
4.387
Arşivlenen Tez
12
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Atilla Birkiye hayatı sanatı eserleri
Bu doktora tezinde Atilla Birkiye'nin hayatı, sanatı ve eserleri üzerine çalışılmıştır. Tez üç temel bölümden oluşur. Bunun yanında giriş, sonuç, röportaj ve kaynakça kısımları da yer alır. Tezin giriş kısmında, konunun önemi, kapsamı, sınırları, özgün değeri, araştırma sorusu, amaç ve hedef belirtilir. Birinci bölümde yazarın hayatı ele alınır. Birkiye'nin yaşamında yaptığı çalışmalar, yazarlık hayatı hakkında bilgi verilir. Ailesi, doğumu, eğitim hayatı, çalışma hayatı, sinema çalışmaları ve hazırladığı televizyon programları üzerinde durulur. Yazarın hayata bakışı ele alınır. Yazarın hayatı boyunca daha çok nelerle uğraştığına dikkat edilir. Yazarın hayatı boyunca yazma serüvenine bir tutku olarak yaklaşması işlenir. İkinci bölümde Birkiye'nin sanat anlayışı üzerinde durulur. Onun romanlarını oluşturan temel unsurlar ve olaylar incelenir. Yazarın romanlarında kullandığı teknikler belirtilir. Deneme, şiir, günlük türlerindeyse eserlerde geçen temalar ele alınır. Derleme ve müzikaldeyse yazarın ne hakkında bilgi verdiği incelenir. Yazarın eser verdiği türlerdeki çalışmaları hakkında genel bilgilendirme yapılır. Bunun yanında yazarla görüşerek yapılan röportajdaysa yazarın kendisi sanatı hakkında doğrudan bilgi verir. Sanatçının verdiği bilgiler, onun eserlerini anlamak açısından önemlidir. Böylece yazarın edebiyata eserleri ile sağladığı katkılar görülür. Yazarın sanatının, edebiyattaki yerine değinilir. Üçüncü bölümde yazarın eserlerine yer verilir. Bu bölümde yazarın romanlarında, günlüklerinde, denemelerinde, şiirlerinde üzerinde durduğu noktalara bakılır. Yazarın sanata verdiği öneme değinilir. Bu yapıtlar, çoğunlukla ele aldıkları konu bakımından incelenir. İçerik ön plandadır. Yazarın, sanatına yansıyan dünya görüşü incelenir. Sonuç kısmındaysa yazarın kendisi ve eserleri hakkında ulaşılan bilgilere yer verilir. Yazarın Türk edebiyatına olan katkıları açıkça ifade edilir. Çalışmanın sonunda yazarla yapılan röportaj ve fotoğraflar yer alır. Yazarın kendisiyle görüşülüp sanatı hakkında çeşitli sorular sorulur.
Rasim Özdenören'in "Gül Yetiştiren Adam" adlı romanındaki kelime türlerinin incelenmesi
Rasim Özdenören, Türk edebiyat ve sanatının son elli yılında hikâyeciliği ve denemeleriyle önemli bir yere sahiptir. 1979 yılında yayımladığı "Gül Yetiştiren Adam" adlı romanı bugüne kadar yayınlanmış tek romanıdır. Romanda batılılaşma sürecinde, Doğu-Batı çatışması arasında kalan insanların gösterdiği tavrı ve elli yılı aşkın bir zaman içinde yaşanılanların yeni nesillere yansıması konusunu işlemiştir. Eserde geçen kelimeler, türleri açısından incelenmiş olup örneklerle desteklenmiştir. Kelime türlerinin sınıflandırılmasında çeşitli araştırmacılar farklı sınıflandırmalar yapmış olsa da bu çalışmanın ana hatlarının belirlenmesinde ve detaylandırılmasında Zeynep Korkmaz'ın "Türkiye Türkçesi Grameri Şekil Bilgisi" kitabı esas alınmıştır. Ayrıca Muharrem Ergin, Tahir Nejat Gencan, Haydar Ediskun ve Tahsin Banguoğlu gibi önemli araştırmacıların da kelime türleriyle ilgili yapmış olduğu sınıflandırmalara da yer verilmiştir.
Taşlıcalı Yahyâ'nın Sâh u Gedâ Mesnevî'sinde dinî terimler
Bu çalışmada, Taşlıcalı Yahyâ'nın Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınlarından çıkarılmış Şâh u Gedâ mesnevîsinde söz varlığı kapsamına dâhil olan dinî terimler mesnevînin tüm beyitleri incelenerek tespit edilmiştir. Tezin giriş bölümünde çalışmamızın konusu, amacı, yöntemi ve ulaştığımız bulgular yer almaktadır. Ayrıca; yazarın hayatı, eserleri ve edebî kişiliği hakkında bilgiler de tezin giriş bölümünde bulunmaktadır. Birinci bölümde söz varlığı, Türkçe'nin tarihî gelişimi ve Şâh u Gedâ'nın yazıldığı dönem ile ilgili bilgiler verilmektedir. İkinci bölümde ise Şâh u Gedâ mesnevîsinin ihtivâ ettiği dinî terimler ve özel isimler incelenmiştir. Tespit edilen dinî terimlere örnek olarak verilen beyitler kitaptan orijinal hâliyle alınmıştır. Tespit edilen dinî terimlerin kökenlerine göre dağılımları eserin sonuç bölümünde toplu bir şekilde yer almaktadır. Anahtar Kelimeler: Söz Varlığı, Dinî Terimler, Mesnevî, Taşlıcalı Yahyâ, Şâh u Gedâ.
Hazret-i Ali Cenkleri'nde niteleme sıfatlarının işlevleri
Toplumu çeşitli açılardan bilinçlendirmek için ortaya konulan Hazret-i Ali Cenkleri, Hazret-i Ali etrafında gelişen olayların ele alındığı sözlü kültürde ortaya çıkıp daha sonra yazıya aktarılarak günümüze kadar varlığını devam ettiren gazavatname türünde bir eserdir. Hem mensur hem de manzum olarak ortaya konulan cenknamelerde din ile kahramanlık temaları oldukça geniş bir yer tutar. Bu çalışmada Eski Anadolu Türkçesi metinlerinden olan Prof. Dr. Necati Demir ve Yard. Doç. Dr. Mehmet Dursun Erdem tarafından çevirisi yapılan Hazret-i Ali Cenkleri'nde ilk yedi bölümde yer alan niteleme sıfatları bağlamdan yola çıkılarak işlev bakımından tespit edilip incelenmiştir. Dil bilgisi çalışmalarına katkı sağlamak maksadıyla ortaya konulan çalışma; giriş, sıfat ve inceleme başlıklarından oluşmaktadır. Çalışmaya konu olan eser mensur Hazret-i Ali Cenkleri'nden meydana gelmektedir.
Mizancı Murad Bey'in "Taharrî-i İstikbal" adlı eserinin birinci cildinin yeni Türk alfabesine aktarılması ve tahlili
Mizancı Murad Bey'in "Taharrî-i İstikbal" adlı eserinin birinci cildini, Osmanlı Türkçesinden yeni Türk alfabesine aktarmak ve içerisindeki yazıların tahlilini yapmak amacıyla hazırlamış olduğumuz tezimizin sonucunda Mizancı Murad Bey'in önemli bir fikir adamı, milletine bağlı bir vatandaş ve hem zihin dünyası hem de üslûbu son derece zengin ve kuvvetli bir yazar olduğu ortaya çıkmaktadır. II. Abdülhamid döneminde milletin içerisinde bulunduğu sıkıntılı hal, yaşanılan siyasi sorunlar, padişahın durumlar karşısındaki davranışlarına ışık tutan Mehmed Murad Bey, büyük bir bilgi birikimi ve ileri görüşlülüğe sahiptir. 1886-1909 yılları arasında yayımlamış olduğu Mîzan gazetesi üç devreden oluşmaktadır. İlk devresinde padişah yanlısı tutum sergileyen Mehmed Murad Bey, ikinci ve üçüncü devrede kırgınlık ve kızgınlıklarını ortaya koyarak padişaha muhalif bir tavır takınmıştır. Çalışmadaki amacımız, Mîzan gazetesinin ikinci devresindeki 30 yazıyı okura sunmak, gelecek nesillerin geçmişlerini yakından inceleyebilmelerini sağlamak, edebiyatımızın siyasi tenkit türünde Murad Bey'in nasıl bir ilerleme kaydettiğini göstermek ve fikirlerinin günümüz Türkçesi ile daha iyi anlaşılabilmesine vesile olmaktır. Bu sebeple incelediğimiz Taharrî-i İstikbal eserinin birinci cildi, 1911 yılında Mizancı Murad Bey'in oğlu tarafından İstanbul Amidi Matbaası'nda basılmıştır. Avrupa ve Mısır döneminde Mîzan gazetesinde yayımlanan yazılar iki cilt halinde okura sunulmuştur. İki ciltten birincisi tarafımızdan incelenmiştir. Mizancı Murad Bey, Taharrî-i İstikbal'in birinci cildindeki yazılarında ağır bir tenkit üslubu kullanmaktadır. Gözlemlerine dayalı incelemelerde bulunan Mehmed Murad Bey, padişahın eksikliklerini, devlet adamlarının görevlerindeki hallerini, yaşanılan sorunların temelindeki problemi ve tüm bunların sonucunda halkın durumunu konu almıştır. İşlediği her sorun, mesele ve noksanlığın çözümünü de ortaya koyarak, II.Abdülhamid'i yanlışlarını düzeltmeye davet etmiştir. Anahtar Kelimeler: II. Abdülhamid, Gazetecilik, Mizancı Murad Bey, Taharrî-i İstikbal.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsüne yeni tarihselci bir yaklaşım
Yeni tarihselci yaklaşım, tarih yazımının nesnel bir biçimde yapılamayacağını ve öznel olduğu görüşünü savunan bir temele dayanmaktadır. Yeni Tarihselcilik, "tarih"i deneyime, anlatıya ve metinselliğe dayalı olarak incelerken tarihe ilişkin yerleşik ve resmi yaklaşımlara şüpheyle yaklaşırken doğası gereği disiplinler arasıdır ve diğer metinlerle birlikte tarihsel metinlerdir. Sıradan insanın öne çıktığı bir tür kültürel tarihi takdir eden ve yazmaya çalışan bir çalışma alanı oluşturur. Bu yönüyle, edebiyatın tarih ile etkileşimi, roman başta olmak üzere birçok disiplinde ortaya çıkmaktadır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1961) dönem olarak II. Abdülhamit döneminden başlayarak Cumhuriyet'e kadar uzanan uzun bir dönemi kapsayan, bu dönemlerde yaşamış olan Hayri İrdal'ın çocukluktan itibaren hayat hikayesinin otobiyografik olarak anlatımının gerçekleştirildiği bir romandır. Eserde geleneksel ile modernlik arasındaki geçiş süreciyeni tarihsel bakış açısıyla ifade edilmektedir. Toplumun kendine karşı yabancılaşması, abartılı ve absürt anlatış biçimi kullanılarak okuyucuya sunulmuştur. Ayrıca ironiden de sık sık yararlanılmıştır. Türk edebiyatında özgün bir yere sahip olan bu romanda yazarın üzerinde durduğu nokta modernleşmenin koşulsuz bir şekilde kabul edilişinin reddi ve meydana gelen toplumsal sorunlardır. Eser, geçiş sürecinin farklı üslup ve metin özellikleri kullanılarak bir araya getirildiği çok önemli ve üzerinde durulması gereken köşe taşlarından sayılmaktadır. Hayri İrdal'ın otobiyografisinin aktarıldığı Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Tanpınar'ın kendine ait düşüncelerini, eleştirilerini ortaya koyduğu, bunu yaparken de kendine has yöntemlerle tarih yazımını yeniden şekillendirdiği bir roman olarak nitelendirilebilir. Romanda Hayri İrdal üzerinden aslında Ahmet Hamdi Tanpınar'ın topluma dair düşünce ve eleştirilerinin mizahi bir otobiyografisi sunulmuştur. Ahmet Hamdi Tanpınar içerisinde bulunduğu toplumun özelliklerini ve kültürü son derece iyi bir biçimde gözlemlemiş,modernliğe geçiş sürecinde karşılaşılan kafa karışıklıklarını ve kimlik bunalımlarını eserinde okuyucuya sunmuştur. Dönemin aydınlarından olan yazar profesyonel bir şekilde kurguladığı romanında Türkiye'ye dair öznel eleştirilerde de bulunmuştur. Bu çalışmada Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün yeni tarihselci bakış açısı perspektifinden değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda kendi içerisinde üç bölüme ayrılan çalışmada ilk olarak yeni tarihselcilik kuramı, ardından otobiyografi son olarak da modern tarih yazımı incelenmiştir. Bölümler altında Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün de değerlendirilmesi sağlanmıştır. Anahtar Kelimeler : Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Otobiyografi, Tarih, Yeni Tarihselcilik.
