
202
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Batılı kaynaklarda El Kaide ve Londra bombalamaları
Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından dünyada bir ideolojik boşluk ortaya çıkmıştır. Bu süreçte özellikle ABD ve Batı'da El Kaide tarafından gerçekleştirilen eylemler çerçevesinde Siyasal İslam konusu yaygın olarak tartışılmaya başlanmıştır. Bununla birlikte yapılan tartışmalarda bilgi eksikliği ya da önyargılardan kaynaklanan ciddi eksiklikler ve yanlışlıklar olduğu göze çarpmaktadır. Tez'de El Kaide'nin siyasal programı ve eylem stratejisi incelenmiştir. Bu bağlama tez İslam dinine ilişkin fikirlerin El Kaide tarafından nasıl manipule edildiğini ele almaktadır. Tezde 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından ABD ve Batılı akademik ve düşünce kuruluşlarının terör, El Kaide ve Siyasal İslam kavramlarına bakışının yansıtılması da amaçlanmıştır. Tez'de Siyasal İslamın tarihçesi ve gelişimi ile El Kaide ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Zengin bir tarihe sahip Siyasal İslam modern bir siyasi akımdır. El Kaide ise Siyasal İslamın dışında, başlı başına radikal bir ideolojidir. Siyasal İslam ile El Kaide ve terörizm arasında bağ kurulması doğru değildir. ii Bu bir uluslararası ilişkiler tezidir. Konu incelenirken Batılı kaynaklardan yararlanılmıştır. Dolayısıyla okuyucuya ABD ve Batı'da konuya nasıl yaklaşıldığı konusunda bilgi aktarılmaktadır. Tez'de El Kaide eylemlerinin özelliklerini daha iyi anlamak amacıyla 2005 Londra Bombalamaları örnek olay olarak incelenmektedir. Tez dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Siyasal İslamın Kökenleri, bu bağlamda Selefizm, Vahabizm ve Suudi Arabistan, Mevlana Mevdudi, Müslüman Kardeşler Örgütü-Hasan El Benna ve Seyyid Kutub, İkinci Bölümde Siyasal İslamın Temel Kavramları, bu bağlamda Ümmet kavramı ve İslamda Cihad Anlayışı, Üçüncü Bölümde El Kaide'nin Kuruluşu ve Özellikleri, Dördüncü Bölümde ise Londra Bombalamaları'nın arka planı, ortaya çıkışı, eylemcilerin kimlileri ve eylemin sonuçları ele alınmaktadır. Tez'in sonunda El Kaide'nin taşıdığı özellikler ile hiçbir zaman gerçekleştirilemeyecek, ancak uluslararası siyaset, ekonomi ve sosyo-kültürel alanlardaki dengesizlikler giderilmediği sürece varlığını hissettirecek ütopik bir ideoloji olduğu belirtilmektedir. Anahtar Kelimeler : 1. Köktendincilik 2. Siyasal İslam 3. El Kaide 4. Londra Bombalamaları 5. Cihad
Afganistan'da devlet inşası sürecinde savaş ağaları ile işbirliği
2001'de Afganistan'da başlatılan devlet inşa sürecinde gelinen aşamada birçok alanda bazı ilerlemeler gerçekleşmesine rağmen, Afgan devletinin meşruiyet ve otoritesinin tesisi ile güvenliğin tam olarak sağlanamaması temel sorun olarak devam etmektedir. Bu kapsamda tezin amacı, Afganistan devlet inşası sürecinde yerel aktörler olarak savaş ağaları ile yapılan işbirliğinin olumsuz etkilerini belirlemek; devletlerin başarısızlığı, savaş ağaları ve devlet inşasıyla ilgili kuramsal yaklaşımlara katkı yapmaktır.Bu tezin temel varsayımı şu şekilde tespit edilmiştir.?Afgan savaş ağaları ile yapılan işbirliği; kısa vadede