
5,186
Archived Theses
33
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde tasavvufî temalar
İslâmî ilimler içerisinde Tasavvuf; Müslümanların hem hayat felsefelerini hem de yaşam tarzlarını etkileyen önemli bir ilim dalıdır. Tasavvuf, müstakil bir felsefesi olan; sanata, musikiye, mimariye yön veren bir düşünce sistemidir. En çok etkilediği sanat alanı ise edebiyattır. Sadece edebî metinleri etkilememiş, aynı zamanda meselelerinin izahında edebiyatın bütün dallarını kullanmıştır. En çok kullandığı alan ise şüphesiz hikâyedir. Tasavvuf hikâyelerle anlaşılmış, onaylanmış ve yayılmıştır. Hikâye kuramı, hal ilmi olan tasavvufun izahında kolaylık sağlamasının da etkisiyle, mesneviler ve menkıbelerle bugüne kadar tasavvufî, ahlâkî meselelerin taşıyıcısı olmuştur. Anadolu, İslam'ı tasavvuf hikâyeleriyle içselleştirmiştir. Fakat mondernleşme, batılılaşma ile birlikte Anadolu; yüzyıllık irfânî geleneğini terk etmeye başlayarak, maneviyattan sıyrılmış, maddeyle kuşatılmış bir hayat tarzına doğru evrilmektedir. Modern dünyayı çok iyi tanıyan, Modern Türk Edebiyatına kendine has yöntem ve üslubu ile yeni bir hikâyecilik anlayışı getiren Mustafa Kutlu; İslam'ın tasavvuf anlayışını benimsemiş, tasavvuf tarihine de ilmine de vâkıf bir yazardır. Hikâyelerinde tasavvufî kavramları, terimleri ele alan Kutlu, modern insanın sorunlarına, bunalımlarına çare olarak tasavvuf anlayışını işaret etmektedir. Mustafa Kutlu, modern hikâyelerle, modern zamana tasavvuf düşüncesini tekrar anlatmaktadır. İrfânî değerleri, tasavvufî kavramları, ahlakî ölçüleri çoğu zaman açıkça bazen de hikâyelerinin satır aralarında işlemektedir.
İslam mezhepleri tarihi kaynakları açısından Cebriyye
İslam Mezhepleri Tarihi Kaynakları Açısından Cebriyye adlı bu çalışmamızın amacı tezin ilgi alanına giren Cebriyye olarak nitelenen hareketleri bilimsel yöntemlerle araştırmak ve bununla ilgili bilimsel bilgi üretmektir. Bu amaç ile günümüze kadar ulaşan bütün bilgi, belge ve bulgular araştırılmış ve Cebriyye adının hangi yerde, hangi zaman diliminde, nasıl doğduğu, hangi olaylarla irtibatlı olduğu ve süreç boyunca ortaya çıkan görüş ve düşüncelerin İslam düşüncesine ne gibi katkılarının olduğu irdelenmiştir. Ayrıca Cebriyye kavramının anlamı, cebrî düşüncenin müslümanlar arasında ortaya çıkma sebepleri, Cebriyye ile bağlantılı olaylar, İtikadî İslam Mezheplerinin Cebri düşünceye yaklaşımları ve İslam Mezhepleri Tarihi eserlerinde Cebriyye'nin nasıl konumlandırıldığı araştırılmıştır. Cebrî düşünceyi ve Cebriyye olarak nitelendirilen kesimleri tanıttığımız bu çalışmamız İslam Mezhepleri Tarihi kaynakları açısından ele alındığı için özgün bir çalışmadır. İslam Mezhepleri Tarihi'nde takip edilen bir kaç bilimsel yöntem vardır. Bu çalışmada kullandığımız bilimsel yöntem, veri toplama, tasnif etme ve veriler üzerinde çalışma şeklindedir. İlk önce Cebrî düşünce ve Cebriyye ile ilgili farklı kaynaklardan veri toplanmıştır. Daha sonra bu veriler konu başlıklarına göre tasnif edilmiş ve veriler üzerinde çalışılmıştır. Anahtar Kavramlar: İslam Mezhepleri Tarihi, İslam Mezhepleri Tarihi Kaynakları, Makalât, Milel-Nihal, Cebriyye, Cehmiyye
Ortaokul ders kitaplarındaki tasavvufî konular üzerine mukayeseli inceleme
Öğretim programlarının hedeflerine ulaşmasının birincil araçlardan olan ders kitapları, öğretmen ve öğrencinin ortak kaynaklardır. Ortaokul öğretim programlarının perspektifini oluşturan değerler eğitimi ve bir manevi terbiye yöntemi olan tasavvuf birbirini desteklemektedir. Tezimizde tasavvuf eğitiminin örgün din eğitimi içerisindeki durumu ortaokul 5-8. Sınıf DKAB, Temel Dini Bilgiler, Peygamberimizin Hayatı ders kitapları çerçevesinde incelenmektedir. Çalışma sonunda; ders kitaplarında tasavvuf öğretimine gerektiği kadar yer verilip verilmediğinin, ahlâk ve değerler eğitimi ile tasavvufî öğretiler arasında yeterince bağlantı kurulup kurulmadığının tespiti yapılmıştır. Tezimiz giriş, iki ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş bölümünde, araştırmaya sevk eden problem ortaya konarak araştırmanın amacı, yöntemi ve ders kitaplarının hazırlanmasında zorunlu temel kaynaklar olan ve 2007-2008 eğitim öğretim yılında uygulamaya konulan yeni DKAB, Temel Dini Bilgiler, Peygamberimizin Hayatı öğretim programlarının genel bir tanıtım ve değerlendirmesi yapıldı. Birinci bölümde, ortaokul ders kitaplarında yer alan tasavvufî konular daha çok ahlâk kavramı çerçevesinde yer aldığı için tasavvuf, ahlak ve din arasındaki ilişki açıklanarak tasavvufun örgün eğitime katkıları incelendi. Ayrıca öğretim programlarına ilk kez yer alan değer kavramının da tasavvuf ve ahlak bağlamında değerlendirmesi yapıldı. İkinci bölümde araştırmanın problemini oluşturan ve örneklem olarak seçilen ortaokul 5, 6, 7 ve 8. sınıf DKAB, Temel Dini Bilgiler, Peygamberimizin Hayatı ders kitaplarının içerik ve etkinlikleri, her bir ders kitabı incelemeye alınarak tasavvufî konular bağlamında değerlendirildi. Devamında araştırma sonuçlandırılıp öneriler geliştirildi. Anahtar Sözcükler: Tasavvuf, tasavvuf eğitimi, ahlâk, değerler eğitimi, ders kitabı
Bayburtlu Celâlî'nin şiirlerinde tasavvuf
Türk-İslam medeniyeti ile birlikte Müslüman coğrafyalarında gelmiş geçmiş tüm medeniyetlerin mayasında bulunan tasavvuf, günlük yaşamdan sanata, örf ve adetten devlet idaresine kadar hayatın her alanına nüfuz etmiş, bir incelik ve estetik katmıştır. Özellikle sanat ve edebiyat sahalarında bütün görkemiyle kendini göstermiş; hem sanat ve edebiyatın ihyasına vesile olmuş, hem de bunlar vasıtasıyla kendini en güzel şekilde ifadeye imkân bulmuştur. Bu çalışmada, Celâli'nin iyi bir dinî ve tasavvufî terbiyeden geçip irşat makamına ulaşmış olduğunu görmek mümkün değildir. Şiirlerinde bir mürşit olarak değil de tasavvufa bir mürit olarak intisap etmiş bir Hak âşığı , şair olarak görmek mümkündür. O, her durumda haklının ve halkının yanında, çoban kıyafetli şiir hükümdarıdır. Çalışmada, Celâlî'nin Hayatı, onun hayatına etki eden faktörler ve şiirlerin muhtevası, şiirlerinde üzerinde durduğu konuların onu ne derecede etkilediği, tasavvuf ve şiirlerine yansıması, divanındaki dinî-tasavvufî kavramlar açıklanarak, tahlilleri yapılmış ve örnek beyitlere yer verilerek tasavvufi unsurlar ayrıntılı olarak ortaya konulmuştur. Şiirlerin; dini-tasavvufi, olup olmaması ve tasavvufla ilgisi araştırılmış, olaylar karşısında söylediği şiirlerin edebî, sanatsal yönleri ile sosyal yaşama katkısı üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimeler: Bayburtlu Celâlî, Din, Tasavvuf, Şiir, Divan
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın yorum yönteminde mecaz
Biz bu çalışmada, Arap dilbilimi ve kaynakları açısından mecazın önemini, kazandığı anlam örgüsünü, türlerini, kurallarını, örneklerini ve bunlara ilişkin dil bilimcilerin görüşlerini akademik olarak araştırıp incelemeyi hedefledik. Bu çalışmada ayrıca mecaz kaideleri açısından Yazır'ın yorum yönteminin tahlil edilmesi amaçlanmıştır. Tez, mecaza dair genel konuları kapsamakta; örneklem ise, Hamdi Yazır'ın yorum yöntemi ile sınırlı bulunmaktadır. Çalışmada tümdengelim yöntemi kullanılmıştır. Mecaz, kendine özgü kaidelerle Arapça cümle yapılarında kolaylık, akıcılık ve güzellik sağlayan bunun yanı sıra dilin gelişmesi ve zenginleşmesine katkıda bulunan mevzuların başında gelir. Çalışmamızda öncelikle Arapça'nın temel alanlarından biri olan Belâgat ilmi değerlendirilmiştir. Daha sonra bu ilmin konusu ve önemi üzerinde durulmuştur. Ayrıca Belağat ilmine dair kaleme alınan eserler zikredilmiştir. Konunun pekiştirilmesi için Kur'ân âyetlerinden ve Arap şiirinden cümle kullanımlarına örnekler verilmiştir. Anahtar Kavramlar: Mecaz, Belâgat, Yazır, Arapça.
Mustafa Müstakim Niyazi'nin Sülûk-i Kavîm ve Sırât-ı Müstakîm adlı eseri (Tahlil ve çeviri yazı)
Mustafa Müstakim Niyazi (ö.1187/1771) 18. yüzyılda yaşamış şair ve yazardır. Kendisi bir Nakşibendî şeyhi olan Mustafa Niyazi, müridlerini irşâd etmek için eserler yazmıştır. Tezimizin konusunu oluşturan bu eser tasavvuf literatüründe önem arz eden bazı kavramları izâh etmek için okuyanların istifadesine sunulmuştur. Tezimiz bir giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümümüzde müellifimizin yaşamış olduğu dönemden ve Nakşibendî tarikatinin tasavvuf tarihindeki yerinden kısaca bahsettik. Birinci bölümde Mustafa Niyazi'nin hayatı şeyhleri, edebi şahsiyeti ve eserlerini ele aldık. Hazarât-ı hamse ve telkinât-ı nakşibendiye, fenâ fillah, bekâ billah, ilm-i ledün, ilm-i bâtın ve hatm-i hâcegan kavramlarının tasavvuftaki yerine değindik. İkinci ve son bölümde ise çeviri-yazım-metine yer verdik.
Kastamonulu Haddâd Zâde Siyâhî Ahmed Efendi'nin hayatı ve tasavvufî görüşleri
Tezin konusu 18. ve 19. Yüzyılda yaşamış Osmanlı'nın son dönem meşâyihinden Nakşîbendî-Hâlidî şeyhi aynı zamanda Hâlidî el-Bağdâdî'nin halifesi Haddâd zâde Siyâhî Ahmed Efendi (ö.1291/1874)'nin hayatı ve tasavvufi görüşleridir. Tez iki bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümde Haddâd Zâde Siyâhî Ahmed Efendi'nin doğumu, nesebi, gençliği, tedrisatta bulunduğu hocaları, tesirleri, Hicaz'a seferi, Hicaz dönüşü Hâlid el-Bağdâdî'ye intisabı ve bir müddet yanında kalıp halifelik alması konuları incelenmiştir. Kendisine nispet edilen "Risâle-i Haddâzâde" adlı esere, verdiği icazetnamelere, hocalarına, talebelerine ve halifelerine de ayrıca yer verilmiştir. İkinci bölümde ise Siyâhî Ahmed Efendi'ye nispet edilen "Risâle-i Haddâzâde" adlı eserinden tasavvufi görüşlerine yer verilmiştir. Bu eserde bazı vakitlerdeki ezkârdan, müridin günlük yaşantısından, mürşidinin huzurundaki edeplerden, sohbet âdâbından, müridin insanlarla olan münasebetinden, cezbe, ilim, zikir ve Hatme-i Hâcegandan bahsedilmektedir. Anahtar Kavramlar: Nakşibendîlik, Hâlidîlik, Hâlid el-Bağdâdî, Siyâhî Ahmed, Ahmed Hicâbî.
Kelâm-metafizik ilişkisi (Fârâbî eksenli bir inceleme)
Kelâm-Metafizik İlişkisi (Fârâbî Eksenli Bir İnceleme) başlıklı tezimiz, giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Girişte araştırmanın konusu, amacı, önemi, yöntemi, kavramsal çerçevesi, kapsamı ve sınırlılıkları hakkında bilgi verdik. "Kelâm ilminin metafizik bir disiplin olma imkânı nedir?" sorusu tezimizin temel sorusudur. Varsayımımız ise bu imkânı destekleyen ve zayıflatan gerekçelerin bulunabileceği yönündedir. Tezdeki temel amacımız her iki varsayımı, temellendirebilmektir. Konu, varsayım ve amacı Fârâbî eksenli olmak ile sınırlandırdık. Dolayısıyla Fârâbî'nin kelâm hakkındaki açıklamaları üzerinden tezimizi şekillendirmiş bulunmaktayız. Bunu gerçekleştirmek için karşılaştırmalı analiz yöntemini izledik. Fârâbî ve kelâm hakkındaki çalışmalar arasında karşılaştırmalı analiz yöntemini kullanması, Fârâbî'nin kelâma nispet ettiklerinin tutarlılığını tartışması ve kelâm geleneği ile II. Analitikler arasında bağ kurması açısından ulaştığımız sonuçlar, bilimsel bilgi evrenimize katkı sağlayacak niteliktedir. Bu tez birkaç sonuç ortaya koymaktadır. İlk olarak, hicri ilk üç asırda fıkıh ve kelâmın nazarî ve amelî konuları kapsayan kullanımlarının, Fârâbî'nin el-ârâ ve el-ef'âl ayrımında belirleyici olduğunu saptadık. İkinci olarak, Fârâbî'nin meşhûr nitelemesinin, kelamcılar hakkında mutlak olmadığı sonucuna ulaştık. Kelâmcıların ahlâkî eylemlerdeki akıl kullanımının tecrübî akıl olduğunu belirledik. Buna ek olarak Larry Benjamin Miller'in kelamcılarla Aristoteles arasında kurduğu bağı, daha incelikli kıldık. Üçüncüsü, kelâmdaki haber-i resul kategorisinin, Fârâbî'nin makbûl tanımının kapsamında yer aldığının altınız çizdik. Son olarak kelâmcıların haber-i resulün doğruluk değerini kurma çabalarının, Fârâbî'nin makbûl tanımının dışına çıkmada yeterli olmadığı sonuçlarına ulaştık. Varsayımlarımız açısından ulaştığımız iki sonuç bulunmaktadır. Fârâbî'nin akıl ve meşhûr üzerinden kelâma nispet ettikleri ile kelamcılar arasındaki mukayesemiz neticesinde, kelâmın metafizik bir disiplin olma imkânını artıracak bulgulara ulaştık. Diğer taraftan Fârâbî'nin makbûl nitelemesi etrafında yaptığımız araştırma ise bu imkânı zayıflatan yön olarak tespit edilmiştir.
