Hacettepe University
Faculty

Faculty of Dentistry

Hacettepe University

157

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Mandibular kanalın seyrinin konik ışınlı bilgisayarlıtomografi kullanılarak belirlenmesi

Dental implant uygulamaları ve mandibulada gerçekleştirilen cerrahi prosedürler esnasında inferior alveoler sinirin ve dallarının zarar görmesinin önüne geçilmesi adına Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) incelemeleri ile mandibular kanalın seyrini ve bifid mandibular kanal gibi varyasyonlarını belirlemektir. Bu çalışma, Hacettepe Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim dalına başvuran 600 hastaya ait KIBT verileri incelenerek retrospektif olarak gerçekleştirildi. Dahil edilme kriterleri arasında manbibular kanal seyrinin izlenebilir olması zorunlu olmakla birlikte, KIBT görüntülerinde mandibular foramen, mandibular kanal (üçüncü molar, ikinci molar, birinci molar ve ikinci premolar), mental foramen incelendi. Mandibular ve mandibular insiziv kanalın çapı bukkolingual ve apikokoronal yönde ölçüldü. Mandibular kanalın mandibula dış sınırlarına ve diş apekslerine olan uzaklığı kaydedildi. Bifid mandibular kanal, anterior loop ve mandibular insiziv kanal prevalansı değerlendirilirken, bifid mandibular kanal ve mental foramenin yeri sınıflandırılarak rapor edildi. Mental foramenin apikokoronal yöndeki mesafesi ve mandibula dış sınırlarına ve diş apekslerine olan uzaklığı ölçüldü. Araştırma raporu oluşturulurken, anlamlılık düzeyi için %95 güven aralığı kullanıldı. Kategorik verilerin karşılaştırılmasında Ki-Kare testi yapıldı. Çalışmaya dahil edilen 600 hastanın 354'ü kadın ve 246'sı erkek olarak belirlendi. Mandibular foramenin mandibula bazisine olan uzaklığı 24.12 mm olarak kaydedildi. %24.7 oranında bifid mandibular kanal varlığı saptandı. Bifid mandibular kanal %38.2 oranında en sık tip 2 olarak görüldü. Yaptığımız retrospektif çalışmada mandibular kanalın çapı apikokoronal ve bukkolingual yönde sırasıyla üçüncü molar diş bölgesinde 2.65 mm, 2.12 mm, ikinci molar diş bölgesinde 2.45 mm, 2.02 mm, birinci molar diş bölgesinde 2.32 mm, 2.02 mm, ikinci premolar diş bölgesinde 2.35 mm, 2.14 mm olarak kaydedildi. Mental foramenin yeri %54.8 ile en sık tip 4 (ikinci premolar diş apeksi hizasında) olarak saptandı. Anterior loop prevalansı %25.8 olarak bulundu. Anterior lopun uzunluğu ortalama 6.03 mm, kaudal mesafesi ise 3.67 mm olarak rapor edildi. Mandibular insiziv kanalın prevalansı %79.8 olarak saptandı. Mandibulaya ait cerrahi girişimler öncesi bölgenin özellikle KIBT'ler kullanılarak değerlendirilmesi operasyon sırasında ve sonrasında karşılaşılabilecek olası komplikasyonlardan kaçınılması adına çok önemlidir. Yapmış olduğumuz bu retrospektif çalışma mandibular kanalın seyri ve varyasyonları ile ilgili mandibulaya ait cerrahi girişimler öncesi önemli klinik bilgiler sağlayabilmektedir. Özellikle mandibular posterior bölgenin kompleks yapısı dental implant uygulamasından önce ekstra dikkatli inceleme gerektirmektedir. Çalışmamız bölgenin anatomisini detaylı olarak sunmuştur. Anahtar kelimeler: mandibular kanal, implant, varyasyon

Elif Koçak Akdeniz
Hacettepe University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Atrofik total dişsiz maksillada kullanılan titanyum ve peek materyalinden üretilmiş farklı subperiosteal implant tasırımlarının çevre dokulardaki biyomekanik etkilerinin sonlu elemanlar analizi kullanılarak incelenmesi

