemesiyle sham grubu seviyelerine kadar azalmıştır (p< 0,0001). Travma sonrası papaverin uygulanan grupta NeuN işaretli hücre sayısı travma grubuna göre artmıştır ( p< 0,0001). Sadece papaverin verilen grupta nöronda NF-kB' sham grubuna göre artmıştır ( p<0,0001 ). Yine sadece papaverin verilen grupta serum S100B düzeyleri azalmıştır ( p<0,002). Travma grubunda sham grubuna göre lokomotor aktivite azalmıştır (p= 0,005). Travma uygulanan farelere papaverin verilmesinin travma grubuna göre lokomotor aktivite artışına yol açtığı gözlenmiştir (p=0,068). Papaverin histopatolojik olarak travma sonrası ödemi belirgin olarak azaltmıştır. Ayrıca nörodejeneratif görünümdeki hücre sayısını da travma grubuna göre azaltmıştır. Sonuç: Sonuç olarak orta şiddette kafa travmasına bağlı nöroinflamasyonda RAGE- NF-kB yolak aktivasyonu immunhistokimyasal olarak gösterilmiştir. Papaverin bu yolak üzerinden etki ederek nöroinflamasyonu baskılamıştır. Ancak bu inhibisyon özellikle nöronlar üzerinedir. Papaverin belirgin mikroglia inhibisyonuna sebep olmuştur. Diğer taraftan papaverinin lokomotor aktiviteyi arttıcı özellikte olduğu düşünülmüştür. Aynı zamanda serum S100B düzeylerini düşürerek de nöroproteksiyona katkıda bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Travmatik beyin hasarı, papaverin, S100b, nöroinflamasyon
Sıçan spinal kord hasarı modelinde izoalantolakton'un nöroinflamasyon üzerine etkilerinin incelenmesi
Giriş ve amaç: Spinal kord hasarı (SKH) birçok vücut fonksiyonunu etkileyen kompleks ve yıkıcı bir durumdur. Spinal kord travmasından sonra, hasar oluşumunu takiben ilk 24 saatte serbest oksijen radikallerinin üretimi, mitokondri fonksiyonlarının bozulması ve hasarlı hücrelerdeki (mikroglia, astrosit, nöron) potasyum ve genetik materyalin hücre dışına çıkması ile omurilik dokusunun özelleşmiş makrofajları olan mikroglialar aktifleşir. Prostaglandin E2, cyclooxygenase 2 (COX2), nitrooksidase (İNOS) ve aktifleşen mikroglialar tarafından TNF-α, IL-1β, IL-6 gibi proinflamatuar sitokinler salgılanır. Özetle, inflamasyon sürecinde görevli moleküler yolaklar aktive olur. Günümüzde temel tedaviler, bu hastaların hastaneye başvurması, tanı konması ve tedavilerinin başlamasına kadar geçen süreçte, ikincil hasarın azaltılması üzerinedir. İzoalantolakton (IAL), geniş biyolojik aktiviteye sahip yeni nesil bir ilaçtır. Yapılan çalışmalarda izoalantolakton'un antibakteriyel, antiinflamatuar ve antiapoptotik etkiye sahip olduğu gösterilmiştir. Ayrıca sıçan travmatik beyin hasarı modelinde nöroprotektif etkisi gösterilmesine rağmen, travmatik spinal kord hasarında bu ilacın etki mekanizmasını açıklayan bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, spinal kord travması modelinde intraperitoneal olarak sıçanlara enjekte edilen İzoalantolakton (IAL)'un travmadan 24 saat sonra nöroinflamasyon üzerine etkilerinin incelenmesi ve sık kullanılan bir anti-inflamatuar ilaç olan metilprednizolon ile etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. 24. saatin sonunda post travmatik nörolojik değerlendirme yapılıp sakrifiye edilmiştir. Daha sonra TNF-α, IL-6 gibi proinflamatuar sitokinler spinal kord dokusunda ELİSA yöntemi, IL-6, CD3, Mikroglia (Iba-1) ve Makrofaj (F4/80) antikorları, immünohistokimya yöntemi ile incelenip, kontrol gruplarıyla karşılaştırılmıştır. Ayrıca inflamatuar mediatörlerin sentezinden sorumlu olan transkripsiyon faktörü NF-κB'nin alt birimi olan NF-κB p65, immünohistokimyasal yöntem ile incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada her grupta 8 adet (n=8) olacak şekilde toplam 32 adet erkek Wistar sıçan kullanılmıştır. Gruplar Sham grubu, travma grubu, travma ve Metilprednizolon uygulanan grup, travma ve İzoalantolakton uygulanan grup olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Sıçanlara ketamin / xylazine anestezisi altında 10 cm yükseklikten 15 gr serbest ağırlık düşürülerek spinal travma modeli oluşturulmuştur. Travmadan yarım saat sonra bir gruba tek doz intraperitoneal 20 mg/kg İzoalantolakton , kontrol gruplarına ise intraperitoneal yolla serum fizyolojik veya 60 mg/kg Metilprednizolon intraperitoneal uygulanmıştır. Tüm grupların sakrifiye edilmesinden önce davranış deneyleri yapılmış, 24. saatin sonunda sıçanlar sakrifiye edilerek gruplar arasında spinal dokularındaki histopatolojık ve immunhistokimyasal bulgular karşılaştırılmıştır. Bulgular: Izoalantolakton (IAL), travmatik spinal kord hasarında inflamasyonu ceşitli yollarla azaltmaktadır, bunlardan birisi NF-κB yolağıdır. IAL kullanarak spinal kord hasarında nörolojik olarak anlamlı bir iyileşme ve düzelme sağlandığı (p<0,0001) saptanmıştır. IAL verilen grupta diğer gruplara göre NF-κB işaretli total hücre sayısı azalmıştır (p<0,0001). IAL, NF-κB yolağı üzerinden gelişen nöro-inflamasyonu inhibe edici etkisi gösterilmiştir. IAL verilen grupta doku TNF-α ve IL-6 düzeyleri travma, ve Sham gruplarına göre azalmıştır (p<0,002), Ancak bu bulgu MPZ alan travma grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı çıkmamıştır (p=0,068). Bu durumun örneklem sayısının yetersizliğinden kaynaklandığı düşünülmüştür. IAL verilen grupta IL-6 ve TNF-α salınımı anlamlı olarak azalmıştır (p=0,002). Iba-1 ve F4/80 ile mikroglial ve makrofaj hücreler değerlendirildiğinde, IAL etkisi altında mikroglia aktivasyonu ve makrofaj göçünün anlamlı olarak azaldığı görülmektedir (p=0,0025), (p=0,0363). IAL'nin travma sonrası gelişen mikroglia aktivasyonunu baskılamak yoluyla nöro-inflamasyonu azaltan etkileri gösterilmiştir (p<0,0001), CD3 + T lenfositler IAL ile anlamlı olarak azalmıştır (p=0,0084). IAL histopatolojık olarak travma sonrası ödemi belirgin olarak azaltmıştır. Ayrıca nörodejeneratif görünümdeki hücre sayısında travma grubuyla karşılaştırıldığında bir düşüşe sebep olduğu da anlaşılmıştır. Sonuç: Sonuç olarak IAL orta şiddette spinal travmaya bağlı nöro-inflamasyonda, makrofaj, mikroglia aktivasyonu ve NF-κB yolağını inhibe ederek nörolojik fonksiyonlarda düzelmeye katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Spinal kord hasarı, Metilprednizolon, İzoalantolakton, NF-κB, nöroinflamasyon
İntrakraniyal multipl anevrizmalarda endovasükler ve açık cerrahi yönteminin klinik sonuçlarının karşılaştırılması
Multipl anevrizmalarda açık cerrahi tercih etmek için endovasküler tedaviye uygun olmaması öncelikli kuralımız olarak belirledik. Endovasküler tedavi uymayan, tek seansta kliplenecek anevrizmaları klipleyerek tedavi ettik. Koil-Stent uygun olan anevrizmalarda muhakkak koil/stent denendi. Eğer bir anevrizma uyuyor diğeri uymuyorsa öncelikli olarak endovasküler olan yapıldı.Endovasküler ile nadir de olsa aksilik çıkabildiği için açık cerrahi sonrası, bir diğer anevrizmayı endovasküler ile kapatmaya girdiğimizde problem yaşarsak tekrardan açık cerrahiye dönmek zorunda kalmayalım diye, önceliği endovasküler ile kapatılacak olan anevrizmaya verdik. Dom/boyun oranı 1.5-2'nin üstündeyse ve 2 mm'den büyükse ve içinden bir dal çıkmıyorsa koil sarma işlemi uygulandı. MCA anevrizmalarına stent uygulanmasını tıkanma ve emboli riski nedeniyle yanlış bulmaktayız. MCA anevrizmaları bifurkasyonda sık görüldüğü için genellikle koil sarmaya uygun olmamaktadır. Açık sonuçları da iyi olan anevrizmalardır.Bu yüzden koil sarmaya uygun değil ise açık cerrahi en uygun yöntemdir. ICA anevrizmaları genellikle stent ve koil ile tedaviye uygundur. Genel şartları sağlıyorsa endovasküler ile tedavi edilmesi iyi bir sonuç verecektir.Cerrahi olarak ulaşılması zor noktalarda olan ICA anevrizmalarında koil sarılamıyorsa, stent destekli koil en uygun yöntem olacaktır. ACom anevrizmaları posteriora bakıyorsa koil veya stent destekli koil için şartlar muhakkak zorlanmalıdır. Ancak anterior projeksiyonda ise yine dom/boyun oranı ve içinden dal çıkıp çıkmama kurallarına bağlı kalınarak endovasküler tedavi düşünülmelidir gerekirse açık cerrahi sonuçları da iyidir. Posterior sirkülasyon anevrizmalarında endovasküler yöntem yine zorlanmalıdır. Endovasküler yöntemle kapatılamayan anevrizmalar için açık cerrahiye gidilmeldir. Bu çıkarılan sonuçlarla beraber multipl anevrizmalarda hangi çeşit anevrizma beraber ise sonuçlar kombine edilmeli ve uygulanmalıdır. Günümüzde halen tedavisi kolay olmayan intrakraniyal anevrizmaların multipl olanları için uygulananlarla beraber bir bakış açısı geliştirilmeye çalışılmıştır. Teknolojinin gelişmesi ile daha iyi sonuçlar aldığımız bir gerçektir.Bu çalışma daha büyük hasta grupları ve olabilecek yeni tekniler ile karşılaştıralarak ileride yapılacak sonuçlara ışık tutacaktır.
Suboksipital retrosigmoid yaklaşımda üst klivus, subkiazmal bölge ve 3.ventrikül tabanının cerrahi anatomisi
Üst klivus, subkiyazmal bölge ve 3.ventrikül tabanında yerleşen patolojilerin cerrahisi, bölgede bulunan kritik nörovasküler yapılar sebebiyle zorluk arz eder. Bu patolojilerin cerrahi tedavisi esnasında gelişebilecek komplikasyonlara karşı bölgenin detay anotomisi iyi bilinmelidir. Bu çalışmada bölge anatomisi ve güvenli cerrahi mobilizasyon teknikleri incelendi. 20 adet erişkin kadaverik spesimen disseke edildi. Retrosigmoid yaklaşıma uygun dural disseksiyonlar yapıldı, üst klivus bölgesinde kraniyal sinirlerin anatomik ilişkileri gözlendi. Okulomotor, troklear ve abdusens sinirlerinin intradural seyirleri ortaya konuldu ve mobilize edildi. Ayrıca 8 spesimen üzerinde hipofiz sapını destekleyen yapılar ortaya çıkarıldı, hipofiz sapı ve bezinin mobilizasyonu açısından değerlendirmeler yapıldı. Bilateral abdusens sinirleri intradural disseksiyonla mobilize edildi ve ortalama 4,21±1,02 mm birbirinden uzaklaştırılabildi. Troklear sinirin intradural seyri boyunca düz bir hatta ilerlediği, dural porusa ve kavernöz sinüs lateral duvarına girdiği yerlerde yön değişikliklerine uğradığı gözlendi. Troklear sinirin petroklinoid dura içindeki intradural seyri disseksiyonla ortaya konuldu. Sinirin intradural seyri; sağda 9,07±1,83, solda 9.29±1,77 mm'idi. Okulomotor ile troklear sinir arasında kavernöz sinüs lateral duvarında belirgin bir bariyer bulunmamaktaydı. Hipofiz sapını saran araknoid zarlar diseke edilip iç araknoid zarlar incelendiğinde; hipofiz sapını ve süperior hipofizyal arterlerleri saran birbirinden farklı 2 adet kalın araknoid bant yapısı görüldü. Bu kritik bölgede yerleşik kraniyal sinir çiftleri, anatomik seyirleri dikkate alınarak intradural disseksiyon ile mobilize edilebilir. Cerrahi esnasında defisitlerden kaçınmak ve total rezeksiyonlar gerçekleştirmek adına daha geniş manipülasyon alanları sağlanabilir. Hipofiz sapını fikse eden iç araknoid bantların kafa travmalarında gelişebilecek diabetes insipidus ve hipotalamik hasar gibi nöroendokrinolojik defisitlere karşı anatomik bir koruyucu sistem oluşturduğu düşünülmekle birlikte hipofiz glandının mobilizasyonunda dikkate alınması gereken anatomik bir yapı olarak önümüze çıkmaktadır. Anahtar kelimeler: Üst klival bölge, Subkiyazmal bölge, 3.ventrikül tabanı, hipofiz sapı.