Erken dönem tefsir geleneğinde nakil anlayışı
Tefsir tarihi çalışmalarında genel olarak tefsirin bağımsız ve müstakil bir aktarım şeklinin olmadığı üzerinde durulmaktadır. Özellikle tefsirde oluşan birikimin hadis sahasında aktarıldığı düşünülmekte, hatta tefsirin hadis eserlerinde yer alan bir bölüm olarak yansıtılmaya çalışıldığı görülmektedir. Oysa erken döneme dair elimizdeki veriler ve bize ulaşan ilk tefsir çalışmaları bu durumun böyle olmadığını göstermektedir. Hatta ilk döneme dair tarihî bilgileri dikkatli bir şekilde incelediğimiz zaman, tefsirin diğer alanlar içerisinde ortaya çıkan ilk faaliyet sahası olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda nüzul sürecinden itibaren erken dönemde oluşan tefsire dair birikimin, kendine özgü yollarla aktarıldığı, bazı zamanlarda farklı etkilere maruz kalsa da bu durumun özünde bir değişikliğe yol açmadığı görülmektedir. Biz de görebildiğimiz bu husustan hareketle erken dönem tefsir nakil anlayışının ortaya çıkışını, süreç içerisinde geçirdiği değişim ve dönüşümleri, geç dönemlerdeki yansımalarını araştırma konusu olarak tespit ettik. Bu çerçevede çalışmamızın ilk bölümünde öncelikle bize ulaşan somut tefsir çalışmalarını inceledik. Ardından tefsir nakil anlayışının ortaya çıkış serüvenini, Kur'an'ın nüzul sürecinden itibaren başlayarak, tefsirin bir disiplin haline geliş sürecine kadar ele aldık. Yaptığımız bu süreç okuması neticesinde tefsir nakil tarzının karakterine dair pek çok özgün hususu tespit ettik. Bunun akabinde tefsir nakil anlayışını belirleyen sosyo-kültürel gelişmelere temas ettik ve bu anlayışın nakil tasavvurunu şekillendirmesi hususundaki rolünü ortaya koyduk. Çalışmamızın ikinci bölümünde ise hadis rivayet formunun, tefsir nakil anlayışına olan etkisi ve onu baskı altına alması hususuna yer verdik. Hicrî III. asırdan sonraki tefsir çalışmalarının rivayet formuna ne kadar uygunluk gösterdiği ve hangi çalışmanın nasıl bir aşamayı temsil ettiği üzerinde durduk. Daha sonra tefsirde rivayet formunun baskın olduğu göstergelerin neler olduğunu çeşitli konular üzerinden incelemeye çalıştık. Son bölümde ise erken dönem tefsir nakil anlayışının geç dönemdeki yansımalarını ortaya koyarak belirli konular çerçevesinde meseleyi netleştirmeye gayret ettik.
Sahîhayn rivayetleri özelinde şirk meselesi
Bu çalışma; Buhârî ve Müslim'in el-Câmiu's-Sahîh adlı eserlerinde şirk konusunda tahrîc edilen rivayetlerin değerlendirilmesini kapsamaktadır. Çalışma; bir giriş, iki bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş bölümünde konu ile alakalı kavramsal çerçeve bağlamında, tevhid, şirk, küfür, cahd/cühûd, nidd, misl, kizb, zulüm, nifâk, iftira ve küfrân kavramları ele alınmıştır. İlk bölümde, özellikle Buhârî'nin konuya dair bâb başlıklarında yer verdiği âyetler çerçevesinde Kur'ân-ı Kerîm'e göre şirk meselesi; itikâdî, toplumsal ve âhiret boyutları ile irdelenmiştir. İtikad ile ilgili hükümlerin tetkik edildiği kısımda, Allah'ın şirkten münezzeh oluşu ve şirkin zulmün bir çeşidi kabul edilmesi konuları; toplumsal boyutlu âyetlerde, müşriklerin özellikleri, Hz. Peygamber'in şirk koşmamak üzere biat alması ve müşriklerle savaş meseleleri; âhiretle ilgili âyetlerde ise şirkin bağışlanmayacak bir günah olması, amelleri boşa çıkarması, azap sebebi kabul edilmesi ve şefaate engel oluşu meseleleri tetkik edilmiştir. İkinci bölümde ise Sahîhayn rivayetleri özelinde şirk meselesi yine itikad, ibadet ve toplumsal olmak üzere üç boyutlu incelemeye tabi tutulmuştur. İtikad ile ilgili haberlerde, şirkin en büyük günah oluşu, itikâdî nifak meselesi, Ehl-i kitabın müşrik olarak nitelenmesi ve müşrikler tarafından Allah'a denk kabul edilen varlıklar konuları; ibadetle ilgili rivayetlerin işlendiği kısımda, müşriklerin yaptıkları ibadetler; toplumsal boyutlu hadislerde ise dönemin özellikleri, müslümanlara karşı tutumları, müslümanların müşriklerle ilişkileri ve müşriklerle savaş meseleleri etraflı bir şekilde incelenmiştir.
Tarihselci metodoloji ekseninde nübüvvetin delillendirilmesinin imkânı
Kelam ilmi, İslam akaidini temellendirmek için ortaya çıkmış bir ilimdir. Bunu yaparken kendi sistematiği dâhilinde deliller kullanır. Bu delilleri de aklî ve naklî diye iki ana kategoride yapmaktadır. Bu delillerden naklî olanları tartışmalıdır. Mantık ilmi içerisinde naklin içeriği olan haberin doğrudan burhânî delil olmaması sebebiyle itikadın haber üzerinden delillendirilmesi problemli hale gelmektedir. Aynı problem nübüvvet meselesini delillendirirken de ortaya çıkmaktadır. Bu problem modern dönem âlimlerinin de dikkatini çekmiş olduğundan farklı delillendirme yollarına başvuranlar olmuştur. Bunlar arasında Avrupa'da ortaya çıkan tarihselcilik fikrini benimseyenler de olmuştur. Tezin birinci bölümünde istidlal meselesi, klasik kelam literatüründeki delillendirme türleri, modern dönem anlayışları ve bu anlayışlardan olan tarihselcilik düşüncesi ele alınmıştır. Tarihselciliğin yönleri tez kapsamını aşmayacak kadarıyla incelenmiştir. Kelam ulemâsı nübüvveti delillendirirken naklî delilleri çok sık kullanmışlardır. Bu sebeple tezin ikinci bölümü naklî delilleri incelemeye ayrılmıştır. Bu delilleri tehaddî, Kur'ân kıssaları, mucizeler ve hatm-i nübüvvet başlıkları içerisinde ele almak mümkündür. Bu başlıkların içeriği nübüvvet için ne derece delil olabileceği tezimizin ikinci bölümünü oluşturmaktadır. Bu konuyu incelerken önce mütekaddimûn kelamcıların saydığımız başlıklar içerisinde nübüvveti delillendirmeleri incelenmiştir. Daha sonra bu başlıkların her biri tarihselci metodoloji içerisinde yeniden ele alınmıştır. Bu sayede naklî delil olarak zikredilen bu başlıkların nübüvvet için delil değeri farklı bir metodoloji nazarında göstermeye çalışılmıştır. Sonuç bölümünde ise kelamcıların kullandığı naklî delilin modern dünya nazarında değerinin olup olmadığını ifade edilip yeni metodolojiler karşısında klasik literatürün konumuna değinilmiştir. Anahtar Kavramlar: Nübüvvet, tarihselcilik, tehaddî, mucize, hatm-i nübüvvet.
İslam hukukunda devletin piyasaya müdahalesi
İslam, içtimai hayatı her yönüyle düzenleyen bir dindir. Düzenin sağlanması ise belli kurallar çerçevesinde gerçekleşmektedir. İslam'ın düzeni sağlayan bu kuralları bize hukuki bir yapısının olduğunu göstermektedir. Birçok mesele hakkında Kur'an ve sünnette hayatı tanzim eden bu kurallar belirtilmiştir. Ancak bazı konular var ki zamanın şartlarına göre değişik durumlar arz edebileceğinden dolayı Şari' tarafından haklarında kesin bir hüküm konulmamıştır. Dolayısıyla bu durum hukukçulara görüş belirtebilecekleri bir ortam oluşturmuş, dönemin şartları ve ihtiyaçlarına göre -asli kaynaklardan yararlanarak- içtihat yoluyla çözümler üretilmesine imkân sağlamıştır. Bu bağlamda hakkında zaman zaman fikri tartışmalara sebep olan konulardan birisi de devletin piyasaya müdahale etmesinin hukuken uygunluğu konusudur. İslam hukukunun önemli konularından biri olan bey' akdi içerisinde tes'îr kavramı ile ifade edilen narh hakkında İslam hukukçuları farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Çalışmamızda konu hakkında mezheplerin gerek kendi içlerinde gerek diğer mezhep alimleri ile ittifak ve ihtilaf ettiği görüşlerden ve ilgili naslardan yararlanarak devletin piyasaya müdahalede bulunmasının İslam hukukuna uygunluğu ve hangi şartlarda müdahalenin caiz olduğu meselesi gerekçeleri ile ortaya konulmaya çalışılmıştır. İki bölümden oluşan çalışmamızın birinci bölümünde akitler ve akitlerde maslahat ve rıza kavramlarının akde etkisi ile piyasa konuları anlatılmış, ikinci bölümde devletin piyasaya müdahalesi (narh/tes'îr) konusu anlatılıp mezheplerin görüşleri belirtilmiştir. İkinci bölümün sonunda ise meselenin aynı zamanda güncel bir problem olması nedeniyle modern iktisat anlayışının dayandığı ülkemizde şuan yürürlükte olan hukuk sistemi ile İslam hukuku açısından devletin piyasaya müdahalede bulunabilmesinin hukuki ortak noktaları tespit edilerek aktarılmaya çalışılmıştır. Anahtar Kavramlar: Narh, Maslahat, Rıza, Piyasa, Semen
Sa'di Sadullah Çelebi'nin hayatı ve Fetâvâ-yı Sa'diyye çerçevesinde fetvaları
Bu tez; Osmanlı Devleti'nin onuncu Şeyhülislamı olan, 16. yy Osmanlı Şeyhülislâmlarından Sa'di Sadullah Çelebi'nin yaşadığı dönemin tarihsel arka planı, Sa'di Çelebi'nin eserleri, fıkhi görüşleri ve fetvalarının çevrim yazısı konularından oluşmaktadır. Araştırma giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde dönemin tarihsel arka planından bahsedilmektedir. Birinci bölümde şeyhülislamlığın geçirdiği tarihi süreç ve Sa'di Çelebinin'nin hayatı, eserleri ve şahsiyeti incelenmiştir. İkinci bölümde ise Sa'di Çelebi'nin fetva mecmuasının çevrim yazısı bulunmaktadır. Sonuç bölümünde ise mecmua hakkında genel bir değerlendirme yapılarak fetvaların orijinal metni eklenmiştir. Anahtar Kavramlar: Sa'di Çelebi, Fetâvâ, Osmanlı, Şeyhülislâm, Molla Kabız.
İlk manzum tecvid eseri olan el-Kasîdetü'l-Hâkâniyye'nin tecvid ilmindeki yeri, önemi ve değerlendirilmesi
Bu çalışmada Kur'an-ı Kerim'i usulüne uygun ve hatasız okuma alışkanlığı kazandıran, Allah'ın kitabını güzel bir şekilde tilavet edebilmek için gerekli olan yolu okuyucuya gösteren tecvid ilminin tarihsel gelişimine değinilecektir. Ardından bu ilimde ilk eseri telif ederek tecvid telif geleneğinin başlamasına öncülük eden Hâkânî'nin el-Kasîdetü'l-Hâkâniyye adlı eseri çeşitli yönlerden değerlendirilecektir. Hâkânî tecvid ilminde bir çığır açarak bu alanda ilk eser olan kasîdesini kaleme almış ve tecvid telif geleneğinin başlamasına öncülük etmiştir. Kur'an'ın nüzûlüyle birlikte tecvid uygulaması her zaman var olmuş ve bu ilim telakki, işitme ve müşafehe yoluyla nesilden nesile aktarılmıştır. Hâkânî'den önceki döneme bakıldığında tecvid ilmindeki bazı konular; lugatlarda, dilbilimsel tefsir ve kıraat eserlerinin muhtelif yerlerinde dağınık bir şekilde yer almaktadır. Bu konuların o eserlerde derli toplu olmaması da bu eserlerden istifade etmeyi zorlaştırmıştır. Zamanla tecvid uygulamarında bazı hataların baş göstermesi ve artması tecvid telif geleneğinin başlamasına neden olmuştur. Ebû Müzâhim, ortaya çıkan problemleri görerek tecvid telif geleneğinde taşın altına elini koyan ilk müellif olmuştur. O, tecvid konularının bir arada olması gerektiği ihtiyacını hissetmiş ve sorunları ortadan kaldırmak için elli bir beyitlik manzum tarzda bir eser telif etmiştir. Hâkânî eserinde öncelikle okuyucuda ve eğitmende olması gereken vasıfları zikretmiş sonrasında tecvid konularına değinmiştir. Eser manzum tarzda yazıldığından konuların detayına inilmemiş ve bazı konulara da değinilmemiştir. Bu duruma rağmen eser, tecvid konularını bir araya getirmesiyle kendisinden sonraki âlimlere ilham kaynağı olmuştur. Bu eser üzerine şerhler, nazîreler, muarazalar yazılmış ve Hâkânî'den sonra tecvid alanında eser telif edenler bu eseri kendilerine referans olarak göstermişlerdir. Anahtar Kavramlar: Tecvid İlmi, Hâkânî, el-Kasîdetü'l-Hâkâniyye.
İslam mezhepler tarihinde mücessime
Allah aşkın bir varlıktır. Zat-ı İlahi zaman ve mekândan münezzeh, eşsiz, tek ve bir olan beşeri hiçbir özelliğe sahip olmayan yegâne varlıktır. İnsan ise sınırlı bir zaman ve mekâna sahip, duyularla idrak edebilen somut bir varlıktır. Bu nedenle insan duyular ötesi olan Rabbini hep merak etmiş, O'nun nasıl olduğunu araştırarak anlamaya çalışmıştır. Allah-u Teâla insanın merak duygusunu gidermek için farklı zamanlarda farklı beldelere peygamberler ile vahyini indirmiştir. Peygamberler aracılığıyla Allah, bir ve tek olan varlığı hakkında insanları bilgilendirmiştir. Allah, İslam aracılığıyla tüm insanlığa, bilinenden bilinmeyene hareketle Kur'an-ı Kerim'de kendi varlığını açıklamıştır. Müslüman âlimler de Allah'ı anlatırken Kuranı Kerim'i referans edinmiştir. Kur'an-ı Kerim Allah'ın varlığı ve birliği, eşsizliği konusunda net ifadeler içerir. Fakat Kur'an-ı Kerim'de, sonraki dönemlerde tartışma konularının ana unsuru haline gelen müteşabih ayetler de mevcuttur. Müteşabih ayetlerin bir kısmını oluşturan haberi sıfatların anlaşılması problemine âlimler farklı yöntemler geliştirmiştir. Bu yöntemler; ta'tîl, te'vîl, teşbih/tecsim yöntemidir. Mücessime mensupları, haberi sıfatları açıklarken tecsim/teşbih yöntemini benimsemişlerdir. Tecsim düşüncesinin ortaya çıkmasında etkili olan birçok faktör mevcuttur. Hz. Peygamber(sav)'in vefatından sonra Müslümanlar içerisinde fırka, mezhep gibi oluşumlar ortaya çıkmıştır. İslam, fetih hareketleriyle farklı dinin ve kültürlerin yaşadığı coğrafyalara ulaşmıştır. Farklı dini yaşantıyı bırakıp İslam'a yönelen kimseler kendi dini unsurlarıyla İslam'ı birleştirmişlerdir. Örneğin Yahudiler kendi dini hikâyelerini Müslüman olduktan sonra da anlatmaya devam etmişler fakat bunu İslam adına yapmışlardır. Hikâyelerindeki antropomorfist tanrı algısıyla Allah'ı açıklamaya giderek tecsimin İslam içinde yer almasında etkili olmuşlardır. Bunun dışında tecsim fikrinin oluşunumda etkili olan ilahi vahyin temelini oluşturan tevhid akidesinin temellendirilememesidir. Allah'ın zatında, sıfatlarında bir olduğunu kavrayamayan, bütün noksanlıklardan münezzeh olduğunu idrak edemeyen grup ve kişiler tecsim fikrine yönelmişlerdir. Bu düşüncenin doğuşundaki temel etken ise nasların zahirine göre yorumlanmasında aşırıya gidilmesidir. Tecsim düşüncesinin hâkim olduğu gruplara bakıldığında çoğunluğunun Gulat-ı Şia'dan olduğu görülmektedir. Bunun yanı sıra hulul düşüncesi hâkim olan gruplar da tecsimi benimsemişlerdir. Ehl-i Sünnet içerisinde bulunan ehl-i hadis taraftarlarından olan Haşviyye'nin de zahirilikte aşırıya giderek tecsim ve teşbihe ulaşan düşüncelerinin mevcut olduğu bilinmektedir. Tecsim düşüncesini öne çıkaran mezhep ise Kerramiyye'dir. Bu bağlamda bazı şahsiyetler de tecsimin yayılmasında etkili olmuşlardır: Mukatil b. Süleyman, Kehmes b. Hasan et-Temimi, Muhammed b. Kerram bunlardandır. Mücessime, müstakil bir mezhep ismi olmaktan ziyade tecsim düşüncesini benimseyen farklı mezhep, fırka ve kişilerden meydana gelen bir oluşumdur. Bu çalışma; tecsim düşüncesini benimseyenlerin kaynaklardan tesbitini sağlayarak müstakil bir başlık altında toplamaya çalışılmıştır. Mücessime tasavvurunun temelinde tecsim, yani insan biçimci tanrı tasavvuru yatmaktadır. Mücessime'ye mensup grup ve kişiler Allah'ın bir insan gibi şeklinin olduğunu iddia etmişlerdir. Allah'ın ruhunun bir insanda beden bulduğunu, yer ve mekân tuttuğunu, yarattıklarına benzer duygulara sahip olduğunu da belirtmişlerdir. Bu düşüncelerin İslam coğrafyasında cereyan etmesindeki en önemli etken ise vahyin dilini yanlış yorumlamaktan kaynaklıdır.