Uzun süreli diş eksikliğine bağlı olarak hastalarda görülen maksilla atrofisinin tedavisinde endooseoz implantların kullanılması imkansız hale gelebilmektedir. Bu hastaların tedavisinde zigomatik implantları, otojen blok greftlemeler ve subperiosteal implantlar sık kullanılan yöntemler olarak öne çıkmaktadır. Son zamanlarda teknolojinin ve dijital ölçü yöntemlerinin gelişmesiyle subperiosteal implantlar kişiye özel olarak üretilebilmektedir. Kişiye özel üretilen subperiosteal implantlar kemiğe mükemmele yakın uyum sağlaması, augmentasyona gerek duyulmaması ve sinüs komplikasyonlarının az görülmesi ve işlemin hemen ardından hastanın protezlerini kullanmaya başlayabilmesi gibi avantajlara sahiptir. Bu özelliği sayesinde diğer yöntemlere alternatif olarak öne çıkmaktadır. Öte yandan periimplantitis veya periimplant mukoziti subperiosteal implantlarda görülebilen başlıca komplikasyonlardan biridir. Bu gibi komplikasyonlarda antibiyotik tedavisi ve debridman ile komplikasyonun tedavisi hedeflenir. Antibiyotik tedavisinin başarısız olduğu daha derin dokulara yayılan periimplantits varlığında ise ilgili abutment kolunun veya ilgili subperiosteal implant kanadının kesilerek uzaklaştırılmasını önermişlerdir. Böyle bir durumda implantın kalan parçası protezin kullanımı engellemektedir. Bu doğrultuda çalışmamızda kullandığımız tek parçalı ve iki parçalı subperiosteal implant modellerine ek olarak iki posterior ve bir anterior bölümden oluşan üçüncü bir tasarımı dahil ettik. Bu tasarım sayesinde subperiosteal implantın herhangi bir bölümünde kanat veya abutment kolunun kesilmesini gerektirecek bir komplikasyon meydana geldiğinde subperiosteal implantın diğer iki tasarıma göre daha küçük bir parçasının kaybedilmesini ve geri kalan kısmının kullanımının daha kolay olmasını hedefledik. Belirlediğimiz bu hedef doğrultusunda tasarlanan üç farklı subperiosteal implantın çevre kemik dokusunda oluşturduğu biyomekanik etkileri sonlu elemanlar analizi yöntemi kullanarak karşılaştırdık. Kişiye özel üretilen subperiosteal implantlar hastanın dijital ölçüsünün alınarak çene kemiğinin modellenmesinin ardından bilgisayar ortamında bu model üzerinden implantın dizayn edilmesiyle tasarlanmaktadır. Daha sonra tasarlanan implantlar ve protez dijital yazıcılar yardımıyla üretilir. Geçmişte kayıp mum (lost-wax) tekniği ile üretilen ilk subperiosteal implantlarda vitallium alaşımı kullanılmıştır. Günümüzde ise sıklıkla titanyum kullanılmaktadır. Ancak titanyumun sahip olduğu pek çok avantajının yanında elastisite modülü kemiğinkine kıyasla çok yüksektir bu durum implant üzerine gelen fonksiyonel kuvvetlerin kemiğe iletilmesinde engel çıkarabilmektedir. 1998 yılında daha uzun ömürlü implantlar için biyomateryal olarak tanıtılan polieter eter keton (PEEK) materyali elastik modülü (3-4 GPa), kemikle benzer olduğundan kuvvet transferleri sırasında yüksek streslerin birikmesini önler. Günümüzde titanyum gibi metalik materyallere alternatif oluşturan PEEK materyali mekanik ve kimyasal olarak üstün özelliklere sahip biyouyumlu bir materyaldir. Maksilla gibi kompleks anatomiye sahip yapılarda meydana gelen biyomekanik olayların klinik ve deneysel yöntemlerle çözümlenmesi oldukça zordur. Sonlu Elemanlar Stres Analiz Yöntemi (SEA) böyle kompleks yapılarda meydana gelen streslerin fiziksel değerlerini hesaplamaya izin vermektedir. Çalışmamızda toplam üç farklı tasarımda altı farklı model oluşturduk ilk üç modelde titanyum materyali kullanırken diğer üç modelde ise PEEK materyali kullandık. Oluşturduğumuz modellere çiğneme kuvvetlerini taklit eden 50 N'luk oblik ve 150 N'luk vertikal kuvvetler uygulayarak SEA analizi ile kemik dokusunda oluşan maksimum ve minumum asal stres değerlerini, implantlarda ve fiksasyon vidalarında oluşan von mises stres değerlerini ölçtük. Aldığımız sonuçlara göre hiçbir modelde kemik dokusunda patolojik kuvvet oluşmamıştır. Ayrıca implantlarda ve fiksasyon vidalarında oluşan von mises stres değerlerinin tamamı titanyum ve PEEK materyalinin çekme dayanımından daha düşük çıkmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda kullanılan tüm modeller başarılı olmuş ve mekanik komplikasyon olasılığı düşük bulunmuştur. Tüm modellerde PEEK materyali kortikal ve trabeküler kemikte vertikal ve oblik kuvvetler altında titanyuma göre daha fazla sıkışma stresi oluşturmuştur. Ayrıca subperiosteal implantlar üzerinde oluşan Von Mises stres değerleri de PEEK materyalinden üretile modellerin tümünde titanyuma göre daha düşük bulunmuştur. Çıkan sonuçların kapsamlı klinik çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Subperiosteal İmplant, PEEK, Sonlu Elemanlar Analizi

Turgay Kasap
Hacettepe University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Kalp hastalığı olan çocukların ağız diş sağlığı durumu ve tedavi ihtiyaçlarının değerlendirilmesi