İntrasisternal uygulanan hiperosmolar albuminin tavşanlarda oluşturulan deneysel beyin ödemine etkisi
7. ÖZET Travmatik beyin ödemi ile ilgili olarak son yıllarda birçok klinik ve laboratuar çalışma yapılmaktadır. Beyin ödemi fızyopatolojisinin çoğu yönünün açıklık kazanmasına rağmen tedavi tamamen standartize edilememiştir. Bu amaçla geçmişten günümüze birçok tedavi ilkesi kabul edildiği gibi değişik tedavi ajanlarının da kullanıldığı görülmektedir. Ancak etkin tedavi olanaklarının kısıtlı olması halen travmatik beyin ödeminin mortalite ve morbidite nedeni oluşuna yol açmaktadır. Bu deneysel çalışmada; denek olarak kullanılan tavşanlara kraniektomi yapılarak, yüksekten ağırlık düşürme yöntemi uygulanmış ve travmatik beyin ödemi oluşturulmuştur. Denekler altı değişik çalışma gruplarına ayrılarak, tedavi gruplarına değişik zamanlarda hiperosmolar albumin verilmiştir. Fizyolojik bir makromolekül olan insan albumininin sisterna magnadan verilerek ödem sıvısını subaraknoid mesafeye çekerek ödemin çözülmesi amaçlanmıştır. Tedavi etkinliği ise, beyin omurilik sıvısı osmolalitesi ve beyin dokusu su oranı tayini olmak üzere iki parametre üzerinden değerlendirilmiştir. Çalışma gruplarının sonuçları incelendiğinde; travma ile kontrol arasında farkın istatistiksel yönden bariz olduğu, tedavi grupları ile bu farkın göreceli olarak kontrole yaklaştığı görülmektedir. Özellikle travmadan sonraki ilk 72 saat içinde iki ve/veya üç doz hiperosmolar albumin verilen gruplardaki tedavi etkinliğinin oldukça anlamlı olduğu görülmektedir. Buna göre yapılan deneysel çalışmanın amacına ulaştığı bundan sonra da bu konuda yapılabilecek çalışmalara katkısı olabileceği düşünülmektedir. 31
Ventrikülo-peritoneal şantların; proksimal kateterlerinde toplanan depozitlerin ışık, elektron mikroskopik ve immünohistokimyasal olarak incelenmesi
ÖZET Bu çalışmada malfonksiyonlu ventrikülo-peritoneal şantı çıkarılan 20 olgunun şant ventriküler kateter lümeninde toplanan depozitleri ışık mikroskobik, immfinohistokimyasal ve elektron mikroskobik olarak inceledik. Işık mikroskobisinde bu birikintilerin, proteinöz materyal, fibrin, eritrosit serpintileri, reovaskfilarizasyon, lenfosit, makrofaj, eozinofil, lökosit ve dev hücreler görüldü. tmmünohistokimyasal olarak bu birikintilerin IgA ile şiddetli, IgG daha az ve IgM ile zayıf boyanma gösterdi. Elektron mikroskobisinde, protein fibrin materyaleri yoğun fagositik hücreler, bu hücrelerin sitoplazmalannda fagosite edilmiş bakteriler ve dev hücreler gözlendi Bu çalışma sonucunda şant malfonksiyonu ile şant lümenine toplanan birikintiler arasında yakın bir ilişki olduğu kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Şant malfonksiyonu, depozitler, elektron mikroskobu, ışık mikroskobu, immünohistokimya.
laparoskopik yolla ventrikülo-peritoneal şant ucu yerleştirilmesi
Hidrosefali tedavisinde kullanılan VPS şant takılması esnasında peritoneal kateterin yerleştirilmesı işleminin laparoskopik olarak yapılmasının hastaya faydalarını içeren bir çalışmadır.Bu teknikle 1.Hidrosefali vakalarında geleneksel olarak yapılan subumbilikal orta hat veya subkostal minilaparotomiler hastalarda post operatif ciddi batın rahatsızlıklarına neden olmaktadır.Laparoskopik distal uç yerleştirmesi bu rahatsızlıkları minimale indirmektedir. 2.Bağırsak nperforasyonu(kolon ve rektum),vajina, mesane,safra kesesi, ve karaciğeri içeren organ perforasyonları ,göbek içinden karın duvarının delinmesi,inguinal herni, hidrosel ,abdominal pseudokist, intestinal volvulus ve bağırsak obstruksiyonu gibiliteratürde bildirilen distal uç komplikasyonlarınıminimale indirmek, vizüel kontrol altında laparoskopik olarak yapılan bu teknikle daha mümkündür. 3.Distal kateterin geç dönemde omentum ile sarılarak disfonksiyone hale gelmesi,kateterin epiploik foremene yerleştrilmesi yolu ile önlenmiştir.
Lomber disk hernisi hastalarında ameliyat öncesi ve sonrası lumbosakral açıların değerlendirilmesi ve hasta kliniği üzerine etkileri
Bel ağrısı, sosyal aktivite ve iş gücü kaybı yönünden ilk sırayı alan hastalıklar içindedir (1, 2, 3). Tüm dünya nüfusunun %80'inin, hayatlarının bir döneminde, bel ağrısından yakındıkları tespit edilmiştir (4). Tüm ağrılı bel sendromlarının %2-3'ü lomber disk hernisi sebebiyledir (11). Omurganın frontal, transvers ve sagittal plandaki duruş ve açı değişikliklerinin de bel ağrısına ve disk dejenerasyonuna neden olabileceği düşünülmüştür. Ancak lomber lordoz azalmasının veya artışının etkileri hala tam olarak bilinmemektedir. Lomber lordoz kaybının olumsuz etkileri olduğu ve fizyolojik duruşun korunmasının önemi vurgulanmıştır (14). Dejenere disk artmış ya da erken yaşlanma bulgularıyla birlikte yapısal hasar gösteren disktir. Dejeneratif disk hastalığı durumunda bu tanımlamaya ağrı da eklenir. Radyal fissür, disk prolapsusu, son plak hasarı, anulusun kollapsı ve disk daralması gibi yapısal bozukluklara hücre kaynaklı yanıt eklenmesi dejenere disk hastalığına giden son ortak yolu oluşturur (113). Disk dejenerasyon süreci ilerleyici bir yapısal bozukluğa hücre kaynaklı aberran bir yanıt olara tanımlanabilir. Dejenere disk ve erken dejeneratif değişiklikler tanımları da yapısal bozukluk içerirse de, dejenere disk hastalığında buna ağrılı durum eklenir. Disk dejenerasyonunun altta yatan nedenleri arasında kalıtım, yaşlanma, beslenme özellikleri ve devamlı yüklenme öyküsü vardır. Başlatıcı etken ise travma ya da yorgunluk bozukluğudur. Sağlıklı bir kişide her türlü fonksiyonunu yerine getiren omurganın normal sagittal konturunun sınırlarının bilinmesi önemlidir. Omurga bu fizyolojik konturla başı ve gövdeyi destekler; yeterli ve ağrısız hareketi sağlar.(116) Omurga sagittal konturunun doğal gelişimi tam olarak bilinmemektedir. Lomber lordozun primer olarak mı yoksa torakal kifoza sekonder olarak mı geliştiği hala tartışma konusu olmaya devam etmektedir.(12,116) Bu çalışmada Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde Aralık 2005-Ocak 2007 tarihleri arasında lomber disk hernisi tanısıyla yatırılıp ameliyat edilen 139 hasta retrospektif olarak ele alındı. Hastalar Oswestry skalası, Vizüel Analog skala, Narkotik Skoru ve Ağrı Skoru, Hasta Memnuniyeti Değerlendirilmesi, lomber biyomekanik açıların ölçülmesi, hastanın yaşı, mesleği, cinsiyeti, hangi mesafede herniasyonun olduğu, lomber MRG'de diskin tipi parametreleri kullanılarak değerlendirilmeye tabii tutuldu. Lomber disk hernisi teşhisi ile ameliyat edilip özgeçmişinde infeksiyöz, inflamatuar, tümöral, fraktür nedeniyle spinal cerrahi geçirmiş olanlar, spondilolistezis, spondilolizis gibi instabilite sorunu olanlar, nüks disk hernisi olanlar ve gebeler çalışmaya alınmadı. Çalışmaya alınan hastalara yaş sınırı getirilmedi. Çalışmamızda lomber lordoz açısının artması durumunda sakral inklinasyon açısının da arttığı, sakrumun daha eğik konuma geldiğini göstermektedir. Ayrıca lomber lordoz açısındaki değişikliğe paralel olarak sakral inklinasyon açısınında aynı yönde değiştiğini gördük. Lomber lordoz açısının azalması istenilmeyen bir durum olup, hastanın postoperatif dönemdeki omurga biyomekanik kuvvetlerini olumsuz yönde etkileyecek ve daha önce de belirttiğimiz gibi özellikle komşu üst disk mesafesinde hareketliliğin artmasına neden olabilecektir. Bu da ilerleyen dönemde dejeneratif süreçleri hızlandırabilir, komşu segment hastalığının ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu sonuçların 1. ve 6. ay arası takip sonuçları olduğu göz önüne alınıp, uzun dönem takiplerde daha farklı sonuçlarla karşılaşılabileceği de akılda tutulmalıdır. Bizim yaptığımız çalışmada da lordoz açılarındaki değişimin girişim sonrası 1. ayda istatistiksel olarak anlamlı olmadığı; ancak postop 6. ayda istatistiksel olarak lordoz açılarında artışın (dolayısıyla lordozda düzleşmenin azalışının) belirgin derecede arttığı gösterilmiştir. Ayrıca biomekanik açılardaki bu artışın hastanın kliniği üzerine olumlu etki yaptığı çalışmamızda istatistiksel olarak ta kanıtlanmıştır. Buradan hareketle ameliyat sonrası hastalara (tabi ki komplikasyon olmadığı durumlarda) şikayetlerinin sinir ve kas rejenerasyonu ,lomber biomekaniksel açılar göz önünde bulundurularak aylarla tarif edilebilen zaman dilimi içinde azalacağı söylenebilir. Lomber disk hernili hastaların biyomekanik açılarının hasta kliniği üzerine etkiler açıktır. Bu açıdan bakıldığında ameliyat öncesi tedavide ,ameliyat sonrası yapılacak tedavi ve kontrollerde biyomekaniksel parametrelerin göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Ameliyat kararı verirken hastanın lordoz açıları, disk yükseklikleri, diskin dejenerasyon seviyesi, komşu mesafelerdeki diskin yapısı, sakrum ile olan ilişkisi mutlak suretle değerlendirilmelidir. Ameliyat sonrası 1. aydaki biyomekanik açıların istatistiksel olarak bir anlamı olmadığı 6. ayda ise belirgin anlam ifade ettiğinden bu hastaların belirli aralıklarla kontrole çağrılıp tetkiklerinin yaptırılması, biyomekanik açılarının ölçülmesi önerilmektedir.
Lomber spinal stenoz cerrahisinde klasik laminektomi ve transspinöz split laminektomi yöntenlerinin klinik sonuçlarının karşılaştırılması
Lomber spinal stenoz cerrahisinde klasik laminektomi ve transspinöz split laminektomi yöntenlerinin klinik sonuçlarının karşılaştırılması
Hipofiz adenomlarında transsfenoidal cerrahi öncesi ve sonrası görme alanı ölçümlerinin karşılaştırılması
Hipofiz Adenomlarında Transsfenoidal Cerrahi öncesi ve Sonrası Görme Alanı Ölçümlerinin Karşılaştırılması
Yüksek Gradeli Glial tümörlerde EGFR,EPOR,VEGF düzeylerinin araştırılması
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, yüksek dereceli glial doku tümörlü hastalarda Eritropoetin Reseptörü (EPOR), Epidermal Büyüme Faktörü (EGFR), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF) seviyelerinin araştırılması ve bu bulguların hastaların sağ kalım süreleri ile ilişkisini değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Bezmialem Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahi Anabilim Dalı'nda 2013-2014 yılları arasında ameliyat edilen 26 yüksek dereceli ve 5 düşük dereceli tümör dokusu çalışmaya dahil edildi. İmmünohistokimyasal olarak tümör dokularında EPOR, EGFR, VEGF boyanma paternleri değerlendirildi. Tümör dokuları boyanma şiddetine göre (1+), (2+) ve (3+) olarak derecelendirildi. Sonuçlar sağ kalım süreleri ile karşılaştırıldı. BULGULAR: EPOR 1(+) boyanan grupta median sağ kalım 8 ay (95% confidence interval [CI] 0,954 – 15,046 ay) ve EPOR 3(+) olanlarda median sağ kalım; 2 ay (95% confidence interval [CI] 0,400 – 3,600), EGFR ile boyanmayan grupta median sağ kalım; 10 ay (95% confidence interval [CI] 1,041-18,959) ve EGFR 3(+) olanlarda median sağ kalım; 5 ay (95% confidence interval [CI] 1,494 – 8,506), VEGF ile boyanmayan grupta median sağ kalım; 16 ay (95% confidence interval [CI] 3,522 – 28,478 ay) ve VEGF 3(+) olanlarda median sağ kalım; 3 ay (95% confidence interval [CI] 0 – 7,809) olarak bulundu. (Kaplan Meier; EPOR (p=0.002), EGFR (p=0.003), VEGF (p=0.006)) SONUÇ: Bu sonuçlar, EPOR, EGFR, VEGF seviyeleri ile ortalama yaşam süresi arasında ters orantı olduğunu göstermiştir. Bu moleküllere yönelik tedavinin yüksek gradeli glial tümörlü hastaların survisine yararlı etkilerinin olabileceğini düşündürmektedir.