Kelâmın klasik çağında deizm problemi
Deizm, insanlık tarihiyle birlikte zihnimizi meşgul etmeye başlamıştır. Tarihin belli dönemlerinde ortaya çıkan sonra zamanla önemini kaybeden deizm, günümüzde tekrar seslendirilmeye başlamıştır. Bu felsefi hareket Orta Çağ'da olduğu gibi dini ve dinin öğretilerini reddetmektedir. Dolayısıyla deizm İslam'ın temel inanç esaslarını da hedef almaktadır. Usûlü-d-Dîn olan kelâm (akaid) ilmi deizm ve ateizm gibi felsefi akımlara karşı İslam'ın temel inanç esaslarını akli ve nakli delillerden yola çıkarak temellendirmeye çalışmıştır. Kelâm ilminin klasik çağı olarak adlandırılan H.4. ve 8. yüzyıllar arasında da deizmin felsefi izlerine rastlamak mümkün görünmektedir. İslam dünyasında Tabiat felsefesinin ilk temsilcilerinden Ebu Bekir er-Râzi, nübüvveti ve vahyi reddettiği bilinen Berâhime adı verilen dini grup, İbnü'r-Râvendî ve Ebu İsa el-Verrâk gibi İslam ilim geleneğinde tartışılan isimlere atfedilen, nübüvvete ve dine karşı görüşler ve fikirler deizmin izlerine kelâm ilminin klasik çağında da rastlandığını göstermektedir. İslam'ın temel inanç esaslarından nübüvveti ve vahyi hedef alan görüşlere karşı ortaya konulan akli ve nakli fikir ve görüşler deizme karşı bugünde ilmi değerini korumaktadır. Kelam ekolleri, Mu'tezile, Eş'ariyye, Mâtürîdiyye ve diğer kelami fırkaların gerek Allah'ın isimleri, sıfatları ve fiilleri üzerine yaptıkları çalışmalar, gerekse nübüvvete ve vahye olan ihtiyacı açıklamak için kullanılan argümanlar bugünümüze de ışık tutacak zenginliktedir. Bu veriler ışığında tezin amacı, kelâmın klasik çağında görülen deist fikirlere karşı ortaya konulan ilmi çalışmaların günümüz deist fikirlerini karşı bir cevap niteliğinde olduğunu ortaya koymaktır. Anahtar Kelimeler: Kelâm, Deizm, Nübüvvet, Vahiy
Sünnet'te ezan telakkisi -Kütüb-i Semâniyye özelinde-
Bu çalışma, ifade etmiş olduğu anlam açısından İslâm medeniyetinde belirgin bir özellik taşıyan ezanın hadis kaynaklarında "Kütüb-i Semâniyye özelinde" ele alınış durumunu konu almaktadır. Bir giriş ve üç bölümden oluşan tezin giriş kısmında mevzunun temelini oluşturan ezan, müezzin ve mi'zene kavramları işlenmektedir. Birinci bölümde, öncesi ve ortaya çıkış itibarıyla ezanın tarihsel süreci izah edilmekte sonrasında Hz. Peygamber ve Hulefâ-i râşidin dönemlerindeki ezan uygulamalarına değinilmektedir. İkinci bölümde, ezanın İslâm medeniyetinin bir şiârı olmasına vurgu yapılarak namaza davetin ötesinde ifade ettiği mefhumlar muhtelif başlıklar altında açıklanmaktadır. Çalışmanın asıl kısmını oluşturan üçüncü bölümde ise, Kütüb-i semâniyye eserlerinde ezanın ele alınış keyfiyetleri tetkik edilmekte ve Buhârî'nin Sahîh'inin Kitâbü'l-ezan muhtevası incelenerek Buhârî'nin ilgili kitâbıyla Müslim'in Sahîh'indeki mevzuya dair kısımların mukayesesi yapılmaktadır.
Arap nahvinde kurucu metin ile şerh ilişkisi bağlamında Zemahşerî՚nin el-Unmûzec adlı eseri ve şerhleri örneği
İslâm ilim tarihinde şerh kültürü ve telifi büyük bir yere sahip olup ilmî kaynakların bir kısmını oluşturmaktadır. Birbirinden farklı konuları içeren metinlere birçok şerh yazılmıştır. Çalışmamızın konusunu teşkil eden ve bir nahiv metni olan el-Unmûzec՚e de başta Zemahşerî'nin öğrenci Diyâuddîn el-Mekkî olmak üzere birçok kişi şerh yazmıştır. el-Unmûzec ve şerhleri bağlamında metin-şerh ilişkisine baktığımızda, el-Unmûzec muhtasar bir eser olma hasebiyle doğal olarak şerhe muhtaç olarak görülmüştür. Buna bağlı olarak tanım, istişhâd, örneklemeler, farklı görüşlerin serd edilmesi, irâb ve ta'lîl gibi konularda şârihler etkin rol oynamış ve kurucu metne bir takım katkılar yapmışlardır. Nahiv ilminde önemli bir husus teşkil eden tanımlar el-Unmûzec'de kısmen ifade edilmiş olup kısmen de zikredilmemiştir. Tanımı yapılmayan terimler şârihler tarafından tamamlanmış; yapılan bazı tanımlar ise analiz edilerek gerekli durumlarda sağlamlığı ölçülmüştür. Bazı şârihler tarafından hatalı bulunan tanımlara ise itiraz edilmiş, mümkün derecede doğru bir tanım ortaya konulmuştur. Şârihler sadece tanımlarda değil lafzî ve fikrî bağlamda da el-Unmûzec'in metnine müdahaleler yaparak analist bir yaklaşım sergilemişlerdir. Şârihlerin bu tutumları hem el-Unmîzec'i tamamlamış hem de nahiv ilmine analizci bir yaklaşım sonucunda katkılar yapılmaya çalışılmıştır. Şerhlerde ilave olarak kullanılan Kur'ân-ı Kerim âyetleri, hadis, şiir ve Arap kelamı gibi istişhâd unsurlarıyla metni zenginleştirilmiştir. Bunun yanı sıra metnin anlaşılması adına örnekler kullanılarak okuyucuya ilave bilgiler sunulmuştur. Nahiv konularını bütüncül bir bakış açısıyla ele alan bazı şârihler, bir konu hakkında gelenekteki birbirinden farklı görüşler zikrederek içerik zenginliğini oluşturmuşlardır. Bazı şârihler ise metin merkezli bir yöntem sergilemişlerdir. Ayrıca kurucu metinde yer verilmeyen ta'lîl dediğimiz nahiv kuralların aklî bir zemine oturtulma olgusu ve okuyucunun kurucu metni daha kolay anlaması adına yapılan irâb ameliyesi de şârihlerin sunduğu bir katkıdır. Şerhler; kurucu metnin anlaşılması, analizinin yapılması ve eksikliklerinin gidermeleri gibi ortak amaçlar için yazıldıkları gibi birbirinden farklı amaçlar için de yazılmışlardır. Sosyal çevrenin ihtiyacını karşılamak, aynı metnin farklı yönlerini ele almak, aynı metne önceden yazılmış şerh veya şerhlerin eksik görülmesi gibi faktörler aynı metin üzerine birden çok şerhin yazılmasına imkân sağlamıştır. Şerhlerin muhtevalarına bakıldığında her ne kadar sonraki dönemlerde yazılan bazı şerhler kendinden önceki şerhlerden yararlansalar da orijinal bir üslup ve içeriklerle yazılan şerhler de mevcuttur. Anahtar Kavramlar: Zemahşerî, el-Unmûzec, Metin, Şerh, Şârih
Erken dönem Zeydîlik'te nas ve tayin düşüncesi
Erken Dönem Zeydîlik'teki imâmet doktrinini incelemeyi hedeflediğimiz çalışmamızın kapsamı hicrî ikinci ve üçüncü asır olarak belirlenmiştir. Fikir-Hadise irtibatı bağlamında gerçekleştirdiğimiz çalışmamızda tarihî süreç ön planda tutulmuştur. Çalışmamız, giriş, iki bölüm ve sonuç kısmından teşekkül etmektedir. Giriş bölümünde, Şîa'nın kolu olan İmâmiyye Şîası'nın imâmet doktrininin merkezinde yer alan nas ve tayin düşüncesinin, Zeydiyye'nin imâmet anlayışında ne ölçüde var olduğu araştırılmıştır. Birinci bölümde nas ve tayin düşüncesinin siyasî ve fikrî arka planından bahsedilmiştir. Mezheplerin ortaya çıkmasında büyük öneme sahip olan siyasî etkenlerin, mezheplerin itikâdî görüşlerinin oluşumundaki etkisi yadsınamaz. Hz. Peygamber'in vefatıyla birlikte meydana gelen olaylar imâmetin daha çok siyasî arenada kullanılmasına neden olmuştur. Hz. Ali'nin efdâliyyetini savunan İmâmiyye Şîası, nas ve tayin merkezli imâmet anlayışını sistemleştirmiştir. Bu anlayışa ise siyasî olaylar zemin hazırlamıştır. Bu tarihî sürecin devamında Zeydiyye'nin önemli imam ve âlimlerinin imâmet öğretileri üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde; Zeyd b. Ali ile kendisini ona nispet eden şahıs veya şahısların imâmet öğretilerinde nas ve tayin anlayışı incelenmiştir. Ardından Zeydiyye'nin kurumsallaşmasında büyük öneme sahip olan Kâsım er-Ressî ve mezhebe devletleşme tecrübesi yaşatan Yahyâ b. Hüseyin'in imâmet anlayışları üzerinde durulmuştur. Kendilerini Zeyd b. Ali'ye isnad eden şahıs veya şahısların imâmet anlayışlarının Zeyd b. Ali'nin imâmet anlayışıyla örtüşmediği görülmüştür. Zeyd b. Ali'nin imâmet anlayışında yer alan mefdûlün imâmetinin meşru kabul edildiği görüşü zamanla değişime uğramıştır. İmâmet müessesesine büyük önem veren Kâsım er-Ressî'nin ise bu konuda net bir çizgide durduğu söylenemez. İmamın göreve geliş şekli, Hz. Ali'den önce imâmete gelenlerin meşruiyeti gibi konularda söylemlerinin değiştiği görülür. Yahyâ b. Hüseyin ise imâmete, diğerlerinden daha fazla önem atfederek, imamın yalnızca Allah'ın hükmüyle belirlenebileceği görüşündedir. Bu görüşünü temellendirirken de sık sık ayet ve hadislere başvurduğu dikkat çeker. Bu durumda ise nas ve tayin anlayışının, Yahyâ'nın, yaşadığı dönemde sistematik bir hâl almış ve sağlam temellere inşâ edilmiş olmasının etkili olduğu söylenebilir.
İslam hukukunda zekât mallarının nemalandırılması
Zekât mallarının nemalandırılması konusu günümüzde ortaya çıkan klasik fıkıh literatüründe ve son döneme kadar ki fıkıh müktesebatında ele alınmamış güncel bir meseledir. Zekâtın nemalandırılması konusuna taalluk eden bazı metodolojik problemler bulunmaktadır. Bunların başında zekât emrinin fevre mi yoksa terâhiye mi delalet ettiği noktasındaki ihtilaf ve zekâtın ifâsında temlik şartı gelmektedir. Ayrıca nemalandırma sonucu elde edilen kârın veya menfaatin paylaşımı ve zarar durumunda tazmin sorumluluğu meseleleri de konuya dair soru işaretleri oluşturmaktadır. Zekâta taraf olan müstahik, mükellef, aracı kurumlar, devlet veya nâibi konumundaki kişi ya da kurumlar tarafından zekât malları nemalandırılabilmektedir. Konunun fıkhî analizinin yapılabilmesi için bu tarafların zekât ibadeti açısından rollerinin ne olduğu ve nemalandırma konusunda salahiyetlerinin bulunup bulunmadığı oldukça önemlidir. Bununla birlikte zekâtın nemalandırılması meselesinin caiz olduğu varsayıldığında bu faaliyetin hangi sınıflara ait fonlardan yapılacağı veya hangi yöntemler izlenerek uygulanacağı soruları da önem arz etmektedir. Konu hakkında çağımızın önde gelen ilim adamları tarafından lehte ve aleyhte pek çok görüş belirtilmiştir. Buna ilaveten İslam fıkıh akademileri ve çeşitli ülkelerin fetva kurulları tarafından mesele tartışılmış ve kararları yayınlanmıştır. Bu çalışmada öncelikle zekât mallarının nemalandırılmasına dair metodolojik problemler kapsamlı bir şekilde incelenmiş akabinde zekâta taraf kişi ya da kurumların rolleri ve nemalandırmaya dair yetkileri değerlendirilmiştir. Ayrıca mezkûr görüş ve fetvalar çerçevesinde konunun caiz olup olmadığı hususunda görüş beyan edenler ve öne sürülen delilleri incelenip değerlendirilmiştir. Buna ilaveten meselenin caiz olabilmesi için ileri sürülen şartlara, uygulamaya ve mahiyete yönelik şartlar başlıkları altında ayrıca yer verilmiştir. Çeşitli İslam ülkelerinde faaliyet gösteren zekât kurumları ve ülkemizin önde gelen hayır cemiyetleri tarafından zekât fonunun nemalandırılmasına dair uygulamalar bulunmaktadır. Bu kapsamda Cezayir, Sudan, Malezya ve Türkiye örnekleri incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Sonuç olarak konumuz teorik anlamda fıkhî temellere sahip olmakla birlikte pratikte karşılığı bulunan, hak sahiplerinin maslahatına yönelik bir uygulamadır. Zekât fonunun finansal araçlar vasıtasıyla kısa ve orta vadede artırılması, hak sahiplerine yönelik mikro finans projelerinin desteklenmesi, üretim ve hizmet projelerinin hayata geçirilerek hak sahiplerine hem istihdam sağlanması hem de ihtiyaçlarının giderilmesi, zekât mallarının nemalandırılması kapsamında değerlendirilmektedir.
