
2.071
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Şanlıurfa yöresinde leptospiroz olgularının değerlendirilmesi
Giriş-Amaç: Leptospiroz, leptospira türü spiroketlerin neden olduğu, dünya genelinde yaygın görülen zoonotik bir enfeksiyoz hastalıktır. Çoğunlukla kendini sınırlayan ateşli hastalık tablosu ile seyretse de olguların %5–10'unda Weil hastalığı olarak bilinen ağır klinik formlar gelişebilir. Bu çalışmanın amacı, Şanlıurfa yöresindeki leptospiroz olgularının etyolojisini, klinik seyir ve komplikasyonlarını değerlendirerek farkındalığı artırmak ve morbidite-mortaliteyi azaltmaya katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2020–Ocak 2025 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği'nde takip edilen leptospiroz tanılı 40 hastanın dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi. Demografik veriler, mesleki ve çevresel maruziyet öyküleri, klinik semptomlar, laboratuvar bulguları, görüntüleme sonuçları, uygulanan tedavi protokolleri ve prognoz verileri analiz edilmiştir. İstatistiksel değerlendirmeler SPSS 24.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 40 hastanın ortanca yaşı 43 (18-78) yıl olup, %85'i (n=34) erkekti. Vakaların büyük kısmı kırsal bölgelerde yaşamakta ve tarımsal faaliyetler veya kontamine su kaynaklarıyla ilişkili maruziyet öyküsüne sahipti. En sık görülen semptomlar karın ağrısı (%60), ateş (%47,5), halsizlik (%47,5) ve miyalji (%40) idi. Sarılık %30 hastada saptanırken, ağır olgularda renal yetmezlik (%15), alveolar hemoraji (%22,5) öne çıkan komplikasyonlardı. Yoğun bakım desteği 18 hastada (%45) gerekli olmuş ve 2 hasta tüm girişimlere rağmen ölüm gerçekleşmiştir. Sonuç: Çalışmamız, leptospirozun Şanlıurfa yöresinde özellikle yaz-sonbahar aylarında artış gösterdiğini, tarımsal faaliyetler ve kuyu suyu kullanımıyla ilişkili önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu ortaya koymuştur. Mortalitede bilirubin yüksekliği, renal yetmezlik, alveolar hemoraji ve trombositopeni belirleyici faktörler olarak öne çıkmıştır. Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlarda koruyucu önlemler ve erken tanı testleri, hastalık yükünü azaltmada kritik rol oynamaktadır. Ayrıca leptospirozun gerçek insidansını ortaya koymak için gelecekte prospektif, geniş örneklemli ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.
Van bölgesindeki romatoid artrit hastalarında hepatit B ve hepatit C prevelansının belirlenmesi
AMAÇ:Romatoid artrit (RA) dünya nüfusunun yaklaşık %1'ini etkileyen inflamatuvar bir poliartropatidir. Hepatit B (HBV) ve Hepatit C (HCV) virüsleri ise dünyada 2 milyardan fazla enfekte insanın olduğu kronik karaciğer hastalığının önde gelen nedenlerindendir. RA tedavisinde kullanılan immun baskılayıcı ve immun düzenleyici ilaçlar hepatit virüs enfeksiyonlarının RA hastalığında insidansını arttırabilmektedirler. Çalışmamızda Van bölgesindeki RA hastalarındaki HBV ve HCV insidansını saptamanın yanında hastaların kullandığı immun baskılayıcı ve immun düzenleyici ilaçların bu insidansa olan etkilerini araştırmayı hedefledik. GEREÇ VE YÖNTEM:Bu çalışmaya 2015 ocak ile 2018 temmuz tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Romatoloji Bölümlerinde RA tanısı alan, takip ve tedavisine devam edilen ardışık 403 hasta alındı. Hastaların demografik bilgileri ve laboratuvar değerleri retrospektif olarak tarandı. Hastalar kullandıkları ilaç tiplerine göre 3 gruba ayrıldı. Metotreksat, Salazopril, Hidroksiklorokin veya Leflunamid gibi hastalık modifiye edici (DMARD) grubu ilaç kullananlar grup 1, DMARD ile birlikte kortikosteroid alanlar grup 2, biyolojik ajanlarla birlikte DMARD ve/veya kortikosteroid kullananlar ise grup 3 olarak sınıflandırıldı. Gruplar arasında AST, ALT, ALP ,GGT, CRP, ESR, RF, anti-CCP, HBsag, Anti-HBs, Anti HCV düzeyleri arasındaki istatistiksel ilişki incelendi. Çalışmamızda üzerinde durulan özelliklerden sürekli değişkenler için tanımlayıcı istatistikler; ortalama, standart sapma, minimum ve maksimum değerler olarak ifade edilirken, kategorik değişkenler için sayı ve yüzde olarak ifade edilmiştir. Hesaplamalarda istatistik anlamlılık düzeyi p değeri 0,05 olarak alınmıştır. BULGULAR:Hastaların yaşları ortalama 50,943 ± 12,90; aralık (19-91) yıl idi. Hastalık süreleri ise 4,876 3 ± 3,74; aralık (1-20) yıl idi. Hastalar aldıkları tedaviye göre gruplandırıldığında ise birinci gruptaki 183 hasta (% 45) Metotreksat, Salazopril, Hidroksiklorokin veya Leflunamid gibi hastalık modifiye edici (DMARD) grubu ilaç kullanmakta iken, ikinci gruptaki 176 hasta (% 43,6) ise DMARD ile birlikte kortikosteroid almaktaydı, üçüncü grupta da 45 hasta (% 11,1) biyolojik ajanlarla birlikte DMARD ve/veya kortikosteroid kullanmaktaydı. Hastaların HBsag, Anti-HCV ve Anti- HBs pozitiflik yüzdeleri sırası ile %2,8, %0,8 ve % 28,1 olarak bulundu. Anti-HCV ve anti HBS değerleri arasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken HBsag pozitiflik oranları biyolojik ajanların bulunduğu 3. grupta anlamlı olarak yüksek bulundu. (p<0.05) SONUÇ:RA hastalarında HBV ve HCV prevelansında normal popülasyona göre belirgin bir artış görülmemekle birlikte özellikle biyolojik ajan kullanımında hepatit reaktivasyon riski göz önünde bulundurulmalıdır. Tüm hastalardan tedavi öncesi viral hepatit tarama testleri istenmelidir ve aşılanma gereken hastalar hepatit aşısı planlanmalıdır. Ülkemizde RA'da HBV prevelansını değerlendiren çeşitli çalışmalar mevcut olmakla birlikte bizim çalışmamız ise Van bölgesindeki RA hastalarındaki HBV ve HCV prevelansını değerlendirmek açısından yapılmış ilk çalışmadır.
Van YYÜ endokrinoloji kliniğinde haziran 2017-Haziran 2018 yılları arasında yapılan tiroid ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Tiroid kanseri en sık görülen endokrin bez malignitesidir ve tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (TİİAB) tiroid nodülü değerlendirmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır (1). Biz çalışmamızda; TİİAB patoloji sonuçlarını yaş, cinsiyet, TSH değeri, nodülün boyutu ve lokalizasyona göre değerlendirmeyi, tekrarlayan TİİAB ın sonuçlara etkisi olup olmadığını araştırmayı ve opere olan hastalarda cerrahi tanı ile TİİAB sonuçlarının uyumunu, merkezimizdeki malignite oranını belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Haziran 2017-Haziran 2018 yılları arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Polikliniğinde tiroidde nodül nedeniyle TİİAB yapılmış, yaşları 18-80 arasında olan 631 hastanın hastane kayıtları retrospektif olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, TSH değeri, nodül boyutu, lokalizasyonu, TİİAB patoloji sonuçları, tekrarlayan TİİAB varlığı ve tekrarlayan TİİAB patoloji sonuçları, ameliyat geçiren hastaların cerrahi patolojik tanısı ve nodüllerin tek mi yoksa multinodüler mi olduğu gibi parametreleri analiz ettik. Bulgular: Çalışmamızda 559'u (%88,6) kadın, 72'si (%11,4) erkek olmak üzere yaş ortalaması 45,5±12,8 olan toplamda 631 hasta yer almıştır. Ortalama nodül boyutu 2,09±1 cm, ortalama TSH değeri 1,34±1,46 mU/mL olarak bulundu. Yaş ile nodül boyutu arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,040, r:0,08). TSH ile benign, malign ve atipik TİİAB patoloji sonucu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p=0,012). Benign, malign ve atipik patolojisi olan hastalarda ortalama TSH değeri sırasıyla 1.19 ± 1.09 mU / mL, 1.4 ± 0.83 mU / mL ve 1.727 ± 2.6196 mU / mL idi. Buna göre, TSH malign ve atipik sitolojisi olan hastalarda daha yüksek bulundu. Total tiroidektomi yapılan 84 hastanın tiroid patoloji sonuçlarının 50'si (%59,5) malign, 34'ü (%40,5) benign olarak raporlandı. Malign patoloji tanısı alan 50 hastanın 39'u (%78) multinodüler (MNG), 11'i (%22) tek nodül içermekteydi. Cerrahi sonrası malignite tanısı III almış hastalarda multinodülerite soliter nodüle kıyasla daha fazla görülmüştür (p=0,031). Cerrahi yapılmış ve sonucu malignite çıkmış 50 hastanın 31'i en son TİİAB da malignite (%62), 13 atipik, 3 ü benign 3 ü yetersiz olarak rapor edilmiştir. Tekrarlayan biyopsiler merkezimizin malignite oranı yetersiz olan hastalar dışlandıktan sonra %11, tüm hastalar dahil edildiğinde ise %7,7 olarak saptanmıştır. Çalışmamızda TİİAB duyarlılığı %91,2, özgünlüğü %60, Pozitif Prediktif Değeri (PPD) %83,8, Negatif Prediktif Değeri (NPD) %75, Yanlış Negatiflik Oranı %8, Yanlış Pozitiflik Oranı %40 olarak saptanmıştır. Sonuç: Cinsiyet, yaş, nodül yeri, nodül boyutu ile malign ve benign patoloji sonucu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. Çalışmamızın duyarlılığı, PPD, yanlış negatiflik oranı literatüre uygun bulunurken, özgüllük ve NPD'nin literatüre göre biraz düşük olduğu ve yanlış pozitiflik oranın ise yüksek olduğu görülmüştür.
Diyabetes mellitus tanılı hastalarda farklı tedavi rejimlerinin ortalama trombosit hacmi, trombosit/lenfosit oranı ve nötrofil/lenfosit oranlarına etkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Diyabetes mellitus (DM) tedavisinde oral antidiyabetikler ve subkutan uygulanan insülin tedavi seçenekleri mevcut olup, Sodyum glukoz ko-transporter-2 (SGLT-2) inhibitörleri yaygın olarak kullanılmaktadır. SGLT-2 inhibitörleri (glukoretikler; gliflozinler) renal proksimal tubulusda SGLT-2 inhibisyonuna yol açarak böbrekten glukoz reabsorpsiyonunu azaltır ve idrar yolu ile glukoz atılımını artırırlar. Konjestif kalp yetmezliği, koroner arter hastalığı ve diyabetik nefropati üzerinde olumlu etkileri görülmüştür. Son zamanlarda Ortalama Trombosit Hacmi (MPV) ve Nötrofil/Lenfosit oranı (NLO) ve Trombosit/Lenfosit oranı (TLO) yeni inflamasyon belirteçleri ve bağımsız kardiyovasküler risk faktörleri olarak ilgi çekmektedir. Biz bu çalışmada SGLT-2 inhibitörülerin oral andiyabetik ilaçlarla ve insülin ile kombine kullanımının inflamatuar parametreleri üzerine olan etkisinde farklılık olup olmadığını göstermeyi amaçladık. Bulgular: Çalışmaya Tip 2 DM tanısı olan 64 kadın ve 56 erkek olmak üzere toplam 120 olgu alındı. Hastalar 4 grup olarak değerlendirildi. Her gruba 30 hasta dahil edildi. 1. Grup: en az 3 ay boyunca sadece SGLT-2 inhibitörü dışı sadece oral antidiyabetik kullanan hastalar, 2.grup: SGLT-2 inhibitörü dışı oral antidiyabetik ve insülin kullanan hastalar, 3.grup: SGLT-2 inhibitörü ilaç ve oral antidiyabetik kullanan hastalar, 4. Grup: SGLT-2 inhibitörü ve insülin kullanan hastalar olarak belirlendi. Kadınların ortalama yaşı (56,22±8,75) ile erkeklerin ortalama yaşı (57,84±9,47 yıl) olarak hesaplandı ve arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,44). Ortalama DM süresi 1.grupta 9±5 yıl, 2.grupta 6±6 yıl, 3.grupta 10±6 yıl ve 4.grupta 9±7 yıl olarak saptandı. 4 grubun başlangıç karşılaştırılmasında MPV (p=0,194), NLO (p=0,065), TLO (p=0,272) anlamlı bir fark izlenmedi. 4 grubun en az 3 aylık tedavi sonrası yapılan karşılaştırılmasında MPV (p=0,001), NLO (p=0,458), TLO (p=0,052) bulundu. Sadece MPV değeri 4.grupta anlamlı olarak daha düşük izlendi. Ayrıca her grubun tedavi öncesi ve tedavi sonunda NLO, TLO ve MPV değerleri karşılaştırıldı. İlk 3 grupta anlamlı fark izlenmezken (p>0,05), 4.grupta MPV değeri anlamlı olarak daha düşük izlendi (p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda SGLT-2 inhibitörü ve insülin birlikte kullanan 4. Grupta MPV değerinin hem başlangıç değeriyle hem de diğer grupların tedavi sonrası değerleri ile karşılaştırılmasında istitistiksel olarak anlamlı bir düşüş gözlendi (p=0,001). SGLT-2 inhibitörünün ve insülinün inflamasyonu azaltarak kardiyovasküler riski azalttığı düşünüldü. Anahtar kelimeler: SGLT-2 inhibitörü, Tip 2 Diyabetes Mellitus, MPV, NLO, TLO
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) tanılı hastalarda tiroid nodül sıklığı
Amaç: Çalışmamızda, toplumda oldukça sık görülen tiroid nodüllerinin Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) tanılı hastalardaki sıklığını tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız 01.11.2019 - 31.12.2019 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi'nde gerçekleştirildi. Çalışmaya 40-80 yaş arası toplam 105 KOAH tanılı hasta dahil edildi. GOLD 2020 raporuna göre KOAH'ın tanısı konuldu ve sınıflandırılması yapıldı. Katılımcıların tıbbi özgeçmişi, tütün ve/veya biyomas yakıt dumanına maruz kalma öyküleri yüz yüze görüşülerek sorgulandı. Hastaların boy, kilo, bel çevresi ve oksijen saturasyonları ölçüldü. Vücut kitle indeksleri (VKİ) hesaplandı. Hastane elektronik kayıt sisteminden retrospektif olarak katılımcıların hemoglobin, hematokrit, Tiroid stimülan hormon ve kan gazı değerleri incelendi. Hastalara solunum fonksiyon testi ve tiroid ultrasonografisi yapıldı. Tiroid nodüllerinin olup olmadığı, varsa boyutu, sayısı, yeri, isthmus kalınlıkları ve tiroid volümleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza katılan hastaların 34'ü kadın 71'i erkekti. Ortalama yaşları 63.7 ± 9.4, ortalama tiroid volümleri 16.1 ± 9 mL idi. 105 hastanın 69'unda (%65.7) tiroid nodülü saptandı. Gold A, B, C, D gruplarına göre nodülü olanların yüzdesi sırasıyla; %18.8, %27.5, %20.3 ve %33.3 idi. Tiroid nodülü olanların bel çevreleri nodül olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla; 109.6 ± 16.5 cm, 102.3 ±18.7 cm; p:0.044). GOLD grup A'dan D'ye doğru ilerledikçe hastaların VKİ'lerinin arttığı gözlendi. Bel çevresinin nodül varlığı ile pozitif korelasyonu olduğu görüldü. Bel çevresinin; VKİ, tiroid volümü ve isthmus kalınlığı ile de pozitif korelasyonu mevcuttu. Sonuç: Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız KOAH hastalarında tiroid nodül sıklığını araştıran ilk çalışmadır. Çalışmamızda KOAH tanılı hastaların %65.7'sinde tiroid nodülü saptadık. Bel çevresi artışının nodül varlığı için bir risk faktörü olduğunu tespit ettik.
Diffüz büyük B hücreli lenfoma ve kronik lenfositer lösemili hastalarda PD-1/PDL-1 ekspresyonlarının değerlendirilmesi
Amaç: Programlanmış ölüm 1 (PD1) / PD-ligandı (PDL) yolu, T hücresi aracılı immün yanıtlarının düzenlenmesi için önemli bir kontrol noktasıdır. DBBHL ve KLL de PD1/PDL1'in önemi ile ilgili yeterli kanıt yoktur. Biz de DBBHL ve KLL'de PD1/PDL1 ekspresyonun varlığını ve prognostik önemini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hematoloji Kliniğinde Ocak 2010- Eylül 2018 yılları arasında takip edilen, 18-80 yaş arası 26 DBBHL ve 27 KLL hastası dahil edildi. İmmünhistokimyasal boyama için Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde bulunan olgulara ait parafin bloklar kullanıldı. İstatistiksel veriler için SPSS versiyon 22.0 programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan DBBHL olguların yaş ortalaması 60.8 yıl, ortalama tanı yaşı 56.4 yıldır. Olguların %46.2'si (n=12) kadın, %53.8'i (n=14) erkektir. KLL olgularının yaş ortalaması 67.5 yıl, ortalama tanı yaşı 61.40 yıldır. Olguların %44,4'ü (n=12) kadın, %55,6'sı (n=15) erkektir. DBBHL olgularının PD1 %65,4'ü (n=17) pozitif, %34,6'sı (n=9) negatif, PDL1 %69,2'si (n=18) pozitif, %30,8'i (n=8) negatiftir. KLL olgularının PD1 %14,8'i (n=4) pozitif, %85,2'si (n=23) negatif, PDL1 %3,7'si (n=1) pozitif , %96,3'ü (n=26) negatiftir. DBBHL ve KLL olgularında PD1, PDL-1 ekspresyon ve boyanma sıklığı arasında İstatistiksel olarak anlamlı şekilde DBBHL'da daha yüksek eksprese edildiği bulundu (p<0,05). PD1, DBBHL ve KLL'de evre, ECOG, IPI, hastalık tipi, Kİ67 indeksi, tedavi yanıtı ile anlamlı ilişki görülmedi (P>0.05). PDL-1'de ise sadece DBBHL tanılı olgularda evreler arasında ekspresyon açısında anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). DBBHL ve KLL tanılı olgularda PD-1, PDL-1,evre, ECOG, IPI, hastalık tipi, Kİ67 indeksinin OS üzerine etkisi saptanmadı(P>0.05). DBBHL tanılı olgularda ECOG'lar ve tedavi yanıtları arasında OS dağılımları istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (P<0,05). Sonuç: DBBHL ve KLL'de PD1/PDL1'in önemi ile ilgili yeterli kanıt yoktur. Çalışmamızda DBBHL'da literatürden daha yüksek oranda PD1/PDL1 ekspresyonu tespit edildi. KLL'de diğer çalışmalara göre daha düşük oranda PD1/PDL1ekspresyonu saptandı. Her iki hastalık grubundaPD1/PDL1ekspresyonun prognoz ile ilişkisi görülmemiştir.