Ratlarda deneysel MCA oklüzyonundan sonra intratekal uygulanan IL-6 antagonistinin ultrastrüktürel değişikliklere etkisinin elektron mikroskopik değerlendirilmesi
Beyin iskemisi, kompleks, kaskad bir yapı gösteren sekonder hasar mekanizmalarını tetikler. Beyin iskemisi sonrası tespit edilen nöronal zedelenme mekanizmaları; Ca21 dengesinde değişiklik, serbest radikal oluşumu, mitokondrial disfonksiyon, proteaz aktivasyonu, gen yanıtında değişiklikler ve inflamasyondur. Sitokinlerin, inflamatuar cevapta mediator rol oynadıkları tanımlanmıştır. IL-6, inflamasyonla ilgili en önemli sitokindir. Beyin iskemisi sonucu, IL-6 miktarında artış görülmekle birlikte, bu artışın kesin olarak nöronlarda koruyucumu yoksa zarar vericimi olduğu tartışmalıdır. Bu çalışmada, IL-6 bioaktivitesinin nötralize edilmesinin, orta serebral arter oklüzyonu uygulanan bir sıçan modelinde, geç dönemde ortaya çıkan elektron mikroskobik değişikliklere olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Ağırlıkları 280-310 gr arasında değişen, kırk adet, erkek, Wistar sıçanı bu çalışmada kullanıldı. Rasgele seçilen dört grup oluşturuldu; kontrol (grup 1), saham-opere (grup 2), oklüzyon (grup 3) ve IL-6 anti-rat antikor uygulanan grup (tedavi grubu; grup 4). Grup 4 'de, oklüzyondan hemen sonra, intratekal olarak bir kez 5 pgr IL-6 anti-rat antikor verildi. Grup 4*de 10 sıçan, tedavinin uygulanmasından 1 hafta sonra sakrifiye edildi. Örnekler, iskemik kor bölgesini içerecek şekilde toplandı. Bu grubun elektron mikroskobik sonuçlan diğer gruplarla karşılaştırıldı. Sadece oklüzyon yapılan grupta elektron mikroskobik incelemede oldukça belirgin yapısal değişiklikler gözlenmekteydi. Bununla birlikte 4. grupta daha hafif olarak hücre ve organel hasarı ve daha az ödem izlendi. Bizim bulgularımız, IL-6 bioakth itesinin nötralize edilmesinin sıçanlarda kalıcı lokal santral sinir sistemi iskemisi sonrası gelişen sekonder hasarı azaltabileceği ve uzun dönemde iyileşmeye katkı sağlayabileceği kanısını desteklemektedir.Anahtar Sözcükler: Sıçan, beyin, iskemî, interlökin-6, elektron mikroskobu
1988-1991 yılları arasında kliniğimizde transnazal transsfenoidal hipofizektomi yapılan hipofiz adenomlarının değerlendirilmesi
CO2 laser uygulamasına bağlı serebral ödemde kortikosteroid, barbitürat ve hipoterminin etkileri: Işık ve elektron mikroskopik çalışma
ÖZET Serebral dokuya, C02 laser uygulamasından sonra meydana gelen lezyon kraterinin en dış tabakası olan ödem tabakası, bazı olgularda genişleyebilmekte ve kontrol edilemez bir hal alarak hayati merkezleri içine alabilmektedir ve Laser'in kullanım güvenliğine gölge düşürmektedir. Bu ödemin kontrolünü sağlama amacı güden bu çalışmada,4 gurup halinde, toplam 20 adet domestik köpeğe C02 laser uygulaması sonrasında kortikosteroid.barbitürat ve hipotermi uyguladık ve 48 saat sonra elde edilen doku örneklerini ışık ve elektron mikroskopik bulgulara dayanarak, sadece C02 laser uygulanan kontrol gurubuyla kıyasladık. Kortikosteroid verilen I. gurupta ödem oransal olarak az bulunurken, barbitürat verilen II. gurupta ılımlı bir ödeme rastlandı. Hipotermi uygulanan III. gurubun bulguları kontrol gurubundan pek farklı değildi. Bu sonuçlarla kortikosteroidin oluşan bu ödemi tam olarak önleyememekle birlikte, diğer yöntemlere üstün olduğunu söyleyebiliriz. 44
Kollojen, interlökin-1 ve Glikozaminoglikan`nın santral sinir sistemindeki neovaskülarizasyona etkileri
46 ÖZET İlk kez 1935 yılında plasentada tarif edilen neovaskülarizasyon yeni mikro damar oluşumunu anlatmada kullanılmaktadır. Hiperplastik, embiryonik, neoplastik dokuların büyümesi ve şekillenmesinde, yara iyileşmesinde önemli rol oynar. Aym zamanda diabetik retinopati, arterioskleroz gibi anjiojenik hastalıkların önemli bir belirleyicisidir. Neoplastik lezyonların histolojik derecelendirmesinde angiogenesis ve endotel proliferasyonu ihmal edilemeyecek bir kriter olarak kabul edilmektedir. Bir tümörün damarlaşma döneminden önce teşhis edilip, anjiogenesis önlendiği takdirde yok edilebileceği düşünülebilir. Ekstra kranial tümörlerle kıyaslandığında beyin tümörleri önemli bir anjiojenik faktör kaynağıdırlar. Bu nedenle SSS'nin primer veya metastatik tümörlerinde anjiogenesis oldukça fazladır. Normalde beyin vasküler yapılarındaki endotel hücrelerinde proliferasyon oldukça azdır. Bu nedenle beyinde vasküler değişiklikler kolaylıkla saptanır ve anjiogenesis için iyi bir model teşkil eder(,''23.2. Bu nedenle zedelenen ve rejenere olan dokuda enzim aktivitesinin değişmesi beklenir. Na-K, Mg ve Ca 'a bağlı ATP-az seviyeleri kontrol grubu ile kıyaslandığında 2., 3. ve 4. gruplarda sırasıyla tedrici bir azalma meydana gelmiştir. Bununla beraber SOD enzim sisteminde olduğu gibi heparin verilen gruplarda ise ATP-az seviyelerinde bir miktar artış olmuştur. ATP-az enzim sistemlerinin doku rejenerasyonu sürecindeki önemleri gözönüne alındığında aktivitelerindeki artışın rejenerasyonla paralellik gösterdiği, SOD sisteminin ise hücreleri sitotoksik ürünlere karşı koruduğu düşünüldüğünde, ortaya çıkan enzim sonuçlarına göre yorum yapıldığında, heparinin dokuda uzun süreli etki sağladığı, kollagen ve İL 'in ise regenerasyon sürecini hızlandırdığı ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak kollagen ve İL tek başlarına neovaskülarizasyonu stimule etmişlerdir. Bununla beraber birlikte kullanıldıklarında ise neovaskülarizasyon artışına sinerjik etki göstermişlerdir. Glikozaminoglikanların neovaskülarizasyona anlamlı bir etkisi olmamıştır. Doku örneklerimizi daha erken dönemde alsaydık enzim aktivitelerinin daha yüksek olması ve daha erken döneme uygun neovaskülarizasyon sürecini histopatolojik olarak değerlendirebilmemiz olasıydı. İL, kollajen ve glikozaminoglikan'ın neovaskülarizasyona, ATP-az ve SOD sistemlerine kesin olarak ne derece etkili olduğunu söylemek zordur. Ancak, yapılacak yeni çalışmalarla daha erken dönemlerde alınacak örneklerden sağlanacak parametrelerle, İL - kollajen ve glikozaminoglikan'ın neovaskülarizasyon sürecine etkileri hakkında daha kesin konuşmamız mümkün olacaktır.
Ventrikülostomi sonrası gelişen enfeksiyon tanısında prokalsitoninin; C-reaktif protein, beyaz küre ve ateşle karşılaştırılması
Amaç: Prokalsitonin 116 aminoasitlik bir glikopeptit olup kalsitonin hormonunun prekürsörüdür. Son yıllarda prokalsitonin bakteriyel enfeksiyonlara spesifik, viral enfeksiyonlar ve SIRS'tan (Systemic Inflamatuar Response Syndrome) etkilenmeyen yeni bir enfeksiyon göstergesi olma özelliği ile daha çok dikkat çekmektedir. Biz bu çalışmamızda beyin cerrahisinin prokalsitonin düzeylerine etkisini ve prokalsitoninin beyin cerrahisinin yaratmış olduğu enflamatuar reaksiyonla, postoperatif gelişen enfeksiyonu ayırt etmesini araştırdık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ocak 2007-Ağustos 2007 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahisinde 10'unda ventriküler drenaj, 17'sinde ventriküloperitoneal şant uygulanan 27 Hidrosefalili hastada yapılmıştır. Preoperatif 1 ve postoperatif 7 gün boyunca prokalsitonin, beyaz küre sayısı, C-reaktif protein ve ateş değerlerindeki değişimler incelenmiştir. Veriler SPSS 15.0 programında analiz edilmiştir.Bulgular: Tüm hastalarda postoperatif 1. günde preoperatif değerlere göre ateş değerlerinde anlamlı yükseklik tespit edilmiştir (p=0.001). , C-reaktif proteinin postoperatif 2. günde pik yaptığı ve daha sonra azalma paterni gösteren düzenli bir kinetik izlediği gözlenmiştir. Postoperatif 5. günde, C-reaktif proteinin halen preoperatif değerinin 3 katı kadar yüksek olduğu tespit edilmiştir. Beyazküre değerleri operasyondan sonra C-reaktif protein gibi artış göstermiş, fakat dalgalı bir kinetik oluşturmuştur. Prokalsitoninin enfeksiyon gelişmeyen tüm hastalarda postoperatif normal sınırları aşmadığı, enfeksiyon gelişen hastalarda ise arttığı gözlenmiştir.Sonuç:Prokalsitoninin cerrahinin yaratmış olduğu enflamatuar yanıttan etkilenmemesi, rutinde kullanılan diğer parametrelere göre enfeksiyona çok daha hızlı cevap vermesi ile mevcut enfeksiyon parametrelerinden üstün olduğu söylenebilir. Gelecekte daha fazla hasta sayısı ve farklı operasyon türlerini de içeren gruplarla yapılacak çalışmaların sonuçlarıyla prokalsitoninin beyin cerrahi sonrası sistemik komplikasyonları takipte ciddi ve güvenli bir parametre olacağını düşünmekteyiz.
Kraniotomi sonrası gelişen enfeksiyon tanısında Prokalsitoninin C-Reaktif proteinle karşılaştırılması
Amaç: Prokalsitonin 116 aminoasitlik bir glikopeptit olup kalsitonin hormonunun prekürsörüdür. Son yıllarda prokalsitonin bakteriyel enfeksiyonlara spesifik, viral enfeksiyonlar ve sistemik inflamatuar cevap sendromundan etkilenmeyen yeni bir enfeksiyon göstergesi olma özelliği ile daha çok dikkat çekmektedir. Biz çalışmamızda beyin cerrahisinin prokalsitonin düzeylerine etkisini ve prokalsitoninin beyin cerrahisinin yaratmış olduğu inflamatuar reaksiyonla, postoperatif gelişen enfeksiyonu ayırt etmesini araştırdık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Mayıs 2007-Aralık 2007 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahisinde intrakranial tümörü olan 44 hastada yapılmıştır. Preoperatif 1 ve postoperatif 4 gün boyunca prokalsitonin, beyaz küre sayısı, C-reaktif protein ve ateş değerlerindeki değişimler incelenmiştir. Veriler SPSS 15,0 programında analiz edilmiştir.Bulgular: Çalışmaya alınan enfeksiyon gelişen hastaların tümünde PKT değerleri 0,1 ng/ml'nin üzerinde bulunmuştur. Elde ettiğimiz sonuçlar ışığında postoperatif 2. ve 3. günde 0,1 ng/ml üzerinde PKT değeri olan hastaların postoperatif enfeksiyon açısından daha dikkatli monitorize edilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Çalışmamızda CRP enfeksiyon gelişen hastaların büyük kısmında, enfeksiyon gelişmeyen hastalardakine benzer bir kinetik izlemiştir. Enfeksiyon gelişen ve gelişmeyen tüm hastalarda CRP değerleri normalin üstündedir (CRP>5 ng/ml). Bu da CRP'nin postop enfeksiyonları takip açısından önemli bir parametre olarak kullanılmayacağını gösterir.Sonuç:Prokalsitoninin cerrahinin yaratmış olduğu inflamatuar yanıttan etkilenmemesi, rutinde kullanılan diğer parametrelere göre enfeksiyona çok daha hızlı cevap vermesi ile mevcut enfeksiyon parametrelerinden üstün olduğu söylenebilir. Gelecekte daha fazla hasta sayısı ve farklı operasyon türlerini de içeren gruplarla yapılacak çalışmaların sonuçlarıyla prokalsitoninin beyin cerrahi sonrası sistemik komplikasyonları takipte ciddi ve güvenli bir parametre olacağını düşünmekteyiz.Anahtar sözcükler: C-Reaktif Protein, Enfeksiyon, Prokalsitonin, Kranitomi
Spontan subaraknoid kanama sonrası gelişen vazospazmda serum ve beyin omurilik sıvısında endotelin-1 düzeylerinin araştırılması.
