
4.182
Arşivlenen Tez
7
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Ahkâm defterlerine göre Bosna'dan merkeze yansıyan şikâyetler (1742-1867)
Merkez-taşra ilişkileri çerçevesinde şekillenen Osmanlı adalet sistemi, insanların doğrudan merkezi otoriteye ulaşabildiği şikâyet mekanizmasıyla dikkat çekmektedir. Bu mekanizma, taşradan Divan-ı Hümayun'a iletilen şikâyetler aracılığıyla işlemekteydi. Şikâyetler doğrudan veya farklı başvuru kanallarıyla merkeze ulaştırılabiliyordu. İletilen şikâyetlere ilişkin alınan kararların birer sureti, ilgili bölgeye özel olarak düzenlenen ahkâm defterlerine kaydedilmekteydi. Bu defterlerden biri olan Bosna ahkâm defterleri, çalışmanın temel kaynağını oluşturmaktadır. Çalışmada 1742-1867 yılları arasında Bosna eyaletinden merkeze iletilen şikâyetler incelenmiştir. Şikâyetler hem yöneticiler hem de reaya tarafından bireysel veya toplu şekilde yapılmıştır. İncelenen şikâyetler üzerinden, şikâyetçilerin hangi konularda merkeze başvurduğu, bu başvurulara ne tür çözümler üretildiği ve taşradaki yetkililerin bu süreçteki rolleri ayrıntılı olarak analiz edilmeye çalışılmıştır. Şikâyetlerin içeriği çeşitlilik arz etmektedir. Toprak ve toprağa bağlı vergilerle ilgili anlaşmazlıklar, şikâyetlerin başında gelmektedir. Bunu, zulüm ve yolsuzluğa başvuran yöneticilerin görev ve yetkilerini kötüye kullanmaları takip etmektedir. Yöneticiler, genellikle vergi tahsil edememekten şikâyet ederken, halk ise onları fazla vergi istemekle suçlamışlardır. Mirasa ilişkin şikâyetlerde daha çok varislerin ve mirasla ilgisi olamayan şahısların çıkardığı problemler göze çarpmaktadır. Borçların tahsilinde yaşanan zorluklar da şikâyet sebebidir. Gasp, yağma, hırsızlık, cinayet, darp, tecavüz gibi suçlara ilişkin şikâyetlerin çoğu, eşkıyalık, mütegallibelik faaliyetleri veya halk arasındaki çatışmalardan kaynaklanmaktadır. Vakıfla ilgili şikâyetler ise vakfın idaresi, gelirleri ve hizmetlileriyle ilgilidir. Şikâyetlerin çözümünde genellikle "kanun üzere" ya da "şer'le" hareket edilmiştir.
Anadolu Vilâyât-ı Umûm Müfettişi Ahmet Şakir Paşa'nın Muhaberât Defteri (1311-1315) transkripsiyon ve değerlendirme
Bu tez çalışmasında, Anadolu vilayetlerini teftişe memur edilen Ahmet Şâkir Paşa'nın yazdığı Muhâberât suretlerini içeren defter (1311-1315) aracılığıyla Anadolu'nun 19. yüzyılına dair daha önce ortaya konmuş çalışmalar bağlamında eleştirel transkripsiyon çalışması yapılmıştır. Osmanlı Devleti Dönemi'nde 19. yüzyılda önemli bir şahsiyet olan Şâkir Paşa, devlet kademelerinin birçoğunda görev almıştır. Paşa'nın; devlet kademelerinde aldığı görevler ve görev esnasında kaydını tuttuğu defter doğrultusunda çalışmalarını incelemek, yapmak istedikleri, yaptıkları ve yapamadıkları çalışmalara değinerek konu eleştirel bir boyutla ele alınmıştır. Şâkir Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'nun önemli merkezleri olan Diyarbekir, Van, Bitlis ve Erzurum gibi şehirlerde görev yapmış ve buradaki yerel yönetimlerin merkezle bağlarını kuvvetlendirmeye çalışmıştır. Paşa'nın tutuğu defter incelendikten sonra Anadolu vilayetlerine ayrılan bütçe, arz-talep dengesi, sosyal ve ekonomik sorunlar, taşradaki genel sorunlar, yerel yönetimlerin bu sorunlara yönelik tutumları ve hükümetle ilişkileri değerlendirilmiştir. Paşa'nın sorunlar karşısındaki gayret ve çabası, durumu merkeze bildirme şekli, yolsuzluklar karşısındaki tutumu ele alınarak iş ve özel hayatı üzerine bir biyografi yazısı yazılmıştır.
Takıyyüddîn İbn Teymiyye'nin hayatı, devlet yönetimi ve toplumsal yapıya dair fikirleri
Tarihin farklı dönemlerinde ortaya çıkan radikal görüş mensupları, kendi çağlarında ve kendilerinden sonra tarih sahnesinde önemli izler bırakmıştır. Bu şahsiyetlerden biri de Takıyyüddîn İbn Teymiyye'dir. XIII. yüzyılın son yarısı ile XIV. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamış olan İbn Teymiyye, İslâm dünyasının doğudan Moğolların, batıdan ise Haçlıların saldırılarına maruz kaldığı bir dönemde, farklı ve radikal fikirleriyle dikkatleri üzerine çeken bir İslâm âlimidir. İbn Teymiyye, İslâm âleminde dinî yozlaşma olduğunu ve bu durumun ortadan kalkması için Müslümanların Kur'an'ı ve Selef-i Salihîn dönemindeki uygulamaları esas alması gerektiğini savunmuştur. Bu doğrultuda, Kur'an ve hadis temelli uygulamaların çözüm olacağını ifade etmiştir. İbn Teymiyye'nin din, devlet yönetimi ve toplumsal yapıya ilişkin görüşleri, yaşadığı dönemde bazı âlimler tarafından eleştirilirken, bazıları tarafından ise desteklenmiştir. Onun temellerini attığı bu anlayış, kendisinden sonra gelen bireyleri ve âlimleri etkilemiştir. XVIII. yüzyılda Muhammed bin Abdülvehhâb da İbn Teymiyye'nin fikirlerinden etkilenmiş ve Suudi Arabistan'da onun anlayışını temel alarak Vehhabîliği insanlara benimsetmeyi,yaymayı ve uygulamayı başarmıştır. Bu düşüncenin hem Arabistan'ın hem de diğer bazı ülkelerin devlet yönetimi ve toplumsal yapısı üzerinde önemli etkileri olmuştur. Tezin kapsamı, İbn Teymiyye'nin hayatı, yaşadığı önemli olaylar ve verdiği fetvaların, Müslüman ve Oryantalist araştırmacıların kaynakları taranarak betimleyici bir metot kullanılarak incelenmesini içermektedir. Bu doktora tezinde, İbn Teymiyye'nin hayatı ve Kur'an'ı ve Selef-i Sâlihîn dönemini örnek alan anlayışının, yalnızca kendi döneminde değil, tarihsel süreç içerisinde devlet yönetimi ve toplumsal yapılar dair fikirleri araştırılmaya çalışılacaktır.
Osmanlı Belgeleri ışığında Aşiret Mektebi
Aşiret Mektebi, II. Abdülhamid döneminde öncellikle Arap aşiret çocukları için açılmış, daha sonra da Kürt ve Arnavut aşiret çocuklarının mektebe dâhil edildiği özel bir okuldur. Mektebin açılma sebebi, aşiret çocuklarının devlet bünyesinde eğitim almaları ve onların devlete bağlı birer birey olarak yetişmelerini sağlamaktı. Bunun içinde 1892 yılında İstanbul'da Aşiret Mektebi kurulmuştur. Mekteb on beş yıl boyunca devamlılığını sürdürmüştür. Mekteb başlangıçta İstanbul'da bir örnek olarak açılıp daha sonra devlet içinde bulunan diğer vilayetlerde de açılması hedeflenmiş fakat İşler planlandığı gibi gitmemiş, mektep İstanbulla sınırlı kalmıştır. Bu çalışmada, Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde yapılan araştırmalar neticesinde bulunan belgelerin şu ana kadar mekteb ile ilgili öne sürülen bulguların doğruluğu ve mekteb hakkında eksik olduğu fark edilen bilgilerin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Tezde çoğunlukla arşivde bulunan belgeler doğrultusunda hareket edilmeye çalışılmıştır.
Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlerin Kürtleri Osmanlı Devleti'nden ayırma faaliyetleri
İngiltere'nin Osmanlı Devleti bünyesinde bulunan Kürtlere yönelik uygulamış olduğu faaliyetler bu devletin emperyalist politikasının bir sonucudur. İngiltere'nin Ortadoğu ve Mezopotamya ile ilgili hedefleri bu faaliyetlerin oluşmasına neden olmuştur. Bundan dolayı Birinci Dünya Savaşı'nı bir fırsat olarak değerlendirip harekete geçen İngiltere, Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Kuzey Irak'taki Kürtleri Osmanlı Devleti'nden ayrıma girişimlerinde bulunmuştur. Güçlü bir Türk yönetiminin Mezopotamya'da bulunmasını kendisi açısından tehlikeli gören İngiltere, bu durumu ortadan kaldırmak için özellikle Kürtleri, para, değerli eşya, Kürt Devleti gibi vaatlerle kandırmaya ve Osmanlı Devleti'nden ayırıp kendi tarafına çekmeye çalışmıştır. Bu amaçla hem sivil hem de askerî ajanlarını bölgeye göndermiştir. Bu ajanlardan özellikle Binbaşı Noel yaptığı geziler ve faaliyetlerle ön plana çıkmıştır. Denedikleri her yöntemin olumsuz sonuçlanması İngiltere'nin girişimlerini sonuçsuz bırakmıştır. Anahtar Kelimeler : İngiltere, Osmanlı Devleti, Kürt, Şeyh Mahmud, Binbaşı Noel.
II. Abdülhamit Dönemi işçi ve işçi hareketleri
Osmanlı Devleti'nde işçi sınıfının oluşumu uzun bir süre almıştır. II. Abdülhamit döneminde yeni bir sınıf olan işçiler sanayi kentlerinde ortaya çıkmış etkili bir sınıf olmuşlardı. Selanik, İstanbul gibi Osmanlı sanayi kentlerinde işçi örgütlenmeleri ortaya çıkmıştı. II. Abdülhamit, gelişen fikir akımlarının işçiler arasında yayılacağı endişesiyle işçiler üzerinde baskı oluşturmaya çalışmıştı. Bu fikir akımlarının başında anarşizm ve sosyalizm gelmekteydi. Bu düşüncelere mensup işçilerin ülkeye girmeleri, sosyalizm hareketlerine ait haber ve yabancı gazetelerin ülkeye girişleri yasaklanmıştı. II. Abdülhamit döneminde işçilerin örgütlenmeleri de yasaklanmış ve sadece yardım maksatlı yardım cemiyetleri kurulmuştu. İşçi örgütlenmelerine katılanlar ise sürgün cezasına çarptırılmıştı. Jön Türklerin, otuz üç yıl tahtta kalan II. Abdülhamit'i tahttan indirmesiyle ülkede grev patlaması yaşanmıştı. Anahtar Kelimeler: İşçi, II. Abdülhamit, Sosyalizm, Grev, İşçi Örgütlenmeleri
Diyarbakır Şer'iyye Sicillerine göre kadınların metrukâtı (1739-1800)
Son zamanlarda ülkemizde sosyal tarih çalışmaları içerisinde tereke kayıtlarını esas alarak yapılan çalışmalara sıklıkla rastlanmaktadır. Söz konusu kayıtlar, Osmanlı Devleti'nde kadılar ya da askeri kassamlar tarafından tutulmaktaydı. Tereke kayıtları küçük yerleşim yerlerinde kendilerine şer'iyye sicilleri içinde yer bulmuşlardır. Büyük yerleşim yerlerinde ise müstakil "Tereke Defterleri" tutulmuştur. Müstakil Tereke Defterlerinin tutulduğu şehirlerden biri de çalışmamıza konu olan Diyarbakır Vilayetidir. Bu çalışmada, Amid Mahkemesi tarafından tutulmuş olan; 3725, 3744, 3753, 3756, 3757, 3773, 3785, 3796 numaralı şer'iyye sicilleri incelenmiştir. Özellikle çalışmada, Dicle Üniversitesi tarafından transkripsiyonu yapılmış olan, XVIII. yüzyıldaki Amid Mahkemesi Sicilleri içinden kadınlara ait olan iki yüz on yedi Müslüman, seksen Gayrimüslim olmak üzere toplam iki yüz doksan yedi kişiye ait tereke kayıtları incelenmiştir. Bunun yanı sıra çalışmada tereke kayıtlarından yola çıkarak; tereke sahiplerinin aile yapıları, terekelerinin muhteviyatı, yaşanılan mahaller, yaygın olarak kullanılan isimler, Müslüman ve gayrimüslimlerin çeşitli açılardan karşılıklı değerlendirilmesi esasına dayanmaktadır. Ayrıca bu çalışma ile XVIII. yüzyılda Diyarbakırlı kadınların sosyo-ekonomik hayatına ışık tutulmaya çalışılmıştır.