Opere skuamöz hücreli özofagus kanserinde sağkalımı etkileyen faktörler
Amaç: Skuamöz Hücreli Özofagus Kanseri (SHÖK) gastrointestinal sistem malignitelerinden nispeten nadir görülen son derece ölümcül bir malignitedir. Bu çalışmada opere olmuş SHÖK hastalarında sağkalımı etkileyen faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Materyal ve Metod: Çalışmaya 2004-2019 yılları arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaşı Tıp Merkezinde SHÖK nedeni ile takipli hastalar olarak alındı. Çalışmaya SHÖK nedeni ile opere olmuş 18 yaş ve üzerinde olan, metastatik evrede olmayan hastalar alındı. Bulgular: Çalışmaya 38 (%34.5) erkek ve 72 (%65.5) kadın olmak üzere 110 hasta alındı. Hastaların ortanca yaşı 54 (26-77) idi. Başlangıçta 39 (%35.5) hasta klinik lenf nodu pozitif, 71 (%64.5) hasta negatifti. 35 (%31.8) hastaya Neoadjuvan kemoradyoterapi (NAKRT) sonrası cerrahi, 75 (%68.2) hastaya NAKRTsiz direk cerrahi uygulanmıştı. NAKRT sonrası cerrahi yapılanlarda 5 yıllık genel sağkalım (GSK) %84.4 iken direk cerrahi uygulananlarda % 59.2 idi. NAKRT sonrası cerrahi uygulananlarda Ortanca genel sağkalım (GSK) istatistiksel olarak anlamlı uzundu (log rank p=0.003). NAKRT sonrası cerrahi uygulananlarda tümör yanıtına göre sağkalım istatistiksel olarak anlamlı farklı idi (log rank p=0.040). GSK için yapılan tek değişkenli analizde tanı anında obstrüksiyon varlığı (p=0.007), ECOG performans skorunun artması (p=0.001), Lenf nodu pozitifliği (p=0.018), ileri Patolojik evre (p=0.001) ve adjuvan tedavi verilmesi (p=0.036) sağkalımı olumsuz etkilerken, NAKRT verilmesi (p=0.003) sağkalımı olumlu etkiliyordu. Çok değişkenli analizde ileri Patolojik evre (p=0.002) sağkalımı olumsuz etkilerken, NAKRT verilmesi (p=0.031) sağkalımı olumlu etkiliyordu. Tartışma: Çalışmamızda Opere SHÖK de patolojik evre arttıkça sağkalım anlamlı olarak kısalıyordu. Ancak NAKRT verilmesi sağkalımı anlamlı olarak uzatıyordu. Çalışmamızda NAKRT ile tedavi edilen hastalarda patolojik yanıt arttıkça sağkalım anlamlı olarak uzuyordu. Sonuç: Bu bulgular eşliğinde özellikle lokal ileri SHÖKde Cerrahi öncesi NAKRT verilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Ayrıca NAKRT yanıtının sağkalım için iyi bir parametre olarak kullanılabileceği kanaatindeyiz. Bu sonuçlarımızın profspektif klinik çalışmalar ile desteklenmesi gerekmektedir.
Yumuşak doku sarkomu tanılı hastaların klinik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi; tek merkez deneyimi
Giriş: Yumuşak doku sarkomları (YDS) son derece nadir görülmektedir. Çalışmamızda YDS tanısı ile takip ve tedavisi yapılan hastaların klinikopatolojik ve demografik verilerinin incelenmesi ve evrelere göre sağkalımlarının geriye dönük olarak incelenmesi amaçlandı. Materyal: Çalışmaya 2010-2019 yılları arasında onkoloji kliniğinde YDS tanısı ile takip ve tedavisi yapılan hastalar alındı. Çalışmaya 18 yaş üzerinde, YDS dışında malignitesi olmayan ve verilerine eksiksiz ulaşılabilen tüm hastalar alındı. Bulgular: Çalışmaya 32 (%52,5) kadın 29 (%47,5) erkek olmak üzere toplam 61 hasta alındı. Hastaların ortanca yaşı 61 yıl (22-81) idi. Hastaların 43 (%70,5) ü non-metastatik evrede iken, 18 (%29,5) hasta tanı anında metastatik evrede idi. 36 (%59) extremite dışı yerleşimli, 25 (%41) hasta ekstremite yerleşimli idi. 58 (%95,1) hastaya primer tümörüne cerrahi uygulanmıştı. Metastatik evrede olan hastalarda en sık metastaz lokalizasyonu Akciğer olup 8 (%13.1) hastada vardı. Non- metastatik olan 18 (%41,9) hastada nüks gelişmişti. En sık nüks lokalizasyonu olarak lokal nüks 11(%57,9) hastada gelişmişti. Histolojik alt tip olarak en sık Leiomiyosarkom 15 (%24,6) hastada gözlenmişti. Non metastatik olan 5 (%11,6) hastaya neoadjuvan tedavi, 19 (%44,2) hastaya adjuvan kemoterapi, 11 (%30,6) hastaya adjuvan radyoterapi verilmişti. Metastatik olan ve nüks gelişen hastalardan 25 (%69,4) üne ilk seri kemoterapi verilmişti. Non metastatik olan hastalarda evreler arasında (evre I,II ve III) hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım açısından istatistiksel olarak fark yoktu(p= 0.508, p=0.331 sırasıyla). Metastatik hastalarda genel sağkalım 21 ay saptanırken, non-metastatik olan hastalarda genel sağkalım süresine ulaşılamamıştı (p<0.001) Tartışma ve sonuç: Çalışmamızda bölgemizdeki YDS incelenmiş olup, hastaların 1/3 metastatik evrede başvurduğu, yarısından fazlasının ekstremite dışı olduğu, histolojik olarak en sık leiomyosarkom görüldüğü gözlendi. Ayrıca metastatik olanların en sık akciğer metastazı ile başvurduğu, Non-metastatik olanlarda ise en sık lokal nüks ile nüks ettiği gözlendi.
Van ili ve çevresindeki malign tümörlerin demografik özelliklerine göre dağılımının belirlenmesi
Bölgemizde (Van ili ve çevresi) yüksek oranda üst gastrointestinal sistem tümörlerinin olduğu söylenilmek ile birlikte bu konu ile ilgil yeterli verinin olmadığı görülmüştür. Bizim çalışmamızın amacı da bu eksikliğin giderilmesi ve bölgemizde tüm kanser türlerinin ne sıklıkta görüldüğü, demografik özelliklere göre Van Gölü havzasının hangi populasyonunda nasıl bir değişkenlik gösterdiği, yaşadığı yere göre, cinsiyete göre, yaşa göre dağılım ve sıklığının belirlenmesidir. Gereç ve Yöntemler: Retrospektif kesitsel tipteki bu çalışmaya Ocak 2010-Ekim 2019 yılları arasında Van Yüzüncü Yıl Üniveristesi Dursun Odabaş Tıp Merkezine başvurmuş ve patolojik olarak kanser tanısı almış olan tüm yetişkin (18 yaş ve üzerinde) hastalar dahil edilmiştir. Araştırmada dışlanma kriterleri ise 18 yaş altında olma, kesin patolojik malignite tanısı olmama ve patolojik malignite tanısını bakşa bir dış merkezde almış olmadır. Bulgular: 4967 olgunun 2376'sı (%47.8)'i kadındı. Tüm olgular için median yaş 58 (18-111) idi. Kadınların median yaşı 55 (18-111) iken erkeklerin median yaşı 60 (18-97) idi. Tüm popülasyonda en sık görülen malignite 917 (%18.5) olgu ile mide kanseri iken onu sırasıyla meme (%10,2), özofagus (%8,8), kolorektum (%7,8), baş-boyun (%7,3) izlemiştir. Erkekler arasında en sık görülen malignite 575 (%22,2) olgu ile mide kanseri iken, onu sırasıyla baş-boyun (%9,7), akciğer (%8,7), kolorektum (%8), lösemi (%7,3) izlemiştir. Kadınlarda en sık görülen malignite 497 (%20.9) olgu ile meme kanseri iken onu sırasıyla mide (%14,4), özofagus (%11,5), tiroid (%7,8), kolorektum (%7,6) izlemiştir. Sonuç: Çalışmamızda Van Gölü Havzasında mide ve özofagus kanserlerinin Türkiye verilerinden farklı olaral ilk sıralarda ve yüksek oranda görüldüğü tespit edilmiştir. Her ne kadar mide kanseri etyolojileri bilinse de bölgemizde görülen yüksek oranın gerçek nedeni henüz bulunamamıştır. İleri çalışmalara ihtiyaç vardır. Bölgede sık görülmeleri nedeniyle mide ve özofagus kanserlerinin erken teshiş için tarama programları geliştirlmelidir.
Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesinde yatan hastalarda metabolik parametrelerin deliryum etyolojisi ve prognozuna etkisi
Deliryum gelişen hastalarda metabolik bozukluklar önemli bir yere sahip olduğu için yoğun bakım kliniğimizde yatan hastalarda meydana gelen metabolik bozuklukların deliryum gelişimi açısından etkilerini inceledik. Amacımız deliryum gelişmesine neden olabilecek metabolik bozuklukları saptamak ve bu bozuklukları erken dönemde düzelterek deliryum gelişmesine engel olmaya çalışmaktır. Gereç ve Yöntem: Ekim 2022 ve Mayıs 2023 tarihleri arasında İç Hastalıkları Yoğun Bakım kliniğinde yatan 138 hasta çalışmaya dahil edildi. 67 hasta deliryum grubunda değerlendirilirken, 69 hasta da kontrol grubu olarak değerlendirildi. Çalışmamız prospektif ve tanımlayıcı bir çalışma olarak yapıldı. Bulgular: Deliryum grubundaki hastaların %53,7'si erkek, %46,3'ü kadın hastalar tarafından oluştu. Erkek hasta sayısı 36 kadın hasta sayısı 31 idi. Kontrol grubunda ise erkek hasta sayısı %54,4'ü, kadın hasta sayısı da %45,6'ydı. Erkek hasta sayısı 38 kadın hasta sayısı ise 31'di. Deliryum gelişen gruptaki 5 hastada akciğer kanseri, 5 hastada KBY, 2 hastada DM, 2 hastada da Özefagus kanseri mevcuttu. Deliryum gelişen grupta magnezyum ve glikoz düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha düşük saptandı. Tartışma ve Sonuç: Deliryum, yoğun bakımda kalma süresini uzatan ayrıca morbidite ve mortaliteyi arttıran önemli bir durumdur. Bundan dolayı deliryum gelişimine yol açan risk faktörlerini ve metabolik bozuklukları erken saptamak ve düzeltmek önemlidir. Çalışmamızda deliryum gelişimi için risk olarak saptadığımız magnezyum ve glikoz düzeyleri yoğun bakımda yatan her hastada görülmeli ve optimal sınırlarda olacak şekilde tedavileri düzenlenmelidir.
Bariatrik cerrahi olan ve olmayan obez hastalarda 8-hidroksi-2deoksiguanozin, nadph oksidaz 2 (NOX2) ve nadph oksidaz 4 (NOX4), total tiyol ve nativ tiyol düzeylerinin kıyaslanması
Amaç: Obezite enerji alımının artmasına sekonder vücutta normalden fazla yağ birikimi ile oluşan komplike ve çok bileşenli rahatsızlıktır. Obezite diyabet, kardiyovasküler hastalıkları, yüksek kan basıncı, lipid metabolizma bozuklukları, inme, bazı kanserler, obstrüktif uyku apne sendromu, alkolik olmayan yağlı karaciğer hastalığı, gastroözofageal reflü, polikistik over sendromu, infertilite, osteoartrit ve psikiyatrik bozukluklar gibi komorbid durumlara sebep olup sağlık harcamalarını artırmaktadır. Obezite ayrıca reaktif oksijen türlerinin (ROS) üretimini ve oksidatif stres gelişimini artırır. Bu açıdan obezitenin kontrol altında tutulması ya da tedavi edilmesi elzemdir. Obezitede komplikasyonları azaltmak, sağlığı korumak ve beklenen yaşam süresini uzatmak için vücut ağırlığının azaltılması hedeflenmelidir. Bu çalışmada bariatrik cerrahi olan ve olmayan obez hastalarda 8-hidroksi-2-deoksiguanozin (8-OH dG/ 106 dG), NADPH oksidaz 2 (NOX2) ve NADPH oksidaz 4 (NOX4), Total Tiyol ve Nativ Tiyol düzeyleri araştırıldı. Böylece, bariatrik cerrahi sonrası oksidatif DNA hasarı (8-OH dG/ 106 dG) obez hastalara kıyasla düşüyor mu? Bariatrik cerrahi sonrası endojen oksidatif hasarı (NOX2 ve NOX4) seviyesinde değişim var mı? Bariatrik cerrahi sonrası obez hastalarda tiyol homeostazında bir değişim oluyor mu? gibi sorulara yanıt bulmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma 1.02.2023-1.07.2023 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniğine gelen bariatrik cerrahi olan ve olmayan obez hastalarda yapıldı. Çalışmaya 66 kadın ve 24 erkek hasta olmak üzere toplam 90 gönüllü alındı. Çalışmada 18-65 yaş aralığındaki bariatrik cerrahi olan ve olmayan obez hastalarda 8-OH dG/ 106 dG, NOX2 ve NOX4, Total Tiyol ve Nativ Tiyol düzeyleri incelendi. Kan örneklerinin alındığı gün santrifüj edildikten sonra -40̊ C de saklandı. Saklanan kan örnekleri 45 hasta, 45 kontrol sayısına ulaşınca biyokimya laboratuvarında ELİSA yöntemi ile çalışıldı. 450 nm de endpoint okuma yapılarak standart eğri yardımıyla sonuçlar tespit edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 90 hastanın 66'si (%73.3) kadın, 24'ü (%26.7) erkektir. Vaka grubu, bariatrik cerrahi olmuş hastalar olup Vücut Kitle İndeksi (VKİ) ortalaması 31.5±7.2 olarak hesaplandı. Kontrol grubu ise cerrahi olmamış obez bireyler olup VKİ ortalaması 38.2±3.73 olarak hesaplandı. Vaka grubunda VKİ değeri kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşüktü (p:0.000). Vaka ve kontrol grubunda yaş ve cinsiyet dağılımına göre anlamlı bir fark görülmedi (p:0.698, p:0.340). Vaka grubunda nativ tiyol değeri kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşüktü (p:0.014). Vaka grubunda 8-OHdG değeri kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksekti (p:0.015). Vaka grubundaki VKİ değişimi ≥13 olan grupta nativ tiyol değeri VKİ değişimi <13 olan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p:0.034). VKİ değişimi ≥13 8-OHdG değeri VKİ değişimi <13 olan gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (p:0.045). VKİ değişimi ≥13 postop takip süresi 4 yıl üstü olan hastaların oranı VKİ değişimi <13 olan gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (p:0.002). Sonuç: Oksidatif DNA hasarını gösteren 8-OHdG sonuçlarının gruplar arasındaki karşılaştırma sonuçları incelendiğinde vaka grubundaki 8-OHdG seviyesinin bariatrik cerrahi olmamış obez bireylerden yüksek olduğu tespit edildi. Nativ tiyol seviyeleri incelendiğinde ise, cerrahi olmamış obez hastalarda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek nativ tiyol seviyelerinin olduğu belirlendi. Bu oksidatif DNA hasarının cerrahi olmamış obez bireylerde neden daha düşük çıktığının bir açıklaması olabilir. Bu hastalarda nativ tiyol seviyesinin yüksek olması nedeni ile daha güçlü bir antioksidan etki gösterip okside olmuş DNA hasarını azaltmış olabilir. Diğer yandan cerrahi geçirmiş grupta nativ tiyol seviyesinin artması hastaların kötü beslenme alışkanlıklarını devam ettirmeleri ile ilgili olabilir. Her ne kadar daha önce yapılan çalışmalarda obez hastaların oksidatif hasar düzey göstergelerinin bariatrik cerrahi geçirmiş bireylerden yüksek olduğunu gösteren çalışmalar mevcut ise de çalışmamızda çıkan sonuç bunu desteklememektedir. Tabii daha önce de belirttiğimiz gibi bu, cerrahi dışında hastalara ait başka faktörlere bağlı olabilir. Cerrahi olanlarda kilo verme miktarı ile disülfide /nativ tiyol oranı ile anlamlı negatif korelasyon ve nativ tiyol / total tiyol oranı ile anlamlı pozitif korelasyon gözlenmiştir. Cerrahi sonrası kilo verme miktarı artması ile nativ tiyol yükselmesi ilişkisi, antioksidan durum aktivasyonu ve oksidatif stres azalması ile sonuçlandığı şeklinde yorumlanabilir. Postop 1 yıldan fazla geçmiş hastalarda diyet alışkanlığının tekrar eski durumuna dönmesi ile birlikte ki VKİ nin 30'un üzerinde olması bu hastaların yeniden kilo aldığını göstermektedir, oksidatif DNA hasarının bu hastalarda, obez olan bireylere kıyasla arttığını belirledik. Yine obezite cerrahisi olanlarda VKİ daha fazla azalanlarda nativ tiyol seviyesi yüksek tespit edildi. Buradan hareketle anlamlı VKİ kaybı olan hastaların daha güçlü antioksidan etki ile daha az oksidatif strese maruz kaldıkları değerlendirilmesi yapılabilir. Anahtar kelimeler: Obezite, VKİ, 8-hidroksi-2-deoksiguanozin, NADPH oksidaz 2, NADPH oksidaz 4, Total Tiyol, Nativ Tiyol
İlk renal replasman tedavisi olarak hemodiyalize başlayan hastaların klinik özelliklerinin araştırılması
Son dönem böbrek hastalığı (SDBH) görülme sıklığı giderek artmaktadır. Dünyada ve ülkemizde SDBH'ta en sık uygulanan renal replasman tedavisi (RRT) hemodiyaliz (HD)'dir. Ġlk RRT olarak HD'ye baĢlanılan hastalarda acil baĢlangıç artmaktadır. Buna paralel olarak arteriyovenöz fistül (AVF) kullanımı azalmakta, kateter kullanımı artmaktadır. Biz bu çalıĢmada ilk RRT olarak HD'ye baĢlanan hastaların klinik ve demografik özelliklerini değerlendirmeyi amaçladık. Ocak 2021-Aralık 2023 tarihleri arasında hastanemiz nefroloji kliniğinde yatan veya ayaktan baĢvuran ve ilk RRT olarak HD'ye baĢlanan SDBH olan 136 hasta dahil edildi. HD baĢlangıcındaki laboratuvar parametreleri (kreatinin, tahmini (estimating) glomerüler filtrasyon hızı (eGFR), hemoglobin (Hgb), pH, bikarbonat (HCO3), transferrin saturasyonu, ferritin, parathormon, albümin, ürik asit, potasyum, fosfor, kalsiyum, kolesterol) değerlendirildi. SDBH'nın etyolojisi, damar eriĢim yolu, HD baĢlangıcının nasıl olduğu (acil veya programlı), kullandığı ilaçlar, prediyaliz eritropoez stimüle edici ajan (ESA) ve demir tedavisi alıp almadığı değerlendirildi. Elde ettiğimiz veriler, Amerikan Böbrek Veri Sistemi (The United States Renal Data System (USRDS)) ve Türk Nefroloji Derneği (TND) registry verileri ile karĢılaĢtırıldı. Hastaların verileri hastane otomasyon sisteminden ve hasta dosyalarından elde edildi. eGFR CKD-EPI (2021) kreatinin denklemine göre hesaplandı. Hastaların ilk HD'ye alınma esnasındaki yaĢ ortalaması 59,6±15,7 idi. Hastaların %75,7'sinde HD'ye acil olarak baĢlandı. Damar eriĢim yolu olarak çoğunlukla (%78,7) tünelsiz santral venöz kateter (SVK) kullanıldı. HD baĢlangıcında Hgb <10 gr/dL olan hasta sayısı 90 (%66,2) idi. Prediyaliz ESA kullanımı %14 idi. SDBH'nın etyolojisinde ilk sırada %39 ile diyabetes mellitus (DM), 2. sırada %16,9 ile hipertansiyon (HT) gelmekteydi. Hastaların çoğunluğu HD'ye tünelsiz SVK ile acil baĢlangıç yaptı. Anemi sıklığına rağmen ESA kullanımı düĢüktü. HD'ye AVF ile programlı baĢlangıç yapılabilmesi ve SDBH'ya bağlı komplikasyonları yönetebilmek için prediyaliz dönemde yakın takip önemlidir. Hastanemizde nefroloji ve kalp damar cerrahisi branĢlarındaki uzman hekimlerin az sayıda olması, düĢük sosyo-ekonomik düzey, ileri yaĢ gibi faktörler merkezimizdeki acil baĢlangıçların diğer nedenleri arasında sayılabilir.