Melheme-i Cedid (Metin-dizin sözlük)
İnsanlığın var oluşundan beri hemen hemen her kültür; geleceği bilinir, belirsizliği belli kılmak istemiştir. Merak duygusunun beslediği bu arzu, ilk çağlarda fiziksel çevremizde gerçekleşen, çoğu zaman korkutucu kimi zaman da şaşırtıcı ama bir rutin haline gelen durumlardan bir sonuç elde etmeye dönük olmuştur. Ne var ki her kültür, aynı fiziksel doğa aktivitelerini farklı yorumlamış, gerçekleşen doğa durumlarından gelecek ile ilgili, sosyal yaşam ile ilgili farklı çıkarımlarda bulunmuştur. Bu yüzden astronomi ve astrolojinin -ilk dönem kültürlerinin doğayı yorumlama bakımından ortak bir anlayış sergileyemedikleri için- bir bilim olarak da değer görmesi uzun bir süre mümkün olmamıştır. Uzun çağlar diyebileceğimiz dönemler boyunca da insanoğlu, çevresinde gerçekleşen olayları faydalı veya zararlı olarak adlandırıp zararlı olandan uzak durarak varlığını sürdürme çabası içinde olmuştur. Zaman içinde bu çaba, gözlemlediklerini bir sebep-sonuç bağı ile sistematik hale getirmelerine, böylece aynı sebeplerin aynı sonuçları doğuracağı düşüncesi ile belli iz ve işaretlerden genel yargılara gitmelerine neden olmuştur. Çünkü yaşanılan dünyadaki doğa hatta sosyal olaylar bize gelecekle ilgili birtakım bilgileri yorumlamamamıza yarayan işaretler yani ipuçları vermektedir. Bu ipuçlarından yola çıkarak bilinmeyenin kıyılarında dolaşmak, hem bu alanla ilgilenen kişileri olağanüstü varlık, kutsal ve bir o kadar da büyülü, üstün insan konumuna getirmiş hem de bu bilinmeyeni bilme dürtüsü ile hareket eden kişilere garip hazlar yaşatmıştır. Her toplum içinde hemen hemen her zaman bu türden kişiler, kişilikler ortaya çıkmış, zaman içinde de bu kişiler ayrıcalıklı konumlara oturtulmuştur. Göklerden, aydan, güneşten, yıldızdan dolasıyla da üstün bir varlıktan yani yaratıdan gönderilenleri en iyi bilen ve aktaran kişiler olarak değer görmüştür. Bu çalışmada da Türklerin; yıldızların hareketlerine, gök cisimlerinin konumlarına, doğa olaylarının oluşma biçimlerine bakarak topladığı iz ve işaretlerden hareketle fertlerin karakter yapısını adlandırmada, siyasal ve toplumsal olayları tahmin edebilme gücünü elde edebilmede astronomi ve astrolojiden nasıl yararlandıkları aktarılmaya çalışılacak. Kendi kaderlerini yani geleceğini tahmin edebilme güdüsü ile hareket eden Türklerin olandan hareketle olacağı bilme gayreti ile nesne ve durumlara yeni kavramlar bularak Türk dilinin söz varlığını geliştirdiği gözden kaçırılmaması gereken unsurdur. Bu doğrultuda metnin çevirisi yapılarak astronomi ve astroloji ile ilgili söz varlığı ortaya çıkarılmaya, oluşturulan dizin ile de Türk dilinin tarihsel sözlüğüne katkı sağlanmaya çalışılmış böylelikle hem Türk dili hem de tarih ve coğrafya gibi sosyal alanlarda çalışma yürüten araştırmacılara katkı sağlama amaçlanmıştır. Anahtar Sözcükler: Astroloji, Melheme-i Cedid, Astronomi, Türkler.
Müfide Güzin Anadol'un hayatı ve edebî şahsiyeti
Edebiyatımızda 1950'li yıllarda kadın yazar ve şairlerden çokça bahsetmek mümkün değildir. Edebî sahada kadın yazarların isminin fazla duyulmadığı bu dönemde Müfide Güzin Anadol yazdığı şiir ve romanlarıyla dikkat çekmektedir. Yazın hayatına öğretmenliğe başladıktan sonra adım atan Müfide Güzin Anadol, eserlerinde daha çok yaşadığı yerlerdeki insan manzaralarını anlatmıştır. Devrek'i geçen zaman içinde hiç unutmamış ayrı bir yerde tutmuştur. Şiirlerinde, öykü ve romanlarında Devrek kendini göstermektedir. Müfide Güzin Anadol'un sanat hayatı boyunca, "Kaynak", "Kıyı" gibi dergiler başta olmak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları ve şiirleri yayınlanmıştır. Vatan gazetesinde ise bir romanı tefrika edilmiştir. Eserlerinde açık, anlaşılır bir dil kullanmıştır. Kimi zaman konuşma üslubuyla yazdığı şiirleri düz yazıya yakın bir özellik gösterebilir. Müfide Güzin Anadol eserlerinde, genel olarak dar gelirli ailelerin hayatları, şehirden insan manzaraları, toplumun yaşadığı aksaklıklara karşı sergilenen tutumlar, kadın-erkek ilişkileri, eğitim mücadelesi, kadının çalışma hayatı gibi konuları ele almıştır. Bu çalışmayla Müfide Güzin Anadol'un romanları, hikâyeleri ve şiirleri yapı ve tema bakımından incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Devrek, Kadın Yazar, Öykü, Roman, Şiir
Fuzûlî'nin Leylâ ve Mecnûn Mesnevisine eklediği şiirler
Fuzûlî hem döneminde hem de döneminden sonra Türk Edebiyatı başta olmak üzere Arap ve Fars edebiyatlarında da dikkat çeken bir şairdir. Yazdığı eserler bakımından ve işlediği konularda öne çıkan şairin Leylâ ve Mecnûn mesnevisi günümüzde de canlılığını korumaktadır. Bu eserin birçok araştırmacı tarafından makale ve tezlerde incelendiği görülmektedir. Eski Türk Edebiyatında dönemin başta gelen şairlerinden olan Fuzûlî, bu mesneviye hikâyenin dışında kalan birçok şiir de eklemiştir. Eklenen şiirler içerisinde mesnevi nazım şekliyle yazılanların ardından, kasideler, gazeller, murabbalar ve kıtalar bulunmaktadır. Mesneviye sonradan eklenen bu şiirlerin hikâye içerisine serpiştirildiği görülmektedir. Bu çalışmada Fuzûlî'nin hayatı, eserleri ve mesneviye eklemiş olduğu şiirlerin incelenmesi yapılmaktadır. Bu şiirlerin her birinin incelemeleri nesre çeviri ve şerhleriyle beraber ele alınmaktadır.
Türkiye sahası aşk hikâyelerinde kadın figürü
Çalışma, halk edebiyatından çağdaş Türk edebiyatına kadar uzanan süreçte, kadın karakterlerinin toplumun değişen değerleri, cinsiyet normları ve bireysel kimlik arayışlarıyla paralel olarak nasıl şekillendiğini araştırmaktadır. Tezde, aşk hikâyelerinde kadınların duygusal, toplumsal ve bireysel yönlerinin nasıl güç kazandığına, edebiyatın toplumsal değişimleri nasıl yansıttığına ve kadınların aşk ilişkilerindeki temsillerinin toplumsal yapılarla nasıl ilişkili olduğuna odaklanılmaktadır. Halk hikâyelerinin biçimsel ve içeriksel özellikleri, toplumsal değerleri ve kültürel yapıyı yansıtan unsurlar içerir. Bu hikâyeler, genellikle cesur ve idealize edilen kahramanların zorluklarla mücadele ederek üstünlük kazandığı, aşk ve kahramanlık temalarını işleyen kısa ve öz metinlerdir. Tezde, halk hikâyelerinde kadının rolü, toplumsal normlar ve bireysel özgürlükler bağlamında farklılaşarak kahramanlık, cesaret ve akıl gibi içsel özelliklerle öne çıktığından bahsedilmektedir. Kadınlar, erkek kahramanların motivasyonlarını şekillendiren ve onları dönüştüren figürler olarak yer alırken, Dede Korkut Hikâyeleri gibi örneklerde cesur kahramanlar, savaşçılar ve liderler olarak da karşımıza çıkmaktadırlar. Tezde halk hikâyelerinin kadın karakterlerin toplumsal hayattaki yerini ve niteliklerini nasıl yansıttığı, aşk, kahramanlık ve fedakârlık gibi temalar üzerinden incelenmiş ve Türk halk hikâyelerinin kadınların toplumsal statüsünü ve değerlerini nasıl aktardığına dair önemli çıkarımlar yapılmıştır.
Murathan Mungan'ın Cenk Hikâyeleri kitabında birleşik cümle türlerinin incelenmesi
İki ya da daha fazla yüklemin bir araya gelmesiyle oluşan cümlelere birleşik cümle adı verilir. Bu cümleler, yapı ve anlam açısından birbirleriyle çeşitli biçimlerde bağlanarak kullanılır. Birleşik cümleler, farklı türlere ayrılır ve sıralı birleşik, bağlı birleşik, şartlı birleşik, iç içe geçmiş birleşik, saplamalı birleşik ve karmaşık birleşik cümleler olmak üzere alt türlere ayrılır. Her alt tür, yüklemler arası ilişki biçimine ve bağlama ögesinin türüne göre tanımlanır. Birleşik cümle yapıları, yalnızca dilin yapısal özelliklerini yansıtmakla kalmaz; aynı zamanda anlatının ritmini, cümle içi hiyerarşiyi ve anlam katmanlarını da etkiler. Bu etkiyi somutlayabilmek için de eser üzerinden dil bilgisel çözümlemeler, hikâyelerdeki cümlelerin anlam ve yapılarına dair incelemeler yapılmıştır. Murathan Mungan'ın Cenk Hikâyeleri adlı eserinde birleşik cümle kullanımı dikkat çekici bir yoğunluk ve çeşitlilik arz eder. Bu cümle yapılarına ilişkin türsel çeşitlilik ve dağılım, metnin yapısal derinliğini artıran ve anlatının biçimsel kurgusunu destekleyen gramatikal unsurlar olarak ele alınmıştır. Bu nedenle çalışmada, söz konusu cümle türlerinin anlam ve yapı bakımından incelenmesi yoluyla, Mungan'ın anlatı kurma biçiminde birleşik cümlelerin nasıl bir işlev üstlendiği ortaya konulmuştur.
Şeyyâd Hamza'nın Yûsuf u Zeliha adlı eserinde olasılık kipliği incelemesi
Bu çalışmada, 14. yüzyıl Eski Anadolu Türkçesi dönemine ait Şeyyâd Hamza'nın yazdığı Yûsuf u Zeliha adlı eserde olasılık kipliği kategorisi ele alınmıştır, beyitlerde geçen olasılık kiplikleri incelenerek dönemin dil yapısına katkısı değerlendirilmiştir. Bu eserin seçilme gerekçesi; Eski Anadolu Türkçesi'nin erken dönem eserlerinden birisi olup dönemin dilsel özelliklerini yansıtan dil yönünden zenginlik barındıran bir metin olmasıdır. Eser, hem Oğuz Türkçesi'nin gelişimine ışık tutması hem de Arapça ve Farsçadan etkiler taşıması sebebiyle önemli bir yere sahiptir. Tez, eserdeki olasılık kipliklerini analiz ederek, bu kipliklerin metnin anlam dünyasını nasıl zenginleştirdiğini ve dönemin edebi yönünü de ortaya koymayı amaçlamaktadır. Kiplik, konuşurun bir durum ya da olay karşısındaki tutumunu, düşüncesini yansıtan dilbilimsel bir kategoridir. Tezde, kipliğin tarihsel gelişimi ve farklı dilbilimciler tarafından yapılan sınıflandırmalar ele alınmıştır. Kiplik; bir eyleme ya da duruma özgü tutumu gösteren olasılık, zorunluluk, izin ve istek gibi çeşitli anlamlar içeren işaretleyicilerdir. Yapılan tez çalışmasında "bolay ki, gerek, yoksa, ger" gibi işaretleyiciler üzerinden ve dilbilgisel yönden olasılık işaretleyicileri incelenmiş olup bu kipliklerde tahmin, belirsizlik, ihtimal, istek, dilek vb. durumları beyit üzerinde nasıl ifade edildiği geçmiş dönemlerdeki dilbilgisel gelişimleri de belirtilerek incelenmiştir. Bu çalışma, Eski Anadolu Türkçesi dönemine ait Yûsuf u Zeliha metninde geçen olasılık kipliği işaretleyicilerinin kullanımına yönelik bir analiz sunarak alanyazınına katkı sunmayı hedeflemiştir ve önemli bir kaynak teşkil etmektedir. Bu yönüyle eser, Türk dilinin tarihsel gelişimini anlamada önemli bir kaynak niteliğindedir.