Mukâtil b. Süleyman'ın tefsir nakillerinin güvenilirliği -Ali b. Ebî Talha nakilleri ile metin karşılaştırması-
Ali b. Ebî Talha (ö.143/760) tefsire ilişkin ilk yazılı metinlerden birini yazmış veya yazdırmıştır. Bu tefsir sahifesi, İbn Abbâs'a ulaşan isnada sahip tefsir nakilleri içinde en güvenilir olması bakımından önemlidir. Tefsir tarihinde, günümüze ulaşmış ilk tam tefsir olma özelliğiyle Mukâtil b. Süleyman'ın (ö.150/767) Tefsîrü'l-Kebîr'i de büyük bir önemi haizdir. Vahiy dönemine yakınlığı nedeniyle ayrıca önemli olan ve erken dönem tefsir metinleri hakkında bilgi veren bir eserdir. Hiçbir eser müellifinden ve döneminden bağımsız düşünülemez. Mukâtil hakkındaki itham ve tenkitler kendisi gibi tefsirinin de önemli bir kesim tarafından bir müddet değer görmemesine ve görmezden gelinmesine neden olmuştur. Yaşadığı dönemin siyasî ve itikâdî anlamda oldukça çalkantılı olması, müfessire yöneltilen eleştirilerin ne kadar haklı olduğu sorusunu akla getirmektedir. O dönemde hem siyaseten hem ilmî bakımdan etkin olan ehl-i hadis anlayışının bu tenkitlere temel olduğu görülmektedir. Zira Mukâtil hakkındaki tenkitlerin, Mukâtil'in siyasetle iç içe olması ve tefsirini yazarken benimsediği usul olmak üzere iki temel neden etrafında toplandığı görülmektedir. Nitekim onun, döneminin halifeleri ile görüşmesi, siyasî-itikâdî tartışmalarda yer alması dikkat çekmektedir. Tefsirinde izlediği yol ve yöntem dönemin anlayışının aksi yönünde olmuştur. Mukâtil'in, çoğu zaman isnad kullanmayarak alışılmışın dışında bir yol tutması, ehl-i hadis tarafından ne müfessirin üslubuna ne de onun tefsir nakillerini hadis rivayetlerinden ayrı tutmasına hamledilmiştir. Ayrıca Mukâtil'in, kendi dönemindeki yaygın nakil anlayışından ayrıldığı gibi tefsir yazımı itibariyle de kendine has bir yol izlediği görülmektedir. Öncelikle tüm Kur'ân'ı tefsir etmesi, rivayet ve dirayeti birlikte kullanmakla birlikte rivayete olan bağlılığı ve gerek sebeb-i nüzûl olarak gerek müphem ifadelerin tafsilinde İsrâilî bilgiye çokça başvurması göze çarpmaktadır. Yukarıda bahsedilen verilerden hareketle çalışmamızın ilk bölümünde Ali b. Ebî Talha'ya nispet edilen sahifenin otantikliğini sorguladık. Ayrıca Mukâtil hakkında onun Müşebbihî, Mürciî veya Zeydî olduğu yönündeki ithamların, gerekçeleri de nazarıdikkate alınarak, müfessirin tefsir çalışmasında bir karşılığı olup olmadığını inceledik. Ayrıca bu iddiaları yaşadığı bölge ve dönemin şartları içerisinde değerlendirdik. İsrâiliyatı kullanımı hususu dışında, sözü geçen ithamların onun tefsirinde karşılığı olmayan, dönemsel ve siyasî boyutlu eleştiriler olduğu sonucuna ulaştık. İkinci bölümde ise Mukâtil'in güvenilirliğini tespit etme noktasında, İbn Abbâs'a nispet edilen en güvenilir isnada sahip Ali b. Ebî Talha nakilleri ile Mukâtil b. Süleyman'ın Tefsîrü'l-Kebîr eserindeki tefsir nakillerini mukayese ettik. Bunun sonucunda Mukâtil b. Süleyman tefsiri ile Ali b. Ebî Talha nakillerinin yüksek oranda benzerlik gösterdiği sonucuna ulaştık. Bununla birlikte ikisinin farklılaştığı hususların Mukâtil'in Ali b. Ebî Talha'dan literal anlamda rivayete bağlılık konusunda daha ileri olmasından kaynaklandığı söylenebilir. Ayrıca bu mukayeseden elde edilen, manen benzerlik gösteren ve lafzen farklılık arz eden bir kısım nakillerin Taberî nakilleri ile karşılaştırılmasıyla da Mukâtil b. Süleyman'ın tefsir nakil geleneğiyle uyumu olduğu görülmüştür. Buradan hareketle Ali b. Ebî Talha ve Mukâtil b. Süleyman'ın tefsir malzemelerinin ortak bir kaynağa ait olabileceğini söylemek mümkündür. Dolayısıyla Mukâtil b. Süleyman'ın tefsir nakilleri, tefsir nakil geleneği içinde kendisine yer bulmaktadır. Onun nakillerinin güvenilirliği hususundaki tartışmaların ise hadis nakil geleneği kriterleriyle değerlendirilmesinden kaynaklandığı ayrıca hakkındaki suçlamaların siyasî-itikâdî ideolojik temelli ithamlar olduğu görülmektedir.
Tefsirde usûl arayışları -erken ve klasik dönemin karakteristik metinleri bağlamında-
Modern dönemde ortaya çıkan Arapça ve Türkçe literatüre bakıldığında, erken ve klasik dönemde tefsirin diğer ilimlerden bağımsız ve müstakil bir usûl arayışının bulunmadığı kanaatinin hâkim olduğu görülmektedir. Ne var ki, erken ve klasik dönemde tefsirin kendine özgü bir usûl arayışının bulunup bulunmadığı sorgulamasının yalnızca Kur'ân ilimlerini konu edinen ve derleyen bazı klasik eserler üzerinden yapılması, meselenin sınırlı bir perspektiften analizini ifade etmektedir. Zira bu literatür, edebü'l-müfessir bahislerini hariç tutarsak, bize büyük oranda Kur'ân ve tefsir ilimlerine dair bilgi ve rivayet malzemesi sunmakla yetinmekte olup müstakil ilimleri usûl arayışı perspektifinden irdelememektedir. Oysa erken dönemden itibaren tefsir literatürüne bu zaviyeden bakıldığında gerek tefsir mukaddimelerinde gerekse müstakil eserlerde tefsir ilmine özgü usûl arayışının izlerine rastlanmaktadır. İlgili çalışmaların bir kısmında fıkıh, kelam gibi bazı formasyonlar eşliğinde usûl arayışına girildiği görülmekle birlikte bu arayışı tefsire özgü kılmaya çalışanların da bulunduğu fark edilmektedir. Bu çalışma bahsi geçen tespitlerden hareketle tefsirde usûl arayışının ortaya çıkışını hazırlayan tarihi etkenleri, süreç içerisinde gerçekleşen değişim-dönüşümleri ve usûl arayışlarının tefsire özgülük bağlamında kat ettiği mesafeyi karakteristik metinler özelinde tespit etmeyi amaçlamaktadır. Bu çerçevede öncelikle tefsirde usûl arayışlarının siyasî ve itikadi etkenleri irdelenmektedir. Akabinde muhalif grupların Kur'ân'ın yorumlama biçimlerine dair birbirine yönelttikleri eleştiriler incelenmektedir. Devamında müelliflerin usûl arayışında teorik açıdan yorum mekanizmaları üretmeleri ve pratik açıdan somut kaideler ortaya koymaları konusu analiz edilmektedir. Son olarak, söz konusu usûl arayışlarının tefsire özgülük bakımından başarısı denetlenmektedir. Neticede erken dönemden itibaren tefsire özgü usûl arayışlarının ortaya çıktığı tespit edilmektedir. Bu arayışların belirli seviyelerde mesafe kaydettiği net bir biçimde gözlenmektedir. Dolayısıyla bu tez çalışması, modern dönemdeki hâkim kanaatin aksine, mütekâmil seviyede olmasa da tefsire özgü usûl arayışlarının erken dönemden itibaren başladığını ortaya koymaktadır.
Ebû Nuaym el-İsfahânî'nin Kitâbü'l-İmâme ve'r-Red ale'r-Râfiza isimli eserinin İslâm mezhepleri reddiye literatürü açısından değerlendirilmesi/Evaluation of Ebû Nuaym al-Isfahâni's 'Kitâbu'l-Imame ve'r-Red Ale'r–Râfiza' in terms of the literature of rejection of Islâmic sects
Bu tez çalışmasında Ebû Nuaym'ın hayatı ile birlikte dönemindeki siyasi, sosyal ve mezhebî durum incelenerek onun temel bazı görüşlerine yer verilmiş ve Kitâbü'l-İmâme adındaki reddiye eserini neden, ne zaman, kimleri muhatap alarak yazdığı tespit edilmeye çalışılmıştır. İslâm coğrafyasının Karmatîler, Fâtımîler, Büveyhîler, Hamdânîler gibi Şiî devletlerle çevrili olduğu bir siyasi harita içerisinde Ebû Nuaym'ın doğup büyüdüğü ve ömrünü tamamladığı şehir olan İsfahan'ın tarihî, siyasi, kültürel, ekonomik ve mezhepsel durumu ele alınmıştır. Konu ve olaylar, Ebû Nuaym'ı daha iyi tanımak, fikir ve düşünce dünyasını anlayabilmek amacıyla zaman-mekân fikir-hadise-insan ilişkisi gözetilerek incelenmiştir. İsfahan'da doğan ve doksan dört senelik ömrünü İsfahan'da geçiren Ebû Nuaym'ın burada nasıl bir aile ortamında doğup büyüdüğü, aile fertleri, ne tür bir eğitim aldığı ve bazı hocalarına yer verilmiştir. Ayrıca onun îtikâdî mezhebi, sûfî olup olmadığı, hakkındaki Şiîlik iddiaları, döneminin farklı mezheplerden âlimleri ve yazmış oldukları eserlerin Ebû Nuaym ve konumuz olan Kitâbü'l-İmâme ile bağlantıları incelenmiştir. Ebû Nuaym, Fâtımî Devleti ve Büveyhî Devleti'nin güç ve hakimiyet sahibi olmakla birlikte aynı zamanda Şiîlerin siyasi, sosyal ve kültürel hayattaki canlılıklarının daha öteye giderek sahâbeye hakaret, Gadîr-i Hum kutlamaları, ağıt ve matem törenlerinin rutin bir devlet politikası haline getirdiği dönemden sonra, Ehl-i Sünnet akidesini ve halîfeyi destekleyen Gaznelilerin önemli bir güç olmasıyla birlikte kendisini ve görüşlerini ifade etmekte daha rahat olabilmiştir. Tezin en önemli kısmında Ebû Nuaym'ın bir hadis âlimi olarak telif ettiği, rivâyetlerden müteşekkil eserlerinden farklı olarak, hadislere birtakım kelamî görüşleri dâhil ederek telif ettiği Kitâbü'l-İmâme'yi ele aldık. Bu çerçevede eserin yazılma amacını, muhataplarını, ne zaman yazıldığını ve Ebû Nuaym'ın söz konusu eserdeki görüşlerini ve vermek istediği mesajları tespit ederek Mezhepler Tarihi Literatürü açısından değerlendirmeye çalıştık.
Abay Kunanbayoğlu'nun dini ve ahlaki görüşleri
Abay Kunanbayoğlu Sovyetler dönemi Kazak toplumunun dini ve kültürel hayatında etkin bir role sahiptir. Bölgedeki İslam'ın reel durumu, Türk ve Rus kültürünün kesiştiği bir noktada durmaktadır. Bu nedenle Kazak toplumunun günümüz ilmi ve kültürel durumunu tespit edebilmek ve anlayabilmek için Abay'ın üstlendiği rolü bilmek gerekir. Çünkü Abay bir düşünür olarak Rus kültürüne de vakıf olan Müslüman bir kişiliktir. Onun eserlerinde bu geniş bakış açısının izleri açıkça görülmektedir. Abay Kunanbayoğlu'nun eserleri bağımsızlık öncesi dönemde ve bağımsızlıktan bu yana yirmi yıldan fazla bir süredir farklı yönleriyle incelenmiştir. Ancak araştırmamız bazı açılardan özgün ve bu nedenle de önemlidir. Bağımsızlıktan sonraki 10-15 yıl içinde, Arapça ve Farsça bilen İslam'ın Şeriat kanununu öğrenmiş uzmanların doğu dünya görüşüyle bağlantılı olarak Abay'ın eserlerini araştırmalarına olan talep yoğun bir şekilde arttı. O dönemde Abay'ın eserlerindeki dil konusu, Doğu dilleri edebiyatı ve büyük şahsiyetlerle olan bağlantısının ideolojik yönlerini belirlemek için yeni konular üzerine araştırma konusu olmaya başladı. Bununla birlikte Abay'ın eserlerindeki Kur'an ve Hadis metinleri, kısmen dini ve İslamî anlam taşıyan Arapça kelimeler ve ifadeler, Müslüman dünya görüşü bağlamında özel olarak analiz edilmemiştir. Bu bir ölçüde normaldi. Çünkü bu dönem ateizm propagandası yapan bir toplumdan, özgür düşünen ve dinsel kökenlerini keşfetme sürecine giren bir toplumsal yapılanmaya geçiliyordu. Başka bir deyişle, o sıralarda Abay eserlerinin doğru anlaşılmasına giden yol döşeniyor ve bilgi sahibi şahsiyetlerle sıradan vatandaşa kadar Abay'ın Müslüman dünyav görüşünün benimsenmesi için hazırlıklar yapılıyordu. Kazak toplumda son yıllarda din olgusu, toplumdaki en güncel konulardan biri haline geldi. Abay'ın eserleri farklı dinler ve mezhepler arasında farklı açılardan yorumlanmaya başladı. Deyim yerindeyse Abay, paylaşılamayan bir değer haline geldi. Kazak toplumunda boy gösteren farklı yaklaşımlar, Abay'ı kendileri için bir destek olarak yorumlama çabası içine girdiler. Abay'ın dünya görüşü ve dini görüşleri üzerine yapılan araştırmalar bile, milli değerlerimizi dini dünya tanımımıza yabancı dinlerle ilişkilendirerek yanlış temsil etme girişimine yol açtı. Tüm bu nedenlerle Abay'ın düşüncesinin ve dinsel inancının özgün ve doğru olarak ortaya konulması, kültürümüze yabancı inançlar doğrultusunda çarpıtılması girişimlerine dikkat çekilmesi büyük nem taşımaktadır. Bu sorun henüz tam olarak çözüm bulmuş değildir. Abay'ın dini anlayışını ve akidesini tüm gerçekliği ile açıklamak çok önemlidir. Bu konu araştırmamızın ana amaç ve hedeflerinden biridir. Tezimizin önemi Abay'ın düşünce ve inanç dünyasının doğru bir şekilde ortaya konulmasında yatmaktadır.
İskilipli Mehmed Âtıf Efendi'nin fıkhî kişiliği (Makaleleri bağlamında)
Âtıf Efendi, Osmanlının en buhranlı dönemlerinde yaşamış bir âlimdir. Çalışmalarında devletin ve toplumun sorunlarına değinmiştir. Toplumu içinde bulunduğu durumdan kurtararak ileriye taşıyacak önerilerde bulunmuş, önerilerinde İslâmcı yaklaşımı savunmuştur. Âtıf Efendi, devletine sahip çıkmaları ve birlik olmaları hususunda halkı bilinçlendiren yazılar kaleme almıştır. Donanma cemiyeti yararına kaleme aldığı Nazar-ı Şerîatte Kuvve-i Berriyye ve Bahriyye'nin Ehemmiyet ve Vücûbu adlı eseri ile takdirname almıştır. Medreselerin ıslah çalışmalarında yer alan Âtıf Efendi, ilim dünyasındaki donukluğun nedenlerini açıklamış, çözüm önerilerinde bulunmuştur. İlme gereken değer verilmediği müddetçe toplumun ileriye gidemeyeceğini ve gerilemeye maruz kalacağını belirtmiştir. Âtıf Efendi, İslâm'ı medeniyetin önünde engel olarak gören yaklaşımlara karşı mücadele etmiş, gazetelerde ve dergilerde bu konuda ilmî yazılar kaleme almıştır. Âtıf Efendi'nin amacı, İslâm'ı doğru tanıtmak ve onun doğru anlaşılmasını sağlamaktır. Ona göre İslâm'a sarılmak yükselme ve ilerleme, İslâm'dan uzaklaşmak ise gerileme ve çöküş nedenidir. Âtıf Efendi'nin üzerinde hassasiyetle durduğu bazı hususlar şunlardır: İslâm, her dönemin ihtiyaçlarına cevap verebilecek nitelikte bir dindir. İçtihat, İslâm'ı evrensel ve dinamik kılan unsurlardan biridir. Bu nedenle içtihat kapısı açıktır ve hiçbir zaman kapanmayacaktır. İçtihat anlayışı dinamizme kavuşturulmalıdır. İçtihadın yeniden canlandırılması, toplumda yanlış İslâm algısının önüne geçecek ve İslâm'ın doğru anlaşılmasını sağlayacaktır. Âtıf Efendi, içtihat yeterliliğine sahip müçtehitler yetiştirilmesi gerektiğinin altını çizer. Ona göre Kur'an, her türlü düzenlemede ilim insanlarına yeterli veri sağlayacak nitelikte bir kaynaktır. Düzenlenecek anayasa çalışmalarında ve kanuni düzenlemelerde zamanın ihtiyaçları göz önünde bulundurularak içtihada başvurulmalıdır. Anahtar Kavramlar: İçtihat, Taklît, İslâm, Medeniyet, Yozlaşma
Türkiye'deki İslamcı dergilerde İhvan-ı müslimin hareketinin algılanış biçimleri
Tez konumuzu, İhvan'ı Müslimin'in Türkiye'de yayın yapan İslamcı dergilerdeki algılanış biçimi oluşturmaktadır. Bu çerçevede İhvan'la ilgili fikirlerin Türkiye'ye ne zaman intikal ettiği ve bu faaliyetlerde şahıs olarak kimlerin çabası bulunduğu araştırılmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda tezimiz iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde İhvan'ın İslamcı dergilerde nasıl algılandığının ortaya çıkarılmasında önem arz eden İslamcı dergiler ve İhvan-ı Müslimin Hareketi'nin tarihsel seyri ve gelişimi incelenmiştir. İkinci bölümde ise belirlenen on altı dergi içinde İslamcı dergilerde İhvan algısı araştırılmıştır. İhvan-ı Müslimin, 1928 yılında Mısır'da ortaya çıkmış ve çeşitli İslam coğrafyalarına etki etmiş en önemli dini hareketlerden biridir. Bu hareket içerisinde Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Abdulkadir Udeh, Said Havva gibi şahsiyetler faaliyet göstererek kendi alanlarında birçok eser kaleme almışlardır. Onlar, dönemin Mısır siyaseti içerisinde baskı ve şiddete maruz kalsalar da, ortaya koydukları fikirlerle İslamcılık düşüncesi içerisinde vazgeçilmez isimlerden olmuşlardır. İslamcı dergilerin tarihsel seyrinin, Türkiye'nin siyasi, dini ve sosyal hayatından bağımsız ele alınması mümkün değildir. II. Meşrutiyet dönemiyle birlikte İslamcılık düşüncesinin fikri alanda kendine yer bulduğu söz konusu dergicilik faaliyetleri, Cumhuriyet dönemi reformlarıyla birlikte 1923 yılından 1947 yılına kadar devam edecek olan bir kesinti dönemine girmiştir. 1950 yılında Demokrat Parti iktidarıyla birlikte kısmı demokrasi ortamının sağlanması, İslamcı fikriyatın tekrar yayın yapma alanına kavuşmasını sağlamıştır. Özellikle de Hareket ve Büyük Doğu dergileri hariç tutulursa diğer dergiler bu dönemde başlayan rahatlama ortamı ile yayın hayatına başlamış ve bu alanda ciddi bir çeşitlenme yaşanmıştır. 1960'lı yılların ortalarından itibaren İslamcılık düşüncesinin ivme kazanmasına yönelik yayın faaliyetlerini de etkileyen yeni bir döneme girilmiştir. Tercüme faaliyetleri olarak adlandırılan bu dönemde 60'lı ve 70'li yıllarda Mısır ve Pakistan'da, 80'li yıllarda da İran'da yazılıp Türkçe'ye çevrilen kitapların Türkiyeli okuyucularla buluşması hedeflenmiştir. Tercüme faaliyetleriyle birlikte Hasan el-Benna ile Seyyid Kutub başta olmak üzere Abdulkadir Udeh, Said Havva gibi isimler tarafından kaleme alınan kitapların tercüme edilmesi Türkiye'de dini, fikri, siyasi ve sosyal düşüncede değişimler yaşanmasına sebep olmuştur. Bu amaca hizmet eden en önemli İslamcı dergi Hilal dergisidir. Hilal dergisi bu faaliyetlere öncülük ederek kendi ifadeleriyle Türkiye'deki İslami uyanışa İhvan'ın eserlerinin Türkiye'de tanınmasıyla katkı yapacağını düşünmüştür. Hilal başta olmak üzere İslamcı dergilerin büyük bölümünde, İhvan'ı Müslimin Hareketi'ne yönelik yaklaşımın olumlu olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bunlar arasında söz konusu hareketle bağlantılı olarak tasavvuf, Selefilik, tekfircilik, cahili toplum gibi kavramlara yönelik eleştirilerin olduğu da görülmektedir. Bu doğrultuda Cemalettin Efgâni ve Muhammed Abduh gibi isimler merkeze yerleştirilmiştir. Özellikle İslami Hareket isimli derginin İhvan'ın Efgâni ile ilişkisini reddetmesi dikkat çekicidir. Ayrıca Büyük Doğu dergisi de İhvan'ı, Seyyid Kutub özelinde eleştirilere tabi tutmaktadır.