SGLT-2 (sodyum glukoz ko-transporter-2) inhibitörü kullanan ve kullanmayan diyabetik hastaların iskemi modifiye albumin ve tiyol-disülfid homeostaz düzeylerinin karşılaştırılması
Tip 2 diyabetes mellitus toplumda sık görülen ve çok fazla sayıda komplikasyonu olan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Amacımız tip 2 diyabetes mellitus hastalarında SGLT-2 inhibitörü kullananlarla kullanmayanlar arasında antioksidan düzeylerini incelemek ve SGLT-2 inhibitörü kullanmanın antioksidan düzeylerini etkileyip etkilemediğini görmektir. Gereç ve Yöntem: Şubat 2022 ve Mart 2023 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrin ve Metabolizma Hastalıkları Diyabet Polikliniğinde TİP2 DM tanısı alan ve takibi yapılan yaşları 18-65 yaş arasında değişen toplam 115 hasta çalışmaya dahil edildi. 53 hasta SGLT 2 inhibitörü kullanan vaka grubu, 62 hasta da kontrol grubu olarak değerlendirildi. Çalışmamız prospektif, kesitsel ve tanımlayıcı bir çalışmadır. Bulgular: SGLT-2 inhibitörü kullanan gruptaki hastaların 30'u (%56,6) erkek, 23'ü (%43,4) kadındı. Kontrol grubunda ise erkek hasta sayısı 29 (%46,8), kadın hasta sayısı da 33 (%53,2) idi. SGLT-2 inhibitörü kullanan vaka grubunda komplikasyonların oranı SGLT-2İ kullanmayan gruptan anlamlı (p < 0.05) olarak daha yüksekti. SGLT-2İ alan ve almayan gruplar arasında native thiol, total thiol, disulfide, IMA değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p > 0.05). SGLT-2 inhibitörü kullanan grupta Disulfide / native thiol SGLT-2 inhibitörü kullanmayan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p < 0.05). SGLT-2 inhibitörü kullanan grupta Disulfide / total thiol SGLT-2 inhibitörü kullanmayan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p < 0.05). SGLT-2 inhibitörü kullanan grupta native thiol / total thiol SGLT-2 inhibitörü kullanmayan gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (p < 0.05). Kadın hastalarda SGLT-2 inhibitörü kullanan grupta disulfide, Disulfide / native thiol, Disulfide / Total Thiol değeri SGLT-2 kullanmayan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p < 0.05). Native Thiol / Total Thiol oranı ise anlamlı olarak daha düşüktü (p < 0.05). 9 Hba1c > 7 olan grupta SGLT-2 inhibitörü kullanan grupta disulfide, Disulfide / native thiol, Disulfide / Total Thiol değeri SGLT-2 inhibitörü kullanmayan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p < 0.05). Native Thiol / Total Thiol oranı ise anlamlı olarak daha düşüktü (p < 0.05). DM Süresi < 10 Yıl olan grupta SGLT-2 inhibitörü kullanan hastalarda disulfide değeri SGLT 2 inhibitörü kullanmayan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p < 0.05). Sonuç: Çalışmamızda SGLT-2 inhibitörü kullanan tip 2 diyabetes mellitus hastalarında tiyoller azalma eğilimi gösterirken, disülfid düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmıştır. Anahtar kelimeler: SGLT-2 inhibitörü, tip 2 diyabetes mellitus, tiyol disülfid homeostazisi, iskemi modifiye albümin
Kronik hemodiyaliz hastalarında kemik – mineral bozuklukları,anemi, kardiyovasküler bozuklukların değerlendirilmesi
Kronik hemodiyalize giren hastalarda kardiyovasküler hastalık, kemik-mineral bozuklukları ve anemi prevalansı normal popülasyona göre daha fazladır. Kronik böbrek hastalığında ve diyaliz hastalarında kardiyovasküler hastalık prevalansı normal popülasyona göre 4-6 kat daha fazla olduğu bilinmektedir. Ayrıca, bu hastalarda parankim kaybı devam ettiğinden kemik-mineral metabolizmasında bozulmalar olmaya devam eder. Kronik böbrek hastalığında anemi yaşam kalitesini olumsuz etkileyen en önemli ve sık komplikasyonlardan birisi olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmamızda kronik hemodiyalize giren hastalarda kardiyovasküler hastalık, anemi ve kemik mineral bozukluklarını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Van YYÜ Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji Kliniği Diyaliz Ünitesinde hemodiyaliz tedavisi alan hastaların 01.07.2021-01.07.2022 tarihleri arasındaki verileri retrospektif olarak incelendi. Hemodiyaliz tedavisi alan (n: 56) toplam 56 hasta üzerinde çalışma yapıldı. Hastaların demografik özellikleri, EKO ve DEXA sonuçları; hemogram, biyokimya, hormonal ve vitamin tetkikleri; ilaç kullanımı dosyalarından retrospektif olarak elde edildi. Çalışma retrospektif olarak planlandığı için örneklem büyüklüğü hesaplanmamıştır. Elde edilen tüm bilgiler bilgisayar ortamına taşındı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler kullanıldı. Tanımlayıcı istatistiklere bakıldığında; ortalama, standart sapma, minimum, maksimum, sayı (n) ve yüzde (%) olarak ifade edildi. Bütün analizlerde SPSS (IBM SPSS for Windows, ver.25) istatistik paket programı kullanılmış ve anlamlılık düzeyi için p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular :Retrospektif yaptığımız çalışmada dahil edilen 56 hastanın , hemoglobin ortalaması erkeklerde 11,42 ± 1,83 g/dl, kadınlarda 10,27 ± 1,95 g/dl olarak belirlenmiştir. Hastaların cinsiyetlerine göre hemoglobin değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (Z=-2,361; p<0,05). Hastaların hematokrit ortalaması erkeklerde % 35,65 ± 5,53, kadınlarda % 32,33 ± 5,96 olarak belirlenmiştir. Hastaların cinsiyetlerine göre hematokrit değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (t=-2,149; p<0,05). Dahil edilen 56 hastanın 34'ün de (%60,7) kardiyovasküler hastalık, 23'ün de (%41.1) osteoporoz, 44'ün de (%78.6) anemi tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda kronik hemodiyalize giren hastalarda KVH, osteoporoz ve anemi komplikasyonlarının oluşma ihtimalinin arttığı görülmüştür.
Hemodiyaliz hastaları ve diyaliz dışı evre 3-5 kronik böbrek hastalığı olan hastalarda üremik pruritus ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki
Kronik böbrek hastalığı (KBH) böbreğin mevcut fonksiyonlarını yerine getirememesi nedeniyle sıvı elektrolit dengesi, endokrin ve metabolik fonksiyonları gibi işlevleri tam olarak gerçekleştirememesi ile karakterize klinik bir tablodur. KBH son dönem böbrek hastalığına (SDBH) ilerlediğinde renal replasman tedavileri (RRT) gerekmektedir. Hemodiyaliz (HD) en sık başvurulan RRT'dir. Hemodiyaliz ve kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalarda üremik pruritus (ÜP) çok sık görülen ve yaşam kalitesini etkileyen bir semptomdur. Etiyolojisi tam olarak aydınlatılamayan ÜP'nin tedavisi konusuda tartışmalı ve zordur. Bu çalışmada HD hastaları ve diyaliz dışı evre 3-5 KBH hastalarının kaşıntı varlığı, sıklığı, etiyolojisi ve vücut bölgesi ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Demografik ve laboratuvar parametreleri hasta dosyalarından ve hastane otomasyon sisteminden kaydedildi. Hastaların kaşıntı varlığı, derecesi, vücut bölgesi ve yaşam kalitesi değerlendirildi. Çalışmamıza toplam 169 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılan hastaların % 55,0' ı erkek %45,0' ı kadındı. Hastaların yaş ortalaması 55,2 ± 16,7 yıldı. SDBH en sık sebebi diyabetes mellitustu (DM) (% 26,0). İkinci en sık neden ise hipertansiyondu (HT) (% 18,9). Hastaların % 52,1'inde kaşıntı mevcuttu ve 5- D kaşıntı puanı toplamı 10,6 ± 4,0 idi. Kaşıntısı olan hastaların %21,9' inde kaşıntı şiddeti hafif düzeydeydi. Hastaların önemli bir kısmı kaşıntı seyirlerinin günler içinde değişmediğini bildirdiler (%63,9). En sık kaşıntı olan vücut bölgeleri sırt ve ayak/ayak parmakları olarak görüldü (sırasıyla %37,9, %32,5). Kaşıntı olan grupta hemoglobin, serum ferritin, total kolesterol ve LDL kolesterol değerleri istatistiksel olarak anlamlı düşük, kreatinin değeri ise yüksekti. PTH değerinde ise anlamlı bir fark yoktu. Kaşıntısı olan hastalar kaşıntı olmayanlara kıyasla WHOQoL- BREF içeriklerinin hepsinde; genel sağlık durumu, fiziksel sağlık durumu, psikolojik durumu, sosyal i̇lişkiler durumu ve çevre durumunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha kötü performansları vardı. 5-D kaşıntı ölçeğin toplam puanı ile Hgb düzeyi arasında; tüm hasta grubunda düşük düzeyde negatif bir korelasyon varken, diyaliz dışı KBH grubu ve HD grubunda korelasyon yoktu. 5-D kaşıntı ölçeği toplam puanı ile WHOQoL- BREF içeriklerinin hepsinde; genel sağlık durumu, fiziksel sağlık durumu, psikolojik durumu, sosyal i̇lişkiler durumu ve çevre durumunda düşük düzeyde negatif bir korelasyon görüldü. 5-D kaşıntı ölçeğinin toplam puanı ile kadın cinsiyeti ve eritropoez stimüle edici ajan (ESA) kullanımı (ESA tipinden bağımsız) arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir kolerasyon vardı. ÜP HD hastaları ile diyaliz dışı KBH hastalarında yaşam kalitesini etkileyen parametrelerden biridir. Kaşıma eylemi sonucunda ortaya çıkan lezyonlar kronikleşebilir ve hastaların dermatolojik ve genel yaşam kalitesini düşürebilir. Özellikle uyku kalitesinin etkilenmesi mortalitenin önemli bir göstergesidir. Kaşıntı ile ilişki faktörler hususunda çalışmalar arasındaki çelişkili sonuçlar bu konuda uzun takip süreli, çok merkezli, geniş hasta katılımlı yeni çalışmalara olan ihtiyaca işaret etmektedir. Kaşıntının doğru yorumlanması için multidisipliner tedavi yaklaşımı hastaların mortalite ve morbiditesini azaltılabilmesi için büyük önem taşımaktadır.
Hakkâri ili ve ilçelerinde abort yapmış koyunlardan chlamydia abortus etkenin enzyme-linked ımmunosorbent assay (ELISA) ile araştırılması
Bu araştırmada Hakkâri ili ve ilçelerindeki farklı sürülerde kuzulama döneminde abort yapmış 180 koyunda Chlamydia abrtus kaynaklı vakaları tespit etmek amaçlandı. Abort yapmış koyunlardan kan numuneleri tekniğine uygun olarak Vena jugularis'ten alındı. Biyokimyasal serum tüplerine alınan kan numuneleri kısa sürede 3000 RPM /20 dakika santrifüj edildikten sonra elde edilen serumlar ependorflara alınarak analiz edilecek zamana kadar -20 °C'de derin dondurucuda muhafaza edildi. Araştırma için yeterli düzeyde numune sağlandıktan sonra Chlamydia abortus'a karşı oluşan antikorların saptanması amacıyla ticari indirekt ELISA test kiti (Sunlong sheep Chlamydia abortus ELISA test kit) kullanılarak alınan numunelerin ELISA testi yapıldı ve ELISA okuyucu'da (SEAC SIRJO S) 450 nm dalga boyunda okundu. Elde edilen verilere bakıldığında Hakkâri ili ve ilçelerinden alnınan 180 numunede 8 numune (%4,4) C. abortus ELISA testi pozitif tespit edildi. Chlamydia abortus ELISA testi poziitif tespit edilen numunelerin ilçelere göre dağılımına bakıldığında Hakkari il merkezinde 4 koyunda, Yüksekova ilçesinde 3 koyunda ve Şemdinli ilçesinde 1 koyunda C. abrtus ELISA testi pozitif tespit edildi. Sonuç olarak, Hakkâri ili merkezinde, Yüksekova ve Şemdinli ilçesinde koyunculuk işletmelerinde C. abortus'un prevalansı ile ilgili olarak ilk kez bir veri elde edildi. Elde edilen veriler Hakkâri il ve ilçelerinde tarım müdürlüklerindeki hayvan sağlığı şube müdürlükleriyle paylaşıldı. Özellikle son on yıl içerisinde koyunculuk işletmelerinde aborta neden olan en önemli etkenlerden biri olan C. abortus'a yönelik yapılacak koruyucu önlemlerin geliştirilmesine yönelik faaliyetlerin oluşmasına katkı sağlanacaktır.
Batman ve ilçelerinde border disease (sınır hastalığı) seroprevalansının belirlenmesi
Bu çalışma Batman ve ilçelerinde (Kozluk, Sason, Beşiri, Gercüş ve Hasankeyf) Border Disease (Sınır Hastalığı) seroprevalansının belirlenmesi amacıyla yapıldı. Çalışmanın hayvan materyalini abort yapan 2 ile 6 yaş arasında toplam 296 koyun oluşturdu. Koyunların vena jugularisinden antikoagülansız tüplere 10 ml kan numunesi alındı. Alınan numuneler 3000 rpm'de 10 dakika santrifüj edilmek suretiyle serumları ayrıldı. Hastalığın yaygınlığını belirlemek üzere kullanılan ELISA yöntemi sonucunda numunelerin 67 (%22,64)'sinde seropozitiflik tespit edildi. Yaş gruplarına göre en yüksek pozitiflik 4 (%30,4), 5 (%29,5), 2 (%23,8), ve 3 (%16,7) yaşında saptanırken en düşük yaygınlık 6 (%12,1) yaşındakilerde tespit edildi. İlçeler arasında ise en yüksek Sason'da (%45) tespit edildi. Koyun ırkları yönünden bakıldığında en yüksek seroprevalans sırasıyla Akkaraman melezi (%47,8), Akkaraman (%37,3)ve Hamdani (%14,9) koyunlarında tespit edildi. Bu çalışma sonucunda Batman ili ve ilçelerinde Border Disease virüsünün mevcut olduğu tespit edildi. Ülke hayvancılığının ekonomik kayıplarının önlenmesi için belirli periyotlarla yapılan analizler sonucunda enfekte hayvanların belirlenmek suretiyle sürüden çıkarılması ve hastalığın yayılmasına zemin hazırlayan predispozan faktörlerin ortadan kaldırılması, söz konusu olan sorunların azaltılarak bu hastalık yönünden pozitif tespit edilen hayvanların kesime gönderilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir.
Van kedilerinin alt üriner sistem hastalıklarında (FLUTD), idrar glikozaminoglikan (GAG) düzeyleri ve ultrasonografik bulguların değerlendirilmesi
Altan Y, Van Kedilerinin Alt Üriner Sistem Hastalıklarında (FLUTD), İdrar Glikozaminoglikan (GAG) Düzeyleri ve Ultrasonografik Bulguların Değerlendirilmesi, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Veteriner İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Doktora Tezi, Van 2025. Bu çalışma; FLUTD'lu Van kedilerinde, anamnez, klinik muayene, hematolojik, biyokimyasal, idrar analizleri, radyografik ve ultrasonografik muayene bulgularının belirlenmesi ve özellikle idrar GAG düzeyleri ve USG bulgularının hastalığın tanısındaki rolünün belirlenmesi amacıyla yapıldı. Çalışmanın hayvan materyalini; FLUTD ön tanısı konulan, toplam 25 adet, kontrol grubunu ise sağlıklı 10 adet Van kedisi olmak üzere toplam 35 adet Van kedisi oluşturdu. Kedilerin detaylı anamnez bilgileri ve genel klinik muayene bulguları kaydedilip değerlendirildi. Hasta grubunun %24'ünde üretral tıkanma olduğu ve bu kedilerin tümünün erkek kedi olduğu belirlendi. Bu gruptaki hayvanlarda beden ısısı, solunum ve kalp frekansının yüksek olduğu, beden ısısı ve solunum frekansındaki değişimlerin istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) olduğu tespit edildi. Hematolojik parametrelerden WBC, %Eo, RBC ve Hb değerlerinin yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu, diğer hematolojik parametrelerde ise istatistiksel olarak anlamlı bir farkın gözlenmediği belirlendi. Serum Alb düzeylerinin yüksek, Na, Cl ve Mg düzeylerinin ise düşük olduğu, bu artış ve azalmaların istatistiksel olarak anlamlı olduğu, diğer biyokimyasal parametrelerdeki farklılıkların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edildi. Hayvanlarda; idrarın fiziksel, kimyasal ve mikroskobik muayeneleri ile idrar GAG düzeylerine de bakıldı. İdrar mikroskobik muayenesinde; hasta grubunun %64'ünde kristal tespit edildi. Kristal tespit edilen bu kedilerin %68.75'inde strüvit, %12.5'inde kalsiyum okzalat, %18.75'inde ise hem strüvit hem de kalsiyum okzalat kristali tespit edildi. Direkt grafik muayenede 1 kedide üretrada ve 2 kedide idrar kesesinde olmak üzere toplam 3 kedide üriner taş tespit edildi. Ultrasonografik muayenede idrar kesesinde kedilerin % 32'sinde herhangi bir patolojik bulgu tespit edilemedi. % 44'ünde idrar kesesinde kristal varlığı, % 12'sinde kan pıhtısı, % 24'ünde idrar kesesi duvarında kalınlaşma, % 12'sinde üretrada plak ve % 12'sinde idrar kesesi ve üretrada ürolit tespit edildi. Hasta grubu hayvanlarda idrar GAG değerlerinin istatistiksel olarak da önemli oranda (p<0.001) düşük olduğu belirlendi. Sonuç olarak; bu çalışmanın FLUTD hastalığı ile ilgili Van kedilerinde yapılan ilk detaylı çalışma olduğu, materyal teminindeki sıkıntılar ve yapılan gözlemler neticesinde Van kedilerinde FLUTD hastalığının daha seyrek görüldüğü, erkek ve kısır kedilerde hastalığın daha çok görüldüğü, hematolojik ve biyokimyasal parametreler ile idrar analizlerinde bazı değişimler belirlenmesine rağmen, bu parametrelerdeki değişimlerin hastalığın kesin tanısı için önemli ipuçları vermediği, özellikle ultrasonografik muayene bulgularının FLUTD hastalığının bazı etiyolojik faktörlerinin belirlenmesinde yararlı olduğu, hastalık tespit edilen hayvanlarda, idrar GAG düzeylerinde önemli düşüşler olduğu ve bu parametrenin hastalığın varlığı için önemli bir belirteç olabileceği sonucuna varıldı.
Mide kanseri hastalarının demografik özelliklerinin tanı anındaki tümör lokalizasyonu ve histopatolojisi ile ilişkisi
Amaç ve hipotez: Bu çalışmanın amacı, mide kanseri tanısı almış hastalarda demografik özelliklerin (yaş, cinsiyet, sigara kullanımı) tümörün tanı anındaki anatomik lokalizasyonu ve histopatolojik özellikleri ile olan ilişkisini araştırmaktır. Böylece klinik seyri etkileyen faktörlerin daha iyi anlaşılması ve bireyselleştirilmiş tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlanması hedeflenmiştir. Yöntem : Bu retrospektif kesitsel çalışmada, Mart 2020 ile Ekim 2024 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi'nde mide kanseri tanısı almış toplam 78 hastanın verileri incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, tümör lokalizasyonu, histopatolojik alt tip, diferansiyasyon derecesi, evre, sigara kullanımı ve tanı anında kullanılan görüntüleme yöntemleri değerlendirildi. Veriler SPSS 18.0 programı ile analiz edildi; tanımlayıcı istatistikler yanında Ki-kare testi, t-testi ve uygun parametrik ya da non-parametrik testler kullanıldı. Bulgular: Bu çalışmada mide kanseri tanısı almış 78 hastanın demografik, klinik ve patolojik özellikleri değerlendirilmiştir. Hastaların %53,8'i erkek, %46,2'si kadın olup, yaş ortalaması 61,3 yıl olarak saptanmıştır. En sık tümör lokalizasyonu kardiya bölgesi (%61,5), en yaygın histopatolojik alt tip ise intestinal tip adenokarsinom (%82,1) olarak bulunmuştur. Orta derecede diferansiye tümörler en sık görülen diferansiyasyon derecesi olup, histolojik grade ile cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,396). Tanı anında hastaların %38,5'i evre 3, %26,9'u evre 4 düzeyinde olup, hastaların büyük çoğunluğu ileri evrede tanı almıştır. Erkeklerde sigara kullanım oranı anlamlı derecede daha yüksek bulunmuş (p=0,001), ancak sigara kullanımı ile tümör histolojisi arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Tümör lokalizasyonu ile yaş arasında anlamlı bir fark olmamakla birlikte, pilor bölgesi tümörlerinin daha ileri yaşta görüldüğü gözlenmiştir. Sonuç: Mide kanseri hastalarında tümörün lokalizasyonu ve histopatolojik özelliklerinin bazı demografik faktörlerle ilişki gösterebileceği anlaşılmıştır. Özellikle kardiya tümörlerinin erkeklerde ve ileri yaşta daha sık gözlenmesi dikkat çekicidir. Bu bulgular, mide kanserinde hedefe yönelik tanı-tarama yaklaşımlarının geliştirilmesi ve bireyselleştirilmiş tedavi stratejilerinin oluşturulması açısından önemlidir. Daha geniş örneklemli ve prospektif çalışmalarla desteklenmesi önerilmektedir.