Amaç: Vazospazm; Subaraknoid Kanama (SAK) sonrası ortaya çıkan beyin vasküler yapıların daralması olarak tanımlanabilir. Serebral vazospazmın patogenezi net olarak anlaşılamamıştır. SAK sonrası gelişen vazospazm oluşumundan bir çok faktör sorumlu tutulmuştur. Bu faktörlerden birisi de immünoreaktif süreçtir. Biz bu çalışmamızda SAK ve sonrası hastaların, nörolojik muayenelerini, Bilgisayarlı Beyin Tomografisi'nde (BBT) tespit edilen kan miktarı ve Endotelin-1'in beyin omurilik sıvısı (BOS) ve serumdaki düzeyleri gelişen serebral vazospazm ile mukayese edilerek araştırıldı.Gereç ve yöntem: Hastalarımız 2007 ve 2009 tarihleri arasında Nöroşirurji Yoğun Bakım ünitesine SAK sonrası birkaç saat içinde başvuran hastalar arasından seçildi. SAK tanısı BBT ve Lomber Ponksiyon ( LP ) ile konuldu. Hastaların ilk nörolojik muayeneleri Hunt-Hess sınıflamasına göre, BBT'deki kan miktarı ise Fisher'e göre değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya dahil ettiğimiz 20 hastadan SAK sonrası 1. 3. 5. ve 7. günlerde eşzamanlı olarak serum, BOS örneği alındı. Kontrol grubu olarak ise vasküler hastalık, sinir sistemi travması veya inflamatuar hastalık kanıtı olmayan 10 kişi çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubundan da bir defaya mahsus BOS ve serum örneği alındı. Bu örnekler Mikro Elisa yöntemiyle çalışılarak serum ve BOS'da Endotelin-1 düzeyleri tespit edildi. Hastalarımız, Hunt-Hess sınıflamasına göre 7'si Evre (E) EI (Olgu 7, 9, 13, 15, 16, 17, 18), 10'u EII (Olgu 1, 2, 4, 5, 8, 10, 12, 14, 19, 20), 1'i EIII (Olgu 11), 2'si EIV (Olgu 3, 6) olarak değerlendirildi. Fisher sınıflamasına göre ise 17'si EII (Olgu 1, 2, 4, 5, 7, 8, 9, 10, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20 ) 3'ü EIV (Olgu 3, 6, 11) olarak tespit edildi. Hastalarımızdan olgu 3, 6 ve 11'de sereberal anjiografide vazospazm tespit edildi.Sonuç: Bu çalışmamızın sonucunda SAK sonrası Endothelin -1 düzeyleri yükselmektedir. Subaraknoid kanamalı hastalarda yapılan Hunt-Hess sınıflamasının, Fisher sınıflaması ile korele olduğunu, Fisher sınıflaması yükseldikçe, Hunt-Hess sınıflamasının da yükseldiğini ve serebral vazospazm riskinin arttığı tespit edildi. Bununla birlikte spontan SAK sonrası gelişen vazospazmda özellikle Endotelin-1 önemli rol oynayabilir.ANAHTAR SÖZCÜKLER: Endotelin-1 (ET-1), Subaraknoid Kanama, Vazospazm.
Sağlıklı ve meningiomalı olgularda KIR genleri frekanslarının karşılaştırılması
Sağlıklı ve Meningiomalı Olgularda KIR Genleri Frekanslarının Karşılaştırılması AMAÇ: Meningioma tanılı olgularda KIR polimorfizminin dağılımını inceleyerek, klinik gidişinin öngörülebilmesi, hastalarda genetik mekanizmanın ortaya konulmasını ve muhtemel tedavi yöntemleri için yönlendirici olmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız Nisan 2013-Eylül 2013 tarihleri arasında Nöroşirurji Anabilim dalına başvuran 18 yaş üzeri 31 meningiom tanılı hasta ve 50 kişilik kontrol grubu olmak üzere toplam 81 kişi üzerinde yapılmıştır. Meningioma tanısı olan hastaların 6 si erkek (% 19,35), 25'i kadındı (% 80,65). Kontrol grubunun 23'ü erkek (% 46), 27'si kadındı (% 54). Tüm çalışma grubumuzda yaş ortalaması 54,49 idi. Hastalardan onam formu alınması sonrası alınan tam kan örneklerinden DNA izolasyonu yapılmıştır. KIR tiplendirilmesi SSOP (sequence spesific oligonucleotid probes) prensibine dayanılarak çalışılmıştır. Bulgular: İnhibitor, aktivatör ve psödogen olmak üzere toplam 16 KIR geni çalışılmıştır. Meningioma tanılı hastalarda 2DL3 ve 3DS1 genleri koruyuculukla ilişkili istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Meningiomalar kendi içinde grade 1 meningiomalar birinci grup, atipik ve anaplastik meningiomalar ikinci grup olarak incelendiğinde KIR geni dağılımlarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç: Çerçeve genler KIR 2DL4, 3DL2, 3DL3 ve 3DP1 tüm hasta ve kontrol grubunda mevcut idi. İnhibitor KIR genlerinden 2DL3 geni hasta grupta daha az idi (P=0,0), 3DS1 aktivatör KIR geni yine hasta grupta daha az bulundu. (p=0,004). Bu da bize göstermektedir ki 2DL3 ve 3DS1 genleri ile meningioma gelişimi arasında koruyuculukla ilişkili istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.(P<0,05). 2DL3 geni ve 3DS1 geni ise meningioma için muhtemel koruyucu genlerdir. Anahtar Sözcükler: KIR geni, NK hücreleri, meningioma, SSOP.
Glioblastoma multiforme (GBM)'de hücre öldürücü immünglobülin benzeri reseptör (KIR) gen polimorfizminin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalıĢmanın amacı Glioblastoma Multiforme (GBM) tanılı olgularda KIR polimorfizminin dağılımını inceleyerek, klinik gidiĢin öngörülebilmesini, hastalarda genetik mekanizmanın ortaya konulmasını ve gelecekteki muhtemel tedavi yöntemleri için yönlendirici olmaktır. Materyal ve Metod: Bu çalıĢmaya Ekim 2013- Ocak 2014 tarileri arasında NöroĢirurji Anabilim dalımıza baĢvuran eriĢkin yaĢta (18 yaĢ üzeri), histopatolojik olarak GBM tanısı almıĢ 31 hasta ve 50 sağlıklı kontrol olgusu dahil edilmiĢtir. Hasta ve kontrollerden bilgilendirilmiĢ onayları alındıktan sonra demografik, klinik özellikleri ve kan örnekleri alınmıĢtır. DNA izolasyonu yapıldıktan sonra KIR genotiplendirmesi Sekans Oligonükleotid Prob Metodu (SSOP) kullanılarak gerçekleĢtirilmiĢtir. Sonuçlar: 20 erkek, 11 kadın toplam 31 GBM hastası ve 32 erkek 18 kadın toplam 50 sağlıklı kontrol olgusu çalıĢmaya dahil edilmiĢtir. Hasta ve kontrollerin yaĢ (Hasta: 53,5 yıl vs. Kontrol: 53.8 yıl), ve cinsiyet dağılımları (Hasta grupta erkek/kadın: % 64.5/35.5; Kontrol grubunda erkek/kadın: % 64/36) her iki grupta benzer bulundu (p>0.05). Hasta ve kontroller, inhibitor, activator ve psödogenler olmak üzere16 farklı KIR gen bölgesi açısından değerlendirildi ve KIR2DL4, 3DL2, 3DL3 ve 3DP1‟ü içeren çerçeve genleri tüm hasta ve kontrollerde pozitif bulundu. Ayrıca, inhibitor KIR genlerinden 2DL3 geninin, hastalarda, kontrol grubuna gore istatistiksel anlamlı düzeyde yüksek olduğu gösterildi (p<0.05). TartıĢma: Bu çalıĢmada inhibitör KIR geni 2DL3, GBM için yatkınlık oluĢturan bir genetik faktör olarak bulunmuĢtur. GBM hücrelerinin immun sistem genetiği ile iliĢkisinin anlaĢılması ailevi yatkınlıkların önceden tahmini ve erken teĢhis açısından önem taĢımaktadır. Bundan da öte bu bilgi hastalara cerrahi sonrası uygulanabilecek bireysel immunoterapotik tedavi modaliteleri geliĢtirmek için anahtar olarak kullanılabilir. Anahtar Sözcükler: KIR geni, NK hücreleri, Glioblastoma Multiforme, SSOP.
Akromegalide endoskopik endonasal transsfenoidal cerrahi sonuçları ve endokrinolojik remisyonu predikte eden faktörler
AMAÇ: Akromegali, genellikle bir pitüiter adenoma bağlı gelişen, akral büyüme ve yüksek büyüme hormonu(GH) ve insulin benzeri büyüme faktörü-1(IGF-1) düzeyleriyle seyreden bir hastalıktır. Endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi geçiren akromegalik hastalarda prognozu tahmin etmeye yardımcı faktörlerde bir fikir birliğinin olmaması, bu konu üzerinde ek araştırmalar gerektirmektedir. Bu çalışmamızda, büyüme hormonu salgılayan pitüiter adenomlarda endoskopik endonazal cerrahinin biyokimyasal sonuçlarını, remisyon oranlarını, remisyonu predikte eden faktörleri inceledik. GEREÇ VE YÖNTEM: Büyüme hormonu salgılayan pitüiter adenom sebebiyle endoskopik endonazal yaklaşımla opere olan akromegalik 47 hasta çalışmamıza dahil edildi. Ameliyat öncesinde ve sonrasında tümörün ve hastanın endokrinolojik özelliklerinin; tümör boyutu, invazyonu, GH/IGF-1 değerleri, histopatolojik subtipleri gibi; ameliyat sonrası hormonal remisyonu belirlemede potansiyel belirteç olup olmadığı değerlendirildi. Remisyon kriteri olarak, operasyon sonrası 6 ay içinde GH seviyesinin <1ng/ml olması, IGF-1'in yaşa ve cinsiyete göre normal değer aralıklarına gelmesi ve her ikisinin bu seviyelerde stabil kalması kabul edildi. SONUÇLAR:47 hastanın yaş ortalaması 45,0±9,7 yıl ve ortalama takip süresi 21,6±2,6 ay olarak hesaplandı. 10 hastanın (%21,3) mikroadenomu, 36 hastanın (%76,6) makroadenomu ve 1 hastanın da (%2,1) dev adenomu vardı.12 tümörün (%25,5) kavernöz sinus invazyonu vardı. 27 hastaya (%57,5) gross total rezeksiyon ve 20 hastaya da subtotal rezeksiyon yapıldı. 31 hastada(%68) sadece cerrahi rezeksiyon ile remisyon elde edildi. Bu oran operasyon sonrası medikal tedavi ile %76,5'a yükseldi. 10 mikroadenomun 7'sinde(%70), 37 makrodenomun 29'unda(%78,4) biyokimyasal remisyon sağlandı. Kadın cinsiyetin, post operatif 1.gündeki GH düzeyi ve rezeksiyon miktarının hormonal remisyon ile anlamlı ilişkisi saptandı. Yaşın, pituiter adenomun subtipinin, tümör boyutunun ve kavernöz sinus invazyonunun hormonal remisyon ile anlamlı ilişkisi saptanmadı. TARTIŞMA: Büyüme hormonu salgılayan hipofiz adenomlarının endoskopik transsfenoidal rezeksiyonu, hormonal remisyonu sağlamada ve tümörü kontrol altına almada güvenli ve etkili bir tedavi yöntemidir. Kadın hastalarda, operasyon sonrası birinci günde düşük GH seviyesi olan hastalarda ve gross total rezeksiyon sağlanan hastalarda yüksek olasılıkla operasyon sonrası biyokimyasal remisyon elde edilecektir. ANAHTAR KELİMELER: Pitüiter Adenom, Akromegali, Endoskopik Transsfenoidal Cerrahi, Remisyon
Tip-1 chiari malformasyonlarında dekompresyon ve vertikal insizyon ile tek kat duroplasti cerrahisinin klinik sonuçlarıa
Chiari tip I malformasyonunda cerrahi tedavide; dekompresyon, dekompresyon sonrası duroplasti ve durasplit tekniği kullanılmaktadır. Ayrıca bizim cerrahi tekniğimizde olduğu gibi duranın sadece parietal yaprağını vertikal insizyonlar ile açarak akordiyon şeklinde dura genişlemesi sağlanmaktadır. Bu işlem BOS fistülü, serebellum ve beyin sapı herniasyon riskinin azaltılmasına önemli katkı sağlamaktadır. Bu doğrultuda araştırmamızın amacı; Chiari tip I malformasyonu tanısı ile duroplasti ve durasplit tekniğinden farklı olarak, BOS fistülü, serebellum ve beyin sapı herniasyonu riskini azaltmak amacıyla dekompresyon ve vertikal insizyonla tek kat duroplasti cerrahisi tekniği uygulanan hastaların sonuçlarının, klinik ve radyolojik olarak retrospektif değerlendirilmesidir. Araştırma T.C. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı Klinik Araştırmalar Etik Kurulu 04.01.2022-E.220530 tarih ve sayı numaralı izni ile Chiari Tip I tanısı almış 13 erkek 21 kadın hasta ile yapılmıştır. Hastalarda dekompresyon ve dural genişleme yapıldıktan sonra Chicago Chiari ölçeği, VAS ve Boyun özürlülük indeksi ile hastaların klinik özelliikleri değerlendirilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 33.91±10.86 iken preop VAS 7.88, postop VAS 3.21, Chicago chiari son durum skalası-postop 6. ay sonucu ise 13.97 olarak tespit edildi. Boyun özürlülük sorgulama anketinden preop alınan puan 23.50 iken postop 6. ayda 12.03, 1. yılda ise alınan puanın 11.50 olduğu tespit edildi. Araştırma sonucunda Suboksipital ağrı, eklem ağrısı, ekstremitedeki uyuşukluk, dengesizlik, ekstremitede kasılma, uyku apnesi ve serebellar bulgunun istatistiksel olarak anlamlılık oluşturacak şekilde postop dönemde azalma gösterdiği belirlenmiştir (p<0,05). Uyguladığımız dekompresyon ve vertikal insizyonla tek kat duroplasti tekniği ile düşük komplikasyon oranları ve iyi cerrahi sonuçlar alındığı belirlenmiştir.