Kalp hastalığı olan bireylerin enfektif endokardit (EE) geçirme riski taşıdığı ve kötü ağız sağlığı ile birlikte diş tedavileri sırasında oluşan geçici bakteriyeminin EE patogenezinde önemli bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. Bu çalışma, kalp hastalığı bulunan 5-14 yaş arası çocukların sosyo-demografik özelliklerini, ağız hijyeni alışkanlıklarını, ağız-diş sağlığı durumlarını ve tedavi ihtiyaçlarını incelemek amacıyla planlanmıştır. Veriler, ebeveynlere uygulanan bir anket formu aracılığıyla ve çocukların ağız-diş muayeneleriyle toplanmıştır. Çocuklarda; DMFT/DMFS/dmft/dmfs ve ICDAS II indeksleri, pufa indeksi, dişeti sağlığı ve plak durumu, dişlerdeki mine defektleri, malokluzyon varlığı ve tedavi gereksinimleri açısından değerlendirilmiştir. Araştırmaya dahil edilen toplam 301 çocuğun ortalama yaşı 8,95±2,91 olup çocukların 271(%90)'i doğuştan kalp hastalığına sahiptir. Diş çürüğü için ortalama indeksler sırasıyla; dmft=6,63±4,39; dmfs=15,70±13,64; DMFT=3,56±3,45; DMFS=5,04±6,16 olarak bulunmuştur. Orta ve ciddi derecede kalp hastalığı olan çocukların basit derecede kalp hastalığı olan çocuklara kıyasla dmfs değeri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,038). Araştırmaya katılan 301 çocuğun %93'ünde kavitasyonlu diş çürüğü gözlenirken, ICDAS II koduna göre, tüm dişleri sağlıklı olan çocuk bulunmadığı; çocukların %7,0'sinde başlangıç seviyesinde, %17,3'ünde orta seviyede ve %75,7'sinde ise ileri seviyede diş çürüğü olduğu saptanmıştır. Çocukların %21,3'ünde pulpa ekspozu, %7'sinde fistül, %5,6'sında apse ve %1'inde ülserasyon görülmüştür. Orta ve ciddi derecede kalp hastalığı olan çocuklarda basit derecede kalp hastalığı olan çocuklara kıyasla pulpa ekspozu varlığı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,015). Ortalama plak indeksi ve gingival indeks değerleri sırasıyla 1,18±0,38 ve 0,69±0,53 olarak saptanmıştır. Çocukların %15,9'unda mine defekti görülmüştür. Süt dişler için hesaplanan Uygulanması Gereken Tedavi İhtiyacı (UGTİ) değeri %85,8 iken, Karşılanmış Restoratif Tedavi İndeksi (KRTİ) değeri %12,4 olarak hesaplanmıştır. Daimi dişler için UGTİ değeri %88,9 iken KRTİ değeri %10,8 olarak hesaplanmıştır. Çalışmadan elde edilen verilere göre; kalp hastalığı olan çocuklarda, tedavi edilmemiş diş çürüğü, diş eti iltihabı, plak birikimi varlığı ve uygulanması gereken tedavi ihtiyacının yüksek olduğu gözlenmiştir. Bu sonuçlar, bu hasta popülasyonunda EE riskinin önlenmesi ve kötü ağız sağlığının olumsuz etkilerini azaltma açısından diş hekimleri tarafından göz önünde bulundurulmalıdır.

Tülin Taşdemir
Hacettepe University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Komplike olmayan kron kırıklarının tedavisinde insizal fragmanınreataçmanında kullanılan universal adezivlerin farklı uygulamatekniklerinin ve ph'larının kırılma dayanımı üzerine etkisininaraştırılması

