
4.248
Arşivlenen Tez
27
DOI Atanmış
1%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Irak ve İslam hukuku'na göre kamplarda yaşayan esir Ezidi anne ve IŞİD babadan doğan çocukların hakları
Çalışmanın amacı, DEAŞ örgütünün Sincar ve çevresindeki Ezidî yerleşim yerlerini işgali sonrasında Ezidî kadın ve kız çocuklarına yönelik cinsel saldırılar sonucu doğan ve bugün Suriye'deki Hol Kampı'nda esir hayatı yaşayan çocukların yaşadığı hukuki ve sosyal sorunları, şer'î, hukuki ve pratik perspektiflerden, çok katmanlı tümevarımsal metodolojiler çerçevesinde analiz etmeye dayanmaktadır. Bu tez, kamplarda tutulan bu çocukların uğradığı zulüm ve acıların sona erdirilmesi için İslam fıkhı çerçevesinde atılmış bir adım olarak değerlendirilmelidir. Şer'î açıdan yapılan incelemede, çocukların hem anneleri hem de babaları üzerinden nesep bağlarının ispatı, bakım ve eğitim haklarının korunması, nafaka yükümlülüğünün ebeveynlere veya onların yerini tutan kişilere yüklenmesi; bu mümkün değilse devletin bu yükümlülüğü üstlenmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca, çocukların ebeveynlerinin işlediği suçlar sebebiyle cezalandırılmalarının caiz olmadığı, İslâm şeriatına göre Ezidî kadınların köleleştirilmesi ve esir alınmasının meşru kabul edilemeyeceği tespit edilmiştir. Çalışmada, İslâm şeriatine aykırı olan aşırı fikirlerin ortaya çıkardığı tehditlere dikkat çekilmiş; bu fikirlerin binlerce insanın öldürülmesine ve kadim medeniyetlerin tahribine sebebiyet verdiği vurgulanmıştır. Ayrıca söz konusu aşırılıkların, çocukların kamplarda esaret altında kalmalarının başlıca sebeplerinden biri olduğu ve bu ideolojilerin, İslâm'a aşırılık isnat ederek dini karalamayı, Müslümanlar arasında mezhebî bölünmelere zemin hazırlamayı ve Müslüman toplumları dünya kamuoyundan tecrit etmeyi amaçladığı ifade edilmiştir. Bu çalışma, esaret altında bulunan kamp çocuklarının yaşadığı mağduriyetleri ele almakta ve onların topluma ve devlete karşı sahip oldukları hakları, fıkhî metinler çerçevesinde incelemektedir. Şer'î hükümlere göre, çocukların bakımı ve himayesi öncelikli olarak anne ve babaya yüklenmiş olup, ebeveynlerin çocuklarına nafaka sağlamaktan kaçınmaları büyük günahlardan (kebâir) kabul edilmektedir. Anne ve babanın bu yükümlülüğü yerine getirememesi durumunda, sorumluluk diğer yakın akrabalara intikal etmekte; onların da yetersiz kalması hâlinde ise bu yükümlülük devletin görev ve sorumlulukları arasında değerlendirilmektedir. Hukuki açıdan ise, Irak mevzuatına müracaat edilmiş; Irak Ahval-i Şahsiyye Kanunu, bu çocuklara nesep, nafaka ve miras haklarını tanımakta; Irak Vatandaşlık Kanunu ise, onlara Irak vatandaşlığını edinme hakkını sağlamaktadır. Irak Ceza Kanunu, çocuklara yönelik her türlü saldırıyı ve istismarı yasaklamakta; uluslararası hukuk normları ise kamp çocuklarının fakirliğinden yararlanılarak ağır işlerde çalıştırılmalarını ve çocukların silahlı çatışmalarda savaşçı olarak kullanılması veya lojistik destek gibi faaliyetlerde görevlendirilmelerini savaş suçları kapsamında değerlendirmektedir. Uygulamalı açıdan ise, Hol Kampı'nda görev yapan eğitimciler arasında dağıtılan 100 anket hazırlanmış ve toplanan veriler, Ezidî çocuklarının sosyal ve hukuki durumlarını tespit etmek amacıyla istatistikî programlar kullanılarak analiz edilmiştir. Ayrıca, yaşları 4 ila 12 arasında değişen çocuklara yönelik 100 doğrudan soru hazırlanmış; elde edilen sonuçlar, çocukların vatana dönme arzularını ve Irak vatandaşlığı edinme isteklerini açık bir şekilde ortaya koymuş, bununla birlikte çocukların aidiyet duygularını güçlü bir şekilde ifade ettikleri gözlemlenmiştir. Bu bulgular, söz konusu çocukların topluma entegre edilmesinin ve maruz kaldıkları olumsuz etkilerden arındırılmalarının zorunluluğunu ortaya koymakta; ayrıca, şer'î ve hukuki metinlerin analizinden hareketle, kamp hayatının doğurduğu zilletin ortadan kaldırılmasının ve kamp krizinin çözülmesinin, aksi takdirde bu durumun Irak'ın güvenlik yapısı üzerinde uzun vadeli etkiler doğurabileceğini göstermektedir.
Toplumsal bir eleştiri aracı olarak arap edebiyatında tiyatro
Modern Arap tiyatrosunun toplumsal bir eleştiri aracı olarak incelenmesi ve bu konudaki işlevselliği, çalışmanın temel odak noktasını oluşturmaktadır. Bu kapsamda modern Arap tiyatrosunun doğuşu ve gelişimi başta olmak üzere genel tarihsel süreci aktarılmıştır. Modern Arap tiyatrosunun doğuşu ve gelişiminde Mısır, Lübnan, Cezayir ve Suriye önemli ülkelerden kabul edilmekte olup bu ülkelerden öne çıkan tiyatro eserleri incelenmiştir. Bu tiyatro eserlerinde yer alan toplumsal eleştiriler belirlenmiş, çeşitli sosyolojik kavramlar ışığında farklı konulara ayrılarak sınıflandırılmıştır. Bu bağlamda Arap edebiyatında tiyatronun çeşitli konularda toplumsal eleştirilerin aktarılmasında etkin ve işlevsel bir sanat olduğu çıkarımına ulaşılmıştır. Arap tiyatrosunun sahip olduğu sanatsal zenginlikle gerek Arap coğrafyasının gerekse diğer coğrafyaların sorunlarını dile getirmede önemli bir yere sahip olduğu sonucuna varılmıştır.
İşârî tefsirlerde tabiat sembolizmi
Tüm zamanların en çok kıraat edilen ve yine hakkında en çok konuşulan kitap ünvanını elinde bulunduran kitap kutsal kitabımız Kur'ân-ı Kerîm'dir. Nâzil olduğu günden bu yana Müslümanların dillerinden düşmeyen, kalplerinden ve gönül dünyalarında silinmez izler bırakan âyet ve sûreleri insanlara feyz, hikmet, tefekkür ve bereket kaynağı olmuştur. Hz. Peygamber'e (s.a.v.) inen bu kutsal kitap her asırda gelen tüm insanların manevi ihtiyaçlarını karşılayacak bir özelliğe sahiptir. Bu nedenledir ki Kur'ân dışındaki kitaplar zaman aşımına uğrarken Kur'ân'ın mesajları evrensel olduğu için ilk günkü tazeleğini her zaman muhafaza etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm nazil olduğu ilk günden ta günümüze kadar farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bunun neticesinde de farklı tefsir ekolleri zamanla ortaya çıkmıştır. Bu ekollerden biri de işârî/sûfî tefsir ekolüdür. Âyet-i kerîmelerin işârî/bâtınî anlamlarına odaklanan sûfîlerin ortaya koyduğu tefsirler önemli bir konuma ulaşarak ilerleyen zamanda müstakil bir tefsir ekolü olarak literatürdeki yerini almış bulunmaktadır. Genel anlamda işârî tefsir şeklinde kategorize edilmiş olan bu tefsirlerde müfessir, âyetlerde zikredilen somut bazı nesneler veyahut bazı olay ve olguların manevi ve enfüsî âlemlerde bazı derûnî anlamlara işaret ettiğini ve gizil bazı anlamlar içerdiğini düşünür. Bu yaklaşıma göre insan âlemin küçük bir nüshası âlem de büyük bir insan şeklinde betimlenerek âyetlerde bahsedilen rüzgârlar, ağaçlar, bulutlar, yağmurlar, denizler, dağlar, kuşlar, arılar, taşlar vb. kevnî âleme ait olay ve olgular insanın enfüsî âlemdeki ve duygu ve çatışmalara birer sembol olduğu gibi tabiattaki unsurlar aynı zamanda tasavvufî bazı kavramların hayat bulduğu simgelerdir. Örneğin bazı müfessirlerin arıyı seyr-ü sülûk ehline benzetmesi bu duruma örnek gösterilebilir. Çalışmamızda işârî/sûfî tefsirlerde tabiat ile ilgili âyetlerin yorumları tespit edilerek bunların kendi aralarındaki mukayesesi yapılarak bazı değerlendirmeler yapılmıştır. Çalışmamız giriş ve iki bölümden meydana gelmektedir. Giriş bölümünde genel olarak işârî tefsir ile ilgili bazı genel bilgiler verildikten sonra araştırmamızın amacı ve önemi, konuyla ilgili yapılan bazı çalışmalar, araştırmanın kapsamı ve yöntemi ve araştırmanın kaynakları yer almıştır. Birinci bölümde işârî tefsirin tanımı, mahiyeti, işâret, zâhir ve bâtın kavramları, işârî tefsirin tasavvufî boyutu, meşruiyeti, makbuliyet şartları, bâtınîlik, bâtınî tefsir ve işârî tefsir arasındaki farklar, işârî tefsire yöneltilen eleştiriler ve bunların değerlendirilmesi ile ilgili bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde tezimizin ana konusunu oluşturan işârî tefsirlerde tabiat varlıklarının sembolik karşılıkları incelenmiştir. Bu başlık altında sembolizm ve işârî tefsir ilişkisi, cansız varlıkların sembolik karşılıkları ve canlı varlıkların sembolik karşılıkları ele alınmıştır. Sonuç kısmında elde ettiğimiz bulguların genel bir değerlendirmesi yapılmıştır. Elde edilen bulgular neticesinde, işârî/sûfî tefsirlerin zengin anlam dünyasının derinlikleri keşfedilmiştir. Özellikle, tabiat ile ilgili âyetlere işârî/sûfî müfessirler tarafından yüklenen sembolik anlamların analizi, bu müfessirlerin kendi aralarındaki mukayesesi yapılmıştır.
Ferit Kam'da kelamî düşünce
Bu çalışmada, Ferit Kam'ın geniş ve kapsamlı eserleri ve şiirlerinde ifade ettiği kelâmî görüşler bir araya getirilip İlahiyyat, Nübüvvât ve Sem'iyyât konuları açısından değerlendirilmiştir. Ferit Kam, ömrü okumak ve araştırmalarla geçen simyadan kimyaya, astrolojiden tarihe, kelamdan tasavvufa, edebiyattan felsefeye kadar çok çeşitli alanlarda çalışmalar yürütmüştür. Bu özelliği onun düşüncelerinin çeşitlenmesine katkıda bulunmuştur. Ferit Kam'ın öncelikle hayatı ve düşüncelerinin şekillenmesindeki önemli etkenler incelenmiş; Onun eserlerinden istifade edilmiş, kelamî düşünceleri kelam alanındaki temel üç konu bağlamında ele alınmış, onun üzerinde durduğu önemle durduğu vahdet-i vücut kavramı da bu konular çerçevesinde açıklanmaya çalışılmıştır. Ferit Kam dönemini ve sonraki dönemleri etkileyen bir şair, yazar ve mütefekkir olduğu belirtilmiştir. Özellikle Mehmed Âkif Ersoy ile olan dostluğu ve onun teşvikleri, Kam'ın yazı hayatına adım atmasında önemli rol oynamıştır. Kam, Sırat-ı Müstakîm ve Sebilü'r-Reşâd dergilerinde kaleme aldığı "Musâhabe" başlıklı yazılarında dinî ve felsefî konulara açıklık getirmeye çalışmış, Batı düşüncesinin eksikliklerini ve dinî konulara dair derinlikli düşüncelerini anlaşılır bir dille ifade etmiştir. Bu yazılarında Vahdet-i Vücûd, panteizm, felsefî sistemler, tasavvuf, sudurculuk, cevherler, arazlar, zaman, mekân, ayan-ı sabite, ezelîlik ve ebedîlik gibi konuları bir arada değerlendirmiştir. Kam'ın düşüncelerini etkileyen önemli şahsiyetler arasında Mehmet Akif Ersoy'un yanı sıra Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Ahmed Celâleddin Dede ve Abdülaziz Mecdî Efendi gibi tasavvufî şahsiyetler yer almaktadır. Özellikle Mevlânâ'nın Mesnevî'si, Kam'ı düşünsel buhranlardan kurtaran bir eser olarak belirtilir. Ayrıca Abbas Halim Paşa'nın teşvikleriyle gerçekleştirdiği Avrupa seyahati ve bu seyahatin gözlemlerini aktardığı "Avrupa Mektupları" adlı eseri, onun Doğu-Batı farklılaşması, Avrupalılaşma ve Müslüman toplumlarının terakki anlayışlarına dair sosyolojik bir bakış açısı geliştirmesine yardımcı olmuştur. Kam, Avrupa'daki çalışma, üretim, düzen ve hızın, teknik kalkınmanın temelini oluşturduğunu ve eğitimin yaygınlığını dikkatle gözlemlemiştir. Kelam ilmi açısından Kam'ın görüşleri, usûl-i selâse/İlahiyyat, Nübüvvât ve Sem'iyyât başlıkları altında incelenmektedir. Kam, kelam ilmini "İslam itikadının ana direğinin özüne inme" olarak tanımlamış ve kelâmın nakle dayanmakla birlikte akla daha fazla dayanması gerektiğini vurgulamıştır. İlahiyyat bahsinde Kam'ın varlık, yaratıcı, zât, din, inkâr psikolojisi, monad teorisi, ilahi birlik, optimizm ve pesimizm, maddenin mahiyeti, materyalizm, panteizm, şer meselesi, cevher ve arazlar gibi konulara değindiği belirtilmiştir. Kam'ın varlık anlayışında, âlemde hudûs ve kıdem, hareket ve sükûn, kemal ve noksan gibi zıtlıkların bulunduğunu ifade etmesi dikkat çekicidir. Özellikle cevher ve araz kavramları üzerinden varlığı açıklamış, ruhun kendi varlığının en güçlü delili olduğunu savunmuştur. Kam'a göre cevher, kendi başına var olabilen bir şeyken, araz var olmak için başkasına ihtiyaç duyan bir niteliktir. Onun için kâinattaki tüm varlıklar, kendi başlarına değil, Cenâb-ı Hakk'ın varlığı ile kaimdir. Bu bağlamda, Kam'ın insanı "büyük bir âlem toplanmış küçük bir cisim" olarak görmesi, onun tasavvufî ve felsefî bakış açısını yansıtmaktadır. İnsan, akıl ve şuur emanetleriyle yaratılmış, geçmiş ve geleceğe bakan yönleriyle varoluşsal soruları sormaya yönelen bir varlıktır. Bu soruların başında ise "Nereden geldim? Neredesin? Nereye gideceksin?" soruları gelir. Kam'ın kelamî görüşlerinin merkezinde yer alan Vahdet-i Vücûd kavramı, "tek ve bir olan varlık" anlamını taşır. Kam, bu kavramı Doğu ve Batı felsefecileri ile mutasavvıfların fikirlerini karşılaştırarak değerlendirmiş ve kendi eserlerinde bu konuya sıkça yer vermiştir. Bu çalışma, Ferit Kam'ın kelam ve felsefi görüşlerinin farklı yönleriyle okuyuculara bilgi sağlaması açısından önem taşımaktadır.
Kur'an bağlamında Sûfîlerin insan anlayışı: Hicrî ilk üç asır örneği
İnsanlık tarihi boyunca insan üzerinde birçok bilim dalı farklı tezler, görüşler ileri sürmüşlerdir. Her düşünce ekolu, her din, her inanç ve her inanış insanı birçok yönüyle ele alarak kendi düşünce ve anlayışına göre bir değerlendirmede bulunmuştur. Diğer taraftan Allah, insanı yaratıktan sonra kendisini başıboş bırakmayarak nasıl yaşayacağına dair hayat ilkelerini ortaya koyarak insanı, "insanca" yaşamanın gerçeğine yönlendirmiştir. Kur'an'ın asıl hedefi de insanın Hakk'ın muradına göre yaşayacağı bir yolu ona göstermektir. İnsanın ontolojik olarak fıtratı da pak ve temizdir. Nitekim Allah, insanı en güzel şekilde yaratmış ve ona varlıklar hiyerarşisinde zirveye yerleceşek potansiyeli de vermiştir. Fakat imtihan gereği insan, kendisini ilâhî yaratılış hakikatinden uzaklaştıracak bir takım olumsuz hasletleri de Hak çizgisinde sapınca her an ortaya koyacak bir varlıktır. Kur'an da insanın bu menfî sıfatlarını birçok âyet ile haber vermektedir. Kur'an'a göre insanın yapısında bulunan başlıca olumsuzluklar; zayıflık, helu'luk (açgözlülük, bencillik), acelecilik, cimrilik, nankörlük, ümitsizlik, cahillik, cedel/muhalefet ve zalimliktir. Bu çalışmada; insanda bulunan bu hasletler, öncelikle kelime olarak morfolojik açıdan tahlil edildi. Bunların Kur'an'da sayı ve yapı bakımından kullanımları hakkında bilgi verildi. İlk dönem sûfîler esas alınarak insanın bu özellikleri açıklandı. Bununla birlikte bir kavram olarak "insan" ele alındı. Bu bağlamda insanı ontolojik ve epistemolojik olarak inceleyen felsefe biliminin insan konusundaki genel görüşü anlatıldı.
İslam hukuku ve mer'i Türk hukukundaki alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, İslam hukuku ile mer'i Türk hukukundaki alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri karşılaştırmalı olarak ele alınmaktadır. Bu iki hukuk sisteminin alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin benzer ve farklı yönlerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Her iki hukuk sisteminin de arabuluculuk, sulh ve tahkîm yöntemlerini benzer şekilde özel hukukta kullandıkları görülmektedir. Özellikle İslam hukuku, aile meselelerinde bu yöntemlere mer'i Türk hukukuna göre daha fazla yer vermektedir. Mer'i Türk hukukunda evlenme ve boşanma işlemleri kamu düzeni ile ilişkilendirildiğinden bu yöntemlerin kullanılması sınırlıdır. İslam ceza hukukunda kısâs, diyet gibi konular alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemine açıktır. Mer'i Türk ceza hukukunda ise bu tür yöntemler oldukça sınırlıdır. Mer'i Türk idare hukukundaki alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri İslam idare hukukuna göre daha fazladır. Anahtar Sözcükler: Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemi, Arabuluculuk, Tahkîm, Hakem, Sulh, Uzlaşma.