Cumhuriyet Dönemi Devlet Üretme Çiftlikleri ve faaliyetleri (1950-1985)
Tarihin başlangıcından beri birçok medeniyet ve imparatorluğa ev sahipliği yapan Anadolu topraklarında tarım her gelen medeniyet ve her kurulan imparatorluk için vaz geçilmez bir unsur olmuştur. Bu topraklarda kurulan her devlet kendi dönemlerine uygun tarımsal politikalar gütmüş ve toprak mülkiyetini kendine göre şekillendirmiştir. Selçuklulardan devir aldığı Anadolu topraklarını kendi sistematiğinde yoğuran Osmanlı Devleti tarımsal alanı ordu ihtiyaçlarına göre şekillendirerek Tımar sistemi denilen ve özünde hem toprak vergisini toplamak hem de ordu ihtiyacı olan askeri kuvvetin karşılanması amaçlanmıştır. Tımar sistemi üretici kesimde sermaye birikimini engellediği gibi pazar oluşumunu ortadan kaldırmış ve zamanla yerini iltizam usulüne bırakmıştır. Toprak gelirini satın alan mültezimler kendilerine çalışan şahıslar vasıtasıyla tamamıyla bir rant oluşumuna dönüşmüş ve üretici konumundaki çiftçi daha çok ezilmiştir. 1858 Arazi Kanunnamesiyle özel mülkiyet fikri ortaya çıkmış ise arkasından Birinci Dünya Savaşı ve hemen onun arkasından gelen 1929 Dünya Ekonomik Buhranı zaten mevcut sistemden kaynaklı olarak kötü durumda olan ziraat kesimini daha da kötü senaryolara sevk etmiştir. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti yetkilileri ilk iş olarak devlet gelirlerinin %25'ine yakın bölümünü oluşturan Aşar vergisini kaldırması ziraat kesimini bir nebze rahatlatmıştır. Yetkililer özellikle devlet ekonomisinin ana lokomotifinin tarım olduğunu ve bu alana yapılacak doğru yatırımlar ile ülkenin ihya olacağını fark etmiş ve 12.02.1937 tarih ve 3130 sayılı kanunla ziraat aletleri ziraat makineleri ve vasıtaları ile zirai ilaç satın alınarak önderlik yapmak, çiftçinin zirai faaliyetlerine yardım yapmakla görev ifasına başlayan ve 1940 yılında boş hazine arazisi üzerine devlet çiftlikleri meydana getirerek zirai üretimi arttırmak ve memleketin ürün ihtiyacını karşılamak amacıyla kurulan Zirai Kombinalar İdaresi'ni kurmuşlardır. Zirai Kombinalar 1930-1940 yılına kadarki devrede tamamen çiftçilerin hizmetine yönelmiş ve dış ülkelerden getirilen çok sayıda ve modern makinalarla hububat üretiminin, tarımsal mekanizasyon ve teknik tarım metotlarının memleket geneline yayılmasına gayret etmiştir. 2. Dünya Savaşı nedeniyle ülkemizde yiyecek maddeleri temininde hissedilir derecede zorluklarla karşılanması sonucunda Zirai Kombinalar ikinci dönemine 1940 yılında başlamış ve hazineye ait işlenmemiş boş araziler üzerinde devlet çiftlikleri kurarak ülkenin yiyecek ihtiyacını karşılamak vazifesini üzerine almıştır. Kısa bir süre içerisinde kurulan bu çiftlikler asırlardan beri işlenmemiş ve boş kalmış çorak step manzaralı ve çöl karakterli verimsiz toprakları işleyerek verimli durma sokmuştur. Atatürk'ün çiftliklerini hazineye bağışlanmasından sonra bu yerlerin diğer çiftliklerle birlikte kuruluşuna uygun bir şekilde yönetilmesi ve sürekli bir gelişme yolunda örnek işletmeler halinde ilerlemelerinin sağlanması amacıyla tarımsal bir devlet teşekkülünün kurulması gerekli ve yararlı görülmüş 13.01.1938 tarihinde yürürlüğe giren 3308 sayılı Kanunla 'Devlet Ziraat İşletmeleri' faaliyete geçirilmiştir. Devlet Ziraat İşletmeleri ve Zirai Kombinalar aslında benzer amaçlar uğruna kurulmuş ve faaliyetlerini 1950' ye kadar yürütmüş iki kurumdur. Zirai kalkınma yolunda daha geniş ve çeşitli hamlelere girişmek için aynı gaye ve konularda çalışan bu iki kuruluşun bütün varlıklarını bir araya toplayıp daha güçlü ve daha dinamik bir kuruluşun oluşturulup çiftçilerin yanında yer almak, devlet çalışmalarını tek elde toplamak maksadıyla yukarıda adı geçen Zirai Kombinalar İdaresi ve başlangıcı Atatürk'ten gelen Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumunun 01.03. 1950 tarihinde yürürlüğe giren 5433 sayılı kanun ile birleştirilmesiyle Devlet Üretme Çiftlikleri Genel Müdürlüğü meydana getirilmiştir. Genel Müdürlük kısa sürede biri Merkez Atölyesi olmak üzere ülke genelinde 21 adet çiftlik meydana getirmiştir. Kurulan Devlet Üretme Çiftlikleri yurt çiftçisinin ihtiyacı olan tohumluk, damızlık hayvan, fidan, fide gibi ihtiyaçlarını karşılamak, çevre köylerde bulunan çiftçileri eğiticilik ve öğreticilik yapmak amacıyla faaliyetlerini 1983'lere kadar başarılı bir şekilde devam ettirmiştir. 1950 yılında kurulan Devlet Üretme Çiftlikleri Genel Müdürlüğü ile Cumhuriyet döneminden önce 1300'lü yıllarda Osmanlı Sarayı'nın binek at, et, süt, yapağı ve benzeri ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuş olan Hara ve İnekhanelerin benzer hizmetleri görmelerinden dolayı ve ülkemiz tarımını bir çatı altında daha güçlü ve etkili hizmet vermeleri düşünülerek 20 Mayıs 1983 günü 60 sayılı kanun hükmünde kararname ile birleştirilmesi suretiyle Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Daha sonra 233 sayılı kanun hükmünde kararname ile yeniden düzenlenen Genel Müdürlük, tarım ve tarıma dayalı sanayinin ihtiyacı olan temel mal ve hizmetleri üretmek ile görevlendirilmiştir. Bu çalışma Devlet Üretme Çiftlikleri'nin kurulmasına zemin hazırlayan tarihi süreci ve çiftliklerin kurulması ve 1985 yıllına kadar olan faaliyetleri ile siyasi yansımalarını incelemek üzere hazırlanmıştır. Anahtar Sözcükler: Tımar, Ziraat, Zirai Kombinalar, Devlet Ziraat İşletmeleri, Üretme, Devlet Üretme Çiftlikleri, Tarım İşletmeleri, 1950-1985 Sayfa Sayısı : 189 Tez Danışmanı : Doç. Dr. Abdulaziz KARDAŞ Abdulaziz KARDAŞ Abdulaziz KARDAŞ
Ravzatü's-Safâ ve Habîbü's-Siyer'de Moğollar kısmının tercümesi (1155-1259)
Moğollar, hem dünya tarihi hem de ortaçağ tarihi açısında önemli bir yere sahiptir. Cengiz Han dağınık halde yaşayan Moğol kabilelerini itaati altına alarak kısa sürede Moğol İmparatorluğu'nu kurmayı başardı. İmparatorluk, Oktay Kağan döneminde en parlak çağını yaşayarak sınırlarını Çin, Polonya, Macaristan, Türkistan, Rusya ve Deşt-i Kıpçak'a kadar genişletti. Oktay'ın 1241'de ölümünden sonra eşi Töregene Hatun (1242-1246), Küyük Han (1246-1248), Oğul Gaymış (1248-1251) ve Mengü Kağan devleti yönetmişlerdir. Ortaçağ tarihinde özellikle doğu dünyasında yaşanan hadiselerin ortaya çıkarılmasında Mîrhând'ın Ravzatü's-Safâ'sı ile Hândmîr'in Habîbü's-Siyer'i ana kaynak ve birinci el kaynaklar arasında ön sıralarda yer almaktadırlar. Bu tezde Timurlar devleti döneminde yaşamış olan dede-torun tarihçiler Mîrhând'ın Ravzatü's-Safâ ile Hândmîr'in Habîbü's-Siyer adlı eserlerinde yer alan Moğollara ait (Cengiz Han'ın doğumundan Mengü Kağan'ın vefatına kadar 1155-1259) kısımlar tercüme edildi. Mîrhând ve Hândmîr'in yaşadıkları dönemin siyasî, kültürel ve ekonomik şartlarını anlayabilmek için o döneme kadarki Moğol tarihi özetlendi. Ayrıca müelliflerin tarih yazım tarzları ortaya çıkarılmaya çalışıldı. Bu çalışmanın Moğol tarihinin daha iyi anlaşılması ve yapılacak araştırmalara katkı sağlayacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Moğollar, Mîrhând, Hândmîr, Ravzatü's-Safâ, Habîbü's-Siyer Sayfa Adedi : 264 Tez Danışmanı : Doç. Dr. Abdullah DUMAN
Irak'taki siyasi faaliyetler (1954-1958)
Bu araştırma temel olarak Irak'ta 1954-1958 yılları arasında gerçekleşen rejim değişikliğine ve siyasî faaliyetlere odaklanacaktır. Bu dönemde gerçekleşen siyasî, toplumsal ve ekonomik gelişmelere zemin hazırlayan ulusal ve uluslararası 1954 öncesi koşullara odaklanılmıştır. Bunun yanında Irak'ın 1954 yılındaki seçim denemesinin ülke içinde ne tür siyasal gelişmelere sebebiyet verdiği de ele alınmıştır. Buna göre rejim değişikliğinin meşruluğunu gösteren seçimler hem siyasal hem de toplumsal yeni örgütlenmelerin önünü açmıştır. Bu bağlamda hem Arap Birliği Projesi hem de ulusal birlik meseleleri gibi tartışmalar bu gelişmeler ışığında ele alınmıştır. Gelişen Yurtseverler Birliği ve gibi yeni oluşan siyasal-toplumsal hareketlerin krallık rejimi için ne tür sonuçlara sebebiyet verdiğine değinilmiştir. Son olarak bu tür hareketlenmelerin protesto gösterileri, bunun akabinde darbe ve 1958 yılında krallık rejimin yıkılmasına yönelik etkileri ele alınmıştır.
348 numaralı Tarsus Şerʻiyye Sicilinin transkripsiyon ve değerlendirilmesi (H. 1315-1316 / M. 1897-1898. 1898-1899)
"348 Numaralı Tarsus Şerʻiyye Sicili'nin Transkripsiyon ve Değerlendirilmesi" başlığıyla şerʻiyye sicillerinin önemi ve mâhiyeti kronolojik sıralamaya tâbi' tutularak ele alınmış ve şer'iyye sicilleri açıklanmıştır. Şerʻiyye sicilleri, Osmanlı Devleti'nin hukukî yapısında önemli bir yere sahiptir. Şer'iyye sicilleri ayrıca, yazıldığı dönemde-ki toplumun dini, kültürü, ekonomik gibi pek çok alan hakkında bilgi sağlamaktadır. Çalışmada Tarsus hakkında bilgi verilmiştir. Osmanlı Devleti'nin hukukî yapısı ve konuya bağlı başlıklar bulunmaktadır. Şerʻiyye sicilleri ile ilgili açıklamalar verilmiştir. 348 Numaralı Tarsus Şer'iyye Sicili'nin özet tablosu belirtilmiştir. 348 Numaralı Tar-sus Şerʻiyye Sicili ele alınarak transkripsiyonu yapılmıştır. Transkripsiyonda; sicillerin sayfa numaraları, hüküm numaraları ve sicillerin yazıldığı tarihler verilmiştir. Transk-ripsiyonu yapılan sicillerin vermiş olduğu bilgiler dâhilinde değerlendirme bölümünde sicillerin değerlendirmesi tablolar ile belirtilerek ele alınmıştır. Ayrıca sicillere bağlı olarak sosyal hayat, ekonomik hayat ve yer isimleri gibi konulara değinilmiştir.
Cumhuriyet Dönemi sağlık politikaları ve frengi ile mücadele (1923-1950)
İnsanlık tarihini derinden etkileyen önemli toplumsal olayların başında savaşlar, bulaşıcı ve salgın hastalıklar gelmektedir. Anadolu toprakları konumu itibariyle üç kıtayı birbirine bağlamasından dolayı tarihsel süreç içerisinde birçok savaşa ev sahipliği yaptığı gibi aynı zamanda bulaşıcı ve salgın hastalıkların saldırısına da maruz kalmıştır. Veba, kolera, tifüs, çiçek, trahom, verem, sıtma, frengi gibi bulaşıcı ve salgın hastalıklar Anadolu halkını derinden etkileyen, ciddi sağlık sorunlarının yaşanmasına neden olan bulaşıcı hastalıklar olarak ön plana çıkmıştır. Üzerinde yaşadığımız topraklarda kurulan üç büyük Türk devleti halkın sağlık sorunlarına karşı kendilerine özgü çözüm yöntemleri ortaya koyarak sağlık sorunlarının giderilmesine çalışmışlardır. Tezimizin ana konusunu frengi hastalığı oluşturduğu için bu hastalığa ayrıca detaylı olarak değinilmiştir. Amerika kıtasının 1492 yılında keşfinden sonra Avrupa'ya yayılan frengi hastalığı bu tarihlerde Avrupa'yla olan ilişkilerin azlığı nedeniyle ülkemizi etkilememiş ancak daha sonraları bu hastalık Osmanlı topraklarında salgın haline gelerek yayılmaya başlamıştır. Frengi hastalığını ilk olarak ülkemize İspanyadan kovulan Yahudilerin getirdikleri düşünülmektedir. Osmanlı topraklarında ilk ciddi frengi salgınları XIX yüzyılda yaşanan Osmanlı-Rus savaşlarından sonra görülmeye başlanmış devlet salgınlara karşı tedbir almaya çalışarak sağlık komisyonları kurmuştur. Dispanserler ve hastaneler açılarak hastalığa yakalananlar tedavi edilmeye çalışılmıştır. Cumhuriyet öncesinde devam eden salgınlara karşı tedbirler alınmaya çalışılmış, bu amaçla 2 Mayıs 1920'de Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı kurulmuştur. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, sağlık meselesi milli bir dava olarak ele alınmış sağlık sorunlarının çözülmesi Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığının ana gündem maddesini oluşturmuştur. Bu dönemde hükümetin sağlık politikası; milli bir sağlık örgütü kurmak, doktor ve sağlık personeli açığını kapatmak, salgın hastalıklara karşı mücadele etmek şeklindedir. Sağlık alanındaki çalışmaların hız kazanmasında Gazi Mustafa Kemal'in önderliğinin büyük etkisi olmuştur. Gazi, TBMM açılış konuşmalarında sağlık konularına değinerek sağlıklı bir nesil yaratmanın sağlık sorunlarının halledilmesine dayandığını dile getirmiştir. Dr. Refik Saydam'ı Sağlık Bakanlığı görevine atayan Gazi, sağlık politikalarında belirleyici olmuştur.