Hadislerin sıhhatini belirlemenin ictihâdî oluşu
Hadîslerin sıhhatini belirlemenin ictihâdî oluşunu konu alan tezimizle, rivâyetlerin sıhhatinin tespitinde ictihâdın rolü ortaya konulmaya çalışılmış, bu bağlamda; muhaddislerce ve fakîhlerce hadîsleri değerlendirmede etkin rol oynayan kriterlerin ictihâdî olduğuna, ictihâdın âlimlerin hadîslere farklı hüküm vermelerindeki etkisine değinilmiştir. Bu bilgilerden hareketle de aynı rivâyetin, sahîh, hasen, zayıf ve mevzû gibi birbirinden farklı hükümlere konu olmasındaki sebebin ne olduğunun anlaşılması hedeflenmiştir. Çalışmamız giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Girişte araştırmanın konusu, amacı, kaynakları ve yöntemi hakkında bilgilendirmede bulunulmuş, Tezin Birinci Bölüm'ünde konu ile ilintili bazı kavramlara ve bunlara ilişkin açıklamalara yer verilmiştir. Çalışmanın İkinci Bölüm'ünde, tarihî süreçte ictihâd kapısının açık olup olmadığı tartışmaları bağlamında İbnü's Salâh'ın görüşüne temas edilmiş, ayrıca âlimlerin onun görüşüne yaklaşımları kronolojik olarak özetlenmiştir. Bununla birlikte hadîslerin sıhhatini tespitte özellikle hadisçilere göre etkin rol oynayan hadîs usûlü ve cerh-ta'dil ilminin teşekkülünde ictihâdın etkisi ele alınmıştır. Araştırmanın Üçüncü Bölüm'ünde ise hadisçilere ve fıkıhçılara göre sahîh hadîsin şartlarına ve fıkıhçıların zayıf hadîsleri sahîh olarak kabul etmelerine yol açan bazı alternatif metotlara yer verilmiş, ayrıca bu bölümde aynı ilmî disipline mensup âlimlerce rivâyetlerin farklı hükümlere konu olmasına örneklerle temas edilmiştir. Tüm bu verilerden hareketle de hadîslerin sıhhatini tespitte ictihâdın rolü ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmamızda son olarak ulaştığımız bazı tespitlere yer verilmiştir.
Açık Öğretim Fakültesi Arapça ders kitaplarının temel dil becerileri açısından değerlendirilmesi
Bir dili öğrenmede temel dil becerilerinin edinilmesi çok önemlidir. Özellikle bu dil Arap Dili gibi Türkçe'den farklı bir yapıya sahip ise temel dil becerilerinin edinilmesi hayati öneme sahiptir. Türkçe ile Arapça arasında gramer yapısı, cümle kuruluşu, kelime türetme yöntemlerinin farklı olması ve her iki dilin farklı dil ailelerine mensup olması bunun önemini daha da artırmaktadır. Bununla birlikte dil bilgisi kuralları bir dilin iskeletini oluşturuken temel dil becerileri o dile hayat veren ruh mesabesindedir. Yabancı dil öğretiminin temelini teşkil eden dil bilgisinin yanı sıra, anlama ve anlatma becerileri olarak da bilinen dinleme, okuma, yazma ve konuşma becerileri temel dil becerilerinin özünü oluşturmaktadır. Bunun yanında Arap diline ait sözlü ve yazılı anlatıma dair eserlerin anlaşılması için temel dil becerilerinin geliştirmesi son derece önemlidir. Biz bu çalışmamızda Açık Öğretim Fakültesi Arapça Ders kitaplarını ele alarak, temel dil becerileri açısından inceleyip değerlendirmeye çalıştık. Ayrıca konuları ele alırken yeterli sayıda örnek vererek konuların daha iyi anlaşılması için çaba sarf ettik. Çalışmamızın Arap Dilinin öğreniminde karşılaşılan sorunların aşılmasında bir nebze de olsa katkı sağlamasını ümit ederiz.
Muhammed b. Muhtar eş – Şankıti'nin düşüncesinde din toplum ve siyaset
Bu çalışmada Şankıti'nin İslam Medeniyetinde Anayasal Kriz/Büyük Fitneden Arap Baharına isimli eserinden hareketle İslam Medeniyetinin içerisinde bulunduğu Anayasal Krizin ne olduğunu, bu durumun nedenlerini ve sunulan çözüm önerilerini incelemeye çalıştık. Çalışmamız Giriş kısmı hariç üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde konunun günümüzdeki önemine değinerek İslam siyasal değerleri açısından ele alınmasının gereğini vurguladık. İslam siyasal tarihinin ilk dönem olaylarını inceleme altına aldığımız birinci bölümde Hz. Muhammed'in vefatıyla başlayan ve Cemaat Yılı olarak adlandırılan uzlaşmalarla son bulan süreçteki siyasal yaşanmışlıkları, Anayasal Kriz kavramının anlaşılabilmesi için olduğu şekliyle ortaya koymaya çalıştık. Çalışmamızın ikinci bölümünde, hicretin birinci asrında tecrübe edilen siyasi olayların Müslümanların inanç sahasına nasıl taştığını ve siyaset ile itikat arasındaki ilişkiyi gözler önüne sermeyi amaçladık. Çalışmamızın üçüncü bölümünü ise günümüze kadar taşınan siyasi ve itikadi problemlerin küllerinden kurtularak mevcut siyasal krizin çözümü noktasında Şankıti'nin önerilerini incelemeye ayırdık.
İmam Mâtürîdî'de akıl teorisi
Kelâm ilmi içerisinde akıl çeşitli yönleriyle ele alınmış, bilhassa tanımı, niteliği, türleri ve akıl-nakil münasebeti açısından inceleme ve araştırmaya tabi tutulmuştur. Bunun en önemli nedeni, aklın dini sorumlulukta başat rol oynamasının yanı sıra, çeşitli bilgi vasıtaları ile edinilen bilgilerin sağlamlığını kontrol eden bir ölçüt konumunda bulunması ve onlara hâkim durumda olmasıdır. Akıl olmaksızın herhangi bir ilmi ilerlemeden söz edilemeyeceği gibi, akla ters düşen din de muhatapları nazarında herhangi bir anlam ifade etmeyecektir. Bu nedenle aklın, dinin inanç esaslarının anlaşılması noktasında çok önemli bir görevi vardır ve vahiy kaynaklı delilleri anlamlandırmada da çok önemli bir fonksiyona sahiptir. İmam Mâtürîdî İslam düşünce tarihinde, önemli fikirleri ve eserleriyle kendisinden sonraki nesillere öncülük etmiş önemli bir mütefekkir ve mütekellimdir. Dini ilimlerin metodolojik bir hüviyet kazandığı, her bir görüşün kendi sistemini oluşturduğu bir çağda yaşayan Mâtürîdî, geliştirdiği çözümlerle İslam dünyasında özgün bir yer edinmiştir. Çalışmamızda onun düşünce sisteminin bel kemiğini oluşturan akıl teorisi incelenmiştir. Bu bağlamda öncelikle büyük mütefekkir Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'nin hayatı, eserleri ve onun İslam düşüncesine damga vuran fikirleri ele alınmıştır. Bu bölümde bilhassa onun kendine özgü geliştirdiği ve kendisinden sonra kelâm kitaplarında müstakil olarak yer verilen bilgi kuramı ile tevhid anlayışı, iman anlayışı ve siyaset anlayışına yer verilmiştir. İkinci bölüm olan islam düşüncesinde akıl teorileri başlığında akıl konusu, kavramsal olarak ele alınmış, aklın mahiyeti, tasnifi, verdiği hükümler ve aklın yeri konusundaki tartışmalara değinilmiştir. İslam düşünce tarihinde akla filozoflar, tasavvufçular, selefiler ve kelâmcılar nazarından bakılarak, modern çağda akıl teorileri ile aklın tarihsel serüveni gözler önüne serilmiştir. Çalışmamızın son bölümünde İmam Mâtürîdî'nin bilgi teorisinde aklın yeri ve işlevi onun Kitâbu't-Tevhîd ve Te'vîlâtu'l-Kur'ân isimli eserlerinden hareketle öncelikle akıl sahibi olan insanın yapısına değinilmiş, aklın bilgisel değeri, dini değeri, bilginin tarifi ve hakikati İmam Mâtürîdî'nin perspektifinden işlenmiştir. Yine Mâtürîdî açısından bilginin kaynakları; duyular, haber ve istidlâl olarak aktarılmış, bilginin çeşitleri ortaya konulduktan sonra bilgi aracı olarak akıl, aklın yetkinlik alanı, aklın dine olan ihtiyacı ve aklın sınırlarına değinilmiştir. Son olarak akıl-nakil ilişkisi ile Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'nin dini anlamada işlevsel akla verdiği değer ortaya konulmuştur.
Ali el-Kerekî'nin İsnaaşerî Şiiliği üzerindeki etkisi
Geçmişten günümüze İran halkları, bulundukları coğrafya için oldukça önemli bir konumda durmayı başarmışlardır. Onlar için kritik öneme sahip bazı zaman dilimleri vardır ki bu yıllar ülkenin geleceğini şekillendirmiştir. Safevî Devleti bu zaman dilimlerinin belki de en önemli eşiğini oluşturmaktadır. Çünkü Safevî Devleti'nin kuruluş aşamasında karşılaştığı sorunlar ve bu sorunlara yönelik uygulamak istediği politikaların bilinmesi bugün dahi birçok sorunun çözülmesine sebep olacaktır. Böylelikle ilk bölümde, Safevî Devleti'nin İsnaaşeri Şiîliğini kabul sürecinde kendi toprakları dışından getirip yazdıkları eserlerden ve fikirlerinden oldukça faydalandığı muhâcir ulemânın burada ne tür bir işleve sahip olduğunu incelemeye çalışmak ve özelde Kereki'nin buradaki konumu mümkün oldukça ortaya çıkarmak temel hedefimiz olmuştur. Ali el-Kereki'nin hayatı, hocaları ve eserlerini incelediğimiz ikinci bölümde, yetiştiği ortam ve ilim seyahatleri hakkında değerlendirmelerde bulunarak fikirlerinin oluşum sürecinin ipuçlarını aradık. Ayrıca gaybet düşüncesiyle bağlantılı bir şekilde durumu ele almaya çalıştık. Çünkü Şiî fıkhının oluşum süreci içerisinde mütekellimler tarafından bina edilen bu fıkhın temeline gaybet düşüncesi tüm ağırlığıyla oturmuştur. Şiî mütekellimlerin her bir fikrine neredeyse müdahele eden bu anlayış, oluşma sürecinden gelişme sürecine kadar birçok yoruma muhatap olmuştur. Ali el-Kerekî'nin fikirlerinin oluşum aşamasında Usûlî-Ahbâri ayrışmasının da incelenmesi gereken ayrı bir konu olarak ele alınması gereğini düşündük. Farklılıkları hakkında çok detaya inmeden yüzeysel bir şekilde inceleyerek durumun ayrışma yönlerine dikkat çekmeye çalıştık. Çünkü ayrışma noktalarını anlamak Kerekî ve Kerekî gibi düşünen ulemânın daha anlaşılır olmasında sağlayacaktır. Üçüncü bölümde Ali el-Kereki'nin fikirleri üzerine yoğunlaştık. Şu bir geçektir ki İsnaaşeriyye fıkhında ahbâr anlayıştan gelen gaybet anlayışı fıkhı durağanlaştırmıştı. Zamanla Usûlî ulemânın çabasıyla temel kaynaklarda akli istidlâl metodları kullanılarak bu durum aşılmaya çalışılmıştır. Safevîler döneminde Usûlî anlayışın devlet gücünüde bir şekilde yanında hissetmesi durumu dahada kolaylaştırmış gözükmektedir. Ali el-Kerekî, bu gücün farkında olarak onu kullanmayı bilmesi, geleceğin fakih-sultan ilişkilerine yeni bir boyut kazandırmıştır. Eserlerinde ve verdiği fetvalarla Şiî fakihlerine ayrıcalıklı bir konum oluşturmuştur. Özellikle Cuma namazı, haraç ve İmamın nâibliği konusunda fakihe yüklediği misyon onun konumunu her zamankinden daha çok güçlendirmiştir.