Ömer Ebu Rişe ve şiirleri üzerine bir inceleme
Araştırma bir giriş, dört ana bölüm ve bir sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölüm, şair Ömer Ebu Rişe'nin hayat hikâyesini ele almakta; onun yetiştiği çevreyi, eğitimini, yaşam evrelerini ve bu evreleri kuşatan toplumsal, siyasal ve kültürel koşulları incelemektedir. Ayrıca, modern Arap şiiri içindeki yerini, gelenek ile yenilik arasındaki köprü rolünü ve şiirsel-fikrî tecrübesi sayesinde kazandığı edebî konumunu ortaya koymaktadır. İkinci bölüm, şairin şiir konularını ve temalarını aşk, vatan, tasvir ve mersiye ele almakta; onun duygusallık ile sorumluluk bilincini nasıl birleştirdiğini ve ümmetin duygularını hem geleneksel hem çağdaş bir sanat biçiminde nasıl ifade ettiğini vurgulamaktadır. Üçüncü bölüm, şiirlerinde biçim ve üslup özelliklerini incelemekte; Arap şiir geleneğiyle ilişkisini, yenilikçi ve modern yönelimlerini, dilsel ve üslupsal özelliklerini, imgelem ve sembolizmini, edebî sanatlarını; ayrıca içsel müziğini, vezin ve kafiye yapısını analiz etmektedir. Dördüncü bölüm, karşılaştırma ve etkiler konusuna odaklanmakta; onun şiirini döneminin önde gelen şairleriyle karşılaştırmakta, Batı kültürünün sanat anlayışı üzerindeki etkilerini incelemekte ve eserlerinin Türk edebiyatı ile dünya edebiyatındaki yankılarını ortaya koymaktadır. Sonuç kısmı ise, araştırmanın ulaştığı en önemli bulguları ve sonuçları özetleyerek, Ömer Ebu Rişe'nin hem sanatsal hem düşünsel derinliğiyle modern Arap şiirinin önde gelen öncülerinden biri olduğunu vurgulamaktadır.
İslamî metinlerin ümmet birliğini sağlamadaki rolü
Bu tez, İslam ümmetinin en kritik meselelerinden biri olan vahdet konusunu ele almaktadır. Günümüzde ümmet, mezhebi ayrılıklar, etnik ve mezhep temelli çatışmalar ile siyasi bölünmeler sebebiyle iç bütünlüğünü kaybetmekte ve dışarıdaki etkisini zayıflatmaktadır. Bu bağlamda, "İslamî Metinlerin Ümmetin Birliğindeki Rolü: Konulu Bir İnceleme" başlıklı bu araştırma, Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye'den birlik ile ilgili metinleri bilimsel ve analitik bir bakışla incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmada, vahdeti ve cemaati teşvik eden, ayrılığı ve çekişmeyi yasaklayan metinler taranmış; bu metinlerin inançtan toplumsal ve siyasî hayata kadar ümmetin birliğini tesis etmeye yönelik temel kavramları nasıl yerleştirdiği analiz edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Ümmet, Vahdet, İhtilaf, Nass, Kur'an, Sünnet لقد تناولت هذه الأطروحة واحدة من أعظم قضايا الأمة الإسلامية، ألا وهي قضية الوحدة، باعتبارها ركيزة من ركائز الدين، وأصلاً من أصول الشريعة، ومطلبًا ضروريًّا لحفظ كيان الأمة واستعادة دورها الحضاري، لا سيما في ظل ما تعانيه من تمزقات مذهبية، وصراعات عرقية وطائفية وسياسية أضعفت حضورها الداخلي، وقوّضت قوتها وهيبتها الخارجية. جاء هذا البحث بعنوان: "النصوص الإسلامية ودورها في وحدة الأمة: دراسة موضوعية"، ليقدّم دراسة علمية تحليلية لمجموعة من النصوص القرآنية والحديثية ذات الصلة، من خلال استقراء مواضع التأكيد على الوحدة والجماعة، والنهي عن الفرقة والتنازع، وتتبع المفاهيم الأساسية التي رسّختها هذه النصوص في سبيل بناء وحدة راسخة، تنطلق من العقيدة وتنعكس على الواقع الاجتماعي والسياسي للأمة. الكلمات المفتاحية: الأمة، الوحدة، الاختلاف، النص، القرآن، السنة
Havle Hamdi'nin romanlarında İslami realizm
Çalışmamız yazar Havle Hamdî'nin dört romanı esas alınarak İslâmî realizm üzerine yoğunlaşmaktadır. Araştırmanın bilinci bölümde ilk önce genel olarak realizm kavramının açıklandıktan sonra özellikle İslâmî realizm kavramı ele alınmıştır. 19. yüzyılda ortaya çıkan realizmin tarihi arka planı, ortaya çıkış sebepleri ve Romansi akımının yayılmasına yönelik eleştiriler-reddiyeler incelenmektedir. Ayrıca araştırma ruhî realizm, şeklî realizm, ideal realizm gibi realizmin önemli akımlarına da değinmektedir. Daha sonra İslâmî realizmin ortaya çıkışı ele alınmaktadır. Esasen İslâmî realizm, Batı akımlarının yayılmasına reddiye niteliğindedir. Aynı şekilde araştırma İslâmî realizmin en önemli niteliklerinden sayılabilecek rabbanîlik, vazife ahlakı, sabır, insanilik, pozitif olma gibi özellikleri ele almaktadır. Keza araştırmada toplumsal yaşamın yüce yaratıcıyla olan ilişkisi gibi İslâmî realizmin önemi irdelenmektedir. İslâmî realizmin Birinci bölüm İslamî realizmin öncülerinden olan Seyyid Kutub, Muhammed Kutub ve Necip el-Kilanî gibi yazarların çalışmaları ve bu konuda yapılan araştırmalarla sonlanmaktadır. İkinci bölümünde Havle Hamdî'nin hayatı kısaca araştırmaya konu olan dört romanı özet olarak incelenmektedir. Üçüncü bölüm romanın mekan ve zaman öğelerini ve bunların zamansal ve mekansal olarak gerçek hayatla ilişkisiyle başlamaktadır. Şöyleki romanlarda anlatılan olayların bir kısmı Lübnan, Tunus, Fransa'da bir kısmı da özel olarak cami, kilise, ev ve tarım alanlarında geçmektedir. Keza yazarın romanlarında seçtiği modern zaman, romanı daha canlı ve kullanışlı kılmak için önemli bir rol oynamıştır. Yine rivayet akımının oluşumunda en hayati ve faydalı katkılar sağlayan çağdaş yazarlardan seçtiği kimseleri ele alır. Daha sonra çalışma yazarın romanlarında işlediği konular üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu bağlamda yazarın romanlarında konu edindiği dinî özgörlük, din değiştirme, farklı dine mensup olanlar arasında evlilik, Batının Müslümanlara karşı olumsuz bakışı ve Müslüman toplumların Batı toplumlarına karışması gibi konuları ele almaktadır. Çalışma, Doğulu birçok Müslümanın Avrupa şehirlerinde yaşamalarından dolayı, çağdaş Müslüman toplumlarda bu konuların insanların hayatlarıyla ne kadar olan ilişkili olduğunu göstermektedir. Araştırma daha sonra yazarın romanlarında yer verdiği gurbetçi, direnişçi, dini davetçi, anne ve öğrenci gibi ana karakterleri ve bu karakterlerin İslâmî değerlerle ilişkisi ve İslâmî değerlere olan bağlığının Batı toplumunda yaşamlarını ne derece etkilediğini irdelemektedir. Son olarak çalışma dilsel ve edebi açıdan yazarın ana karakterler için seçtiği isimler konusundaki ustalığı üzerine yoğunlaşmatır.
Çağdaş Arap romanında dini değerler -1990-2015-
Araştırmamız, çağdaş Arap romanında geçen dinî değerleri ele almakta ve araştırmaya konu olan romanların taşıdığı mesajların topluma aktarılması konusunda roman sanatının sahip olduğu güçlü ve eşsiz olanaklara değinmektedir. Araştırmanın öncelikli hedefi çalışmaya konu olan romanlardaki dinî değerleri objektif ve analitik bir yöntemle incelemektir. Ayrıca araştırmamız dinî değerlerin önemine, roman sanatını nasıl zenginleştirdiğine, roman karakterlerinin oluşumuna ve taşıdığı roller üzerindeki etkisine değinmektedir. Bunu dışında araştırmamız karakterlerin sosyal, psikolojik, fiziksel özelliklerini ve çerçevesini betimlemeye çalışmaktadır. Araştırmamız yöntem olarak analitik betimleme, tarihsel ve psikolojik yöntemi esas almaktadır. Öteyandan bu araştırmamız, sadece belirli bazı dinî, siyasî ve sosyal tasavvuru incelemekle yetinmemiştir. Aksine farklı konuları da kapsaması için konuların çerçevesi çok geniş tutulmuştur. Araştırmaya konu olan yirmi dokuz roman seçilirken Arap ülkelerinin çoğunluğuna şamil olması için coğrafî dağılıma dikkat edilmiştir. Bunun dışında araştırmanın son dönemlerde kaleme alınan çağdaş romanları kapsaması için seçilen romanların tarihsel aralığı 1990-2015 yılları ile sınırlandırılmıştır. Araştırmamız bir mukaddime, bir giriş, üç bölüm ve bir sonuçtan oluşmaktadır. Mukaddimede; araştırmanın amacı, önemi, problematiği ve yöntemi açıklanmıştır. Ayrıca ilgili konuda ortaya konulan literatüre temas edilmiş ve araştırmamızın ayırıcı özelliğine değinilmiştir. Girişte; öncelikle çağdaş Arap romanının mefhumuna, ayırt edici özelliklerine ve geleceğine değinilmiştir. Daha sonra genel olarak değer kavramı tanımlanmış ve akabinde dinî değerlerin tanımı, önemi, kapsamı, hedefleri, özellikleri, kaynakları ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Bu çerçevede Batılı ve Arap araştırmacıların dinî değerleri nasıl tasnif ettikleri geniş bir şekilde anlatılmıştır. Bu noktada araştırmada esas alınan tasnifin nasıl belirlendiğine değinilmiştir. Bu tasnif oluşturulurken Batı'da ve Arap dünyasındaki tasnifler ayrıntılı bir şekilde incelenip çalışmada esas alınacak dinî değerler listesi tespit edilmiştir. Oluşturulan dinî değerler listesi Arap dünyasında ve Türkiye'de edebiyat ve din eğitimi alanlarında uzman kişilere sunulduktan sonra onların görüşleri ve tespitleri doğrultusunda araştırmada esas alınan dinî değerler tasnifi belirlenmiştir. Çalışmada, roman karakterlerinin dinî değerlerden uzaklaşmaları ve dine aykırı değerlere tutunmaları üzerinde de durulmuştur. Sözgelimi dinî değerlerden uzaklaşma konusunda sapkın karakter, zalim, bozguncu, katil, rüşvet veren, nankör, zina yapan ve bunların dışında dinî değerlerden uzak kalışlarından dolayı psikolojik, sosyal ve fiziksel yapılarında bir karışıklıktan sıkıntı çeken karakterler gibi birtakım örnekler verilir. Bu nedenle söz konusu karakterlerde, diğer insanlarla doğru ve sağlıklı ilişkiler kurmalarını engelleyen birtakım psikolojik problemler meydana gelmektedir. Böylece asık suratlı, kurnaz, küçümseyici, şeytanî, toplumdan soyutlanmış, içine kapanık, ailevî olarak parçalanmış, kibir ve keder içinde yaşayan ve yakıcı bir vicdan azabı çeken karakterler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün bunlar onların değerlerinden, âdetlerinden ve geleneklerinden uzaklaşmaları sebebiyledir. Çalışmada birçok sonuca ulaştık: En önemli sonuçlar şu şekildedir: Çağdaş Arap romanı daha önce mevcut olmayan, hedefi Arap toplumlarında gelişim ve ilerleme çarkını döndürmek olan birtakım değerler oluşturmayı başarabilmiştir. Keza çalışma bazı romanların okura fayda sağlayan güzel, eğitici ve kalıcı eserler olduğunu vurgulamakta, dinî değerlerin her zaman ve her yerde faziletli olduğuna, toplumları için vatanseverlik ve kültürel hüviyet sevgisiyle dolu olduğuna işaret etmektedir. Dinî değerleri taşıyan romanlara karşılık çalışma, dinî değerler aykırı romanların varlığına işaret etmektedir. Örneğin bu tür romanlarda cinsellikle ilgili detaylar Arap-İslâm medeniyetinin üzerine inşa edildiği dinî değerleri ortadan kaldırmaktadır. Öyle ki sanki romanın mesajı cinsellik ve bundan türeyen kötülük ve rezaletlere hasredilmiştir.
İslam Hukukunda örfün delil değeri ve âm lafızların örfle tahsisi
İslam şeriatının temel kaynakları, Kur'an, Sünnet, icma ve kıyastır. Bu kaynaklar konusunda âlimler ittifak etmişlerdir. Ancak âlimlerin ihtilaf ettikleri bazı kaynaklar vardır. Bunlar da mesâlih-i mürsele, istihsan, örf ve öncekilerin şeriatı gibi kaynaklardır. Örf, geçmişten günümüze kadar fıkıh ve fıkıh usulü araştırmalarında büyük bir öneme sahiptir. Âlimlerin örfe olan ilgileri, ihtilaf konusu delillerden feri bir delil olmasından kaynaklanır ve bu konumu bakımından belirgindir. Örfün dikkate alınmasını gerektiren en önemli özelliği, İslam hukukunun bütün zaman ve mekânlarda salahiyet ve geçerliliğini sağlamasıdır. Örf, fakihler nezdinde şeri delillerden bir delil olarak sayılmaktadır. Onun üzerine farklı mezheplerde birçok fıkhi meseleler terettüp etmektedir ve ondan birçok fıkhi kaide doğmuştur. Müçtehit ve fakihlerin mezheplerine baktığımızda kendisinde örfün uygulandığı birçok meseleyi görürüz. İslam, örfün insanların çıkarlarını sağladığı ve şeriatın herhangi bir hükmüne aykırı olmadığı sürece, insanlara menfaati sağlamak amacıyla onu hükümlerin verilmesinden esas bir merci kılmıştır. Bu bakımdan, insanlar üzerindeki zorluk ve sıkıntıların kaldırılmasını sağlar, çünkü zorluk ve sıkıntılar insanların geleneğine uymadığı gibi Şeriatın amaçlarına da aykırıdır. Fakat gelenek ve görenekler tek tip bir formda değildir, iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılır. Fıkhi hükümleri etkileyen örf, şeriatın maksatlarını gerçekleştiren örftür. Kötü ve fasit örflerin hükümler üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Dolaysıyla iyi örfün önemi hukukçu, hâkim ve müftü tarafından tahsis edildiğinde veya kısıtlandığı zamanda ortaya çıkar. Hukukçu ve âlimlerde örfün hiçbir zaman Allah ile şari olmadığına dikkat edilmelidir. Şeriatın gelenek ve göreneklere uyması, ümmet için bir kolaylaştırma ve merhamet meselesidir. Aksi takdirde, hükmün kaynağı şeriatı indiren yüce Allah'tandır; yoksa hükmü içeren nassa muvafık gelen örf değildir. Eğer yüce Allah örfü tanıtmaya ve onunla ilgili hükümlerin oluşturulmasına izin vermişse, Allahtan alınan bu izin kaynaktır, örfün bizzat kendisi değil. İslam hukuku hükümlerinin bazılarıyla uyuşmazsa, insanların alışkanlıkları ve gelenekleri geçerli değildir. Örf, nefis ve akılları etkilemekte büyük bir rol oynar. Eğer insanın nefsi ve aklında yerleşmişse, artık yaşamın bir gereği olarak kabul edilir. Psikologların ifade ettikleri gibi, bir işi tekrar etmek ve onu sürekli uygulamakla özellikle bu örfün kaynağı hacet ise, sinir, nefis, akıl ve organlar bu işe alışmış bir hale gelir. Şariin örfe olan değeri, Kur'ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerin naslarının, vahinin indiği zamandaki Araplar nezdinde yaygın kavram ve onlar tarafından bilinen manalara uygun olmasında açığa kavuşmaktadır. Usulculara göre örf, sebep, alaka düzeyini, metnin mastarı veya örfün dilsel anlamının ışığında, birkaç bölüme ayrılır. Zira örf, sebep ve alaka düzeyi ışığında kavli ve ameli olmak üzere ikiye ayrılır. Ameli örfün, hüküm, fetva verme ve sözleşmelerin etkilerini kısıtlama gibi bir yetkiye sahiptir. Aynı zamanda örf, kaynak olarak has ve umuma ayrılır. Şeriat kurallarına ve metinlerine uygunluğu açısından ise, sahih ve fasit şeklinde ikiye ayrılır. Örf, Kuran'ın metni, Sünnet veya icma gibi kendi başına var olan bağımsız bir kanıt değildir, ancak kuralın bir tezahürüdür. Fakihler arasında örfün dikkate alınması, aşağıdakileri içeren bir takım şartlar gerektirir: galip ve yaygın olması, eylem ve işlemlerin oluşturulduğu zamanda var olması, kanun ve yasalara kesinlikle aykırı olmaması gibi şartlara uymalı. Örfün önemine gelince, Fakihlerin örfe dayalı birçok hükmü verdikleri nakledilir. Bir kısmı, (Muhkem örf) ve (zaman geçimiyle hükümlerin değişmemesi inkâr edilmez) hükümleridir. Şeriat ayrıca, bu şeri metinlerin, teşrin geldiği zamandaki olağan anlamları ışığında anlaşılmasını gerekli kılmıştır. Bu durumun gereği olarak, o zamanda Araplarda yaygın olan yaygın olan örfle umumun tahsisinin yapılmasıdır. Bunula birlikte, bu mesele, tahsise salahiyeti olan örfün türü, kriterleri ve coğrafi sahası gibi bazı sorunları yaratmıştır. Bu nedenle, âlimler umama tahsis olacak örfün türü ve dikkate alabilmesi için gerekli olan şartları belirletmişler. Böylece, beşeri örfler İslam şeriat metinlerinin nasihi olmayacaktır. Âlimler tahsis edilebilecek örfün türünde ihtilaf etmişlerdir. Cumhur, tahsisi sadece semavi vahyin nüzulüyle paralel olan örf ile sınırlandırmıştır Diğerlerine göre ise, tahsis edilecek olan örf, vahiy nüzul zamanında umumun nassına karşılaştırmalı olduğu sürece kavli ve ameli örfü birlikte değerlendirmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Ancak fakihler, nübüvvet zamanından sonra meydana gelen örfün umuma tahsis etmediği konusunda ittifak etmişlerdir. Buna binaen, şariden umuma has bir şeriat nassı geldiği sırada insanlara has bir örfü varsa veya umumun metininde birbirleriyle olan ilişkilerinde belirli bir örfe sahipse, cumhura göre, umumun nassı bu yaygın olan örfle tahsis edilemez. Hanefi ve Maliki âlimlerine göre ise, bu tür örfün umumun nassını tahsis edilebileceği görüşündeler. Aynı zamanda fakihler, insanlar arasındaki konuşmalarında olan umumun kavli örfle ve insanlar arasında yaygın olan ameli örfle tahsis edildiğine ittifak etmişler. Örfün umumla tahsisi, İslam hukukunun önemli kaidelerinden biri olarak sayılır. Öte yandan, Hanefi ile cumhur arasında görülen ihtilaf, aslında cumhurla aynı mezhebinin âlimleri arasında bir ihtilaftır. Örfün meşru bir metinle çeliştiği zaman, bu çelişki derecesi külli veya cüzi olması dikkate alınmalıdır. Çelişki külli olduğunda, bu örfle amel edildiği zaman şeri nassı geçersiz olacağından dolayı bu örfle amel etmek batıldır. Böylece, şeri nassa aykırı olmasından dolayı o örfle amel etmek caiz değildir. Ancak çelişki cüzi derecedeyse, zira nas umumlu örfte cüzi olup nasla bir cüzinde ihtilaflı oluyorsa, bu durumda örf umumun nassına tahsis edilip edilmeye de bilir. Çünkü örfün hükmü bu durumda türüne göre değişir. Kavli, ameli, nassın indiği zamanda var mıydı yoksa sonradan ortaya çıkan türü üzerinde değerlendirilir. Şeri bir nassın umumunu örf ile tahsis etmek için, fıkhın çeşitli bölümlerinde çeşitli uygulamaları vardır. Annenin çocuğunu emzirmemesi buna örnek olarak verilebilir. Annelerin çocuklarını emzirmesini gerektiren Kur'an metninin umumi bir tahsisidir. Bunun nedeni ise, cahiliye dönemin ve hatta İslam'ın gelişinden sonraki zamanlarda Arapların çocuklarını bir sütanneye vermeleridir. Buna benzer bir şekilde, sende olmayan bir şeyi satma hadisine tahsis etmek, şartlı satışın nehyinin insanlar arasında yaygın bir şartı içeren satışın cevazı ile tahsisi ve âlimlerin umumu örfle tahsis etme konusuna buna benzer verdikleri örnekler gibi.