Hidrosefali tedavisinde kullanılan şant sistemlerinde şant gövdesi ve kateterleri antibiyotikli basınç kontrollü şant sistemleri ile sadece ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli basınç kontrollü şant sistemlerinin karşılaştırılması
Amaç: Hidrosefali beyin omurilik sıvısı üretimi ve emilimi arasındaki dengenin bozulduğu bir hastalıktır. Tedavisinde medikal yöntemler denensede asıl tedavisi cerrahidir. Cerrahide en çok tercih edilen yol ventriküloperitoneal şant cerrahisidir. Şant cerrahisinde en çok görülen komplikasyonlardan biri şant enfeksiyonu gelişmesidir. Biz çalışmamızda şant gövdesi ve kateterleri antibiyotikli basınç kontrollü şant sistemleri ile sadece ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli basınç kontrollü şant sistemlerinin enfeksiyon oranlarının karşılaştırılmasını hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Nöroşirürji Anabilim Dalında ocak 2018- temmuz 2021tarıhleri arasında hidrosefali tanısıyla ventriküloperitoneal şant takılan 120 hasta retrospektiv olarak incelendi.Bu hastaların 90-ı sadece ventriküloperitoneal kateterleri 30-u ise hem gövdesi hem kateterleri antibiyotikli şantlar takılan hastalardan oluşmuştur. Ventriküloperitoneal şant takılan tüm hastaların dosya verileri, ameliyat notları, radyolojik ve laboratuar tetkikleri ve poliklinik takip notları geriye dönük olarak şant takılan operasyon tarihinden itibaren en az 6 ay süreyle incelenmiştir. Sonuçlar: Çalışmaya 90 (% 75,0)'ı kateterleri antibiyotikli; 30 (% 25,0)'u hem kataterleri hemde valfleri antibiyotikli olmak üzere 120 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalardan 74 (% 61,7)'ü erkek, 46 (% 38,3)'sı da kız idi. Hastaların yaş ortalamaları 17,9±21,7 yıl iken; 32 (% 26,7) hasta 1 yaş ve altında, 88 (% 73,3) hasta ise 1 yaş üzerinde oldukları belirlendi. Sadece ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli olan şant uygulanan hastalarda enfeksiyon oranı %28.9 hem valfleri hemde ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli şantlar uygulanan hastalarda ise %10 tesbit edilmiş ve istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. (p=0,036; p<0,05) Hem valfleri hem ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli şantlarda enfeksiyon oranlarının azaltdığı tesbit edilmiştir.1yaş ve altında enfeksiyon oranı %37.5'dir ve bu hastalarda konjenital hidrosefali etiolojisi %84.4 tesbit edilmiştir. Enfeksiyon gelişen hastaların revizyon ameliyatı olduğu ve revizyon cerrahilerinin şant enfeksiyon oranını ilk cerrahiye göre anlamlı şekilde artırdiği tesbit edilmiş ve enfeksiyon gelişen hastaların büyük çoğunluğunun 1 yaş ve altı ve konjenital hidrosefali etiolojisi olduğu görülmüştür. Tartışma: Literatürde standart şant uygulananların %5-22 oranında, antibiyotikli şant uygulananların %9-2'sinde enfeksiyon meydana geldiği görülmüş ve antibiyotikli şantların enfeksiyon oranını anlamlı şekilde azaltdığı belirtilmiştir. Bizim çalışmamızda ise sadece ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli olan şant uygulanan hastalarda %28.9 hem valfleri hemde ventriküloperitoneal kateterleri antibiyotikli şantlar uygulanan hastalarda ise %10 oranında enfeksiyon görülmüştür. Diğer antibiyotikli şantlardan farklı olarak valfleri de antibiyotikli olan şantların enfeksiyon oranlarını azaltmada daha etkili olduğu sonucuna varılmıştır. (p=0,036; p<0,05) Anahtar Kelimeler: Hidrosefaliya, Ventriküloperitoneal şant, Antibiyotikli şant
Fonksiyonel ve nonfonksionel hipofiz makro ve dev adenomlarının boyut ve histopatolojik tipine göre görme alanına etkisinin preoperatif değerlendirilmesi
Amaç: Hipofiz adenomları sıklıkla görme defisitleri ile ortaya çıkar. Endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi (EETS) ile görme defisiti ve keskinliği çoğu hastada düzelir. Bu çalışamanın amacı cerrahinin görme defisiti ve keskinliğini üzerindeki etkisi ve iyileşmeyi etkileyen faktörleri saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Görme fonskiyonu bozuk 53 makro ve dev hipofiz adenenomu olan hasta çalışmaya dahil edildi. Ameliyat öncesi hastaların demografik özellikleri, tümör karakterleri, cerrahi oranı, patoloji sonucu, diyabet varlığı, preoperatif medikal tedavi, MD, PSD, LogMAR değerleri incelendi. Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) ile karşılaştırma yapıldı. Preop görme değerlerinin, postop görme değerlerinden büyük olması anlamlı olarak tanımlandı. Bulgular: 53 hastanın 30'u (%56,6) erkek, 23'ü (%43,4) kadın idi. Tanıda ortalama yaş 47,8 ±12,5 olarak bulundu. Hastaların ameliyat öncesi MD, PDS ve LogMAR değerleri ameliyat sonrası döneme göre daha yüksekti (p<0,001). İyileşme süresi için 3 ay altı ve üstü değerlendirldi. İyileşme süresini uzatan tek faktör diyabetes mellitus olarak saptandı (p=0,048, p <0,05) Sonuç: Görme fonskiyonları etkilenmiş hipofiz adenomlu hastalarda endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi görme fonskiyonlarını iyileştiren bir yöntemdir. İyileşme derecesi işlem, hasta, tümör karekterinden etkilenir. Tam düzelme hastaların yarısından azında olur. Bu hastalarda iyileşmeyi etkileyecek faktörler araştırılmalıdır. Anahtar kelimeler: Pituiter adenoma, Endoskopik Endonazal Transsfenoidal Cerrahi, Görme sonuçlanımı
Karpal tunel sendromunda elektromiyografi ve manyetik rezonans görüntüleme bulgularının preoperatif ve postoperatif değerlendirilmesi
Bu çalışmada karpal tünelsendromunun tanısını koymada ve post operatif değelerlendirmede MR tetkikinin yeri ve bubub EMG ile karşılaştırması değerlendirilmiştir. Çalışmaya 21 hasta 23 el bilepği ve normal el bileğinine sahip 20 kişi kontrol grubu olarak dahil edilmiştir. 23 el bileğine pre ve post operatif el bilek MR'ı ve 17 hastaya da pre ve post operatif emg tetkiki uygulanmıştır. MR tetkikinin hastaların tanısı koymada ve post operatif değerlendirmede etkili bir eylem olduğu sonucuna varılmıştır.
Anterior sirkülasyon rüptüre anevrizmalarında lamina terminalis fenestrasyonunun şant bağımlı kronik hidrosefali gelişimine etkisinin retrospektif olarak incelenmesi
Amaç: Hidrosefali, genellikle anevrizmal subaraknoid kanamaların %20-35 kadarında oluşmaktadır. Hidrosefalinin bilinen en kesin tedavisi şant cerrahisidir. Şant bağımlı hidrosefaliye neden olabilecek tüm risk faktörlerinin incelenerek lamina terminalis fenestrasyonunun (LTF) şant bağımlı hidrosefali gelişimine etkisinin araştırılması ve elde edilecek verilerle rüptüre anterior sirkülasyon anevrizmalarında LTF gerekliliğinin öngörülebilmesini sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmayı, anterior sirkülasyon anevrizma cerrahisi esnasında 48 Lamina Terminalis Fenestrasyonu yapılan hastanın 90 Lamina Terminalis Fenestrasyonu yapılmayan hastayla şant bağımlı hidrosefali gelişme açısından karşılaştırması oluşturuyor. Opere edilen tüm hastaların dosya verileri, ameliyat notları, radyolojik görüntüleri ve poliklinik takip notları geriye dönük olarak incelenmiş, elde edilen veriler Statistical Package For The Social Sciences (SPSS) programı yardımıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Multi değişkenlerin katıldığı analize göre mFisher derece kötü olanlarda 8 kat (%95 GA:1,005-65,139; p=0,050) ve Eksternal Ventriküler Drenaj (EVD) takılmış olanlarda 6 kat (%95 GA:1,972-16,999; p=0,001) şant takılma riski artmıştır. Anevrizma yeri ayırt edilmeksizin tüm hastalar incelendiğinde, Lamina Terminalis Fenestrasyonunun Şant Bağımlı Hidrosefali gelişimini önleme üzerine etkisi görülmemiştir (p>0,05). Sonuç: Şant bağımlı hidrosefaliyi önleyici tedavilerin limitli olması sebebiyle şant bağımlı hidrosefaliyi tahmin etmek ve subaraknoid kanama tedavisini bu doğrultuda yönetmek önem arz etmektedir. Şant ihtiyacı yüksek riskli olarak belirlenen hastalarda, şant takmak için belirlenen faktörlerin eşiği düşürülecektir. Bu, daha kısa süre içinde hastayı rehabilitasyona taburcu etme avantajını yaratacak ve yatarak tedavi süresini azaltacaktır. Anahtar Sözcükler: Şant Bağımlı Hidrosefali, Lamina Terminalis Fenestrasyonu, Eksternal Ventriküler Drenaj, mFisher Derecesi
Deneysel omurilik yaralanmasında alfa-lipoik asitin doza bağımlı etkinliğinin araştırılması
Omurilik yaralanması yüzyıllardır bilinen, farklı klinik özellikler gösteren, mortalite ve morbidite açısından bireysel, sosyal, psikolojik ve ekonomik yasamı olumsuz etkileyen patolojik bir durumdur. Omurilik travma fizyopatolojisi daha iyi anlaşıldıkça tedavi seçenekleri de daha iyi planlanabilmekte ve birçok araştırmanın konusu olmaktadır. Akut travmada omurilikte oluşan yıkım ve birincil hasarlanmayla mücadele etmek adına hala fazla bir tedavi seçeneği yoktur. Bu amaçla kalsiyum kanal blokerleri, opiad antagonistleri, sistemik glukokortikoidler, sistemik kan basıncının arttırılması, antioksidanlar, naloxane gibi birçok yol denenmiş olmakla birlikte erken hasarlanma mekanizmalarına karşı yüksek doz metilprednizolon ve immobilizasyondan başka etkin, rutin uygulamada kendine yer edinmiş bir tedavi seçeneği oluşturulamamıştır. Bizde mevcut bilgiler ışığında antioksidan, serbest radikal süpürücü ve lipid peroksidasyonu önleyici özelliği bilinen ?-lipoik asidin, ratlarda gerçekleştireceğimiz deneysel omurilik yaralanmasında ikincil hasarı önlemesindeki etkinliğini araştırmaya karar verdik. Hasarı değerlendirmek için, omurilik oksidatif stresinin ve lipid peroksidasyonun bir göstergesi olan MDA(malonildialdehit) doku düzeyleri biyokimyasal olarak ölçülüp, histopatolojik inceleme ve nörolojik muayenelerle de sonuçlar mukayese edilmeye çalışıldı.Çalışmada toplam 56 adet ortalama ağırlıkları 210-300 g. arası değişen Spraque-Dawley türü erişkin erkek rat kullanıldı. Denekler her biri 8 rat içeren 7 gruba rastgele ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu, Grup 2: Travma grubu,Grup 3: Travma ve Metilprednisolon 30 mg/kg tedavi grubuGrup 4: Travma ve Alfa-Lipoik asit 50 mg/kg tedavi grubu, Grup 5: Travma ve Alfa-Lipoik asit 100 mg/kg tedavi grubu, Grup 6: Travma ve Alfa-Lipoik asit 150 mg/kg tedavi grubu, Grup 7:Travma ve Alfa-Lipoik asit 200 mg/kg tedavi grubu olarak ayrıldı.İntraperitoneal yolla verilen 70 mg/kg Ketamin ile anestezi sağlanarak supin pozisyonda tespit edilen ratlara Rivlin Tator modeline uygun olarak travma oluşturulduktan sonra grubuna uygun tedaviler uygulandı. 24. saatin sonunda tüm deneklerin fonksiyonel iyileşmeleri değerlendirildikten sonra yüksek doz anestezi altında dekapite edildiler. Çıkarılan omurilik örneğinin merkezindeki 0,5 cm'lik alan histopatolojik bakıya, kalanı MDA ölçümü için kullanıldı..SonuçBulgularımız, deneysel omurilik yaralanması sonrası ?-Lipoik Asit uygulamasının lipid peroksidasyonu ve nöronal korunma üzerine olumlu etkili olabileceğini göstermiştir. Literatür taramamıza göre, deneysel omurilik yaralanması sonrası ?-Lipoik asitin nöroprotektif etkisini gösteren literatürdeki ilk çalışmadır. Bu olumlu sonuçlarla, ileri araştırmalara yeni ufuklar açılmıştır.