devlet inşasının politik boyutunun kısmen gerçekleştirilmesi ve Afgan yönetiminin tesisine yardımcı olmuştur. Ancak bu işbirliği orta ve uzun vadede meşru ve ülkenin tamamına egemen bir yönetimin oluşturulmasını engellemekte, kalıcı bir güvenliğin ve otoritenin sağlanmasını sekteye uğratmaktadır.?Tez; teorik olarak başarısız devletler ve devlet inşası, Afganistan'da devletin çökmesi, 2001 sonrası devlet inşası ve devlet inşasında savaş ağalarının rolü olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır.Savaş ağaları ile işbirliğinin Afgan devletinin meşruiyeti ile otorite ve güvenliğin sağlanmasına olumsuz etikleri; 2001-2011 dönemini ve Afganistan genelini kapsayacak şekilde incelenmiş; 2001 önceki döneme konunun tarihsel arka planını aydınlatmak için sınırlı bir şekilde başvurulmuştur. Tezin hazırlanmasında akademik kaynaklara ilaveten uzman uluslararası kuruluşların raporlarından istifade edilmiştir. Araştırma ve inceleme sonuçları, savaş ağalarıyla işbirliğinin meşruiyet, otorite ve güvenlik alanlarında önemli olumsuzluklara neden olduğunu göstermektedir. Bunlar;-2002 yılından itibaren genel asayişin bozulmasına katkı,-Olağanüstü ve Anayasal Büyük Meclis toplantıları, 2004 ve 2009 başkanlık seçimleri ile 2005 ve 2010 parlamento seçimlerine baskı, kuvvet kullanma ve hile yoluyla zarar verme,-Demokratik reformların uygulanmasına direnç gösterme,-Merkezi devletin meşruiyet ve otoritesi aleyhine kendi yerel beyliklerini devam ettirme,-Savaş ağaları arası çatışmaların devamı,-Silahsızlandırma, terhis etme ve topluma kazandırma programlarını engelleme,-Yasa dışı silahlı grupların dağıtılmasına direnç gösterme,- Afgan güvenlik kuvvetlerinin teşkilini engelleme,-Uyuşturucu ile mücadele ve yargı reformuna zarar verme şeklinde özetlenmektedir.Anahtar Sözcükler1.Başarısız devlet2.Devlet inşası3.Afganistan4.Savaş ağası5.Meşruiyet
Türk-İran ilişkilerinde dinin rolü
16. asrın başlarında ilk resmi Şii devlet kimliği ile ortaya çıkan Safevi devleti ile Osmanlı devleti arasında ki ilişkiler daima çatışmaya sahne olmuştur. 1923 Türkiye cumhuriyeti ve İran'da Pehlevi rejimi kurulduğunda ilişkiler tamamen iyileşmeye başlamış ve tüm problemler ortadan kalkmıştır. Bu dönem mezhep faktörü ikili ilişkilerde önemini kaybetmiştir. İran'da İslami devrimiyle beraber iki ülkenin siyasi sistem farkından oluşan güvensizlik ilişkileri tekrar olumsuz etkilemiştir. Türkiye'de iktidara yükselen muhafazakâr İslami partilerle 1996'dan günümüze ilişkiler daima yükselme eğilimi göstermiştir. Bu dönem ilişkiler dinin, Osmanlı döneminin tersine yakınlaştırıcı bir faktör olduğuna delalet etmektedir. Osmanlı dönemi ve İran İslam devrimi sonrası ikili ilişkilerde din ve bölgesel etkenler ilişkileri bölge dışı etkenlere göre daha fazla etkilemiştir. Pehlevi döneminde iki devletin dış politikası Batı ekseninde ve küresel denge politikası çerçevesinde şekillenmişse günümüzde Türkiye ve İran'ın dış politikaları bölgeye dönük denge politikası izleme stratejisi esasında görünmektedir. İki devletin ikili ilişkilerinde din faktörü daima dolaylı veya dolaysız şekilde etkili olmuştur.