Ahmed-i Hânî'nin hayatı eserleri ve tasavvufî düşüncesi
Ahmed-i Hânî 1651 yılında Ağrı'nın Doğubayazıt ilçesinde dünyaya gelir. Ailesi buraya gelmeden önce Hakkarî'nin Hân köyünde yaşamaktadır. "Şeyh Ahmed-i Hanî'' ve "Hânî'' diye şöhret bulur. Hayatı boyunca hiç evlenmeyen Hânî, ilk eğitimini babası İlyas'tan alır. Fakat henüz küçük yaşlardayken babasını kaybeder. Eğitim ve terbiyesiyle ağabeyi Molla Kasım ilgilenir. Doğubayazıt, Bitlis, Ahlat, Cizre, Urfa ve Van gibi Anadolu'nun farklı yerlerinde ilim tahsil eder. Van'da bir müddet kalan Hânî, Van Hoşap'ta Ataiyye Medresesi müderrisi Molla Camî'nin yanında icazetini alır. İlim tahsili için Mısır, İran, Bağdat, Şam, Halep, Suriye ve Buhara gibi farklı yerlere de gider. Dinî ilimlerin yanında fennî ilimlere meraklı olan Hânî, özellikle Astronomi ve Edebiyata özel bir ilgi gösterir. İlim ve hikmet aşığı Hânî, Nûbehara Biçûkan, Eqîdeya Îmanê, Mem û Zîn ve Dîvan eserlerini Kürtçe kaleme alır. Bunların dışında kendisine aidiyeti tartışmalı olan başka eserler de vardır. Tarikat geleneğine tutucu bir bağlılık göstermeyip eserlerinde tasavvufî kavramları bolca kullanan Hânî, Tasavvufî anlayışını ve hâlini İlâhi aşk üzerine temellendirip Mem ile Zîn şahsında "İnsan-ı Kâmil'' örneğini en güzel bir şekilde anlatan Üveysî-meşreb bir mürşittir. O'na göre yeryüzünde Allah'ın aynası olan insan nefsine değil, ancak ilâhî aşka teslim olmalı ve günahlardan sakınmak suretiyle "İnsan-ı Kâmil'' olmalıdır. Hânî, 1707 senesinde Doğubayazıt'ta vefat eder. Türbesi Doğubayazıt'ta İshak Paşa Sarayı'nın 500 metre doğusundadır.
Fıkıh mezheplerinin teyemmüm ve cebire meselelerine dair görüşleri
Namaz ibadeti konusunda tavizsiz bir tutum sergileyen İslâm dini bu ibadeti îfâ edebilme noktasında Müslümanlara bir takım ruhsatlar/kolaylıklar tanımaktadır. Bu ruhsatlardan bazıları da teyemmüm ve cebire meseleleri ile ilgilidir. Teyemmüm, suyu bulamayan veya bulup da bazı mazeretlerden dolayı kullanamayan kimsenin hades hâlini/hükmî kirliliği gidermek gâyesiyle ellerini toprak cinsinden temiz bir şeye sürerek yüzünü ve kollarını onunla meshetmesidir. Cebîre ise, vücudunun herhangi bir yerindeki kırık-çıkık vb. bir yaradan ötürü sargı bulunduran insanın abdest veya gusül sırasında bu sargıyı çözmeden üzerini meshetmekle yetinebilmesidir. Bu iki meselenin meşrûiyyeti kitap, sünnet ve icmâ ile sâbittir. Cumhur-u fukaha bu delillerden yola çıkarak teyemmüm ve cebîrenin meşrûyyetini ve ruhsat oluşlarını kabul etmektedir. Bu iki konunun detaylarında genel mânada birbirine yakın tutumlar sergilemekle beraber mezheplerin ihtilafa düştükleri bazı noktalar da vardır. Bu araştırmada dört büyük mezhebe göre teyemmüm ve cebîrenin tanımları, meşrûiyyetleri, hükümleri, teyemmümün yapılabildiği maddeler, teyemmüm ile cebîrenin farz, sünnet, mendup ve mekruhları, hem abdest almaktan hem de teyemmüm yapmaktan mahrum olan kişinin namazı ve teyemmümlü kimsenin imameti gibi durumlar ele alınmış, teyemmüm ve cebîre ile edâ edilebilen ibadetler ve bu ibadetlerin nihai durumları açıklanmış, dört mezhebin bu konularla ilgili ittifak ettikleri ve ihtilafa düştükleri noktalara dikkat çekilmiştir.
مفهوم حرية الإنسان عند محمد سعيد رمضان البوطي
Bu tez Şeyh Muhammed Said Ramazan el-Butî'nin düşüncesindeki insan hürriyeti konusu etrafında dönmektedir. Bu, ihtiyar ve cebir adı altında eskiden beri kelam âlimlerinin araştırdığı bir konudur. Bu mesele etrafında görüşler çoğalmıştır. Her birinin kendine göre delilleri vardır. Ben bu tezde bu görüşlere, bu meselenin tarihine ve geçtiği aşamalara değindim. Davetçileri ve bu ilimle uğraşan kimselerin kalbini meşgul eden en önemli konulardan biri olduğundan bu konuyu araştırdım. Bu konulardan bazıları şunlardır: insan fiillerinin gerçek yaratıcısı kimdir, insan tüm tasarruflarında ve fiillerinde hür mü yoksa mecbur mu? Şeyh Butî'nin bu konuya değindiği metot gibi. Butî'nin değindiği tüm konulara değindim. Bu tezde Eş'arî ve Maturî olarak ehlisünnetve'l-cemaat'tan ve diğer kelamî mezheplerden görüşleri zikrettim. Butî'nin diyalektik, materyalizm ve komünizm görüşünde olan batı ve doğudaki şüphe ehline olan cevaplarını ve Müslümanların akidesiyle ilgili birçokfikhîictihadlarını da naklettim. Bu tezde, araştırmanın öneminin Müslümanları ilgilendiren herhangi bir konuyu açıklamada gizli olduğunu, Allah(cc) hakkında cebr ve zulüm gibişeyleri hiç düşünmemesi gerektiğini ortaya koydum. Nice insanlar var ki bilgilerinin azlığından dolayı kaza ve kader hakkında hayrete düşmüşler ve nice gruplar var ki Allah(cc)'ın sıfatlarını ve zatını yaratılmışların sıfatlarına kıyasladıkları için teşbih ve ta'tile girmişlerdir. Araştırmanın hedefi hürriyyetin gerçek manasını açıklamak, insanın hürriyyetini ve kerametini müdafaa etmek, insan iradesinin Allah iradesi önündeki gidişatını açıklamak ve hürriyet ve İslam'ın bu konudaki konumu hakkındaki problemleri açıklamaktır. Örneğin: tabir etme hürriyetinde İslam'ın konumu nedir? Mürteddin ölümünün vucübiyyeti karşısında şahsi hürriyyet nerede? Farklı grup ve taifelerden dolayı İslam'ın gölgesinde hürriyyet genişler mi? Şura sistemi hâkim için gerekli mi? Şeyh Butî'nin eserlerini okurken tüme varım yöntemine tabi oldum. Sonra onun görüşlerini, eserlerini, insan hürriyetiyle alakalı en önemli konuları arz ederken ve insan tüm fiillerinde hür mü yoksa bazı filleri yapmada mucber mi? gibi konularda onun tutumunu ince bir şekilde tahlil ettim. Bu araştırma bir mukaddime, bir temhid, iki bab, sonuç ve en önemli kaynakların listesinden oluşmaktadır. Mukaddime bölümünde örneğin konunun önemi, bu konuya iten sebepler, bu araştırmanın hedefleri, metodu, beklentileri, bu konu hakkında önceden yapılmış çalışmalar ve şeyh Butî'nin hayatı, fikri ve metoduyla alakalı çalışmalar gibi konulara değindim.
ؤػٜحٟ جٝ٠ٚٗ٧ؿ د١٬ جٝنف٬ِر جٱلٴ٬٠ر ٧جٝٚح١٧٢ جِٝفجٙفلحٝر ٠حظلس٬ف٫ (İslam Hukuna göre mefkûdun hükmü )(Irak Kanunu ile mukayese)
Şüphesiz hukuk nezdinde insanın hayatıyla ilgili durum; yaşadığı kesin olan, öldüğü kesin olan ve mefkûd/ gâip/yitik olan yani hayatta olup olmadığı tam bilinmeyen şeklinde üç kısma ayrılır. Araştırmamız, üçüncü durumdaki yani herhangi bir nedenle kendisinden haber alınamayan dolayısıyla hayatı veya ölümü hakkında kesin bir bilgi bulunmayan insanın hukuktaki durumunu ele almaktadır. Hukuk literatüründe bu kimseye mefkûd denir. Mefkûdun durumu, Irak anayasası dâhil olmak üzere pozitif hukuklarda büyük önem taşımaktadır. Ancak tüm bunlardan önce İslam hukuku bu meselenin üzerinde durmuş ve önemine vurgu yapmıştır. Mefkûdu; izine rastlanmayan, kendisinden haber alınamayan ve hayatta olup olmadığı bilinmeyen kişi şeklinde tarif etmeleri mezhep imamlarının konuya verdikleri önemi göstermektedir. Irak anayasası bu tanımdan esinlenerek mefkûdu "sağ olup olmadığı bilinmeyen kayıp kişi" şeklinde tarif etmiştir. Zaten Irak anayasası bu meseleyle ilgili birçok hükmünü İslam hukukundan almıştır. Araştırmamız, söz konusu meseleyi İslam hukuku ve Irak anayasası açısından ele almıştır. İslam hukuku ve Irak anayasasında kayıp kişiyle ilgili hükümler belirtilerek dört Sünnî mezhep ile Şiʻanın imâmiyye mezhebinin görüşleri arasında tercih yapılmıştır. Ayrıca hem kayıp kişi hem de ailesi ve malı ile ilgili hükümler belirlenmiştir. Çalışmada, mezhep imamlarının mefkûd/kayıp kimseyle ilgili hükümlerinde düştükleri ihtilaflar incelenmiştir. Çünkü bu konu özellikle günümüzde kayıp olaylarının sıklıkla yaşanması sebebiyle daha çok önem arz etmektedir. Çalışmamız; önsöz, giriş ve iki ana bölümden oluşmaktadır. Önsözde; araştırmanın konusu, önemi, hedefleri, önceki çalışmalar ve metoduna değinilmiştir. Giriş bölümünde; mefkûd kavramının sözlük ve terim anlamları ele alınmış ve bu kavram ile "esir" ve "gâip" kavramları arasındaki farka değinilmiştir. Ayrıca kaybın iki kısma ayrıldığını, bunlardan birinde kaybolanın zahiren selamet olduğu diğerinde ise zahiren helak olduğu kabul edildiği fakat her iki durumun da mefkûdun ortaya çıkmasıyla ya da ölümüyle sonuçlandığı belirtilmiştir. Birinci bölümde: İslam hukuku ile Irak anayasasında mefkûd kişinin hükümleri ele alınmıştır. İslam hukukuna göre, kayıp haberi mahkemeye sunulduğu andan itibaren kişi "mefkûd" kabul edilir ve bu durum kişinin ehliyetini etkileyip onun "kısıtlı kişi" sayılmasına sebep olur. Bu konuda Irak anayasası da İslam hukukuna uymuştur. Mefkûd kişinin ölmüş kabul edilebilmesi için hâkim bir zaman belirler ve bu süre zarfında bulunmadığı takdirde ölümüne hükmeder. Bu sürenin ne kadar olması gerektiği hususunda ise mezhep imamları arasında ihtilaf vardır. Bazıları ortalama yaşam süresini esas almış, bazıları bu süreyi birkaç sene ile sınırlandırmış diğer bazıları ise bununla ilgili kararı hâkimin inisiyatifine bırakmıştır. Araştırmamızda; konuyla ilgili kararı hâkimin inisiyatifine veren görüş tercih edilmiştir. Irak anayasasında ise; mefkûdun normal şartlarda kaybolması durumunda dört yıl, ancak ölüm tehlikesinin bulunduğu şartlarda kaybolması durumunda ise iki yıl bekleme süresi belirlenmiştir. Ayrıca mefkûd kişin eşiyle ilgili hükümler de bu bölümde ele alınmıştır. Çünkü nikâh konusunda da, mefkûdun yaşamına veya ölümüne kesin hüküm verilinceye kadar eşinin bir süre beklemesi gerekir. Ancak bu süre konusunda da mezhepler arasında ihtilaf bulunmaktadır ve her mezhep kaybın durumuna göre bekleme süresi belirlemiştir. Irak anayasası bu konuda Hanbelî mezhebine uymuştur. Bütün mezhepler, bekleme sürecinde eşinin nafaka hakkına sahip olduğu konusunda görüş birliği içerisindedirler. Irak anayasası da bu konuda mezheplerin görüşünü benimsemiştir. Fakat nafakanın olmaması durumunda kadının kayıp kocadan boşanma yetkisine sahip olup olmaması hususunda imamlar ihtilaf etmiştir. Hanefî ve İmamiyye mezhepleri bu durumda kadına boşanma hakkını vermezken, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri kadına bu hakkı vermişlerdir. Irak anayasası da bu hususta kadına bu hakkı tanımıştır. Evlilik ilişkisine olan ihtiyacı nedeniyle kadının kayıp olan kocasından boşanma hakkının olup olmaması konusunda mezhepler arasında ihtilaf bulunmaktadır. Şafiî, Hanefî ve İmamiyye mezhepleri kadına bu hakkı vermezken, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri ona bu hakkı vermişlerdir. Irak anayasası ise bu hususta net bir görüş belirtmemiştir. Mefkûd kimsenin nerede olduğu bilinmediği için, eşinin boşanma hakkına sahip olup olmadığı konusunda da mezhepler arasında farklı görüşler vardır. Hanefî, Şafiî ve İmamiyye mezheplerine göre kadın bu hakka sahip değildir. Fakat Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre onun bu hakkı vardır. Irak anayasası ise, bu konuda Şafiî, Mâlikî ve İmamiyye mezheplerine uyarak sırf nerde olduğu bilinmediği için kadının Mefkûd kocasından boşanma hakkına sahip olmadığına karar vermiştir. Mefkûd koca hakkında ölüm hükmü verildikten sonra eşinin, tıpkı kocası ölmüş kadın gibi iddet beklemesi gerekir. Bu konuda İslam hukuku ile Irak anayasası arasında görüş birliği vardır. Mefkûd kişinin diğer akrabaları ile ilgili hükümler de bu bölümde ele alınmıştır. Bakmakla yükümlü olduğu kişilerin nafakalarının mefkûdun malından ödenmesi gerektiği hususunda İslam hukuku ile Irak anayasası arasında ihtilaf yoktur. Ayrıca mefkûd kişi ehliyeti kısıtlı olduğu için kayıp olduğu sürece, sahip olduğu bütün yetkilerini kaybeder. Yine bu bölümde mefkûdun malıyla ilgili hükümlere de değinilmiştir. Kaybolmadan önce tayin ettiği vekilinin veya kaybolduktan sonra hâkimin tayin ettiği vekilin mefkûd kişinin malında nasıl tasarruf etmesi gerektiği, mefkûdun vasiyeti ve mirası gibi konular da ele alınmıştır. İkinci bölümde: ölümüne yönelik hüküm verildikten sonra mefkûdun ortaya çıkması durumuyla ilgili hükümler üzerinde durulmuştur. Çünkü bu durumda, ölmüş kabul edildiği için kendisiyle ilgili verilen bütün hükümler düşer ve bütün hukuki hakları kendisine iade edilir. Zira kesin bilgi, şüphe üzerine verilen hükümleri ortadan kaldırır. Bu durumda hâlâ başkasıyla evlenmemesi veya evlenmiş ancak cinsel münasebet olmaması şartıyla kendisinden ayrılan eşinin geri dönmesini talep etme hakkına sahip olur. Fakat yeni kocanın, mefkûdun yaşadığından habersiz olması şartıyla kadınla cinsel ilişki yaşaması durumunda eski kocanın eşinin dönmesini talep etme hakkı düşer. Bu hususta mezhep âlimleri arasında ihtilaf bulunmamaktadır. Ancak Irak anayasası kaybolup sonra dönen kocaya değil yeni kocaya hak tanımıştır. Mefkûd kişi geri döndüğünde mallarını geri isteme hakkına sahiptir. Varislere verildikten sonra harcanan veya telef olan mallar hariç bütün malları kendisine iade edilir. Harcanan malların durumu ise mezhepler arasında ihtilafa neden olmuştur. Ancak Irak anayasası, nafaka için tüketilen mallar hariç diğer bütün malların geri verilmesine hükmetmiştir. Irak mahkemelerinde yaşananları bilmek için; mefkûd kişi, ailesi, malları ve geri dönüşü ile ilgili bazı örnekler ve adli kararlar bölümün sonunda zikredilmiştir. Sonuç bölümünde ise, araştırmada konuyla ilgili varılan en önemli noktalar aktarılmıştır.
Ebu'l-Hasan el-Eş'arî'nin alem anlayışı
Bu çalışma Ebu'l-Hasan el-Eş'arî'nin âlem anlayışını ele almaktadır ve iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmamızın girişinde çalışmanın amacı, kapsamı, yöntemi, önemi ve kullanılan temel kaynaklar yer almaktadır. Daha sonra ise asıl muhtevasını içeren birinci ve ikinci bölüm ele alınmaktadır. Birinci bölümde, varlık (mevcûd) ve yokluk (ma'dûm)'un tarifi, varlık türleri, yokluk ve "şey" ilişkisi ele alınmaktadır. Bu bölümde varlığın felsefeciler, İslâm filozofları ve kelâmcılar açısından tarifleri verilmektedir. Saydığımız grupların varlık hakkındaki görüşleri Eş'arî'nin görüşleri bağlamında mukayese edilerek ele alınmaktadır. İkinci bölümde ise âlem ve âlemin unsurları mevzûsu üzerinde durulmuştur. Eş'arî'nin âlem anlayışının kaynağı bu bölümde ele alınmaktadır. Bu bölümde Eş'arî'nin âlem, cevher, araz, cisim, mekân, hareket ve nedensellik hakkındaki görüşlerine yer verilmektedir. Eş'arî'nin âlem anlayışı diğer kelâm ekollerinin görüşleriyle mukayese edilerek ortaya konmaktadır.