Van-Gevaş yöresi anlatı geleneği(Hikâye-masal)
Geleneksel sözlü kültür ürünleri, toplumun yaşayan kültürel belleğinin önemli bir unsurudur. Bu sözlü kültür ürünleri belli bir gelenek içerisinde oluşur ve yayılır. "Anlatı geleneği" diye adlandırılabilecek bu ürünlerin yaşatılması anlatımına ve aktarımına bağlıdır. Halkın kültürel birikiminin birer yansıması olan halk anlatılarının derlenip incelenmesi, toplumun da incelenmesidir. Çünkü bu ürünlerin her biri aynı bölgesel şartlarda gelişen ortak bir hafızayı temsil etmektedir. Sözlü kültür ürünlerinin aktarımı anlatıcı, dinleyici ve anlatım ortamının karşılıklı etkileşim ve iletişimi çerçevesinde gerçekleşmektedir. Bu etkileşim içerisinde bölgesel ve sosyal şartlar da barınmaktadır. Dolayısıyla sözlü kültür ürünlerinin incelenmesi çok yönlü bir bakış açısı gerektirmektedir. Bu da Performans Teori'nin ortaya çıkmasıyla gerçekleşmiştir. Halk bilimi araştırmalarında Performans Teori'nin kullanımıyla birlikte halk anlatıları, sadece bir "metin" olmaktan çıkıp "sosyal bir olay" şeklinde değerlendirilmeye başlanmıştır. Böylece bugüne kadar sürekli ihmal edilen sosyal çevre ve şartlar da önemsenmeye başlanmıştır. Bu çalışmada Performans Teori kullanılarak derlenen halk anlatıları; canlı, yaşayan bir unsur olarak ele alınıp anlatıcı, dinleyici ve anlatım ortamı bağlamında incelenmeye çalışılacaktır. Elde edilen sonuçlar dâhilinde Gevaş'ın anlatı geleneğinin nasıl şekillendiği ve aktarıldığı sorunsalı incelenecektir.
Kadın ve benlik kurgusu: Ağaoğlu, Burak, Soysal ve Özlü
Eserlerinde gerçek benliklerinden yola çıkarak, kurgusal bir benlik inşa eden Adalet Ağaoğlu, Sevim Burak, Sevgi Soysal ve Tezer Özlü, Cumhuriyet'in erken dönemlerindeki değerlerle yetişen ve eserlerinde kadın sorunu üzerine odaklanan yazarlardandır. Yaklaşık olarak aynı dönemlerde yetişen bu isimlerin kimlik edinme süreçleri, cinsiyetlenmeleri, toplumsal ve politik olaylar karşısındaki tavırları ve bu duruşlarının metinlerindeki yansımaları, eril kimliğin yansıdığı tüm alanların sorgulanışı, Cumhuriyet'in ilk yıllarından bu yana modernizmin simgesi olarak görülen kadın kimliğinin 1980'lere kadar geçirdiği evrelere, kurguyla gerçeklik arasındaki bir konumdan bakılmıştır. Bu çalışmada, adı anılan dört kadın yazarın otobiyografik yönüyle öne çıkan eserleri seçilerek, "sanatçı beni" açısından incelenmiştir. Kadın yazarların, kendi benlikleri ile kadın kahramanlarının "benlik"leri arasındaki paralellikler otobiyografik bir okuma ile temellendirilmiş, yazarların kendini gerçekleştirme aşamaları "kurgusal benlik" üzerinden değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Adalet Ağaoğlu, Sevim Burak, Sevgi Soysal, Tezer Özlü, kadın yazını, benlik, otobiyografi, kendini gerçekleştirme Sayfa Adedi:X+200. Tez Danışmanı: Doç. Dr. Seyit Battal UĞURLU
Türkçe şair tezkirelerinde kaynak tenkidi
Klasik Türk edebiyatında şairlerle ilgili en temel bilgileri veren kaynakların başında şair tezkireleri gelmektedir. Türk edebiyatı tarihi için de vazgeçilmez derecede ehemmiyet arz eden şair tezkirelerinde tezkire yazıcılarının şairler hakkında gerekli bilgileri vermek için birçok sözlü ve yazılı kaynağa müracaat ettikleri görülür. Tezkire müellifinin tezkiresindeki biyografik bilgileri sağlam bir zemine oturtmak amacıyla en sahih ve güvenilir bilgileri okuyucusuna aktarma gayreti içinde olduğu aşikârdır. Dolayısıyla ilk tezkireden itibaren XX. yüzyıla kadar kesintisiz bir biçimde yazılan birçok tezkirede bilgi amaçlı kullanılan sözlü veya yazılı kaynaklar çoğu kez tezkire müellifleri tarafından bir değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Bu değerlendirmeler bazen tezkire müellifinin eserden ne surette faydalanıldığına ilişkin bir yargı içerirken bazen de istifade ettiği kaynağın vermiş olduğu bilgilerin yanlış veya eksik olduğu yönünde kendisini göstermiştir. Bu sebeple en sahih ve güvenilir bilgileri eserine aktarma gayreti içinde olan tezkire müelliflerinin eksik veya yanlış bilgi verdiklerini tespit ettikleri sözlü veya yazılı kaynakları birçok açıdan tenkide tabi tutma zorunlulukları ortaya çıkmıştır. Hazırladığımız tezde ilk olarak şuara tezkirelerinde yer alan yazılı ve sözlü kaynaklar tespit edildi. Fişleme usulü esas alınarak tespit edilen bu yazılı ve sözlü kaynakların hangi açılardan tenkit edildiği başlıklar halinde ortaya konuldu. Akabinde tenkidi yapılan yazılı kaynak eserlerin hangileri olduğu konusunda bilgi verilerek bu yazılı kaynakların kimler tarafından tenkit edildiği üzerinde duruldu. Son aşamada ise tezkire müelliflerinin sözlü ve yazılı kaynakların tenkidi esnasında başvurdukları veya kendilerinin geliştirmiş oldukları yöntemler hakkında bilgi verildi. Amacımız, klasik Türk edebiyatının ana kaynaklarından olan şair tezkirelerinde, tezkire müelliflerinin eserlerini sağlam bir zemine oturtmak ve biyografisini yazacağı şairle ilgili en sahih bilgileri vermek için istifade ettikleri yazılı ve sözlü kaynakları olduğu gibi kabul etmediklerini ortaya koymaktır. Tezkire müellifleri biyografisine yer vereceği şairle ilgili edinmiş oldukları bu yazılı ve sözlü kaynakları değerlendirmeden ve bir eleştiri süzgecinden geçirmeden eserlerinde kullanmamışlardır. Bu bağlamda şuara tezkirelerinin klasik Türk edebiyatında eleştirel anlayışın en çok temsil edildiği eserler olduğu söylenebilir.
Onat Kutlar ve öykücülüğü
Onat Kutlar, 1950 kuşağı Türk öykücülüğünün önemli temsilcilerindendir. İlk öyküsü,1955'te Seçilmiş Hikâyeler Dergisi'nde yayımlanır. Kutlar, öyküden başka şiir, deneme, senaryo ve çeviri gibi farklı alanlardaeserler kaleme almıştır. 1952'de çeşitli dergilerde çıkan öykü ve şiirleriyle tanınmaya başlayan Onat Kutlar, edebiyattaki özgün yerini ilk öykü kitabı İshak(1959) ile 1960'ta kazandığı Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü ile alır. Öykülerinde 1950 kuşağı diğer öykü yazarları ile benzer temaları kullanan yazar,teknik özellikler bakımındandilini ve anlatımını kendine has bir üslupla kullanmıştır. Bu çalışmadaki maksadımız, daha önce üzerine yüksek lisans ve doktora düzeyinde tez çalışması yapılmamış olan Onat Kutlar'ı ve onun öykücülüğünü araştırmak; sanatsal bütünlüğü bağlamından bilimsel değerini ortaya koymaktır.Bu amaçla çalışmada Onat Kutlar'ın öyküleri çeşitli yönlerden incelenip tahlil edilmiştir. Yazarın İshak ve Karameke(2009)olmak üzere iki öykü kitabı vardır. Çalışmamızın kapsamını yazarın bu iki eserinde yer alan toplam 14 öykü oluşturmaktadır. "Giriş Bölümü"nde Türk edebiyatında öykü türünün tarihsel seyri içinde Onat Kutlar'ın Türk öykücülüğündeki yeri ve önemi tespit edilmiştir. Birinci Bölüm'de çalışmaya konu olan yazarın hayatı, ikinci bölümde sanatı ve eserleri kapsamlı olarak anlatılmaya çalışılmıştır. Üçüncübölümde Kutlar'ın öykücülüğü irdelenmiş ve edebiyatta özgün yerini almasını sağlayan özellikleri ortaya konulmuştur. Dördüncü bölümde tezimize konu olan öyküler tema açısından incelenmiştir. Çalışmanın beşinci bölümde öykülerdeki yapı unsurları, altıncı bölümde ise yazarın öykülerindeki dil ve anlatımı incelenmiştir. "Sonuç" bölümünde de çalışmanın tamamında tespit edilen bulgulara yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Onat Kutlar, 1950 Kuşağı, Öykü, İshak, Karameke.
İkinci yeni şiirine arketipsel sembolizm açısından bir yaklaşım
Carl Gustav Jung tarafından ortaya atılan arketipsel kuram, edebiyat eleştirisinde de yerini alır. İnsanoğlunun ortak davranışlarını araştıran kuramdan, Northop Frye, Leslie Fiedler, Maud Bodkin gibi yazarlar, bu teoriyi edebiyata yansıtırlar. Roman, hikâye, masal ve şiirlerdeki karakterlerin ortak davranışları, kolektif bilinçdışının bir ürünü olup mitoloji ve semboller yoluyla somutlaştırılır. Bunlara da "arketip" adı verilir. Zıt davranışlar üzerinden anlam kazanan bu teori; roman, hikâye, masal ve şiir gibi türlerde eleştiri yöntemi olarak kullanılır. İlk olarak Batılı yazarların eserleri üzerinde incelenen bu teori, zamanla Türk edebiyatına da yansır. Edebiyatımızda roman, masal, destan, hikâye gibi türler üzerinde incelenen arketipsel kuram, İkinci Yeni şiirindeki sembol ve imge yoğunluğundan dolayı kuramın şiir üzerinde çalışılma gereği görülür. Cumhuriyet devri Türk edebiyatının önemli bir akımı olarak kabul gören İkinci Yeni şiiri, birçok yeniliği beraberinde getirir. Sürrealizm, humor, ironi, imge yoğunluğu, anlamsız şiir bunlardan bazılarıdır. Bu şiir akımında yer alan Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Edip Cansever, Turgut Uyar, İlhan Berk ve Ece Ayhan edebiyat çevrelerince benzer özelliklerle okura yansıtılır. Bu şairlerin şiirleri arketipsel yönden birçok ortak ve zıt davranışlar barındırır. Özellikle cinsellik, yeniden doğuş, kahraman, bilge adam, anima ve gölge arketipleri İkinci Yeni şiirinde sıklıkla rastlanan arketiplerdendir. Bunların içindeki "kahraman" arketipi, kuramın bir artçısı kabul edilen Joseph Campbell'ın yaklaşımıyla ele alınır. Kahramanla beraber şiirlerde yer alan diğer iki arketip: gölge ve anima arketipleridir. İnsanoğlunun kadınsılık yönünü ortaya koyan anima arketipi anneyi, kadını, sevgiliyi, cinselliği ve iyiliği beraberinde getirir. Gölge arketipi ise anima arketipinin karşıtı olan özelliklere sahiptir. Gölge, insan "persona" sında kötülüğe hizmet etmektedir. Semboller ve birçok diğer arketip gölge ile animal duyguların çatışmasıyla ortaya çıkar. İkinci Yeni şiirinde sembollerin ortak anlamları görülmekle beraber bireysel farklılıkları da olabilmektedir. Arketipsel eleştiri yöntemiyle İkinci Yeni şiirini incelemek, özgün bir yaklaşım okura sunacaktır. Çalışmanın edebiyat, psikoloji arasındaki ilişkiyi ortaya koymada da farklı bir okuma oluşturacağı kanaatindeyiz.
Leylâ Erbil'in romanlarında ironi
Sanat ve edebiyat, sözü günlük kullanımdan uzaklaştırarak sözlerin ötesine geçer ve yeni bir oluşum yaratır. Sanatın bir ögesi olan ironi de sözlerin ötesine geçme aracı olarak varlık gösterir. İroni, yaşamsal temel direktiflerin sanatla yansıtılmasıdır. Başkaldırı, düzene karşı eleştiri ve yıkım aracı olan bu kavram, yaşamsal bir duruşun yansıması olarak varlık gösterir. 20. yüzyıl sonrası Türk edebiyatında oldukça yetkin sanatçılar aracılığıyla varlık gösteren ironiyi, başarılı yansıtan yazarlardan biri de Leylâ Erbil'dir. Çalışmada ironi bağlamında Erbil'in (Tuhaf Bir Kadın, Karanlığın Günü, Mektup Aşkları, Cüce, Üç Başlı Ejderha, Kalan, Tuhaf Bir Erkek) romanlarının kurgusal, biçimsel, dilsel ve anlamsal açıdan ironiyle ilişkisi irdelenecektir. Çalışmanın nihai hedefi, Leylâ Erbil'in romanlarındaki ironiyi tüm boyutlarıyla ortaya koymaktır.