Ziyârîler (928-1090)
Sâmânî kumandanlarından Esfâr b. Şireveyh'in hizmetinde görev yapmakta olan Deylem asıllı Merdâvîc b. Ziyâr, Esfâr'ın halka yaptığı zulümlerden dolayı ona isyan ederek Taberistan ve Deylem bölgelerinde 316/928 yılında bağımsızlığını ilan etti. O saltanatı süresince hanedanının sınırlarını genişletmeye çalıştı. Merdâvîc, Sâmânî ve Büveyhîlere karşı başarılı mücadeleler verdikten sonra 935'te emrinde bu-lunan Türk gulâmlar tarafından öldürüldü. Onun ölümüyle başa geçen kardeşi Veşmgîr b. Ziyâr, Sâmânî yanlısı bir siyaset uygulayıp Büveyhîlere karşı denge poli-tikası izledi. Veşmgîr b. Ziyâr'ın ölümünün ardından oğulları arasında başlayan taht mücadelesinde Bisûtûn b. Veşmgîr, Büveyhîlerin desteğini sağlayarak Ziyârî tahtını ele geçirdi. Onun kısa geçen hükümdarlığı ve ölümü ile birlikte kardeşi Kâbûs b. Veşmgîr, Ziyârî tahtına oturdu. Kâbûs döneminde Ziyârîler, genelikle Büveyhîler ile önemli mücadeleler verdi. Kabûs, Büveyhîler tehlikesine karşı Sâmânîlerin desteğini sağlayıp Ziyârîlerin varlığını sürdürmeye çalıştı. Fakat Kâbûs b. Veşmgîr'in hüküm-darlığından sonra Ziyârî tahtına geçen liyâkatsız hükümdarlar hanedanın güç yitirme-sine sebep oldu. Özellikle bölgede büyük bir güç olarak ortaya çıkan Gazneli ve Sel-çuklu gibi devletler Ziyârîlere üstünlüklerini kabul ettirdiler. Uzun bir müddet Sel-çuklulara bağlı olarak ayakta kalmaya çalışan hanedan 418/1090'da İsmailîler tara-fından son buldu.
Musâfirîlerin siyasî tarihi (916-1090)
Abbâsî halifeliğinin siyasî hâkimiyet alanın merkeze doğru daralmasıyla söz konusu bölgelerde yeni bağımsız hanedan ve emîrlikler ortaya çıktı. Bu durum hanedanların faliyetlerini rahat bir şekilde sürdürmelerini sağlamıştı. Azerbaycân, Ermîniyye ve Arrân bölgeleri birçok hanedana ev sahipliği yapmışlardır. Azerbaycan'da Sâcoğullarının çekilmesinden sonra doğan otorite boşluğuyla beraber bölge Musâfirîlerin eline geçti. Musâfirîlerin ilk tahta çıkan üyesi Muhammed b. Musâfir bölgede güçlenip itibar kazandı (316/928-929). Muhammed b. Musâfir'in kendi ailesi tarafından tutsak edilmesinden sonra başa geçen oğlu Merzubân b. Muhammed hanedanın sınırlarını genişletti (330/941). Merzubân hâkimiyeti boyunca sınırları genişletmek için birçok mesele ile uğraştı. Bunlar arasında, Sâcoğulların halefi olarak bağımsız bir yönetim oluşturmaya çalışan Deysem b. İbrahim el-Kurdî ile mücadeleleri (330/941-942-343/954-955) , Rusların saldırılarını püskürtmesi (332/943-944), Rey bölgesini Büveyhîlerden almak istemesi ise onun için hezimete dönüşmüştü (337/948-949). Bunlara rağmen bir iktidar kurduğunu söylemek yerinde olur. Merzubân b. Muhammed'in ölümünden sonra ise, kardeşi Vehsûdân ve oğulları Cestân, İbrahim ve Nâsır arasında taht mücadeleleri başladı. Hâkimiyetini genişletmeye çalışan Revvâdîlerin Azerbaycân'a hâkim olmaları ile beraber Musâfirîler etkinliklerini belli yerlerde gösterebildiler. Gazneliler Musâfirîlere ait yerleri 420/1029'de, Selçuklular ise 454/1062'de ele geçirdiler ve onlara vergi koydular. Musâfirîlerin varlıklarına Alamut İsmailileri son vermiştir (483/1090).
Sebil Gazetesi'nde Yahudilik
Sebil, 1976-1982 ve 1988-1992 yılları arasında "Her Şey Hak İçin" şiarıyla yayımlanmıştır. 1980'e kadar haftalık yayımlanan gazete, sonrasında aylık olarak yayın hayatına devam etmiştir. "Haftalık Siyasi, Tarihî, İlmî Gazete" sloganıyla İslami basında büyük bir boşluğu doldurmayı amaçlamıştır. Toplam 269 sayı basılmıştır. Türkiye'de, ilk iki yüz elli sayısı, son on dokuzu Almanya'da yayımlanmıştır. 1980 Darbesi'nden sonra kapatılmıştır. Muhafazakâr içeriğe sahip olan Sebil'de sıklıkla ele alınan konuların başında Yahudilik gelmektedir. Zira dünyayı kontrol eden Yahudiler kimdir? Amaçları nedir? Neler yapmışlardır. Bilderberg toplantıları, Komünizm, Masonluk, Dönmelik gibi konular ele alınmıştır. Sebil, adeta her şeyin sebebi Yahudilerdir anlayışını yazılarına yansıtarak, neredeyse dünyadaki tüm felaket ve musibetlerin Yahudiler yüzünden olduğunu ima etmeye çalışmıştır. Dünyayı Yahudi ideallerine göre şekillendiren sömüren bu grup kendini üstün ırk olarak görmektedir. Sebil Dergisi yazarları Osmanlı Devleti'nin yıkılışında Yahudilerin etkili olduğuna inanmaktadır. Siyonistlerin bu işi planladıklarını bile iddia etmişlerdir. 19. yüzyılda ortaya çıkan ve tüm dünyayı etkilediğine inanılan Siyonizm nedir? Siyonist hareket Filistin'de bağımsız bir Yahudi devleti kurabilmek amacıyla; dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Yahudilerin Filistin'e getirilmesi, gelmiş olan Yahudiler için yeterli toprak elde edilmesi, Filistin'de modern anlamda bir Yahudi toplumunun oluşmasını hedeflemiştir.
1946-1954 Bitlis seçimleri
Türkiye Cumhuriyeti'nde muhalefet mekanizmasının henüz yerleşmemiş olmasından kaynaklı demokrasinin sancılı bir dönemden geçmesi ile gerekli olan çok partili yaşam deneyimleri Demokrat Parti ile nihai sonuca ulaşmıştır. Türkiye açısından önemli bir gelişme olan ve daimi muhalefetin sağlanmasının ardından Cumhuriyet Halk Partisi ile Demokrat Parti arasında geçen siyasi çekişmeler, ülkede olduğu gibi Bitlis siyasi hayatına yansımıştır. Bu araştırmadaki temel amaç, siyasi tarihimizde ve çok partili yaşama geçişte büyük bir öneme sahne olan seçimlerin 1946-1954 yılları arasında Bitlis'e yansıması ele alınmıştır. Bu amaç doğrultusunda yapılan çalışma, gerek Bitlis'te gerekse bölge açısından partilerin faaliyetlerini gün ışığına çıkarmaktadır. Bu çalışma 1946-1954 dönemlerini kapsayan Bitlis basınının önemli gazeteleri ve arşiv belgeleri taranarak gerçekleştirilmiştir. İlin önemli yazılı basın kaynaklarından Bitlis Gazetesinden elde edilen sonuçlar değerlendirilmiştir. Araştırma çerçevesi Bitlis ilinde yayınlanan yerel gazete, seçim süreçleri hakkında yayınlanmış haber ve basın bildirileri ve araştırmacının yorumundan oluşmaktadır. Çalışma kapsamında 1946-1954 yıllarında yayına devam eden gazeteler incelenmiş olup, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivinden yararlanılmıştır. Bu tez çalışması üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm "1946 Bitlis Seçimleri", ikinci bölüm "1950 Bitlis Seçimleri" ve üçüncü bölümde de "1954 Bitlis Seçimleri" başlığıyla incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Bitlis, Seçim, 1946, 1954, Siyasi Hayat
Çok partili dönemde Malatya'da siyasi hayat (1946-1960)
Üç kıta arasındaki ticaret ve kültür alışverişlerinin yapıldığı yolların kavşak noktasında bulunması, Malatya'nın tarihi ve kültürel önemini artırmıştır. Bu özelliği Malatya'yı tarihin her döneminde önemli kılmış ve dikkatleri hep üzerine çekmiştir. Doğal, tarihi ve kültürel bereketi ile yıllar boyunca tarih sayfalarında önemli bir yer edinen Malatya siyasi kimliğiyle de önemli bir yere sahiptir. Cumhuriyetin ilanından sonra Malatya Türkiye'nin diğer şehirlerinden farklı olmayan modernleşme süreci geçirmiştir. Bu süreçte mühim sosyal, kültürel vs. değişmeler yaşanmıştır. Türkiye'nin yaşadığı modernleşme sürecinin şehirler esas alınarak mukayeseli ortaya konulması gerekmektedir. Malatya uzun yıllar boyunca CHP yönetiminde kalmıştır. 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinde yurt geneli hâkimiyet DP geçmişse de bu durum Malatya'da tam tersidir. Malatya'nın CHP denetiminde bulunması hiç şüphesiz İsmet İnönü faktörünün açık bir sonucudur. 3 Haziran 1946'da yapılan Belediye seçimlerinde CHP'li bir adayın kazanması DP'nin Malatya için çok fazla emek sarf etmesi gerektiğini açıkça gösteriyordu. Nitekim 1950 genel seçim sonucuna baktığımızda DP'nin tek bir aday bile çıkaramamasına karşılık CHP'nin bütün adaylarının kazanması tezimizi destekler niteliktedir. 1954 ve 1957 genel seçimlerine bakıldığında Malatya'da ki CHP üstünlüğü 1960'a kadar kendini korumuştur. DP'nin yaptığı faaliyet yurt geneli kendini göstermiş ise de bu durum Malatya'da eksik kalmıştır. DP Malatya Gençlik Kolu çalışmaları da yetersiz kalmış muhtarlık seçimleri, Belediye seçimleri ve ardından gelen 1957 seçimleri de CHP üstünlüğüyle sonuçlanmıştır. Bu üstünlük 1957 seçiminin ardından giderek azalmaya başlamış, özelliklede 1960'lara doğru CHP'nin ciddi bir oy kaybına uğradığı belirlenmiştir. Peşi sıra gelen istifalar, CHP içindeki dalgalanmalar ve özellikle CHP'li kimi şahısların partiyi kendi menfaatleri uğruna kullanmaları halkın partiye olan güvenini sarsmıştır. 1946 ile başlayan çok partili dönem 27 Mayıs 1960 darbesiyle beraber çok farklı bir boyut kazanmış ve Türkiye demokrasi ve siyaset adına yeni bir yapıyla karşı karşıya kalmıştır. Anahtar Kelimeler: Malatya, Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi, Çok Partili Dönem, Seçim. Sayfa Sayısı: 118 Tez Danışmanı: Doç. Dr. Mehmet PINAR
1946-1960 yılları arasında Van Gölü Havzası'nda kamu yatırımları ve harcamaları
Kamu yatırım ve harcamaları doğrudan devlet eliyle verimli ekonomik faaliyetlerin gerçekleşmesini desteklemek amacıyla yapılan yollar, köprüler ve barajlar gibi yoğun sermaye gereksinimi duyulan fiziki altyapı yatırımlarıdır. Bu yatırımların temel amacı ülkedeki ekonomik büyümeyi arttırmak ve ülke genelindeki kaynak dağılımını yaygınlaştırmaktır. Bu sebeple Cumhuriyetin ilanıyla beraber kurulan hükümetler ülkeyi her alanda muasır medeniyetler seviyesine getirebilmek için gayret göstermiş ve bu bağlamda da kamusal yatırımlara önem vermişlerdir. Ancak ülkenin içinde bulunduğu iktisadi koşullar göz önüne alındığında bu yatırımların topyekûn yapılması mümkün olmamıştır. Bu nedenle eldeki imkânlar doğrultusunda ve önem sırasına göre peyderpey yapılmaya azami gayret gösterilmiştir. Özellikle 1939-1945 yılları arasında meydana gelen II. Dünya Savaşı'nda yatırımlar durma noktasına gelse de savaş sonrası yeniden hızlanmıştır. Demokrat Parti'nin iktidara gelişiyle beraber ülke genelindeki ekonomi önemli bir ivme kazanmış, bu durum da kamusal yatırımların daha da artmasında etkili olmuştur. Ülkedeki kaynak dağılımının yaygınlaştırılması bağlamında havza genelinde güvenlik, bayındırlık, eğitim, sağlık, tarım, hayvancılık, maden ve enerji alanlarında yatırımlar gerçekleştirilmiştir. Bu alanlar içerisinde güvenlik, karayolu, hava meydanı, sağlık, tarım, hayvancılık, madencilik ve enerji alanlarında belli oranda başarı elde edilmişse de özellikle demiryolu, Van Gölü İşletmesi ve eğitim (ilköğretim hariç) alanlarında başarı elde edilememiştir. Bu çalışmanın temel amacı Van Gölü Havzası'nda 1946-1960 yılları arasındaki çok partili dönemde yapılan kamusal harcamaların havza genelindeki yansımalarını ortaya çıkarmaktır. Bu minvalde bayındırlık, güvenlik, eğitim, sağlık, tarım, hayvancılık, madencilik ve enerji alanlarında çok partili dönemde gerçekleştirilen kamu yatırımları tespit edilmeye çalışılmıştır. Literatür çalışması sonrasında tespit edilen yazılı ve dijital kaynaklar incelenerek konu başlıklarına göre tasnif edilmiş ve elde edilen bulgular tarih sıralamasına uygun bir şekilde kaleme alınmıştır.