İntravenöz imminoglobin(İVİG) tedavisi alan immün trombositopeni (İTP) hastalarında tedavi yanıtını etkileyen klinik ve laboratuar parametrelerinin incelenmesi
İmmün trombositopeni (İTP), klinik olarak belirgin bir neden olmaksızın ortaya çıkan izole trombositopeni ile karakterize, edinsel ve otoimmün kökenli bir hematolojik hastalıktır. Hem çocukluk hem de erişkin yaş grubunda görülebilen İTP, eşlik eden herhangi bir hastalığın varlığına göre primer veya sekonder olarak sınıflandırılmaktadır. Erişkinlerde sıklıkla sinsi başlangıçlıdır, kronik seyir gösterir ve kadınlarda erkeklere oranla daha sık izlenmektedir. Yaşlı bireylerde ise cinsiyet dağılımı daha dengeli olabilmektedir. Spontan iyileşme nadirdir ve çoğunlukla tedavi gerektiren bir süreç izler (5, 6). Hastalığın patogenezinde, B lenfositleri tarafından üretilen trombosit yüzey antijenlerine karşı gelişen IgG sınıfı otoantikorlar etkili olup, bu antikorlar megakaryositlerin trombosit üretimini baskılamakta ve dolaşımdaki trombositlerin yıkımını hızlandırmaktadır. Bazı hastalarda ise T hücre aracılı immün disregülasyon ön planda olabilir. Bu grup hastalarda standart immünosüpresif ajanlara, özellikle de intravenöz immünoglobulin (IVIG) veya rituksimab gibi tedavilere yanıt daha düşük düzeyde seyredebilir (7, 13, 19). İTP tanısı, trombositopeninin varlığının gösterilmesi ve diğer trombositopeni nedenlerinin dışlanmasına dayanır. Klinik bulgular, trombosit sayısındaki azalma ile doğrudan ilişkilidir. Kanama bulguları dışında çoğu hastada fizik muayene ve sistemik incelemeler genellikle normaldir. Kanama riski açısından kritik trombosit düzeyi çoğunlukla <30.000/μL olarak kabul edilmekte, ancak eşlik eden ciddi kanama varlığında bu eşik değerin üzerindeki hastalarda da tedavi ihtiyacı doğabilmektedir (6, 28). İTP yönetiminde temel amaç, klinik olarak anlamlı ve hayati risk oluşturabilecek kanamaları önlemeye yetecek düzeyde bir trombosit sayısının sağlanmasıdır. Bu hedef doğrultusunda, tüm hastalarda trombosit değerinin normal referans aralığına getirilmesi hedeflenmez. Tedaviye başlama kararı, esas olarak hastanın semptomatolojisine ve kanama eğilimine göre verilir. Klinik tabloda en sık purpura, menoraji, epistaksis ve diş eti kanamaları yer alırken; gastrointestinal sistem kanamaları ve hematüri daha nadir görülmektedir. İntraserebral kanama, hastaların yaklaşık %1'inde meydana gelir ve mortalitenin en önemli nedenlerinden biridir (6, 29). Bu çalışmanın amacı; retrospektif olarak değerlendirilen İTP tanılı hastalarda, intravenöz immünoglobulin (IVIG) tedavisine verilen yanıtları ve bu yanıtların sürdürülebilirliğini incelemek; bu tedaviye verilen yanıtların, çeşitli klinik ve laboratuvar parametreleri ile ilişkisinin olup olmadığını değerlendirmektir. Yanıt kriteri olarak trombosit sayısının >30.000/μL'ye yükselmesi, remisyon kriteri olarak >100.000/μL'ye ulaşması ve relaps durumu olarak da trombosit sayısının bu eşiklerin altına gerilemesi esas alınmıştır.
Renal transplantasyon sonrası üriner sistem enfeksiyonları sıklığı risk faktörleri ve komplikasyonları: Tek merkez deneyimi
Amaç: Renal transplantasyon sonrası gelişen üriner sistem enfeksiyonları (ÜSE), greft sağkalımını ve hasta morbiditesini olumsuz etkileyen önemli komplikasyonlardandır. Bu çalışmanın amacı, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde takip edilen, böbrek nakli olmuş hastalarda ÜSE insidansını, risk faktörlerini, etken mikroorganizmaları ve greft sağkalımı üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Retrospektif olarak 1 Kasım 2023-31 Ekim 2024 tarihleri arasında hastanemize başvuran, böbrek nakli uygulanmış 285 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, primer böbrek hastalıkları, donör tipleri, eşlik eden komorbiditeler, immünsüpresif tedavi rejimleri ve ÜSE gelişimi analiz edildi. ÜSE varlığı, türleri ve etken mikroorganizmalar ile antibiyotik direnç profilleri değerlendirildi. Bulgular: 285 hastanın %8,4'ünde (n=24) ÜSE gelişti. ÜSE gelişimi açısından kadın cinsiyet anlamlı bir risk faktörüydü (p=0,001). Yaş, primer böbrek hastalığı, donör tipi, komorbid hastalık varlığı ve immünsüpresif rejimler ÜSE ile anlamlı ilişki göstermedi. ÜSE olgularının %83,3'ü alt üriner sistem enfeksiyonu olarak saptandı. En sık izole edilen patojenler Escherichia coli (%50), Klebsiella pneumoniae (%25) ve Enterococcus faecalis (%20,8) idi. Gram-negatif bakterilerde ESBL üretimi yaygındı. Takrolimus ve siklosporin düzeyleri ÜSE gelişen hastalarda anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001). ÜSE geçiren hastalarda serum kreatinin düzeylerinde erken dönemde anlamlı bozulma gözlenmedi. Rekürren ÜSE oranı %29,1 olarak tespit edilirken, rekürren ÜSE ile böbrek fonksiyonu arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Nakil öncesi ÜSE öyküsü olanlarda nakil sonrası ÜSE gelişme riski yaklaşık 2 kat artış gösterdi (OR: 2.16) ancak istatistiksel anlamlılık yoktu (p=0.108). Üriner lökosit sayısı ÜSE tanısında yüksek tanısal performansa sahipti (AUC=0.984, p<0.001). Sonuç: Renal transplant hastalarında ÜSE gelişimi, özellikle kadın cinsiyet ve immünsüpresif ilaç düzeyleri ile ilişkilidir. Gram-negatif bakteriler en sık etken olup, ESBL pozitif izolatlar tedavi yaklaşımını zorlaştırmaktadır. Nakil öncesi ÜSE öyküsü ÜSE riskini artırabilir. ÜSE sonrası erken dönemde böbrek fonksiyonlarında anlamlı bozulma görülmemekle birlikte, uzun dönem izlem önemlidir. Bu veriler transplant merkezlerinde enfeksiyon kontrol stratejilerinin geliştirilmesi ve bireyselleştirilmiş tedavi planlarının oluşturulmasına katkı sağlayacaktır.
Non-hodgkin lenfoma hastalarında nötropenik ateş ataklarının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç Bu çalışmanın amacı, Non-Hodgkin lenfoma (NHL) tanısı almış ve sitotoksik kemoterapi uygulanmış hastalarda gelişen febril nötropeni ataklarının sıklığını, klinik özelliklerini, lenfoma alt tipleri ile ilişkisini ve mortalite üzerindeki etkilerini retrospektif olarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem Bu retrospektif çalışma, Ocak 2014–Aralık 2024 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Hematoloji Kliniği'nde Non-Hodgkin lenfoma tanısı ile takip edilen ve febril nötropeni atağı gelişen 68 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Hastaların demografik özellikleri, lenfoma alt tipleri, febril nötropeni atak sayıları ve süreleri, remisyon durumları ve mortalite verileri hasta dosyalarından elde edildi. İstatistiksel analizler SPSS 28.0 programı kullanılarak yapıldı ve p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular Çalışmaya dahil edilen 68 hastanın 41'i (%60,3) erkek ve 27'si (%39,7) kadındı; genel yaş ortalaması 55,59±15,67 yıl olup cinsiyetler arasında yaş açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Tüm hastalarda ortalama febril nötropeni atak sayısı 1,68±0,78 olarak hesaplandı; erkeklerde 1,49±0,59, kadınlarda ise 1,96±0,94 olup cinsiyet ile atak sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı (p>0,05). Ortalama atak süresi 9,12±6,06 gün olup 3–36 gün arasında değişmekteydi. Lenfoma alt tiplerine göre dağılımda hastaların %50'si Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma (DBBHL) tanılıydı; bunu T hücreli lenfoma (%13,2), B hücreli lenfoma (%13,2) ve Burkitt lenfoma (%10,3) izlemekteydi. Febril nötropeni ataklarının %55,8'i remisyon döneminde, %44,2'si ise remisyon dışı dönemde gelişti; DBBHL ve B hücreli lenfoma hastalarında ataklar çoğunlukla remisyon döneminde görülürken, T hücreli ve Burkitt lenfoma hastalarında daha sık remisyon dışı dönemde ortaya çıktı. Ataklar sırasında 13 hastada (%19) mortalite gelişti. Atak sırasında sağ kalan 55 hastada ortalama febril nötropeni süresi 8,36±5,075 gün iken, eksitus olan 13 hastada bu süre 12,31±8,693 gün olarak saptandı ve iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Sonuç Non-Hodgkin lenfoma hastalarında febril nötropeni, anlamlı mortalite riski taşıyan önemli bir klinik sorun olmaya devam etmektedir. Lenfoma alt tipi ve hastalığın remisyon durumu, febril nötropeni ataklarının klinik seyri ve sonuçları üzerinde belirleyici rol oynamaktadır. Erken tanı, risk sınıflaması ve uygun tedavi yaklaşımları, febril nötropeniye bağlı olumsuz sonuçların azaltılmasında kritik öneme sahiptir. Anahtar kelimeler : Non-Hodgkin lenfoma, febril nötropeni Danışman: Prof. Dr. Ramazan ESEN
Opere diferansiye tiroid kanserli hastalarda tirotropin supresyon tedavisinin kardiyak fonksiyonlar üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmada opere Diferansiye Tiroid Kanseri (DTK)'li hastalarda Tiroid Stimulan Hormon (TSH) supresyon tedavisinin kalp hızı varyabilitesi (heart rate variability; HRV) ve QT dispersiyonundaki (Qtd) değişimi; ritm bozuklukları ve diyastolik fonksiyonlar üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Uşak Eğitim Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniği'nde, 30 Haziran 2021 - 31 Aralık 2022 tarihleri arasında yapılan bu kesitsel çalışmaya total tiroidektomize DTK'li, en az bir yıldır levotiroksin (L-T4) supresyon tedavisi alan 125 hasta dahil edilmiştir. Olgular revize edilmiş Amerikan Tiroid Derneği (ATA) kılavuzu risk gruplarına göre, TSH düzeyi (i) <0,1 mIU/L olanlar, (ii) 0,1-0,5 mIU/L arasında ve (iii) 0,5-2 mIU/L arasındaki olguları kapsayacak şekilde üç gruba ayrılmıştır. İlk iki grup TSH supresyon grubu, son grup ise TSH replasman (kontrol) grubu olarak tanımlanmıştır. Hastalar standart 12 derivasyonlu elektrokardiyogram (EKG), 24 saatlik ritm holter, standart ve doku dopler ekokardiyografi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Tiroid Stimulan Hormon (TSH) değeri 0,5-2 mIU/L olan 43 (%34), 0,1-0,5 mIU/L olan 55 (%44) ve 0,1mIU/L'in altında olan 27 (%22) hasta bulunmaktadır. Olguların %90,4'ü kadındır ve yaş ortalaması 42±6 yıldır. Diğer demografik verilerde gruplar arası farklılık bulunmamaktadır (yaş, boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi (VKİ)). 24 saat ritm holter analizlerinde atriyal fibrilasyon, atriyal prematür kontraksiyon, ventriküler prematür kontraksiyon ve kalp hızı varyabilitesi (HRV) sıklığı açısından; supresyon ve replasman grupları arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Ekokardiyografik değerlendirmede TSH değerleri 0,1 mIU/L'in altında olan hastaların sol ventrikül diyastol sonu çapı (EDD) TSH değerleri 0,5-2 mIU/L aralığında olan replasman grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (45,35±3,54 ve 42,74±6,08; p=0,016). Erken diyastolik dolum mitral kapak velositesi (E) değeri, TSH değerleri 0,1-0,5 mIU/L arasında olan hastalarda TSH değeri 0,5-2 mIU/L aralığında olan replasman grubundan anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (0,7(0,6-0,8) ve 0,84(0,7-0,98); p=0,010). Supresyon gruplarında QTd ve QTc dispersiyonu (QTcd) süreleri replasman grubuna göre anlamlı olarak daha uzun saptanmıştır. Multivariate regresyon analizlerde TSH'nin QTd (β =-0,299; p=0,002) ve QTcd (β =-0,300; p=0,002) değerlerini diğer değişkenlerden bağımsız olarak etkilediği tespit edilmiştir. TSH değeri azaldıkça QTd ve/veya QTcd süresi uzamaktadır. Sonuç: Diferansiye Tiroid Kanserli hastalarda TSH supresyon tedavisinin QTd, QTcd ve diyastolik fonksiyonlar üzerine etkileri olabilir. Klinik pratikte DTK'li hastalarda QTd ve QTcd'nin değerlendirilmesi, kardiyovasküler riskin saptanması ve TSH supresyon yoğunluğunun ayarlanması için klinisyenlere önemli ipuçları sağlayabilir. Bununla birlikte uzun vadede bu hastalarda anlamlı bir aritmi riski artışı olmadığı gösterilmiştir. TSH baskılama tedavisinin ATA kılavuzunda tanımlanan risk sınıflandırmasına göre yapılması ve devam eden risk değerlendirmelerine göre revize edilmesi önemlidir. Anahtar Kelimeler: Diferansiye tiroid kanseri, Tirotiropin supresyon tedavisi, kardiyak fonksiyonlar, Heart rate variability, QT dispersiyonu.
Koronavirüs hastalığı-2019 seyrinde ortaya çıkan karaciğer enzim anormallikleri ve mortalite ile ilişkisi
Amaç: Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu Koronavirüsü-2 (SARS-CoV-2) enfeksiyonu tedavisi için hastaneye yatan hastalarda gelişen karaciğer enzim anormallikleri ve enzim seviyelerindeki değişimin Koronavirüs Hastalığı-2019 (COVID-19) hastalarının mortalitesi üzerine olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Uşak Eğitim ve Araştırma Hastanesinde pandemi servislerinde ve pandemi yoğun bakımda 20 Mart 2020 ile 20 Mart 2021 tarihleri arasında yatarak tedavi edilen 1455 COVID-19'lu hasta dahil edildi. Bu hastaların başvuru anındaki laboratuvar tetkiklerinden kreatinin, Laktat dehidrogenaz (LDH), Aspartat aminotransferaz (AST), Alanin aminotransferaz (ALT), total bilirubin, tam kan sayımı, C-reaktif protein (CRP) değerleri ile hasta yaşı, cinsiyeti, semptom varlığı, başvuru anı oksijen satürasyonu değerleri hasta dosyalarından kaydedildi. Aspartat aminotransferaz ve/veya ALT değeri iki kat ve üzerinde olan hastalardan hasta grubu oluşturulurken, 2 kattan daha düşük olanlar ise kontrol grubu olarak kabul edildi. Gruplar arasında demografik ve laboratuvar verileri karşılaştırılarak, bunların mortalite üzerine etkisi retrospektif olarak araştırıldı. Bulgular: Toplamda 1455 hasta analize dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 58 (18-94) yıldı. Hastaların %52,4 'ü (n=763) kadın, % 47,6'sı erkekti. Çalışmaya alınan olguların % 7,49'u (n=109) öldü. Mortalite görülen olguların yaşları, sağ kalanlardan daha yüksek saptanırken (p<0,01), cinsiyetler arası anlamlı fark saptanmadı. Hasta grubunda 76 hasta varken kontrol grubunda 1379 hasta vardı. Hasta grubunda LDH ve bilirubin değerleri anlamlı olarak daha yüksek bulundu (sırasıyla; p<0,001 ve <0,001). Lenfosit sayısı hasta grubunda daha düşük (p=0,026), hemoglobin ve CRP değerleri ise daha yüksek saptandı (sırasıyla; p=0,045 ve p=0,023). Diğer klinik-laboratuvar-görüntüleme değişkenleri için gruplar arasında mortalite acısından fark saptanmadı. Çok değişkenli Cox regresyon analizi yapıldığında; yaş, CRP düzeyi, semptomların varlığı ve başvuru sırasındaki oksijen satürasyonunun mortalite için anlamlı bağımsız faktörler olduğunu saptandı. Sonuç: Şiddetli COVID-19 nedeniyle hastanede yatarak takip ve tedavi edilen hastalarda başvuru anındaki karaciğer enzim yüksekliğinin COVID-19 serinde gelişen mortaliteye etkisi olmadığı; mortalite belirleyen bağımsız risk faktörle-rinin; yaş, CRP, semptom varlığı ve başvuru anındaki O2 saturasyonu olduğu saptandı.
Hemodiyaliz hastalarında covid-19 pandemi öncesi dönemde ve pandemi sırasında kateter enfeksiyonu sıklığı ve etkenlerin karşılaştırılması
Daha sonra doldurulacaktır
NAFLD hastalarında karaciğer hastalığının evresi ile serum dallı zincirli amino asitler ve fruktoz düzeyi arasındakı ilişkinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada NAFLD hastalarında hastalık evresi ile fruktoz ve dallı zincirli amino asitler (BCAA) düzeyi arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Tüm katılımcılar ile yüzyüze görüşülerek karaciğer hastalığının öyküsü, ek hastalıkları ve ilaç öyküsü öğrenildi ve antropometrik ölçümleri yapıldı. Elektronik sistemdeki laboratuvar, radyolojik görüntüleme ve karaciğer biyopsi sonuçları incelendi. Son 1 yılda MR-PDFF ve MRE'si bulunmayan bütün hastalara karaciğer MR görüntülemesi yapıldı. NAFLD hastalarından 62'sinin besin tüketim anketi uygulandı. Tüm katılımcılardan tek seferlik 10 cc kan ve idrar örneği alındı. Fruktoz, BCAA ve diğer metabolitlerin serum düzeyleri "Gase Chromotography- Mass Spectroscopy (GC-MS)" kullanılarak ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 132 katılımcı 4 grupta değerlendirildi; 27 kontrol, 63 steatohepatit, 29 erken fibrozis ve 13 ileri fibrozis. Çalışmaya dahil edilen 105 NAFLD hastasının 56'sı (%53) kadın ve ortanca yaşı 49 (20-71) idi. NAFLD hastalarının ortalanca fruktoz alımları 29,6±19,6 g/gün ve toplam enerjiye katkısı %4,8'dü. Fruktoz ve BCAA tüketimi ile klinik parametreler veya karaciğer yağlanması arasında ilişki saptanmadı. Kontrollerle karşılaştırıldığında NAFLD hastalarında serum fruktoz (11,0 vs. 14,7 µmol/ml; p=0,03), izolösin (13,9 vs. 16,7 µmol/ml; p=0,01) ve lösin (48,0 vs. 60,2 µmol/ml; p=0,008) düzeyleri daha yüksek, ancak serum valin düzeyleri (16,3 vs. 17,4 µmol/ml; p=0,41) benzerdi. Serum fruktozun düzeyi ile açlık kan şekeri (r= 0,25; p <0,004), serum izolösin ve lösin düzeyleri ile MR-PDFF karaciğer yağ miktarı (r=0,18; p=0,04 ve r=0,18; p=0,039) ve ALT (r=0,29; p <0,01 ve r=0,19; p=0,03) arasında güçlü pozitif korelasyon mevcuttu. Ayrıca amino asit, lipit, enerji metabolizmalari ve gut florası ile ilgili 178 metabolit tanımlanabilmiştir. Bu metabolitlerden bazılarının serum düzeyleri NAFLD hastaları ve kontroller arasında farklılıklar göstermekle birlikte NAFLD alt grupları birbirine benzerdi. Sonuç: Serum fruktoz, isolösin ve lösin düzeyleri NAFLD hastalarında kontrollerden yüksekti. Bulgular serum fruktoz düzeyinin insülin direnci için, serum izolösin ve lösin düzeyininse hepatosteatoz ve steatohepatit gelişimi için biyobelirteç olabileceğini düşündürmekteydi. Ayrıca serum düzeyleri değişen diğer metabolitlerin NAFLD hastalarındaki tanısal, teröpatik ve prognostik önemlerinin klinik ve laboratuar çalışmalarla araştırılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı, NASH, fruktoz, dallı zincirli amino asitler.