Bahri'nin Letaifnamesi(İnceleme-tenkitli metin- sözlük)
Sözlüklerde "insanları güldüren, neşelendiren hoş ve güzel söz, özellikle şaka, espri" olarak ifade edilen letaifnamelerin yapılan tanımlamalarında genel olarak hikmet yönü ön plana çıkarılmış, "ince anlam" vasfı vurgulanmıştır. Letaif mecmuaları ise bu türden hikayelerin toplandığı kitaplara verilen genel isimdir. Letaifnameler, oldukça zengin muhtevasıyla sadece klasik edebiyatın pek çok tür ve şekline örneklik oluşturmamakta aynı zamanda halk edebiyatı, Türk dili, halk bilimi, sosyoloji, tarih gibi alanlarda çalışanlar için kaynaklık oluşturmaktadır. Bu çalışmamızın başlıca amacı Bahrî'nin Letaifnamesi'nin, elimizde bulunan Milli Kütüphane, Topkapı Sarayı, İstanbul Üniversitesi I ve İstanbul Üniversitesi II yazmalarını karşılaştırarak edisyon kritiğini yapmak ve eseri müstensihlerin yapmış olduğu muhtemel hatalardan arındırmaktır. Çalışmamızın giriş olarak adlandırdığımız birinci bölümünde, klasik edebiyatımızda mizah ve letaif konusu irdelenmiş, ikinci bölüm olan inceleme kısmında Bahri'nin Letaifnamesi çok yönlü olarak ele alınmıştır. Çalışmamızın asıl kısmını oluşturan üçüncü bölümde ise eser, dönemin dil özelliklerine sadık kalınarak, çeviriyazı ve tenkitli metin kuralları çerçevesinde, Latin harflerine çevrilmiş ve nüshalar arasındaki farklılıklar, dipnotlarla belirtilmiştir. İlgililerin çalışmamızdan istifadesini kolaylaştırmak amacı ile tezimizin sonunda eserde geçen kelimelerin çoğunluğunu içeren bir sözlüğe yer verilmiştir. Sonuç olarak bu çalışmamızla Osmanlı dönemi eserlerinden biri gün ışığına çıkarılmış, incelenmiş, eserin en kapsamlı ve orijinal metni ortaya konulmaya çalışılmış ve ortaya çıkan metinle sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında çalışan araştırmacılara kaynak oluşturulmuştur.
Türk romanında gotiğin dönüşümü
Gotik edebiyat, popüler kültür ürünü olup sembolik ve alegorik bir anlatıma yer veren; içinde güvensizliğin, çeşitli sırların, gizemlerin, korkunun olduğu; peri, hortlak, cin vampir gibi doğaüstü unsurlardan beslenen; kimi zaman da değişen ve gelişen teknolojinin, sosyal şartların etkisiyle bireyin iç dünyasında meydana gelen güvensizlik ve korku psikolojisinin ele alındığı bir türdür. Dünya edebiyatında gotiğin ilk örnekleri on sekizinci yüzyılın sonlarına rastlar. Bunun nedeni ise gotiğin, on sekizinci yüzyılda baş gösteren Aydınlanma Çağı rasyonalizmine bir tepki olarak ortaya çıkmasıdır. Türk edebiyatında ise özellikle 1980 sonrasında değişen siyasi ve sosyal şartların etkisiyle, bu türden eser sayısında ciddi bir artış gözlenir. Türk edebiyatında gotik romanın özellikle 1910'lu yıllardan itibaren verilmeye başlayan ilk örneklerinde o dönemin sosyo-kültürel yaşayışına bağlı olarak genellikle batıl inançlar ve geleneksel korku unsurlarının çevresinde şekillenen korkular ön plana çıkar. Daha sonraları ise zaman içinde değişen ve gelişen sosyo-kültürel yapının gotik romanlara yansımasıyla günümüz gotik romanlarında, modern birey ekseninde gelişen psikolojik rahatsızlık, rüya, bilinçaltı kaynaklı korkular ile bilimkurgu kaynaklı korkular dikkat çeker. Çalışmanın amacı, Türk edebiyatında doğrudan ya da dolaylı olarak gotik ögeler içeren romanlardaki bu unsurların zaman içinde sosyal ve kültürel şartların etkisiyle yaşadığı değişimi ortaya koymak ve bu türün Türk edebiyatındaki serüvenine görünürlük kazandırmaktır.
Dost dergisinin sistematik tahlili (1964-1973)
Dost Dergisi, Salim Şengil tarafından 1964-1973 yılları arasında ara vermeden yayımlanan aylık sanat ve edebiyat dergisidir. Dergi, hem sanat ve edebiyat, hem de siyasi ve sosyal yazılarıyla ön plâna çıkmıştır. Derginin, Türk edebiyatı açısından en önemli yanı genç öykücüleri sanat ve edebiyat dünyasına tanıtması olmuştur. Bununla birlikte politik ve güncel yazıları da köşesine taşımış olması derginin çok yönlülüğünü göstermektedir. Dost Dergisi, Türk şiirinin yanı sıra Türk öyküsü, resmi, plastik sanatları ve tiyatrosuna sağladığı yeni görüşlerle de önemli bir mesafe kat etmiştir. 1960-1970 yılları arasında Türkiye'de gelişen siyasi, sosyal ve ekonomik gelişmeler, Dost Dergisi sayfalarından rahatlıkla takip edilebilir.
Şevkî-i Kadim'in Terceme-i Menâkıb-ı Şeyh Ebû İshâk Kâzerûnî menâkıbnâmesi
İslami edebiyat şubelerinin en önemli türlerinden biri de menâkıbnâmelerdir. İncelediğimiz eser olan Sevkî-i Kadim'in Terceme-i Menâkıb-ı Şeyh Ebû İshak Kâzerûnî isimli eseri de İslamiyetin erken döneminde yazılan ilk Menâkıbnâmelerden biri olan Siret-i Arabî'nin Farsça bir tercümesi olan Firdevs'ül-Mürşidiyye isimli eserin Türkçeye çevirisidir. Terceme-i Menâkıb-ı Şeyh Ebû İshak Kâzerûni menâkıbnamesi Kâzerûniyye tarikatına ışık tutmakta ve eserin müterciminin hayatı edebi şahsiyeti hakkında bizleri bilgilendirmektedir. Eserin dil özellikleri de dikkati çeken diğer bir hususiyettir. Bu özelliklere sahip olan eserimiz hakkında yaptığımız çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde menâkıbnameler, menâkıbnâmelerin özellikleri, Kâzerûniyye tarikatı ve edebiyatımıza etkileri ile eserin mütercimi Şevkî-i Kadim hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümde eserin imla hususiyetleri ve gramer özellikleri anlatılmıştır. Üçüncü bölümde ise iki nüshası bulunan eserin transkripsiyonlu metni hazırlanmış ve nüsha farklılıkları metinde dipnotlarla gösterilmiştir.
Şeyhülislam Yahya, Şeyhülislam Esad ve Şeyhülislam İshak divanlarında tarih manzumeleri
Eski Türk edebiyatı metinleri çeşitlilik arz eder. Divanlarda ve şiir mecmualarında yer alan bu türlerin her biri farklı bir işleve yöneliktir. Bunlardan kaside bir kişiyi övmek ya da yermek amaçlı kaleme alınırken, gazel bir sevgiliye duyulan aşkı dile getirir. Mesneviler uzun ve tahkiyeli bir anlatımı karşılarken, rubailerde felsefi bir düşünce yer alır. Bunların dışında daha çok 17. ve 18. yüzyıllarda kaleme alınan kıt'a nazım şekli ise çoğunlukla tarih düşürme gibi bir tür için kullanılmıştır. Klasik Türk edebiyatı şairleri, ebced adı verilen hesaplama yöntemini kullanarak imar faaliyetine, doğum ve ölüm gibi olaylara, düğünlere, padişahların tahta çıkışına ve daha pek çok olaya tarih düşmüşlerdir. Şiirsel değeri olan bu tür manzumeler daha çok tarihi önem taşımaktadır. Bu bağlamda tarih düşürme, hem şair hami ilişkisini ortaya koyması hem de tarihi olayların şiirsel bir şekilde kayıt altına alınması bakımından oldukça önemlidir. Osmanlı Devleti'nin en önemli üç şair-şeyhülislâmı olan Şeyhülislâm Yahya, Es'ad ve İshak Efendilerin divanlarında da çok sayıda tarih manzumesi yer almaktadır. Bu çalışmada, bu üç şeyhülislâm şairin divanlarındaki tarih manzumelerinin yöntem bakımından çözümlenmesi ve şekilsel ve içerik yönünden incelenmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca şairlerin hangi olaylara tarih düşürdüğünün tespit edilmesi de onların diğer şairlerden nasıl bir farkları olduğunun gözlemlenmesi açısından önem taşımaktadır.
III. Selim hayatı, edebi kişiliği, şarkıları ve 18. yüzyıl musikisine etkileri
Medeniyetlerin ortaya çıkmasında ve tarih sahnesinde yer almasındaki en büyük etken bilindiği üzere kültürdür. Varoluştan, günümüze kadar insanın içinde olduğu her şey kültürlenmenin bir parçası olmuştur. Anadolu'dan Avrupa'ya; Ortadoğu'dan Afrika'ya kadar büyük bir alanda hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu farklı kültürlerin harmanlandığı toplumları bünyesinde bulundurmuştur. Farklı ırklardan, topraklardan bir kültür oluşturma gayesi güdülmüştür. Birlik, beraberlik içerisinde her millet kendi kültür ve geleneklerini olabildiğince yaşamaya özen göstermiştir. Osmanlı İmparatorluğu her ne kadar siyasi yapısı ile bilinse de şair padişahlarında olduğu bir yapıya da sahiptir. II. Murat ile başlayan şairlik geleneği Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman ve daha nice padişahta görülmüştür. Hem şiir yazan hem de şairlere gerekli desteği veren Osmanlı padişahları tarih içinde unutulmaz bir yere sahip olmuşlardır. Tez çalışmasına konu olan III. Selim Osmanlı padişahlarının yirmi sekizincisidir. Şairligi, mûsıkîşinaslıgı ve hâmîliği ile 18. Yüzyıla damga vurmuştur. Devlet işlerindeki başarısının yanında kültürel hayatın gelişmesine de ön ayak olmuştur. Özellikle dîvânında bulunan şarkıları ile tanınmıştır. Şarkı yazmanın yanında kendi yaptığı besteler de mûsıkî geleneginin gelişmesinde önemli bir yere sahiptir. Döneminde yetişen mûsıkîşinasları koruyan ve destekleyen III. Selim, 18. Yüzyıl Dîvân Edebiyatının parlak geçmesinde önemli bir paya sahiptir. Bu tez çalışmasında hâmîlik yaptığı mûsıkîşinaslar, şarkılarında içerik ve biçim incelenmesi ile 18. Yüzyıl mûsıkîsine etkileri geniş bir çerçevede ele alınacaktır.
Yaşar kemal'in Ortadirek ile Fakir Baykurt'un Irazca'nın Dirliği romanlarında ana kadın karakterler ile temaların karşılaştırılması
Osmanlı İmparatorluğu'nun 18. yy. sonlarında Batı karşısında askeri başarısızlıkları, dönemin devlet adamları ve aydınlarını mevcut aksaklıkları sorgulamaya sevk etmiştir. Bu nedenle Batı medeniyetiyle çeşitli nedenlerle temasa geçilmiş Batı tarzında yenileşmenin gerekliliği devlet eliyle kabul görmüştür. Batılılaşma hareketiyle birlikte Türk toplumu Batılı anlayışa göre değişim sürecine girmiştir. Başta roman olmak üzere Batı edebiyatına ait edebi türler ilk örnekleri bu dönemde verilmiştir. Edebi eserler okuyucuya sundukları yeni zevk ve anlayışla yenileşme sürecinin hızlanmasında aktif rol oynamış, aynı zamanda toplumsal dönüşümü okura yansıtmışlardır. Sosyal meseleler Cumhuriyet'in ilanının ardından edebi eserlerde yoğun bir şekilde yer almıştır. Yoğun köy nüfusuna sahip Anadolu'ya yönelme toplumsal gerçekçi bakış açısıyla gerçekleşmiştir. Yaşar Kemal'in Ortadirek ile köy romanı yazarı Fakir Baykurt'un Irazca'nın Dirliği romanları toplumcu gerçekçi anlayışla köy ve köylülük meselelerinin işlendiği iki önemli eserdir. Bu çalışmamızda Yaşar Kemal ve Fakir Baykurt'a ait Ortadirek ve Irazca'nın Dirliği adlı eserlerini karşılaştırmalı yöntem kullanarak, tematik açıdan kıyasladık. Aynı yöntemle her iki eserde ön plana çıkan ana kadın karakterler Meryemce ve Irazca'nın zorlu mücadelelerini, dirençle şekillenen duygularını, yaşadıkları olaylar karşısındaki tepkilerini, diğer karakterlerle olan ilişkilerini benzerlikler bağlamında ele aldık. Her iki yazar tarafından, birçok tema çerçevesinde aktarılan köy ve köylülüğün sosyokültürel durumunu, refah seviyesini, bireylerin iç dünyalarını ve çevreyle olan ilişkilerini aktarırken aynı zamanda dönem özelliklerinin köy yaşamı üzerindeki izdüşümleri hakkında okuyucuyu aydınlatmaya çalıştık. Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi kriterlerine uyarak ortaya koyduğumuz çalışmamızı alt başlıklarla genişleyen altı bölümden oluşturduk.