Ali b. Derviş Bâyezid-i Tirevî'nin hayatı, eserleri ve tasavvufî görüşleri
Ali b. Derviş Bâyezid-i Tirevî, 8/15. asrın son çeyreği ve 9/16. asrın ilk yarısında Osmanlı topraklarında yaşamış bir mutasavvıftır. Ali Efendi, ilk tasavvufî eğitimini Halvetî şeyhi olan babası Bâyezîd-i Rûmî'den almıştır. Sonrasında Zeyniyye tarîkatının Vefâiyye kolu şeyhi Ebu'l-Vefâ Muslihuddîn Mustafa'ya intisâp edip tasavvufî eğitimini tamamlamıştır. Zeyniyye-Vefâiyye'den icâzet aldıktan sonra Tire'de irşad faaliyetlerini yürütmüştür. Bu çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde 16. asrın siyasî ve tasavvufî durumu hakkında bilgiler ve Ali Efendi'nin hayatı, tasavvufa intisâbı ve eserleriyle ilgili tespit edilen bilgilerden oluşmaktadır. İkinci bölümde ise kendisinin tasavvufî görüşleri incelenip ortaya konulmaktadır. Onun tasavvufî görüşleri değerlendirilirken kendinden önceki sûfîlerle karşılaştırılarak aralarındaki benzerlik ve farklılıklar belirtilmiştir. Bunun yanı sıra Ali Efendi'nin görüşleri açıklanırken günümüz kaynaklarından da istifâde edilmiştir. Ali Efendi'nin tasavvuf anlayışı genel olarak kendinden önceki Zeyniyye-Vefâiyye şeyhlerinin görüşleriyle örtüşmektedir. Ancak onun; seyr-u sülûk mertebeleri, uzlet ve halvet, riyâzet, sâlikin kıyafeti, fakr, tevhid ve varlık anlayışı gibi hususlarda kendine has bazı görüşleri olduğu da görülmüştür. Mesela halvete girmiş bir sâlikin yiyeceği yemeğin oranının tespiti veya sabır konusunda bir tasnif oluşturması onun kendine has fikirleri arasında zikredilebilir. Yine İbnü'l-Arabî'nin görüşlerinden çokça etkilendiği anlaşılan Ali Efendi'nin varlık ve bilgi anlayışı konusundaki görüşleri tarîkat ricâlinin fikirlerinden farklılaşmaktadır. Örneğin Zeynüddîn el-Hâfî'nin vahdet-i şuhûd düşüncesini savunduğu bilinmesine rağmen Ali Efendi'nin vahdet-i vücûd düşüncesine yakınlık gösterdiği anlaşılmaktadır. Ali Efendi'nin değindiği bir diğer konu ise seyr-u sülûk mertebeleridir. Bu konuda hem Zeyniyye hem de Halvetiyye şeyhlerinin eserlerine bakıldığında her iki tarafın da düşünce yapısını yansıttığı görülmüştür. Ancak kendi düşüncelerini de içerisinde aktarmaktadır ki bunlardan birisi iki âlem arasındaki berzah âlemini de değerlendirmesidir.
Kur'ân-ı Kerim'deki had ve kısas cezalarıyla ilgili hükümlerin evrensellik veya tarihselliklerinin tespiti
Kur'ân-ı Kerim'deki fıkhî hükümlerin evrenselliği veya tarihselliği konusu günümüzde İslam hukuku alanında yapılan en önemli tartışma konularından biridir. Her ne kadar tarihsel-eleştiri yöntemi Batı'da oluşmuş ve İslami kaynaklara ilk defa oryantalistler tarafından uygulanmış ise de bu mesele İslami ilimlerde çok erken dönemlerden itibaren farklı isimler ve yöntemler altında tartışılmaya başlanmıştır (mesela, sebebi nüzul, kıyas, istihsan, istislah vb.). Tezimizde tarih biliminin araştırma yöntemlerinden olan kaynak tarama/araştırma, tenkit, tasnif, tahlil ve tasvir yöntemleri kullanılarak tarihsel-eleştiri yönteminin Batı'daki oluşum nedeni, süreci, Kitab-ı Mukaddes üzerindeki uygulanma aşamaları, ona yöneltilen eleştiriler ve İslami kaynaklara uygulanış biçimi gösterilmiştir. Daha sonra İslam düşünce tarihinde evrensellik ve tarihsellik konusunda ortaya çıkan üç temel yaklaşım delilleriyle birlikte ortaya konulmuştur. Bunlar Kur'ân-ı Kerim'deki hukuki hükümleri bütün olarak evrensel gören, bütünüyle tarihsel olarak değerlendiren ve Kur'ân'ın içinde hem evrensel hem de tarihsel hükümlerin olduğunu kabul ederek bunları birbirinden ayırmak adına bir yöntem öneren görüşlerdir. Tezde bu yaklaşımlardan her birinin Kur'ân-ı Kerim'deki had ve kısas cezalarına uygulanması halinde ortaya çıkacak sonuçlar saptanmaya çalışılmıştır. Bu durumda evrenselci yaklaşıma göre Kur'ân'daki had ve kısas cezalarının bütünüyle evrensel olduğu, ikinci yaklaşıma göre ilgili hükümlerin tümüyle tarihsel olduğu ve üçüncü yaklaşıma göre ise söz konusu ahkamın genel olarak evrensel kabul edildiği tespit edilmiştir. Tezde fıkhî hükümlerin bütünüyle evrensellik veya tarihselliğini savunan ilk iki görüşün bazı çelişki ve çıkmazları tenkit edilirken son yaklaşım sahibinin önerdiği yöntemin ise yalnızca Kur'ân-ı Kerim'in ceza hukukuyla ilgili hükümleri üzerinde değil, diğer hukuk alanlarında da uygulanarak doğru sonuçlar elde edilebilecek bir yöntem olduğu belirtilmiştir.
Cumhuriyet Dönemi Türkçe tefsir çalışmalarında müteşâbih âyetlere yaklaşımlar (Elmalılı ve Süleyman Ateş örnekliğinde)
Bu çalışma Osmanlı döneminin sonları ile Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde yaşamış Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ile Cumhuriyet'in başlarında dünyaya gelmiş Süleyman Ateş'in bir ulûmu'l-Kur'an konusu olan müteşâbih meselesine bakış açılarını ve bu türden kabul edilen âyetleri yorumlama biçimlerini ele almaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde tefsir ilminde tartışmaların odağında olan muhkem-müteşâbih konusu ana hatlarıyla, tartışmalı yönleriyle, fikir akımlarıyla ve problematik zeminde incelenmektedir. İkinci bölümde Cumhuriyet döneminde kaleme alınmış iki önemli tefsir çalışması olan Hak Dini Kur'an Dili ve Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri adlı eserlerde müfessirlerimizin muhkem-müteşâbih konusuna yaklaşımları, müteşâbihâtın varlığını kabul edip etmedikleri ve hangi âyetleri müteşâbih olarak kabul ettikleri gösterilecektir. Müelliflerimizin, müteşâbih âyetlerin anlaşılabilirliği meselesine bakış açıları ve bu tür âyetleri yorumlama biçimleri üzerinde durulurken farklı ve ortak tavırları belirlenecektir.
İslam ceza hukukunda para cezası ve Osmanlı uygulaması
İslam ceza hukukunda suçlu için çeşitli cezalar öngörülmüştür. Bu cezaların bazıları Şari' (Allah) tarafından belirlenmiş olmakla beraber pek çok ceza ve uygulaması ise Kur'an ve sünnette kesin bir şekilde açıklanmamıştır. Bu durumun başlıca sebepleri zamanın geçmesi ile maslahatlarda ve mefsedetlerdeki değişimler ve Yüce Allah'ın suç ve cezalarla ilgili bırakmış olduğu bilinçli boşluklardır. Yüce Allah tarafından bırakılan bu bilinçli boşluklar İslam hukuk tarihinde devlet başkanları veya hakimler tarafından belirlenen çeşitli kanun ve nizamnameler çerçevesinde doldurulmaktadır. İslam ceza hukukunda devlet başkanı tarafından belirlenen suç ve cezalar için "ta'zir" kavramı kullanılmaktadır. Elinizdeki çalışmada biz ta'zir cezalarından sayılan para cezaları üzerinde durmaya çalıştık. Para cezalarının klasik dönemde ve Osmanlı döneminde uygulanması çeşitli farklılıklar arz etmektedir. Bazı fıkıh âlimleri para cezalarının İslam hukukunda meşruiyet kaynağının Kur'an ve sünnet olduğunu kabul etmekle birlikte; Ebu Hanife, Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî ve çoğu Hanefî fakihi para cezalarını meşru olarak kabul etmemişlerdir. Bunun yanı sıra Ebu Yusuf gibi bazı Hanefî âlimleri, çeşitli Malikî ve Hanbelî âlimleri mali cezaların ve bu arada para cezasının İslam hukukunda uygulanabileceğini savunmuşlardır. Osmanlı devleti ceza uygulamasında ise para cezaları büyük önem arz etmiş ve pek çok suçta cezai yaptırım olarak kabul edilmiştir. Elinizdeki çalışmada bunun örnekleri kanunnameler üzerinden incelenerek değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Anahtar Kavramlar: Para cezası, Cürüm, Ta'zir bi'l mal, Garâmet
İbn Nüceym'in el-Bahrü'r-Râik adlı eserindeki tercihlerinin değerlendirilmesi
Tebliğ sürecinden itibaren İslam'ın insanlar arasında hızlı bir şekilde yayılması, farklı birçok örf ve adetle karşılaşmasına; bu bağlamda çeşitli uygulama ve problemlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Fıkıh âlimleri bu problemleri çözüme kavuşturabilmek için ictihad etmişler ama birbirlerinden farklı sonuçlara varabilmişlerdir. Bu bağlamda mezhepler arasında ve mezhep içinde birçok farklı görüş ortaya çıkmıştır. Bu durum sonraki dönemde, ulemanın farklı içtihatlar arasında tercih yapmasını gerektirmiştir. İbn Nüceym ve onun el-Bahrü'r-râik adlı eseri hem Hanefî mezhebinde hem de İslam Hukuku alanında önemli bir yere sahiptir. Bu çalışmada müellifin mezkûr eserindeki tercihleri konu edinilmiştir. Çalışmadaki amaç; İbn Nüceym'in tercihlerini tespit ve tahlil edip, mezhep içi tercih mantığını nasıl uygulandığını göstermek, mezhep içi fıkhi tefekkürün uygulanış biçimini İbn Nüceym örneğinde ortaya koyarak literatürde katkı sağlamaktır. Bu bağlamda araştırma, müellifin son çalışması olan el-Bahrü'r-râik ile sınırlandırılmıştır. İlgili sınırlandırmaya rağmen, tezin amacına katkı sağlayacağı düşünülen yerlerde müellifin diğer eserlerine de başvurulmuştur. Belgesel Kaynak Tarama yöntemi kullanılarak tercihler belirlenmiş ve ardından bu tercihler arasından temsil gücü yüksek olan örnekler tespit edilerek değerlendirilmiştir. Çalışma giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde araştırmanın konusu, önemi, amacı kapsam ve sınırlılıkları gibi ön bilgiler verilmiştir. İlk bölümde İbn Nüceym'in hayatı, eserleri, ilmi yönü, şahsiyeti ve yaşadığı dönem betimsel olarak ele alınmıştır. İkinci bölümde tercih kavramı üzerinde durulmuştur. Bu konuda literatürde yer alan görüşler değerlendirildikten sonra, İbn Nüceym'in tercih kavramı hakkındaki düşünceleri eserlerine başvurularak ortaya konmaya çalışılmıştır. Üçüncü ve son bölümde ise eserde tespit edilen tercihler arasından temsil gücü yüksek olanlar, mezkûr eserin konu tasnifine göre ele alınarak değerlendirilmiştir. Sonuç bölümünde ise genel bir değerlendirme yapılarak elde edilen bulgular sunulmuştur.
Kur'an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir'in günümüz tefsir problemlerine yaklaşımları
Günümüz tefsir problemleri müfessirlerin Kur'an ayetlerini farklı yorumlamalarından dolayı ortak bir yorumda birleşememelerinden kaynaklanmaktadır. Bu yorum farklılıkları, başka konular olmakla birlikte genelde bilimsel tefsir, fıkhi konular, din devlet ilişkileri ve kıssalarla ilgili olmaktadır. Kur'an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir adlı eser Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 2005 yılında basımı yapılmış güncel bir tefsir olmasından dolayı bu çalışmada bu tefsirin bahsedilen konulara yaklaşımları tespit edilmeye çalışılmıştır. Çalışma sırasında oluşturulan bölümlerin tarihi süreci özet olarak her bölümün girişinde ele alınmış, bölümlerin belirlenen konuları ile ilgili eser içerisindeki açıklamalara ulaşılmış, ulaşılan bu açıklamalar konu başlıklarına göre incelenmiş, konulara uygun yorumlar özetlenerek değerlendirilmiş ve bazı konular başka kaynaklarla da karşılaştırılarak o konuda sonuca ulaşılmıştır. Kur'an Yolu tefsiri bazı ayetlerin tefsirlerinde bilimsel tefsirden yararlanmış, ahkamın değişmesini kısmen kabul etmiş, çok eşlilik konusunda İslam'ın çok eşliliği getirmediğini, var olan bu uygulamayı düzene koyduğunu ifade etmiştir. İki kadının şahitliğinin birisi hatırlatıcı olmasından dolayı şahitlerin iki değil de bir tane olduğuna işaret etmiş, erkeklerin kadınlardan üstün değil, yaratılıştan farklı olduklarını belirtmiş, kadının mirastaki payını gelenekten uzaklaşmamıştır. Evlilerin zina cezasının bekarlarınki ile aynı olduğunu belirtmiş, recm cezasını tazir türünden bir ceza olarak görmüştür. Faizi fazlalık olarak açıklayıp yasaklığını ifade etmiş, kısasın gerekliliğini kabul etmiş, el kesme cezasının değişebilirliğini belirtmiştir. Kur'an Yolu tefsiri müslüman kadınların yabancılara karşı baş ve boyunlarının örtmelerini İslam'ın emri olarak görmüş, dış giysinin geçici bir tedbir olduğunu belirtmiş, yaşlı kadınlarda örtünün hafifletilmesini baş ve boyun olarak açıklamış, içki ve kumarın haram olduğunu belirtmiştir. Kur'an Yolu tefsirinin din devlet ilişkileri konusunda net bir açıklaması olmamış, bazı ayet yorumlarındaki çıkarımlardan eser içerisinde İslami bir devlet yapısının varlığına ulaşılmıştır. Kıssaların tarihte gerçekleştiğine uygun açıklamalar yapmış, kıssaların gayelerinin ders çıkarıp benzer yanlışlara düşmemek olduğunu ifade etmiş, kıssaların bazı yerlerinde Kitab-ı Mukaddes'ten alıntılar yapmıştır. Bu çalışmadaki varılan sonuçlarda Kur'an Yolu tefsirinin bahsedilen konularda zaman zaman gelenekten koparak kısmen modern yorumların etkisinde kaldığı görülmüştür.
Cumhuriyet Dönemi Türkçe eserlerde Kur'an kıssalarına yaklaşımlar
Tezimizin konusunu Cumhuriyet Dönemi Türkçe Eserlerde Kur'an Kıssalarına Yaklaşımlar oluşturmaktadır. Tefsir ilminde "Kısasu'l-Kur'an" adı verilen bu terim Kur'an'da geçmiş peygamberlere ve topluluklara ait aktarılan bilgileri içermektedir ki bunlar Kur'an-ı Kerim'in ana konuları arasında önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmada kıssaların geçtiği ilgili ayetlerin tefsirleri doğrultusunda kıssaların tarihî gerçekliği yönündeki yaklaşımlar ele alınacaktır. Tezde bütün Kur'an kıssaları değil de sadece Hz. Âdem'in kıssası, Hâbil ile Kâbil, Tâlût ve Câlût ordusu, Bakara kıssası, Hz. Nûh, Ashâb-ı Kehf, Hz. Mûsâ ve Hızır kıssası gibi daha çok meşhur olan kıssalar incelenecektir. Peygamber kıssalarına dair genel bakış açılarına yer verilecek ve Hz. Âdem'in ilk insan olması dolayısıyla onunla ilgili ayetlerin yorumları ayrı bir başlık altında aktarılacaktır. Bununla beraber peygamberler ve onların kavimleriyle olan ilişkileri ile ilgili değerlendirmeler ve helak olan kavimlerin tutumları ile Hz. Peygamber'in gönderildiği toplumun davranışları kıyas edilecektir. Ayrıca müfessirlerin kıssaları ele alış biçimleri ve dayandıkları temeller üzerine görüşler ortaya konularak genel bir analiz yapılacaktır. Tez çalışmamız giriş ve iki ana bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde araştırmanın konusu, önemi, amacı, yöntemi ve tezde kullanılan kaynaklar hakkında bilgi verilecektir. Klasik tefsir usulü kaynakları olarak bu alanda yazılmış bazı eserler şunlardır: Muhammed Abdulazim ez-Zerkani''nin Menahilü'l-İrfan'ı, Zehebî'nin et-tefsir ve'l-Müfessirûn'u, Suyutî'nin el-Hasaisü'l-Kübra, ed-Dürrü'l-Mensûr fi't-Tefsîri'l-Me'sûr, el-itkan fî Ulûmi'l-Kur'an'ı; İbn Teymiye'nin Mukaddime fî Usuli't-Tefsir'i, Zerkeşî'nin el-Burhan fî Ulûmi'l-Kur'an adlı eserler örnek teşkil etmektedir. Ayrıca Kur'an'daki kıssalar hakkında çeşitli eserler meydana getirilmiştir. Bunlardan birkaçı da Es-Sa'lebî'nin el-Arâis adıyla bilinen Kısasu'l-Enbiya'sı ile Mahmud Zehra'nın Kasas mine'l-Kur'an'ıdır. Günümüze gelindiğinde İdris Şengül'ün Kur'an Kıssaları Üzerine, Sadık Kılıç'ın Mitoloji, Kitab-ı Mukaddes ve Kur'an-ı Kerim, Şehmus Demir'in Mitoloji, Kur'an Kıssaları ve Tarihî Gerçeklik, Suat Yıldırım'ın Kur'an-ı Kerim ve Kur'an İlimlerine Giriş, Sadık Kılıç'ın Tarih Felsefesi Açısından Kur'an Kıssaları, Mehmet Sait Şimşek'in Kur'an Kıssalarına Giriş gibi bu konuda yazılmış kitaplar mevcuttur. Mustafa Kara'nın Kur'an Kıssalarında Konu ve Kapsam Merkezli Bir Analiz isimli makalesi, Saliha İnal'ın Tarihselcilik ve Kur'an İlimleri adında yüksek lisans çalışması vardır. Ayrıca bu araştırmanın sınırlılıkları ve kapsamı hakkında bilgi verildikten sonra birinci bölüme geçilecektir. Bu bölümde kıssa kavramı hakkında genel tanımlar üzerinde durulacak modern dönemde kıssa anlayışında meydana gelen değişiklerin arka planı ile kıssalara yaklaşımda etkili rol oynayan isrâiliyat kaynaklı rivayetler hakkında kısa açıklamalardan sonra Batı'da kutsal metinleri anlamaya yönelik çalışmalar ve demitoloji kavramının ortaya çıkış sebepleri kısaca irdelenecektir. Bu konudaki teziyle kıssaların anlaşılmasında farklı bir oluşuma etki eden Halefullah'ın kıssalara yaklaşımı ile ilgili bazı değerlendirmeler yapılacaktır. Tezin ikinci bölümünde ilk olarak Cumhuriyet Dönemi Türkçe eserlerde Kur'an kıssalarının tarihî gerçekliğini kabul edenler ve dayandıkları deliller üzerinde durulacaktır. Ardından kıssaların tarihî gerçekliğini kabul etmeyen alimlerin görüşlerine yer verilerek bu konudaki fikirlerin oluşumunun alt yapısında etkili olan temel faktörler ele alınacaktır. Son olarak bu iki görüşün dışında kalan yani kıssaları tarihî vaka olduklarının dışında ele alıp ona göre bu konuya farklı izahlar getiren müelliflerin yorumlamalarına yer verilecek ve kıssaların yorumunda farklı anlayışların ortaya çıkış süreci arka planıyla birlikte analiz edilecektir.