Diplomasi tarihi ışığında ilk Türk kadın diplomat: Adile Ayda
Türkiye Cumhuriyeti'nin modernleşme serüvenine şer'i hukukun toplumsal yaşam kuralları üzerindeki etkisinin azaltılmaya çalışılması temel olmuştur. Şer'i hukuk kadını ev içine hapseden, örtünmeyi emreden, kadının asli görevinin ev içi alan olduğunu tebliğ eden kuralları içerir. Dolayısıyla, modernleşme dinin toplumsal yaşam kurallarından uzaklaştırılması olarak tanımlandığından, bu süreçte kadınların toplumsal yaşamında çarpıcı değişikliklerin olması kaçınılmazdı. Cumhuriyet ile birlikte kadınların sosyal alanlarda görünürlülüğü, iş yaşamına katılım oranı artmıştı. Kadınların çoğu meslek alanına ilk adımları Cumhuriyet döneminde atılmıştı. Adile Ayda, 1932 yılında ilk Türk kadın diplomat olarak Hariciye teşkilatına girmişti. Fakat kadın olmasından kaynaklı sebeplerden ötürü Hariciye'den istifa etti ve öğretmenlik mesleğine başladı. 1957 yılında ise yeniden Hariciye teşkilatında döndü. Bu çalışma ilk olarak Adile Ayda biyografisi sunmayı amaçlamaktadır. Adile Ayda'nın biyografisinden yola çıkarak, Türk modernleşmesinin oluşturmaya çalıştığı kadın kimliği ile Adile Ayda'nın kimliğini karşılaştırmayı hedeflemektedir. Ayda'nın biyografisi oluştururken, Hisar, Çınaraltı, Belleten dergilerindeki ve Cumhuriyet gazetesindeki yazılarından, TBMM arşivinden, Ankara Üniversitesi Dil-Tarih Coğrafya Fakültesinde bulunan personel özlük dosyasından, kaleme almış olduğu kitaplarından ve kızları Gülnur Üçok ile Gönül Pultar'dan yararlanılmıştır. Adile Ayda'nın söylemleri, yazıları sonucunda ortaya çıkan kişilik yapısı aslında, Türk modernleşmesinin oluşturmaya çalıştığı kadın imgesinin Adile Ayda ile vücut bulmuş olduğu kanıtlanmıştır.
Selçuklu-Gazneli ilişkileri (1025-1157)
Güneşin doğduğu yer anlamına gelen Horasan, bölge olarak asırlarca birbirinden farklı etnik yapı, inanç ve kültürü içinde barındırmış, kıymetli ve geniş bir medeniyet alanıdır. Tarihi eski olan Horasan, stratejik ve jeopolitik bir öneme de sahiptir. İran'ı doğudan Asya'ya, kuzeyden Rusya'ya, güneydoğudan ise Hindistan'a bağlar. Selçukluların (1038-1157) tarih sahnesine giriş yaptıkları ve devletleştikleri alan olan Horasan, Gaznelilerin (963-1186) hâkimiyet alanı idi. Selçukluların yurt arayışları onları Horasan'da Gazneliler ile karşı karşıya getirmiş, bunun neticesinde ise uzun uğraş ve mücadeleler sonucunda Selçuklu Devleti kurulmuştur (1038). Selçuklu-Gazneli savaşları, Horasan'ı uzun yıllar meşgul etmiştir. Selçuklular, devletleşme sürecinde Gaznelilere karşı büyük mücadeleler vermişlerdir. Ulyâ-Âbâd (430/1039) ve Talhâb (430/1039) savaşlarında Gazneliler Selçuklulara karşı zafer elde ettiler. Nesâ (426/1035), Serahs (429/1038) ve Dandanakan Savaşı'nda (431/1040) ise galip gelen Selçuklular oldu. Selçukluların yurt arayışları ve akabinde devletleşme istekleriyle, Gaznelilerin var olan güç ve etkinliklerini koruma çabaları, mücadelelere neden olmuş, süreç Selçukluların lehine sonuçlanmıştır. Selçuklular, Gazneliler karşısında önce muhtaç durumda iken, ardından denk sonra da üstün duruma geçmişlerdir. Hatta Gazneliler bir dönem Selçukluların vasalı durumuna dahi düşmüşlerdir. Bu çalışmada, Horasan bölgesinin coğrafî yapısı, konumu, stratejik ve jeopolitik önemi, tarihteki durumu ele alınarak irdelenmeye gayret edildi. Ayrıca başlangıcından itibaren Selçuklular ile Gaznelilerin münasebetleri, Selçukluların devletleşme öncesi ve sonrası dâhil olmak üzere son dönemlerine kadar ele alınarak, sonuçları ortaya konulmaya çalışıldı.
Demokrat Parti döneminde Diyarbakır'da asayiş politikaları
Diyarbakır, tarihin her döneminde kültürel kaynaşmaların geçiş noktası olmuş ve bu durum Diyarbakır'a önemli bir kimlik kazandırmıştır. İlkçağ medeniyetlerine ev sahipliği yapmış ve aynı zamanda kültür alış-verişinin sağladığı avantajla bölgede uzun süre varlığını devam ettirmiştir. Diyarbakır, bu özelliği günümüze kadar sürdürmüş ve günümüzde de önemli bir merkez olma özelliğini korumaya devam etmektedir. Bu bağlamda Diyarbakır, Demokrat Parti (DP) iktidarı için önemli bir şehir olarak görülmüş ve durum partinin Diyarbakır'daki yapılanma faaliyetlerine ayrıca önem vermiştir. DP, on yıllık iktidarı boyunca Diyarbakır'da önemli çalışmalar gerçekleştirmiştir. Özellikle önceki dönemlerden farklı bir siyaset izleyen DP, bu bölgeleri kazanmanın daha uygun olacağı düşüncesiyle hareket etmiş ve genel olarak parti siyasetinin izlemiş olduğu politika olmuştur. Diyarbakır bağlamında on yıllık süre içinde DP'nin halkın huzur ve güvenliği açısından uygulamış olduğu politikalar partinin uzun bir süre daha varlığını korumasına katkısı olmuştur. Bu çalışmada DP'nin Diyarbakır'daki faaliyetleri ve çalışmaları neticesinde alınan sonuçlar incelenmiştir. Özellikle konunun esas kısmını oluşturan asayişin sağlanması noktasında DP'nin izlemiş olduğu politika sayesinde kendine taraftar toplaması oldukça önemli bir kazanım sağlamıştır. Diyarbakır özelinde DP dönemi güvenliğin sağlanmasına yönelik olarak devletin almış olduğu tedbirlerin halk üzerinde etkisi ve bu etkinin DP'nin bu bölgede aktif bir siyaset izlemesini sağlamıştır. Bu bağlamda cinayet, kaçakçılık, yaralama, uyuşturucu ile mücadele DP'nin en önemli çalışmaları arasında gösterilebilir. Asıl amaç halkın huzur ve güvenliğinin sağlanması olmuştur. Bu çalışmada 1950-1960 yıllarını kapsayan DP iktidarının Diyarbakır üzerindeki etkisi araştırılmış ve dönemin çalışmaları özellikle yerel basının konuya yaklaşımı ışığı altında bu konunun aydınlatılmasına çalışılmıştır.
Muhafazakâr basında batılılaşma (1945-1960)
Bu çalışmada, 1945-1960 yılları arasında yayınlanan muhafazakâr mecmuaların "modernleşme" ve "Batılılaşma" ile ilgili görüş ve düşünceleri ele alınmıştır. Muhafazakâr yayınlar, Türkiye'de Cumhuriyet'in ilanı ile hız kazanan modernleşme ve Batılılaşma eğilimlerine şüpheyle yaklaşmıştır. Türk kültürüne ve İslami değerlere olan gözle görülür hassasiyetle bu yayınlar, aşırı Batılılaşmaya eleştirel yaklaşarak buna karşı fikri bir mücadele yürütmüştür. Nitekim bu yayınlarda, Batılılaşma kapsamındaki hareketlere ve Batı'dan gelen değerlere karşı Türk ve İslam gelenekleri ön plana alınarak karşılık verilmiştir. Muhafazakâr yayınlarca kaleme alınan görüşler, tarihsel bütünlüğü dikkate alınarak aktarılmıştır. Demokrat Parti (DP)'nin iktidara gelişinin ardından Türk matbuat hayatında beliren hürriyet ortamı ile muhafazakâr yayınlar, bilhassa Batılılaşmaya olan eleştiriyi en üst seviyeye çıkarmıştır. Batılılaşmaya olan ilginin ahlaki ve dini değerlere zarar verdiği düşüncesi, muhafazakâr basının bu kavramlara olan bakışını belirleyen en önemli faktör olmuştur
Türk siyasi hayatında İbrahim Arvas
İbrahim Arvas çeşitli idari memurluklarda bulunduktan sonra Birinci Meclis'in kurulmasıyla milletvekilliğine seçilmiştir. 1923-1950 yılları arasında CHP'de sekiz dönem Van ve Hakkari milletvekilliği yapan Arvas, siyasi hayatının özellikle son on yılını doğunun kalkınması, komünizmle mücadele ve din eğitiminin yaygınlaştırılması konularına vermiştir. Arvas'ın hayatını incelerken onun İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakültesi'nin açılmasındaki çabalarını ele alıp aynı zamanda bu kurumların gelişmesini, meclise sunduğu kanun tekliflerinin mecliste yaptığı etkileri de incelemiş olacağız. Bunun yanında laiklik tartışmalarının en ateşli dönemlerinde Arvas'ın kendine seçtiği pozisyon ve tartışmaların içindeki etkinliği de ele alınmış olacaktır. Anahtar Kelimeler: Arvas, Şeyh, Nakşibendi, Van, İmam Hatip Okulları.
Cumhuriyet Döneminde Tatvan (1950-1970)
Köklü bir tarihe ve kültürel bir zenginliğe sahip Van Gölü Havzası coğrafyası, 20. yüzyıl başlarında isyanların, savaşların ve göçlerin yaşandığı hareketli bir döneme sahne olmuştur. Özellikle Ermenilerin başlatmış olduğu isyanlar ve Rusların birçok ili işgal etmesi bunun kanıtıdır. Bölgede baş gösteren isyanlar ve yaşanan savaşlar ise, asayişsizliğe neden olmuştur. Akabinde bu sorunlar, yerel halkın başka yerlere göç etmesini de zorunlu hale getirmiştir. Yaşanan tüm bu olumsuz havaya rağmen Osmanlı Hükümeti'nin buraya atadığı Mustafa Kemal Paşa ve yerel halkın çalışmaları ile bölge düşman işgalinden kurtulmuştur. Nitekim Cumhuriyet'in ilan edilmesi ile birlikte yeni bir süreç başlamıştır. Bu yıllarda, savaşların yarattığı izler silinmeye çalışılmış ve tüm yurtta çeşitli yatırım planları hazırlanmıştır. Van Gölü Havzası da bu planlar kapsamına dahil edilmiştir. Bu bölgeden verimli bir biçimde faydalanmak için çeşitli tetkikler yapılmıştır. Bölgeye gönderilen heyetin yaptığı incelemeler sonucunda Van Gölü üzerinde ulaşımın daha modern ve hızlı bir şekilde sağlanabilmesi için Bitlis'in en büyük ilçesi olan Tatvan uygun görülmüştür. Buradan hareketle 1934 yılında Van Gölü İşletme İdare Merkezi, Van Gölü'ne yakın Muradiye İlçesi'ne bağlı Ernis Köyü'nden (bugün Ünseli Köyü), Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan Bitlis'e bağlı Tatvan'a alınmıştır. İlçede gerçekleşen diğer atılımlar, 1945 yılında da devam etmiş; tersane, liman ve iskelelerin yapımına başlanmıştır. Bunların yanı sıra uluslararası bir proje olan, Muş-Tatvan-Van-Kotur Demiryolu hattının önemli bir durağı olarak Tatvan bölgesi seçilmiştir. 1957 yılında yapımına başlanan Muş-Tatvan-Van-Kotur Demiryolu projesi, CENTO (Merkezi Antlaşma Teşkilatı-Central Treaty Organization) programı kapsamında gerçekleşmiştir. Tatvan limanına ulaşan vagonlar, feribotlar vasıtasıyla Van'a ulaştırılmış; böylelikle ülkemizin en doğusu ile demiryolu ağı kurulmuştur. Karayolu, denizyolu ve demiryolu ulaşımı yönüyle Tatvan, 1960'ın başlarından itibaren hızlı bir gelişme dönemine girmiştir. İran'a uzanacak demiryolu hattının 1964 yılında Tatvan'a varması ile ilçenin ekonomik ve sosyal faaliyetleri de artış göstermiştir. Okul bahçesinde başlayan ve Doğu Anadolu'nun en önemli fuarlarından biri haline gelen Tatvan Doğu Anadolu Fuarı, on binlerce ziyaretçiyi ağırlamıştır. Çevre il ve ilçelerden gelen binlerce insanın ziyaret ettiği bu fuar, Tatvan'ın ekonomik ve sosyal hayatını canlandırmıştır. Geçmişten günümüze tarih sahnesinde önemli bir bölge olan Tatvan ilçesi, 1930'lu yıllarda küçük bir kasaba iken; kısa süre içerisinde gelişerek askeri, idari ve ulaşım merkezi durumuna gelmiştir. İlçe, 1970'li yıllara gelindiğinde çeşitli atılımlarla daha da ivme kazanmıştır. Bu çalışmada konumu itibariyle Bitlis'in ilçesi Tatvan'ın, 1950 yılından başlayarak 1970 yılına kadar gerçekleşen tarihi seyri detaylı bir şekilde ele alınarak incelenmiştir.