Yüksek ASA skoruna sahip ERKP endikasyonu olan hastalarda ERKP'nin güvenliliğinin değerlendirilmesi
ERKP (Endoskopik Retrograd Kolanjiyopankreatografi) invaziv bir prosedür olup sedasyon altında yapılan bir işlemdir ve nispeten güvenli bir prosedür olarak kabul edilir. 1968'deki ilk tanımından bu yana, pankreatikobiliyer hastalıkların teşhis ve tedavisi için çok değerli bir yöntem olmuştur. Bununla birlikte, teknolojik gelişmelere, eğitim programlarına ve güvenlik protokollerine uyulmasına rağmen, ERKP diğer endoskopik prosedürlerin çoğundan daha yüksek oranda komplikasyon ile ilişkilendirilmiştir ; pankreatit, kolanjit, kanama, perforasyon sık karşılaşılan komplikasyonlardandır. Bu yüzden işlem öncesi risk tahmini sağlayacak skorlama sistemlerinin kullanılması önerilmektedir. Perioperatif/Postoperatif morbidite ve mortaliteyi doğru bir şekilde öngördüğü bilinen ASA skorlama sistemi sedasyon altında yapılan endoskopik prosedürlerde de kullanılmakta olup yüksek ASA skorunun daha fazla advers olay ile ilişkili olduğu varsayılmaktadır. Bu çalışmada 18 yaş üstü ASA sınıfına göre kategorize edilmiş hastalarda, özellikle yüksek ASA skoru olanlarda, endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografinin güvenliliği araştırıldı. Çalışmaya Kasım 2018-Nisan 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Tıp Fakültesi Endoskopi Ünitesi'nde çeşitli endikasyonlarla tanı ve tedavi amaçlı 683 kez ERKP işlemi yapılan 517 hasta [341 (%49.9) kadın, ortanca yaş 56.5 (18-95)] dahil edildi. Hastaların demografik verileri, komorbiditeleri, başvuru/yatış birimi, ERKP endikasyonu, ERKP bulguları, yapılan işlemler ve ERKP sonrası gelişen komplikasyonlar incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastalar ASA skoruna göre iki gruba ayrıldı ; grup 1 ASA skoru 1-2 olan hastaları kapsarken grup 2 ise ASA skoru 3-4-5 olan hastaları kapsamaktadır. Grup 1'de ASA skoru 1-2 olan 506 işlem kayıt altına alınırken grup 2'de ASA skoru 3-4-5 olan 177 işlem çalışmaya dahil edilmiştir. Yapılan istastistiksel analizlerde grup 1'nin yaş ortalaması grup 2'ye göre daha düşüktür [53.38 ±16.89 x 65.44 ±14.85 ve p=<0.001]. Her iki grup eşlik eden komorbidler açısından değerlendirildiğinde ise grup 1'e göre grup 2'de yer alan hastalarda daha yüksek oranlarda komorbid mevcuttur [255 (%50,4) x 164 (%92,7) ve p=<0.001]. Her iki grup karşılaştırıldığında özellikle malign hastalık tanısı olan hastalar grup 2'de daha fazladır [51 (%10,1) x 85 (%48) ve p=<0.001]. Grup 1'de yer alan hastaların yatış süresinin grup 2'de yer alan hastalara göre daha kısa olduğu dikkat çekmektedir [ 8.76±7.54 x 12.80±10.53 ve p=<0.001]. ERKP sonrası advers olaylar 683 işlemin 95'inde rapor edildi fakat gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı [65 (%12,8) x 30 (%16,9) ve p=0.175]. Her iki grupta da en sık görülen komplikasyon kolanjit olarak rapor edildi [32 (%6,3) x 14 (%7,9) ve p=0.331]. Grup 1'de işlem sonrası 12 (%2,3) hastada akut pankreatit görülürken grup 2'de ise hiçbir hastada görülmedi. Kanama grup 1'de 5 (%0,9) hastada saptanırken grup 2'de 7 (%3,9) hastada saptandı; istatistiksel olarak anlamlı fark olmamakla beraber sınırda bir değerdir(p=0.055). Perforasyon grup 1'de 5 (%0,9), grup 2'de 1 (%0,5) hastada gelişti; istatistiksel olarak anlamlı fark ortaya çıkmadı (p=0.677). Sepsis grup 1'de 7 (%1,3), grup 2'de 3 (%1,6) hastada izlemde gelişti; istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.766). ERKP sonrası işleme bağlı ölüm gerçekleşmedi. İşlem yapıldıktan sonra mevcut hastalıkların seyrine bağlı olarak işlem kaynaklı olmayan sebeplerle 20 hasta kaybedildi. Bu hastalar beklenildiği gibi ASA skoru yüksek olan gruptaydı. ERKP tekniklerindeki ilerlemelere rağmen işlem sonrası gelişen komplikasyonlar halen tamamen engellenememiştir. Daha önce literatürde bu yönde yapılan bir çalışmada özofagogastroskopi ve kolonoskopi yapılan hastalarda herhangi bir advers olay veya ciddi advers olay riskinin ASA skoru ile korele arttığı kanıtlanmıştır ancak bu ilişki ERKP'de ortaya çıkmamıştır ; bu çalışmada ERKP'nin sedasyonla ilgili ve nonspesifik komplikasyonları değerlendirilirken spesifik komplikasyonları değerlendirilmemiştir. Çalışmamızda bu sebeple ERKP'nin spesifik komplikasyonları değerlendirilmiştir. ERKP uygulanan 683 hastanın dahil edilerek retrospektif olarak incelendiği çalışmamızda ASA skorunun yüksek olmasının morbidite ve mortalite üzerinde anlamlı farka yol açmadığı görülmüştür. Böylece gelişen komplikasyonların ASA skorundan bağımsız olduğu, yüksek riskli hasta grubunda da ERKP'nin güvenle yapılabileceğini göstermek istedik. Dolayısıyla ERKP alternatif invaziv girişimlere göre daha güvenli olabilir ve ASA skoru yüksek hastalarda öncelikli olarak tercih edilebilir.
Hacettepe Üniversitesi erişkin hastanesi romatoloji polikliniğinde takip edilip biyolojik tedavi alan romatoid artrit hastalarının komorbid hastalıklarının değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı biyolojik DMARD (bDMARD) tedavisi alan Romatoid Artrit (RA) hastalarına eşlik eden komorbidite prevalansının belirlenmesi, biyolojik tedavi altında bu hastalıkların seyrinin incelenmesi ve komorbiditelerin hastalık aktivitesi üzerine etkisinin belirlenmesidir. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalında 2013-2020 yılları arasında takip edilen ve bDMARD tedavisi almış 581 RA hastası dahil edildi. Retrospektif olarak ilk bDMARD tarihinden itibaren tüm hasta kayıtları incelendi. Buna göre hastaların 143'ü (%24.6) erkekti. Son vizit yaşı ortalama 50.3 (13.8) idi. Takip süresi ortalama 26.0 (20.9) aydı. Charlson komorbidite indeksi tüm hastalarda hesaplanmış olup, ortalaması 2.43 (1.72), ortancası 2.0 (1-13) idi. 228/581 (%39.2) hastanın en az bir komorbiditesi mevcuttu. BDMARD başlangıcında hastaların %41.1'i obezdi. Kadınlar erkeklerden daha kiloluydu (29.8'e karşı 27.5 p:0.002). Son vizitte ise VKİ bilinen 516 hastanın %42.1'inin obez olduğu görüldü. BDMARD başlangıcında diyabet öyküsü bilinen hastaların %13.8'inde diyabet tanısı mevcuttu. Takipte 21 hastada diyabet geliştiği görüldü ve diyabet insidansı 100 hasta yılında 2.47 (%95 GA: 1.62-3.77) hesaplandı. BDMARD başlangıcında hastaların %28.6'sında hipertansiyon mevcuttu. Lipid parametreleri bilinen hastaların %51.4'ünde LDL-K, %25.5'inde TG, %17.4'ünde total kolesterol yüksek bulundu. 42 (%7.2) hastada koroner arter hastalığı (KAH) mevcut olup, bunların 29'unun prematür KAH olduğu görüldü. Takipte 17 hastada KAH geliştiği görüldü ve KAH insidansı 100 hasta yılında 1.84 (%95 GA 1.15-2.94), prematür KAH insidansı ise 100 hasta yılında 1.08 (%95 GA 0.58-2.0) olarak hesaplandı. BDMARD öncesinde DAS-28 skoru yüksek olanlarda obezite daha sıktı. HAQ-DI skoru yüksek olanların ise çoğunlukla kadın, daha ileri yaşta, VKİ daha yüksek, komorbidite sayılarının ve kardiyovasküler risklerinin daha fazla olduğu görüldü. Yapılan çok değişkenli analizde ise bDMARD başlangıcında obezite varlığının DAS-28 tedavi cevabını olumsuz etkilediği görüldü (OR 1.04, %95 GA 1.0-1.08). Sonuç olarak bDMARD alan RA hastalarının tedavi yanıtlarında, eşlik eden komorbiditelerin önemli olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Romatoid artrit, hastalık modifiye edici anti-romatizmal ilaçlar (biyolojik), komorbidite, hastalık aktivitesi
Erişkin burkitt lenfoma hastalarında burkitt lenfoma uluslararası prognostik indeks (BL-IPI) kullanımının değerlendirilmesi
Burkitt lenfoma nadir ancak ölümcül bir non-Hodgkin lenfoma türüdür. Halen ideal bir risk skorlama sistemi bulunmamakta olup yakın zamanda bu hastalığa özgü BL-IPI tanımlanmıştır. Bu çalışmada; Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanelerinde takip edilen Burkitt lenfoma hastalarının temel özelliklerini geriye dönük olarak incelemek, sağkalımı etkileyen prognostik faktörleri ortaya koyabilmek, BL-IPI ve diğer risk skorlama sistemlerinin etkinliğini değerlendirebilmek amaçlanmıştır. Bu doğrultuda, 2000-2021 yılları arasında tanı alan hastalar çalışmamıza dahil edilmiş ve primer sonlanım noktaları olarak hastalıksız sağkalım ve toplam sağkalım belirlenmiştir. Toplam 71 hastanın dahil edildiği çalışmamızda, ortanca tanı yaşı 40 (çeyrekler arası aralık: 29-55), ortanca izlem süresi ise 11,4 aydır (en az 0,33, en fazla 243,67 ay). 1 yıllık toplam sağkalım %58, 3 yıllık toplam sağkalım %53, 3 yıllık hastalıksız sağkalım ise %64 olarak hesaplanmıştır. Sağkalıma etki eden faktörler incelendiğinde; tek değişkenli analizlerde ECOG performans skorunun 2 ve üzerinde olması, evre 4 hastalık varlığı, kemik iliği tutulumu, santral sinir sistemi (SSS) tutulumu, LDH yüksekliği, hipoalbuminemi, anemi ve trombositopeninin istatistiksel anlamlı olarak (p<0,05) daha düşük 3 yıllık toplam sağkalım ile; evre 4 hastalık varlığı, kemik iliği tutulumu, anemi ve trombositopeninin istatistiksel anlamlı olarak daha düşük 3 yıllık hastalıksız sağkalım ile ilişkili olduğu görülmüştür (p<0,05). Çok değişkenli analizlerde ise yalnızca ECOG performans skorunun 2 ve üzerinde olması, evre 4 hastalık varlığı, kemik iliği tutulumu ve trombositopeninin dönemsel ölüm riskinde istatistiksel olarak anlamlı artış (p<0,05) yarattığı, SSS tutulumunun ise sınırda anlamlı artışa yol açtığı saptanmıştır (p=0,067). BL-IPI'nin sağkalımı etkin olarak öngördürebildiği çalışmamızda desteklenmiştir; ancak bu skorlama sisteminin çalışmamızda da önemli bir risk faktörü olduğu gösterilen hastalık evresini içermemesi üzerinde durulması gereken bir konudur. Gelecekte yapılacak çalışmalarla ileri evre Burkitt lenfoma hastaları için ayrı bir risk skorlama sistemi geliştirilebilir.
İnfluenza benzeri hastalıkla hastaneye başvuran hastalarda, modifiye erken uyarı skoru (MEUS) ve nutrisyonel risk tarama skorunun (NRS-2002) hastanede kalış süresini öngörme ve mortalite üzerine etkisi
Bu çalışmada influenza benzeri hastalıkla hastaneye başvuran hastalarda, başvuru anındaki MEUS ve NRS-2002 skorlarının hastaların hastanede yatış süresini öngörme ve mortalite üzerinde etkisini incelemek amaçlanmıştır. Prospektif çalışmamızda, Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları servislerinde ve acil serviste yatan influenza benzeri hastalık (İBH) ile ilişkili tanı kodlarına sahip hastalar taranmıştır. İBH semptom kriterlerini karşılayan hastalar içerisinden onamı alınıp anket uygulanabilen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. 2019-2020 influenza sezonunda 64, 2020-2021 influenza sezonunda ise 104 hasta alınmıştır. 2019-2020 sezonunda çalışmaya alınan 64 hastanın %31,2' sinde (20) influenza saptanmıştır. 2020-2021 sezonunda çalışmaya dahil edilen 104 hastanın 97'sinin solunum örnekleri çalışılabilmiş ve 65'inde (%67) SARS-CoV-2'ye rastlanmıştır. 2020-2021 sezonunda hiç influenza tespit edilememiştir. İBH nedenli hastaneye başvuran hastalarda en sık sistemik semptom halsizlik; en sık solunumsal semptom öksürük olduğu görülmüştür. En sık komorbiditeler KVH, diyabet ve KOAH olduğu görülmüştür. MEUS ve NRS-2002 skorlarının hastanede kalış süresi ve mortalite üzerine etkisi olmadığı görülmüştür. İnfluenza pozitiflerin negatiflere göre sağkalımı daha düşük; SARS-CoV-2 pozitif hastaların negatiflere göre hastane yatış süresi daha uzun olduğu görülmüştür. COVID-19 hastalarının, influenza hastalarına göre daha genç ve daha az ek hastalığı olduğu görülmüştür. İnfluenza hastalarında, KOAH ve nörolojik hastalıkların COVID-19 hastalarına göre daha fazla olduğu saptanmıştır. İnfluenza ve COVID-19 hastalarının MEUS, NRS-2002 değerleri, yatış süreleri ve sağkalım açısından benzer olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: İBH, COVID-19, İnfluenza, MEUS, NRS-2002.
Granülosit aferezi sırasında antikoagülan olarak kullanılan asit-sitrat-dekstroz (ACD) ve trisodyumsitrat (TCC) moleküllerinin granülosit aferezi sonunda toplanan granülosit sayısına etkisinin karşılaştırılması
Nötropeniye bağlı immünsüpresif hastalarda enfeksiyonlar önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bu hastalarda antibiyotik tedavisinin dışında granülosit transfüzyonu bir tedavi seçeneği olarak kullanılmaktadır. Transfüzyonun etkili olabilmesi için yeterli sayıda granülosit toplanması elzemdir. Çalışmamızda donörlerin granülosit ürünlerinin total granülosit sayısına, işlem sırasında kullanılan değişik antikoagülanların etkisinin retrospektif olarak analiz edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 2016-2020 tarihleri arasında işlem yapılan 295 granülosit donörü dahil edilmiştir. Granülosit donörlerinin 25'i (%8.5) kadın, 270'i (%91.5) erkek olup, ortanca yaşı 31 (24-39) olarak saptanmıştır. Aferez işlemi sırasında 229 (%77.6) donörde asit-sitrat-dekstroz (ACD), 52 donörde (%17.6) trisodyum sitrat (TCC) + hidroksietilnişasta (HES) ve 14 (%4.7) donörde ACD+HES kullanılmıştır. Aferez sırasında ACD kullanılan donörlerde ürünlerin ortanca granülosit değeri 0.96 x1010/ml, TCC+HES kullanılan donörlerde ürünlerinin ortanca granülosit değeri 2.46 x1010/ml ve ACD+HES kullanılan donörlerde ürünlerinin ortanca granülosit değeri ise 0.62 x1010/ml olarak saptanmıştır. TCC+HES ile granülosit toplanan grupta ACD+HES ve ACD ile granülosit toplanan gruplara göre total granülosit sayısı istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur (p<0.05). ACD ile granülosit toplanan grupta ACD+HES ile granülosit toplanan gruba göre total granülosit sayısı istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur (p<0.05). ACD kullanılan donörlerinin ürünündeki ortanca hemoglobin değeri 6.3 (5.1-7.8) g/dl, TCC+HES kullanılan donörlerin ürünündeki ortanca hemoglobin değeri 5.1 (4.5-6.6) g/dl ve ACD+HES kullanılan donörlerin ürünündeki ortanca hemoglobin değeri 6.9 (6.7-8.7) g/dl olarak saptanmıştır. TCC+HES ile toplanan ürünün hemoglobin değeri ACD ve ACD+HES ile toplanan ürünlerin hemoglobin değerine göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0.05). ACD ile toplanan ürünün hemoglobin değeri ACD+HES ile toplanan ürünlerin hemoglobin değerine göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0.05). Anahtar Sözcükler: Granülosit, aferez, asit-sitrat-dekstroz, trisodyum sitrat
Wilson hastalarında serum değişken ve göreceli değişken bakır düzeylerinin klinik parametreler ve multiparametrik karaciğer MRI bulgularıyla karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada Wilson Hastalarının izleminde serum değişken bakır (EC) ve göreceli değişken bakır (REC) düzeylerinin; 24 saatlik idrarda bakır düzeyi ile korelasyonunun incelenmesi ve karaciğerdeki fibroz ve steatozun derecesini gösteren güncel teknoloji olan Multiparametrik Karaciğer MRI ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Gastroenteroloji ve Nöroloji polikliniğine başvuran ve Wilson Hastalığı tanısı ile izlenen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubu, Gastroenteroloji polikliniğinde dispepsi tanısı ile izlenen hastalardan oluşturulmuştur. Tüm katılımcılar ile yüz yüze görüşülerek karaciğer hastalığının, ek hastalıklarının ve ilaç kullanım öyküsü öğrenildi. Elektronik sistemdeki laboratuvar, radyolojik görüntüleme ve karaciğer biyopsi sonuçları incelendi. Tüm katılımcılardan EC ve serum total bakır düzeyi için tek seferlik 10 cc kan örneği alındı. Wilson hastalarına rutinde istenen multiparametrik karaciğer MR görüntülemesi yapıldı ve hastalardan 24 saatlik idrarda bakır atılımının tespiti için idrar toplandı. Hastaların daha önce karaciğer biyopsisi mevcutsa biyopsileri yeniden incelendi. EC ve serum total bakır düzeyi indüktif olarak eşleştirilmiş plazma kütle spektrometrisi (ICP-MS) yöntemi, 24 saatlik idrar bakır düzeyi ise atomik absorpsiyon spektrometri yöntemi kullanılarak ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya 43 kontrol ve 38 Wilson hastası dahil edildi. Wilson hastalarının %97'sinde hepatik tutulum mevcuttu. Çalışmaya dahil edilen 35 Wilson hastasına karaciğer multiparametrik MRI uygulanmıştır. Hastaların ortanca karaciğer parankim sertliği 2,45 (1,71-6,2) kPa olup normal sınırlardaydı. MR-PDFF tekniğine göre hastaların %62'sinin karaciğerde yağlanma yoktu. Karaciğer parankim sertliği; yaş (r=0,514; p=0,002), AST (r=0,445; p=0,007), GGT (r=0,549; p=0,001), ALP (r=0,365; p=0,031), INR (r=0,404; p=0,016), kreatinin (r=0,344; p=0,043), FIB-4 skoru (r=0,694; p<0,0001) ile pozitif korelasyon gösterirken; beyaz küre sayısı (r=-0,49; p=0,003), trombosit sayısı (r=-0,607; p<0,0001) ile negatif korelasyon göstermiştir. MR-PDFF yağ oranı ile serum trigliserid düzeyi arasında pozitif korelasyon mevcuttu (r=0,532; p=0,013). Serum bakır testleri ile 24 saatlik idrarda bakır atılımı arasında korelasyon bulunamamıştır. EC ile seruloplazmin (p=0,348; r=0,032) dışındaki hiçbir klinik veya laboratuvar parametre arasında korelasyon saptanmadı. REC ise ALP (r=0,338; p=0,003) ve GGT (r=0,36; p=0,001) ile pozitif korelasyon, trombosit sayısı (r=-0,507; p<0,0001) ile negatif korelasyon göstermiştir. Serum EC düzeyi MR-PDFF yağ oranı (r=0,534; p=0,005) ve T1 süresi (r=0,371; p=0,028) ile pozitif korelasyon göstermiştir. REC oranı ile T2* değeri arasında negatif korelasyon mevcuttu (r=-0,422; ve p=0,012). Sonuç: Wilson hastalığının rutin klinik izleminde halen kullanılmakta olan ve vücut bakır dengesinin en önemli göstergesi olduğu kabul edilen 24 saatlik idrar bakır atılımı ile yerine kullanılma potansiyeli olan EC ve REC ölçümleri arasında korelasyon olmadığı saptanmıştır. Karaciğerdeki fibrozis, yağ ve demir birikimini gösterebilen mulitparametrik MR sonuçlarıyla korelasyon gösteren klinik parametreler, EC ve REC'in Wilson hastalığının izlemlerindeki yeri gelecekte yapılacak çalışmalarda araştırmalıdır. Anahtar Kelimeler: Wilson hastalığı, Serum değişken bakır, Serum göreceli değişken bakır, Multiparametrik karaciğer MRI.