Behiç Ak'ın çocuk kitaplarında muhteva
Çocuk edebiyatı, okul öncesi dönemden başlayarak çocuğun kitaplarla buluşmasını sağlayan, çocuğa yeni yaşantılar sunan, farklı dünyaların kapılarını aralayan; eğlenmelerine, öğrenmelerine, hayatı ve kendilerini keşfetmelerine fırsat veren önemli bir alandır. Dünyada oldukça yaygın ve gelişmiş olan bu edebiyat Türkiye'de de son dönemin üzerinde en çok durulan konularının başında gelmektedir. Özellikle bu alanda yapılan eğitim-öğretim faaliyetleri, zamanla çocuk edebiyatının gelişimi ve yaygınlaşması üzerinde de tesirli olmuştur. Cumhuriyet döneminden bu yana bu sahada birçok öykü ve roman yazılmıştır. Behiç Ak da son dönemde çocuk edebiyatı alanında oldukça dikkat çeken yazarlardan biridir. Behiç Ak, çocuk edebiyatı alanında öykü ve romanlarıyla yer edinmiş ve hakkında birçok bilimsel çalışma yapılmıştır. Behiç Ak'ın Çocuk Kitaplarında Muhteva başlıklı tez, yazarın öykü ve romanlarının içerik/tema açısından tahlilini konu almaktadır. Bu başlık altında yedi roman ve yirmi üç öykü kitabı incelenmiştir. Kitaplarda görülen bazı önemli temalar şunlardır: bilişim teknolojileri, sevgi, kentleşme, aile, dayanışma ve yardımlaşma, sanatsal duyarlılık, tüketim toplumu, mahalle, komşuluk ilişkileri.
Kemal Tahir'in öykülerinde mizah
Daha çok romancılığıyla bilinen Kemal Tahir (1910-1973), pek çok edebi türde eser vermiş ve bu anlamda cumhuriyet devri Türk edebiyatında çok değerli bir isimdir. Kemal Tahir'in üretkenliği hemen her alanda olduğu gibi öykü türünde de geçerlidir. Yazmış olduğu öyküler, roman türüne bir basmak olarak kaleme alınmış; ancak içerdiği konular ve değindiği eleştiriler ile kıymetli metinler olmuştur. Kemal Tahir'in öyküleri, tarihsel, siyasal, sosyolojik tespitleri ile tartışma konusu olmuştur. Öykülerinde genellikle gündelik hayatta hâkim olan unsurlar üzerine bir mizah anlayışı görülmektedir. Dolayısıyla Kemal Tahir'in öykülerinde gerçekçi bir bakış açısıyla verdiği mizah unsurları, yerli ve milli hayatın birer tezahürleridir. Toplumsal ve siyasal eleştirilerin bolca yer aldığı öykülerde mizah, Kemal Tahir'in mizacından da kaynaklanmaktadır. Mizah anlayışı, ciddi meselelerin yumuşatılarak gözler önüne serilmesini ve böylece toplumun kanayan yaralarını topluma ve toplum yöneticilerine göstermek amacını taşır. Kemal Tahir'in edebiyatımızın kendi gerçeklerimizden yola çıkılarak oluşturulmasını öyküler üzerinden önerdiği anlaşılmaktadır. Öykülerinde egemen yapılara muhalefet etmiş, iktidara karşı gelmiş, halkı sömüren işadamlarını odak noktası yapmıştır. Türkiye'de yaşayan her unsuru öykülerinde işlemiştir. Bunları Anadolu ağzıyla eserlerinde dile getirmiştir. Bu topluluklarla ilgili halk ağzında dolaşan yargıları sakınmadan kullanmıştır. Kemal Tahir'in gündeme getirdiği sorunlar hâlâ güncelliğini korumaktadır. Kemal Tahir'in öykü kitaplarında mizahi unsurları inceleyen bu çalışmada, Göl İnsanları (1955, 1969, 2006), Dutlar Yetişmedi (2006), Zehra'nın Defteri (2005) ve Üstadın Ölümü (2006) adlı öykü kitaplarında geçen; din, siyaset, kadın-erkek ilişkileri ve etnik köken gibi başlıklar altında tasnif edilen mizahi muhteva incelenmiştir.
Ravzî divanı'nda sosyal hayat
XVI. yüzyıl şâirlerinden Ravzî, bugün Balıkesir sınırları içinde yer alan Edincik'te yetişen ve edebiyatımızda önemli yeri olan şâirlerdendir. Şâirin mesleği, fiziki görünümü, devlet erkânı ile olan münasebetleri gibi konularda bilgiler oldukça kısıtlıdır. Eğitim durumu hakkında da sınırlı bilgilere sahip olduğumuz şâirin bir beytinde, kendisi için Yunuszâde ifadesine yer vermesi ve şiirlerinde kullandığı Arapça-Farsça kelime ve terkiplerin yoğunluğundan da yola çıkarak bu dillerde eğitim aldığı tahmin edilmektedir. Benimsediği Mahallîleşme akımının etkisi ile eserlerinde, mahallî çizgide yer alan birçok kelime ve söylem barınır, atasözleri ve deyimlerle birlikte halk deyişleri de bulunur. XVI. yüzyıl Divan şâirlerinden Ravzî'nin Divanı'ndaki sosyal hayat unsurlarını incelemeye yönelik çalışmamız iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Edincikli Ravzî ve XVI. yüzyıl toplum hayatı incelenmiştir. İkinci bölümde ise Edincikli Ravzî Divanı'ndan hareketle dönemle ilgili sosyal hayat unsurları ele alınmıştır. Çalışmada amaçlanan: XVI. yüzyılda toplumun yaşayış biçimine, bu dönemde kullanılan alet, eşya ve giysilere; deyimlere; âdet, inanış ve ritüellere yer vererek ve geçmiş dönemlerdeki kültürel unsurlar ortaya çıkarıp döneme ışık tutmak ve XVI. yüzyıl ile günümüz arasında bağ kurmaktır. Anahtar Kelimeler: Edincikli Ravzî Şâiri Şâiri, Sosyal Hayat
Neylî Dîvânı'nın tahlîli
Bilindiği gibi, Türk Edebiyatı birçok döneme ayrılır. Bu dönemlerin içinde en geniş ve en kapsamlı yere sahip olan dönem, dîvân edebiyatıdır demek mümkün. Dîvân edebiyatı da kendi içerisinde farklı zamanlara ayrılarak belli dönemlere bölünmüştür. Bu dönemler içerisinde XVIII. yy. dîvân edebiyatı'nın son merhalesini oluşturmaktadır diyebiliriz. XVIII. yüzyılda birçok şair yetişmiştir. Bunlardan biri de Mirzâ-zâde Ahmed Neylî 'dir. Çalışmamızda; Mirzâ-zâde Ahmed Neylî 'nin hayatı, edebi şahsiyeti ve eserleri hakkında bilgiler sunulmuştur. Ayrıca Neylî'nin dili, edebî yönü, şiirlerine yansıyan duygu ve düşüncelerini belirten nazımlardan örnekler sunulmuştur. Bunun yanı sıra Neylî'nin Dîvânı; Dîn-Tasavvuf, Cemiyet, İnsan ve Tabiat şeklinde incelenmiş ve tahlîl edilmiştir. Her bölüm de kendi içerisinde farklı bazı bölümlere ayrılmış, dîvân şiirine uygun gereken bilgi ve yorumlar verilmiştir.
Kubbealtı Akademi mecmuası'nın sistematik tahlili
1972 yılında yayın hayatına başlayan Kubbealtı Akademi Mecmuası edebiyat, sanat ve tarihe ilgi duyanlara hitap edebilecek bir yayın organı olarak karşımıza çıkmaktadır. Televizyon, internet vb. iletişim araçlarının ülkemizde henüz geliştiği ve kullanım alanının genişlemeye başladığı bir dönemde, neslin milli duygulara sahip olarak yetişmesi; sanat, ilim ve fikirde Türk kültüründen beslenmesi gibi amaçlara hizmet eden bir dergi olduğu görülür. Geniş ve köklü bir yazar kadrosuna sahip olan dergi, okuyucuya sunduğu mülakat, sohbet, deneme, makale, anı, şiir vb. örneklerle Türk edebiyatının gelişimine katkı sunmaktadır. Bu yönüyle Türk edebiyatı araştırmacıları için de bir başvuru kaynağıdır.
Sosyal hayduttan mafyaya kahramanın dönüşümü: Yavuz Turgul'un Eşkıya filmi
Eşkıya, taşra toplumunun bir kesiminin çeşitli nedenlerle sempati duyarak kahramanlaştırdığı, geriye kalan kesim ve yöneticilerin ise zorbalar olarak nitelendirdiği kişilerdi. Bu çalışmanın amacı, Sözlü kültür içindeki anlatı gruplarından olan ve uzun bir süre yaşam alanı bulmuş ancak günümüzde yok olmuş kırsal bir olgu olan Eşkıyalığı; kavramsal, tarihsel ve kültürel bağlamda irdelemek, değişen toplumsal yapı ile birlikte biten bu olgunun sonrasında, dolaylı olarak onun yerini alan ve kentsel bir olgu olan mafya arasındaki ilişkiyi Yavuz Turgul'un Eşkıya (1996) filmi özelinde ele almaktır. Çalışmada, eşkıya ve mafya olguları arasındaki geçişkenlikte, iki olgunun ortaya çıkış ve yayılma nedenlerinin benzerlikleri ve farkları ortaya konulmuştur. Bir kahraman modeli olarak eşkıya, Hobsbawm'ın "sosyal eşkıya" kavramı bağlamında ele alınmıştır. Yavuz Turgul'un Eşkıya filminin, ana kahramanı Eşkıya'nın (Baran) kahramanlık serüveni, Joseph Campbell'ın "Kahramanın Sonsuz Yolculuğu" eserindeki, Yola Çıkış, Erginlenme ve Dönüş evreleri çerçevesinde incelenirken, filmdeki diğer kahramanların, zamanın, mekânın ve toplumsal değişimlerin de etkisiyle, eşkıyanın şehirde uğradığı dönüşümler analiz edilmiştir.
Oluşum dergisinin sistematik analizi ve Türk edebiyatındaki yeri ve önemi
Oluşum dergisi, 1974-1988 yılları arasında Fahrunnisa Kadıbeşegil sorumluluğunda yayın hayatına başlayan; Enis Batur, Füsun Akatlı, Cemal Süreya, Ertuğrul Özkök, Yılmaz Gruda, Oğuz Demiralp gibi büyük şair ve yazarların bir araya geldiği yayım kuruluyla milli bilinç ve evrensel bilgi birikimin kaynaşmasına destek veren aylık yayımlanan dergidir. Dergi, Türkiye'nin askeri, siyasi, ekonomik, toplumsal sorunlarıyla uğraştığı, yeni bir toplumsal döngü içine girdiği zaman diliminde dönemin aynası olması yönünde çalışmalar sunarak yazın dünyasına hizmet eder. Oluşum dergisi, yayım aralığında en fazla şiir türüne yer vererek İkinci Yeni şiir hareketinin getirdiği konu, biçim ve üslup yeniliklerini aktarır. Oluşum dergisi, Türk şiirinin yanı sıra, romanına, öyküsüne, Türk diline, resmine, müziğine, tiyatrosuna sağladığı desteklerle Türk edebiyatında önemli bir yer tutar. Bununla birlikte 1974-1988 yılları arasında Türkiye'de ortaya çıkan siyasal, sosyal, ekonomik ortam Oluşum dergisi sayfalarında yer bulur.
Safiye Erol'un hikâye ve romanlarında kadın
Bu çalışmada 1927'den itibaren edebiyat dünyasında yerini alan Safiye Erol'un (1902-1964) hikaye ve romanlarındaki kadın teması üzerinde durulmuştur. Erol, 1927 ile 1964 yılları arasında dört roman ve altı hikâye yazmıştır. Yazar, 37 yıllık yazı hayatında roman ve hikâye türü dışında eserler de kaleme almıştır. Ancak çalışmamız kapsamında sadece bu iki tür incelenmiştir. Yazarın eserlerinde doğu- batı sentezi ve tasavvuf görülmüştür. Eserlerini sanat kaygısı yapmadan oluşturmuştur. Roman kişileri sınırlıdır ve genellikle ekonomik durumu iyi olan bireylerin ruhsal yolculuğunu işlemiştir. Bundaki amaç okuru asıl noktaya bağlamak, ekonomik sıkıntılarla konuyu dağıtmamaktır. Erol'un kadın kahramanları manevi anlamda derinleşen ve derinliği olmayan roman kahramanları olarak ele aldığı görülür. Bu nedenle kadın kahramanlar çok çeşitlilik göstermez.