Hokand Hanlığı'nda bir Kırgız kadın general:Kurmancan Datka (1811-1907)
XIX. yüzyılda Alay Hanışası unvanıyla bilinen, ömrü ve yaptığı etki ile Türkistan coğrafyasına mal olmuş, Türk tarihinin bilinen ilk kadın generali Kurmancan Datka'nın (1811-1907), hayatı ve siyasî faaliyetleri tezin konusunu oluşturmaktadır. Kırgız bir ailede bugünkü Kırgızistan'ın ikinci büyük şehri olan Oş'ta 1811'de dünyaya gelen Kurmancan, Türk Tarihinde Datka (General) unvanı ile taltif edilmiş bilinen ilk kadındır. Zamanın şartlarına göre iyi bir şekilde yetişmiş ve eğitim görmüş olan Kurmancan, Hokand Hanlığı'nda üst düzey görevli olan Alimbek Datka ile evlendikten sonra, Hokand Hanlığı'nda ve Kırgız halkının siyasetinde etkin bir konuma yükselmiştir. Eşi Alimbek Datka'nın öldürülmesinden sonra Güney Kırgızistan'daki Kırgızların liderliğini yapan Kurmancan Datka, Hokand Hanlığı'nın 1876'da Rusya'ya ilhak edilmesinden sonra, oğullarıyla birlikte Rus işgaline karşı mücadele etmiş, ancak dönemin ağır şartlarını göz önünde bulundurarak onlarla bir anlaşma yapmak zorunda kalmıştır. Böylece 1876 yılının sonundan 1990'lı yıllara kadar Güney Kırgızistan Rus hâkimiyeti altına girmiştir. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bu tezin birinci kısmında Türkistan'daki Hanlıklar Dönemi olarak adlandırabileceğimiz Hive, Buhara, Hokand Hanlıkları ve ayrıca Doğu Türkistan'daki Kaşgar Hanlığı ile ilgili bilgilere yer verilirken, ikinci kısımda Kurmancan Datka'nın Hayatı ve siyasi faaliyetlerine, üçüncü kısımda ise Rusların Orta Asya'yı işgali ve Kurmancan Datka'nın Rus emperyalizmine karşı verdiği İstiklal mücadelesine yer verilmiştir. Kurmancan Datka ile ilgili ülkemizde yeterli çalışma bulunmadığından genellikle Rusça, Kırgızca ve Özbekçe kaynaklar tercüme edilerek yararlanılmıştır. Ayrıca imkânlar dâhilinde Kırgızistan ve Özbekistan arşivlerinden istifade edilerek ilk elden bilgilere ulaşılmaya çalışılmıştır.
Serbest Cumhuriyet Fırkası Akdeniz teşkilatlanması ve faaliyetleri
1929 Dünya Ekonomik Bunalımı 'nın yıkıcı ekonomik ve toplumsal sonuçları Türkiye'nin kendine has ekonomik, toplumsal ve iç güvenlik sorunlarını bir derece daha ağırlaştırmıştır. Buna karşın İsmet Paşa iktidarı artan huzursuzluklara karşı ekonomik ve sosyal politikalar geliştiremediği için halk tarafından içten içe eleştiriliyordu. Ülkenin; boğucu gündeminden sıyrılması, ekonomik ve sosyal buhranın aşılması için farklı bir bakış açısı gerekliliği ortaya çıkarmıştır. Modern Türkiye yolunda hükûmete muhalefet edebilecek bir partinin gerekliliğini arzusu içinde olan Mustafa Kemal; 1930 yılında artan toplumsal ve ekonomik huzursuzlukları bertaraf etmek amacıyla yakın arkadaşı Ali Fethi Bey'i (Okyar), Paris Büyükelçiliğinden istifa ettirerek Cumhuriyet tarihimizin ikinci muhalefet partisi olan Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurdurmuştur. Fethi Bey'in(Okyar) liderliğinde kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası, Mustafa Kemal'in önerisi ile kurucu kadrolarını tamamlayarak 1930 Belediye Seçimlerinden kısa bir süre öncesinde yurdun çeşitli bölgelerinde teşkilatlanma çalışmalarına başlamış ve teşkilatlanma yapabildiği yerlerde 1930 Belediye Seçimlerine katılmıştır. Bu kapsamda Serbest Cumhuriyet Fırkası Akdeniz Bölgesinin 1930 yılında dört önemli kenti olan Adana, Antalya, İçel (Silifke) ve Mersin'de de teşkilatlanarak belediye seçimlerine katılmıştır. Öte yandan çok partili yeni siyasi düzen karşısında iktidarı elinde bulunduran CHF'nin yeni partiye bakış açısı ve rekabetçi ortama karşı tutumu da merak konusu olmuştur. Yapılan bu çalışmanın amacı; Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın Akdeniz teşkilatlanması ve faaliyetleri sırasında, Adana, Antalya, İçel (Silifke) ve Mersin'de yaşayan halkın yeni partiye karşı sergilediği yaklaşımı ortaya koymak olduğu gibi, 1930 Belediye Seçimlerinin yapıldığı dönemde tek parti olarak iktidarı elinde bulunduran CHF'nin merkez ve yerel teşkilatlarının, Akdeniz'de Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın teşkilatlanma ve faaliyetleri karşısında geliştirdiği yaklaşımı ortaya koyarak, CHF'ye karşı muhalefet görevini üstlenen Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın söylem ve eylemlerini, dönemin arşiv belgelerini, siyasi nutuklarını, meclis konuşmalarını ve gazetelerini tarayarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kısa sürecek çoğulcu demokrasiye geçiş denemesi yolunda yaşadığı sancılı sürece ışık tutmaktır.
I. Basileios Dönemi'nde Bizans ve Batı ilişkileri (867-886)
Bizans İmparatorluğu, III. Leon (717-741)'un 726'da başlattığı tasvir kırıcılık hare-ketiyle dinsel ve siyasal açıdan zor bir döneme girdi. Hem dâhili hem de harici siya-sette zor duruma düşen Bizans, bu hareketin 843'te sonlanmasıyla rahat bir nefes aldı. III. Mikhael (856-867)'in başlattığı misyonerlik faaliyetleriyle imparatorluk politikası farklı bir seyre girdi. Makedonyalı bir Ermeni olan I. Basileios, 867'de İmparator III. Mikhael'i bir komplo neticesinde öldürterek Bizans tahtına oturdu. Başa geldikten sonra papalık ile ihtilaf içinde olan Patrik Photios'u görevden alarak yerine Ignatios'u getirdi. I. Basileios, Tuna Bulgarlarını, Slavları ve Rusları Ortodoks Kilisesi'ne bağlamak için misyonerlik faaliyetleri yürüttü. Ancak misyonerlik faaliyetleri doğrultusunda Tuna Bulgarlarının Katolik Kilisesi'ne mi yoksa Ortodoks Kilisesi'ne mi bağlı olacağı meselesi Roma ile Konstantinopolis arasındaki ilişkilerin tekrardan bozulmasına neden oldu. I. Basileios, Güney İtalya'da imparatorluk topraklarının el-den çıkmasını önlemek için Ağlebîlere karşı girişilen mücadelede Franklar ile ittifak oluşturmaya çalıştı. I. Basileios'un 886'da ölmesiyle yerine VI. Leon geçti. Biz de I. Basileios'un iktidarında batı ile olan ilişkilerde izlediği siyasal ve dinsel politikayı ele aldık.
Demokrat Parti'nin dış göç siyaseti (1950-1960)
Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasıyla onun tarihî mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı'dan birçok konuda olduğu gibi göç meselesini de devralmıştır. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temellerini uluslaşma politikası, vatandaşlar arasında bir ulusal kimlik oluşturma ve etnik/dinî ayrılıkları azaltmayı amaçlayarak atmıştır. Bunun için de farklı etnik ve dinî unsurlardan kurtulup aynı dil, din ve etnik yapıya sahip insanları Türkiye'ye göçe teşvik etmiştir. Bu dönemde özellikle Balkanlardaki Türkler Anadolu'ya göç etmiş ve bu göçlerle savaşlarda yaşanan kayıpları telafi etmek, ekonomik hayatı canlandırmak amaçlanmıştır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra yaşanan kitlesel göçler, dünya genelinde birçok ülkede etkili olmuştur. Türkiye'ye bu süreçte Bulgaristan'dan göçmenler gelmiş, gelen göçmenlere yönelik politika ve uygulamalarla göçle başa çıkılmaya çalışılmıştır. Bulgaristan'dan çok sayıda göçmenin gelmesi, Türkiye için büyük bir insanlık dramı olmuştur. Bu göç, genellikle Türk azınlığına yönelik politik ve ekonomik nedenlerle gerçekleşmiştir. Türkiye'nin bu göçmenleri iyi bir şekilde karşılaması ve onları iskân etmesi, uzun yıllar süren göçmen iskânlarıyla deneyim kazanmış yöneticilerin ve önceki politik uygulamaların bir birikimidir. Türkiye, bu tür büyük göç dalgaları sonrasında, göçmenleri uygun bir şekilde iskân etme ve topluma adapte etme konularında başarılı bir politika izlemiştir. Göçmenlerin topluma entegrasyonu, dil öğretimi, mesleki eğitim ve istihdam gibi konularda atılan adımlar, Türkiye'nin göçmen politikalarının bir parçası olmuştur. Bu süreçler, Türkiye'nin kültürel çeşitliliği kucaklamasına ve göçmenleri aktif bir şekilde topluma dâhil etmesine katkı sağlamıştır. Türkiye'ye 1923 yılında başlayan bu göçler, 14 Mayıs 1950'de iktidara gelen Demokrat Parti Dönemi'nde de devam etmiştir. Biz de bu çalışmamızda 1950-1960 yılları arasında iktidarda olan Demokrat Parti Dönemi'nde Türkiye'ye gerçekleşen göçleri ele alacağız. Bu göçler, Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan, Türkistan ve Macaristan'dan yapılmıştır. Bu ülkelerden yapılan göçlerin temel sebepleri arasında -önceki yıllarda da olduğu gibi- ülkede yaşanan siyasi, ekonomik ve etnik zorluklar bulunmaktadır. Çalışmamızda Demokrat Parti'nin Türkiye'ye gelen bu göçmenleri yerleştirme politikaları, özellikle Doğu Türkistan'dan gelen Kazak Türklerinin adaptasyon süreci ve 1956 Macar İhtilali sonrası yaşanan göçlerle göçmenlerin sorunları incelenecektir. Türkiye'nin demografik yapısını etkileyen bu göç dalgalarının, göçmenlerin ekonomik, kültürel ve sosyal adaptasyonunu nasıl etkilediğine de değinilmiştir.
Demokrat Parti döneminde Kütahya (1950-1960)
Bu çalışma, Demokrat Parti'nin (DP) iktidarda olduğu 1950-1960 yılları arasında Kütahya'da yaşanan siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeleri incelemektedir. DP, 1950, 1954 ve 1957 genel seçimlerde Kütahya'dan liste halinde milletvekilleri çıkarmayı başarmış, partinin önemli kalelerinden biri olmuştur. DP iktidarı, Kütahya'da sanayi ve enerji sektörlerinde büyük ölçekli yatırımlar gerçekleştirmiştir. Kütahya Şeker Fabrikası ve Kütahya Azot Fabrikası gibi sanayi tesislerinin yanı sıra, Tunçbilek Bölge Termik Santrali ve Kayaköy Hidroelektrik Santrali gibi enerji projeleri hayata geçirilmiştir. Türkiye'nin en büyük bor rezervlerinden birine sahip olan Emet Bor İşletmesi de bu dönemde faaliyete geçmiştir. Bu gelişmeler doğrultusunda şehirdeki nüfus artışına paralel olarak bankacılık ve ticari faaliyetlerde de büyüme yaşanmıştır. Mevcut okulların yenilenmesi ve kapasitelerinin arttırılması dışında birçok yeni köy okulunun temeli bu dönemde atılmıştır. Kütahya Teknik Ziraat Müdürlüğü'nün faaliyetleri doğrultusunda tarımda makineleşme yaygınlaşmış, pancar ekim alanlarının giderek genişlemesiyle sektör, bölgesel kalkınmada önemli bir rol oynamıştır. Yerel basın da bu dönemde artan gazete sayısına paralel bir gelişim göstermiştir. Sonuç olarak, DP'nin 1950-1960 yılları arasındaki iktidarı, Kütahya'nın ekonomik, sosyal ve kültürel yapısında köklü değişimlere yol açarak şehri modernleşme sürecinde önemli bir seviyeye taşımıştır. Bu dönemde gerçekleştirilen yatırımlar ve yapılan reformlar, Kütahya'yı Türkiye'nin önemli sanayi şehirlerinden biri haline getirmiştir
Şer'iyye sicillerine göre XVI. ve XVII. yüzyılda İstanbul'da müskirât kullanımı
İslâmiyet'in haram kıldığı müskirâtın, yani günümüz söylemiyle sarhoş edici içkilerin Müslümanlarca üretim, tüketim, ticareti yasaktı ve bu durum Osmanlıların taviz göstermediği temel yaklaşımdı. Buna rağmen kimi Müslümanların müskirât kullanmasının önüne geçilemedi. Gayrimüslimler ise kendilerine tanınan haklar sayesinde müskirâtı alenen olmamak şartıyla- tüketmiş ve ticaretini yapabilmişlerdi. Ayrıca kendi mahallelerinde olmak kaydıyla ve yine sadece gayrimüslimlere satmak üzere meyhaneler açmışlardı. Devlet ise ekonomisinin önemli bir kalemini oluşturan vergilerden gelir sağlıyordu. Ayrıca devlet, gayrimüslerin müskirât üretim ve tüketiminden vergi alıyordu. Bir gelir alanı olmasına rağmen ifade etmek gerekir ki XVI. ve XVII. yüzyıllarda müskirât yasağı ve dolayısıyla meyhanelerin kapatılması da söz konusu oldu. Kimi zaman dinî, kimi zaman siyasî sebeplerle söz konusu olan bu yasaklar çok uzun soluklu ve süresiz değil, belirli süreleri kapsadı. Konunun ekonomik ve hukukî boyutunun yanında toplumsal bir boyutu da vardı. Zira sarhoşluk ve meyhaneler insan ve toplum sağlığını olumsuz etkileyebiliyordu. Tarihi belge ve bilgiler sekr, yani sarhoş halde şiddet hadiseleri yaşandığını, çeşitli suçlar işlendiğini ve aile hayatında olumsuzluklar söz konusu olduğunu açık olarak göstermektedir. Nihayetinde bu çalışmada XVI. ve XVII. yüzyılda İstanbul'da müskirât dinî, ekonomik, hukukî ve toplumsal boyutuyla ele alınmaktadır. Bunun yanında müskirâtın üretimi, tüketimi ve ticareti çeşitli yönleriyle değerlendirilerek içenler ve içilen mekânlar ile bu bahiste nelerin gözetildiği incelenmektedir.