İnvaziv duktal meme kanseri hastalarında eşlik eden in situ duktal karsinomun prognoza ve sağkalıma etkisi
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser olmakla birlikte kanser ilişkili ölümlerin en sık 2. sebebidir. Meme kanserlerinin en sık görülen histopatolojik tipi invaziv duktal karsinoma (IDC)'dır. Duktal karsinoma in situ (DCIS) ise invaziv meme kanseri öncülüdür. Bazı çalışmalar, salt IDC ve IDC+DCIS tümörler arasında biyolojik farklılıklar olduğuna işaret etmektedir. Bu çalışmada IDC'ye eşlik eden DCIS komponentinin tümör mikroçevresine, tümörün klinik ve patolojik özelliklerine, prognoza ve sağkalıma etkisine bakıldı. Araştırmaya 165 IDC, 404 IDC+DCIS hastası olmak üzere 569 hasta dahil edildi. Ayrıca aynı dekatta, AJCC 8. versiyon TNM evrelemesine göre aynı evrede, invaziv komponenti aynı grade ve hormon reseptör ve Her2 durumu aynı olan 164 salt IDC hastası 1:1 oranında 164 IDC+DCIS hastası ile eşleştirilerek ayrı bir kohort daha oluşturuldu. Tüm kohortta salt IDC ve IDC+DCIS hastalarının klinik ve patolojik özellikleri karşılaştırıldığında IDC+DCIS grubundaki hastalarda daha çok ER ve PR pozitifliği (her biri için p< 0,001) ve bu hastaların daha çok hormonoterapi tedavi aldığı saptandı (p< 0,001). Tüm kohortta 2 grup arasında ki-67 yüzdesi karşılaştırıldığında salt IDC grubunda, ki-67 yüzdesinin daha yüksek olduğu tespit edildi (p< 0,001). Tüm kohortta ve eşleştirilmiş kohortta iki grubun genel sağkalım süresi karşılaştırıldığında IDC+DCIS grubunun genel sağkalım süresinin salt IDC grubuna göre daha uzun olduğu tespit edildi (sırasıyla log rank p= 0,001 ve p= 0,01). Aynı şekilde tüm kohortta ve eşleştirilmiş kohortta sağkalım süresi karşılaştırıldığında ise yine IDC+DCIS grubunun hastalıksız sağkalım süresinin salt IDC grubuna göre daha uzun olduğu tespit edildi (sırasıyla log rank p< 0,001 ve p= 0,04). Ayrıca çalışmamızda tüm kohortta salt IDC grubunda IDC+DCIS grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak ölüm riskinin 2,14 kat, hastalık (lokal nüks veya uzak metastaz veya ölüm) riskini ise 2,44 kat arttığı tespit edildi. Eşleştirilmiş kohortta ise stromal tümörü infilte eden lenfositlerin (TILs) yüzdesindeki her %1'lik artışın ölüm riskini 0,87 kat, hastalık riskini ise 0,89 kat azalttığı saptandı. Son olarak tüm kohort ve eşleştirilmiş kohorttaki hastalar salt IDC ve IDC+DCIS hastaları olarak gruplandırılıp ayrı ayrı sağkalıma etki eden stromal TILs yüzdesi kesme değeri belirlendi. Tüm kohort ve eşleştirilmiş kohortta salt IDC hastalarının genel sağkalımı ön görmede kullanılabilecek optimal stromal TILs yüzdesi kesme değeri %7,5 (AUC sırasıyla: 0,832 ve 0,834; her iki kohort için de sensitivite %95, spesifite %67) olarak tespit edildi. Tüm kohort ve eşleştirilmiş kohortta salt IDC'li hastalar için hastalıksız sağkalımı ön görmede kullanılabilecek optimal stromal TILs yüzdesi kesme değeri ise %12,5 (her iki kohort için de AUC: 0,806; sensitivite %97, spesifite %58) olarak tespit edildi. Tüm kohort ve eşleştirilmiş kohortta IDC+DCIS hastalarının genel ve hastalıksız sağkalımı için yapılan ROC analizlerinde AUC her bir durum için 0,5 civarında tespit edilmiş olup ön görmede kullanılabilecek optimal stromal TILs yüzdesi kesme değeri tespit edilemedi. Bu veriler stromal TILs yüzdesinin salt IDC grubunda sağkalımı tahmin etmekte kullanılabilecek bir parametre olduğuna işaret etmektedir, ancak aynı durum IDC+DCIS grubu için geçerli değildir. Yapılan son çalışmalarda biyolojik açıdan farklı davrandığı gösterilen bu iki grup antitümöral immün yanıt açısından da birbirinden farklı davranıyor olabilir. Bu açıdan bu hasta grubunda daha çok çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır.
Renal transplant alıcılarında gelişen post-transplant diabetes mellitusta mikrovasküler komplikasyonların değerlendirilmesi
Renal Transplant Alıcılarında Gelişen Post-Transplant Diabetes Mellitusta Mikrovasküler Komplikasyonların Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Uzmanlık Tez, Ankara, 2022 Transplantasyon sayıları artması, değişen tedavi modaliteleri sayesinde transplant hastalarında artan yaşam süresi, ile primer transplantasyon kaynaklı mortalite önemli olmaktan çıkmaya başlayıp, artan sağ kalım ile metabolik komplikasyonların artışı dikkat çekmeye başlamıştır. PTDM de bunlardan biridir. Bu çalışmada renal transplantasyon alıcılarında transplantasyon sonrası gelişen Diabetes Mellitusun mikrovasküler komplikasyonlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde 1985-2017 arasında renal transplant olan 771 böbrek alıcısından oluşan bir kohorttan beş yıldan uzun süredir diyabeti olan 44 hasta PTDM grubu olarak kabul edildi. PTDM tanısı olmayan 50 renal transplant hastası kontrol grubu olarak kabul edildi. Diyabetik retinopati, fundus fotoğrafı ve optik koherans tomografi (OCT) ile değerlendirildi. Diyabetik nefropati taraması için spot idrar albümin/kreatinin (mg/g) ve glomerüler filtrasyon hızı (GFR) hesaplandı. Periferik nöropati değerlendirilmesi için hastalara Michigan Nöropati Tarama Sorgusu (MNSI) yapıldı. Nöropati muayenesinde ayakların görünümüne ve ayak bileği refleksine bakıldı. 10 gr monofilaman test ile ampütasyon riski değerlendirildi. Kantitatif duyusal testler ve vibrasyon CASE-IV cihazı ile uygulandı. Diyabetik nöropatinin erken tanısında kullanılan korneal konfokal mikroskopi uygulandı. Kardiyak otonom nöropati taraması için ELA Medical SpiderView Holter Cihazı 24 saatlik kayıt ile kalp hızı değişkenliği verileri incelendi. Fundus fotoğrafı ve OCT le değerlendirmede %20,5 hastada diyabetik retinopati izlendi. OCT de PTDM ve NPTDM (PTDM tanısı olmayan renal transplant alıcıları) grupta retinal liflerde benzer şekilde incelme izlendi. GFR ve spot idrar albümin/kreatinin ölçümlerinde gruplar arasında fark yoktu. MNSI klinik muayene bulgularında hastaların %20,5'inde diyabetik periferik nöropati mevcuttu. Korneal konfokal mikroskopik (CCM) değerlendirmede korneal sinir lif dansitesi (CNFD) PTDM grupta ve diyabetik nöropatisi olan grupta anlamlı düşüktü. Kardiyak otonom nöropati PTDM grubun yarısından fazlasını, NPTDM grubun yaklaşık beşte birini etkilemişti. PTDM seyrinde gelişen mikrovasküler komplikasyonlar Tip 1 ve Tip 2 diyabet seyrine uymayan benzersiz şekilde seyredebilmektedir. Ortaya çıkan mikrovasküler komplikasyonlar renal transplant hastalarında morbidite ve mortaliteye sebep olabilir. Bunun önlenmesi için PTDM seyrinde görülen mikrovasküler komplikasyonların tarama modaliteleri oluşturulması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Posttransplant Diabetes Mellitus (PTDM), NODAT (New Onset Diabetes After Transplantation), diyabetik retinopati, diyabetik nefropati, diyabetik periferik nöropati, korneal konfokal mikroskopi, kardiyak otonom nöropati
Hacettepe Ünıversitesi Erişkin Hastanesi Romatoloji Polikliniğinde takip edilip biyolojik tedavi alan psöriatik artrit hastalarının komorbid hastalıklarının değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı biyolojik tedavi (bDMARD) alan Psöriatik Artrit (PsA) hastalarında komorbidite sayısı ve sıklığının belirlenmesi, bDMARD tedavisi altında bu hastalıkların seyrinin incelenmesi, kormobidite sayısının ve tipinin hastalık aktivitesi üzerine etkisinin belirlenmesidir. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi İç hastalıkları Ana Bilim Dalı, Romatoloji Bilim Dalında 2005-2021 yılları arasında takip edilmiş, en az bir bDMARD tedavisi almış 520 PsA hastası dahil edildi. Retrospektif olarak ilk biyolojik tedavi tarihinden itibaren tüm hasta kayıtları incelenerek analiz edildi. Buna göre hastaların 159'u (%30,6) erkekti. Ortalama yaş 45,5 (12,5) olarak hesaplandı. 305/310 hasta CASPAR kriterlerini karşılamaktaydı. Ortalama takip süresi 44,8 (40,6) aydı. Charlson komorbidite indeksi 486 hastada hesaplandı, ortalama 1,17 (1,18) ortanca 1(1-7) bulundu. 196/486 (%40,3) hastada en az 1 komorbidite bulunmaktaydı. Hastaların bDMARD başlangıcında hastaların %40,8'i obezdi. Kadınlar erkeklerden daha kiloluydu (29,6 karşı 28,3 p:0,021). Son vizitte de VKİ bilinen 367 hastanın %41,7sinin obez olduğu görüldü. BDMARD başlangıcında diyabet öyküsü bilinen hastaların %9,7'sinde Diyabet tanısı vardı. Takipte 21 hastada diyabet geliştiği gözlemlendi ve Diyabet insidansı 100 hasta yılında 1,33 (%95 GA: 0,75-1,91) hesaplandı. BDMARD başlangıcında hastaların %21,9'unun hipertansiyonu vardı. Lipid değerleri bilinen hastaların %49,1'inde LDL-K, %28,3'ünde TG, %19,9'unda total kolesterol yüksek bulundu. 17 (%6,6) hastada koroner arter hastalığı (KAH) vardı bunlardan 6'sının prematür KAH olduğu görüldü. Takipte 15 hastada KAH gelişmişti. KAH insidansı 100 hasta yılında 0,93 (%95 GA 0,45-1,41) hesaplanırken Prematür KAH insidanası 100 hasta yılında 0,68 (%95 GA 0,21-0,95)hesaplandı. BDMARD başlanmadan önceki dönemde DAS-28 skoru yüksek olanların çoğunlukla kadın olduğu; daha ileri yaşta oldukları, komorbidite sayılarının daha fazla ve VKİ daha yüksek olduğu görüldü. HAQ-DI skoru yüksek olanlar da benzer özellikteydiler. Yapılan çok değişkenli analizde bDMARD başlangıcında obezitenin ve Diyabet varlığının DAS-28 tedavi cevabını olumsuz etkilediği görüldü (sırasıyla OR 1,06 (%95 GA1,02-1,11), OR 3,08 (%95 GA 1,14-8,30)) Sonuç olarak Hastaların klinik tedavi yanıtları açısından komorbiditeler hakkında bilgi sahibi olmanın ve komorbiditleri kontrol altına almanın önemli olduğu görülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Psoriatik artrit, hastalık modifiye edici aniromatizmal ilaçlar (biyolojik), komorbidite, multimorbidite,
Prolaktinoma ve akromegali hastalarının takibinde nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı, sarkopeni ve serum angiopoietin-like protein-8 düzeyinin değerlendirilmesi
Akromegali ve prolaktinoma hastalıkları kas-iskelet sistemi ve metabolizma üzerine de etkileri olan endokrinolojik hastalıklardır. Metabolik sendromun hepatik komponenti olarak kabul edilen nonalkolik yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) etiyolojisinde birçok endokrinolojik hastalık yer almaktadır. NAFLD hastalarında serum angiopoietin-like protein-8 (ANGPTL-8) düzeylerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Bu çalışmada akromegali ve prolaktinoma hastalarında NAFLD, osteosarkopeni ve ANGPTL-8 düzeyinin ilişkisi incelenmiştir. Çalışmaya 32 akromegalik hasta (15 aktif akromegali, 17 kontrollü akromegali), 12 aktif prolaktinomalı hasta ve 18 NAFLD tanılı hasta alınmıştır. Ayrıca, akromegali grubu için 19, prolaktinoma grubu için 12 ve NAFLD grubu için sekiz sağlıklı kontrol birey çalışmaya dahil edilmiştir. NAFLD tanılı hastalar ve sağlıklı kontrol gruplarındaki bireylerle "referans grubu (n:57)" adı verilen yeni bir grup oluşturulmuştur. Prolaktinoma ve akromegali hastaları hem kendi kontrol gruplarıyla hem de referans grubu ile karşılaştırılmıştır. Tüm katılımcılar antropometrik, biyokimyasal ve hormonal ölçümler, abdomen manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve tüm vücut dual enerji X-ray absorbsiyometri (DXA) ile değerlendirilmiştir. Ayrıca tüm katılımcıların serum ANGPTL-8 düzeyi ve kas gücü ölçümleri yapılmıştır. Akromegali grubunda HbA1c, spot idrar albümin/kreatinin oranı ve trigliserid düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek (sırasıyla p=0.001, p=0.041 ve p=0.017) ve HOMA-IR değeri daha yüksek olma eğiliminde bulunurken (p<0.1), karaciğer yağ oranı ve NAFLD prevalansı gruplar arasında benzer bulunmuştur. Alt grup analizinde aktif akromegali hastalarında karaciğer yağ oranının ve NAFLD prevalansının kontrollü akromegali grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük (sırasıyla p<0.026 ve p<0.001), kontrol grubuna göre ise daha düşük olma eğiliminde olduğu görülmüştür (p<0.1). Prolaktinoma hastaları ve kontrol grubu arasında karaciğer yağ oranı ve NAFLD prevalansı benzer bulunmuştur. Akromegali, prolaktinoma ve referans grubunun her üçünde de NAFLD tanısı alan bireylerde büyüme hormonu düzeyleri, NAFLD tanısı almayanlara göre anlamlı düzeyde daha düşük saptanmıştır (sırasıyla p=0.025, p=0.047 ve p=0.015). Prolaktinoma ve referans grubunda NAFLD tanısı alan ve almayan bireylerin serum ANGPTL-8 düzeyleri arasında fark gözlenmemiştir. Akromegali grubunda NAFLD tanısı alan hastalarda serum ANGPTL-8 düzeyi, NAFLD tanısı almayan bireylere göre daha düşük bulunmuştur (p=0.036). Akromegali grubunda vertebral yağ oranı referans ve kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (sırasıyla p<0.001 ve p=0.09). Alt grup analizinde vertebral yağ oranının kontrollü akromegali hastalarında, aktif akromegali hastalarına ve kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (sırasıyla p=0.04 ve p=0.001). Prolaktinoma grubunda vertebral yağ oranının kontrol grubuna göre daha yüksek olma eğiliminde olduğu görülmüştür (p<0.1). Akromegali ve prolaktinoma hastaları kendi kontrol gruplarıyla karşılaştırıldıklarında el kavrama gücü ile DXA ve MRG ile ölçülen kas kütleleri birbirine benzer bulunmuştur. Kas kalitesinin bir ölçütü olarak kullanılan el kavrama gücü/apendiküler iskelet kası (EKK/ASM) oranı akromegali grubunda kontrol grubuna göre daha düşükken (p=0.017), EKK/ASM oranına göre kas kalitesi düşük/zayıf birey sayısının daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0.006). Prolaktinoma hastalarında EKK/ASM oranı kontrol gruba göre daha yüksek olma eğiliminde bulunmuştur (p<0.1). Bu çalışmada yüksek büyüme hormonu düzeylerinin aktif akromegali hastalarında NAFLD riskine karşı koruyucu olabileceği ve yağlı karaciğeri olan akromegali hastalarında ANGPTL-8 düzeyinin daha düşük olduğu görülmüştür. Akromegali hastalarında kas kalitesinde azalma olurken, prolaktinoma hastalarında ise kas kalitesinde artış eğilimi olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Kanser hastalarında immünoterapi etkinliğinin sarkopeni ve sistemik inflamatuvar belirteçler ile olan ilişkisinin incelenmesi
İmmünoterapi yanıtını tahmin etmek için yapılan çalışmalar devam etmektedir. Son dönemde immünoterapi yanıtını tahmin etmek için yeni belirteçler bulunmuş olsa bile bu alandaki ihtiyaç hala devam etmektedir. Çalışmamızın amacı sarkopeni ve sistemik inflamatuvar belirteçlerin immünoterapi yanıtı üzerine olan etkisini göstermektir. Çalışmaya 2015-2021 yılları arasında immünoterapi tedavisi alan ve tedavi öncesi abdomen BT'si olan 100 hasta dahil edildi. Sarkopeni tanısı için daha önceki çalışmalarda belirtilen cinsiyete özgü eşik değerler kullanıldı. Sistemik inflamasyonu gösteren belirteçler olarak C-reaktif protein (CRP), sedimentasyon, Nötrofil Lenfosit Oranı (NLO), Platelet Lenfosit Oranı (PLO), albümin ve Laktat dehidrogenaz (LDH) kullanıldı. Bu belirteçler tek değişkenli ve çok değişkenli Cox regresyon analizinde sağkalımı öngörme açısından değerlendirildi. Sarkopeni progresyonsuz sağkalımı (PFS) öngörmede bağımsız ve anlamlı faktör olarak saptandı. Sarkopenik hastalar sarkopenik olmayan hastalara göre daha kötü genel sağkalıma (OS) sahip olmasına rağmen (6,3-12,1 ay) çok değişkenli analizde bağımsız anlamlı faktör olarak saptanmadı (HR 1,24; 95% CI, 0,71-2,16; p=0,432). NLO ve PLO anlamlı değişken olarak saptanmadı. Hipoalbüminemi genel sağkalımı öngörmede bağımsız ve anlamlı faktör olarak saptandı (HR, 2,10; 95% CI, 1,21-3,66; p=0,008). ECOG PS ve sarkopeniyi içeren birleşik modelde ECOG PS'nin artması ve sarkopeninin eşlik etmesi daha kötü progresyonsuz sağkalım ile ilişkili olarak saptandı (HR, 7,8; 95% (CI), 4,12-14,84; p<0,001). Bu çalışma sarkopeni ve sistemik inflamatuvar belirteçleri birlikte içeren literatürdeki en kapsamlı çalışmalardan birisidir. Sarkopeninin yakın takip edilmesi ve önlenmesi sağkalım sonuçlarının iyileştirmeye yardımcı olabilir. Oluşturduğumuz model ise onkologlara immünoterapi yanıtını tahmin etmede yardımcı olabilir.