Türkiye'deki İslamcı dergilerde İran İslam Devrimi algısı
1979 yılında Humeyni önderliğinde gerçekleştirilen İran İslam Devrimi'nin İslam dünyası üzerinde etkisi büyüktür. İran Şahı pek çok konuda Batı'yı örnek almış ve bu yönde çalışmalar yapmıştır. Şah'ın Batı tarz yönetimi din âlimleri ve halk tarafından istenmemiş ve bu yüzden İranlılar tarafından Şah'a karşı büyük bir devrim gerçekleştirilmiştir. Bu devrimin sonucunda da İran'ın yönetim şekli değişmiştir. Tezimizin amacı, İran İslam Devrimi sonrasında Türkiye'de yayınlanan İslamcı dergilerdeki İran ve Şiilik algısı ve bunun günümüze kadar geçirdiği değişimi ortaya koymak ve analiz etmektir. Yirminci asrın en önemli hadiselerinden biri olarak değerlendirilen ve İran'ın adını "İran İslam Cumhuriyeti'ne dönüştüren İran İslam Devrimi, İslam dünyasında ciddi bir heyecan dalgası yaratmıştır. İslam dünyasında Devrim'e yönelik olumlu ve olumsuz muhtelif yaklaşımların benimsendiğini söylemek mümkündür. Türkiye'de Devrim'e, İran'a ve Şiî düşünceye yönelik fikirlerin değişim sürecini de tespit etmek ancak bu ve benzeri yayınlar sayesinde mümkün olacaktır. Devrim'in Türkiye'deki yansımalarını bütüncül bir bakış açısı ve süreç takibi ile analiz etmek, İran-Türkiye ilişkilerinin seyrinin anlaşılmasına da önemli bir katkı sunacaktır.
İmam Mâtürîdî ve Kâdî Abdülcebbâr'a göre hikmet kavramının karşılaştırılması
Hikmet kavramının Kur'an'da birçok defa kullanılması ve Allah'ın hakîm ismiyle hikmet sıfatının birlikteliği hikmet ve ilâhî fiiller arasındaki ilişkiyi gündeme getirmiştir. Hikmet kavramı yargıda bulunmak, karar vermek anlamında "hükm" mastarından isimdir. Yine ""sakındırmak, engellemek, gem vurmak, alıkoymak" gibi anlamlara gelen "ihkam" masdarıyla anlam ilişkisi vardır. Istılâhı manası genel olarak ""sözde ve fiilde isabet etmek, isabet, her şeyin yerli yerince yapılması," demektir. Hikmetin anlam dünyasının bu denli geniş olması ayrıca kavramın anlamı, kapsamı, çeşidi, gibi hususlar üzerinde geniş şekilde düşünülmesine etki etmiştir. Bu sebeple birinci bölüm hikmet kavramının etimolojik tahlilini ve farklı ilmi disiplinlerde hikmetin; önemini, tarifini, ilmi disiplinlerde kullanımını, benzerlik ve farklılıkları, neyi kapsadığını, araştırdığımız bir niteliğe kavuştu. İkinci bölüm ise ilk bölümde hikmete dair bulgu ve çıkarımlar tezimizin konusunu oluşturmuştur. Yine ikinci bölümde kelâm ilminde hikmetin kullanımı ve hikmete dair Eş'arî, Mâtürîdî ve Mu'tezile mezheplerinin konuya dair genel yaklaşımları ortaya koyulmuştur. Sonrasında ise tezimizin amacını oluşturan İmam Mâtürîdî (ö. 333/944) ve Kâdî Abdülcebbâr'ın (ö. 415/1025) hikmete dair görüşlerini alt başlıklar halinde karşılaştırmalı olarak incelemeye, benzerlik ve farklılıklar gösterilmeye çalışılmıştır. Mâtürîdîler de ilâhî fiillerde hikmetin olduğunu ama hikmetin Allah'ın fillerine etkisi konusunda Mu'tezile'den ayrılırlar. Mâtürîdîler ilâhî fillerde bulunan hikmetin veya herhangi bir şeyin Allah'a vâcib olmayacağı görüşündedirler. Çalışmamızda yöntem olarak veri tarama tekniği olan belgesel kaynak derlemesi tekniği kullanılmış ve konumuza ilişkin literatür incelenmiştir. Tasnif edilen bu bilgiler objektiflik ilkesi çerçevesinde sosyal bilimlerin deskriptif (vasıflandırıcı) metodu kullanılarak yazılmıştır. Hikmet kavramına dair literatürde pek çok çalışma görülmektedir. Fakat İmam Mâtürîdî ve Kâdî Abdülcebbâr'ın hikmete dair görüşlerini karşılaştırmalı olarak inceleyen müstakil bir çalışma bizim ulaşabildiğimiz kadarıyla yoktur. Bu yönüyle tezin alana katkı sunması hedeflenmektedir. Hikmet kavramının birçok farklı ilmi disipline konu olması ve üzerinde çalışmaların yapılmasının nedeninin hikmet ve ilahi fiiller arasındaki ilişki olduğu düşüncesi olduğu tespit edilmiştir. Bunun yanında ayet ve hadislerde sık sık hikmete dair vurguların olması da bir başka etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Kâdî Abdülcebbâr, hikmet kavramını vücub aleallah bağlamında ele almış ve Allah'ın fiillerinin mutlaka bir fayda ve maslahat içermesini gerektiğini ifade etmiştir. Bu zorunluluğu tüm konularda geçerli olmadığını yalnızca dini konularla sınırlı olduğunu ifade etmiştir. Mâtürîdî, Allah'ın fiillerinde hikmetin bulunduğunu, onun hikmetinin her şeyi yerli yerine koymak olduğunu bu nedenle Allah'ın fiillerinin hikmetsiz olamayacağını savunmuş. Allah'ın fiillerindeki hikmetin asla onu bir şeye mecbur eden dışarıdan bir etki olarak görmeyip aksine bunu bizzat Allah'ın kendi kendine kural olarak koyduğunu ifade etmiştir. Anahtar Kavramlar: Kelam, Hikmet, Âlem, Ebû Mansûr el- Mâtürîdî, Kâdî Abdülcebbâr
Ca'fer el-Huldî'nin hayatı, tasavvufî görüşleri ve Hikâyât'ül-Meşâyih adlı eseri
Klasik Tasavvufun teşekküllünde ilk dönem mutasavvıfların katkısı büyük olmuştur. Ca'fer el-Huldî (ö. 348/959) ilmî birikimi, mutasavvıf kimliği ve tasavvufa katkıları ile o dönemin önemli sûfîleri arasında yer almıştır. Huldî pek çok ilimle ilişkisinin olması ve bu ilmî birikimini tasavvufî anlayışına olumlu bir şekilde taşıyan bir mutasavvıftır. Muhaddis sûfî olan Huldî, günümüze ulaşmayan pek çok eseri mevcuttur. Tasavvufun pek çok ilkini Ca'fer gerçekleştirmiştir. Tasavvuf silsilesini ilk defa kayıt altına alan, tasavvuf arkeolojisini başlatan, zahid, sûfî alimlerin isimlerini kayıt altına alan, onların hayatına dair hikâyeler aktaran, kitap koleksiyonuna sahip olan mutasavvıftır. Huldî, hikâyeleri ile Bağdat'ın üç meşhurundan biri olarak kaynaklara geçmiştir. Huldî, Cüneyd gibi Bağdat'ın öncü şahsiyetlerinin hayatını bizlere aktaran birinci elden kaynaktır. Rivayetleri o döneme ışık tutan Ca'fer tasavvufun tarihsel sürecini ortaya koymuştur. Tasavvuf ve tarih kaynakları rivayetlerinden yararlanmıştır. Hikâyeleri o dönem hakkında bizlere bilgi vermektedir.
el-Mütenebbî'nin Divanında hikmet kavramı
Bu tez çalışmasında 10. yüzyılın önemli isimlerinden olan ünlü Arap şairi el-Mütenebbî'nin (ö. 354/955) eğitim hayatı, kişiliği ve şiiri ele alınmaktadır. el-Mütenebbî'nin hayatının izlerine tabakat kitapları ve diğer bazı alimlerin onun hakkında telif ettikleri eserler dışında, divanında da rastlamak mümkündür. Çalışmada onun eğitim geçmişi ve hayatında iz bırakan kişiler hakkında bilgi verilmektedir. Hayatı ve şiiri birçok yönleriyle incelenirken, bu tezin ana konusunu teşkil eden hikmet kavramı üzerinde özellikle durulmuştur. Ayrıca hikmet kavramının diğer İslâmi ilimlerle ilişkisi de özlü bir şekilde ortaya konulmuştur. el-Mütenebbî'nin divanından hikmet kavramını içeren bazı beyitler Türkçe karşılıklarıyla birlikte sunulmuştur. Çevrilecek olan beyitlerin seçiminde lisans öğrencilerinin potansiyelleri ve yetenekleri dikkate alınmıştır. Ayrıca bu beyitlerin lisans öğrencilerinin gelecekteki yaşamlarına olası etkisi de göz önünde bulundurulmuştur.
İslam hukuku açısından hastalığın hükümlere etkisi
İslâm hukukuna göre Şârî'in mükellefin fiillerine yönelik hitabına veya bu hitabın sonucuna hüküm denir. Hükümler mükelleften bir davranışı yapmasını veya yapmamasını istemesi ya da yapıp yapmamada serbest bırakması bakımından teklifi hükümler; mükellefin fiilleriyle başka şeyler arasında sebep, şart, rükün veya mani ilişkisi kurulması bakımından vaz'î hükümler olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Ayrıca hükümler daimî/esas olması veya geçici olması bakımından azîmet ve ruhsat kısımlarına ayrılır. İslâm hukukunda Allah'ın hitabına muhatap olarak yaratılan insanoğlu, dinî hükümlerle mükellef kılınmıştır. İnsan için asıl olan dinî sorumluluklarını sağlıklı bir şekilde yerine getirmesidir, ancak insan yaşarken bazen hasta olabilir ve bu hastalık kişinin mükellefiyetini etkiler. Buna göre tezimizin konusu İslâm Hukuku Açısından Hastalığın Hükümlere Etkisi olarak belirlenmiştir. Ehliyet ârızalarından biri olan hastalık; insanın normal hayatını yaşamasını engelleyen, onu ibadet ve günlük işlerini yapmaktan alıkoyan, kişinin fiziksel, ruhsal, dinî ve sosyal faaliyetlerine tesir eden bir acizlik durumudur. Hastalığın oluşmasında birçok etken olduğu gibi çeşitleri de hayli fazladır. Fıkıhta hastalık denilince en genel şekliyle fizyolojik hastalıklar ve ruhsal hastalıklar akla gelir. Fizyolojik hastalıklar, mutlak hastalık ve ölüm hastalığı (marazü'l-mevt) olmak üzere ikiye ayrılır. Ruhsal hastalıklar ise akıl hastalığı (cünûn) ve akıl noksanlığı (ateh) olarak ikiye ayrılmıştır. Tezimizde marazü'l-mevtle yakından ilgili olan kronik hastalıklar ayrıntılı olarak ele alınmıştır. İslâm hukukunda hastalık, hükümlerin uygulanmasında önemli ruhsat sebeplerinden biridir. Hastalık, başta ibadetler olmak üzere, muâmelât, aile hukuku ve ceza hukukunda birçok konuya etki ederek hükümlerin kolaylaştırılmasına, tehir veya ıskatına vesile olmaktadır. Tezimizde, hastalığın hükümlere etkisi kapsamlı bir şekilde ele alınarak bu hükümler tespit edilmeye çalışılmıştır.
Hadis tarihinde cerh ve ta`dîl meclisleri -tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dönemi-
Cerh ve ta`dîl ilmi ilk dönemlerden itibaren hadislerin sıhhat tespiti konusunda kullanılan tenkit faaliyetlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış ve bazı münekkitler bu alanda özel olarak çalışmalar icra etmişlerdir. Bu bağlamda tâbiîn ile başladığı tespit edilen cerh ve ta`dîl meclisleri oluşturulmaya başlanmış, münekkitler rical hakkındaki bilgilerini o mekânlarda hazır bulunan öğrencilerine aktarmışlardır. Aynı zamanda akranları ile râvilerin durumları konusunda fikir teatisinde de bulunan ulema, onların adalet ve zabt yönlerinden hangisinde kusur olduğunu teyit ederek net bir kanaate ulaşmışlardır. Buradan hareketle tebeu't-tâbiîn döneminde önceki devirlere nispeten zirveye çıktığı tespit edilen cerh ve ta`dîl ilmiyle bazı âlimler özel olarak ilgilenmiş, râvilere dair değerlendirmede bulundukları meclisler düzenlemişlerdir. Bu hususta Şu`be b. el-Haccâc, Süfyân es-Sevrî, Yahyâ el-Kattân ve Abdurrahman b. Mehdî'nin alana dair çalışmaları tetkik edilmiştir. Nitekim öğrencilerin cerh ve ta`dîl meclislerinde hazır bulunarak hocalarının belirledikleri usulleri, takip ettikleri yöntemleri ve râvileri hangi yönden tenkit ettiklerini aktarmaları bu meclislerin önemini ortaya çıkarmış ve buralarda gerçekleştirilen ameliyenin konu edinilmesini gerektirmiştir. Çalışmanın ilk bölümünde cerh ve ta`dîl ilminin ortaya çıkış süreci detaylı bir şekilde ele alınmış, ikinci bölümünde ise meclislerin meydana geliş süreci incelendikten sonra belirlenen isimler özelinde meclislerdeki faaliyetler usul ve tenkit bağlamında tetkik edilerek değerlendirilmiştir. Anahtar Kavramlar: Cerh, Ta`dîl, Meclis, Müzakere, Tenkit, Münekkit
Şehir merkezli müsnedler ve Ahmed b. Hanbel'in Müsned isimli eseri çerçevesinde Müsnedü'l-Kûfiyyîn örneği
Çalışmamızda Ahmed b. Hanbel'in el-Müsned adlı eserinin muhtevasında yer alan Müsnedü'l-Kûfiyyîn bölümü râvi, mervî açısından incelenmiş ayrıca ilgili kısmın Kütüb-i Sitte diye bilinen Buhârî, Müslim ve Tirmizî'nin el-Câmi'leri, Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce'nin es-Sünen isimli yapıtlarına hangi ölçülerde yansıdığı mukayeseli bir şekilde tetkik edilmiştir. Tez bir giriş iki bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmı hadis edebiyatının tasnif türlerine ayrılmış ve bu alana ait musannefatın oluşmasında hangi yöntemlerin izlenildiği ile sonuçlandırılmıştır. Birinci Bölümde tasnif türleri, müsnedler, şehir merkezli müsnedler ve Ahmed b. Hanbel'in el-Müsned'inde yer alan Müsnedü'l-Mekkiyyîn, Müsnedü'l-Medeniyyîn, Müsnedü'ş-Şâmiyyîn, Müsnedü'l-Basriyyîn ve Müsnedü'l-Kûfiyyîn kitaplarında bulunan râviler, naklettikleri rivâyetler ve sayıları ayrıca zikredilen her bir fasıl içerisinde tekrar eden veya ismi diğer müsnedlerde tekrarlanan sahâbiler tablolar halinde gösterilmeye çalışılmıştır. İkinci Bölümde, Müsnedü'l-Kûfiyyîn'de yer alan hadislerin hangi konuları kapsadığı, mezkûr rivâyetlerin Kütüb-i Sitte'tedeki dağılımları kitab (bölüm başlığı), bâb ve hadis numaraları şeklinde incelenmeye tabi tutulmuş ve elde edilen veriler Buhârî'nin el-Câmiu's-Sahîh'inden başlamak üzere tablolar halinde sunulmuş ayrıca tahlile tabi tutulmuştur.