Muhammed Tahir el-Karakhi'nin tarihçiliği'nde Kuzey Kafkasya'da Rus işgaline karşı mücadele ve imam Şamil
Dağıstan'ın ünlü âlimi Muhammed Tahir el- Karakhi tarafından yazılan "Barikatü's Suyufid-Dağıstaniyye fi Gazavat aş-Şamiliyye" (Şamil'in Bazı Gazavatlarında Dağıstan Kılıçllarının Parıldaması) adlı eser Kuzey Kafkasya'da Çarlık Rusyay karşı yapılan Milli Mücadele'nin tarihinin öğrenilmesi bakımından çok önemlidir. İmam Şamil'in bizzati isteği üzerine kaleme alınan bu eser aynı zamanda tek yerel kaynak olma özelliğine de sahiptir. Gazavatname özelliğine de sahip olan bu eserde genel olarak İmam Gazi Muhammed, İmam Hamzat Bey ve İmam Şamil dönemindeki olaylar konu edilmiştir. Takdim ettiyimiz bu tezde, Muhammed Tahir el- Karakhi tarafından kaleme alınan "Barikatü's suyufid-Dağıstaniyye fi gazavat aş-Şamiliyye" eserinin verileri işığında Çarlık Rusya'ya karşı Kuzey Kafkasya'da imamlar önderliğinde yapılan Milli Mücadele'nin değerlendirilmesi yapılacaktır.
Tarih araştırmalarına kaynak olarak Cumhuriyet ve Son Posta Gazetelerinde serbest Cumhuriyet Fırkası Ağustos 1930-Ocak 1931
Bu çalışma 12 Ağustos 1930 tarihinde kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF)'nin kuruluşunu, gelişmeleri ve kapatılmasını Cumhuriyet ile Son Posta gazeteleri üzerinden değerlendirmektedir. Bilindiği gibi SCF, Türkiye'nin zorlu koşullarında Fethi Okyar tarafından kurulmuş, ancak oldukça kısa ömürlü olmuştur. Bu da demokrasiye geçiş için ülkede henüz gerekli koşulların olmadığı şeklinde yorumlanmasına imkân vermiştir.Böyle bir ortamda basın yayın organlarının yaklaşımı da mühimdir. Çünkü döneme ışık tutması açısından da basın bize önemli ipuçları vermektedir. Özellikle SCF'nin kurulduğu zamandaki gibi olağanüstü koşulların olduğu bir dönemde siyasi faaliyetlerin gazeteler aracılığıyla da incelenmesi oldukça gereklidir. Bu çalışmada Cumhuriyet ve Son Posta gazetelerinde SCF ile ilgili yayınlanan haberler ve köşe yazıları değerlendirilerek özet halinde, kronolojik olarak aktarılmış ve bunların indeksleri çıkarılmıştır.
Erzurum mülkî idâdîsi
İdâdî, ortaöğretim veren okullar hakkında kullanılan bir terimdir. Arapça "idâd" kelimesinden türemiş olup hazırlama ve yetiştirme anlamlarına gelmektedir. İbtidâîye ve rüşdiye okullarından sonra gelen idâdîler, idâdîye olarak da adlandırılırdı. İdâdîler, ortaöğretimin bir kademesi olarak 1869 Maârif-i Umûmiye Nizamnâmesi ile ele alınacak ve gerçek kimliğine bu tarihten itibaren kavuşacaktır. 1873 yılında Dâr'ül-maârif binası ilk mülkî idâdîye dönüştürülmüştür. 1884 yılında alınan bir kararla vergilere zam yapılma kararı alınmış ve sonuçta bu vergiler sayesinde taşrada birçok idâdî açılmıştır. Açılan bu idâdîlerden biri de Erzurum Mülkî İdâdîsidir.1885 yılında açılmasına karar verilen Erzurum Mülkî İdâdîsinde, 1889 yılında eğitim-öğretim faaliyetlerine başlanmıştır.1891 yılında beş sınıflı olan Erzurum Mülkî İdâdîsine, Mülkî Rüşdiyenin son iki sınıfı da ilave edilerek yedi sınıflı leylî bir idâdî oluşturulmuştur. 1913 yılında Erzurum Mülkî İdâdîsi, alınan karar gereği sultânîye dönüştürülmüştür. Bu çalışmada, Klasik ve Yenileşme Dönemi eğitim kurumları ile Erzurum Mülkî İdâdîsi hakkında bilgi verilmeye çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler : Osmanlı Eğitim Sistemi, Ortaöğretim, İdâdî, Erzurum Mülkî İdâdîsi, Eğitim Kurumları
Resimli Hafta dergisi (1938-1939)
Bu çalışmada 17 Eylül 1938-9 Eylül 1939 tarihleri arasında yayımlanan Re-simli Hafta dergisi ele alınmıştır. Resimli Hafta dergisinin sahibi ve umumi neşriyat müdürü Hasan Rasim Us 'dur. 52 sayıdan oluşan derginin her sayısı 36 sayfadan oluşurken 7. Sayısı 52 sayfa olarak yayımlanmıştır. Her sayısı 5 kuruştan satılmıştır. Derginin Türkiye için abonelik fiyatları seneliği 265 kuruş, 6 aylığı 150 kuruş, yurt dışı abonelik fiyatı ise 350 kuruş olarak belirlenmiştir. Dergide toplam 20 yazar bu-lunurken sıklıkla yazanlar ise Nurullah Ataç, Reşat Ekrem Koçu, Muzaffer Esen ve İ. H. Baltacıoğlu'dur. Resimli Hafta tarih, edebiyat, kadın, çocuk, spor, magazin, moda, sinema, aktüalite vb. konuları içermektedir. Derginin yayın hayatı dönemin yaşanılan edebi, kültürel, siyasi birçok konuyu ele alması bakımından dönemine ışık tutar. Resimli Hafta ismine ithafen birçok fotoğraf ve resmi bünyesinde taşımıştır. Resimli Hafta dergisinin çıkış amacına baktığımızda derginin günün şartlarına uygun olarak insan-ların arzu ve isteklerini yerine getirme hedeflerini güttüğü görülür. Bu amaçla oku-yucuya faydalı olmak isteğindedir. Özellikle kadın okuyucuların isteklerine dikkat çeker ve okuyuculara isteklerini bildirmeleri halinde imkân olanları yapmayı vazife olarak kabul etmiştir. Dergi her kesimden insana hitap etmekle beraber insanların isteklerine uygun içerik üreterek kapsamlı bir dergi niteliği gösterir. Bu çalışmayla, Resimli Hafta dergisini inceleyerek literatüre katkı sunmayı hedefledik. Derginin; elliklerini, yayın politikasını, Türk basın hayatındaki yerini değerlendirmeye odak-landık. Yazarları ve kaleme aldıkları yazıları, dergideki konuları özetle Resimli Hafta'yı bütün yönleriyle ele aldık.
Evliya Çelebi Seyahatnâmesine göre Azerbaycan şehirlerinde sosyo-kültürel hayat
Evliya Çelebi'nin on ciltlik eseri olan Seyahatnâme, XVII. yüzyıl Osmanlı coğrafyasında ve komşu devletlerin coğrafyalarında gezdiği şehirlerin tarihî, mimarî, halkın etnik özellikleri, yerel halkın giyim-kuşamı, inancı, yiyecekleri ve dil gibi özelliklerini içermektedir. Osmanlı topraklarının birçok yerine seyahat etmiş ve bununla da kalmamış komşu ülkeleri de gezmiştir. 1646 ve 1655'te olmak üzere iki kez Azerbaycan coğrafyasına gitmiştir. 1646'daki seyahat Erzurum'dayken Defterzâde Mehmed Paşa tarafından Tebriz'e elçi olarak gönderilmesiyle gerçekleşirken, ikinci seferi ise Van Beylerbeyi Melek Ahmed Paşa tarafından 1655'te tekrar Tebriz'e gönderilmesiyle gerçekleşmiştir. Bu seferleri sonucunda birçok yeri dolaşma imkânı bulmuştur. Bu çalışmada Seyahatnâmede geçen Azerbaycan şehirlerinin sosyo-kültürel yapısı incelenecektir.
Sâmânîler Devleti'nin vezirleri
İslâm devlet teşkilâtında halife veya hükümdardan sonra gelen en yetkili kişi vezirdir. Kelimenin anlamı "vezer" (sığınılacak yer), vizr (ağır yük, günah) ve ezr (güç, kuvvet) kökeninden gelir. Abbasîler dönemine kadar vezir unvanını taşıyan yöneticiler bulunmamaktadır. Bunun yerine devlet başkanına yardımcı olan danış-manların varlığı bilinir. Abbasî devlet teşkilâtı kendisinden sonra kurulan İslâm dev-letleri arasında örnek alındı. Bunlardan biri de Sâmânîler Devleti idi. Sâmânî vezir-leri kalem ehlinden olup yetkileri açısından bakıldığında ilmî yönleriyle dikkat çe-kerdi. Hükümdarın devlet yönetiminde yetersiz kaldığı zamanlarda veya çocuk yaşta olma durumunda vekil sıfatıyla devleti vezirler idare ederdi. Sâmânîler II. Nasr b. Ahmed zamanında yapılan fetihler ile en geniş sınırlara ulaştığı siyasî, sosyal, kültü-rel ve idarî alanda devletin altın çağını yaşadığı bir devirdi. Ancak I. Nuh b. Nasr ve sonrasında başa geçen hükümdarlar devlet yönetiminde yetersizdi. İlk zamanlar ve-zirler geniş yetkilere sahip olmasına rağmen Sâmânîlerin zayılamasıyla birlikte yetki ve sorumlulukları azalmaya başladı. II. Nuh b. Mansur denge politikası izleyip dev-letin ömrünü uzattıysa da başarılı olamadı. Nihayetinde Karahanlıların 389/999 yı-lında Buhârâ'ya girmesiyle Sâmânî Devleti son buldu.
Seyyah Hacı Zeynelabidin Şirvani'nin gözünden Hindistan (1802-1810)
Seyyahlar, gezilen ve görülen yerler hakkında geçmişe ışık tutan önemli şahsiyetlerdir. Seyahatname yazarları, gittikleri coğrafyaların tarihi ve kültürel değerlerinden etkilenip kendi halkına anlatma isteği ile bu tarz eserleri kaleme alırlar. Bu amaçla gördüklerini kaydeden Azeri bir gezgin olan Hacı Zeynelabidin Şirvani'nin Hindistan seyahatnamesi incelenerek tercümesi yapılmıştır. Ancak bu fasıla geçmeden önce seyyahın aktardıklarını daha iyi anlayabilmek adına Hindistan coğrafyası hakkında bilgi verilmiştir. Seyyah, Hindistan'ın geneli hakkında bilgi verdikten sonra şehirlerini de görmüştür. Bu şehirlerin kuruldukları yerler ve iklimleri, siyasi tarihleri, kültürleri ve inançlarının yanı sıra dikkatini çeken bazı olaylar hakkında da kısa bilgiler vermiştir. Bahsettiğimiz dönem XVIII. yüzyıl olduğundan bugün ayrı bir devlet olan Pakistan sınırları içerisinde ki bazı şehirler de dönem itibariyle Hindistan toprağıdır. Çalışmamız da bu çerçeve içinde kalıp aktarım yapılmıştır.