Kemik metastazı olan metastatik meme kanseri hastalarında intravenöz zolendronik asit kullanımının meme dokusunda mikrokalsifikasyon oluşumu üzerine etkisi
Meme kanseri dünyada kadınlarda en sık tanı konulan kanser türüdür ve kansere bağlı ölümlerde ikinci sıradadır. Hastaların yaklaşık %20'sinde uzak metastaz saptanmakta ve uzak metastatik hastaların yaklaşık %80'inde kemik metastazı tespit edilmektedir. Kemik metastatik hastalıkta bifosfonat kullanımının hastalıksız sağ kalıma olumlu etkilerinin gösterildiği çalışmalar sonrasında bu hastalarda bifosfonat kullanımı yaygınlaşmıştır. Fakat uzun süreli bisfosfonat kullanımının vücutta kalsiyum metabolizmasına olan etkileri ve patolojik kalsiyum depozitlerine neden olabildiği gösterilmiştir. Literatürde uzun süreli bifosfonat kullanımından kaynaklandığı düşünülen distrofik kalsifikasyon vakaları mevcuttur. Ayrıca yapılan çalışmalarda meme dokusunda mikrokalsifikasyonların varlığının artmış meme kanseri riski ile ilişkili olduğunu bildirilmiştir. Biz de bu çalışmamızda bifosfonatların dokuda kalsiyum birikimi üzerine etkileri ve mikrokalsifikasyonların artmış malignite ile ilişkisinden yola çıkarak kemik metastatik meme kanseri hastalarında zolendronik asit kullanımının meme dokusundaki kalsifikasyonlar üzerine etkisini inceledik. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Hastanesi Medikal Onkoloji bölümünde 2016-2021 yılları arasında meme kanseri tanısı ile başvurmuş, kemik metastazı olan ve zolendronik asit tedavisi almış 568 hasta incelenmiş, düzenli takiplerine ulaşılabilen 219 hastanın zolendronik asit tedavisi öncesi ve sonrasındaki mamografi görüntüleri karşılaştırılmıştır. Çalışmada değerlendirilen hastaların aralıklı olarak ortalama 3.6 yıl, 22.8 doz zolendronat aldığı saptanmıştır. Toplamda 72 hastada takipleri süresince kalsifikasyon izlenmiş, bunların 55'inin zolendronik asit tedavisi öncesinde de var olduğu, 17'sinde ise kalsifikasyonların zolendronik asit tedavisi başlandıktan sonra oluştuğu tespit edilmiştir. Zolendronat tedavisi başlandıktan sonra kalsifikasyon gelişen 17 hastanın hiç birisinde malignite ile uyumlu olabilecek şüpheli morfolojide kalsifikasyon görülmemiştir. Bu hastalarda zolendronat tedavisi başlandıktan sonra kalsifikasyon gelişene kadar ortalama 2,7 yıl geçtiği, hastaların kalsifikasyon gelişene kadar aralıklarla ortalama 19,9 doz zolendronat aldıkları saptanmıştır. Zolendronat tedavisi başlandıktan üç yıl sonra hastaların dörtte üçünde kalsifikasyon geliştiği görülmüştür. Elde edilen bulgularla meme dokusunda malign kalsifikasyon oluşumunun zolendronik asit kullanımı ile direk etkisi gösterilememiştir. Kemik metastatik meme kanseri hastalarında zolendronik asit tedavisinin yoğun uygulandığı ilk yıllarda meme dokusunda kalsifikasyon gelişiminin daha hızlı olabileceği düşünülmüştür. Fakat kalsifikasyon sürecine etki edebilecek başka etkenlerin de olduğu göz önüne alındığında zolendronat kullanımı ile kalsifikasyon oluşumu arasında kesin ilişki kurulamamıştır.
Böbrek nakli hastalarında tüberküloz, sitomegalovirus ve pnömosistis jirovecii profilaksi etkinliğinin değerlendirilmesi
Böbrek nakli hastalarında enfeksiyonlar önemli morbidite nedenleri olup enfeksiyonlarla savaşma stratejisinde profilaktik tedaviler ve aşılamalar önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada 01.10.2001- 01.02.2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi'nde yapılan ve Erişkin Nefroloji Bölümünce takip edilen 630 hasta, aldıkları tüberküloz (TB), sitomegalovirus (CMV) ve Pneumocystis Jirovecii pnömonisi (PJP) profilaksileri açısından değerlendirilmiştir. Çalışmanın amacı CMV ve PJP profilaksilerinin etkinliğini araştırmak ve literatürde önerilmesine karşın yan etki profili, direnç riski nedeniyle TB profilaksisi uygulanmayan hastanemizde hastaların TB enfeksiyonu sıklığını, morbidite ve mortalitesini araştırmaktır. Rutin TB profilaksisi kullanılmamasına rağmen 630 hastanın sadece 2'si TB enfeksiyonu geçirmiş olup bu iki hasta takiplerinde başarılı bir şekilde tedavi edilmiştir ve graft kaybı veya mortalite olmamıştır. 3 hasta profilaktik izoniazid (INH) tedavisi almışken bu hastalarda karaciğer fonksiyon testlerinde ılımlı bir bozulma olmuş, ciddi komplikasyon olmamıştır. Hastların %59.1'i CMV profilaksisi almış, bu gruptan %80.1'i profilaktik tedaviyi tamamlayabilmiş, kalan grupta başta sitopeni ve kreatinin artışı nedeniyle valgansiklovir profilaksisi kesilmiştir. Profilaksi alan hasta grubunda almayana göre CMV viremisi (p=0.003), rejeksiyon (p=0.07) ve ölüm (p<0.001) anlamlı derecede az görülmüştür. CMV profilaksisinin 3 aya tamamlanmasının ise mortaliteye bir etkisi yokken, viremi riskini azalttığı görülmüştür. (p=0.030). Hastaların %54,1'1 PJP için profilaktik trimetoprim-sulfametaksazol (TMP-SMX) profilaksisi almış, bunların %66'sı profilaksi tamamlayabilmiş, kalan grupta başta kreatinin artışı ve sitopeni nedeniyle TMP-SMX profilaksisi kesilmiştir. PJP profilaksisi alan hasta grubunda almayana göre PJP enfeksiyonu (p=0.008), rejeksiyon (p= 0.025) ve ölüm (p<0.001) anlamlı derecede az görülmüştür. 3 ay ve 6 ay profilaksi alan hastalar arasında mortalite açısından anlamlı fark saptanmamıştır(p=0.328). Hastalarda CMV ve PJP profilaksisi birlikteliği anlamlı derecede yüksek görülmüştür (p<0.001). Sonuç olarak CMV profilaksisi ve PJP profilaksisinin morbidite, mortaliteye etkisi çalışmamızca desteklenmiştir. PJP profilaksisi 3 ve 6 ay uygulanmış hastalarda mortalite ve rejeksiyon açısından fark görülmemiştir. Kliniğimizde TB profilaksisi uygulanmamasına rağmen sadece 2 hastanın TB bulguları göstermesi TB profilaksisinin sorgulanması gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Hacettepe Üniversitesi iç hastalıkları servis ve yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalarda oksijen uygulama durumunun incelenmesi
Amaç: Oksijen, hipoksinin önlenmesi ve tedavisi amacıyla sıkça kullanılmaktadır. Bu çalışmada birincil amaç İç Hastalıkları servisleri ve Yoğun Bakım Ünitelerinde (YBÜ) yatan hastalarda oksijen kullanım sıklığının belirlenmesidir. İkincil amaçlar ise oksijen destek yöntemlerinin belirlenmesi, oksijenin uygunsuz kullanımının araştırılması, hastaların SpO2 değerleri <%94, %94-%98, >%98 olarak gruplanması ve SpO2/FiO2-PaO2/FiO2 korelasyonunun incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Araştırma prospektif, gözlemsel bir çalışmadır. 1-31 Mart 2022 arasında yatan ve oksijen kullanan 143 hasta dahil edildi. Yatış verileri, modifiye erken uyarı skoru (MEUS) kaydedildi. Oksijen desteği ile ilgili, hastaların çalışmaya dahil edildiği ilk 24 saatteki veriler toplandı ve 6 saatlik dilimler halinde kayıt alındı. Her çeyrekte oksijen destek yöntemi not alınarak oksijenasyon parametrelerinin ortalaması kaydedildi. Oksijenasyon parametrelerinin 24 saatlik ortalaması hesaplandı. Nazal oksijende 6 L/dk'dan yüksek ve basit yüz maskesinde 5-10 L/dk'dan farklı akım hızları ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) alevlenmede basit yüz maskesi kullanımı uygunsuz kullanım olarak kaydedildi. YBÜ hastalarında SpO2/FiO2 ve PaO2/FiO2 ilişkisi incelendi. Bulgular: Servislerde yatan 397 hastanın %20'si ve YBÜ'de yatan 124 hastanın %50'si oksijen almıştır (ortalama yaş 65; %55'i erkek). Oksijen ihtiyacının nedeni 98 (%69) hastada solunum yetmezliği, 22'sinde (%15) hipervolemi, 18'inde (%13) sepsis/septik şoktur. Oksijen desteği %51 nazal, %21 basit yüz maskesi, %4 yüksek akımlı nazal oksijen (HFNO) ile verilmiştir; hastaların %18'ine invaziv mekanik ventilasyon (İMV) ve %6'sına non-invaziv mekanik ventilasyon (NİMV) ile solunum desteği uygulanmıştır. Nazal oksijen, 6 L/dk'dan yüksek akım hızında uygulanmamıştı. Basit yüz maskesi uygulamalarının %46'sı <5 L/dk ve %5'i >10 L/dk akım hızındaydı. KOAH alevlenme hastalarında basit yüz maskesi kullanım sıklığı %15'tir. SpO2 değeri, hastaların %46'sında %94'ün altında, %49'unda %94-%98 aralığında ve %5'inde %98 üzerindedir. KOAH alevlenme hastalarının %62'sinde SpO2 değeri %92'nin üzerindedir. SpO2 <%94 olan grupta MEUS skoru yüksekti. YBÜ hastalarında SpO2/FiO2-PaO2/FiO2 arasında kuvvetli ilişki (r=0,87 p<0,001) bulundu. Sonuç: İç Hastalıkları servislerinde oksijen kullanım sıklığı %20, yoğun bakım ünitelerinde %50'dir. Basit yüz maskesi uygulamalarının yarısından fazlası uygunsuz kullanımdır. SpO2 değeri, oksijen kullanan hastaların yarısından fazlasında %94'ün üzerindedir. KOAH alevlenme hastalarının yarısından fazlasında SpO2 değeri %92'nin üzerindedir. SpO2/FiO2 ve PaO2/FiO2 oranları arasındaki güçlü korelasyon, SpO2/FiO2 oranının PaO2/FiO2 oranı yerine kullanılabilecek non-invaziv bir yöntem olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: oksijen saturasyonu, oksijen tedavisi, oksijen uygulaması & dozajı
Yoğun bakımda yatan hastalarda malnütrisyon taraması için kullanılan NRS-2002, M-NUTRIC skorları ve GLIM kriterleri ile mortalite arasında ilişkinin belirlenmesi
Yoğun bakım hastalarında halen ideal bir malnütrisyon risk tarama aracı bulunmamaktadır. Bu çalışmada kritik hastalarda NRS-2002, m-NUTRİC skorları ve GLİM kriterleri ile malnütrisyonun taranması ve yüksek riskli hastalarda malnütrisyon ile mortalite arasında ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 15.05.2022-31.08.2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi, İç Hastalıkları YBÜ'ye yatan 106 hasta dahil edilmiştir. Çalışma popülasyonunun %59,4'ü erkek olup ve medyan yaşı 64 idi. NRS-2002 skoruna göre 71 (%67), m-NUTRIC skoruna göre 54 (%50,9) hasta malnütrisyon açısından yüksek riskli bulunmuştur. GLIM kriterlerine göre ise 72 (%67,9) hastada malnütrisyon saptanmıştır. Üç tarama skoruna göre malnütre olan ve olmayan hastalarda yoğun bakım mortalitesi, hastane mortalitesi, 28 günlük mortalite ve 90 günlük mortalite değerlendirilmiştir. Kaplan-Meier sağkalım analizlerinde her üç tarama skoruna göre malnütre olan hastalarda 28 günlük mortalite ve 90 günlük mortalite anlamlı bulunmuştur. Yoğun bakım mortalitesini öngörmek için yapılan ROC analizlerinde NRS-2002 ve m-NUTRIC anlamlı saptanmıştır (p=0,002 ve <0,001). Hastane mortalitesini, 28 günlük mortaliteyi ve 90 günlük mortaliteyi tahmin etmek için ROC eğrisinde ise her üç skor anlamlı bulunmuştur. m-NUTRIC skorunun bizim popülasyonumuzda <5 puan kesme değerinde en iyi sensitivite ve spesifite ile yoğun bakım, hastane, 28 günlük ve 90 günlük mortaliteyi ön gördüğü belirlenmiştir. Aynı zamanda her üç skora göre malnütre olan hastalarda hedef kaloriye ulaşma ile birlikte 28 günlük mortalite riskinin azaldığı gösterilmiştir. Kritik hastalarda malnütrisyon taraması için NRS-2002 ve m-NUTRİC skorlarının kullanımı uygundur. Bizim çalışmamızda GLIM kriterleri de mortaliteni öngörmek için anlamlı bulunmakla birlikte kullanımını önerebilmek için yoğun bakım hastalarında daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Sistemik lupus eritematosus tanısı ile takipli hastalarda otoimmünitenin araştırılması
Çalışmamızda Hacettepe Hastanesi Romatoloji bölümünde takipli SLE tanılı hastaların poliotoimmünite sıklığının, bu hastalarda klinik bulguları ve komorbiditelerinin, laboratuvar değerlerinin ve otoantikor profilinin, poliotoimmünitenin prognoza olan etkisinin, risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Aralık 2021 – Ağustos 2022 arasında polikliniğimize başvuran 310 (%88,1 kadın) hasta çalışmaya dahil edildi. Bunlardan 152'de (%49,0) poliotoimmünite mecvuttu. Hastaların ortalama yaşları 42,98 (14,3) yıldı. Ortalama SLE tanı yaşları 31,08 (14,0), ortalama hastalık süresi 148,4 (97,3) aydı. Poliotoimmünitesi olan hastalar olmayan kontrol grup hastalara göre daha ileri yaşta olduğu (45,21)±14,21) ve 40,84 (±14,26), p=0,007) ve daha ileri yaşta SLE tanısını aldığı (33,26 (±13,89) ve 28,98 (13,92), p=0,007) görüldü. En sık saptanan otoimmün hastalıklar ise sırasıyla AFAS 55 (%17,7), OİTH 36 (%17,7), SS 36 (%11,6) ve RA 15 (%4,8) idi. Kırk iki (%13,5) hastada 2 ve daha fazla ek otoimmün hastalık vardı. Overlap sendromu ise 56 (%18,1) hastada saptandı. Poliotoimmünite grubunda kontrol grubuna göre apL antikorlarının (71 (%46,7) ve 36 (%22,8), p=0,000), anti-Ro/SsA (50 (%33,1) ve 28 (%17,7), p=0,001), anti-La/SsB (16 (%10,5) ve 9 (%5,7), p=0,042) daha fazla, Anti-RNP antikorları (15 (%9,9) ve 27 (%17,1), p=0,011) ve kompleman düşüklüğü (95 (%62,5) ve 124 (%78,5), p=0,001) ise daha az görülmekteydi. Poliotoimmün grup hastalarda SLEDAİ-2K hastalık aktivitesi daha yüksek saptanmıştır. Çoklu değişkenli analize göre aile öyküsü olması poliotoimmünite riskini 2.5 kat arttırmaktadır (OR: 2.5 CI: 1,4-4,5, p=0,002). apL pozitifliği (OR: 3,8 CI: 2,0- 7,3, p=0,000) ve HT (OR: 2,0, CI: 1,0-3,9, p=0,049) da önemli risk faktörü olduğu görüldü. Hipokomplementemi olan hastalarda ise poliotoimmünitenin %50 daha az olduğu, renal tutulumu olan hastalarda poliotoimmünitenin %30 daha az olduğu görülmüştür.
İleri evre pankreas adenokanserli hastalarda tubulin beta III ve HENT1 ekspresyonunun prognostik ve prediktif rolünün araştırılması
Bu çalışmanın amacı ileri evre pankreas kanseri olan hastalarda sınıf III β-tubulin (TUBB3) ve human equilibrative nucleoside transporter 1 (hENT1) ekspresyonunun prognostik ve prediktif etkisini araştırmak ve bu iki belirteci birlikte kullanarak prognoza ve kemoterapi yanıtları üzerine olan etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya, Ocak 2013 ile Mart 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Medikal Onkoloji Bölümü'ne başvuran, histolojik olarak ileri evre pankreas kanseri tanısı mevcut, patoloji preparatları Hacettepe Üniversitesi Tıbbi Patoloji arşivinde olup yeterli tümör dokusu bulunan 106 erişkin hasta dahil edildi. Hastalara ait demografik ve klinik veriler, hastaların birinci ve ikinci basamakta aldıkları kemoterapi rejimleri, tedavi yanıtları, progresyon tarihleri ve sağkalım süreleri değerlendirildi. Tümör dokularında TUBB3 ve hENT1 ekspresyonu H-skoru ortanca değerine göre düşük veya yüksek olarak ikiye ayrıldı. TUBB3 ve hENT1 beraber kullanılarak oluşturan kombine biyomarker skoruna göre TUBB3düşük ve hENT1yüksek olan grup "yüksek", TUBB3düşük ve hENT1düşük veya TUBB3yüksek ve hENT1yüksek olan grup "orta" ve TUBB3yüksek ve hENT1düşük olan grup "düşük" skor olarak tanımlandı. Birinci basamak tedavi rejimi olarak FOLFİRİNOX alan hastalarda ve tüm hasta grubunda TUBB3 ve hENT1 ekspresyonu progresyonsuz sağkalım (PFS), genel sağkalım (OS) ve hastalık kontrol oranı (DCR) ile ilişkili bulunmadı. Birinci basamak tedavi olarak gemsitabin/nab-paklitaksel alan hastalarda düşük TUBB3 ve yüksek hENT1 ekspresyonu ile PFS ve OFS arasında ilişki olduğu yönünde bir eğilim olsa da bu ilişki istatistiksel anlamlı düzeye ulaşmadı. Ancak düşük TUBB3 ve yüksek hENT1 ekspresyonunun anlamlı derecede yüksek hastalık kontrol oranı ile ilişkili olduğu görüldü. Herhangi bir basamakta gemsitabin/nab-paklitaksel rejimi alan hastalarda kombine biyomarker skorunun yüksek olması daha uzun PFS ve daha yüksek DCR ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analizde; "yüksek" kombine biyomarker skoru daha uzun PFS (HR:0,33, %95 CI 0,18-0,60, p<0,001) ve daha uzun OS süresi (HR:0,46 %95CI 0,24-0,88, p=0,020) ile ilişkili bulundu. Sonuç olarak, TUBB3 ve hENT1 ekspresyonunun birlikte değerlendirilmesi, ileri evre pankreas kanseri olan hastalarda prognostik ve kemoterapi yanıtını ön gören yeni bir belirteç olarak kullanılabilir ve birinci basamak kemoterapi rejiminin seçimine ve kişiselleştirilmiş kemoterapi tedavisine katkıda bulunabilir.