Kur'ân'ın Kur'ân'la tefsiri
Kur'ân, Allah tarafından vahyedilmiş son kitabtır. Temel gayesi insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak olan Kur'ân, bütün isim ve sıfatlarıyla açık, anlaşılır ve çelişkilerden uzaktır. İnsanlar, Kur'ân'ın indiği günden bu güne kadar anlaşılması için çok çaba harcamış ve sayısız eser ortaya koymuşlardır. Ancak o, mübîn bir kitab olduğu halde, insanların, siyasi ve mezhebi kaygılarından, kişisel menfaat ve önyargılı yaklaşımlarından dolayı bazen doğru anlaşılmamıştır. Kur'ân'ın, açık ifâdeleri ve onu tebliğ eden elçinin uygulayıp göstermesiyle kendi kendisini beyân eden bir kitab olduğu ortadadır. Kur'ân'ın kendi kendisini tefsir etmesi en önemli tefsir yöntemidir. Bazen bu yöntem terk edilmiş olsa bile Kur'ân'ın doğru anlaşılmasının ilk ve en önemli yolunun kendi kendisini tefsiri olduğu konusunda herkes hemfikirdir. Kur'ân'ın Kur'ân'la tefsiri onun âyetlerinin birbirleriyle anlaşılmasıdır. Bilindiği üzere Kur'ân tek seferde nazil olmamış ve konularına ayrılmamıştır. Bir konu ile ilgili âyetler Kur'ân'ın içine adeta serpiştirilmiştir. Bu sebeple onun doğru anlaşılması için âyetler arasındaki münasebet iyi bilinmelidir. Kur'ân bu anlamda muhkem müteşâbih ve mesânî bir kitabtır. Onun anlaşılması için bütünlüğünün esas alınması, kendisiyle nazil olduğu lisanın, indiği ortamın, nüzûl sebeplerinin, âyetlerin siyâk- sibâkının ve insan fıtratının iyi bilinmesi gerekir. Kur'ân'ın indirilmesi Allah tarafından ve bir ilimle olduğu gibi açıklanması Allah tarafından ve bir ilim iledir. Bu sebeple Kur'ân'ın öncelikle kendi içinden anlaşılması gerekmektedir. Kur'ân'ın te'vîlini yine kendisi yapmaktadır. Kur'ân üzerinde tefakkuh yapan kişilerin yapacağı şey onu te'vîl etmek değil onun Allah tarafından yapılan te'vîlini ortaya koymaktır. Bunun için de ön yargılardan uzak bir toplululuğun bu görevi üstlenmesi gerekmektedir. Kur'ân'ın Kur'ân'la tefsiri, mutlak ifâdelerin mukayyed yapılması, genel konuların tahsis edilmesi, özet olarak anlatılan bir konunun başka yerde genişçe anlatılması, farklı yerlerde anlatılan bir konunun birbirini tamamlanması, mücmel veya müphem geçen bir âyetin başka bir âyetle beyân edilmesidır. Ayrıca çelişkili zannedilen âyetlerin Kur'ân'ın bütünlüğü içinde uzlaştırılması ve garip lafızların daha sarih ifâdelerle tefsir edilmesi şeklindedir. Anahtar Kelimeler: Kur'ân, Tefsir, Kur'ân'ın Bütünlüğü, Muhkem, Müteşâbih, Mesânî.
Şeyh Fethullah Verkânisi hayatı ve tasavvufî görüşleri
Şeyh Fethullah Verkânisî Bitlis yöresinde yaşamış, Nakşibendiyye Tarîkatı'nın Halidiyye koluna mensup bir mutasavvıftır. Şeyh Fethullah küçük yaşlarda ilimle iştigal etmiş, yörenin tanınmış hocalarından ilmî eğitim almıştır. Verkânisî yaşadığı dönemde tarîkat lideri olarak kabul görmüş mutasavvıf bir zât olmasının yanında nahiv, akaid, özellikle de fıkıh alanında kendisinin görüşüne başvurulan âlim şahsiyetlerden de biridir. Tasavvuf alanında büyük bir lider olduğundan kendisine Şehbâzü't-Tarîkâ denilen Şeyh Fethullah şerîata olan bağlılığı ve fıkıh ilmindeki yetkinliği sayesinde de çağdaşları arasında Şeyhu'ş-Şeriâ olarak nam salmıştır. Şeyh Fethullah bu ilmî kapasitesine rağmen çok hacimli eserler kaleme almamış ama tasavvuf, akaid, nahiv ve fıkıh alanlarında risale mahiyetinde eserler yazmıştır. Ayrıca kendisine sorulan tasavvuf ve fıkıh ile ilgili soruları mektûb yazarak cevaplandırmış, bu mektûbları daha sonra oğlu Şeyh Alauddin derleyerek Mektûbât-ı eş-Şeyh Fethullah Verkânisî adıyla bir eser haline getirmiştir. Tasavvufî düşüncesi şerîat üzerine kurulu olan Şeyh Fethullah, tarîkatta ilerleme kaydedebilmenin esaslarından birinin de şeriata bağlılık olduğunu belirtmiştir. Ona göre mürîd, Ehl-i Sünnet çizgisinde itikadî ve amelî mezhepleri öğrenip tatbik etmeli, şerîatın zahirine uymayan her türlü söz ve davranışın insanı küfre dahi götürebilceğini bilmeli ve uzak durmalıdır. Anahtar Kelimeler : Verkânisî, Tasavvuf, Nakşibendiyye, Halidiyye, Mektûbât Sayfa Sayısı : 101 Tez Danışmanı : Doç. Dr. Ferzende İDİZ
المعـارف في سورة المؤمنون دراسة نحوية تطبيقية
Mü'minun suresindeki ma'rifeleri pratik ve nahivsel açıdan ele alan bu araştırma, önsöz, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölüm iki konuyu ele almaktadır. İlk konu, marife (belirli) ve nekra (belirsiz) kavramlarının sözlük ve terim anlamlarını içermektedir. Ayrıca bu iki kavramın, temel Arap dil ve gramer kaynaklarındaki karşılıklarını ve ikisi arasındaki farkları ihtiva etmektedir. Şöyle ki, bu iki kavram da muayyeni/belirliyi ifade eder. Ancak nekra zatı itibari ile muayyeni ifade ederken marife, muayyen olması itibari ile belirli olanı ifade etmektedir. Dolayısıyla bu bölümde marife/nekra kavramları ve temel yapıları ele alınmıştır. Bu bölümde mü'minun suresine dair genel bir değerlendirme de sunulmuştur. Burada da surenin isimlendirilme sebebi ve surenin fazileti gibi birkaç konu ele alınmaktadır. Surenin bu isimle isimlendirilmesinin iki nedeni bulunmaktadır: Birincisi, surenin mü'minlerin yedi niteliklerini sıralamakla başlaması. İkincisi ise surenin başında bulunan "mü'minun" kelimesini içirmesinden dolayı olduğudur. Surenin, faziletine dair hadisler ve kimi görüşler bu bağlamda değerlendirilmiştir. Diğer bir konuda ise surenin amaçlarından bahsettik. Surenin birçok amaç ve hedefi bulunmaktadır. Bunlardan en önemlilerinden biri, mü'minlerin niteliklerini zikretmektir. İkinci bölüm ise araştırmanın nahivsel tarafını oluşturmaktadır. Bu bölüm, marife-i mübhem ve marife-i gayr-i mübhem olmak üzere iki kısımdan ve her kısımda kendi içerisinde dört konudan oluşmaktadır. Bunlar: marife-i mübhem. Zati ile manasının sınırlandırılmadığı marifedir. Bunun da dört konusu bulunmaktadır. Bunlar: - Zamir: Muhatap, gaib veya mutekellime işaret eden isimdir. Temel olarak "bariz" ve "müstetir" olmak üzere iki bölüme ayrılmaktadır. Bariz zamirler de merfu muttasıl, mansub muttasıl, mecrur muttasıl, merfu munfasıl, mansub munfasıl gibi kısımlara ayrılmaktadır. Müstetir zamirler ise vacip müstetir ve caiz müstetir olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Basralıların, haber ve sıfat ayırımını yapmak üzere "Fasıl zamiri" olarak isimlendirdikleri ve i'rapta mahalli olmayan bir zamir çeşidi daha bulunmaktadır. Ancak bu konu Basralılar ile Küfeiler arasında tartışmalara neden olmuştur. Biz bu konuda Basralıların görüşünü tercih ettiğimizden sadece onların görüşlerini alıp Küfelilerin görüşlerini burada zikretme ihtiyacı duymadık. Zamirlerden, ta'zim amacıyla isim veya fiil cümlesinden önce gelen ve cümlenin kendisine haber olup onu açıkladığı "Zamir-u şan" olarak bilinen bir zamir türü daha vardır. - İsm-i mevsul: kendisinden sonra gelen cümleyle anlamlı bir bütün oluşturan isimlerdir. İki gruba ayrılmaktadır. Harfi mevsuller ki bunun meariflerle bir alakası yoktur. Ancak konumuz olan ism-i mevsullerle olan ilişkilerinden dolayı onlardan bahsedilmiştir. Bunlar mevsullerin ikinci kısmıdır. Genel ve özel olmak üzere iki çeşidi bulunmaktadır. Her iki çeşidin de lafızları vardır ve onlardan bahsedilecektir. - İsm-i işaret, kendisine işaret edilmek suretiyle tayin edilendir. İki kısma ayrılır: Birincisi sayı ve cinsiyet açısından ikincisi ise yakınlık ve uzaklık açısından ele alınandır. - Önceki mübhematlara izafe edilenler. Marife bir kelimeye izafe edilen başka bir kelime bu izafetten ötürü o da marife olduğundan bunlar da mübhem marifelerden sayılırlar. Marifeye izafet edilen kelime bu izafetten ötürü marifelik kazanır. O da izafet olunan kelime kadar marife olur. Zamire izafet, izafet edileni zamirleştirmez ancak onu marifeleştirir. İkinci konu: Marife-i gayri mübhem: Manaları zatıyla sınırlandırılmış marifelerdir. Bunun da dört konusu bulunmaktadır. Bunlar: - Alem, müsemmanın herhangi bir karine olmaksızın mutlak olarak tayin edildiği isimlerdir. Farklı açılardan birçok kısma ayrılmaktadır. Mananın şahsi olup olmaması açısından iki kısma ayrılmaktadır. Alem-i şahs ve alem-i cins. Lafız açısından müfred ve mürekkep olarak ikiye ayrılmaktadır. Konuluş açısından isim, lakap ve künye olarak kısımlara ayrılır. Literatürde menkul ve mürtecil olarak bölümlere ayrılmaktadır. - "ال" takısı (harf-i târif) ile marife olanlar: "ال" takısı (harf-i târif) başına geldiği her nekra kelimeyi marifeleştirir. İki ana kısma ayrılır. Birincisi "Ahdiye" ki bu da üç kısımdır: Zikrî, zihnî ve hudurî. İkincisi "Cinsiye". Bunun da iki kısmı vardır. Beyan-ı hakiki ve istiğrakiye. - Bu ikisinden birine izafe edilenler. Marifelerle ilgili konu burada bitmektedir ancak önceki anlatılanlara ek olarak âlem ve ال takısı (harf-i târif) ile marife olan kelimelere izafe olmuş kelimeler tıpkı bunlar gibi marife olurlar ve marifelikte bunların bulunduğu seviyeye gelirler. - Nidada nekra-i maksude (Kast edilen belirsiz): En sahih görüşe göre marifenin çeşitlerinden biri olarak kabul edilir. Marifeliği kasıt ve yönelme ile sağlanır. Üçüncü bölüm, surede geçen ve konumuzla alakalı olan ayetlerin tatbiki yönünü oluşturmaktadır. Önceki bölümlerde yaptığımız gibi bu bölümü de kısımlara ayırdık. Bu bölümde ayetlerde geçen tüm marifeleri ve çeşitlerini belirleyip iraba dair bazı delilleri ve bu delillerin tefsirlerini ele aldık. Kalan şevahitler de ayet metinleri, ayet numarası ile birlikte tablolara konuldu. Surede marife çeşitlerinden en fazla zikri geçen, zamirlerdir. Tüm çeşitleriyle zikri geçen zamirlerin sayısı 472'dir. Surede tüm çeşitleriyle geçen ism-i mevsul sayısı 39, ism-i işaretler 16, üç çeşidi ile mübhematlara izafe edilenler 94, zamire izafe edilenler 90, ism-i mevsula izafe edilenler 1, ism-i işaretlere izafe edilenler ise 3'tür. Zikredilen âlem sayısı 21, أل (harf-i târif) ile marife olanların sayısı 84'tür. Mübhem olmayan iki marifeden birine izafe edilenlerin sayısı 16, âleme izafe edilenlerin sayısı 4 ve أل (harf-i târif) ile marife olmuş isme izafe edilenlerin sayısı 12'dir. Nidadaki zikredilen nekra-i maksudenin sayısı ise 1'dir.
İslam ibadet fıkhında niyet ve hükümlere etkisi
İnsanların yaratılış gayesi Allah Teâlâ'ya ibadet etmektir. İbadet ise Yüce Allah'ın azameti karşısında derin bir saygıyla boyun eğmektir. Dinimizin emrettiği her bir ibadetin kendine göre rükünleri, şartları ve sünnetleri vardır. Nasslarla belirlenen kriterlere göre eda edilmeyen bir ibadet sahih kabul edilemez. Tüm ibadetlerde gerekli olan en önemli kriter hiç şüphesiz niyet olarak kabul edilir. Zira niyet ibadetlerin aslı ve ruhu olarak addedilir. Çünkü halis bir niyet olmayınca yapılan ameller ve ibadetlerin tamamı manevi açıdan değersiz kalır. Niyete bu kadar önem atfedilmesi üzerine biz de bu çalışmamızda "İslam İbadet Fıkhında Niyet ve Hükümlere Etkisi" başlığı altında konuyu araştırdık. Yaptığımız çalışmanın birinci bölümünde niyetin anlam alanı üzerinde durarak ve niyetin tüm bileşenlerini (kasıt, ihlâs, irade, ihtiyar, azim) bu başlık altında ele aldık. Özellikle bu kavramların semantik tahlilini yaparak ve niyetle olan ilişkilerini ortaya koyduk. Ayrıca nasslar açısından niyet, niyetin kısımları, niyeti iptal eden durumlar, niyetin yeri ve niyet-amel ilişkisine de değindik. Bu başlık altında nasslar tarafından niyete büyük bir ehemmiyet verildiğini, niyetsiz hiçbir ibadetin geçerli olmadığını ortaya koyduk. Gerekli şartları taşımayan bir niyetin geçersiz olduğunu ve niyetin yerinin kalp olduğunu bu bölümde ele aldık. İkinci bölümde ise, ibadetlerde (namaz, oruç, hac, zekât, kurban, yeminler, kefaretler, cihat) niyetin hükmü, vakti, şekli ve niyette teşrik gibi konuları inceledik. Niyetin varlığını bazı fakihler şart bazıları ise rükün olarak kabul etmiş, niyetin vakti, şekli ve niyette teşrik gibi konularda ise ihtilafa düşmüşlerdir. Biz de bu konularda mevcut olan ihtilafları ve fakihleri bu ihtilaflara sevk eden sebepleri değerlendirerek çıkarsamalarda bulunduk. Anahtar Kelimeler : Niyet, amel, ihlâs, ibadet fıkhı, hüküm. Sayfa sayısı : 273 Tez Danışmanı : Doç. Dr. Mehmet Selim ASLAN
Kur'ân'da ziynet kavramı
Ziynet, lügatte kendisiyle süslenilen şey demektir ve örtü / elbise, takı ya da şekil itibariyle dışarıdan yapılan bir düzenleme ile ortaya çıkar. Kur'ân'da ise kelime, süslenme, süs ve takının kendisi ve örtülmesi gereken yerler (avret mahalli) gibi farklı anlamlarda kullanılmıştır. Kur'ân'da 46 farklı âyette farklı bağlamda kullanılan ziynet kavramının fiil formunda kullanıldığı yerlerden bir kısmında özne Allah, bir kısmında şeytan bir kısmında ise edilgen formun kullanıldığı görülür. Ziynet kelimesinin geçtiği âyetlere bir bütün olarak bakıldığında yoğun olarak daha çok, güzellik, takı, süs, çekicilik, elbise, görkem ve heybet, farklı tonlarda renk (çiçeklerde) ve gökteki yıldızları ifade etmek için kullanıldığı görülmektedir. Buna göre, dünya hayatı bir bütün olarak ziynet olarak tasvir edildiği gibi, mallar, çocuklar, kadınlar, takılar, gökyüzünde yıldızlar, yeryüzünü süsleyen bitki ve çiçekler, insan vücudunda giyilen elbiseler ziynet kavramı içinde yer almıştır. Benzer şekilde, tarihin belirli dönemlerinde yaşamış bazı varlıklı kimselere ait süs eşyaları, bayram günleri, binek hayvanları, ekip diktikleri tüm tarımsal ürünleri ve insanın kendi elinin ürünü olan amelleri de ziynet kapsamı içinde yeralmıştır. Eşyada asıl olan onun mübah olmasıdır. Bu nedenle Allah, insanlık için bir nimet olarak yarattığı tüm ziynetlerin helâl olduğunu bildirmiştir. Ancak bu hususta bazı istisnalar bulunmaktadır. Kadın ve erkek için setr i avret olarak bilinen bölgelerini başkalarına göstermemeleri -ki âyette bu ziynet kavramı içinde yer alır gerekir. Hz. Peygamber erkeklere yasakladığı altın ve ipek kullanımını, yaratılıştan süse ve süslenmeye olan temayülleri nedeniyle kadınlara serbest bırakmıştır.
İlâhî hitâbın karakteristiği
Yüce Allah, imkânlar âleminde, insana iki alan üzerinden hitâp etmektedir. Biri " kevnî hitâp"; diğeri ise, "kelâmî hitâp"tır. Bu iki hitâp şekli, yüzleri birbirine dönük, her biri diğerinin tecelligâhı olan anlamlı simgeler bütünüdür. Yani, Kur'ân, muhtasar bir doğa; doğa ise, mufassal bir Kur'ân'dır. İlâhî hitâpta insanlar dışında; melekler, cinler, hayvanlar, yer ve gök gibi canlı–cansız tüm varlıklar da muhatap alınmıştır. İlâhî hitâbın, metafizik âleme tekabül ettiği ve bu manâda erişilmez olduğu için hakîkatini ve gerçek mahiyetini Allah'tan başka kimse bilemez. Ancak bu hususta âyetlerden ve sahih hadislerden yararlanılabilir. Yine bu hakîkat ve muhtevanın, müfessirler tarafından nasıl ele alındığı tespit edilerek, âyetler ve sahih rivâyetler ışığında tahlil yapmak büyük önem arz etmektedir. Konumuzun seçimi bu amaca matuftur. Bu sebeple İlâhî hitâpla ilgili klasik ve yeni dönemde yazılmış eserler esas alınmış ve onların sundukları bilgiler çerçevesinde tezimizin inşâsı gerçekleşmiştir. İlâhî hitâbın kaynağı, şeytan ve kötü unsurların erişimine kapalı ve İlâhî bilgilerin hazinesi konumundaki "Levh-i Mahfûz"dur. Bu hitâp, "Levh-i Mahfûz"dan, "inzâl-tenzîl" gibi özel bir süreç ile Resûlullah'a (sas) bildirilmiştir. Diğer İlâhî hitâplarda sadece manâ Allah'a ait iken; Kur'ân hitâbında hem lafız hem de manâ Allah'a ait olmaktadır. İlâhî hitâbın, ilham, rûh ve rüyâ gibi olgularla birtakım benzerlikleri vardır. İlâhî hitâp, itikadî konularda sabit kalmakla beraber, teşriî hususunda toplumların değişim ve gelişiminin yanı sıra, örf ve adetlerini, algılarını dikkate alarak yenilikler getirmiş, toplumun dinamik olması gibi, o da dinamik olmuştur. Dolayısıyla İlahi hitâptaki farklılıkları, toplumdaki değişim, gelişim ve ihtiyaçları dikkate alarak değerlendirmek gerekir. Yine İlâhî hitâbın gerçekleşmesi konusunda, hatip ile muhatap arasındaki varlık farklılığından kaynaklanan iletişim sorununun "elçi", "kelam" ve "Arap Dili" gibi vasıtalarla mümkün hâle getirilmiştir. İlahi hitâbın sona ermesi demek "masiva"nın yok olması anlamına gelmektedir. Nitekim Yüce Allah'ın peygamberlere olan teşriî hitâp aşaması, bütün zamanlar için bitmiş olmasına karşın; diğer tüm çeşitleriyle hitâbı devam etmektedir. Aynı şekilde Yüce Allah, Kur'ân ile bizlere olan hitâp ve konuşmasını sürdürmektedir. Çünkü Kur'ân'ın canlı, güncel ve sonsuz oluşuyla, hep yeni, açıklanmaya hazır, geniş ufuklu ve açık uçlu, kesintisiz bir hitâp ve iletişim potansiyeline sahip bir kitap olduğunu ifade edebiliriz.