Birinci Mecliste Diyarbakır milletvekillerinin siyasi faaliyetleri
Diyarbakır, tarihi süreçte birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ve bir çok devletin egemenliği altına girmiştir. Osmanlı Devleti 1514'te Diyarbakır ve çevresini hâkimiyeti altına almış ve bu durum devletin yıkılışına kadar sürmüştür. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış ve batılı güçlerin dayattığı şartları kabule zorlanmıştır. Anadolu'da Mustafa Kemâl Paşa önderliğinde başlayan ve başarıya ulaşan Millî Mücadele hareketi sürecinde Büyük Millet Meclisi açılmıştır. Ankara'da açılan meclis, milli irade ilkesini esas alarak kısa süre içerisinde seçime gitmiştir. Meclis için yapılan seçimlerde Anadolu'nun birçok kentinde olduğu gibi taşrada yer alan Diyarbakır'dan da halkın iradesinin temsilcisi olan yedi milletvekili seçilmiştir. Diyarbakır'da yapılan seçimlerde yedi milletvekilli seçildikten kısa süre sonra meclis çalışmalarına katılmışlardır. Vekiller daha çok eşraf ve aristokrat ailelerden seçilmişlerdir. Ayrıca yüksek tahsilli olmaları göze çarpan bir diğer unsurdur. Vekiller mecliste adalet, eğitim ve maliye gibi encümenlik görevlerinde bulunmuşlardır. Diyarbakır milletvekilleri mecliste, Diyarbakır ve çevresindeki her türlü olaya karşı duyarlı olmuş ve bunu meclise taşımışlardır. Diyarbakır ve çevresinde olayların dışında devletin içinde bulunduğu durumu göz önüne alarak siyasi ve silahlı mücadele içerisinde gerek doğrudan gerek dolaylı olarak yer almışlardır. Milli Mücadele sürecinde seçildikleri bölge ve çevresini de dolaşarak halkın ahvali hakkında bilgi toplamış ve meclise rapor etmişlerdir. Koşullar gerektiğinde mebusluk dışında valilik gibi ve diğer idari vazifeler de üstlenmişlerdir.
Cumhuriyet dönemi'nde sağlık tarım ve iskân politikası olarak göl ve bataklık kurutma faaliyetleri (1923-1950)
Bu tez çalışmasında Cumhuriyet Dönemi'nde (1923-1950) çeşitli sebeplerden dolayı kurutulan göl ve bataklıklar ele alınmıştır. Bataklık ve göl kurutma faaliyetleri Osmanlı Devleti döneminde de yapılmıştır. Ancak o denemde bu faaliyetler pek sistemli ve programlı yapılmamıştır. Cumhuriyet Dönemi'nde göl ve bataklık kurutma faaliyetleri, bir devlet ve hükümet politikası haline gelmiştir. Elinizdeki bu çalışmada 1923-1950 yılları arasında göl ve bataklık kurutma faaliyetleri bulunmaktadır. Tez çalışması üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümün birinci kısmında, Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyet Dönemi'nde kitap, risale ve basınında Sıtma hastalığı hakkında yayımlanan bilgiler ele alınmıştır. Bu kısımda Cumhuriyet öncesi ve sonrası aydınların sıtmayı nasıl tanımladıkları, sebepleri, sıtmayı bulaştıran sivrisinekler hakkında bilgiler ve bu hastalıktan korunma yolları ele alınmıştır. 1923- 1950 yılları arasında verilen sıtma mücadelesi kapsamında kurulan Sıtma Mücadele Heyetlerinin yaptıkları muayene, tedavi, kan tahlili, dağıtılan ilaçlar ve sivrisineklerin yaşadığı mahallerde yapılan ilaçlama faaliyetleri ele alınmıştır. Birinci bölümün ikinci kısmında ise 1923-1950 yılları arasında, ahalinin sıhhatini temin etmek için, diğer bir ifadeyle Cumhuriyet Dönemi'nin sağlık politikası çerçevesinde kurutulan göl ve bataklıklar hakkında bilgi verilmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise Cumhuriyet Dönemi'nde tarım arazisi elde etmek amacıyla kurutulan göl ve bataklıklar incelenmiştir. Bu bölümde kurutma faaliyeti sonucunda meydana çıkan arazi miktarı ve kimlere dağıtıldığı hususunda bilgiler verilmiştir. Ayrıca topraktan daha çok verim elde etmek için kurutulan göl ve bataklıkların suyunun akıtılması için yapılan kanallar ve bu kanallar vasıtasıyla suya kavuşan arazilere dair bilgiler de bu bölümde ele alınmıştır. Tezin üçüncü ve son bölümünde ise Cumhuriyet Dönemi'nde bataklık bölgelere muhacir iskân etme faaliyetleri hakkındaki tartışmalar ve mübadele sonucunda Türkiye'ye gelen mübadillerin iskân amacıyla kurutulan bataklıklar incelenmiştir. Bu bölümde ayrıca, çeşitli sebeplerden dolayı kurutulamayan bataklıkların civarındaki köy ve kasabaların başka yerlere nakledilerek iskân edilmesi konusu da ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Bataklık Kurutma, Sağlık Politikası, Tarım Politikası, İskân Politikası, Sıtma.
Yusuf Hâs Hâcib'in Kutadgu Bilig'inde ve Nizâmü'l-Mülk'ün Siyâsetnâmesi'nde kadın algısı
İslâmiyet öncesi Türk toplumunda kadının hayatının farklı yönlerini, Kutadgu Bilig ve Siyâsetnâme adlı eserlerde kadın figürlerinin rolü üzerinden incelemeyi amaçlayan bu tez ilk bölümünde, İslâmiyet öncesi Türk toplumunda kadının varlığını, Türk mitolojisi ve destanlarının kadın figürlerini, eski Türk dini içindeki yerini ve kadınların toplumsal konumunu inceleyerek başlar. Bu bölümde, Türk mitolojisinin zenginliği ve kadınların efsanevi rolleri hakkında bilgi sunulmaktadır. Ayrıca, kadınların toplum içindeki temel rolünü ve etkisini tartışarak, İslâmiyet öncesi Türk toplumunun kadına olan bakışını daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmaktadır. İkinci bölüm, Yusuf Hâs Hâcib'in yazdığı Kutadgu Bilig adlı eserin ve bu eserdeki kadınla ilgili beyitlerinin odak noktasına alınmasını sağlamaktadır. Bu bölümde, Yusuf Hâs Hâcib'in kimliği, eserinin önemi ve Kutadgu Bilig'deki kadın figürleri üzerinde durulur. Kutadgu Bilig'in kadınları, eserin ahlaki ve toplumsal mesajlarını taşırken, kadınların siyasi alandaki etkileri de ele alınır. Üçüncü bölüm, Siyâsetnâme adlı eserin ve özellikle Nizâmü'l-Mülk'ün kadına yaklaşımını ele almaktadır. Siyâsetnâme, İslâm siyasetinin temel metinlerinden biri olarak kabul edilir ve bu eserde kadının siyasete etkisi ve toplumsal rolü önemli bir konudur. Bu bölüm, Nizâmü'l-Mülk'ün kadına dair görüşlerini ve Siyâsetnâme'deki kadın tasvirlerini inceleyerek, İslâm siyaseti içinde kadının konumunun anlaşılmasına yardımcı olur. Bu tez, Türk tarihinde kadının evrilişini ve farklı dönemlerdeki toplumsal etkisini anlamak için önemli bir inceleme sunmayı amaçlamaktadır. İslâm öncesi, Ortaçağ ve İslâm sonrası dönemlerin kadın portrelerini ve toplumsal rollerini karşılaştırmak, bu tarihsel evrimin daha iyi kavranılmasına yardımcı olur.
Mimar Sinan Dergisi'nde masonluk
Mimar Sinan Dergisi'nde masonluk daha çok pozitif yönleri ile ele alınmaktadır. Kimilerine göre, anlaşılmayan, çözülemeyen sembolleri ve gizemleri masonların çözüp anlam yüklediklerini dergi bizlere aktarmaktadır. Semboller ve ritüeller çağlar boyu, değişik yerlerde değişik zamanlarda bilgiden hikmete kadar değişik anlamlarda kullanılmıştır. Mimar Sinan'da ezoterizm, kullanana göre, farklı şeyler ifade etmektedir. Ancak, genel olarak, ezoterizm küçük bir grupla sınırlandırılmış olan, dinleyicisi, seyircisi bulunmaya, anlaşılabilmesi için belirli bir formasyon gerektiren; hemde biçimi farklı olan yani gizli bir yazılımı olan, sır saklanan, semboller kullanan, içeriği farklı olan metafizik bilgiler içeren inisiyatik bir disiplinin anlaşılmakta olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak, biçim ve içerik genellikle birbiri içine girmiş olduğundan, ezoterizm okültle eş anlamlı olarak da kullanılmaktadır. Mason kelimesinin anlamı "duvar ustası" anlamına gelen meslek yapılandırmasıdır. Bu meslek grubu Masonluğun operatif dönemini oluşturmaktadır. XVII. yüzyıl sonuna gelindiğinde ise Masonluk içerisine meslekten olmayanları da kabul ederek spekülatif döneme geçmeye başlamıştır.1813 yılında İngiltere Birleşik Büyük Locası'nın kurulmasıyla evrensel masonluk oluşturulmuştur. Masonluğun ilk dönemleri Operatif Masonluk, Spekülâtif Masonluk arasında bir çatışma halindeydi. Spekülatif Masonluk kurulunca, Operatif Masonluk döneminden kalan gelenek ve yöntemlerin hiç değiştirilmeksizin uygulanmasını isteyenler ile çağdaşlaşma taraftarı olan masonlar arasında bir uyuşmazlık çıktı. Bu durum Operatif Masonluğun güç kaybetmesine neden oldu. Masonluğun varlıklarını sürdürebilme ve koruyabilecekleri en uygun yer İngiltere oldu. Bu süreçte masonluğa katılımlar artarken XVII. yüzyılın sonlarına doğru meslekten olmayanları da masonluğa alındığı görülmekteydi. Bu kişilere masonluğa sonradan katıldıklarından dolayı "kabul edilmişler" denilmekteydi. Masonluğa fikri ve mimari bir boyut kazandıran bu kesime Spekülatif Masonluk denilmekteydi. Masonluğun kurulmasından bu yana ayaklarına defalarca çelme takılsa da masonların verdikleri evrensel mesaj, yaptıkları yardımlaşma ve dayanışma halkasını kurdukları dernek ve localarda zamanla meyvesini vermiş taraftar bulmalarına ve halkayı genişletmelerine sebep olmuşlardır.
Tang hanedanlığı döneminde ipek yolu: Türkistan, Çin ve Hindistan arasındaki kültürel etkileşim
Tezimizde, Tang Hanedanlığı dönemi boyunca İpek Yolu'nun Türkistan, Çin ve Hindistan arasındaki kültürel etkileşimler üzerindeki rolü incelenmiştir. İpek Yolu, sadece ticaretin değil, aynı zamanda fikirlerin, dinlerin, bilimsel ve teknolojik bilgilerin de aktarıldığı bir platform olarak, bu üç bölge arasında güçlü ve kalıcı bağlar kurulmasına zemin hazırlamıştır. Tang Hanedanlığı dönemi, İpek Yolu'nun en parlak ve etkin olduğu zamanlardan biri olup, bu dönemde gerçekleşen kültürel alışverişler, söz konusu bölgelerin toplumsal yapılarında, dini inançlarında ve bilimsel gelişimlerinde de derin izler bırakmıştır. Çalışmamızda, İpek Yolu üzerindeki ticaretin boyutu, bu ticaretin kültürel ve bilimsel etkileşimler üzerindeki etkisi ele alınmış, Türkistan, Çin ve Hindistan arasındaki karşılıklı etkileşimlerin bu bölgelerin kültürel zenginliklerini nasıl şekillendirdiği üzerinde durulmuştur. Ayrıca, bu etkileşimlerin, tedavi yöntemleri, inanç sistemleri, düşünce yapıları ve mitolojik kavramlar üzerindeki etkileri incelenmiştir. İpek Yolu; yalnızca ekonomik bir güzergâh olmadığını, aynı zamanda kültürel ve bilimsel ilerlemelerin yayılmasında kritik bir rol oynadığını ortaya koymaktadır. Tang Hanedanlığı dönemi, bu etkileşimlerin doruk noktasını temsil etmektedir. İpek Yolu, dünya mirasına katkılarının günümüze kadar uzanan etkileri de ayrıca değerlendirilmiştir.
Sultan Behramşâh dönemi Gazneli siyasî yapısı
Sâmânîlerin Horasan sipehsâları Alptegin'in 351/962-963 yılında Gazne şehrini ele geçirmesiyle birlikte Gazneli Devleti'nin temelleri atıldı. 366/966-977 yılında Sebüktegin'in Gazne tahtına geçmesi ile de hânedanın siyasî tarihi onun soyundan devam etti. Sebüktegin'in ardından yerine geçen oğlu Mahmud (388-421/998- 1030) Gazneliler Devleti'ne en parlak dönemi yaşattı. Mesud döneminde Selçuklular ile yapılan Dandanakan Savaşı (431/1040) Gaznelilerin hezimetiyle sonuçlanınca Selçuklular, Horasân bölgesinde bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktılar. Gazneli hükümdarlarının iç huzursuzluklarla uğraşması ve Kuzey Hindistan'ın dış siyasette tek amaç haline gelmesi, 11. ve 12. yüzyıllardaki siyasî dengelerin nasıl değiştiğini gösteriyor. Gazne tahtına 512/1118-1119 yılında Behramşâh'ın geçişi ve onun Büyük Selçuklu Sultanı Sencer'in, yardımıyla tahta çıkması, Gaznelilerin, Büyük Selçuklu Devleti'nin tabiiyetine girmesine yol açtı. Zira 529/1134-1135 yılından sonra Selçuklular ve Gurlular ile girişilen mücadeleler dış politikada alınan yanlış kararlar ve stratejik hatalar, Gazneli Devleti'nin zayıflamasına ve nihayetinde Behramşâh'ın vefatından kısa bir süre sonra da yıkılmasına neden oldu.