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi hastaneleri iç hastalıkları servislerinde yatan hastaların başvuru sonrasında uzamış COVİD sendromu belirtileri açısından anket yöntemi ile araştırılması
İlk olarak 2019 yılında tanımlanan, Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu Koronavirüsü-2 (SARS-CoV-2) isimli virüsün yol açtığı yeni koronavirus hastalığı (COVID-19) pandemisi, insan topluluklarını ve ülkeleri pek çok olumsuz yönde etkilemiştir ve hala devam etmektedir. SARS-CoV-2 ile enfekte olmuş hastalarda aktif hastalık iyileştikten sonra bazı belirti ve bulguların devam ettiği izlenmiştir ve bu tablo 'uzamış COVID' olarak tanımlanmıştır. Uzamış COVID tablosu hastalarda kardiyovasküler, pulmoner, nörobilişsel, psikiyatrik ve başka gruplarda 200'den fazla semptomla ortaya çıkabilen, her hastada farklı fenotip ile seyredebilen bir semptom kümesi olmuştur. Tedavi bulma amacı ile yapılan patogenez araştırmalarında, birbirinden farklı patogenetik yolakların etkili olduğu gösterilmiştir. Tanısı da diğer hastalıklarla sık karışabildiğinden dışlamaya dayalı olmaktadır. Çalışmamızın amacı, COVID-19 nedeniyle hastanede yatarak izlenen hastalarda uzamış COVID semptomları açısından risk faktörlerini incelemek ve tanı anında uzamış COVID açısından yüksek riskli olan hasta grubunu öngörmeye yardımcı olabilecek bir yöntem tanımlamaktır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri İç Hastalıkları Anabilim Dalı servislerinde COVID-19 tanısı ile yatan, taburculuk sonrasında Genel Dahiliye Bilim Dalı COVID-19 izlem polikliniğine başvuran ve prospektif bir çalışma dahilinde bilgileri toplanmış olan hastalar ile telefonda görüşülerek tanımlayıcı bir anket çalışması ile hastaların uzamış COVID semptomları değerlendirildi. Çalışmaya toplam 479 hasta dahil edildi. Kohortun COVID-19'a karşı aşılanma oranı %91.9 olarak izlendi. Hastane yatışından itibaren ortanca izlem süresi 21.7 ay idi. Hastaların %48.8'inde (n=234) en az bir tane uzamış COVID semptomu saptandı. Sıklık sırası ile halsizlik (%28.8), öksürük (%12.7), nefes darlığı (%11.7), efor dispnesi (%11.3), sersemlik/beyin sisi (%11.1) semptomları izlendi. COVID-19 ile yatış sonrasında hastaların %9.6'sına diyabet, %9.4'sına hipertansiyon, %5.4'sına kronik böbrek hastalığı, %4.6'sına koroner arter hastalığı, %3.3'üne ise kalp yetmezliği tanısı konulduğu öğrenildi. Uzamış COVID sendromu olan hastaların yaş ortalaması, olmayanlara göre anlamlı olarak yüksek izlendi (p<0.001), ayrıca bu hastalarda ilk başvuruda nefes darlığı şikayetinin daha sık olduğu görüldü (p=0.01). Yaş, başlangıç semptom sayısı, yatış esnasındaki serum C-reaktif protein (CRP) seviyesi ve hastane yatışında çekilen toraks bilgisayarlı tomografi (BT)'sinde lober konsolidasyon olma durumu uzamış COVID risk faktörleri olarak izlenirken; ileri yaş, kadın cinsiyet, serum CRP seviyesi, yatış süresi, yatışında çekilen toraks BT'de lober konsolidasyon izlenmesi ve toraks BT'de COVID-19 için atipik ya da tipik bulgular saptanması, şiddetli uzamış COVID sendromu için risk faktörleri olarak izlendi. Sonuç olarak belirlenmiş bazı risk faktörlerine sahip COVID-19 hastalarında, uzamış COVID olasılığı belirli bir oranda öngörülebilir ve kişiselleştirilmiş bir yaklaşım ile hastaların erken dönemde tedavi, terapi ve rehabilitasyon ihtiyacı karşılanabilir.
Hospitalize hastaların disfaji, malnütrisyon & sarkopeni tarama testleri ile değerlendirilmesi
Disfaji, sarkopeni, malnütrisyon ve kırılganlık yaşlılık döneminin önde gelen sorunlarından olmakla birlikte hastaneye yatan hastalarda sık görülmekte ve sonlanım üzerine olumsuz etkiler oluşturmaktadır. Hastaların büyük kısmının öncelikli belirttiği şikayeti bulunmadıkça bu tablolar ikinci plana bırakılmaktadır. Bu çalışmanın amacı hastaneye yatan hastaların belirtilen sendromlara yönelik prevalanslarını ortaya koymak ve ilişkili faktörleri tanımlamaktır. Çalışmaya HÜTF Hastaneleri İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı (ABD) ve Genel Cerrahi ABD yataklarına kabul edilmiş olan 414 hasta dahil edildi. Hastalar başlangıçta belirtilmiş sendromlar açısından Türkçe validasyonları yapılmış tarama testleri ile değerlendirildi. Test sonuçlarına göre ve kabul edildikleri servislere göre kategorize edilen hastalar ilişkilendirilerek prevalans ve lojistik regresyon analizleri yapıldı. Değerlendirilen 414 hastada ortalama ±SD yaşının 55.14 (±17,07) olduğu ve disfaji prevalansının %43,5, malnütrisyon riskinin %54,8, olası sarkopeni prevalansının %69,5 ve kırılganlık prevalansının %38,4 olduğu görüldü. Regresyon analizinde disfaji riskinin erkek cinsiyet, kırılganlık ve malnütrisyon riski ile ilişkili olduğu görüldü. Malnütrisyon riski için geriatrik yaş, multimorbidite varlığı, disfaji varlığı, olası sarkopeni ve kırılganlık durumlarının bağımsız ilişkili faktörler olduğu gösterilen çalışmada olası sarkopeni için cerrahi dışı servis yatışı, erkek cinsiyet, nütrisyonel risk varlığı ve kırılganlık durumları bağımsız ilişkili faktörler olarak tanımlandı. Kırılganlık için ise geriatrik yaş, cerrahi dışı servis yatışı, hipertansiyon, malignite varlığı, disfaji, nütrisyonel risk varlığı ve olası sarkopeni bağımsız ilişkili faktörler olarak tanımlandı. Yüksek prevalans ile görülen bu sendromların hastaneye yatan her hastanın yatışında değerlendirilmesi ve riskli görülen hastalara erken nütrisyonel ve fiziksel desteğin sağlanmasının olası komplikasyonları önleyebileceği düşünüldü. Olası sarkopeni prevalansının literatür verilerinin üstünde olması nedeniyle ileri çalışmalarla desteklenmesinin uygun olacağı düşünüldü.
COVID-19 salgını sırasında yaşlılarda sosyal destek ve sosyal kırılganlığın ruh sağlığı ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Sosyal kırılganlık; sosyal ağlara yetersiz katılım, destek eksikliği algısı veya sosyal ihtiyaçların karşılanması için önemli olan kaynakları kaybetme veya kaybetme riski altında olmak olarak tanımlanır. Sosyal kırılganlık hastayı destekleyen sistemin bozulabileceği yeni bir tanı veya akut hastane yatışları gibi klinik stresörlerle kendini gösterir. Özellikle, COVID-19 pandemisi sırasında sosyal izolasyonun da etkisiyle, yaşlı erişkinlerde sosyal kırılganlık prevalansı artabilir. Pandemilerin bireyler üzerinde olumsuz psikolojik etkileri vardır. Çalışmamızın amacı COVID-19 pandemisi nedeniyle özellikle sosyal açıdan daha kırılgan hale geldiğini düşündüğümüz, izolasyon nedeniyle sosyal desteği sınırlanan geriatrik popülasyonda anksiyete, depresyon, yalnızlık, ölüm kaygısı ve yaşam kalitesini değerlendirmek ve bunların sosyal kırılganlık ve sosyal destek ile olan ilişkisini araştırmaktır. Araştırmaya Aralık 2020 ile Aralık 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Geriatri Bilim Dalına başvurmuş 65 yaş üstü toplam 136 hasta dahil edildi. Hastalara kapsamlı geriatrik değerlendirme testleri, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MSPSS), Yaşlıda Toplu Hastalık Yükü Derecelendirme Ölçeği (CIRS-G), Templer Ölüm Kaygısı Ölçeği (T-DAS), Yaşlılar İçin Yalnızlık Ölçeği (LSE), Yaşlılarda Yaşam Kalitesi Ölçeği (CASP-19), Yaygın Anksiyete Bozukluğu-7 Testi (GAD-7) uygulanmıştır. Hastaların kırılganlık değerlendirilmesi Tilburg Kırılganlık Ölçeği (TFI), FRAIL Ölçeği ve Klinik Kırılganlık Skalası (CFS) ile yapılmıştır. Sosyal kırılganlık hakkında veri toplamak için TFI kullanıldı. Sosyal kırılganlık prevalansı %28,6 bulundu. Sosyal kırılganlıkla yaşayan grupta anlamlı olarak daha yüksek depresyon, yalnızlık, anksiyete, ölüm kaygısı ve kronik hastalık yükü saptanmıştır. Yaşam kalitesi ve algılanan sosyal destek düzeyi sosyal kırılganlıkla yaşayan grupta anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Öte yandan algılanan sosyal destek düzeyi arttıkça yalnızlık, anksiyete, depresyon, kırılganlık ve kronik hastalık yükü azalmıştır. Algılanan sosyal destek ile yaşam kalitesi arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Sosyal Kırılganlık, sosyal destek, yaşam kalitesi, COVID-19
Medüller tiroid karsinomonun doku invazyonu ve tümör anjiojenezinde PEDF, VEGF, NF-KB'nın rolü
Çalışmada PEDF, VEGF, NF-Kb, Ki-67 proliferasyon indeksi faktörlerinin MTK doku progresyonunda rolü ve tümör anjiojenezi ile olan ilişkisi incelenmiştir. Hacettepe Üniversitesi Patoloji anabilim dalı'nda 01.01.2000 tarihi ile 31.12.2015 tarihleri arasında arşivlenmiş, hastalardan total veya subtotal tiroidektomi sonrası patolojiye gönderilen/çıkarılan 37 doku örneğini retrospektif olarak inceledik. Hastaların klinikopatolojik özellikleriyle ilgili bilgiler hastanenin otomasyon sisteminden temin edildi. Hastaların klinikopatolojik özellikleri olarak sporadik veya kalıtsal, TNM evrelendirme, tek veya multifokal odak, rekürens veya bölgesel veya uzak metastaz, progresyonsuz sağkalım süresi (PFS) ile ilgili verileri değerlendirildi ve uygun patoloji doku örneklerinin Pigment epithelium-derived factor (PEDF), Vascular endothelial growth factor (VEGF), Nuclear factor kappa B (NF-kB), Ki-67 boyamaları sonucu elde edilen ekspresyon seviyeleriyle olan ilişkisi karşılaştırıldı. Bu karşılaştırma sonucunda VEGF ekspresyon seviyeleri ile PFS arasında istatiksel açıdan negatif yönde orta düzeyde bir ilişki bulundu (rho = - 0,407, p = 0,019) ve Ki 67 proliferasyon indeksi ekspresyon seviyeleri ile tek veya multifokal odak özellikleri arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptandı (p = 0,070). Çalışmada PEDF, VEGF, NF-Kb, Ki-67 proliferasyon indeksi faktörlerinin tümör anjiojeneziyle olan ilişkisini, bu bağlamda Microvessel density (MVD) arasında olan korelasyonunu değerlendirmek için hastaların uygun patoloji doku örneklerinin PEDF, VEGF, NF-Kb, Ki-67 boyamaları sonucunda elde edilen ekspresyon seviyeleri ile uygun patoloji doku örneklerinin CD 31 ile boyamasından elde edilen sonuçlarıyla karşılaştırdık. Bu karşılaştırma sonucunda ise istatiksel açıdan herhangi bir anlamlı ilişki bulunamadı. Sonuç olarak MTK tümör dokusunda PEDF ekspresyon seviyeleri ile tümör anjiojenezi ve doku progresyonu arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Çalışmamız PEDF'ün MTK doku progresyonundaki rolünün ve tümör anjiojeneziyle olan ilişkisinin değerlendirilmesi üzere literatürde ilk kez yapılan bir araştırmadır ve iii MTK tümör dokusunda PEDF ekspresyon seviyeleriyle tümör doku progresyonu ve tümör anjiojenezi arasındaki korelasyonun daha iyi anlaşılabilmesi için daha ileri araştırmaların yapılmasına gerek duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Medüller tiroid karsinom (MTK), Pigment epithelium derived factor (PEDF), Vascular endothelial growth factor (VEGF), Nuclear factor kappa B (NF-kB), Ki-67 proliferation index, MVD (Microvessel density), anjiogenezis, invazyon
Paterji pozitif ve negatif saptanan Behçet hastalarında cilt florasının incelenmesi
Amaç: Behçet Sendromu (BS) etyopatogenezinde virüslerin ve bakterilerin rolü üzerine araştırmalar uzun süredir mevcuttur. Oral mikrobiyomda ve bağırsak mikrobiyomunda azalmış bakteriyel çeşitlilik daha önce BS'da, inflamatuar bağırsak hastalığında gösterilmiştir. BS hastalarında cilt florasını inceleyen bir çalışma daha önce bulunmamaktaydı. Bu çalışma ile paterji pozitif ve negatif saptanan hastalarda cilt florasının incelenmesi amaçlanmıştır. Metod: İ.Ü.C- CTF Romatoloji poliklinikte takipli İSG kriterlerini dolduran 30 paterji pozitif, 30 paterji negatif hastanın cilt floraları bakteriyel ve fungal analiz yöntemleri ile karşılaştırıldı. Bulgular: Alfa çeşitlilik analizleri sonucunda paterji pozitif ve negatif grubun bakteriyel çeşitlilikleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,739). Her iki grupta da çeşitlilik fazlaydı. Beta çeşitlilik analizleriyle her iki grubun bakterilerinin cins ve tür olarak birbirinden farklı olduğu saptandı (p = 0,02). Paterji negatif grup Betaproteobacteria, Burkholderiales, Ralstonia picketti açısından zengin saptanırken, paterji pozitif grupta Nevskia soli, Staphylococcus haemolyticus, Sphingomonas sanxanigenens'in zenginleştiği gösterildi. Mantar çeşitliliğini değerlendirmek için yapılan alfa çeşitlilik analizleri sonucunda paterji pozitif grupta mantar tür çeşitliliğinin daha fazla olduğu saptandı (p=0,035). Beta çeşitlilik analizleri ile her iki grubun mantarlarının benzer olduğu görüldü (p=0,34). Paterji pozitif grupta Pseudopezicula tracheiphila, Aspergillus heterocaryoticus daha zengin saptanırken, paterji negatif grupta Aspergillus subversicolor daha fazla olarak saptandı. Sonuç: Paterji pozitif ve negatif BS hastalarında cilt mikrobiyotasının farklı olduğu saptandı. Her iki grupta bakteriyel çeşitlilik fazla ve bakteriler birbirinden farklıydı. Mantar çeşitliliği ise paterji pozitif grupta daha fazla saptandı ve her iki grupta cins olarak benzer mantarlar bulunmaktaydı.
Yaygın evre küçük hücreli akciğer kanseri tedavisinde birinci basamak karboplatin ve etoposit ile atezolizumab kombinasyonu verilen hastaların retrospektif analizi
Giriş ve Amaç: Yaygın evre küçük hücreli akciğer kanserinde (KHAK) sağkalım ve prognozu iyileştirmek için son yıllarda kemoterapiyle beraber immün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanıldığı önemli klinik çalışmalar yapılmıştır. Yapılan randomize kontrollü klinik çalışmalarda atezolizumabın sistemik kemoterapiye eklenmesinin sağkalım üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir. Gerçek yaşamda hasta gruplarının heterojenitesi nedeni ile yeni tedavi yaklaşımlarının etkinlik ve güvenilirliklerinin klinik kontrollü çalışmalardan farklı olduğu gözlemlenmektedir. Çalışmamızda bu yeni tedavi yaklaşımının etkinlik ve toksisite profilinin kendi toplumumuzdaki yaygın evre KHAK tanılı hastaların demografik ve klinik özellikleri ile birlikte incelenmesi hedeflenerek birinci basamak tedavide atezolizumab ile karboplatin etoposit kemoterapisinin etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Çok merkezli ve retrospektif olarak yapılan çalışmamıza Mart 2019 Haziran 2023 tarihleri arasında yaygın evre küçük hücreli akciğer kanseri tanısı alıp birinci basamakta karboplatin, etoposit ve atezolizumab ile tedavi edilen toplamda 46 hasta dahil edilmiştir. Toplanan verilerinin sağkalım ile ilişkilerini incelemek amacıyla analizlerde Cox regresyon ve Kaplan Meier kullanılmıştır. Bulgular: Tüm hasta grubunda sağkalım sonuçlarına bakıldığında medyan PFS 7.6 ay (%95 GA 5.8-9.4) ve medyan OS 12.8 ay (%95 GA 8.0-17.7) olarak saptanmıştır. Konsolidatif toraks radyoterapinin (cTRT) progresyonsuz sağkalım üzerine, kadın cinsiyet ve düşük LDH düzeyinin ise genel sağkalım üzerine olumlu etkisinin olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Çalışmamız yaygın evre KHAK'nin birinci basamak tedavisinde karboplatin ve etoposit ile atezolizumab kombinasyonunun etkinliğini ve güvenilir yan etki profilini göstermektedir. KHAK'de immünoterapi yanıtını öngörebilecek belirteçlerin tespit edilmesi ve kemoimmünoterapinin uzun süreli sağkalıma etkilerinin gösterilmesi için daha uzun takip süresine sahip kapsamlı ve prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Atezolizumab, Konsolidatif toraks radyoterapi, Küçük hücreli akciğer kanseri, Sağkalım
Obezitesi olan akşamcıl kronotipteki bireylerde iki farklı diyet yaklaşımının etkilerinin karşılaştırılması
Obezite, dünyada prevalansı giderek artan kronik, yineleyen, çok faktörlü bir hastalıktır. Sirkadiyen ritimlerin zamanlanmasındaki bireysel davranış farklılıkları kronotip çeşitliliğini oluşturur. Akşamcıl kronotipte olmak, obezite oluşumunda önemli bir risk faktörüdür. Tıbbi beslenme tedavisinin, obezitenin tedavisindeki rolü önemlidir. Bu çalışmanın amacı, obezitesi olan akşamcıl kronotipteki bireylere uygulanan iki farklı diyet yaklaşımının, diyet öncesi ve sonrası ölçülen antropometrik ölçümlerde yaratacağı etkiyi karşılaştırmaktır. Araştırma, Mart 2023-Mayıs 2023 tarihleri arasında, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Diyabet ve Obezite Polikliniği'ne başvuran, obezitesi olan akşamcıl kronotipteki 40 gönüllü bireyle yürütülmüştür. Antropometrik ölçümlere etkisi karşılaştırılmak istenen iki farklı diyetin planlanması ve uygulanması için katılımcılar 2 gruba ayrılmıştır. Sabah grubundakilerin (n=20) günlük aldıkları kalorinin öğünlere dağılımı kahvaltı/öğle/akşam için %45/%35/%20, Akşam grubundakilerin (n=20) ise kahvaltı/öğle/akşam için %20/%35/%45 olarak hesaplanmıştır. Katılımcılar 4 hafta boyunca diyetisyen tarafından takip edilmiş, ilk görüşme ve son görüşme sırasında alınan antropometrik ölçümlerindeki değişim ölçülmüştür. Sonuçlar incelendiğinde, hem Sabah grubundaki katılımcıların hem Akşam grubundaki katılımcıların vücut ağırlığı, beden kütle indeksi, bel çevresi, kalça çevresi, bel/kalça çevresi oranı, vücut yağ kütlesi, vücut yağsız doku kütlesi ve vücut yağ oranı değerleri ön test-son test arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.001). Çalışmamızda, gruplar arası antropometrik ölçümlerdeki değişim karşılaştırıldığında ise vücut ağırlığı (4,58±1,06 kg; 3,81±1,13 kg), BKİ (1,78±0,43kg/m²; 1,38±0,42 kg/m²), bel çevresi (4,22±1,18 cm; 3,45±1,23 cm), vücut yağ kütlesi (3,16±0,82 kg; 2,45±0,74 kg) ve vücut yağ oranı (%1,60±0,56; %1,07±0,53) değerlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmiştir (p<0.05). Gruplar arası kalça çevresi (2,22±1,06 cm; 1,65±0,93 cm), bel/kalça çevresi oranı (0,01±0,01; 0,01±0,01) ve vücut yağsız doku kütlesi (1,42±0,50 kg; 1,36±0,58 kg) değişimleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Çalışmamızın sonucuna göre, obezitesi olan ve akşamcıl kronotipte olan bireylerde tıbbi beslenme tedavisi planlanırken, günlük alınan kalorinin dağılımının sabah öğününde ağırlık göstermesinin faydalı olacağı düşünülmektedir.