Leylâ Hanım Dîvânı'nın tahlili
Divan şiiri tahlili, Eski Türk edebiyatı çalışmalarında önemli bir yer tutmaktadır. Divan şiirini anlama, açıklama, tanıtma ve değerlendirme amacıyla yapılan çalışmaların geçmişinin eskilere dayandığı bilinmektedir. Divan şiiri tahlili, divan edebiyatının kendi döneminden başlayarak, günümüze kadar gelmiş; günümüzdeyse geçmişin tanıtılması, dolayısıyla yaşatılması, geçmişle günümüz arasında bağlantı kurulması açısından büyük önem kazanmıştır. Divan şiiri tahlili çalışmaları, divan edebiyatı döneminde başlamıştır. Bunun yanı sıra metin açıklama, inceleme, değerlendirme çalışmalarının esas itibariyle günümüzde önem ve yoğunluk kazandığını da vurgulamak gerekmektedir. Biz de bu çalışmamızda 19. yy kadın şairlerinden olan Leylâ Hanım Dîvânı'nı tahlil etmeye çalıştık. Leylâ Hanım, lirik aşk şiirleriyle tanınan divan şairidir. İstanbul'da doğdu. Kazasker Moralızâde Hâmid Efendi'nin kızıdır. Hayatı hakkında fazla bilgi olmadığı gibi doğum tarihi de bilinmemektedir. Kendi şiirlerinden anlaşıldığı üzere dayısı Keçecizâde İzzet Molla'dır. Divanında kendisine şiirde yol göstermiş olan İzzet Molla'yı üstadı ve hocası olarak gösteren ifadelerin yer aldığı görülür. Leylâ Hanım, kültürünü içinde bulunduğu münevver aile çevresinden alarak yetişmiştir. Çalışmamızda Mehmet Arslan'ın hazırladığı Kitabevi Yayınları tarafından basılan Leylâ Hanım Divanı ve www.kulturturizm.gov.tr http://ekitap.kulturturizm.gov.tr internet adresinde aynı adla yayımlanan eserleri temel kaynak olarak ele aldık. Böylelikle Leylâ Hanım Dîvânı'nın daha iyi anlaşılması, değerlendirilmesi ve tanıtılmasına gayret ettik. Ayrıca Divan edebiyatı ve geçmiş kültürümüzün tanıtılması açısından da bu çalışmamız önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Leylâ Hanım, Dîvân Tahlili, 19. Yüzyıl, Din-Tasavvuf, Cemiyet, Tabiat, İnsan
Rıfat Ilgaz'ın hikâyelerinde mizah ve hiciv
Gülmek insanın doğasında vardır. İnsanlar olaylara veya durumlara bakarken gülerek karşılık verir ya da gülme ile tepkisini gösterir. Çok eski tarihlerden beri gülme üzerine var olan düşünceler içinde hoş karşılayanlar olduğu gibi genellikle insanı ciddiyetten uzaklaştırması ve çok çalışmasına engel olur düşüncesiyle de yasaklandığı dönemler olur. Dini kitaplarda gülme üzerine yazılanlar ve peygamberlerin çok gülmemesi gülmeye olumsuz bakılmasına sebep olur. Bazı filozlar ise gülmeyi amacı ve ortaya çıkışını baz alarak gülmeyi çeşitlendirir. Gülmeyi doğuran durumlardan olan komik üzerine de düşünceler vardır. Gülmek nasıl alay ya da neşe karşısında ortaya çıktığı duruma göre sınıflandırılıyorsa komik için de benzer sınıflandırmalar yapılır. Gülmeyi doğuran unsur olan komik sözel ve sözel olmayan, karışık kategorilerde incelenir. İnsanlar, toplum normları ya da yönetici baskısı sebebiyle baskı altında tuttuğu düşünce ve duyguları mizah yoluyla dışa vurur ve rahatlama sağlar. Gülmenin tarih serüveninde uğradığı yasaklar ve baskılar mizah ve hiciv içinde geçerli olur. Ama ne zaman baskı artıysa mizahın da arttığı görülür. Buna en güzel örnek yazar ve şair olan Rıfat Ilgaz'dır. Rıfat Ilgaz Türk edebiyatında mizah ve hicvin gelişmesine verdiği ürünleriyle önemli katkıda bulunmuştur. Özellikle de hikayeleriyle hem güldürür hem de hicveder. Hastalığı sebebiyle sanatoryumlarda, yazıları sebebiyle hapishanelerde geçen zorlu hayatı onu doğruyu söylemekten alı koymamıştır. Çevresinde gördüğü, yaşadığı her şey ona yazı malzemesi olur. Hikâyeleri konu tasnifi içerisinde mizah ve hiciv açısından incelenince Türk Edebiyatında mizah ve hicve verdiği katkı görülür. Rıfat Ilgaz'ın bakışı mizahidir. O toplumun gözünü açmak için yazar. Dil oyunları ve durum komiği ile hikâyelerinde mizahı ve hicvi etkili bir şekilde kullanır.
Türk edebiyatında Mavi Anadolu hümanizmi
Bu çalışmada, Türk edebiyatında 1940-1950 yıllarında etkin olup 1970'lere kadar etkilerini sürdüren Mavi Anadolu Hümanizmi (MAH) konu edilmiştir. Bu grup edebiyat tarihlerinde göz ardı edilse de Türk edebiyatında 1940'lı yılların resmî ideolojisi olan hümanizm ve Anadoluculuk perspektifi doğrultusunda ortaya çıkıp dönemin kültür ve sanat politikalarını etkilemiştir. Bu grubun temel savı, Cumhuriyetin erken döneminde ortaya çıkan ulus-devlet kapsamındaki Türk milliyetçiliğine alternatif kültürel bir kimlik önerisi sunmaktır. Bu anlamda günümüzde Anadolu topraklarında yaşayan Türk ulusunun kökleri, kültürü ve tarihi eski Anadolu uygarlıklarının tarihiyle açıklanmaya çalışılır. Bu grubun ılımlı kültürel milliyetçi önerisinde zamansal uzam olarak boşluklar oluşsa da tarihsel bir süreklilik bağlamında başarılı olmuştur. Edebiyat tarihlerine alınmama nedenlerinin içinde öne çıkan düşünce, resmî ideolojiyle olan bağları ve savundukları düşüncenin teorik ve yöntem olarak zayıf olmasındandır. Fakat bunun yanı sıra bu grubun üyeleri, eğitim-öğretim, çevri ve sanattaki yenilikleriyle başarı sağlamışlardır. Bu faaliyetler onların edebi çerçevede değerlendirmelerini öngörür. Bu çalışmada Mavi Anadolu Hümanizmi; Giriş ve Sonuç'tan ayrı üç ana bölümde ele alınmıştır. Birinci bölümde, bu grubun arka planında yer alan "Tarihsel Kaynaklar" adı altında "Türkçülük", "Halkçılık", "Anadolucu Edebiyat", "Akdenizlilik ve Nev-Yunanilik"; "Düşünsel Kaynaklar" adı altında ise "Türk Tarih Tezi", "Türk Rönesans'ı", "Türk Hümanizmi"; "Cumhuriyetin Kültürel Faaliyetleri" adı altında "Batı İle İlişkiler", "Halkevleri" ve "Klasiklerin Çevrisi" ele alınmıştır. İkinci bölümde "Mavi Anadolu Hümanizmi" adı altında "Ortaya Çıkışı", "İlk Temsilcileri", "Halikarnas Balıkçısı", "Sabahattin Eyüboğlu", "Azra Erhat", "Vedat Günyol", "Sonraki Temsilcileri", "Melih Cevdet Anday", "Bedri Rahmi Eyüboğlu", "İsmet Zeki Eyüboğlu", "Yansımalar" ve "Eleştiriler" adı altında ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise bu grubun asıl temsilcileri olan Halikarnas Balıkçısı (1890-1973), Sabahattin Eyüboğlu (1908-1973), Azra Erhat (1915-1982) ve Vedat Günyol (1911-2004) adlı yazarlar, Mavi Anadolu Hümanizmi perspektifiyle "Köken ve Kimlik", "Uygarlık Düşüncesi", "Tarih Tasarımı", "Anadolu Kültürüne Dair" ve "Sanatsal Düşünceler" başlıkları adı altında karşılaştırılmıştır. Bu çalışmayla Mavi Anadolu Hümanizmi grubu dönemin süreli yayınları, edebiyat tarihleri ve temsilcilerinin bütün eserleri doğrultusunda incelenip gerekli kanılara varılmıştır.
Edebiyat dergisinde doğu ve batı algısı
Bu çalışmada, Edebiyat dergisinde Doğu- Batı algısı ve İslâmcı bir düşünür, yazar ve entelektüel olarak bilinen Nuri Pakdil odağa alınmıştır. Asıl amaç Şubat 1969'da yayın hayatına başlayan Edebiyat dergisinin yayınlandığı iki kutuplu dünyaya anlam verme biçimi, Doğu ve Batı uygarlıklarına ilişkin ortaya koyduğu perspektifi değerlendirmektir. Kendi adıyla ve müstear adlarla yazdığı ve çevirdiği farklı türdeki yazılarla derginin yayın politikasını Pakdil belirlediğinden, bu çalışmanın öz itibariyle şairin doğu ve batı uygarlıklarına bakışını değerlendirmek olduğu söylenebilir. Muhafazakâr ve dindar görüşleriyle edebi kimliğini birleştiren, edebi niteliğinden de ödün vermeyen Pakdil, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç geleneğini devam ettirmiş, edebiyatı, gerilemiş İslam uygarlığının, parladığı zamanlarına geri dönmesi için bir aracı olarak görmüştür. Edebiyat'ın, Müslüman dünyanın birçok yazar ve şairinden esere, İslam dünyasının süreğen sorunlarını sürekli gündeminde tutması, bu amaca hizmet etmiştir. 'Kudüs Şairi" olarak nitelenen Pakdil'in dergisi araçlığıyla dillendirdiği, eserleriyle de desteklediği uygarlık tasarımının ana hatları görünür kılınmaya çalışılmıştır.
Halk mimarisi kapsamında Safranbolu
Bu çalışmada, Safranbolu'daki yapılar halk mimarisi kavramı etrafında değerlendirilmektedir. Çalışmada güncel olanın yanında geçmiş yaşantıların, ihtiyaçların, geleneklerin izlerinin mimari yapıların oluşumundaki etkileri de ele alınmaktadır. Mimari yapıların ve insanların birbirini etkileme şekilleri, birbirlerine yaptıkları katkıları incelenmektedir. Safranbolu ilçe merkezindeki tarihi alanlar olan Çarşı, Kıranköy, Bağlar ve köy olarak da Yörükköyü çalışma alanı olarak belirlenmiştir. Kışın Çarşı'da yazın Bağlar 'da oturan Safranbolular yazlık-kışlık yaşam tarzını benimseyerek evlerini bu yaşam tarzına göre inşa etmiştir. Safranbolu, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, ticaret yolu üzerinde olan önemli bir şehirdir. Günümüzde 18. ve 19. yy Osmanlı şehri özellikleri görülen tarihi turizm kentlerindendir. Mimari korumacılığın Türkiye'deki ilk örneklerinden olan şehir, 1994 yılında UNESCO "Dünya Miras Listesi" ne girerek korumacılıkta son noktaya ulaşmıştır. Kent ölçeğinde korunan yapılarıyla turizm alanında yoğun ilgi görmektedir. Ekonomik durumu iyi olan halkın ve burada yetişen devlet görevlilerinin kente yaptığı katkılarla kentte anıtsal eserler yapılmıştır. Safranbolu'nun simgesi olan evleri, camileri, çeşmeleri, hamamları, türbeleri, kahvehaneleri, tekkeleri, eğitim kurumları, çarşısı vs. tarihin izlerini taşıyan halk mimari yapılarıdır. Çalışmada bu yapılar kategorize edilerek incelenmiş, kayıt altına alınmıştır. Çalışmamızda kentin ilk olarak coğrafi özellikleri, tarihi, sosyo-ekonomik hayatı alanlarında bilgi verilirken, sonrasında kapsam olarak halk mimarisi, Safranbolu halk mimarisi hakkında bilgiler verilmiştir. Halkın kendi çabalarıyla oluşturduğu nesnel yaşam Safranbolu örneklemiyle sentezlenerek ele alınıp, söz konusu toplumun kültürü anlaşılmaya çalışılmıştır.
Latife Tekin'in romanlarına ekoeleştirel bir yaklaşım
Doğal çevre, bir canlının yaşaması ve neslini devam ettirebilmesi için gerekli olan uygun ortamdır. Bu doğal çevrenin sakinlerinden biri olan insan, içerisinde bulunduğu çevreyi sürekli olarak değiştirme ve dönüştürme çabası içerisindedir. Bu nedenle, doğa ve insan arasındaki zorunlu birliktelik tarihsel süreç içerisinde birçok farklı evreden geçerek yeniden şekillenmektedir. Bu değişim ve dönüşüm sürecinde insanın doğal çevre üzerinde olumsuz etkiler bıraktığı da açıktır. Geliştirilen insan merkezli düşünce sistemleri neticesinde ekolojik sorunlar, küresel anlamda günden güne etkisini arttıran başat problemlerden biri haline gelmektedir. Bu kötü gidişatın durdurulabilmesi için günümüzde çeşitli girişimler söz konusudur. Neredeyse bütün alanlarda görülebilen bu girişimler, kurgusal düzlemde de çevre hassasiyeti ön planda olan yazarlar tarafından dillendirilmektedir. Ekolojik sorunları kurgusal düzleme taşımayı amaçlayan ekoeleştirel yaklaşım, bu doğrultuda edebi eserlere belli sorumluluklar yüklemektedir. Türk edebiyatında 1980 sonrasında eser vermeye başlayan Latife Tekin, bu minvalde dikkat çeken yazarlardan biridir. Latife Tekin, kaleme aldığı romanlarında insanın doğa karşısındaki benmerkezci tutumunu ifşa etmekte ve doğadan yana tavır koyan düşünce biçimlerinin özünü kurgusal evrene taşımaktadır. Çevre hassasiyetini özellikle feminist ve sosyalist dünya görüşüyle birleştiren Latife Tekin, ekoeleştirel anlamda birer protesto özelliği taşıyan eserleriyle Türk yazın geleneğinde bir dönüm noktasıdır. Latife Tekin'in Türkiye toplumunun folklorik unsurlarıyla harmanladığı romanları, insanoğlunun tarihi süreç içerisinde değişen doğa algısını ortaya koyması açısından önemlidir. Bu çalışmada insanın doğa karşısındaki benmerkezci tutumuna karşı geliştirilen ekoeleştirel düşüncenin kuramsal çerçevesi çizilmiş ve bunun Latife Tekin'in romanlarındaki yansımalarına odaklanılmıştır. Ayrıca ekoeleştirel düşüncenin etkileşimde olduğu temel disiplinler ve ideolojiler olan Derin Ekoloji, Toplumsal Ekoloji, Ekososyalizm, Ekofeminizm, Ekofaşizm ve Ekopsikoloji'nin de yazarın eserlerindeki takibi yapılmıştır.