Bağdatlı, Z., Komplike olmayan kron kırıklarının tedavisinde insizal fragmanın reataçmanında kullanılan universal adezivlerin farklı uygulama tekniklerinin ve Ph larının kırılma dayanımı üzerine etkisinin araştırılması. Hacettepe Üniversitesi Restoratif Diş Tedavisi Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2024. Bu in vitro çalışmanın amacı, dental travma nedeniyle mine-dentin kırığı oluşmuş anterior dişlerin reataçmanında, farklı pH değerine sahip üniversal adezivlerin, selektif etch ve self etch yöntemiyle uygulanmasının reataçman yapılan dişlerin kırılma dayanımı üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışmaya çürüksüz 70 adet sığır mandibular keser dişi dahil edilmiştir. Dişler, Kendiliğinden sertleşen akrilik rezin (BMS Dental, Lava Dent) ile doldurulmuş silikon kalıplar içerisine (15mm x 20mm) mine sement sınırına kadar gömüldükten sonra 10 tanesi kontrol, 30 tanesi selektif etch ve 30 tanesi de self-etch olarak rastgele 3 gruba ayrılmıştır. Daha sonra self etch ve selektif etch grupları adezivin pH değerine göre orta (G Premio Bond, GC, Tokyo, Japonya), hafif (Single Bond, 3M Espe, St. Paul, MN, A.B.D.) ve ultra hafif üniversal adeziv (All Bond Universal, Bisco Inc., A.B.D.) grubu olarak (n=10) 3 alt gruba ayrılmıştır. Test gruplarındaki dişler bir hassas kesme cihazı ile (Micracut 201, Metkon, Bursa, Türkiye) su soğutması altında insizal kenardan 5mm uzaklıktan kesilmiştir. Daha sonra dişlere aşağıdaki gibi ilgili adezyon protokolleri uygulanarak reataçman yapılmıştır; Grup I: kontrol (K), Grup II: Selektif etch (SE) + G Premio Bond (GP), Grup III: SE + Single Bond (SB), Grup IV: SE + All Bond (AB), Grup V: Self + GP, Grup VI: Self + SE, Grup VII: Self + AB. Daha sonra örnekler bir termal döngü cihazında (Thermocycler, SD Mechatronic, Almanya) 10000 döngüye tabi tutulmuştur. Kırılma dayanımını ölçmek için örnekler bir üniversal test cihazına (Instron 4411, Canton, MA, ABD) aktarılmıştır. Ardından kırılma ara yüzü bir stereomikroskop (Leica MZ12, Leica Microsystems Ltd, Almanya) altında incelenerek kırılma tipleri belirlenmiştir. Veriler, SPSS (The Statistical Package for The Social Sciences) 23.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Çalışmada yer alan tüm ölçümler için ortalama ± standart sapma değerleri hesaplanmıştır. Verilerin normal dağılım gösterip göstermediği Shapiro-Wilks testi kullanılarak incelenmiştir. Kırılma dayanım testi bakımından gruplar arası fark incelemesi tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılarak yapılmıştır. Aralarında fark bulunan gruplar için LSD testi kullanılarak çoklu karşılaştırma yapılmıştır. Kontrol grubu ile yapılan karşılaştırmalarda ise Dunnett testi kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p=0,05 olarak belirlenmiştir. Kırılma dayanımı açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0,016). Kırılma dayanımı sırasıyla; K > Self + GP > SE + AB > SE + SB > SE+ GP > Self + SB > Self + AB. Selektif etch uygulanan gruplar kendi aralarında karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p= 0,972). Self-etch uygulanan gruplar kendi içerisinde karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0,008). Adezivler pH değeri açısından karşılaştırıldığında orta derecede pH değeri olan adezivin self-etch veya selektif etch yöntemiyle uygulanması bağlanma değeri açısından bir fark yaratmamıştır (p = 0,692). Ancak hafif ve ultra hafif adezivlerde fark bulunmuştur (sırasıyla, p=0,032, p=0,014,). Kırılma modu analizinde en çok adeziv tipte başarısızlık görülmüştür ancak gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,133). Mevcut çalışmanın sınırlılıkları dahilinde, göre hem asit uygulama yönteminin hem de adezivlerin pH derecesinin reataçman yapılan dişlerin kırılma dayanımını etkilediği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Dental travma, kırıma dayanımı, reataçman, selektif etch adeziv rezinin pH'sı, self-etch, üniversal adezivler.

Zeynep Bağdatlı
Hacettepe University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Subperiosteal implant, all on four tekniği ve standart kemik içi implant tasarımları uygulanmış atrofik ve dişsiz mandibula modelleri üzerindeki travma kaynaklı stres dağılımının sonlu elemanlar analizi ile karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı, frontal yönde oluşturulan fasiyal travma kaynaklı stres dağılımının, atrofik ve dişsiz mandibula modellerine uygulanan subperiosteal implant, all-on-4 tekniği ve standart kemik içi implant tasarımları arasında sonlu elemanlar analizi ile karşılaştırılmasıdır. Erişkin bir bireyin tomografi görüntüleri kullanılarak alınan verilerle dişsiz ve atrofik mandibula modeli oluşturulmuş ve tek, iki ve üç parçadan oluşan polieter eter keton (PEEK) veya titanyumdan üretilmiş subperiosteal implant, all-on-four tekniğiyle uygulanan dört adet intraosseöz implant ve mandibulada inferior alveolar sinir lateralizasyonu yapılarak yerleştirilmiş altı adet intraosseöz implant, protetik elemanları da içerecek şekilde bilgisayar destekli olarak tasarlanmıştır. Proteze üç boyutlu sonlu elemanlar analizi kullanılarak anteroposterior yönde travma kuvveti simüle edilmiştir. Kemik üzerindeki simfizis, kondil gibi belirlenen noktalarda maksimum ve minimum principal stres değerleri ve implantlar, vidalar, abutmentlar ve metal altyapı üzerindeki von Mises stres değerleri kaydedilmiş ve karşılaştırılmıştır. Frontal travma sonrası mandibular kemikte oluşan maksimum principal stres değerleri tüm çalışma modellerinde en fazla kondil bölgesinde yoğunlaşmıştır. Kondil bölgesinde hesaplanan en yüksek Pmax stres iki parçalı PEEK subperiosteal implant tasarımında, en düşük ise all-on-4 tekniği uygulanan senaryoda görülmüştür. Abutmentlar üzerinde oluşan en fazla von Mises stres değerleri tüm modellerde en posteriorda yer alan abutmentlar üzerinde oluşmuştur. PEEK subperiosteal implant modellerinin tümünde abutmentlar üzerinde oluşan von Mises stres değerleri titanyum subperiosteal implant modellerine ve Model-2'ye göre daha düşüktür. All-on-4 tekniği subperiosteal implant tasarımlarının tamamına kıyasla kondile ve mandibulanın tümüne daha düşük değerde stres iletmiştir ve bu bölgelerde kırık gelişme ihtimalini azaltmıştır. Bu açıdan en dezavantajlı stres dağılımı oluşturan senaryo üç parçalı titanyum subperiosteal implant tasarımı olmuştur. Hem kemik rezorpsiyon paterni hem de kırık oluşumuna olan yatkınlığı sebebiyle halihazırda kırılmaya yatkın atrofik ve dişsiz çenelerin all-on-4 tekniği ile rehabilitasyonu, subperiosteal implant tedavilerine güçlü bir alternatif olarak önerilebilir.