Avrupa'nın Güvenlik ve Savunma Politikasında Türkiye'nin yeri
Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle, uluslararası sistemde yaşanan değişime bağlı olarak ortaya çıkan yeni tehditler sebebiyle, güvenlik algı ve olgusuna uyum sağlayabilecek yeni bir güvenlik sistemi, Avrupa'da zorunlu hale gelmiştir. Avrupa Birliği (AB), bu mimaride başı çekerek, muhtelif sebeplerle kendi ayakları üzerinde durabilen bağımsız bir savunma mekanizması kurma yönünde girişimlerde bulunmuş; buna yönelik olarak da, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası'nı (AGSP) gündemine almıştır. Bu tez çalışması da, AGSP'nin oluşumuna kadar söz konusu olan tarihsel yapıyı inceleyerek, buna yönelik olarak AGSP'nin başarısını ve başarı potansiyelini ortaya koymaya çalışacak ve bu süreç ve potansiyelde, Türkiye'nin yerinin ne olduğunu/olması gerektiğini irdeleyecektir.Özellikle günümüz itibariyle söz konusu olan gelişmeler de, Türkiye'nin Avrupa güvenlik sistemindeki konumunda ve ulusal güvenlik politikalarında etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Türkiye de, AB bütünleşmesinin dışında kalmamak ve ulusal güvenliği açısından bir kayba uğramamak adına, AGSP ile kurumsal bağlar kurmak istemindedir. Çalışmamızda da bu anlamda, antlaşmalar/görüşmeler/müzakereler temel alınarak, Türkiye'nin AGSP'ye ilişkin çekincelerinin ve katkılarının neler olabileceği üzerinde anlatımlarda ve değerlendirmelerde bulunulacaktır.Anahtar Sözcükler1. Güvenlik kavramı2. Avrupa Birliği (AB)3. Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP)4. NATO5. Türkiye
Türkiye'de dini motifli terör
Terörizm, son yıllarda kazandığı ivmeyle, özellikle de 11 Eylül 2001 tarihinde ABD'de İkiz Kulelere yapılan saldırılar sonrasında, dünyanın en çok konuştuğu ve tartıştığı olayların başında gelmektedir.Radikal İslami hareketlerin ideolojik kökleri 18.ve 19. yüzyıllardaki ?İslami uyanış? hareketlerinde yatmaktadır. Bu hareket 20. yüzyılın ilk yarısında ?İslami kaynaklara dönüş? olarak adlandırılmaktadır. Hareketin önde gelen lider ve ideologları Ebul Ala El Mevdudi, Hasan El-Benna ve Seyyid Kutub'dur. Hareketin amacı İslam dünyasında siyasal ve entelektüel alanda köklü değişiklikler yapmaktır. Bu amaçlarını gerçekleştirebilmek için Kuran'dan referans aldıkları bazı kavramları kullanmışlardır. Bu arada dini metinlerin ulema ve dini liderler tarafından yanlış kullanılması ve siyasal amaçlar için dini metinlerin yanlış yorumlanması terörist faaliyetlerde etkili olmuştur. Bu nedenle bazı dini metinlerin modern dünyadaki sosyal değişimlerden dolayı modern şartlara uygun olarak yeniden yorumlanması gerekmektedir. Çünkü din ile terör arasında ilişki kurulmasına karşılık din özellikle de İslamiyet terörün kaynağı değildir. Terörün temel sebebi toplumdaki siyasal, sosyal ve ekonomik sorunlardır.Bu çalışmanın amacı dini motifli terörü besleyen temel nedenleri ortaya koymak ve bu nedenlerin terör örgütleri tarafından nasıl suiistimal edildiğini tespit etmektir. Çalışma yapılırken militanların düşünce yapısını net olarak görebilmek için büyük oranda dini grupların ve cihatçı ideologların yayınlarından istifade edilmiştir.Bu çalışmada özetle şu sonuçlara varıldı: Dünyadaki gerginlikler iyi analiz edilmeli ve adil çözümler üretilmelidir. Toplumlarda uzlaşmaya kapalı gruplar kamuoyu gündeminden düşürülmelidir. Samimi dindarlarla, dini terör unsuru bir araç olarak kullananlar ayrı tutulmalıdır.Selefi-Vahabi ideoloji çerçevesinde, İslam'ın katı bir yorumu üzerine inşa edilmiş El Kaide ve Hizbullah Terör Örgütleri'ni anlatmaya çalıştık. Bir sonraki bölümde ise dini motifli bir terör örgütü olarak El Kaide incelenmiştir.Tezin ilk bölümünde, terör ve terörizm kavramları tanımlanarak, devlet terörizmi, devlet destekli terörizm ve uluslararası terörizm hakkında açıklamalarda bulunulmuştur. Bir sonraki bölümde ise dini motifli terörizm kapsamında İslam, İslamcılık ve fundamentalizm kavramları açıklanmış, El-Kaide üyeleri tarafından benimsenen Selefi-Vahhabi ideoloji analiz edilerek, bu ideolojinin gelişimine katkıda bulunan ideologların görüşlerine değinilmiştir.Hedefini gerçekleştirme yolunda Kuran referanslı olan cihat, hüküm, halife, hizb, mülk, küfür, şura, itaat, şeriat, tevhit, ümmet, daru'l Islam, daru'l harb gibi kavramları kullanmaktadırlar.