Deneysel omurilik yaralanma modelinde hiperbarik oksijen tedavisinin yeri
Omurilik travması önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir ve spinal kord yaralanması sonrası hayatta kalanların yarısından fazlası normal yaşantısına geri dönememektedirler. Bu durum toplumda önemli bir işgücü kaybına neden olmaktadır. Günümüzde total lezyonlu olgularda, Metilprednizolon dışında nörolojik fonksiyonu düzeltebilecek etkili tedavi yoktur.Omurilik travmasında doku harabiyeti primer mekanik zedelenme ve sekonder omurilik zedelenmesi olmak üzere iki mekanizma ile meydana gelmektedir. Doku tahribatından kaynaklanan primer yaralanma nekrotik hücre ölümü ile sonuçlanır. Sekonder yaralanma ise, oluşan primer yaralanmanın başlattığı ve bunun sonucu saatler içinde, metabolik ve biyokimyasal nedenlerle oluşan hasardır. Sekonder yaralanmanın ortaya çıkmasındaki en önemli etkenlerden biri iskemiye bağlı enerji yetersizliğidir. İskemi, dokulara yeterli glukoz ve oksijen sağlanamamasına, dolaylı olarakta enerji yetersizliği ve ATP depolarında azalmaya neden olur. Klinik gözlemler spinal kord lezyonunun sekonder yaralanma ile büyüdüğünü gösterir.Çalışmamızda beş grup oluşturuldu. Toplam 40 hayvan deneye dahil edildi. Kontrol grubuna sadece laminektomi yapıldı. Hasar oluşturulmadı. Travma grubuna T9 total laminektomi yapılarak Tator yöntemi pleji oluşturuldu. Tedavi verilmedi. III. gruptakilere birinci saatte, IV. gruptakilere 6. saatte, V. gruptakilere 24. saatte HBO tedavisi başlandı. Denekler her iki seansta 2,4 ATA basınçta %100 oksijene 90 dakika boyunca tabi tutuldular.Sekonder yaralanmanın ortaya çıkmasındaki en önemli etkenlerden biri iskemiye bağlı enerji yetersizliğidir. Bu nedenle sistem anaerobik solunuma geçer. İskemi ve takip eden anaerobik solunum pek çok patolojik sürecin tetiklenmesine yol açar. Hiperbarik ortamda %100 oksijen solunduğunda plazmada oksijenin çözünürlüğü artar. Oksijen basıncının etkisi ile omurilikte sekonder hasara neden olan iskemi düzeyi azaltılmış olur.Deneklerin motor güçleri 1. gün, 3. gün, 5. günlerde eğik düzlem testi ile değerlendirildi. Birinci saatte HBO tedavisine alınan gruptaki eğik düzlem derecelerinde görülen artışlar istatistiksel olarak en anlamlısı idi.1., 3. ve 5. günlerde Drumond Moore kriterleri ile motor güçleri değerlendirilen deneklerden 1. saatte HBO tedavisine alınan gruptaki artış istatistiksel olarak anlamlı idi.Aşırı nitrik oksit sentezi sekonder hasara neden olur. NO oksijenle oksitlenerek çok kısa sürede NO2-(nitrit) oluşur. Biz çalışmamızda Griess reaksiyonu ile nitrit düzeylerini tespit ettik. Tedavi gruplarından 1. saatte HBO tedavisine girenlerle travma grubu arasında anlamlı fark mevcuttu.Travma grubundan elde edilen dokuların makroskobik görünümü yoğun kanamanın neden olduğu hafif koyu renk ve ezilmiş görünümdeydi. Travmadan sonra HBO uygulanan deneklerden elde edilen doku parçaları makroskopik olarak travma grubuna göre düzensiz, çökük ve daha az kanamalıydı. Travma sonrası 1. saatte HBO tedavisine alınan Grup III'de anevrizma klibinin konulduğu yerde hale şeklinde ekimotik alan mevcuttu. 6. saatte ve 24. saatte HBO tedavisine giren gruptaki kanama alanı 1. saatten daha fazla yayıldığı görüldü.Mikroskobik incelemede rutin hematoksilen-eozin boyasında kontrol grubunda ışık mikroskobik incelemelerinde omuriliğin normal nöronal ve vasküler yapısı izlendi. Travma grubunda gri ve beyaz cevher ayrımı tamamen bozulmuş olup, yaygın kanama, yer yer kavitasyon oluşturan likefaktif nekroz, ödem ve bol miktarda lökosit infiltrasyonu mevcuttu. Çevre dokuda infarkt ile uyumlu görünüm, aksonal şişme izlendi. Bu değişiklikler sham grubu ile karşılaştırıldığında belirgin olarak farklı olduğu görüldü. Travma sonrası 1. saatte HBO tedavisine giren deneklerde gri ve beyaz cevher sınırları belirgindi. Hücre yapısı travma grubu ile karşılaştırıldığında çok daha az kanamalı ve ödemli idi. Nekroz alanları sağlam hücreye göre çok daha az idi. Travma sonrası 6. ve 24. saatte HBO tedavisi alan gruptaki değişiklikler travma grubuna göre daha az olmakla birlikte çok belirgin fark görülmedi.Bu çalışmanın asıl amacı omurilik için tek başına tedavi geliştirmek değildir. Tıbbi ve cerrahi tedaviye yardımcı olabilecek bir yöntem ortaya koymaktır. HBO tedavisinin ödem çözücü ve dokularda oksijenizasyonu arttırıcı etkisi mevcuttur. Sekonder hasarın en önemli mekanizmalarından iskemiyi azaltması nedeni ile HBO tedavisi kullanılmıştır.Klinik, histopatolojik ve biyokimyasal olarak HBO tedavisinin travma grubuna göre anlamlı iyileşmesi mevcuttur. Yapılacak yeni çalışmalarla HBO tedavi süresinin uzatılması ve HBO tedavisine eklenecek kombine tedavilerle omurilik hasarı daha da azaltılabilir.
Mobil telefona bağlı manyetik alanın apopitotik sürece olan etkisinin erken dönem tavuk embriyosu nöral tüp gelişiminde değerlendirilmesi
AmaçBu çalışmada amacımız cep telefonunun yaydığı radyasyonun tavuk embriyosu üzerinde embriyolojik gelişim sürecindeki nöral gelişim üzerindeki etkilerini araştırmak.Materyal metodAraştırma kapsamında 4 farklı deneysel grub oluşturuldu. Grup 1: kontrol grubu Grup 2; stand by (Açık konumda cep telefonu etkisine maruz kalan grup) Grup 3: Call pozisyon ( Arama pozisyonundaki cep telefonu etkisine maruz bırakılan grup) Grup 4 : talk pozisyon ( Konuşma pozisyonuna maruz bırakılan grup). Bornova Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsünden alınan yaklaşık ağırlıkları 50 ile 72 gr arasında değişen 200 tane spesifik patojen içermeyen (SPF: Specific Patojen Free), fertil, günlük, beyaz Leghorn tipi yumartalar kullanıldı. Her bir grup için 50 adet yumurta işleme alındı. Her bir grup tavuk embriyoları içeren yumurtaları, 37+-0.2 C de %50-60 bağıl hava neminde yumurtaları kuluçkaya alınacak. İlk grup kontrol grubu olup fizyolojik sürece bırakıldı, ikinci grup mobil telefon açık bırakıldı, üçüncü grup mobil telefon 30 dk da bir 10 sn çalma konumunda, dördüncü grup mobil telefon 45 dk açık konumda bekletilerek her 30 dk da tekrarlandı. Tüm gruplarda mobil telefon yumurtalara <25 cm den yakın ve eşit uzaklıkta konuldu. Her bir gruba ait denekler 30., 48. ve 72. saatlerde kırılarak embriyo çıkarılıp ışık mikroskobu ile incelenmek üzere %10'luk formalin solüsyonu içerisine konuldu. Elde edilen embriyolar rutin parafin takip protokolü uygulandıktan sonra 5 mikronluk kesit alındı. Kesitlerin bir kısmı Hematoksilen Eosin ile rutin boyama protokolü uygulanarak elde edilen kesitlerde embriyolojik nöral tüp kesitleri incelenerek histolojik olarak farklılıklar normal gruplara göre karşılaştırıldı. Daha sonra her grupta nöral tüp bölümleri seri kesitleri alındı ve kesitler apopitotik süreç değerlendirilmesi amacıyla TUNEL yöntemi ile apoptotik hücreler belirlenecek, immünohistokimyasal boyama ilede Bcl-2, kaspaz-3, kaspaz-8 ve kaspaz-9 dağılımları değerlendirmeye alındı.BulgularTUNEL sonuçları ile H-E sonuçları karşılaştırıldığında birbirleri ile uyumlu olarak Grup 3'e ait örneklerde 30. saatte gözlenen nöral tüp açıklığın 48. saattede devam ettiği, fakat embriyonik gelişimin ilerleyen safhasında nöral tüpün kapandığı gözlendi. Grup 3'deki 30. ve 48. saatlerdeki TUNEL sonuçları diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı olarak gözlendi (P<0.001). Grup 1, 2, kısmen 4'de Bcl-2 seviyesi normale yaklaşırken, grup 3'de aktivite artışı devam etti. Bax immunoreaktivitesinin özellikle 3. ve 4. gruplarda zayıf şiddette devam etti. Kaspaz 3 immunoreaktivitesi kontrol grubunda 48. ve 72. saatlerde negatif iken, grup 3'de orta şiddette devam ettiği, diğer gruplarda ise 48. saattlerde zayıf ve 72. saatte negatif olduğu izlendi. Kaspaz 9 immunoreaktivtesi grup 1, 2 ve 3 de 30. saatte zayıf şiddette iken, grup 1 ve 4 de 48. ve 72. saattlerde de negatif idi. Grup 3 grubunda ise kaspaz 9 immunoreaktivitesi her üç dönemde de zayıf şiddette devam etti. Grup 3 grubunda ise kaspaz 8 immunoreaktivitesi orta şiddette pozitif her üç dönemde de gözlendi. düşündürmektedir.Sonuç:Çalışma sonucunda biz mobil telefonun yaydığı elektromanyetik radyasyonun doza bağımlı olarak erken embriyojenik dönemde tavuk embriyolarında gelişme gecikmesi yaptığını tespit ettik. Çalışma erken embriyonik dönemde sonlandırıldığı için geç dönem sonuçları için yorum yapılamamaktadır. Geç dönem sonuçları için daha uzun süreli çalışmaya ihtiyaç vardır.
Erken tavuk embriyosunda valproik asitin nöral tüp gelişimindeki olumsuz etkisi üzerine folik asit etkinliğinin değerlendirilmesi.