İpek Dilara Baş
Hacettepe University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi anabilim dalında oral kanser tanısı alan vakaların epidemiyolojik özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı, 1980-2024 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalında oral kanser tanısı konmuş hastaların yaş ve cinsiyet dağılımının ve tümör lokalizasyonunun değerlendirilmesi ve oral kanser sıklığının hesaplanmasıdır. Aynı zamanda son 10 yılda önceki yıllara kıyasla oral kanser hastalarında epidemiyolojik değişikliklerin değerlendirilmesidir. Çalışmada, 1980-2024 yılları arasında toplam 6712 biyopsi raporu taranmış ve oral kavite kanseri tanısı almış toplam 145 hasta (87 erkek- 58 kadın) çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların ortalama yaşı 49 yıl ve erkek:kadın oranı 1,5:1 olarak bulunmuştur. 1980-2014 yılları arasında kanser görülme insidansı %2,05 iken son 10 yılda kanser görülme insidansı %2,31 olarak tespit edilmiştir. İki dönem arasındaki insidans oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ancak son 10 yılda oral kanser tanısı alan kadın hastalarda (p = 0.041) ve hastaların yaş ortalamasında (p = 0.001) istatistiksel olarak anlamlı bir artış tespit edilmiştir. Oral kanser tanısı almış hastalar tümörün köken aldığı dokuya göre; epitelyal kökenli maligniteler, hematolojik hastalık ve maligniteler, tükürük bezi kökenli maligniteler, sarkom ve diğer mezenşimal kökenli maligniteler, metastatik tümörler ve diğer malign tümörler olarak 6 grupta kategorize edilmiştir. Epitelyal kökenli tümörler en sık görülen kanser tipi olmuştur (%55,9) ve bunu sırasıyla tükürük bezi kökenli tümörler (%17,9) ve hematolojik hastalık ve maligniteler (%14,5) takip etmiştir. En sık görülen malign tümör, oral skuamöz hücreli karsinom (OSHK) olarak tespit edilmiştir. OSHK, epitelyal tümörlerin %76,5'ini ve tüm vakaların %42,8'ini oluşturmuştur. Bunu sırasıyla lenfoma (%9,7) ve mukoepidermoid karsinom (%9) izlemiştir. 1980-2014 yılları arası ve son 10 yıl değerlendirildiğinde OSHK ve yaş, cinsiyet, görüldüğü bölgeler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Çalışma verileri doğrultusunda, oral kanser erkeklerde daha sık gözüküyor olsa da kadınlarda görülme sıklığında artış yaşanmaktadır. Bu durum kadınlarda farkındalığın artmasına ve oral kavitede meydana gelen değişimler sonrası diş hekimine başvurma oranlarında artış olmasına bağlanabilir. Popülasyonun giderek yaşlanmasının, ileri yaştaki hastalarda oral kanser görülme sıklığını etkilediği düşünülmektedir. Kanser kayıt sistemlerinin kurulması ile etiyolojik faktörlerin değerlendirilebilmesi, kümülatif risk oranının hesaplanabilmesi ve riskli grupların ön görülebilmesi açısından faydalı olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Oral kavite kanseri, oral kanser insidansı, oral skuamöz hücreli karsinom

Ecem Usman
Hacettepe University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İskeletsel sınıf 1, sınıf 2 ve sınıf 3 bireylerin mandibular kanal ve ramus morfolojilerinin retrospektif karşılaştırılması