Berîre hadisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada Berîre'nin boşanma mevzusunu içeren ve Kütüb-i Sitte'de bulunan yirmi hadis, sened ve metin açısından birinci bölümde değerlendirilmeye tâbi tutulmuştur. Bütün hadislerin isnad zincirleri tablo şeklinde gösterilip metin bölümleri de eklenmiştir. İkinci bölümde bu hadisin içerdiği hüküm bağlamında sünnetin bağlayıcılığı, sünnet tasnifi ve hadisin şarihler tarafından açıklanan yönleri işlenmiştir. Aynı zamanda bu hadisin Fıkıh İlmi'ne katkısı ele alınmıştır. Efendisiyle dokuz yıllık mükâtebe sözleşmesini imzalayarak, özgürlük yoluna adım atan ilk câriye Berîre'dir. Sözleşme bedeli tek bir defada Hz. Âişe tarafından ödenmiştir. Özgürlüğüne kavuşunca daha önce efendisi tarafından evlendirildiği eşi Muğis'ten ayrılıp ayrılmamak hususunda muhayyer bırakılmıştır. Berîre'nin eşi Muğis ise ondan ayrılmak istememiştir. Ayrılmayı tercih eden Berîre'ye çok muhabbeti olan eşi Muğis bir daha onunla beraber olmak için Hz. Peygamber'e müracaat etmiştir. Hz. Peygamber (sav) "keşke eşine geri dönsen" ifadeleriyle Berîre'nin eşine geri dönmesini istemiştir, fakat Berîre bunun bir emir olup olmadığını öğrenmek istemiştir. Hz. Peygamber (sav) de emretmediğini, sadece bir aracı olduğunu belirtmiştir. Bunun bir emir olmadığını öğrenen Berîre eşine geri dönmemiştir. Çalışmamızda Berîre ile ilgili başka konular hakkındaki rivâyetler "Berîre'nin Hayatı" başlığı altında ele alınmştır. Burada sadece yukarıda bahsi geçen rivâyetin isnad ve metin tahlili yapılmıştır. Özellikle rivâyetin sünnetin bağlayıcılığı yönü üzerinde durulmuştur.
İslâm Hukuku'na göre kürtajın hükmü
Çalışmamızda gerek tıbbi gerekse şeri açıdan kürtaji ele aldık ve ceninin yaratılış aşamalarını izah ettik. Zira çalışmanın konusu olan İslam hukuku ve tıpta kürtajın hükmü konumuzun unsurlarını analiz etmede takip ettiğimiz yöntem şer'î ve tıbbî bakış açılarıdır. Meseleyi tahlil ederken öncelikle onun şeri hükmünü açıklar, ardından alanında uzman doktorların konu hakkındaki yaklaşımlarına yer verdik. Zira onların yaklaşımları, ictihad etmede ve konuyla ilgili meselelerin çözüme kavuşturulmasında fakihin işini kolaylaştırmaktadır. Nitekim İslam dini, insanın güven ve huzur içinde yaşaması için gerekli olan ve el-Mekâsidu'l-Hamse diye tabir edilen; din, can, akıl, nesil ve maldan oluşan beş temel zorunlu amacı gerçekleştirmek ve bunları korumak amacıyla gelmiştir. Dolayısıyla ceninin de her açıdan korunması gereklidir. Çalışmamız giriş ve dört bölümden oluşmaktadır. Girişte tezin konusu, önemi, amacı, yöntemi ve konuyla ilgili daha önce yapılan çalışmaları ele aldık. Konumuzun doğası gereği ve aynı zamanda tıp ilmi gibi farklı alanlarla ilişkisi olduğu için çalışmamızda analitik, tümevarım ve tümdengelim gibi birkaç farklı yöntemi bir arada tatbik ettik. Birinci bölümde cenin kelimesinin sözlük ve terim anlamı, tıbbi açıdan ceninin durumu ve normal doğumdan önce her hangi bir neden ve yöntemle çocuğun aldırılması veya düşürülmesi manasındaki kürtajı konu edindik. Ayrıca tıbbi ve fıkhî açıdan kürtajın çeşitlerini de irdelemeye çalıştık. İkinci bölümde oluşumundan doğumuna kadar ceninin oluşum sürecini ve aşamalarını etraflıca inceledik. Konu hakkındaki ayet ve hadisleri tahlil ettik. Aynı şekilde modern tıp biliminin açıkladığı ceninin tekevvün evrelerini ele aldık. Yine bu bölümde üzerinde durduğumuz konulardan bir tanesi de fakih ve doktorlara göre cenine ruhun üfürülmesi meselesidir. Biz bu konudaki söz konusu görüşleri serdettikten sonra bu görüşlerden hangisinin kuvvetli olduğunu belirttik. Üçüncü bölümde gerek ruhun cenine üfürülmeden önce gerekse üfürüldükten sonra klasik dönem ve çağdaş fakihlere göre kürtajın hükmünü irdeledik. Ayrıca ruhun cenine üfürülmesinin gebeliğin dördüncü ayında gerçekleştiğini ortaya koyduk. Nitekim gerek klasik dönem gerekse çağdaş fakihlerin tercihi de bu yöndedir. Bu bölümde kürtaj ile ilgili teferruatlı bir şekilde ortaya koymaya çalıştığımız başka bir husus da kürtajın sebepleri, meşrulaştırıcı faktörleri ve onun üzerine terettüp eden hükümleridir. Aynı şekilde kürtaj cinayetini işleyen kişi ve bu kişiye terettüp eden kefaret ve ceza da bu bölümün konuları arasındadır. Son bölüm olan dördüncü bölümde ise cenini korumak için alınması gereken tıbbi ve şer'î tedbirlerin neler olduğunu, kürtajın anne ve toplum üzerindeki olumsuzlukları hakkında bilgi sunduk. Zira kasıtlı olarak yapılan kürtajın toplum üzerindeki etkisi kaçınılmazdır. Ayrıca zina, tecavüz veya mahremlerle yapılan zina sonucunda oluşan gebeliklerin kürtajı, bu kürtajın hükmü ile ilgili alt başlıklara yer verilmiştir. Fakat şu bir gerçektir ki İslam toplumunda, tecavüz, zina veya mahremlerle yapılan zinalardan oluşan gebelik azdır. Bununla birlikte bu tür gayri meşru yollardan meydana gelen gebelikler hakkında İslam hukukçularının farklı görüşleri söz konusudur. Konuyla ilgili belirttiğimiz diğer bir husus da engelli doğacak ceninin kürtajı meselesidir. Söz konusu engelli durum iki çeşittir. Birincisi parmak sayısının fazla veya eksik olması gibi kürtaja ihtiyaç duymayan basit bedenî bozukluklardır. İkincisi ise gerek ceninin gerekse annenin hayatını tehlikeye atacak kadar büyük şekilsel bozukluklardır. Bu ikinci çeşitte ceninin bulunduğu merhale fark etmeksizin alanında uzman, güvenilir doktorların verecekleri sağlık raporları doğrultusunda kürtajın caiz olması ihtilaflıdır. Bunun dışında kürtajla alınan ceninlerin ebeveynlerinin rızasıyla ve saygınlığı korunmak kaydıyla bilimsel deneylerde ve organ naklinde kullanılması hükmüne de değindik. Ancak kürtaj, sadece cenini bilimsel ve tıbbi deneylerde kullanmak maksadıyla yapılıyorsa bu caiz değildir ve masum bir canın hayatına son verildiği için katl sayılmaktadır
Molla Hüseyin Batevî'nin hayatı eserleri ve tasavvufî görüşleri
Molla Hüseyin Batevî(ö. 1169/1755), Şırnak ilinin Beytüşşap ilçesine bağlı Güneyyaka (Bate) köyünde 1675 yılında dünyaya gelmiştir. Muhafazakar bir aileye mensup olan Batevî, ilk eğitimini kendilerine yakın bir köyde imamlık yapan abisi Molla Ahmed'ten almış, dahasonra Hakkari Meydan Medresesinde eğitimine devam etmiştir. Bu medresede icâzetini aldıktan sonra bu medresede bir müddet müderrislik de yapmıştır. Batevî, ana dili olan Kürtçe'nin yanındaArapça, Türkçe ve Farsça da bilmektedir. Batevî'ninMevlid, Zembilfıroş, Hamaîl eserleri ile birlikte otuzdan fazla şiiri bulunmaktadır. Yazmış olduğu Mevlid eseri Kürtlerin yaşadığı pek çok bölgedeuzun süre boyunca yankı bulmuştur. Tasavuftaki Nûr-i Muhammedi görüşüne geniş yer vediği Mevlidinde sağlam bir dil ve üslup kullanmıştır. Çalışmamızın birinci bölümü Batevî'nin hayatı ve eserlerinden oluşmaktadır. İkinci bölümde ise Batevî'nin eserlerinden ve kullanmış olduğu remiz ve mazmunlardan tasavvufî görüşleri ele alınmaktadır. Çalışmamızın sonunda Batevî'nin Allah ve Peygamber aşkı çerçevesinde özgüntasavvufî bir kimliğinin olduğunu gördük. Bu bağlamda herhangi bir şeyhe intisap ettiğini veya herhangi bir tarikata mensup olduğuyla alakalı bir bilgiye rastlamadık. Batevî 1169/1755'li yıllarda bir kış mevsiminde, can dostum dediği Bahçesaray emiri Mir Hasan Veli'nin ziyaretinden dönerken Berçelan yaylasında yoğun kar yağışı nedeniyle mahsur kalır ve orada vefat eder.
Ayetler ışığında cennet ve cehennem yiyecek ve içecekleri
Kur'ân-ı Kerîm'de geçen Cennet ve Cehennem yiyecek ve içeceklerin neler olduklarını ve bunların mahiyetlerini tespit etmek, mükâfat ve ceza bakımından amellerle ilişkisini ortaya koymak, yiyecek ve içeceklerin geçtiği ayet-i kerîmelerin farklı tefsirlerde nasıl açıklandığını ortaya çıkarmak bu bağlamda Cennet ve Cehennem'de insanların nelerle karşılaşabileceğini açıklamaya çalışmak araştırmanın amaçlarını oluşturmaktadır. Araştırmada öncelikle İslam dininde Cennet ve Cehennem kavramları üzerinde durulmuştur. Ayetler ışığında Cennet ve Cehennem'in ne anlama geldiği ve nasıl bir mahal olduğu çeşitli açılardan açıklanmaya çalışılmıştır. Sonrasında Cennet ve Cehennem yiyecek ve içeceklerin geçtiği ayetler tespit edilmiş ve çeşitli tefsirlerde bu ayetlerin nasıl açıklandığı ortaya konmaya gayret edilmiştir. Bu ayetlerle ilgili olarak yeri geldikçe hadis kaynaklarına başvurulmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'de Cennet yiyecekleri olarak; et, kuş etleri ve meyve olarak da nar, üzüm, kiraz, muz, hurma; Cennet içecekleri olarak da su, süt, bal ve içecek nehirleri ile selsebil, kafur, tensim pınarları zikredilmektedir. Cehennem yiyecekleri olarak ise zakkûm, darî ağacı ve ğıslîn zikredilirken Cehennem içecekleri olarak hamîm, ğassak ve sadîd içeceklerinden söz edilmektedir. Sonuç olarak Cennet ve Cehennem yiyecek ve içecekleri mutlaka olacaktır varlıkları Kur'ân ayetleriyle sabittir. Ancak bunların mahiyetlerine dair, tamamen gayp alemine ait olmaları ve dilin sınırlılıkları dolayısıyla son sözü söylemek mümkün görünmemektedir. Bu kavramlar üzerindeki yorumları itikada dair bir konu olarak değil de Müslümanların kültür dünyalarına ait bir zenginlik olarak görmek, tekfirci din anlayışı yerine birleştirici ve kucaklayıcı bir anlayışın gelişmesine yardımcı olabilir.
Molla Abdullah el-Bitevâtî'nin Nadi'l İslam fi İlmi'l-Kelam adlı eserinin edisyon kritiği ve muhtevasının değerlendirilmesi
el-Bitevâtî Hicri XIII. Yüzyılda yaşamış bir İslam alimidir. Kendinden önceki İslam alimleri gibi inanç alanında "Nadi'l-İslam fi İlmi'l-Kelam" adıyla bir eser yazmıştır. Fakat bu eser tahkik edilmediği gibi bildiğimiz kadarıyla üzerinde akademik bir çalışma da mevcut değildir. Bu tezde el-Bitevâtî'nin hem hayatı hem de adı geçen esri ele alınmıştır. Ayrıca el yazması eserin edisyon kritiği yapılarak muhtevası değerlendirilmiştir. Yazmanın edisyon kritiği yapılırken yazmada yer alan hadisler, ayetler, fırkalar, özel isimler hakkında bilgi verilmiştir. Ayrıca mevcut olan iki yazma nüsha karşılaştırılmıştır. Tezimiz bir giriş üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde yazarın hayatı ele alınmıştır. İkinci Bölümde yazarın Kaza ve kader, husün ve kubuh, Nübüvvet ve Risalet, Mucize ve keramet, Melekler ve Cinler, İman, Ahiret Ahvali gibi belli başlı görüşleri ele alınıp incelenmiştir. Müellifin bu konulardaki görüşleri başta mensubu olduğu Eş'arilik olmak üzere İslam düşüncesindeki yerinin tesbitine gidilmiştir. Üçüncü bölümde yazma eserin her iki nüshası karşılaştırılarak edisyon kritiği yapılmıştır. Eserin tahkiksiz basımı da bu arada değerlendirilmiş yazma nüsha ile olan farklılıklarına dikkat çekilmiştir. El yazmasında yar alan ayet, hadis, yer ismi, özel isimler, mezhep isimleri ve kapalı ifadeler üzerinde dip notta durulmuştur. Çalışma bir sonuç ile tamamlanmıştır. Anahtar kelimeler: el-Bitevâtî, Kelam, Nadi'l-İslam fi İlmi'l-Kelam
Kur'an'da tüm fenomenleriyle aile
İnsanların dünya ve ahiret saadetlerini sağlama amacı taşıyan İslam dininin bu amaca ulaşma noktasında görev ve sorumluluklar yüklediği kurumların başında aile gelmektedir. Aile, kişinin içinde huzur bulduğu, biyolojik ve psikolojik gereksinimlerinin karşılandığı en güzel ortamdır. Kur'an-ı Kerim'de de bu durum birçok ayette dile getirilmiş ve İslam'da aile mefhumuna ilişkin pek çok konuda iki yüzün üzerinde ayet nazil olmuştur. Kur'an'da Tüm Fenomenleriyle Aile adlı çalışmamız da İslam'da önemli bir yeri olan aile kurumunun Kur'an merkezli ele alınmasından oluşmaktadır.Kur'anî perspektiften aile bireylerinin birbirlerine karşı sorumlulukları, evlilik, boşanma, şefkat ve merhamet örneği aileler, Peygamber ailelerinden dinî ve sosyal hayata dair örnekler, Hz. Peygamber'in aile reisliği, eşleriyle olan diyaloğu ve çocuklarına yönelik tutumu gibi konular tahlil edilerek Kur'an merkezli değerlendirilmeye çalışılmıştır. Çalışmamız giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde araştırmanın konusu, amacı, önemi ve yöntemi hakkında bilgiler verilmiştir. Birinci bölümde Kur'an'da Aile Kavramı Kur'an'da Adı Geçen Peygamberler ve Aile Hayatları üzerinden incelenmiştir. İkinci bölümde Kur'an'da evlenme ve boşanma üzerinde durulmuştur. Son bölümde ise Kur'an'da aile fertlerinin hak ve sorumlulukları ele alınmıştır.