Malta-Avrupa Birliği ilişkileri
Malta, İngiltere'den 1964 yılında ayrılarak bağımsızlığını kazanmıştır. Bağımsız olmasıyla beraber ekonomik olarak İngiltere'ye olan bağımlılığından vazgeçmek zorunda kalmış ve Ekonomisini toparlamak için herhangi bir ittifaka üye olmasının zorunlu olduğunu farketmiştir. 1970 yılında Malta ile AET arasındaki ilişkilerde Ortaklık Antlaşması ile başlamıştır. 40 yıl boyunca süren ilişkiler sonunda 2004 yılında da Malta, AB üyesi olmuştur. Malta'nın tam 40 yıl üye olmayı beklemesinin arkasındaki en önemli neden Malta'nın sahip olduğu iki partili sistemdir. Muhafazakar Parti, AB yanlısı politikalar takip etmiş ve iktidara geldiği yıllarda AB üyelik başvurularını aktif etmeye çalışmıştır. İşçi Partisi AB karşıtı politikalar takip etmiştir. İşçi Partisi, Muhafazakar Partiden sonra iktidarı her devralmasında üyelik başvurularını askıya almıştır. Malta, AB'ye üyelik başvurularında çeşitli sorunlarla karşılaşmıştır. Malta'nın AB üyeliği deneyimi diğer AB üyesi ülkelere benzememektedir. Malta'nın AB üyeliği başvurularında Malta Avrupalı ve Akdenizli kimliğini bir avantaj olarak kullanmıştır. Malta'nın AB'den birçok ayrıcalık kazanması da bu özelliği sayesinde olmuştur.
Uluslararası sistemin yapısı ve işleyişine kendi bilinci ve öteki algılaması üzerinden farklı bir yaklaşım
Uluslararası sistemin yapısını ve işleyişini belirleyen temel unsur öteki algılamasıdır. Öteki algılamasını ve ötekiye karşı yaklaşımı şekillendiren ise kendi bilincidir. Ötekinin karşısında yer alan ve onunla devamlı çatışma hâlinde olan kendi bilinci, zihniyet (zihnin işleyişine yön veren unsurlar) tarafından oluşturulur ki, bu zihniyet sadece aklî (pozitif) bilgiye değil, aynı zamanda tecrübeye (gelenek) ve inanca da dayanır. Kendi bilinci, öteki algılamasını inşa ederken kendi niteliklerini de büyük ölçüde ötekiye göre yapılandırmaktadır.Uluslararası sistemdeki kendi-öteki çatışmasının karşılığı Batı-Doğu çatışmasıdır. Batı zaten aynı isimle bir medeniyeti ifade ederken onun ötekisi olan Doğu bu hâliyle bir kendi bilincine karşılık gelmez. Doğu'dan kasıt, bir kendi bilinci oluşturmasından beri İnanç'tır. Bizim çalışmamız temelde Batı'nın öteki algılaması üzerine olduğu için, bu çalışmanın perspektifine göre kendi Batı ve öteki İnanç'tır. Uluslararası sistemin işleyişi kendi-öteki çatışması esasında devam ederken, Soğuk Savaş olarak adlandırılan ve Batı üst birimi içerisindeki iki diğerinin rekabet ettiği dönemde öteki değişmediği hâlde, diğerinin öteki olarak sunulması sebebiyle rayından sapmıştır. Bu rekabetin sona ermesi ile birlikte, sistem tekrar rayına oturmuş ve Batı üst biriminin temsilcisi ABD kendi, henüz temsil kabiliyetinden yoksun olsa da İnanç öteki olmak üzere, kendi-öteki çatışması yeniden beliginleşmiştir.Genel hatları bu şekilde çizilebilecek tezimizin ispatına yönelik çalışmamızın birinci bölümünde evvelâ bir kavramsal çerçeve dâhilinde ?kendi-diğeri-öteki? kavramsallaştırması izah edilmektedir. Daha sonra, Batı perspektifinden bakıldığı için kendi olan Batı üst birimin bileşenleri ve ardından genel hatlarıyla ve kırılma noktalarından hareketle kendi-öteki çatışmasının (uluslararası sistemin) tarihî seyri anlatılmaktadır. İkinci bölümde ise, ilk olarak Soğuk Savaş döneminin kendi-diğeri (birbirlerine göre diğeri-diğeri) rekabetine dayalı bir sistemden sapma olduğunu ileri sürdüğümüz yaklaşım ortaya koyulmakta ve son olarak da bu sapmanın akabinde sistemin nasıl tekrar kendi-öteki çatıması temelindeki rayına girdiği açıklanmaktadır.