Bu retrospektif çalışmanın amacı, iskeletsel sınıf 1, sınıf 2 ve sınıf 3 çene ilişkisine sahip bireylerin ortognatik tedavi öncesi tanı ve planlama amacıyla elde edilmiş olan konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntülerinden alınan kesitlerde ramus ve mandibular kanal morfolojilerinin incelenerek farklılıklarının değerlendirilmesidir. Çalışmaya yaşları 18-50 arasında değişen klinik ve radyolojik muayenesi sonucu iskeletsel sınıf 2 (12 hasta) veya sınıf 3 (12 hasta) dentofasiyal deformite tanısı konulmuş hastalar ile rutin tedaviler için başvuran sınıf 1 (12 hasta) dentofasiyal ilişkiye sahip hastalar dahil edilmiştir. Hastalardan tedavi öncesi alınan konik ışınlı bilgisayarlı tomografilerden elde edilen DICOM görüntüleri Materialise Mimics 25.0.0.550 yazılımı kullanılarak üç boyutlu olarak değerlendirilmiştir. Elde edilen verilere Shapiro-Wilk, Wilcoxon, t-testi ANOVA testi, Welch ANOVA testi , Bonferroni testi, Kruskal-Wallis testi, Fisher-Freeman-Halton testi ve Mann-Whitney U uygulanarak istatistiksel analiz yapılmıştır. Mandibular foramen alt sınırının 4 mm üzerini lingula kabul ettiğimiz çalışmamızda , lingula -mandibular çentik arası mesafe sınıf 3 hasta grubunda diğer gruplara göre anlamlı şekilde uzun bulunmuştur. Sınıf 1 iskeletsel sınıflamaya sahip hasta grununda; 2.MBA bölgesinde kanalın bukkal kortikal kemiğe olan mesafesi, bukkal kortikal kemik ve bukkal süngerimsi kemik miktarı 1.MBA bölgesine göre fazlayken , 1. MBA bölgesinde kanalın inferior kortikal kemiğe olan mesafesi ve inferior kortikal kemik miktarının 2.MBA bölgesine göre fazla olduğu görülmüştür. Sınıf 2 iskeletsel sınıflamaya sahip hasta grununda; 1.MBA bölgesinde kanalın inferior kortikal kemiğe olan mesafesi ve inferior kortikal kemik miktarı 2. MBA bölgesine göre anlamlı derecede fazladır. Sınıf 3 iskeletsel sınıflamaya sahip hasta grununda ise; 1.MBA bölgesinde inferior kortikal kemik miktarı 2. MBA bölgesine göre anlamlı derecede fazla bulunmuştur. İkinci mandibular büyük azının en distalinden mandibular foramene olan mesafe ve mandibular foramen alt sınırının 4 mm üstü hizasında ramusun anteroposterior uzunluğunun, erkeklerde kadınlara kıyasla anlamlı olarak daha fazla olduğu görülmüştür. 1.MBA ve 2.MBA bölgesinde mandibular kanal ile inferior kortikal kemik arasındaki mesafe , 2.MBA hizasında mandibular kanalın bukkalindeki ve inferiorundaki süngerimsi kemik kalınlığı erkeklerde kadınlara kıyasla anlamlı derecede fazla bulunmuştur. İskeletsel sınıf 1, sınıf 2 ve sınıf 3 çene ilişkisine sahip bireylerin KIBT görüntülerinden alınan kesitlerde ramus ve mandibular kanal morfolojileri özellikle SSRO tekniğine yönelik olarak incelenmiş ve karşılaştırılmıştır. Farklı iskeletsel yapılara ve farklı cinsiyetlere sahip hastalar farklı morfolojik özellikler gösterebilmektedir . Hastalar arasındaki bu potansiyel anatomik farklılıklar ve risk faktörleri hakkında bilgi sahibi olmak cerrahi işlemler sırasında oluşma ihtimali olan komplikasyonların önüne geçilmesine ,operasyonların daha hızlı, güvenli ve kontrollü yapılmasına yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: KIBT, ortognatik cerrahi ,mandibular kanal morfolojisi, , ramus morfolojisi, iskeletsel sınıf 1, iskeletsel sınıf 2, iskeletsel sınıf 3

Ezgi Saçan
Hacettepe University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sanal planlanmış ortognatik cerrahi vakalarda farklı yöntemlerle elde edilmiş üç boyutlu yüz görüntülerinin baş pozisyonunun reoryante edilebilirliğine etkisi