Bitlis türküleri üzerine bir inceleme
Türküler halk edebiyatının sözlü ürünleridir. Toplumu derinden etkileyen bir olay yaşandığında insanlar çalgı aletlerine sarılıp türküler yakmışlardır. Kullanılan çalgılar zaman içerisinde değişse de türküler her zaman varlığını sürdürmüştür. Nesilden nesile aktarılan türküler toplum mirasının da taşıyıcısı olmuştur. Bir topluma ait türkülere bakılarak o toplumun yaşayışına ait birçok veri elde edilebilir. Bu çalışmada TRT Türk Halk Müziği Repertuarı ve diğer kaynaklarda bulunan Bitlis yöresine ait türküler edebî açıdan incelenerek halk bilimi metotlarına göre tasnif edilmiştir. Bu zamana kadar Bitlis türkülerinin tamamını kapsayan bilimsel bir çalışma gerçekleştirilmemiştir. Çalışmanın ilk amacı Bitlis yöresine ait türkülerin tamamını kapsayan bilimsel bir çalışma yapmaktır. Bunun yanı sıra Bitlis yöresi türkülerini tasnif edip gelecekte bu konuda yapılacak çalışmalar için bir kaynak oluşturmaktır. Çalışmada TRT Repertuarı, basılı ve dijital kaynaklar taranıp sekten yedi türküye ulaşılmıştır. Çalışmada dağınık halde bulunan Bitlis yöresine ait türküler bir araya getirilmiştir. Ayrıca Bitlis türküleri özellik, şekil ve yapılarına göre tasnif edilmiştir. Çalışmanın başında Bitlis yöresine ait genel bilgiler sunulmuştur. Türküler hakkında gerekli bilgiler verilmiş, metinler sıralanmış, sözlük ve dizin çalışmasıyla tamamlanmıştır.
Van/Gevaş'ta geçiş dönemleri
Halk kültürü, bireyin topluma uyum sağlamasına ve bireyin toplumda belli bir düzen oluşturmasına katkıda bulunur. Bu kültürün oluşmasında toplumun tarihi, sosyal yapısı ve gelenek, görenekleri etkili olur. Tüm bunlar bireyi bireye, aileyi aileye yakınlaştırırken aynı zamanda toplumun da kaynaşmasına ve ortak noktalarda buluşmalarına da kaynaklık eder. Çalışma Van'ın Gevaş ilçesindeki geçiş dönemi inanmalarını ve uygulamalarını ele almaktadır. İnsan hayatının en önemli geçiş dönemleri; doğum, evlenme, askerlik ve ölümdür. Geçiş dönemlerinde birey, yeni hayatına uyum sağlaması için birtakım uygulama ve ritüellerden geçer. Bunların amacı bireyin yeni durumunu kutsamak ve onu korumaktır. Geçiş dönemleri sadece bireyi değil aynı zamanda toplumun devamını sağlamak, korumak ve kutsamak içindir. Bundan dolayı bireyin geçmiş ve gelecek arasında köprü kurmasını da sağlar. Araştırmanın giriş bölümünde, araştırmanın konusu ve önemi, araştırmanın yöntemi, araştırmanın amacı anlatılmıştır. Araştırmanın birinci bölümünde kullanılan bazı kavramlar açıklanmıştır. Araştırmanın ikinci bölümünde araştırma alanı olarak seçilen Gevaş'ın tarihi, sosyal ve kültürel özellikleri hakkında bilgi verilmiş, böylelikle araştırma alanı tanıtılmaya çalışılmıştır. Araştırmanın üçüncü bölümünde doğum, evlenme, askerlik ve ölüm başlıkları altında derlenen malzeme sunulmuş ve değerlendirmesi yapılmıştır. Malzeme sunulurken elde edilen bilgileri diğer Türk toplulukları ile benzerlikleri ve farklılıkları, mitoloji, din, gelenekle bağlantıları verilmeye çalışılmıştır. Bölümün ilk alt başlığı "doğum" olarak belirlenmiştir. Doğumla ilgili âdet ve inanmalar, doğum öncesi, doğum sırası ve doğum sonrası olarak ele alınmıştır. Bu dönemde birçok adet, gelenek, inanış ve ritüel vardır. Yeni duruma geçerken savunmasız olan bireyi korumak için de birtakım inanma ve pratikler vardır. Bölümün ikinci alt başlığı olarak belirlenen "evlenme" bölümünde düğün öncesi, düğün ve düğün sonrası olarak verilmiştir. Burada da yeni duruma geçişi kutsamak için birçok inanma, gelenek ve görenek vardır. Geçiş dönemlerinin üçüncü aşaması askerliktir. Askerlik öncesi, sonrası uygulamalar olarak ele alınmıştır. Diğer üç geçiş dönemine göre fazla uygulama ve inanış olmamakla beraber birtakım pratikleri ve inanmaları barından bir dönemdir. Geçiş dönemlerinin dördüncüsü olan "ölüm", dördüncü alt başlıkta ele alınmıştır. Ölümle ilgili âdet ve inanmalar, ölüm öncesi, ölüm sırası, ölüm sonrası sıralamasıyla anlatılmıştır. Çalışmanın sonuç kısmında genel bir değerlendirme yapılarak tez konusu tamamlanmıştır. Kaynaklar sözlü kaynak ve yazılı kaynak olarak verilmiştir. Anahtar Kelimeler : Geçiş Dönemleri, Doğum, Evlenme, Askerlik, Ölüm. Sayfa Sayısı : XV+250 Danışman : Prof. Dr. Zeki TAŞTAN
Türk romanında mobilite (1876-1923)
Hareket olgusu, insanlık tarihinin her döneminde toplumsal dinamikler üzerinde büyük bir etki yaratmış ve sosyal, kültürel, ekonomik dönüşümlerde önemli bir rol oynamıştır. Bu yüzden, mobilite kavramı uzun süre hareketin dinamik karşılığı olarak görülmüş ve aralarında herhangi bir ayrım yapılmamıştır. Ancak klasik mobilite anlayışını yansıtan bu durum, zamanla değişerek daha karmaşık ve çok boyutlu bir yapıya dönüşmüştür. Günümüzde mobilite, sadece fiziksel hareketliliği değil aynı zamanda sosyal, kültürel, dijital ve ekonomik boyutları da içeren geniş bir kavram olarak değerlendirilmektedir. Mobilite kavramı, hızlı ve kolay hareket etme, bir pozisyon veya durumdan başkasına; bir yerden, sosyal bir sınıftan veya işten diğerine geçme, seyahat etme yeteneği ya da eğilimi gibi anlamları karşılar. Bu nedenle mobilite, gündelik hayattan kent yaşayışına, alışkanlıklardan sosyo-kültürel yapıya, kentsel dokudan insan-çevre etkileşimine kadar oldukça geniş bir alanda yankı bulmuştur. Modern çağa uygun bir hareket stratejisi geliştirmeyi hedefleyen Urry, Sheller, Hannam, Cresswell, Adey ve Salazar gibi kuramcıların çabalarıyla şekillenen mobilite teorisi; sosyoloji, edebiyat, coğrafya, ulaşım, şehir ve bölge planlaması, antropoloji ve mimarlık başta olmak üzere birçok disiplinde yeni yaklaşım ve teorilerin geliştirilmesine zemin hazırlamıştır. 1876-1923 yılları arasında kaleme alınan romanların inceleme konusu edildiği bu çalışmada da mobilite teorisi etrafında teşekkül eden bu epistemolojik ve metodolojik yaklaşımlar temel alınmıştır. Mobilitenin edebi temsillerinin, hareketlilik deneyimlerinin yeni mobilite anlayışıyla ortaya konulmaya çalışıldığı bu çalışmada sadece eser kişilerinin değil romanların kaleme alındığı dönemin mobilite olanakları, mobilite temelli sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmeleri ele alınmıştır. Ayrıca romanlarda söz konusu edilen sosyal sınıf, tabakalaşma ve sosyal mobilite durumu; karakterlerin sosyal konumlar arasındaki her türlü sosyal hareketi analiz edilmeye çalışılmıştır.
Türk kadın roman yazarlarında göç kaynaklı toplumsal sorunlar
Göç, tarih öncesi çağlardan günümüze kadar birey ve toplumların hayatını derinden etkileyen; sosyal, psikolojik, ekonomik ve kültürel boyutları olan karmaşık bir olgudur. Birey ve toplum yaşamında bu kadar etkili bir faktör olmasından ötürü göç, sosyolojiden eğitime, psikolojiden sanata, hukuktan siyaset bilimine birçok disiplinin üzerinde önemle durduğu bir konudur. Bu olgunun en çok ele alındığı alanlardan biri de hiç şüphesiz edebiyat olmuştur. Jeopolitik, jeostratejik konumu ve sosyo-tarihsel geçmişinden ötürü tarih boyunca sayısız göç akınına sahne olan Anadolu coğrafyası, büyük oranda göç hareketlerinin yol açtığı değişimlere bağlı olarak şekillenmiştir. Göç olgusu, varlığını iç göçler, Balkan ve Kafkas göçleri, nüfus mübadeleleri, yurt dışına yapılan iş gücü göçleri ile daima sürdürmüştür. Yazarlar da birey ve toplum yaşamında sosyal bir gerçeklik olarak hep var olan bu göçlere duyarsız kalmamış romanlarında bu göçlerin sosyo-tarihsel ve psiko-sosyal sonuçlarına, sosyo-kültürel ve iktisadi yaşam üzerindeki etkilerine yer vermişlerdir. Cumhuriyet dönemi boyunca birçok yazar tarafından göç konusunu odağa alan çok sayıda roman kaleme alınmış. Bu yazar kadrosu içinde önemli kadın yazarlar da önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmada Halide Edip Adıvar, Güzide Sabri (Aygün), Safiye Erol, Samiha Ayverdi, Mükerrem Kâmil Su, Peride Celal (Yönsel), Pakize Başaran, Adalet Ağaoğlu, Latife Tekin, Füruzan, Gülten Dayıoğlu, Sevgi Soysal, Afet Ilgaz (Muhteremoğlu), Ayla Kutlu, Ayşe Kulin ve Buket Uzuner gibi kadın yazarların göçü ana tema olarak işledikleri romanları, bütünlükçü bir bakış açısıyla irdelenecektir. Ayrıca bu romancıların eserlerinde göç kaynaklı hangi sorunlara, ne ölçüde ağırlık verdikleri ortaya konulacaktır. Bu noktada bu çalışmayla hem kadın yazarların göçe ilişkin düşüncelerinin tespit edilmesi hem de göçün ve göç kaynaklı toplumsal sorunların kadın yazarların gözünde nasıl bir anlam ifade ettiğinin ortaya çıkarılması amaçlanmaktadır.
Adana ili Aladağ ilçesi ağız incelemesi
Çalışmamızda Adana ili Aladağ ilçesi sınırlarında yaşamlarını sürdüren Yörük ve Türkmen halklarının ağız özellikleri incelenmiştir. İncelemede Aladağ ilçesi ve köylerine gidilerek çeşitli derlemeler yapılmıştır. Bugün proje halinde olan "Ağız Atlası" na katkı sağlanması amacıyla ilçede yaşayan topluluk, dil bilgisi ve kültürel yönden incelenmiştir. Çalışmamız, incelemeler sonucun da " İnceleme, Metin ve Sözlük" kısımları olarak sınıflandırılmıştır. Metinler kısmında TDK'nın belirlediği transkripsiyon alfabesi kullanılmıştır. Ayrıca, inceleme kısmında Türk Yazı Dillerinde bulunan ve bulunmayan ünlülerin kısaca açıklamasına yer verilmiştir. Son olarak sözlük kısmında da ilçe sınırları içerisinden geçmişten günümüze kadar kullanılan kelimelere yer verilmiş ve kelimelerdeki ses değişimlerinin tespiti yapılarak hazırlanmıştır. Adana ili Aladağ ilçesi Ağız incelemesi çalışmasında, Adana ilinin Aladağ Merkez ilçesi ve çeşitli köyleri incelenerek maksadımıza uygun dil verilerinin derlemesi yapılmıştır. Konuşturulan kişilerin ilçe sınırlarına çıkmayan genellikle yaşlı nine ve dedelerin olmasına dikkat edilmiştir.