II. Abdülhamid Dönemi İstanbul hamalları
Osmanlı Devleti'nde hamallık teşkilatı, XX. yüzyılın başlarında yaşanan toplumsal ve ekonomik değişimler neticesinde köklü dönüşümler geçirmiş ve nihayetinde çözülmeye başlamıştır. Bu sürecin limanlardaki ideolojik akımların yükselişi ve XIX. yüzyılın sonlarındaki kıtlık gibi faktörlerle birleşmesi, hamalların kimliğini ve çalışma koşullarını doğrudan etkilemiştir. Hamallar, Osmanlı toplumunda farklı alt kültürlerin bir araya geldiği ve ortak bir mesleki kimlik oluşturduğu önemli bir gruptu. Hamallık mesleğinin gerilemesi, Osmanlı toplumunun son dönemindeki değişimleri anlamak için önemli bir kaynak oluşturmaktadır. Bu mesleğin gerilemesinin nedenleri ve sonuçları, Osmanlı toplumunda yaşanan toplumsal çözülmenin ve kutuplaşmanın bir portresini ortaya koymaktadır. Hamallar arasındaki düzensizlik, toplumda güvenlik sorunlarının artmasına yol açmıştır. Bu durum, Osmanlı Devleti'nin son dönemindeki toplumsal değişimlerin önemli bir göstergesidir. Hamallık teşkilatının çöküşü, yalnızca ekonomik bir değişime değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerdeki ve güven dinamiklerindeki değişime de işaret etmektedir. Osmanlı Devleti'nin son döneminde hamallar, modernleşmenin getirdiği değişimler, kıtlık, siyasi aktörler ve sermaye gibi birçok problemle karşı karşıya kalmışlardır. Bu durum, hamalları devlet, yabancı şirketler ve Ermeni komiteler gibi farklı güçler tarafından kontrol altına alınmak istenen bir grup haline getirmiştir. Hamal esnaf grubunun siyasi anlamda önemli bir rol oynaması, şiddet kültürünün bir parçası olarak görülmüştür. Anahtar Kelimeler: II. Abdülhamid, Hamallar, Ermeni Komiteler, Kıtlık, Göç
Erken cumhuriyet Döneminde tütün bağımlılığı
Bağımlılık, her daim toplumlarda büyük bir halk sağlığı sorunu olmuştur ve bağımlılık yapan maddelerle uzun süre mücadele edilmiştir. Devletler bağımlılık sorunu ile hâlâ mücadele etmeye devam etmektedir. Ancak zararlarının ve ortaya çıkarmış olduğu hastalıkların bilinmesine rağmen neredeyse bütün toplumlar tarafından hâlâ kullanılmaktadır. Uyuşturucu maddeler, alkol ve tütün gibi keyif vericilerin farklı coğrafyalarda genellikle sadece içme biçimi ve adı değişiklik göstermektedir. Hepsinin en önemli ortak noktası bağımlılık yapıcı özelliği ve insan sağlığı üzerindeki zararlarıdır. Bu keyif vericilerden en yaygın olanı tütündür. Tütün bitkisi yüzyıllar önce keşfedilmiştir. Tütünün keşfi ve yayılış sürecinde tütün bitkisi girmiş olduğu her toplumda bir tür tedavi edici olarak görülmüştür. Ancak bu durum tütünün keyif verici olduğu fikrini asla değiştirmez. Tütün özellikle sağlığa negatif etkilerini uzun bir süre içerisinde göstermesi sebebiyle zararlı olduğunu kanıtlamak epeyce vakit almıştır. Fakat tütünün insan sağlığına ve toplumlara verdiği zararın anlaşılmasına karşın asla vazgeçilir olmamıştır. Nikotin tütün yapraklarında yer alan ve tütünün bağımlılık yapıcı olan ana maddesidir. Nikotin bağımlılığı diğer bağımlılık türleri içerisinde terk edilmesi en zor olanıdır. Tütün tüketimi bırakılmasına rağmen uzun yıllar yoksunluğu hissedilir. Ne var ki tütün bağımlılığı vazgeçilmesi çok zor alışması ise bir o kadar kolay bir keyif verici olmuştur. Bu durum tütünün kolay ulaşılır, taşınır ve tüketilir olması ile ilişkilendirilebilir. Bu konunun ele alınmasındaki amaç öncelikle toplumsal bir sorun olan tütün bağımlılığı konusuna dikkat çekmektir. Aynı zamanda tütün bitkisi üzerinde durarak, tütün bağımlılığının ve bağımlıların tarihsel süreç içerisindeki durumlarına dikkat çekmektir.
XVIII. Yüzyıl Osmanlı Devleti'nde Göç ve Sürgün (1700-1789)
Çalışmada, Osmanlı Devleti'nde XVIII. yüzyılda meydana gelen göç ve sürgün hareketleri ele alınmıştır. Osmanlı Devleti'nin geniş coğrafyası ve farklı etnik ve dini grupları barındırması, bu yüzyılda çeşitli nedenlerle yoğun göç ve sürgün olaylarının yaşanmasına zemin hazırlamıştır. Savaşlar, isyanlar, doğal afetler ve ekonomik sıkıntılar, insanların yer değiştirmesine yol açan başlıca faktörlerdendir. Özellikle Osmanlı-Rus savaşları ve Balkanlardaki ayaklanmalar, büyük nüfus hareketlerine neden olmuştur. Kırım Tatarları ve Balkan Müslümanları gibi topluluklar, savaşların etkisiyle Osmanlı topraklarına doğru kitlesel göçler gerçekleştirmişlerdir. Devlet, iskân politikalarıyla bu göçleri yönlendirmeye çalışmış ve yeni gelenlerin yerleşim yerlerini belirlemiştir. Ancak bu süreç zaman zaman sorunlara ve yerel halkla çatışmalara da yol açmıştır. Sürgünler ise devletin otoritesini sağlama ve muhalif unsurları uzaklaştırma amacıyla uyguladığı bir yöntem olmuştur. Siyasi suçlular, isyancılar ve bazı durumlarda topluluklar, imparatorluğun farklı bölgelerine sürgün edilmişlerdir. Bu sürgünler, sürgün edilenlerin sosyal ve ekonomik hayatlarını derinden etkilemiştir. XVIII. yüzyılda yaşanan göç ve sürgün hareketleri, Osmanlı Devleti'nin demografik yapısını, ekonomik dengelerini ve sosyal ilişkilerini önemli ölçüde değiştirmiştir. Devletin iskân politikaları ve sürgün uygulamaları, merkezi otoritenin gücünü gösterme çabası olarak değerlendirilebilir. Çalışmanın amacı, XVIII. yüzyılda Osmanlı Devleti'nde yaşanan göç ve sürgünlerin iç ve dış dinamiklerini incelemek, bu hareketlerin Osmanlı toplumu ve devleti üzerindeki etkilerini ortaya koymaktır
Osmanlı Devleti'nde kocabaşlar
Osmanlı Devleti'nde kocabaşlar, özellikle Rumeli ve Anadolu'nun Hristiyan nüfusun yoğunlukta olduğu bölgelerde, Hristiyan cemaatlerin idarî ve malî temsilcileri olarak merkezi bir rol oynamışlardır. Bu yönetici mevkie devletin Millet Sistemi içerisindeki gayrimüslim reayanın yönetiminde kilit bir aracı kurum olarak işlev görmüştür. Kocabaşlara dair ilk bilgiler, 1571 tarihli mühimme defterlerinde yer almakta olup, Osmanlı taşra idaresinde önemli bir yer tuttukları anlaşılmaktadır. XVI. yüzyılın ikinci yarısında, kurumsal bir yapıdan ziyade daha çok kişisel ilişkilere ve yerleşik geleneklere dayalı bir yapının parçası olarak ortaya çıkan kocabaşlık, zamanla saray tarafından önemli görevlerle tevdi edilmiş olsa da, bu yetkiler Osmanlı Devleti'nin belirlediği sınırlar dâhilinde kalmıştır. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Osmanlı Devleti'nin gücünün zirvesinde olduğu dönemde sadakatle hizmet eden kocabaşlar, XIX. yüzyıldaki Tanzimat ve Islahat Fermanları ile birlikte ortaya çıkan merkeziyetçi eğilimlere karşı çıkarak yerel hâkimiyetlerini korumaya çalışmışlardır. Bu yüzyılda kocabaşılık önemli bir yere sahip olarak resmileştirilmiş; kocabaşların görev ve yetkileri yeniden düzenlenmiş ve bu görevleri yerine getirmeleri karşılığında maaş ve mühür gibi resmiyet işareti addeden imtiyazlar verilmiştir. Ancak XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonraki merkeziyetçilik politikalarıyla birlikte İstanbul başta olmak üzere bazı bölgelerde kocabaşların yetkileri kısıtlanmış ve peyder pey kaldırılması gündeme getirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kocabaş, Millet Sistemi, Tanzimat Fermanı, Osmanlı, Gayrimüslim Cemaat
Ağrı senatörleri ve faaliyetleri
Yüksek Lisans Tezi olarak hazırlanan "Ağrı Senatörleri ve Faaliyetleri'' adlı çalışmada, 1961-1980 yılları arasında Ağrı'yı temsilen Cumhuriyet Senatosu'nda görev yapan senatörlerin siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel faaliyetlerini incelenmektedir. 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi'nin ardından kabul edilen 1961 Anayasası ile Türkiye, çift meclisli bir yasama sistemine geçmiş ve Cumhuriyet Senatosu, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin (TBMM) ikinci kanadı olarak yasama süreçlerine dahil olmuştur. 1980 Askerî Darbesi ile birlikte bu sistem sona ermiş ve Türkiye yeniden tek meclisli yapıya dönmüştür. Yaklaşık 19 yıl boyunca faaliyet gösteren Cumhuriyet Senatosu, dönemin siyasi dinamikleri içinde önemli bir rol oynamış, iller bazında temsil edilen senatörler aracılığıyla yerel ve ulusal düzeyde çeşitli politikaların belirlenmesinde etkili olmuştur. Bu bağlamda, çalışma Ağrı'dan Cumhuriyet Senatosu'na seçilen Veysi Yardımcı, Salih Türkmen ve Kasım Küfrevi'nin biyografileri ile senatonun yasama süreçlerinde aldıkları roller, TBMM'de yaptıkları konuşmalar ve sundukları yasa teklifleri detaylı bir şekilde ele almaktadır. Çalışma kapsamında, senatörlerin ulusal ve yerel düzeylerdeki sorunları nasıl gündeme getirdikleri, meclis içerisindeki siyasi eğilimleri ve bölgesel kalkınmaya yönelik girişimleri incelenmiştir.
Naki Bey Keykurun (1883-1967)
XX. yüzyılın Azerbaycan siyasi hayatının önemli simalarından biri de Naki Bey Keykurun olmuştur. Azerbaycan'da yaşadığı dönemde Şeyhzamanlı veya Şeyhzamanov soyadlarını kullanan Naki Bey, Türkiye'de yaşadığı siyasi muhaceret döneminde özellikle 1934 "Soyadı Kanunu" ile "Keykurun" soyadını almıştır. Naki Bey Keykurun XX. yüzyılın başlarından itibaren Azerbaycan'ın siyasi hayatındaki vuku bulan bütün evrelerde yer almış ve özellikle 1918 Azerbaycan Halk Cumhuriyeti'nin kurulmasında önemli katkılarda bulunmuştur. Bunun yanı sıra Azerbaycan Halk Cumhuriyeti'nin istihbarat kurumu olan "Karşı Devrimle Mücadele Teşkilatı"nın da yöneticisi olmuştur. 1920'de yaşanan siyasi ve askeri gelişmeler Azerbaycan Halk Cumhuriyeti'nin ayakta kalmasına imkân tanımamıştır. Bolşevik istilası sonucunda dönemin önemli siyasi liderleri gibi Naki Bey Keykurun da ortaya çıkan bu terör ortamından kurtulmayı başararak ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Azerbaycan'ı terk etmek zorunda kalan siyasilerin önemli bir çoğunluğu Türkiye'ye, bir kısmı ise çeşitli Avrupa ülkelerine göç etmiştir. Naki Bey Keykurun ise Türkiye'nin Trabzon şehrinde başlayan muhaceret hayatının ardından İstanbul'a yerleşmiş ve hayatının sonuna kadar burada yaşamıştır. Türkiye'deki çeşitli siyasi muhacirlerle iş birliği halinde olan Naki Bey, Azerbaycan bağımsızlık ülküsünden vazgeçmemiş ve bu kapsamda önemli sayıda makale, kitap yayınlamış ve konferanslar düzenlemiştir. Hayatını bağımsız Azerbaycan davasına adayan Naki Bey Keykurun, 1967 yılında İstanbul'da vefat etmiş ve Feriköy kabristanına defnedilmiştir. Anahtar Kelimeler : Naki Bey Keykurun, Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, Siyasi Muhaceret, Türkiye Cumhuriyeti.
Kafkas Mecmuası(1954-1956)
Kafkas Mecmuası siyasi, tarihi ve edebi bir dergi olarak 1954 yılı Nisan ayında İstanbul'da yayın hayatına başlamıştır. Dergi Kafkas Kültür Derneği'nin gayrıresmi yayın organı olmakla beraber 1953 yılı Aralık ayında yayın hayatını noktalamış olan Kafkas Dergisinin devamı niteliğindedir. Mecmuanın ilk sahibinin İsmail Ziya Bersis olduğu söylenilse de künyede Şeref Terim, Mehmet Ketey ve İnal Şaplı dergi sahibi olarak görülmektedir. Derginin tüm sayılarında Yazı İşleri Müdürü görevini Şeref Terim üstlenmiştir. Aylık olarak çıkarılması planlanan mecmuanın; 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7 ve 10. sayıları bağımsız, 8-9. ve 11-12. sayıları ise birleşik olarak yayınlanmıştır. Kafkasya'nın tarihi ve kültürü ile ilgili çeşitli yazıları manşetine taşıyan mecmua, Türkiye'de doğan Kafkasya kökenli insanlar üzerinde kalıcı bir iz bırakmıştır. Çeşitli meslek sahibi olan Kafkasyalı mühacirleri bir araya toplamaya gayret gösteren mecmua Türkiye'de Kafkas diasporunun bir araya getirilmesine son derece önemli katkıda bulunmuştur.Toplamda 12 sayı çıkan bu dergi, çeşitli nedenlerden dolayı Mayıs 1956'da yayın hayatından çekilmiştir.