Oslo Anlaşması'ndan günümüze İsrail-Filistin anlaşmazlığı ve Türkiye'nin konuya ilişkin politikası
İsrail-Filistin anlaşmazlığı, 20. yüzyıldan bugünlere miras kalan en önemli bölgesel ihtilaflar arasında yer almaktadır. Bu anlaşmazlığın temelinde, İsrail ve Filistin halklarının aynı toprak parçası ile tarihsel, kültürel ve dinsel bağlar taşımaları yatmaktadır. Kudüs'ün statüsü, Filistinli mülteciler, Yahudi yerleşimciler, sınırlar, güvenlik düzenlemeleri ve ekonomik kaynakların kullanım esasları, anlaşmazlığın başlıca unsurlarını oluşturmaktadır.1991 yılında Madrid Barış Konferansı ile başlayan ve Oslo Anlaşmaları ile ivme kazanan Orta Doğu Barış Süreci, İsrail-Filistin anlaşmazlığının çözülmesi yönündeki umutları artırmış olsa da, 2000 yılında gerçekleştirilen Camp David Zirvesi'nin başarısızlıkla sonuçlanması, barış çabalarını sekteye uğratmıştır. 2007 yılı sonunda başlatılan Annapolis süreci de, sözkonusu ihtilafın çözüme kavuşturulmasında somut bir ilerleme sağlayamamıştır.2010 Mayıs ayından itibaren, İsrail ve Filistin arasında, ABD'nin Orta Doğu Özel Temsilcisi George Mitchell'in aracılığında dolaylı görüşmeler gerçekleştirilmektedir. Ancak, bu görüşmelerde henüz kaydadeğer bir mesafe kat edilebilmiş değildir. Filistin'de Hamas ile Fetih grupları arasında yaşanan bölünmüşlük ve İsrail'in Gazze'ye yönelik ablukası da, görüşmelerin seyrini olumsuz etkilemektedir. Dolayısıyla, görüşmelerden olumlu bir netice alınabilmesi için öncelikle Filistin'deki iç bölünmenin giderilmesi, İsrail'in Gazze ablukasına son vermesi, yerleşim faaliyetlerini durdurması ve Hamas'ın barış sürecine dahil edilmesi önem taşımaktadır. Zira İsrail ile Filistin arasındaki mevcut durum sürdürülebilir değildir. Bu anlaşmazlığın devamının bölgedeki istikrarsızlığı artıracağı muhakkaktır. Bu nedenle,tarafların sorumluluk duygusuyla hareket ederek, karşılıklı güven tesis edici adımlara ağırlık vermeleri, kapsamlı bir çözüm zemininin oluşturulmasında kilit rol oynayacaktır.Türkiye, İsrail-Filistin anlaşmazlığının, güvenli ve tanınmış sınırlar içinde yan yana yaşayan iki devlet vizyonu temelinde, karşılıklı müzakereler yoluyla barışçı, adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturulmasını arzu etmektedir. Türkiye, Orta Doğu'ya yönelik etkin dış politika anlayışı doğrultusunda, sözkonusu anlaşmazlığın nihai bir barış anlaşmasıyla sonlandırılması yönündeki çabalara katkı sağlamayı sürdürmelidir.Anahtar Sözcükler1. İsrail-Filistin Anlaşmazlığı2. Madrid Barış Konferansı3. Oslo Anlaşmaları4. Camp David Zirvesi5. Yol Haritası
21. yüzyıl güvenlik politikalarında enerji ve Hindistan'ın enerji güvenliği siyaseti
21. yüzyıla girerken ?güvenlik? kavramında birçok değişim meydana gelmiştir. Bunlardan birisi de güvenliğin ?enerji? boyutudur. 20. yüzyılın başlarında petrolün keşfiyle başlayan mücadele yaklaşık yüz yıldır tüm hızıyla devam etmektedir. Enerji alanında yaşanan mücadele hemen hemen tüm dünya devletlerinin gündemine yerleşmiştir. Devletlerin dış politika hamleleri büyük ölçüde enerji merkezli olmaya başlamıştır. Asya kıtası ise enerji alanında giderek kendinden daha fazla söz ettirmeye başlamaktadır. Özellikle Çin ve Hindistan toplamda 2.5 milyar civarındaki nüfusları ve artan enerji ihtiyaçlarıyla enerji politikalarında önemli yer edinmeye başlamıştır. Bu bağlamda Hindistan bölgenin önemli bir aktörü olarak gerek bölgesel gerek küresel gelişmelerde varlığını iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştır. Enerji tüketiminde giderek yükselen grafiği bölgenin diğer önemli gücü Çin ile Hindistan'ı karşı karşıya getirmektedir. Hindistan'ın bölgedeki rekabette önemli bir unsur olarak yer alması ise enerji kaynaklarına sahip olabilmekten ve enerji kaynaklarının mümkün olabildiğince çeşitlendirmekten geçmektedir. Hindistan gibi bölgesel güç olma yolunda önemli adımlar atan bir devletin gücü ?enerji güvenliği? politikalarını doğru bir biçimde yönlendirmesiyle doğru orantılıdır. Artan nüfus ve ekonomik kalkınma ile birlikte enerji ihtiyacı da giderek artmakta bu da bölgede enerji alanında rekabetin giderek artacağına işaret etmektedir. Hindistan'ın bu mücadelede kazanan taraf olmasını ?enerji güvenliği? politikaları belirleyecektir.