Sünnete göre saîd ve şakî mefhumları
Hz. Peygamber kendisine vahyedilen bilgiler ile insanlara inanç, ibadet ve ahlakî ilkeler başta olmak üzere hayatın tüm alanlarında nasıl davranılması gerektiğini bizzat yaşıyarak anlatmış ve bütün insanlar için ideal bir hayat biçimi sergilemiştir. Çalışmamızda, bütün zaman ve mekana hitap eden ve Müslüman için ideal bir yaşam biçimi olan sünneti baz alarak saîd ve şakî kavramlarına tefsir, hadis ve kelâm kaynaklarından istifade ederek açıklık getirdik. Hadis kaynaklarına bakıldığında, Hz. Peygamber'den dünya ve âhiret saâdetine işaret eden birçok rivayet nakledilmiştir. Dünya saâdetine işaret eden rivayetlerde, insanı dünyada mutlu kılan kişisel, psikolojik ve sosyal birçok etken zikredilmektedir. Bunlar; kocası yüzüne baktığında kocasına huzur veren itaatkâr Saliha bir eş, oturmaya müsait geniş bir ev, iyi bir binek, ibadet ile geçirilen uzun ömür, insanı iyiliğe sevk eden iyi bir arkadaş, fitnelerden uzak durmak, kadere rıza göstermek gibi etkenlerdir. Hadislerde âhiret hayatında insanların saîd (cennetlik) ve şakî (cehennemlik) olmak üzere iki gruba ayrıldığı, Allah'ın ezelî ilmiyle daha henüz kişi anne karnında iken kimin saîd veya şakî olduğuna işaret edilmiştir. Bu da kulun fiillerindeki rolü nedir gibi birçok soruyu akla getirir. Bu sorulara cevap bulmak için Kelâm ilminde Allah'ın ezeli ilmine, kader ve kazaya, kulun fiillerindeki rolü gibi konulara açıklık getirdik. Yapılan çalışmanın neticesinde, yaptıklarına karşılık Allah'ın kendisine cennet va'd ettiği kimseye saîd, yaptıklarına karşılık Cehenneme atılan kimseye de şakî denildiği anlaşılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Sünnet, Saâdet, Şekâvet, Cennetlik, Cehennemlik, Saîd ve Şakî. Sayfa Adedi :108 Tez Danışmanı: Dr. Öğrt. Üyesi Arif GEZER
El-Mûdah Fi Vucûhi'l Kıraati ve İleliha adlı eserin kıraat ilmindeki yeri ve önemi
İlimlerin her biri farklı olsa da bunların içinde kıraat ilmi oldukça önemlidir. Çünkü bu ilmin kaynağı Kur'ân'ı Kerim'dir. Kur'ân'ın anlaşılmasında kıraat ilmi önemli rol oynamaktadır. Bu ilim, rivâyet yoluyla bize nakl edilmiştir. Bu rivayetin en başında ise Hz. Peygamber yer almaktadır. Beşeri anlamda Kur'ân'ın ilk hafızı da yine Hz. Peygamber'dir. Hal böyle olunca kıraat ilminin ilk muallimi de Hz. Peygamberdir. Kıraat ilminin Kur'an kelimelerinin farklı okuyuşlarını konu edinen bir ilim olduğu malumdur. Allah'ın Rasulü kıraat farklılıklarını bilen biri olarak bu ihtilafları nasıl çözeceğini de halletmede merci makamıydı. Bundan dolayı Allah'ın muradı doğrultusunda ferşî olarak, eş anlamlı ve fonetik anlamda bazı kolaylıklar sağladığını bilmekteyiz. Bu kolaylığı sağlayan ve bu anlamda ruhsat olan "yedi harf" gerçeği kıraat ilminin önemli bir konusunu teşkil etmektedir. Ashâb-ı kiram zamanında kıraat vecihleri sık bir şekilde gündeme gelmiştir. Fakat kıraat delillendirilme konusu sonraki zamanlarda bilhassa üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda hatta daha sonraki asırlarda da sıklıkla işlenmiştir. İşte bu gelişmelerin neticesinde bu alanda birçok kitap yazılmıştır. Telif edilen eserlerden biri de İbn Ebi Meryem'in el-Mûdah'ıdır. Kıraat alanında yazılan hüccet eserleri kıraat âlimlerinin yeteneklerine göre, zamanın şartlarına ve müellifin hayat sürdüğü mekânın farklı toplumların birbirleriyle olan münasebetlerine göre şekil almıştır. İbn Ebi Meryem de bulunduğu bölge ve kendi yaşadığı çağın şartlarına göre sahih kıraatleri ve bu kıraatleri savunan âlimlerin hüccet delillerini dikkate alarak bu eserini oluşturmaya çalışmıştır. Görebildiğimiz kadarıyla sahih kıraatler arasında bir hakem gibi hareket ederek herbir kıraatın delillerini ve okuyuşları, hüccetleriyle ortaya koymaya çalışmış, buna dair, kıraatlar için Kur'an'dan, sünnetten, şiirlerden, sahabe okuyuşlarından, resm-i mushaftan, sahabe okuyuşlarından ve dil âlimlerinin görüşlerinden örneklerle delillendirmeye çalışmıştır. Bu bağlamda, kıraatlarda var olan farklılıklar, usul de ve ferş de olmak üzere iki kapsamda ele alındığında her iki alana dair, bu farklılıkların delillerinin de eserde yer aldığı gözlemlenmektedir. İdgam, med, imâle kavramların altında bunun örnekleri yer almaktadır. İbn Ebi Meryem, tercihte daha çok "muhtar", "ekvâ", "evla", "eblağ" ve "ezhar" gibi kalıpları kullanırken, tercih edilmeyenler için ise, "kabîh", "daîf" ve "la veche leh" gibi kavramları kullanmıştır. Kur'an-ı Kerim'i baştan sona kadar meşhur yedi kıraata ilaveten İmam Ya'kub'un da kıraatını ekleyerek sekiz kıraatın farklılıklarına değinen müellif, söz konusu vecihleri birçok yönde incelemeye tabi tutmuştur. Kıraat tahlillerini yaparken icabında dilsel yönden de tercihte bulunmuştur. Biz de böyle önemli bir çalışmayı bir nebzede olsa kıraat ilmine olan katkısını ve önemini gözler önüne sermek müellifini tanımak ve tanıtmak amacıyla tez konusu olarak seçtik. Bu vesileyle tezimizin kıraat ilmine küçükte olsa bir katkı sağlaması en büyük isteğimizdir. Anahtar Kelimeler : İbn Ebi Meryem, el-Mûdah, Kur'an, kıraat, vücûh Sayfa Adedi : Tez Danışmanı : Prof. Dr. Mehmet ÜNAL
Ahmed Ziyad Muhabbık'ın kısa öykülerinde mekân olgusu
Mekân olgusu edebi metinlerde önemli bir yere sahiptir. Mekân olgusu incelenirken bu olguya sadece konum açısından bakmak doğru değildir. Zira mekân, anlatının bütün unsurlarıyla sıkı bir bağlantısı içindedir. Bu yüzden araştırma esnasında bu olgu, sadece fiziki özelliklere haiz bir unsur olarak değil, insanla kuvvetli bir etkileşimi bulunan ve kişisel analizlerde işlevsel rol üstlenen bir etken şeklinde incelenmeye tâbî tutulmuştur. Araştırma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Ahmed Ziyâd Muhabbık'ın hayatı ve eserleri detaylı bir şekilde ele alınmıştır. İkinci bölümde müellifin kaleme aldığı Yevmun li Raculin Vahid يوم لرجل واحد)), Hicârat-u Erdina حجارة أرضنا) ), Hilmu'l-Ecfani'l-Mutbeka حلم) الأجفان المطبقة) ), Arîşetu'l-Yasemin عريشة الياسمين) ), li Enneki Maiye لانك معي ) ), Ta'mu'l-Asâfîr طعم العصافير ) ), el - Avdetu ile'l-Bahr العودة إلى البحر) ), er-Rahîl min Ecli Meha (الرحيل من أجل مها)), Verdâtun fî'l-Leyli'l-Ahîr وردات في الليل الأخير) ), Rîşü Neam ريش نعام)), et'Tuffahu'l- Ahîra fî'l-Hakl التفاحة الأخيرة في الحقل)) , Fevka Sathi'l-'İmârat فوق سطح العمارة ) ), mâ Ezâlü Enteziru ما ازال أنتظر)) ve Ebu Mu'tez ve'l-Kenâriyât ابو معتز والكناريات) ) adlı hikâyelerinin her biri ayrı ayrı değerlendirilmiş ve söz konusu hikâyelerde yer alan mekânlara farklı bakış açılarıyla dikkat çekilmiştir. Üçüncü bölümde ise daha çok mekân çeşitleri üzerinde durulmuş ve mekânın, soyut, somut, açık, kapalı, ütopik/hayalî, fantastik, metafizik, duygusal, kapalı -dar ve açık-geniş şeklinde ondan fazla çeşidi üzerinde durulmuş ve her biri ayrı ayrı örneklendirilmeye çalışılmıştır.
Kur'ân'da müttakilerin özellikleri
Önsözde takva kavramından, takvanın öneminden, bizi bu çalışmaya iten temel sebepten bahsedilmiştir. Giriş kısmında araştırmamızın konusundan, amacından, öneminden ve yönteminden bahsedilmiştir. Birinci bölümde takvanın sözlük ve terim anlamlarına, bu anlamlar arasındaki ilişkiye, takva ehlinin Allah'ın en yakın dostu olduklarına, Kur'ân'da takva ve takva ehlinin önemine, takva kavramı alanına giren ve takva kavramıyla bağlantılı olan kelimelere âyet ve hadisler ışığında değinilmiştir. İkinci bölümde Kur'ân'da müttakilerin özelliklerine iman, ibadet ve ahlâk ilkeleriyle birlikte deliller ışığında yer verilmiştir. Üçüncü bölümde takva sahibi olabilmenin yollarını, bu yolların Kur'ân'ı tefekkür etmek, nefisle mücahede etmek olduğu gibi mârifetullah (Allah'ı bilme ve tanıma) ve ibadetle de olduğunu, ve takva sahibinin elde ettiği dünyevi ve uhrevi semereleri anlatarak alt başlıklar halinde incelenmiştir. Sonuç kısmında ise genel bir değerlendirme yaparak Kur'ân'da takva kavramının ve müttakilerin önemli bir yer edindiğini belirleyerek deliller aracılığıyla görüşümüz ortaya konulmuştur.. Hem bireylerin hem de toplumun salahiyeti için insanların takvaya yönelmeleri ve müttakilerin özelliklerini kazanmaları gerekir. Fıtrat üzere doğan her insana küçük yaştan itibaren takva sahibi olabilmenin yolları planlı ve programlı bir eğitim metoduyla öğretilmelidir.
Sahâbe Döneminde coğrafya ve kültürün hadis rivayetine etkisi
İnsan bir zaman diliminde, bir mekânda ve bir kültür ortamında yaşamını sürdürür. Bulunduğu kültürel çevre insanın yaşantısını her açıdan önemli ölçüde etkiler. Sahâbe de farklı sebeplerle çeşitli bölgelere gitmiş ve orada Hz. Peygamber'in söz ve uygulamalarını diğer nesillere aktarmışlardır. Çalışmada sahâbenin yaşadığı bölgenin beşerî coğrafya ve kültür özelliklerinin hadis rivayetine etki edip-etmediğini ortaya koymak amaçlanmıştır. Bu noktada ilk olarak çalışmanın giriş bölümünde coğrafya, kültür ve rivayet kavramları tanıtılarak hadis ilmi açısından aralarındaki ilişki açıklanmaya çalışılmıştır. Bölgeler arasındaki önemli farklılıklardan birisi dildir. Dil ile bölge kültürü arasında karşılıklı bir etkileşim vardır. Sahâbenin naklettiği hadislerde kullandığı kelimeler de yaşadığı bölgeye göre farklılık gösterebilmektedir. Çalışmanın ikinci bölümünde ilk olarak coğrafya ve kültürün mana ile rivayete olan etkisi incelenmiş ve bölge ile kültürünün mana ile hadis rivayetine etkisi ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu bölümde ikinci olarak farklı bölgelerdeki fıkhî anlayışlardan yola çıkılarak bu anlayışlara sahâbenin naklettiği hadislerin etkisi incelenmiştir. Araştırma sonucunda bir bölgedeki sahâbenin hadis bilgisinin ve rivayetinin, o bölgedeki fıkhî anlayışın gelişmesinde etkili olduğu görülmüştür. İkinci bölümün son başlığında ise beşerî coğrafyanın hadis nakletmedeki rolünden yola çıkılarak sebeb-i rivayet kavramı yeniden tanımlanmıştır. Çalışmanın bu kısmında farklı bölgelerdeki siyasî tutumların ve beşerî coğrafyanın hadis rivayetine etki ettiği ve önemli bir sebeb-i rivayet olduğu tespit edilmiştir. Çalışmanın son bölümünde kültürel farklılıkların hadis uydurmadaki etkisi üzerinde durulmuştur. Beşerî coğrafya etkisiyle birlikte bölgenin siyasî tutumu doğrultusunda hadis uydurma faaliyetinin gerçekleştiği tespit edilmiştir. Irak bölgesinde Hz. Ali lehine, Şam bölgesinde ise Hz. Mu'âviye lehine hadis uydurulduğu saptanmıştır. Bununla birlikte hadis uyduran kişilerin içinde bulundukları toplumun kültürünü ve eski dinlerin mitolojik figürlerini uydurdukları rivayetlere yansıttıkları görülmüştür. Son olarak hadisin ve hadis tarihinin sosyoloji, antropoloji ve beşerî coğrafya ile birlikte ele alınmasının gerekliliği ortaya çıkmıştır.
Kudâme ailesi ve hadis
Hadis tarihinde bazı aileler, yetiştirdikleri muhaddis âlimlerle ön plana çıkmış ve bu alana ciddi bir katkı sağlamışlardır. Bu ailelerden birisi de Kudâme ailesidir. Önceleri Filistin'in Nablus kenti yakınlarında yer alan Cemmâil Köyü'nde ikamet eden Benî Kudâme fertleri, Hicri VI. asırda Kudüs başta olmak üzere İslâm coğrafyasını tehdit eden Haçlı seferlerinden dolayı nispeten daha güvenli bir yer olan Dımaşk'a göç etmişlerdir. Hanbelî mezhebine mensup olan bu aile, Dımaşk'a göç ettikten sonra kendileriyle özdeşleşmiş bir ilim kenti olan Salihiyye Mahallesi'ni inşâ etmiş ve Hicri VI.-IX. (XII.-XVI.) yüzyıllarda Hadis ilminde çok önemli muhaddis âlimler yetiştirmiştir. Nitekim Hadis ilmi açısından bu ailede yetişen âlimler arasında Abdulğanî el-Makdisî (ö.600/1203), İbn Kudâme el-Makdisî (ö.620/1223), Ziyauddin el-Makdisî (ö.643/1245), İbn Abdülhâdî el-Makdisî (ö.744/1343) ve İbnü'l-Mibred el-Makdisî (ö.909/1503) gibi önemli simâlar bulunmaktadır. Bu âlimler, hem şahsi meziyetleri hem de hadis ilminde ortaya koydukları eserler ile İslâm ilim geleneğinde önemli bir yer edinmiş ve Dımaşk'ta Hanbelî mezhebinin yegâne temsilcileri haline gelmişlerdir. Bu araştırma, Hadis ilmi açısından önemli bir yer edinen Kudâme ailesinin hadis kültüründeki yeri ve ailede yetişen muhaddis âlimlerin hadis/sünnet yaklaşımlarını tespit etmeyi amaçlamaktadır. Çalışmada öncelikle bu ailenin ilmi hayatı ele alınmış ve Salihiyye Mahallesi'nde inşâ edilen ve hadis öğrenimi açısından önemli kurumlardan olan medrese, darülhadis, dârü'l-Kuran ve camiî gibi çeşitli yapılar tanıtılmıştır. Daha sonra bu ailede yetişen erkek ve hanım muhaddis âlimlerin biyografilerine, ilmi faaliyetlerine ve hadis ilmi açısından telif ettikleri eserler hakkında bilgi verilmiş ve akabinde ailedeki bazı muhaddislerin usûl eserlerinden istifade edilerek haberler ve haberlere ilişkin meselelere genişçe yer verilmiş ve bu âlimlerin hadis/sünnet yaklaşımları ortaya konulmuştur.
Şemsüddin Es-Semerkandi'de zat sıfat anlayışı
Bu tez çalışması Matüridi alim Şemsüddin es-Semerkandî'nin zat sıfat anlayışı üzerine hazırlanmıştır. Tezimiz giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Girişte sıfatlar meselesinden, Semerkandî'nin hayatı ve eserlerinden bahsedilecektir. Daha sonra kısaca ilahi sıfatları incelenecektir. Birinci bölümde sıfatların problem olarak ortaya çıkışı ve sebepleri irdelenecektir. Sonra mezheplere göre sıfatların çeşitleri, Semerkandî'ye göre sıfatların kısımları ve Halku'l-Kur'an meselesi de burada ele alınacaktır. Mu'tezile'nin, Küllabiyye, Eş'arî'nin ve Matüridi'nin sıfat anlayışları bu bölümde serdedilecektir. İkinci bölümde, "Semerkandî'de zat-sıfat anlayışı"nı özellikle Semerkandî'nin es-Sahaifü'l-İlahiyye eserini ve onu şerhi olan el-Mearif fi Şerhi Sahaifü'l-İlahiyye adlı eserlerini baz alarak incelemeye çalışılacaktır. Semerkandi, Razi'nin aklî metodunu kullanması ve ondan etkilenmsi varsayılarak Fahreddin Razi de ele alınacaktır.
İmâm kastallânî ve tasavvuf
Mutasavvıf ve âlim bir şahsiyet olan, Ebû Bekr Kutbüddîn Muhammed b. Ahmed b. Alî el-Kastallânî (ö. 686/1287), 614 yılında Mısır'da doğdu. 614-686/1218-1287 tarihleri arasında Mısır ve Mekke'de yaşamış hadis, fıkıh ve tasavvuf alanında önemli bir âlimdir. İlk eğitimini babası, Ahmed b. Ali b. Muhammed Ebu'l-Abbas Kastallânî'nin yanında almış daha sonra Mekke'de eğitimine devam etmiştir. Kardeşinin vefatından sonra Darü'l-Hadisi Kamile'nin şeyhliğine getirilen İmâm Kastallânî, ömrünü sonuna kadar orada eğitim vermiştir. Yaklaşık olarak otuz altı eseri vardır. Zâhiri ilimlerde daha çok bilinen İmâm Kastallânî, tasavvufî yönüyle pek bilinmemektedir. Oysa mutasavvıf bir şahsiyet olan müellifîmiz, tasavvufa dair eserler de yazmıştır. Nitekim "İktidâ'ü'l-ğâfîl bi-ihtidâi'l-âkil", adlı eserini tasavvuf alanında yazmıştır. Müellifîmiz bu eseri iki kısımda ele almış ve tasavvufî kavramlar hakkında bilgiler vermiştir. Çalışmamız iki bölümden oluşmuş olup, birinci bölümü İmâm Kastallânî'nin hayatı, şahsiyeti, târîkatı ve eserlerinden oluşmaktadır. İkinci bölümde ise İmâm Kastallânî'nin tasavvufî görüşlerini kapsamaktadır. Ele aldığımız bu çalışmamızda İmâm Kastallânî'nin, yazdığı eserleri ve görüşleri sonrası âlim ve mutasavvıf bir kimliğe sahip olduğu görüldü. Sühreverdîyye târîkatına mensup olduğu tespit edildi. Sonuç olarak, İmâm Kastallânî, âlim ve mutasavvıf bir şahsiyet olup geride bırakmış olduğu eserleri islâm toplumuna faydalar sağlamıştır.
Âsım kırâatında Hafs B. Süleyman rivayeti ile Ebû Bekr Şu'be rivayeti arasındaki farklılıklar ve anlama etkisi
Sahîh kırâatler, ilk devirlerden zamanımıza kadar okunmuş ve okutulmuştur. Günümüzde bu kırâatler içinde, tezimizin de ana esasını oluşturan Hafs rivayetiyle bize kadar ulaşan Âsım Kırâatı, Müslümanlar arasında daha çok okunmakta ve okutulmaktadır. Diğer kırâatler ise, bazıları hariç birer ilim olarak bu alanda ihtisas yapmakta olan kişiler tarafından okunmaktadır. Çalışmamızda, konunun iyi anlaşılması maksadıyla, giriş kısmından sonra Kırâat ilminin temel konuları hakkında bilgi verilmiştir. Tefsirle ilgilenen âlimler, Kur'ân-ı Kerîm'i daha iyi anlayabilmek maksadıyla kırâat ve kırâat farklılıklarına dikkat çekmişlerdir. Eserlerinde de bu farklılıklara yeri geldikçe yer vermişlerdir. Bu faklılıklar, hem kırâat imamları hem de râvileri tarafından okunmak suretiyle günümüze kadar gelmiştir. Kırâat ilmi tefsir, fıkıh ve kelam gibi konulara kaynaklık etmiştir. İşte bu nedenden ötürü bu alanla uğraşanlara az da olsa bir katkı sağlama düşüncesiyle birinci ve ikinci bölümde çalışmamızın esasını teşkil eden "Hafs b. Süleyman rivayeti ile Ebû Bekr Şu'be rivayeti arasında anlama etki eden ve etmeyen farklılıklar" ele alınmıştır. Çalışmamız sonuç ve kaynakça ile sona ermektedir.