Ebu Bekir el-Haddâdi el-Yemâni'nin Keşfü't-tenzîl fî tahkîki'l-mebâhis ve't-te'vîl'inin yöntemi ve tefsir tarihindeki yeri
Araştırmamızın konusu olan "Ebu Bekir el-Haddâdi el-Yemâni'nin, Keşfü't-tenzîl fî tahkîki'l-mebâhis ve't-te'vîl'inin Yöntemi ve Tefsir Tarihindeki Yeri" isimli doktora tezimiz, bir giriş, üç bölüm ve bir sonuçtan müteşekkildir. Giriş bölümünde; araştırmanın amacı, önemi, yöntemi, kapsamı ve kavramsal çerçevesi ile beraber yararlanılan kaynaklardan bahsedilmiştir. Birinci bölümde ise; müellifin yaşadığı dönemin siyasi, sosyal ve kültürel durumu ile buna bağlı olarak hayatı, eserleri ve ilmî kişiliği ve müellifin yaşadığı Yemen'in tefsir kültürü incelenmiştir. Bu bağlamda yorum pratiğine etki etmesi açısından yaşadığı coğrafyadaki düşünce ekollerinin tefsirine etkisi ve müellifin Kur'ân anlayışı ve yorum anlayışını temellendiren kaynaklar araştırılmıştır. Mezhebi kimliğinin belirlenmesine yönelik araştırma sonucunda Ehl-i sünnet inancına müntesip itikatta Maturidi, amelde Hanefi mezhebiyle amel ettiği kanaatine varılmıştır. İkinci bölümün birinci kısmı; Haddâdî'nin yorum yönteminin arka planını irdelemeye yöneliktir. Ebu Bekir el-Haddâdî el-Yemani'nin, Kur'ân ayetlerini tefsir etme usulunü rivâyet ve dirayet yönünü Kur'ân'ı Kur'ân'la ve Kur'ân'ı Sünnet'le, Sahâbenin kavli, tâbiûn, etbâu't-tâbiîn ve diğer müfessirlerin yorumları ile tefsîrini açıkladıktan sonra rivâyet tefsîrinin asıl öğeleri olan sebeb-i nüzul, nesh ve kıraat farklılıklarıyla manayı tespit etme kısmı, misalle-riyle sunulmuştur. İkinci bölümün ikinci kısmında ise; yorum şeklinin dirâyet yönünü dil-bilimsel tefsîri, Kur'ân lafızlarını tefsîr yöntemi, tefsîrde bütünlük hususu ve istişhad olgusu uygulamalı olarak işlenmiştir. Üçüncü bölümde ise; Haddâdî'nin bazı ihtilaflı konulara yaklaşım biçimi ve tefsirine problematik yaklaşımlar ana başlığı altında, tefsir tarihinde tartışılan ve ihtilaflı konular olarak isimlendirilen; nesih, müteşabih, isra ve miraç, zahir, batın gibi konuların yanında Haddâdî'nin kelami bakış açısını ortaya koyma adına ruyetullah, istiva, imamet, kader, kaza gibi kelami konuları nasıl yorumladığı incelenmeye çalışılmıştır. Ayrıca bu bölümde Haddâdi'nin tefsirinde, bu başlık altında, müellifin, Kur'an-ı açıklama ve yorumlama konusunda problem arz edebilecek bazı yaklaşımlarını, usul ve içerik açısından ele almayı düşündük.
İbn Manzûr'un Lisânü'l-Arap Sözlüğü örnekleminde Arapça fiil tasrifinde şâz kullanım olgusu
Arap dilinde şâz olgusu, erken dönem dil âlimlerinin, Arap diline dair belirledikleri gramer kurallarının dışında kalan dil materyallerini nitelemek için kullandıkları bir kavramdır. Şâz olgusu, erken dönem âlimleri ve çağdaş dönem gramercileri arasında, tanımı, gerekçeleri ve kullanımı gibi açılardan ihtilaflı bir konu olarak Arap dil çalışmalarında yerini almıştır. Bu çalışmanın öncelikli amacı, söz konusu ihtilaflara açıklık getirmek adına şâz olgusunun, erken dönem dil âlimleri tarafından nasıl ele alındığı, hangi gerekçelerle açıklandığı, çağdaş gramercilerin bu olguya ne gibi yorumlar getirdikleri, şâz olgusunun, gramer kurallarının belirlendiği aşamada mihenk taşı olan istişhâd meselesinde hangi şekillerde yer aldığı, şâzın, kadim lehçelerle ne gibi bir alâkasının olduğu ve Kur'ân-ı Kerîm, hadis ve şiirlerde şâz materyallerinin ne şekillerde yer aldığı sorularına geçerli bir yanıt aramaktır. Şâz olgusuyla ilgili oluşmuş literatürün incelenmesi sonucu, fiillerin tasrîfinde görülen şâz kullanımların, klasik bir kaynak temelinde açıklanmasına ve bu kullanımların nahiv ve dil âlimlerinin şâz olgusuna dair zikrettikleri gerekçelerden faydalanmak suretiyle, bilhassa lehçelerle olan alâkasının araştırılmasına yönelik bir boşluk tespit edilmiştir. Çalışmamız, bu boşluğu doldurmayı hedeflemektedir. Araştırmamızın ikincil amacı ise, İbn Manzûr'un sözlüğü Lisânü'l-Arab'daki, şâz fiil tasrîfi kullanımları tespit etmek ve bu materyalin, ulemânın sunduğu şâz kullanım gerekçeleri ve özellikle bu gerekçelerden biri olan lehçelerle olan ilişkisini ortaya koymaktır. Çalışma, şâzın tarihsel serüveninin tespiti için betimsel, şâz fiillerle ilgili verilerin taranması için tümevarım olmak üzere karma yöntemle kaleme alınmıştır. Bu metotlarla yürütülen çalışmamızda, erken dönem dil âlimleri tarafından, şâza dair ortak ve yerleşik bir terminolojinin olmamasından kaynaklı, klasik literatürde şâz olgusunu anlatan nâdir ve kalîl gibi farklı kelimelerin de kullanıldığı görülmüştür. Çalışmamızın, Lisânü'l-Arab Sözlüğü örnekleminde Arapça fiil tasrifi çerçevesinde, klasik eserlerde şâz olgusunun tespiti ve arkasında yatan sebeplerin araştırılması konularında literatüre bir nebze de olsa katkı sağlamasını amaçlıyoruz. Nitekim çalışma, Lisânü'l-Arab'da taranan ve analiz edilen veriler ışığında, fiil tasrîfinde şâz kullanımların büyük ölçüde lehçelerle ilişkili olduğunu iddiâ etmektedir. Anahtar Kavramlar: Şâz, Fiil Tasrîfi, Arap Lehçeleri, Lisânü'l-Arab.
Çağdaş dönemde Hz. İsa'nın doğumuna ve mucizelerine dair görüşler
İnsanlık tarihi boyunca emir ve yasakların insanlara ulaştırılması için birçok peygamber gönderilmiştir. Hz. İsa da bu peygamberlerden birisidir. Doğumundan başlayarak birçok mucizeye mazhar olmuştur. Bu mucizelerden ilki onun doğumudur. Bu çalışma Hz. İsa'nın doğumuna ve mucizelerine dair ağırlıklı olarak çağdaş dönemde yapılan yorumları ele almaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde klasik kaynaklara göre Hz. İsa'nın doğumu ve mucizeleri tetkik edilmektedir. Bu bağlamda doğum olayı ile doğrudan ilgisi olması sebebiyle Hz. İsa'nın annesi Hz. Meryem, onun ailesi ve bazı üstün özellikleri üzerinde kısaca durulmaktadır. İkinci bölümde Çağdaş kaynaklara göre Hz. İsa'nın doğumuna ve mucizelerine dair görüşler incelenmektedir. Bu kapsamda Hz. İsa'nın doğumu ve mucizelerinin yanı sıra onun kelime ve Allah'tan bir ruh olmasının manası gibi tali hususlarda çağdaş dönemde ortaya çıkan görüşler ve bunların arka planı tespit edilmektedir. Sonuç bölümünde ise bahsi geçen konuda elde edilen veriler ve tespitler değerlendirilmektedir.
Ebü'l-leys es-Semerkandî'nin Tefsîru'Kkur'âni'l-Kerîm adlı eserindeki mukâtil b. Süleyman rivayetlerinin mukâtil'in kendi tefsirindekilerle mukayesesi
Hicrî dördüncü asırda yaşayan Ebü'l-Leys es-Semerkandî, ondan sonraki gelecek nesiller için ehemmiyetli bir eseri kaleme almıştır. Tefsîru'l Kur'âni'l-Kerîm isimli bu eser, tefsir sahasna önemli katkılarda bulunmuştur. Zira Ebü'l-Leys bu tefsirde hem akli hem de nakli delilleri toplayarak Kur'ân-ı Kerîm'i anlama ve anlatma açısından kayda değer bir gayret göstermiştir. Semerkandî ayetleri tefsir ederken sadece görüşlerini sunmakla yetinmez, kendisinden önceki müfessirlerin görüşlerinden de yararlanır. Dolayısıyla Semerkandî'nin tefsirinde nakil anlayışı önemli ölçüde varlığını göstermektedir. Nitekim Semerkandî, kendisinden önceki müfessirlerin görüşlerini "Mücâhid veya Mukâtil de şöyel demiştir" diyerek eserine almıştır. Ebü'l-Leys es-Semerkandî tefsirinde en çok sözlerini nakletiği müfessirlerin arasında Mukâtil b. Süleyman bulunmaktadır. Zira Tefsîru'l-Kur'âni'l-Kerîm isimli eserinde Mukâtil'e ait 500'den fazla rivayet bulunmaktadır. Semerkandî'nin Mukâtil'den bu kadar fazla nakilde bulunmasanın nedenlerinden biri, onun eserinin Kur'ân-ı Kerîm'i baştan sona izah eden ilk tam tefsir olmasıdır. Bir diğer nedeni yazıldığı dönemin vahiy dönemine yakın olması sebebiyle sahabe ve tabiinden gelen rivayetleri toplamış olmasıdır. Ayrıca Mukâtil'in b. Süleyman ile Ebü'l-Leys es-Semerkandî'nin yaşadıkları beldelerin birbirine yakın olması, nakil şartlarının zorluluğunu kısmen hafiflettiği söylenebilir. Semerkandî, Mukâtil b. Süleyman'dan nakilde bulunurken tek alan ile yetinmemiştir. Zira o Kur'an'da geçen inanç, ibadet, ahlak ve ahkâm gibi konulara dair ayetleri açıklarken ondan nakilde bulunduğu gibi nüzul sebeplerini tespit ederken de ondan istifade etmiştir. Ebü'l-Leys es-Semerkandî Mukâtil b. Süleyman'dan nakilde bulurken rivayetlerin hepsini birebir aynıyla aktarmamıştır. Kimi zaman bu rivayetleri kısaltarak, kimi zaman da ona bir takım ilaveler ekleyerek aktarmıştır. Bazen de rivayetin manasın değiştirmeden onu farklı lafızlarla ifade ederek aktarmıştır. Bütün bunlar bize gösteriyor ki Ebü'l-Leys es-Semerkandî Mukâtil b. Süleyman'dan rivayetleri aktarırken hepsinde aynı yöntemi kullanmamıştır. Bundan hareketle çalışmamızın birinci bölümünde iki müfessirin hayatları, yaşadıkları dönem, kaleme aldıkları eserler ve her ikisinin tefsir sahasına kazandırmış oldukları birikimden bahsettik. İkinci bölümde ise Ebü'l-Leys es-Semerkandî'nin Tefsîr'l Kur'âni'l-Kerîm adlı tefsirindeki Mukâtil b. Süleyman'ın rivayetlerini Mukâtil'in tefsirindeki rivayetler ile karşılaştırmaya çalıştık. Semerkandî'nin Mukâtil'den nakilde bulunurken kullandığı her yöntem için ayrı bir tablo oluşturduk. Buna göre bu rivayetleri kıssaltılarak aktarılanlar, ilave edilerek aktarılanlar, manası aynı olup lafzı farklı olanlar, hem manası hem lafzı farklı olanlar, birebir aynı olanlar ve karşılığı olmayanlar şeklinde nakledilen rivayetleri müstakil tablolar hâlinde gösterdik. Yaptığımız mukayese sonucunda Semerkandî'nin naklettiği Mukâtil rivayetlerinin en az altıda beş gibi büyük bir orana tekabül eden kısmının Mukâtil'in tefsirindekilerle örtüştüğünü tespit ettik. Bu da Semerkandî'nin nakil konusunda güvenilir bir müfessir olduğu anlamına gelmektedir.
İbn Şübrüme ve Osman el-Bettî'nin usul anlayışları ve içtihatlarının mukayesesi
Hz. Peygamber'in vefatından sonra Kur'an ve sünneti anlama ve hayata aktarma görevini üstlenen sahâbîlerden bazıları gittikleri yerlerde insanların problemlerine hem çözüm üretmişler hem de dini kendilerinden sonraki nesillere aktarılması için öğrenci yetiştirmişlerdir. Ancak nassın anlaşılma yöntemi, rivayete ulaşma, haberin tercih kriterleri gibi gerekçeler farklı yorumlara bu durum da ekolleşmeye götürmüştür. Hicri 2. asır müçtehitleri arasında yer alan ve araştırma konumuzu oluşturan İbn Şübrüme ve Osman el-Bettî, her ne kadar dört mezhep imamı döneminde yaşasalar da isimleri kaynaklarda müntesibi olmayan mezhep imamları olarak anılıp tarih sayfaları arasında kalmışlardır. Buna rağmen ortaya çıkan bazı meselelerin çözümünde sözü edilen müçtehitler ve benzerlerinin görüşlerinden istifade etme ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Nitekim araştırmamıza konu olan fakihlerin kimi görüşlerinin 19. yüzyılda hazırlanan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye'ye alınmış olması bizi müstakil eserleri olmayan söz konusu fukahânın dağınık halde bulunan görüşlerini derlemeye ve yeri geldiğinde görüşlerinin çözüm olarak sunulabileceği düşüncesiyle araştırmaya sevk etmiştir. Bu anlamda Ebû Hanife ile aynı devirde yaşamış İbn Şübrüme ve Osman el-Bettî'nin fıkıh ilmindeki yeri tespit edilmeye çalışılmıştır. "İbn Şübrüme ve Osman el-Bettî'nin usul anlayışları ve içtihatlarının mukayesesi" adlı tezimizin ilk bölümünde İbn Şübrüme ve Osman el-Bettî'nin yaşadıkları dönem, hayatları, ilmî kişilikleri, hocaları ve öğrencileri; ikinci bölümünde İbn Şübrüme ve Osman el-Bettî'nin usul anlayışları ve üçüncü bölümde ise İbn Şübrüme ve Osman el-Bettî'nin tespit edebildiğimiz içtihatları ayrıntılı bir şekilde verildikten sonra bunların mukayesesi yapılmıştır.