ERDOĞAN, E. Sanal Planlanmış Ortognatik Cerrahi Vakalarda Farklı Yöntemlerle Elde Edilmiş Üç Boyutlu Yüz Görüntülerinin Baş Pozisyonunun Reoryante Edilebilirliğine Etkisi. Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, Ortodonti Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2024. Metodolojik, girişimsel olmayan tez çalışmamızın amacı hekimlerin hastaların yüzeyel yüz yumuşak dokularını sanal olarak oluşturma yönteminin doğal baş oryantasyonunun tekrar elde etmesinde fark yaratıp yaratmadığını değerlendirmektir. Dahil edilme kriterlerini karşılayan 42 sanal planlanmış ortognatik cerrahi hastası çalışmaya dahil edilmiştir. 42 hasta sanal ortognatik cerrahi planlama sürecinde yüz yüzeyel yumuşak dokularının oluşturulma şekline göre 3 gruba (A, B ve C) ayrılmıştır. A grubunda yüz yüzeyel yumuşak dokuları direkt olarak konik ışınlı bilgisayarlı tomografiden oluşturulan hastalar, B grubunda konik ışınlı bilgisayarlı tomografi verisi işlenmiş ve verinin yüzey özellikleri iyileştirilmiş hastalar, C grubunda üç boyutlu yüz fotoğrafları kullanılan hastalar bulunmaktadır. Her üç gruptaki hastalar da Dolphin Imaging Software (Version 11.95) yazılımı kullanılarak uzayın üç düzlemindeki hareket yönlerinde (''pitch'', ''roll'', ''yaw'') incelenmiştir. Hastaların lazer işaretleyici ve su terazileriyle kaydedilmiş ve ameliyat planlamasında kullanılan doğal baş oryantasyonu değerleri çalışmanın referans değerleri olarak kaydedilmiştir. Kaydedilen değerler (''pitch'', ''roll'', ''yaw'') Google arama motorunun (Mountain View, Kaliforniya, ABD) rastgele sayı üretici yazılımında sayılar oluşturularak bozulmuştur. Oluşan yeni kafa oryantasyonu hastanın ameliyat planlamasında kullanılan cephe ve profil fotoğrafları yardımıyla orijinal baş oryantasyonuna reoryante edilmeye çalışılmıştır. Reoryantasyon sonucu oluşan ''pitch'', ''roll'' ve ''yaw'' değerleri başlangıç değerleriyleriyle karşılaştırılmıştır. Sonuçlarımıza göre A, B ve C grupları arasında reoryantasyon başarısı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur. Hareket yönleri incelendiğinde her üç grupta da reoryantasyonu en yüksek doğrulukta gerçekleştirilen hareket ''pitch'' olmuştur. Anahtar Kelimeler: Ortognatik cerrahi, doğal baş pozisyonu, doğal baş oryantasyonu, sanal ortognatik cerrahi planlama

Enes Erdoğan
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mandibulanın konik ışınlı bilgisayarlıtomografi görüntülemesinden elde edilenradyomorfometrik indeksler ilemandibular angulus kırıklarının ilişkisinindeğerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı, mandibular angulus kırığı (MAK) oluşumuna neden olabilecek gonial açı, radyomorfometrik indeksler ve üçüncü molar diş varlığı durumlarının korelasyonunu değerlendirmektir. Çalışmaya, maksillofasiyal konjenital deformitesi bulunmayan ve mandibulasında angulus kırığı olan (20 hasta) ve angulus kırığı bulunmayan (35 hasta) toplam 55 hasta (40 erkek ve 15 kadın) dahil edilmiştir. Hastalardan başvuru sırasında konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) kayıtları alınmış ve DICOM görüntüleri, Materialise Mimics 25.0.0.550 yazılımı kullanılarak üç boyutlu olarak değerlendirilmiştir. Parametreler üzerinde t-testi, Mann-Whitney U, ki-kare ve Fisher'in kesin ki-kare testleri uygulanarak istatistiksel analiz yapılmıştır. MAK grubundaki hastaların medyan yaşı, MAK bulunmayan gruba göre anlamlı derecede daha düşük bulunmuş (p=0.002) ve erkeklerde daha yaygın olduğu tespit edilmiştir (p=0.030). Gonial açı, ramus yüksekliği ve genişliği, korpus yüksekliği, uzunluğu ve kalınlığı gibi anatomik ölçümler açısından iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. MAK grubundaki hastalarda gömülü üçüncü molar dişlerin varlığı daha sık gözlenmiş ve bu, kırık oluşumunda anlamlı bir etken olarak bulunmuştur (p=0.019). Kondil kırıkları, MAK bulunmayan grupta daha sık görülmüş, MAK grupta hiç kondil kırığı gözlenmemiştir (p<0.001). Düşme nedeniyle oluşan kırıklar, MAK bulunmayan grupta daha yaygınken (p=0.013), diğer travma nedenleri açısından iki grup arasında fark bulunmamıştır. Sağ ve sol tarafta yapılan ölçümlerde gonial açı ve diğer parametrelerde gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Bu çalışmada, radyomorfometrik ölçümler, hata payını en aza indirmek ve daha doğru sonuçlar elde etmek amacıyla kırık fragmanlarının dijital redüksiyonu sonrası yapılmıştır. Gonial açı, ramus yüksekliği ve korpus parametreleri açısından anlamlı bir fark bulunmaması, daha geniş örneklem grupları ve dijital redüksiyon kullanılarak yapılacak gelecekteki çalışmaların, bu bulguların doğrulanmasına ve tedavi yaklaşımlarının optimize edilmesine katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

Dilek Şahar
Hacettepe University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Şeffaf plak ataşmanlarında farklı debonding teknikleri sonrası mine yüzeyinin 3 boyutlu olarak değerlendirilmesi