İbn Cemâa'nın haberî sıfat anlayışı
Allah Teâlâ'nın mükerrem bir varlık olarak yarattığı insan, tarih boyunca yaratıcısını tanıma gayreti içerisinde olmuştur. İslam tarihi içerisinde de yüce yaratıcıyı tanıma, bilme gayesi ile Kur'an-ı Kerim'e ve hadislere müracaat edilerek ilâhî vasıfların neler olduğu anlaşılmaya çalışılmıştır. Kur'an'da ve hadislerde yüce Allah'a nispet edilen yed (el) , vech (yüz), gelme (ityan), inme (nüzûl), üst (fevka) gibi beşerî özellikleri çağrıştıran ifadeler herkes tarafından aynı şekilde anlaşılmamış ve bu konuda çeşitli ihtilaflar yaşanmıştır. Kur'an'da ve hadislerde geçen bu ifadeler "haberî sıfatlar" olup bunların anlaşılması noktasında tefviz, tevakkuf, tenzih, teşbih, tescim ve te'vil gibi farklı metotlar benimsenmiştir. Müteahhirûn dönem Eş'arî kelamcılardan olan Bedreddin İbn Cemâa, yüce Allah'ın sıfatları konusunda Müşebbihe, Mücesseme ve ta'til ehline karşı ciddi eleştirilerde bulunup bunların yanılgılarını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte selefin tefvîz ve tevakkuf metotlarının o dönemde Ehl-i Sünnetin akidesinin korunması için doğru olduğunu fakat; değişen şartlarla birlikte te'vil metodunun daha faydalı olduğunu söyleyerek haberî sıfatlara dair te'villerde bulunmuştur. İbn Cemâa'nın haberî sıfatlara yaklaşımını ve bu sıfatlara dair yorumlarını ortaya koymak istediğimiz bu çalışmamızın giriş bölümünde konumuzun kapsam ve çerçevesi ile İbn Cemâa'nın hayatına dair bilgileri aktardık. Birinci bölümde Allah'ın varlığı, birliği, sıfatları konusunu; ikinci bölümde ise İbn Cemâa'nın haberî sıfatlara yaklaşımını ve bu sıfatları nasıl yorumladığını tespit edip aktarmaya gayret ettik. Anahtar Kelimeler: Sıfat, Müteşabih, Selef, Te'vil, Haberî Sıfat, İbn Cemâa
Nesefî'de Rü'yetullah tartışması
Kelâm ilminin tartışmalı meselelerinden biri, Allah Teâlâ'nın ahirette görülmesi konusudur. Mu'tezile ve Ehl-i Sünnet tarafından yoğun bir şekilde tartışılan bu meselede Ehl-i Sünnet rü'yetullahı kabul etmiş, Mu'tezile ise akılcı karakterleri gereği rü'yetullahı reddetmiştir. Kerramiyye, Mücessime ve Müşebbihe mekân ve cihetle beraber rü'yetullahı kabul etmişlerdir. ''Nesefî'de Rü'yetullah Tartışması'' isimli tezimiz bir giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında konumuzun problematiği, tezimizin amacı, önemi, takip ettiğimiz metot ve çalışmamızın çerçevesi ve sınırlılıklarından bahsettik. Birinci bölümde Nesefî'nin hayatından bahsedip, ilmî kişiliği ve İslam düşüncesindeki yerini tespit etmeye gayret ettik. İkinci bölümde ise Nesefî'nin rü'yet ve rü'yetullah meselesini tahlil etmesini ele aldık. Nesefî, Allah Teâlâ'nın görülmesinin aklen caiz naklen vacip olduğu şeklindeki Ehl-i Sünnet'in genel kanaatini taşımakta, Mu'tezile'nin reddiyeci tavrı karşısında aklî temellendirmeyi ve nass tahlilini ustalıkla yapmaktadır. Görüleceği üzere Nesefî, Mu'tezile'nin rü'yetullah muhtevalı ayetleri te'vil ederken düştüğü çelişkileri ortaya çıkarmakta, çok güvendikleri akıl üzerinden onları ilzam etmektedir. Anahtar Sözcükler: Nesefi, Rü'yetullah, İdrak, Te'vil, Akıl, Nakil, Caiz, Mümkün, Vacip, Mu'tezile, Ehl-i Sünnet
Âsım ravilerinden Hafs b. Süleyman ile Nâfî' ravilerinden Verş arasındaki ihtilaflı okuyuşların mukâyesesi
Kur'ân ilimleri içerisinde Kırâat İlmi, Kur'ân-ı Kerîm'in tilaveti ve lafzî ihtilaflarını konu edinmesi bakımından büyük bir öneme sahiptir. Müfessirler, Kur'ân-ı Kerîm'i daha iyi anlayabilmek için zaman zaman kırâat farklılıklarına değinerek eserlerine almışlardır. İslâm dünyasında en çok okunan kırâat, Âsım Kırâatı Hafs rivayeti ile Nafî' Kırâati Verş rivayetidir. Yapılan bu çalışma da kısaca, bu iki ravinin hayatlarından bahsedilmekte ve tezimizin ana konusu olan bu iki ravinin kırâatleri çeşitli yönleriyle incelenmiş, tahlilleri yapılmış, iki ravi arasındaki rivayet farklılıkları ele alınmıştır. Bu çalışma, giriş ve iki ana bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde kırâat hakkında genel bilgiler verilmiş iki ravinin hayatlarlarına kısaca değinilmiş ve her iki ravinin usûl ve ferş-i huruf'a dair rivayet farklılıkları ele alınmıştır. Çalışmamız sonuç ve kaynakça ile son bulmuştur. Anahtar Kelimeler: Kırâat, Hafs b. Süleyman, Verş, Ravi, Rivayet
Bilimsel tefsir açısından Kur'ân'ın i'câzı
Yüce Allah, her peygambere nübüvvetini tasdik eden mucizeler vermiştir. Hz. Peygamber'in de en büyük mucizesi Kur'ân'dır. Kur'ân, gaybî haberlerden bahsetmesi, ümmî bir peygamber tarafından tebliğ edilmesi, erişilmez bir hidâyet kaynağı olması, beyânı, nazmı, tertibi, üslûbu, psikolojik etkileme gücü, teşrîʻ için koyduğu hükümler ve sonradan keşfedilen birçok ilmî gerçeğe işaret etmesi gibi pek çok yönden mu'cizdir. Tez konumuzu bilimsel tefsir açısından Kur'ân'ın i'câzı teşkil etmektedir. Bilimsel tefsir anlayışı dirâyet tefsirin ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Zira kevnî âyetleri pozitif bilimlerin verileriyle tefsir etmeye çalışmak, bir tür içtihat ve görüş beyân etmektir. Zaten bilimsel tefsir hareketi müstakil bir ekol haline gelinceye kadar dirâyet tefsirleri içinde yer almış ve böylece gelişmesini sürdürmüştür. Bilimsel tefsir anlayışı, Abbasîler döneminde başlayan tercüme faaliyetleriyle canlanmıştır. Bu faaliyetler neticesinde, İslâm âlimleri Kur'ân'ı daha fazla düşünmeye ve özellikle kevnî âyetleri anlamaya ve mahiyetini araştırmaya çalışmışlardır. İslâm alêminde canlılık ve yeniliğe sebep olan felsefe, fizik, kimya, tıp ve astronomi gibi ilimlerde yüzlerce ilim adamı yetişmiş ve bilimsel tefsir hareketinin başlamasına da önemli bir etken olmuştur. Bilimsel tefsirin doğuşunu etkileyen dinî, sosyal ve kültürel birçok etken bulunmaktadır. Dinî etkenlerin başında da Kur'ân'da her şeyin mevcut olduğu, çıkmış ve çıkacak bütün ilimlerin onda var olduğu hususudur. Ayrıca Kur'ân'da evrenin yaratılışı, genişlemesi, daralması, dünyanın şekli, dönmesi, göklerin ve yerin yaratılması, ay ve güneş hareketleri gibi astronomi ile ilgili; yeryüzündeki uyum, kömürün oluşumu ve demirin indirilmesi gibi jeoloji ile alakalı; hayatın kaynağı olan su ve rüzgârların aşılayıcı fonksiyonları gibi biyoloji ile ilgili; insanın yaratılış aşamaları, koruyucu hekimlik ve jinekoloji tıp gibi bilimlerle ilgili insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk eden âyetlerle birlikte açık ve dolaylı olarak, tabiat olaylarına, evrendeki canlı veya cansız varlıklara temas eden âyetler de bilimsel tefsirin doğuşuna neden olan etkenlerdendir. Kur'ân'da birçok sûrede bilimsel hakikatlere değinilmekte, yeryüzü, gökyüzü, yıldız, dağ, deniz, hava, su, insan, kuş, böcek, evcil ve yabani hayvanlar hakkında pek çok âyet bulunmaktadır. İlk dönemlerde bu âyetlerin mahiyetinden ziyade daha çok onların hikmetleri üzerinde durulmuş, VIII. yüzyıldan itibaren de onların tefsiri üzerinde fikir yürütme sürecine girilmiştir. Kur'ân'da pozitif bilim dallarına ait bilgilerin yer alması, birçok ilim adamını bu yönden Kur'ân'a yönelmeye ve yorumlamaya sevk etmiştir. Bilim ve teknoloji geliştikçe, bilimsel açıdan Kur'ân'a yöneliş ve ilerleme de o oranda gelişmiştir. Kur'ân'da pozitif bilim dallarına ait bazı bilgilerin bulunması, onun bir bilim kitabı olduğu anlamına gelmez. Kur'ân bir bilim kitabı olmaktan ziyade bir hidayet kitabıdır. Zira Kur'ân'ın temel amacı insana yol göstermektir. Anahtar Kelimeler: Kur'ân, Tefsir, İ'câz, Bilimsel Tefsir, İlmî İ'câz, Kur'ân'ın Modern Bilimlerle münasebeti
Kur'ân'da 'usr (zorluk) ve yusr (kolaylık) kavramları
Kur'ân-ı Kerîm bütün çağlara hitap eden, insanların problemlerine çare olan, hem dünyada hem de ahirette insanları mutluluğa götüren ilahi bir kitaptır. Bu kitabın ilahi iradeye uygun bir şekilde uygulanabilmesi için doğru anlaşılması gerekir. Tarih boyunca Kur'ân'ın doğru bir şekilde anlaşılması için farklı çabalar gösterilmiştir. Kur'ân'ı anlama çabalarından biri de kavram çalışmasıdır. Kur'ân'ın kavramlarının doğru olarak anlaşılması, Kur'ân'la verilmek istenen mesajın daha iyi anlaşılmasını sağlar. Bu tez çalışmamızda Kur'ân'ın iki önemli kavramlarından olan 'usr ve yusr kavramlarını ele aldık. Tezimiz bir giriş iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde 'usr ve yusr kavramlarının sözlük ve terim anlamlarını bir de bu iki kavram ile anlam ilişkisi olan diğer kavramları ele aldık. İkinci bölümde ise 'usr ve yusr kavramlarınınKur'ân'da kullanıldığı kalıplar ve manaları tesbit ettik. Bir de bu iki kavramın birlikte kullanıldığı yerlerde zorluk ve kolaylık açısından ne anlam ifade ettiğine değindik. Çalışmamızda Arap dili üzerine yazılmış kadim sözlüklerden bir de klasik ve yeni dönem yazılmış tefsirlerden yararlandık. Kur'ân'da 'usr kavramı on iki defa, yusr kavramı ise kırk dört defa kullanılmıştır. Bu iki kavram her ne kadar birbirine zıt anlamlı olsa da anlam ilişkilerinin olduğu görülmektedir. Kur'ân'a bir bütün olarak bakıldığında ister ibadetlerde isterse sosyal hayatta olsun kolaylık ilkesinin tercih edildiği görülmektedir. Kur'ân'a göre hayatta zorluklarla karşılaşılabilir. Yalnız sabır edip zorluğa katlanmak neticesinde kolaylığa ulaşılır.
Şiî-İmamiyye'nin kaza ve kader anlayışı
İmamiyye daha çok rivayetlerle temellendirmeye çalıştığı kaza ve kader anlayışını bazı nasları da dayanak yaparak açıklamaktadır. Onlara göre Allah, kıyamet vaktine kadar bütün insanların yapacakları şeyleri ezeli ilme göre takdir etmiştir. Kaza ve kaderin kayıt alanı Levh-i Mahfuz denilen levhadır. İmamiyye, imamın üstün bir ilimle donatıldığını iddia etmekle birlikte her yıl kadir gecesinde kaderin imamlara bildirildiğini de söylemektedir. İlk dönem İmamiyye alimleri kaderi; Allah'ın insan fiillerini ezelde bilerek takdir etmesi manasında tanımlamışlardır. İmamiyye'nin Hicri IV. asrın sonlarına kadar bu doğrultuda düşündüğü söylenebilir. Hicri IV. asırdan itibaren Mutezile ile etkileşimin sonucunda kaza, kader, Allah'ın iradesi, dilemesi, meşieti gibi konularda İmamiyye içerisinde değişiklikler meydana gelmiştir. Şeyh Müfid ve ondan sonraki ulema, ahbarî camianın kaza ve kader doğrultusundaki görüşlerini kabul etmeyerek Mutezile ile aynı doğrultuda düşünmüşlerdir. Fakat son dönem İmamiyye âlimlerinin kaza ve kader görüşlerine baktığımızda "cebr ve tefviz arası orta yol" görüşünü benimsedikleri görülmektedir. İmamiyye' nin Allah'ın ezeli olan ilmi ile kavramsallaştırdığı bedâ anlayışı kaza ve kader ile ilgilidir. İlgili ekolun bedâ anlayışı kader dışında ecel anlayışının da dayanağıdır. Ayrıca İmamiyye'nin, duanın kaza ve kaderi değiştireceğine yönelik rivayetleri de bedâ türünden nakiller olarak kabul edilmektedir. ii Ecel konusunda İmamiyye iki kısma ayrılmakta bir kısım tek ecel kavramını savunurken, diğer kısım insanların iki eceli olduğu konusunda kulların ömürlerinin uzayıp kısalabileceğini savunmuşlardır. İmamiyye'de rızık konusu kaza ve kader ile bağlantılı bir şekilde ele alınmıştır. Şii âlimlere göre rızık konusu Allah'ın ezelî ilmine göre belirlenen bir konudur. Bu nedenledir ki bütün canlıların her birinin rızkı, yaşayacağı yerler, Levh-i Mahfuz'da belirlenmiştir. Bu konuda İmamiyye içerisinde herhangi bir tartışma bulunmamakla birlikte, haram olan şeyler rızık olarak kabul edilmemektedir. Anahtar Kelimeler : Kaza, Kader, Efal-i İbad, Levh-i Mahfuz, Bedâ, Ecel, Rızık
Tasavvufta Rü'yet meselesi
Rü'yet meselesi; üç semâvî dinin inanç esaslarında bulunmaktadır. Genel olarak dinler Allah'ın âhirette görüleceği hususunda hemfikirdir. Asıl tartışma yaratıcının dünyada ve rüyada görülmesinin imkânıdır. Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerinde Tanrı'nın izzetinin ve rü'yetinin doğrudan tezahürlerinin yanında şekilsiz ve tecsimden uzak bir Tanrı söylemi, düalist yaklaşımın varlığını göstermektedir. İslâm fırkaları içerisinde Allah'ı âhirette, dünyada ve rüyada görmek ile ilgili tartışmalar yaşanmaktadır. Cehmiyye, Mu'tezile, Şîâ, İbâdiyye gibi fırkalar nakli delilleri te'vil ederek rü'yeti imkânsız görmektedir. Ehl-i Sünnet ise aynı nakli ve akli delilleri temellendirerek rü'yeti aklen câiz naklen vacip görmektedir. Mutasavvıflar, rü'yetin cennetin en büyük nimeti olduğu hususunda hemfikirdir. Ancak dünyada ve rüyada Allah'ın görülmesi hususunda sûfîler arasında ihtilaf bulunmaktadır. Genel olarak sûfîler, Ehl-i Sünnet çizgisinde fikir beyan ederek rü'yetin Allah'ın ilminin gereği olarak mümkün olduğunu belirtir. Tasavvuf erbabı, rü'yetin çoklu anlam yönleri bulunan bir sözcük olduğunu belirtir. Bu manadaki kalp, nur, tecellî, basîret, ayne'l-yakîn, müşâhede gibi kavramlar rü'yetin anlaşılmasında önem arz etmektedir. Rü'yetullah tartışmalarının yanında peygamberlerin rüya veya yakaza yoluyla görülmelerinin imkânı da tartışılan konulardan biridir. Semâvî dinlerden Yahudilik ve Hıristiyanlıkta Hz. Mûsâ ve İsâ, Tanrı'nın kelâmı oldukları için rüya ve yakaza halinde görülmeleri, Tanrı'yı görmekle eş değerdedir. İslâm'da Hz. Peygamber'in rü'yeti en çok tasavvuf ilminin ilgi alanına girmektedir. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) rüya veya yakaza halinde görülmesi; keşf, misâl, ilham, yakaza gibi gayba açılan hallerle mümkün görülmektedir. Sûfîler yakaza halinde Hz. Peygamber'i görmeyi kerâmet, rüya yoluyla görmeyi ise sâdık rüya olarak değerlendirmektedir. Dolayısıyla keşf ehli sûfîlerin bu âlemde Hz. Peygamber ile görüştüklerine dair rivayetler, ledünni ilme vakıf olmaları ile gayba muttali olmalarının sonucudur. Rü'yetü'l-melek konusu, meleklerin görülmesinin imkânı ile ilgilidir. Peygamberlerin melekleri asli yapılarıyla ve insan şeklinde temessül şeklinde görebilmeleri semâvî dinler açısından olağan bir durumdur. Ancak peygamberler dışındaki insanların melekleri görmeleri ihtilaflı bir konudur. Yahudilik ve Hıristiyanlıkta melek asli suretiyle görülür, yer-içer hatta evlenebilir. İslâm'da Peygamber mirasına gönül vermiş Allah dostları melekleri yakaza ve rüya halinde görebilir. Genellikle insan suretinde görülen melek; ikaz, müjde, tenbih, irşad ve tavsiye niteliğindedir. Çalışmamız, rü'yetin tasavvuf açısından önemini ortaya koymaktır. Mutasavvıfların rü'yet ile ilgili düşünce ve rivayetleri; ihsan, ikram, lütuf ve kerâmet ile ilgilidir. Ancak sûfîlerin rü'yet ile ilgili yaşadığı hallerin nefse mahsus yani öznel/sübjektif olması, şer'i bir hüküm taşımaması yönünden önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler : Rü'yetullah, Rü'yetün-Nebî- Rü'yetü'l-Melek, Rüya, Yakaza, Müşâhede, Sûfî.
Şeyh Müşerref'in hayatı ve tasavvufi görüşleri
1926-2008 tarihleri arasında yaşayan Şeyh Müşerref, ilk eğitimini Güleçler Köyü'nde babası Şeyh Es'âd-i Sânî'den, daha sonra Pervari'nin Aşağı Bağcılar köyünde Molla Abdullah-i Sâruhî, Kurtalan'ın Gürgöze köyünde Molla Tayyip, Siirt'in Halenze Mahalle'sinde Molla Abulhâkim'den ve Siirt'in merkezinde Şeyh Mustafa es-Siirdî el-Hamzevî'den almıştır. İlmî icâzetini babasından, Molla Abdulhâkim'den, Şeyh Mustafa es-Siirdî el-Hamzevîden ve Molla Hamit'en almıştır. Şeyhi, Şeyh Mustafa Kemâleddin el-Erbilîdir. Tarikat icâzetini babasından ve Şeyh Mustafa Kemâleddin el-Erbilî'den almıştır. Kendisi de kardeşi Şeyh Muhammed Nuri ve Şeyh Abbas el-Irakî'ye tarikat icâzetini vermiştir. İrşad hizmetini Van Erciş Gedikli Köyü'nde; Siirt Pervari Yeniaydın, Tuzcular ve Güleçler köylerinde yapmıştır. 2008 yılında Siirt'te vefât etmiş, Siirt Süleyman Şah Mezarlığı'na defnedilmiştir. Şeyh Müşerref, tasavvufun teorik boyutundan çok uygulama boyutuna önem vermiş, yüzlerce talebe yetiştirmiş, onlarca eser yazmış, birçok farklı eseri de şerh edip tahlil etmiştir. Tasavvuf alanında müstakil bir eseri bulunmayan Şeyh, tasavvufî görüşlerini Divân, Hacı Ahmed ve Molla Alaeddin adlı eserlerinin farklı yerlerinde ve farklı kişilere yazdığı mektuplarda dile getirmiştir.