Anormal nörulasyon aşaması sonucu oluşan nöral tüp defektleri, embriyonel ve fetal dönemde ölümle sonuçlanabildiği gibi, doğum sonrası dönemde medikal, finansal ve sosyal içerikli sorunları da beraberinde barındıran, uzun süreli rehabilitasyon ihtiyacı gösteren konjenital anomalilerdir.Bu çalışmanın amacı valproik asitin (VPA) oluşturduğu orta hat kapanma defektinin folik asit (FA) ile önlenebilirliği olasılığını erken dönem civciv embriyosu nöral tüp gelişiminde araştırmaktır. Nörülasyonu incelemek için 150 adet özel patojen bulunmayan (SPF) yumurta kullanıldı. SPF yumurtalar 5 grupta incelendi (n:30). Tüm gruplar 30 saat boyunca 37,2 ± 0,1 °C sıcaklık ve % 60 ± 5 nem oranında inkübe edildi ve Hamburger ? Hamilton sınıflamasına göre 9. evrede bir embriyolojik gelişme elde edildi. 30ncu saat çalışmasında A grubu kontrol grubu olarak, inovo B grubuna 0,2 ml serum fizyolojik (SF), C grubuna ? VPA grubu (120mg/1000ml-tedavi edici plazma seviyesi) 0,72 miligram / 0,2 mililitre valproik asit , D grubuna ? FA grubu (400mcg günlük doz) 0,342 mikrogram / 0,2 ml folik asit, E grubuna - VPA+FA grubu 0,72 miligram + 0,342 mikrogram / 0,2 ml valproik asit + folik asit enjekte edildi. 72. saatin sonunda tüm embriyolar yumurtadan çıkartıldı ve hematoksilen eozin ile histolojik, P53, bcl2, Tunnel, Caspase 3 ile immünohistopatolojik olarak incelendi. A, B, D, gruplarında nöral tüp defekti saptanmazken, C grubunda ölen 8 embriyonun tümünde NTD gözlendi, 12 embriyoda gelişme geriliği izlendi. E grubunda ölen embriyo saptanmazken, sadece 8 embriyoda gelişme geriliğine rastlandı.Bu bulgular, tavuk embriyosunda nörulasyon aşamasında valproik asitin yaratmış olduğu teratojenitenin, folik asit etkisiyle önlenebilir olduğunu göstermiştir.
İzole Tip 1 Chiari Malformasyonunda duraplasti ve vertikal insizyonla dural gevşetme yapılan hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Chiari Malformasyonu Tip 1 cerrahisinde kullanlan teknik farklılıklar günümüzde tartışma konusudur. Genellikle kemik dekompresyon sonrası duraplasti veya vertikal insizyonlarla dural gevşetme yöntemleri kullanılmaktadır. Her iki yaklaşımın kendine özgü avantajları ve dezavantajları bulunmaktadır. Bu çalışmada, tarafımızca da uygulanan her iki yöntemin sonuçları karşılaştırılarak literatüre katkı sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 23 duraplasti, 10 vertikal insizyonla dural gevşetme tekniği uygulanan toplam 33 izole Chiari Malformasyonu Tip 1 tanılı hastadan oluşmaktadır. Opere edilen tüm hastaların dosya verileri, ameliyat notları, radyolojik görüntüleri ve poliklinik takip notları geriye dönük olarak incelenmiş, elde edilen veriler SPSS programı yardımıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Opere olan tüm hastaların yaş ortalaması 32,51 ± 15,61, 13'ü (% 39,4) erkek, 20'si (% 60,6)'u kadındı. En sık gözlenen şikayetler %42,4 oranla baş ağrısı ve ekstremitelerde uyuşma olarak tespit edildi. En sık fizik muayene bulgusu %33,3 ile motor defisit, en sık gözlenen komplikasyonlar ise %12,1 ile menenjit ve BOS fistülü olarak tespit edildi. Preoperatif sirinogomiyeli kalınlıkları ortalama 6,62±2,85 mm ve herniye serebellar tonsil uzunlukları ortalama 8,54±3,78 mm olarak ölçüldü. Duraplasti yapılan ve vertikal insizyonla dural gevşetme yapılan hastalar ayrı ayrı değerlendirildiğinde menenjit ve BOS fistülü başta olmak üzere komplikasyon gelişimi ve operasyon süresi konusunda vertikal insizyonla dural gevşetme tekniğinin avantajlı olduğu tespit edilip sonuçlar arasında istatiksel anlamlılık gözlenmemiştir. Hastane yatış süresinin kısa olmasının vertikal insizyonla dural gevşetme yöntemi lehine istatiksel anlamlı olduğu tespit edilmiştir. Klinik iyileşme oranlarının birbirine yakın olduğu gözlenmiştir. Siringomiyelideki gerileme ve ortalama Chicago Son Durum Skalası puanları ise duraplasti lehine tespit edilip istatiksel olarak anlamlılık gözlenmemiştir. Sonuç: Chiari Malformasyonu Tip 1 cerrahi tedavisinde tercih edilen yöntemler arasında kesin bir üstünlük bulunmamaktadır. Çalışmamızın sonuçları, bu konuda genel literatürle uyumlu bir görünüm sergilemektedir. Duraplasti Chiari Malformasyonu Tip 1 cerrahisinde etkisi çok yüksek bir tekniktir. Ancak çalışmamızda çok daha az komplikasyon ve hastane yatış süreleri olan, klinik ve radyolojik düzelmelerde durapalasti tekniğine yakın sonuçlar veren vertikal insizyonla dural gevşetme tekniğiyle de iyi sonuçlar alınabileceği gösterilmiştir. Bu bağlamda, daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır ve tüm nöroşirürjiyenlerin her iki yönteme de teknik ve teorik olarak hâkim olması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Chiari tip 1 malformasyonu, duraplasti, vertikal insizyonla dural gevşetme
Üçüncü ventrikül yerleşimli kolloid kist tedavisinde endoskopik ve mikroşirürjikal yöntemlerin retrospektif olarak karşılaştırılması
Amaç: Kolloid kist cerrahisi, günümüzde tartışmalı bir konudur ve genellikle mikrocerrahi ve endoskopik yöntemlerle gerçekleştirilmektedir. Her iki yaklaşımın kendine özgü avantajları ve dezavantajları bulunmaktadır. Bu çalışmada, tarafımızca da uygulanan her iki yöntemin sonuçları karşılaştırılarak literatüre katkı sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 21 endoskopik, 19 açık mikrocerrahi yöntem ile opere edilen toplam 40 kolloid kist tanılı hastadan oluşmaktadır. Opere edilen tüm hastaların dosya verileri, ameliyat notları, radyolojik görüntüleri ve poliklinik takip notları geriye dönük olarak incelenmiş, elde edilen veriler SPSS programı yardımıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Endoskopik cerrahi uygulanan hastaların açık mikrocerrahi grubuna göre daha kısa postoperatif yatış sürelerine sahip olduğu (p<0,001), açık mikrocerrahi'nin ise gross total rezeksiyon açısından daha etkili olduğu görüldü (p=0,004; p<0,05). Endoskopik yöntemle tedavi edilen hastalarda %9,5 olan rekürrens oranı, mikrocerrahi grubunda sıfır olarak izlendi; ancak bu fark anlamlı bulunmadı (p=0,488; p<0,05). Morbidite, mortalite ve reoperasyon oranlarında anlamlı farklılık saptanmadı. Kist çapındaki her bir birimlik artışın, mikrocerrahi uygulanan hastalarda komplikasyon riskini yaklaşık 1,1 kat artırdığı (kesim noktası 14,5 mm) görüldü (p=0,052; p<0,05). Kalıcı şant uygulaması ile cerrahi yöntemler arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. Sonuç: Kolloid kistlerin cerrahi tedavisinde tercih edilen yöntemler arasında kesin bir üstünlük bulunmamaktadır. Çalışmamızın sonuçları, bu konuda genel literatürle uyumlu bir görünüm sergilemektedir. Cerrahi kararın birçok faktöre bağlı olarak değişebileceği, bu nedenle her hastanın kendi özel durumu detaylı bir şekilde değerlendirilip, uygun bir tedavi planlanması gerekmektedir. Bu bağlamda, daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır ve tüm Nöroşirürjiyenlerin her iki yönteme de teknik ve teorik olarak hâkim olması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: endoskopik kist eksizyonu, kolloid kist, kolloid kist risk skoru, mikroskopik kist eksizyonu, üçüncü ventrikül tümörleri
Sıçanlarda deneysel omurilik hasarında tocilizumabin nöral dokuda iyileşme üzerine etkileri
Sitokinler, organizmada immün sistemin düzenlenmesinde ve proinflamatuar-inflamatuar süreçlerde önemli rol oynayan moleküllerdir. Yabancı antijen ve ajanlara karşı Sitokinler lokal ve sistemik inflamatuar reksiyonlarda rol alırlar. Sitokinlerin önemli bir bölümü interlökinlerdir. İnterlökin (IL)-6 ilk olarak preaktivasyon halindeki normal insan lenfositleri tarafından immünglobülin salgılatan bir faktör olarak tanımlanmıştır. IL-6 reseptörü membranda olan (IL-6R) ve çözünür (sIL-6R) olmak üzere 2 formdadır. Tosilizumab bu reseptörlere bağlanarak IL-6'nın rol aldığı sinyalizasyon ve inflamasyon sürecini inhibe eder. Bu çalışmada tosilizumab tedavisinin akut omurilik yaralanması (AOY) ile oluşan hasarda nöral doku üzerinde olumlu etkisinin olup olmadığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada deney ortamındaki düzenek yardımıyla sıçanlarda omurilik hasarlanması oluşturulmuş, omurilikte hasar oluşturduktan sonra sıçanlara düşük ve yüksek doz tosilizumab intraperitoneal olarak verilmiştir. Tosilizumab tedavisinin sonunda 8. günde sıçanlar sakrifiye edilerek patolojik inceleme için gönderilmiştir. Sonuçlar omuriliği hasarlanmış tosilizumab verilmeyen ve metil prednizolon verilen sıçanların sonuçları ile karşılaştırılmıştır. Eğik düzlem, Drummond ve Moore Kriterleri, Hemotoksilen-eozin ve Cleaved caspase 3 immunohistokimyasal boyamasının sonuçlarına göre tosilizumab AOY ile oluşan hasarın giderilmesinde etkili bulunmuştur. Tedavi dozu yükseldiğinde bu etkinin arttığı izlenmiştir. Tosilizumabın AOY tedavisinde faydalı olabileceği görülmüştür. Ancak daha geniş serilerde yapılmış klinik ve laboratuar çalışmalarıyla bulguların desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Tosilizumab, Akut omurilik yaralanması, Anti inflamatuvar, İnterlökin (IL)-6, Metil prednizolon
Deneysel spinal dura grefti uygulamalarında gore-tex spongiostan ve kas fasiasının histopatolojik olarak karşılaştırılması
Deneysel siyatik sinir enjeksiyon hasarında siklosporin-a'nın etkinliğinin araştırılması
Bu deneysel çalışmada siklosporin-A'nın Penisilin-G ile oluşturulan periferik sinir enjeksiyon hasarına olan etkisi araştırılmıştır. Deneyde 250-300 gram ağırlığında 20 adet albino rat kullanıldı. Genel anestezi altında her hayvanın sağ siyatik siniri ortaya konuldu. Hasardan önce normal fizyolojik bileşik kas aksiyon potansiyelleri kaydedildi. Sonra intranöral Penisilin-G ile enjeksiyon hasarı oluşturuldu. Hasar sonrası bileşik kas aksiyon potansiyeli tekrar ölçüldü. Hayvanlar 4 gruba ayrıldı. İlk gruba hasar sonrası 30.dakikada 20 mg/kg siklosporin-A yükleme dozu intraperitoneal olarak verildi. Daha sonra 3 gün boyunca 10 mg/kg/gün günde bir kez siklosporin-A aynı yolla uygulandı. Diğer iki grupta ise hasar sonrası 8. ve 24. saatte grup I deki gibi aynı doz ve yol ile siklosporin-A uygulandı. Kontrol grubuna ise profilaktik antibiyotik dışında herhangi bir medikasyon uygulanmadı. Hasardan 4 hafta sonra tüm gruplarda bileşik kas aksiyon potansiyelleri ölçüldü ve hayvanlar sakrifiye edildi. Her hayvandan doku örnekleri alınarak ışık mikroskobisi ile inceleme yapıldı. Tedavi sonrası grup I deki bileşik kas aksiyon potansiyel amplitüdünün iyileşme oranı istatistiki olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Diğer gruplarda ise (grup I,II ve Kontrol grubu) sonuçlar istatistiki olarak anlamlı değildi (p>0.05). Hem elektrofizyolojik hemde histopatolojik araştırmalar siklosporin-A'nın hasar sonrası ilk 30 dakikada verildiğinde nöroprotektif etkisi olduğunu göstermiştir. Fakat geç dönemde ( 8. ve 24 saat) siklosporin-A tedavisi uygulanan gruplarda istatistiki olarak anlamlı bir iyileşme gözlenmemiştir.