ÖZET TÜRKOĞLU BOYNUYOĞUN, H. Şeffaf Plak Ataşmanlarında Farklı Debonding Teknikleri Sonrası Mine Yüzeyinin 3 Boyutlu Olarak Değerlendirilmesi. Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, Ortodonti Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2024. Amaç: In-vitro tez çalışmasının amacı 2 farklı viskoziteye sahip akışkan (GC Universal Injectable) ve katı kompozit (GC Genial Restoratif) ile oluşturulmuş ataşmanların farklı debonding yöntemleri ("debonding plier" pensi ardından fiberglass frez uygulaması ve karbit frez ardından renew taşı) uygulanması sonrası mine yüzey pürüzlülüğünün ve topografik değişikliklerin 3 boyutlu değerlendirilmesidir. Plier yöntemi uygulanan gruplarda farklı kompozitlerin diş yüzeyinden sökülmesi sonrası kalan kompozit hacminin değerlendirilmesi de hedeflenmiştir. Materyal ve Metod: 88 adet premolar diş her grupta 44 diş olacak şekilde 2 farklı kompozit rezin grubuna (Grup 1 ve 2) ayrılmıştır. Daha sonra bu gruplar farklı debonding yönteminin kullanılacağı 2 alt gruba (N=22) (A ve B) ayrılmıştır. Grup 1A ve 1B'de GC Universal Injectable kompozit rezini, Grup 2A ve 2B'de GC Genial Restoratif kompozit rezini kullanılarak vertikal dikdörtgen ataşmanlar oluşturulmuştur. Grup 1A ve 2A'da "ataşman debonding plier" kullanılarak ataşmanlar diş yüzeylerinden sökülmüş ve sonra "beyaz fiberglass" ile diş yüzeylerinde kalan kompozit rezinler uzaklaştırılmıştır. Bu işlemi takiben "mavi fiberglass" ile diş yüzeylerinde polisaj işlemi yapılmıştır. Grup 1B ve 2B'de 12 bıçaklı karbit frez kullanılarak kompozit ataşmanların önce fazla kısmı alınmış daha sonra mine yüzeyine yaklaşılınca kalan kompozit 24 bıçaklı karbit frez ile temizlenmiştir. Bu işlemi takiben polisaj işlemi için Renew taşı kullanılmıştır. Grup 1A ve 2A'daki dişlerin üzerindeki ataşmanlar "ataşman debonding plier" ile uzaklaştırıldıktan sonra kalan kompozit miktarı nicel olarak Geomagic Control X yazılımı kullanılarak, nitel olarak ARI skorlaması ile ölçülmüştür. Ataşmanların debonding ve polisaj süreleri, mine yüzey pürüzlülüğü ve minenin morfolojik değişimi ölçülmüş ve gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Bulgular:4 farklı grup arasında debonding ve polisaj aşamasında harcanan toplam klinik uygulama sürelerinin ölçüm ortancaları bakımından anlamlı bir fark elde edilmemiştir. Kalıntı kompozit rezin hacmi kompozit rezin grupları (1A-2A) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark göstermemiştir. Grup 2A'da mine demineralizasyon hacim ve alan değişimi ortancaları (0,49 mm3 ve 0,52 mm²), Grup 2B'de gözlenen hacim ve alan değişimi ortancalarına (0,30 mm3 ve 0,19 mm2) göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde fazla değer göstermiştir (p<0,05). Demineralizasyon derinlik değişimi ve mine mineral densisite değişimi bakımından gruplar arasında (2A-2B) anlamlı bir fark bulunmamıştır. Pürüzlülük parametrelerinden Ra (T1-T0), Ra (T2-T0), Rq (T1-T0) ve Sa (T1-T0) değişimleri bakımından Grup 1A ve Grup 1B arasındaki farklar sırasıyla 0,069 µm, 0,090 µm, 0,068 µm ve 0,653 µm olup, Grup 1B'de Grup 1A'ya göre anlamlı olarak fazla saptanmıştır (p<0,05). Grup 2A ve Grup 2B karşılaştırmasında Ra (T1-T0), Sa (T1-T0) ve Sq (T1-T0) parametreleri bakımından farklar sırasıyla 0,067 µm, 0,067 µm ve 0,664 µm olup, Grup 2B'de Grup 2A'ya göre anlamlı olarak fazla bulunmuştur (p<0,05). Farklı kompozit tiplerinin pürüzlülük parametresi üzerindeki etkisi değerlendirildiğinde, Sa parametresindeki değişim açısından, Grup 2B'de Grup 1B'ye kıyasla başlangıç durumuna göre daha fazla pürüzlülük artışı olmuştur. Sonuç: Şeffaf plak tedavilerinin debonding aşamasında "ataşman debonding plier" ile birlikte fiberglass yönteminin kullanılması konvansiyonel bir yöntem olan karbit frez uygulamasına göre daha pürüzsüz mine yüzeyine neden olurken, polisaj sonrası yapılan mikro-BT değerlendirmelerinde anlamlı düzeyde daha fazla mine demineralizasyon alan ve hacim kaybına neden olmuştur.

Dental debonding
Kübra Hilal Türkoğlu Boynuyoğun
Hacettepe University
2024
00