Sükûtî Divanı'nın tahlili
Rumeli bölgesi, Osmanlı toprakları içerisinde bulunan ve kültür birikimimiz açısından ön plana çıkan önemli yerlerden biridir. Bu bölgeler birçok şair yetiştirmiştir. Hayali Bey, Yahya Bey ve Mesihi gibi şairler bunların başında gelmektedir. Rumeli topraklarının yetiştirdiği ve divan edebiyatının son dönemlerinde yetişmiş şairlerden birisi de Murtaza Sükûtî Efendi'dir. Sükûtî Efendi (1825-1894) Köprülü adlı ve günümüzde Makedonya toprakları içinde bulunan bir kasabada doğmuş ve ömrünün çoğunu bu kasabada geçirmiştir. Vefatı da yine bu kasabada gerçekleşmiştir. Sükûtî Efendi eser olarak divanını bırakmıştır. Bu divanın tek nüshası bulunmaktadır. Bu nüsha Almanya Berlin Devlet Kütüphanesi'nde bulunmaktadır. Şiirlerini Türkçe kaleme almış, anlaşılır ve sade bir üslup kullanmıştır. Tasavvuf ehli olan Sükûtî Efendi şiirlerinde tasavvufi ifadelere çokça yer vermiştir. İfadelerinde ve üslubunda samimiyet hakimdir. Aruz ölçüsüyle yazmış olduğu şiirlerinin yanında hece ölçüsüyle de kaleme aldığı şiirleri vardır. Sükûtî Efendi, Rifai Tarikatının bir kolu olan Sa'diyye tarikatının müntesiplerindendir. Sa'diyye Tarikatı, ayakta zikir ve on iki terkli külah ritüelleri ile öne çıkan bir tarikat koludur. Bektaşilikte hakim olan Hz. Ali, Ehl-i Beyt ve On iki İmam sevgisi şairin divanında çokça işlenmiştir. Hz. Ali ve ehl-i beyt ile ilgili şiirlerinin daha heyecan verici ve samimiyetle ifade edildiği görülmektedir. Bu tahlil çalışmamızda Sükûtî'nin divanında geçen unsurlar tespit edilerek, edebi sanatlar ve ölçüler çerçevesinde tahlil edilmeye çalışılacaktır.
Şükrî divanı (İnceleme-metin)
Şükrî 19. yüzyılda yaşamış, şiirlerinde dini-tasavvufi konuları işleyen tarikat ehli bir şairdir. Şükrî Divanı'nın metni hazırlanırken Ankara Milli Kütüphane yazma eserler bölümünde 06 Mil Yz FB 275 kayıt numaralı, 20 varaktan oluşan ve talik kırması yazı tipiyle yazılan nüshadan yararlanılmıştır. Yapılan araştırmalar sonunda Divan'ın başka bir nüshası tespit edilememiştir. Şükrî, şiirlerinde muhtevayı şeklin önünde tutmuştur. Muhteva olarak şair Allah sevgisi, peygamber sevgisi, vahdet, ayrılık, kavuşma gibi konularını sıklıkla işlemiştir. İçeriği önemseyen şair, dini-tasavvufi konuların dışına çıkmamıştır. Tasavvuf terimlerinden vahdet ve kesret sözcüklerine şiirlerinde fazlaca yer veren Şükrî, sözcük tekrarlarına sıkça başvurmuştur. Şairin şiirlerinde rindane ve şuhane söyleyişler bulunmaz. Şiirleri daha çok hikemi ve sufiyanedir. Şükrî'nin şiirlerinde aruz kusurları oldukça fazladır. Şükrî, 19. yüzyılda Divân edebiyatının ihtişamını yitirdiği bir dönemde şiirlerini kaleme almış ve şiirlerinde şekil kurallarına çok sıkı bağlı kalmamıştır.
Ana akım medya dilinin halkbilimi açısından eleştirel söylem analizine tabi tutulması
Hayatın sürekliliğinin sağlanması, öğretilerin aktarılması, pekiştirilmesi açısından kültür işlevsel bir değerdedir. Kültürel süreçlere bağlı olarak folklor, insan yaşamının temelinde yer alan, hayatın her alanında zemin oluşturan yaratımlardandır. Kültürün bütünlüklü bir yapıda varlığını sürdürmesi, yayılıp genişlemesinde ve aktarılmasında dil ana unsurlardan biridir. Araştırmanın amacı yazılı medyada halkbilimsel içerik taşıyan üç haberin karşılaştırılmalı analiz edilmesi buna bağlı olarak gazetelerin halkbilimsel haberlere yaklaşım tarzları olarak ele alınmıştır. Analiz edilecek medya söylemi içerisindeki halkbilimine dair veriler kültür ve folklor alanlarının odağında analiz edilecektir. Araştırmanın kapsamı, Hürriyet, Yeni Şafak, BirGün gazetelerinde halkbilimine dair içerik barındıran üç haberin, medya dili üzerinden analiz edilmesi olarak belirlenmiştir. Her gazetenin bir yayın politikası buna bağlı olarak her gazetenin bir ideolojisi olduğu varsayımından hareketle üç ayrı gazete analiz çalışması için tercih edilmiştir. Bu çalışmada 2017-2018 yılları arasında halkbilimsel içerik taşıyan üç haberin karşılaştırılmalı analizi yapılacaktır. Disiplinler arası bir çalışmayı esas alan bu çalışma da halkbilimin iletişim alanı ile ortak çalışma konuları olduğu, disiplinler arası çalışmanın arttırılması ve halkbiliminin elektronik ortama dayalı çalışma alanında kapsamını arttırması sonucuna varılmıştır.
Van hac folkloru
Türkiye'de hac ile ilgili akademik çalışmalar çoğunlukla ilahiyat alanında yapılmaktadır. Halk bilimi açısından hac folkloru ile ilgili çalışmalar sınırlılık göstermektedir. Bu çalışma, halk bilimi alanında yerel düzeyde hac folklorunu inceleyen bir araştırmadır. Çalışma giriş ile birlikte beş bölümden oluşmaktadır. Evrensel dinlerin tamamında; yaratıcıya ulaşma, tanrıya sığınma, bir vuslat beklentisi vardır. Kutsal mekânlara yapılan yolculuklar ve bu yolculuklar etrafında şekillenen ritüeller bu amacın gerçekleşmesini sağlamaktadır. Hac, kutsal mekân ve kutsal zamanın buluştuğu sembollerden oluşan bir ibadettir. Çalışmanın giriş bölümünde, araştırmanın konusu, amaç ve önemi ile araştırmada kullanılan yöntem ve teknikler hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde kavramsal çerçevede değinilen konu başlıkları açıklanmıştır. İkinci bölümde Van ilinin temel özellikleri tanıtılmıştır. Üçüncü bölümde hac kavramı temelinde, diğer dinlerde hac ve Türkiye'de hac ibadetinin seyri hakkında bilgi verilmiştir. Çalışmanın asıl konusunu oluşturan dördüncü bölümde ise hac ritüeli uygulamalarının Van ili özelinde nasıl şekillendiği incelenmeye çalışılmıştır. Araştırmanın bu bölümünde, alan araştırması, gözlem ve mülakat teknikleri kullanılmıştır. Bu yöntemlerle elde edilen bulgular, veri analizi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Bu araştırmada elde edilen veriler değerlendirildiğinde hac uygulamalarının, toplumda hâlâ oldukça önem verilen bir ibadet olduğu tespit edilmiştir. Hac uygulamalarının inanç bağlamında yansımaları; toplumun eski gelenek ve göreneklere bağlılığının göstergesi olarak görülmüştür. Hac alışverişinin Van ilinden yapılmasıyla oluşan ticari yansımaları ve en çok satın alınan ürünlerin özellikleri de verisel bağlamda değerlendirilmiştir. Hac uygulamaları çerçevesinde Vanlı hac/umre yolcularının, hacca gidiş ve hac dönüşü gelenekleri de bu araştırmanın konusunun bir kısmını teşkil etmiştir. Hac/umre dönüşü yolcuların toplum içerisindeki konum ve izlenimleri de araştırmaya konu olmuştur. Bu araştırmayla; Van ilinde hac uygulamalarında, gelenek, inanç, uygulama ve anlatıları belirlenen örnekler üzerinde açıklanmaya çalışılmıştır.
Orhan Pamuk'un romanlarında hayat ve iktisat
İnsan tutum ve davranışlarının temel güdüleyicisi olarak ekonominin, yaygın düşüncenin aksine, insanların büyük çoğunluğunun, inanç ve düşüncelerinin de ana yönlendiricisi, kişilik ve kimliğinin niteliğinin de belirleyicisi olduğu öne sürülebilir. İnsanı her yönüyle inceleyen romanda bu ilişki biçimi sürekli detaylandırılmasına karşın edebi çalışmalarda göz ardı edilen bir konudur. Farklı disiplinlerin gözlüğünden bakıldığında, sınırsız anlatma olanaklarına sahip roman türünün insanı ele alma perspektifindeki rakipsizlik daha fazla görünürlük kazanır. Türk romanının tek Nobel ödülü yazarı Orhan Pamuk, (1952-) İstanbul orijinli zengin bir ailenin çocuğu olarak, eserlerine bu kentin farklı kesimlerinden olan insanları farklı sorunsallar odağında ele aldığı romanlarında, kurgu sorunları üzerinde de ciddi şekilde düşünen, bu yönüyle dünya romanıyla yakın bağlantılar içine girebilen bir yazardır. Bu çalışma, çoklu bakış açılarına zengin nesnel karşılıklar verebilen yetkinlikteki Orhan Pamuk'un romanlarında, Türk toplumunun, Osmanlı devletinin son dönemlerinden başlayıp günümüze kadar geçirdiği süreçleri ekonomik arka plan üzerinden bir izsürme çabasıdır. Bu tezde insanların sahip olduğu ekonomik statünün; duygu ve düşünce dünyası gibi, gündelik yaşam pratiklerinin de belirleyicisi olduğu öne sürülmekte, yaşamı yönlendiren gerilimlerin de gerisindeki temel güdünün bu olduğu varsayılmaktadır. Bunun geleneksel üretimin egemen olduğu geleneksel toplumdan, tüketim toplumunun var olma gerekçesine dönüştüğü modern topluma kadar sürdüğü, günümüzde ise çılgınlık düzeyine eriştiği gözlemi Pamuk'un romanları üzerinden gözlenmeye çalışılmaktadır. Türk toplumunun farklı mekânlarla sembolize edilen ekonomik ve bununla doğrudan ilişkili ideolojik kamplaşmalarının gerisindeki temel itkinin, ekonomiye sahip olma düzeyiyle yakından ilişkili olduğu öne sürülmektedir. Anahtar Kelimeler: Edebiyat ve ekonomi, roman ve ekonomi, Orhan Pamuk, Gündelik yaşam sosyolojisi, tüketim kültürü, sınıfsal farklılık, Türk toplumu
Nazan Bekiroğlu'nun Kehribar Geçidi romanında söz dizimi incelemesi
Dil, sözcüklerin belirli kurallar çerçevesinde yan yana gelerek oluşturduğu kurallar bütünüdür. Kendine has kaideleri olan ve bu kaideler bünyesinde gelişen canlı bir varlıktır. Dilin yapısını ve oluşumunu etkileyen unsurlar arasında olan kültür, dil sayesinde nesiller boyu aktarılır. Kültürü oluşturan birçok faktör dilin inceleme alanı içerisindedir. Bu durum gerek sözlü gerekse yazılı ürünler bağlamında kendini gösterir. Söz konusu yazılı ürünlerden biri de edebi çerçevede oldukça önemli yer tutan romanlardır. Romanlar, dilin niteliğini ya da yazarın yazınsal eğilimini etkin biçimde yansıtan kıymetli metinlerdir. Türkiye Türkçesine özgü dil özellikleri günümüzde romanlar, hikâyeler, şiirler vb. metinlerden elde edilen bulgularla netlik kazanmaktadır. Bu eserler sayesinde dile özgü yapıları ve özellikleri görmek daha kolay olabilmektedir. Aynı zamanda yazar bağlamında öznel anlatım, farklı yapılar, yaratıcılık noktasında yeniden oluşturulmuş özel sözcük ve eylemleri keşfetmek mümkündür. Türk edebiyatında önemli bir yere sahip olan Nazan Bekiroğlu da dil kullanımı açısından dikkate değer isimler arasındadır. Yazarın eserlerine yansıttığı dil ve üslubu Türk dili temelinde incelemeye değer niteliktedir. Bu sebeple yazarın "Kehribar Geçidi" adlı eseri Türkiye Türkçesi'nin dil özellikleri dahilinde incelenecektir. Çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm Nazan Bekiroğlu'nun hayatı, sanatı, eserleri ve çalışmanın ana konusu olan "Kehribar Geçidi" romanının tanıtımı üzerinedir. İkinci bölümde "kelime grupları" üçüncü bölümde "yargı grupları" dördüncü bölümde "cümle çeşitleri"nden hareketle romanın söz dizimi hakkında bazı tespitler ortaya konulacaktır.