Deneysel olarak ratlarda oluşturulan disk hernilerinde metil prednizolon ve meloksikamın etkilerinin araştırılması
IIIÖZETDENEYSEL OLARAK RATLARDA OLUŞTURULAN D SK HERN LER NDEMET L PREDN ZOLON VE MELOKS KAMIN ETK LER N NARAŞTIRILMASIDr. Eser BERKYÜREKUzmanlık tezi, Nöroşirürji Anabilim DalıTez danışmanı: Yrd. Doç. Dr. Mehmet ALPTEK NMayıs 2007, 81 sayfaLomber disk hernilerinde, mekanik bası olmadan nukleus pulpozusa karşımeydana gelen inflamatuar reaksiyonla sinir kökünde yapısal ve fonksiyoneldeğişiklikler görülmektedir. Bu çalışmada, metil prednizolon ve meloksikamın budeğişiklikler üzerindeki etkileri araştırılmıştır.Deneyde 40 adet Wistar cinsi sıçan 5 gruba ayrıldı. Deneklerin sol L5 sinir köküve L5-L6 intervertebral diski ortaya konuldu. Sham (V.) grup hariç, diğer gruplardakideneklerde disk içine bir miktar hava verilerek disk modeli oluşturuldu. I. gruba metilprednizolon ve meloksikam, II. gruba meloksikam, III. gruba metil prednizolon tedavisiverildi ve bu tedaviler 5 gün boyunca uygulandı. Kontrol (IV.) grubuna herhangi birtedavi uygulanmadı. Bütün grupların hasar öncesi sinir iletim hızı ölçüldü. 7 gün sonra,yürüme analizi yapılarak, tekrar grupların sinir iletim hızı ölçüldükten sonra bütündeneklerin sol L5 sinir kökü histopatolojik inceleme için alındı.Sonuç olarak, nukleus pulpozusun mekanik bası olmadan sinir kökündeinflamatuar reaksiyonla, sinir iletim hızında yavaşlamaya, siyatik fonksiyon indeksindeazalmaya ve endonöral ödemde artmaya neden olduğu görüldü. Ayrıca bu çalışmasonucunda metil prednizolonun, meloksikamın ve iki ilacın birlikte kullanımının siniriletim hızındaki düşmeyi azalttığı, siyatik fonksiyon indeksini arttırdığı ve endonöralödemi azalttığı görülmüştür. Tedavi grupları kendi aralarında karşılaştırıldığında isetedavi etkinliklerinin birbirlerine üstünlükleri olmadığı gözlendi.Anahtar kelimeler: Disk hernisi, nflamatuar reaksiyon, Metil prednizolon,Meloksikam
Sıçanlarda oluşturulan deneysel intraserebral hematomlarda siklosporin-A ve deferoksamin'in etkilerinin araştırılması
ivÖZETSIÇANLARDA OLU TURULAN DENEYSEL NTRASEREBRALHEMATOMLARDA S KLOSPOR N-A VE DEFEROKSAM N' NETK LER N N ARA TIRILMASIDr. lhan BÜYÜKBE EUzmanlık Tezi, Nöro irürji Anabilim DalıTez Yöneticisi:Prof.Dr. Abdulvahap GÖKMayıs 2007, 68 sayfaBu çalı mada, immünosupressif etkiye sahip siklosporin A (Cs-A) ve bir demirelatörü olan deferoksaminin (DFO), sıçanlarda olu turulan deneysel intraserebralhematom (ISH)'larda birlikte kullanımı sonucu olu an etkiler, histopatolojik olarakara tırılmı tır.Bu çalı mada 38 adet Wistar cinsi rat kullanıldı. Genel anestezi altında tümdeneklere stereotaktik frame uygulandı. Steril artlar altında burr-hole açılarak 0.2cc'lik otolog tam kan enjeksiyonu ile SH olu turuldu.Hematom olu turulan denekler tedavi ba langıç zamanlarına göre 4 gruba ayrıldı.Grup I'de (n=9) intraperitoneal yolla ilk 30 dakikada Cs-A (20 mg/kg) ve DFO(100mg/kg) yükleme dozlarına ba landı. Grup II (n=9), Grup III (n=10)'de Cs-A veDFO yükleme dozlarına sırasıyla 1. ve 4. saatlerde ba landı. Grup IV'e (n=10, kontrolgrubu) ise herhangi bir tedavi uygulanmadı. Tüm gruplarda (kontrol grubu hariç) Cs-A(10 mg/kg intraperitoneal yolla günde 1 defa, 3gün ) ve DFO (100 mg/kg her 12 saatte,1 defa, 3gün) idame tedavisi uygulandı. Tüm denekler 3. günün sonunda histopatalojikçalı ma için sakrifiye edildi.Sonuçta histopatolojik olarak bütün gruplar ele alındı ında (Kruskall-Wallis varyansanalizi ve Mann Whitney-U testi kullanılarak), kontrol grubuna göre tüm tedavigruplarında ödem parametresinde istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmü tür(p<0,05). Tedavi gruplarında ödem parametresinde azalma görülürken nekroz veinflamasyon parametrelerinde belirgin fark görülmemi tir (p>0,05). Siklosporin A veDeferoksaminin olu turdu u nöroprotektif etkilerin mekanizması henüzbilinmemektedir. Bununla beraber bu ajanların mekanizmalarını Fe ve Ca++ ++iyonlarına ba ımlı hücre hasarını inhibe ederek göstermeleri muhtemeldir.Anahtar Kelimeler : Deferoksamin, ntraserebral hematom, Siklosporin-A
Deneysel subaraknoid kanamada melatoninin vazospazm üzerine etkilerinin histolojik, biyokimyasal ve morfometrik açıdan araştırılması
Subaraknoidal kanama sonrası lipid peroksidasyonunun aktive olması ve araşidonik asit metabolitlerinin artması, geç dönem vazospazm da görülen nöronal hasarın indikatörü olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Bizim bu deneysel çalışmada amacımız bir antioksidan olan melatoninin subaraknoid kanamaya bağlı geç dönem vazospazmdaki baziler arter tonus değişikliklerini ve melatoninin oksidatif dengelere olan etkisini histopatolojik, biyokimyasal ve morfometrik açıdan incelemektir.Çalışmada ağırlıkları 300?350 g olan toplam 24 adet erkek Wistar cinsi sıçan kullanıldı. Denekler randomizasyon ile 4 gruba ayrıldı. IV. Grup hariç; I., II. ve III. grup deneklerde genel anestezi altında steril şartlarda interparietal-oksipital sutürün hemen üstünden bir adet burr-hole açılarak sisterna magna ortaya kondu. Yaklaşık 0.3 ml beyin omurilik sıvısı (BOS) drene edildikten sonra ratların kuyruk arterinden alınan otolog kan (0.2ml) yavaş olarak sisterna magna içerisine enjekte edildi. Tedavi grubundaki ratlara (grup I (n=6, 10 mg) ve grup III (n=6, 5mg)) operasyon sonrası cilt kapatıldıktan hemen sonra melatoninin ilk dozu ve 24 saat sonrasında da ikinci dozu yine intraperitoneal yolla uygulandı. II.(n=6) ve IV.(n=6) gruplara ise herhangi bir tedavi uygulanmadı.Sonuçta baziler arter morfometrik çalışmalarında bütün gruplar ele alındığında (Kruskall-Wallis varyans analizi), melatonin 5 mg ve 10 mg verilen gruplarda (I. ve III. gruplar) baziler arter toplam alan ve damar duvar alanında kontrol grup ve yalnız subaraknoid kanama grubuna göre istatistiki olarak belirgin derecede vazodilatasyon lehine artma olduğu görüldü (p<0.05). Melatonin verilen gruplarda (I. ve III. gruplar) kontrol ve yalnız SAK yapılıp tedavi verilmeyen grubuna göre total antioksidan seviye, total oksidan seviye ve oksidatif stres indeksi seviyelerinde anlamlı bir değişiklik görülmedi (p>0.05).Bu çalışmada mevcut literatürde önerilen terapotik dozlar uygulanmış fakat melatoninin total antioksidan düzeyini anlamlı ölçüde değiştirmediği gözlenmiştir. Sonuç olarak melatonin deneysel subaraknoid kanamaya bağlı gelişen baziler arter vazospazmında morfometrik açıdan vazodilatasyona neden olsa da, beyin dokusundaki oksidatif dengeyi beklenen düzeyde etkilememiştir..Anahtar Kelimeler: Serebral vazospazm, Subaraknoid kanama, Oksidatif metabolizma, Morfometri, Histopatoloji
Spinal kord iskemi reperfüzyon yaralanması üzerine bir rat modelinde esmolol' un etkilerinin araştırılması
Spinal kord iskemi reperfüzyon yaralanması üzerine bir rat modelinde esmolol' un etkilerinin araştırılması adlı çalışmamızda spinal kord iskemi-reperfüzyon hasarının azaltılmasında veya engellenmesinde Esmolol etkinliğini değerlendirmek için bu çalışma planlamıştır. Çalışmada 32 adet dişi rat 4 gruba ayrılarak yapılmıştır. 1. Grup kontrol grubu olarak belirlendi. Kontrol grubu dışındaki gruplara Abdominal Aort'a 45 dakika klip kompresyonu uygulandı. 3. Gruba Esmolol, 4. Gruba metil prednizolon intraperitoneal yoldan uygulandı. Tüm gruplara 1. Ve 24. Saatte Tarlov skalasına göre motor muayene yapılarak 24 saat sonra tüm rat modellerinin spinal kordları çıkartıldı. Histopatolojik inceleme ve MDA düzeyi tayini için spinal kord doku örnekleri alındı. Sonuç olarak; Esmolol, spinal kord iskemi-reperfüzyon hasarlanmasını azaltmada veya önlemede yeterli etkinliğe sahip olmadığı anlaşılmıştır.
Spinal kord iskemi reperfüzyon yaralanması üzerine bir rat modelinde karvedilol'un etkilerinin araştırılması
Spinal kord iskemi reperfüzyon yaralanması üzerine bir rat modelinde karvedilol'un etkilerinin araştırılması adlı çalışmamızda spinal kord iskemi-reperfüzyon hasarının azaltılmasında veya engellenmesinde Karvedilol etkinliğini değerlendirmek için bu çalışma planlamıştır. Çalışmada 32 adet Sprague-Dawley dişi rat 4 gruba ayrılarak yapılmıştır. 1. Grup kontrol grubu olarak belirlendi. Kontrol grubu dışındaki gruplara Abdominal Aort'a 45 dakika klip kompresyonu uygulandı. 3. Gruba Karvedilol, 4. Gruba metil prednizolon intraperitoneal yoldan uygulandı. Tüm gruplara 1. Ve 24. Saatte Tarlov skalasına göre motor muayene yapılarak 24 saat sonra tüm rat modellerinin spinal kordları çıkartıldı. Histopatolojik inceleme ve MDA düzeyi tayini için spinal kord doku örnekleri alındı. Sonuç olarak; Karvedilol, spinal kord iskemi-reperfüzyon hasarlanmasını azaltmada veya önlemede yeterli etkinliğe sahip olmadığı anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Spinal Kord, İskemi, Reperfüzyon, Karvedilol, Metilprednizolon
Serebral iskemi ve reperfüzyonda L-name ve steroidlerin değişen no düzeyleri ve enfarkt hacimleri üzerine olan etkileri
ÖZET Serebral iskemi ve reperfuzyonda NO düzeylerinin yükseldiği bilinmekte olup çalışmamızda da çeşitli aşamalarda yapılan NO düzeyi tayini ile bu artışı gözledik. İskemi ve reperfuzyonda yükselen NO 'nun birbirine zıt iki etkisi bulunmaktadır. Endotelyel NO serebral kan akımını artırarak nöroprotektif rol oynarken nöronal NO ortamda sürepoksit anyonu ile birleşerek potent nörotoksik ajan olan peroksinitrit oluşumuna neden olmaktadır bu da reperfüzyon hasarının temel mekanizmasını oluşturmaktadır. İnvivo koşullarda nörotoksik etki hakimdir. Çalışmamızda kullandığımız L-NAME gibi nonspesifık enzim inhibitörlerinin nöroprotektif etki yarattığının gözlenmesi de bu görüşü desteklemiştir. Çalışmamızın amacı L-NAME ve steroidlerin hem iskemi ve reperfüzyondaki değişen NO düzeylerine olan etkisini gözlemek hem de MCA'nın monofilaman oklüzyon yöntemi ile tıkanması sonucu oluşturulan geçici iskemi sonrası gelişen enfarkt boyutlarına olan etkilerini incelemekti. Çalışmada iskemi-reperfüzyon esnasında NO düzeylerinin yükseldiği, bu yükselmenin L-NAME ile steroidlere nazaran daha fazla önlenebildiği gözlendi. Enfarkt boyutlarında ise L- NAME kontrol gruplarına nazaran belirgin bir küçülme sağlarken steroidlerin enfarkt boyutları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişme yaratmadığın gözledik. Bu sonuçtan da kısmen steroidlerin sistemik yan etkileri sorumlu tutuldu. Sonuç olarak NO, iskemi ve reperfüzyon sürecinde yükselen önemli bir mediyatördür. Güçlü bir nöroprotektif etki için sistemik yan etkiye yol açmadan selektif olarak nNOS sentezinin inhibisyonu gereklidir. 62