Erken dönem Mu'tezilî düşüncenin teşekkül süreci (H. 80-144)
Mu'tezile, müslümanlar arasındaki ihtilaf alanlarına dair farklı yaklaşımı, din anlayışındaki özgürlükçü tarzı ile İslâm düşünce tarihinin erken döneminde ortaya çıkmıştır. Dinin anlaşılması ve yorumlanmasında aklı önceleyen sistemleri ile İslâm düşüncesinin gelişmesindeki rolleri itibarıyla ayrıca büyük bir öneme haiz olmuştur. Bu itibarla çalışmamız, Mu'tezile'nin bir mezhep olarak ortaya çıkışında etkili olan dinî, siyasî, sosyal, kültürel vb. sebeplerin detaylı olarak incelenmesi ve Usûl-i hamsenin oluşumunun aydınlatılması amacıyla ilk iki imamı Vâsıl b. Atâ ve Amr b. Ubeyd dönemi ile sınırlandırılmıştır. Mu'tezile'nin zuhuruna etki eden sebeplerin çeşitlilik göstermesi çalışmamızda analitik bir yöntem kullanmamızı; Mu'tezile'nin ilk iki imamının günümüze ulaşabilen eserlerinin olmamasından ötürü sonraki dönem Mu'tezilî kaynakların dışında Ehl-i sünnet ve Şîa kaynaklarına da müracaat edilmesi ayrıca karşılaştırmalı araştırma metoduna da başvurmamızı gerektirmiştir. Araştırmamızda Mu'tezile'nin ortaya çıkışına ve esaslarının teşekkülüne etki eden siyasî, sosyal, kültürel ve dinî olmak üzere birden fazla etkinin olduğu saptanmıştır. Mu'tezile'nin bu etkilerin bir sunucu olarak ortaya çıktığı ve temel düşüncelerinin çerçevesini oluşturan "Usûl-i hamse"nin, Mu'tezile'nin kurucu imamı Vâsıl b. Atâ tarafından oluşturulduğu tespit edilmiştir. Usûl-i hamsenin her bir esasının, farklı bir kesime tepki olarak ortaya çıktığı ve temel dini sabitelere vurgu yaptığı belirtilmiştir. "tevid" esası ile dinin saf akidesini koruma, "adalet" ile özgür ve sorumlu bireye vurgu, "va'd ve vaîd" ile suç-ceza dengesinin korunarak dinin caydırıcılık prensibini muhafaza, "menzile beyne'l-menzileteyn" ile dinde vasatı esas alma ve "emri bi'l maruf ve nehiy ani'l-münker" ile denge ve denetleme sisteminin kurulup savrulmaları önleme amacının güdüldüğü sonucuna varılmıştır. Bu temel anlayışı ile Mu'tezile'nin teşekkül döneminde önemli bir toplumsal muhalefet oluşturduğu ve geniş bir yayılma alanı bulduğu ortaya konulmuştur.
Geçmişten günümüze tekfir meselesi
Bu araştırmadaki gayemiz, tekfir kavramını ve Tekfir ile ilgili kelamcı ve alimlerin belirledikleri kural ve kaidelerin neler olduğunu, tekfiri caiz olanla caiz olmayanın kimlerin olabileceğini, Ehl-i Sünnet alimlerinin müttefik oldukları konular dışında hiç bir Müslüman'ın tekfir edilemeyeceğini, tekfir hareketinin Haricîlerin ve Vahhabilerin varlığıyla ortaya çıktığını ve bu konularda Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in kelamcı ve hukukçularının ortaya koydukları yolu açıklamaktır. Bu tezimin araştırma konusu "tekfir" ile ilgilidir. Daha önce yaşamış olan Haricîlerin yolunu takip eden birçok kişi, günahların büyüklük ve küçüklüğünü ayırdetmeksizin herkesi tekfir etmeğe başlamakla birlikte Hz. Peygamber'den sonra gelen insanların en faziletlisi sayılan ashab-ı kiramı dahi tekfir edip onları kafirlerden saydıkları bir tekfir hareketini konu edineceğiz. Oysa Hz.Muhammed (s.a.v.) ve ondan sonraki şerefli ashabı döneminde bu tekfir lafızları duymamışızdır. Bilakis onun, sahibinin helakına sebep olacak bu tür tekfir ifadeleri gelişigüzel kullanmaktan sakındırdığını biliyoruz. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'ten olan kelamcı ve fıkıhçıların hanif şeriatın naslarından ne anladıkları ortaya çıkmıştır. Nitekim onlar bu süreç boyunca insanların kimin kafir olduğunu ve kimin tekfiri caiz olmadığını bilmeleri için doğru olan kural ve kaideleri açıklamışlardır. İlim ehli olan kelamcı ve fıkıhçıların tümü, alimlerin ittifakıyla küfrü gerekli kılan şeyler hariç; hiç kimsenin tekfir edilemeyeceği görüşündedirler. Onlar, insanları tekfir edenin ya ilminin yetersizliğindenÜçüncü bölümde ise bu asırdaki tekfircelerin bazı düşünceleri izah edildi. Birinci fasılda bu asrın tekfircilerinin ortaya çıkışları izah edildi. ya da hanif şeriatın naslarını anlayamadıklarından kaynaklandığını beyan etmişlerdir Bu araştırma bir önsöz, bir giriş, üç bölüm ve kaynakçadan oluşmaktadır. Önsöz kısmında; genel hatlarıyla tekfir kvramını, tekfirden bahseden geçmiş araştırmaları anlattık ve araştırmamın daha önceki araştırma ve makalelerden ayırdedici bazı özelliklerini açıkladık. Giriş kısmında ise; klasik ve modern bazı kaynakları açıkladığımız gibi bu araştırmanın konusunu, amacını, önemini ve araştırmada izlediğimiz metodu ve bu süreçte karşılaştığımız bazı sıkıntıları da anlattık. Araştırmamın birinci bölümünde; tekfirden ve insanların böylesi bir fikirle kendilerini nasıl yakabileceklerinden ve bu tür düşüncelerin yayılmasına sevkeden sebeplerden bahsettik. Daha sonra birinci bölümün birinci faslında; fukaha ve kelamcılar açısından gerçek tekfirin ne anlama geldiğini, ikinci fasılda; kelamcıların bakışıyla tekfirin tarifini anlattık. Üçüncü fasılda ise; sürdürdüğü takdirde insanın kendisiyle kafir olabilecek önemli düşünceler üzerinde durduk. Dördüncü fasla gelince onu da tekfir için(ortaya konulmuş) şer'i kural ve önemli dayanakların ne olduğuna tahsis ettik. Beşinci fasılda ise; Allahın şer'i hükmüyle hükmetmeyenin sorunuyla alakalı âlim ve sahabeyi kiramın inkar ve inkarsızlık etrafında yoğunlaşan görüşlerini anlattık İkinci bölümde Vehhâbîler ve Haricîlerin tekfir ile ilgili düşüncelerinden bahsettik. Bu bölümün birinci faslında Haricîlerdeki tekfirin menşeini ve sahabeyı kiramı tekfir ederken görüşlerini neye dayandırdıklarını anlattık. İkinci fasılda ise; Haricî ve onların tekfir edici düşüncelerinden sakındıran bazı ayet ve mervî hadisleri derçettik. Daha sonra üncü fasılda Haricilerin sahabe ve tabiînler hakkındaki tekfirle ilgili en önemli görüşlerini açıkladık. Sonra dördüncü fasılda Haricîlerin eylem ve görüşleri ile ilgili âlimlerin duruşlarını ve Haricîlerin Hz. Peygamber'in (s.a.v.) gösterdiği doğru yolda olmadıklarını, bilakis o yoldan uzak olan insanların en azgınları olduklarını anlattık.
الكسب والإرادة عند محمد سعيد رمضان البوطي
Aslında kesp ve irade farklı iki kavram iken bazı kelamcılar bunu irade ve tercih diye tabir etmişlerdir. Kesp, eylemi meydana getirmeye değil; ceza ve mükafatı gerektirecek olan, insanın kastından ibaret olup istek ve yönelmeye delalet eden bir kavramdır. İrade ise; isteyen bir kişinin arzusunun olup olmadığına bakılmaksızın bir eylem ya da herhangi bir tasarruf ile hükmeden aklın kararıdır. İrade, hikmetin gerektirdiği yapıcı bir karadır. İster kesb ister irade olsun bu iki kavram kaderin zor ve ince meselelerindendirler. Tartışmaların çoğuda bu iki temel kavram etrafında yoğunlaşmıştır. Özellikle Eş'ari ve Maturidilerin nezdinde çokça işlenmiş bir konudur. Biz de bu tezimizde; istedik ki, bu önemli konuyu ehl-i sünnet ve'l-Cemaatin çağdaş fikirlerini temsil eden ve bu konuyu suhuletle izah eden insaflı ve alim olan Muhammed Ramazan el-Buti'nin görüşleri çerçevesinde izah edeyim. Bu tez bir ön sözden, iki bölüm bir sonuç, baş vurulan önemli kaynaklar fihristi ve bir ekten oluşmaktadır. Böylece biz tezimizin ön sözünü kesp ver irade konusunu detaylı bir şekilde anlatan, konunun önemini açıklayan ve niçin bu konuyu tercih ettiğimi beyan eden bir ön söz ile baştık danışman . Giriş kısmındaysa, araştırmayı yaparken; karşılaştığım sorunlardan ve araştırmanızın temelini oluşturan başvurduğumuz kaynakları anlattık Birinci bölümü altı başlığa ayırdık. Birinci kısmda; kesbin manasını, ikinci bölümde; el-Buti'nin kesb kavramını niçin tercih ettiğini, üçüncü bölümde; kesbin ceza ve mükafat kaynağı olduğunu, dördüncü bölümde; kudret ile birlikte kesbin konumunu, beşinci bölümde; kesb kavramının gerçeğini anlattım. İkinci bab ise iradeyi anlatır. Ben bu ikinci babı da beş bölüme ayırdım. Birinci bölümde iradenin manasını ve kelam uleması arasındaki tanım farklılığını, ikinci bölümde; Allah'ın iradesiyle Allah'ın emrine muhalefet edenlerin tehdit edildikleri azap arasında bir çelişkinin olmadığını, üçüncü bölümde; muhaliflerin ortaya attıkları evham ve şüphelere karşı Ramazan el-Buti'nin Reddiyesini, dördüncü bölümde; Allah'ın iradesi yanında insan iradesinin konumunu, beşinci bölümde; cebri çağrıştıran ayet ve hadislerin kısımlarını anlattım. Birinci kısım ayetlerde kast edilen manaları, ayetlerin ikinci kısmında ise; ayetlerin sahih manalarını açıklamakla birlikte cebri çağrıştıran bazı hadisleri ve alimlerin sözlerini izah etmeye çalıştım. Daha sonra tez çalışma sürecim boyunca konunun özetini ve başvurduğum belli başlı kaynakları içeren bir sonuç kısmı ile bitirdim. Bu tezimde El-Buti'nin kayıtlı, işitsel derslerini ve kitaplarını takip etmekle beraber konuyla ilgili ayet ve hadislerin amaçlarını, sahih manalarını esas alarak El-Buti'nin görüşlerini selef kelamcıların görüşleriyle katşılaştırmalı olarak tüme varımsal bir metot kullandım. Netice itibarıyla bu tez çalışmasında şunları öğrendim: insan, kesb ve irade sahibidir. Kıyamette bu iki unsura göre ceza ve mükafat belirlenecektir. İnsan iradesiyle Allah'ın iradesi arasında bir çelişkinin olmadığını, kesb meselesi Eş'ari'nin bir uydurması olmayıp bilakis Kur-an'ı Kerim'in değindiği bir konu olduğunu öğrendim. Ve yine bu araştırmamın neticesinde şu bilgilere ulaştım: insanın bağımsız bir iradesi ve meşiyeti vardır ve bu irade de Allah'ın iradesine dayanmaktadır aynı zamanda bu iradenin seyri herhangi bir zorlama olmaksızın Allah'ın iradesine dayanmaktadır. Allah dilediğini hidayete erdirir; dilediğini de saptırır. Bu durum Allahı'ın adaletine aykırı değildir. Çünkü Allah, insana seçme özgürlüğünü vermiştir. İnsan, bu özgürlüğüyle dilerse hidayet; dilerse dalalet yolunu tercih eder. Allah insana emir ve nehiy bildiriminde kesinlikle insanın özgürlüğünü kısıtlamaz dolayısıyla insanın yaptığı işler onun öz iradesinden kaynaklandığı için insan sorumludur. Bu çağımızda özellikle tartışmalı ve etrafında şüphelerin döndüğü konuların ele alınması ve bu konularda ilim ehlinin çalışmalarından istifade edilerek çalışmaların sürdürülmesini öneririm.
Âmâl el-Zahâvi'nin şiir referansları
Bu çalışma Al Zahavnin şirinin kaynakları çerçevesinde dönmektedir, Öyleki bu çalışma giriş, önsöz, iki bölüm ve sonuçtan oluşmakta. Giriş bölümü Şairin referans kaynaklarını tanıtmakta. Şair ile ilgili en önemli kavramları, hayat biyografisi ve kültürünün kaynağını açıklamakta. Birinci bölüm referans kaynaklarını kişilik, düşünce, zaman ve mekân açısından düzenleyen mekanizme içermekte, Şair metini içinde geçen konuları referansları ile birlikte ela aldı. İkinci bölüm ise referansların türlerini, dini, tarihi, edebi ve efsanevi yönünden ele alarak her birini tanımlamakta ve şair bu tür şiirleri kendi şirinde nasıl kullandığını ve kendisinin ürettiği şiir üzerindeki etkisi içermekte, dini referans kaynaklarında şair kuran metinlerini kullandı. Edebi referans kaynaklarında ise şair kendisinden daha önceki şairlerin deneyimlerine dayandı ve Amal Al-Zavadi'nin şiirinin oluşmasına bu şairlerin etkisi vardır, Ayrıca konuşma ve Atasözleri gibi Nesir şiirinin oluşmasında başarılı oldu. Tarihi referans kaynaklarında ise şair kendi şirine etkileyen tarihi olay ve olgulara dayandı. Efsanevi referans kaynaklarında ise şair eski efsanevi olaylardan etkilenerek bu efsanevi olayların şairin kendi şiirinin oluşmasında bariz katkıları vardır. Sonuç olarak şairin bu çalışmada referanslarını çeşitlendirdiği, kendi fikri ile uyumlu olan dini, mirasi, edebi ve her türlü kaynaktan yararlanarak kendi tarihsel ve efsanevi şiirinin kontrolünü ele aldı, öyle ki tarihsel ve efsanevi olaylardan yararlanarak asrın konularını açıklamaya çalıştı. Anahtar Kelimler:Âmâl EZ-Zahâvî, Referanslar, Irak Şiiri, Referans Türleri, Edebiyat. Sayfa: 113 Danışman: Abdulhadi TİMURTAŞ
Yeni ilm-i kelâm döneminde nübüvvet savunusu
Nübüvvet, dünyevi ve uhrevi olayları insanlara açıklamak için Allah'ın seçtiği kişiye verdiği elçilik görevidir. Söz konusu görev, bir melek aracılığıyla sadık rüya veya kalbe gelen ilham yoluyla alınan emirlerin iletilmesi şeklinde gerçekleşir. Hz. Muhammed de Allah Teâlâ tarafından kendisine nübüvvet görevi verilerek ilahi göreve mazhar olmuştur. Ancak; Allah Teâlâ'dan çeşitli şekillerde vahiy almasına, aldığı vahyi insanlara iletmiş olmasına ve peygamberlik alameti olan çeşitli mucizeler göstermesine rağmen haksız pek çok saldırıya maruz kalmıştır. Hicri II. asırdan itibaren Hz. Peygamber'in nübüvveti konusunda inkâr düzeyinde fikirler ortaya çıkmış olup, aklın her şeyi çözmede yeterli tek merci olduğu, bu nedenle de herhangi bir yönlendirici veyahut bir öğreticiye gerek duyulmayacağı düşüncesi savunulmuştur. Peygamberlik kurumu gereksiz görülmektedir. İlhâd olarak nitelendirilen, dini inanca aykırı ve imanı zedeleyici söz konusu bu fikirlere, birçok Müslüman âlim tarafından reddiye ve savunu tarzında görüşler beyan edilerek karşı çıkılmıştır. Bu âlimlerin bazıları, Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Fahreddin er-Râzi, Kâdî Abdülcebbâr, el-Câhiz gibi isimlerdir. Bu âlimler, nübüvvetin imkânı ve gerekliliği hakkında düşüncelerini ortaya koyarak, nübüvvet kurumunu mucizeler kapsamında muhataplarına karşı savunmuşlardır. Nübüvvet konusu günümüze değin birçok dönemde birçok açıdan ele alınmış olup, Yeni İlm-i Kelâm döneminde de tartışılan ve savunulan önemli kelâmi konulardan biri olmuştur. Söz konusu dönemde oryantalist veya misyoner kimliğe sahip Sir William Muır, Reinhart Pieter Anne Dozy, Clair Tisdall gibi Batılı düşünürlerin Hz. Peygamber'e yönelik türetmiş oldukları ve aynı zamanda rasyonellikten uzak argümanları ortaya çıkarılmıştır. Yeni İlm-i Kelâm döneminin öne çıkan isimlerinden; Hüseyin el-Cisr, İzmirli İsmâil Hakkı, İsmâil Fennî Ertuğrul, Ahmet Mithat, Seyyid Emîr Ali, Rahmetullah el-Hindî gibi Müslüman âlimler tarafından söz konusu argümanlara karşılık olarak; Kur'an'ı Kerim ve Hadislerden deliller getirilerek Hz. Peygamber'in nübüvveti savunulmuştur. Ancak bu delillerle de yetinilmeyip bunların yanı sıra İncil ve Tevrat'tan da faydalanılarak Hz. Peygamber'in nübüvvetini inkâr edenlere musellemât cinsi önermeler ile inkarcılar çaresiz bırakılarak, inkarcıların iddialarında haksız oldukları kanıtlanmaya çalışılmıştır. Bu savunu tarzıyla nübüvvet kurumu, geleneksel tarzın bir adım daha ötesine geçilerek tartışılıp savunulmaktadır. Özellikle Hristiyan ve Yahudi dini geleneklerinden ve uygulamalarından kanıtlar, deliller ortaya koyarak Hz. Peygamber'in nübüvvetini kabul etmeyenlere ve eleştirenlere itiraz payesi verilmemeye çalışılmaktadır. Böylelikle Yeni İlm-i Kelâm döneminde, geleneksel nübüvvet savunusu yöntemlerine kaynaklık eden Kur'an'ı Kerim ve Hadislere bağlı kalınmakla birlikte diğer dinlerin kutsal kabul ettiği metinlerden ve meşru saydıkları uygulamalardan da faydalanılarak muhataplar susturulmaktadır.