Türkiye-Rusya enerji ilişkileri (1995-2005)
Türk-Rus enerji ilişkileri "çok boyutlu ortaklık" düzeyine ulaşmıştır. Dünyadaki her ülkenin enerjiye olan ihtiyacının hızla arttığı artık bir gerçektir. Güçlü ve rekabet edebilen bir ekonomi olmanın ön şartı enerji erişimine bağlıdır.Rusya Dünya'nın en büyük gaz üreticisi ise dünyanın en büyük gaz piyasası da Avrupa'dır. İşte burada Türkiye'nin konumu onu bu denklemde önemli aktör kılmaktadır.Türkiye dünyada, enerjide çözümün bir parçası olmak istiyor. Rusya ve diğer bölge ülkelerinden gelen gazı ve petrolü en kısa ve ucuz yoluyla Avrupa'ya aktarmak istiyor. Bu çerçevede Türkiye birkaç projeyi gerçekleştirmiş durumunda; Mavi Akım (Doğalgaz), Bakü-Tiflis-Ceyhan (Petrol), İran-Türkiye (Doğalgaz), Irak-Türkiye (Petrol) ve Rusya-Türkiye (Doğalgaz). Ancak bu hatlar bile küresel enerji aktörü olmaya etmemektedir. Türkiye daha fazla rol üstlenmek istemektedir. Bu yönde atılan önemli adımları vardır. Boru hatlarının sayısını artırmayı amaçlamaktadır, inşa ve proje halinde olan boru hatları; Nubucco (Doğalgaz), Rusya-Türkiye-İsrail (Doğalgaz), Türkmenistan-İran-Türkiye (Doğalgaz), Türkmenistan-Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye (Doğalgaz), Mısır-Türkiye (Doğalgaz), Irak-Türkiye (Doğalgaz) ve Türkiye-Yunanistan-Avrupa (Doğalgaz).Nabucco Projesi`nin, önemi büyüktür ve enerji alanında, Türkiye'nin jeopolitik konumunu çok iyi kullanması gerekir çünkü Türkiye'nin jeopolitik konumu dünyanın rağbetindedir diyebiliriz. Türkiye'nin enerji diplomasisi ile ilgili yürüttüğü çalışmaların en önemli yapı taşlarından birisi Nabucco Projesidir.Türkiye kendi enerji kaynaklarını tam olarak değerlendirememektedir. Türkiye ve Rusya'nın yenilenebilir kaynakları, rüzgar, güneş, sıcak sular ve deniz dalgalarından elde edilen enerji genel tüketim oranlarında çok düşük seviyelerde kalıyor. Ayrıca, Türkiye'nin sahip olduğu bor madenlerinin kaderi belirsizliğini korumaktadır.Dünya enerji piyasasının önemli aktörleri; ABD, AB, Çin, Rusya ve Japonya. Bu aktörleri göz önüne almadan hiçbir büyük projenin gerçekleşmesi mümkün olmuyor. Burada Rusya ile Türkiye'nin enerji işbirliği ön plana çıkmaktadır. İki ülkenin enerji politikaları ve bu alandaki önemli kuruluşlarının faaliyetleri onları hiç olmadığı kadar yakınlaştırmaktadır. Rusya kendi enerji kaynaklarını en güvenli şekilde uluslararası piyasalara ulaştırma gayretindedir, Türkiye ise enerji zengini komşu ülkelerin bu önemli değerlerini başka ülkelere aktararak hem maddi hem de siyası kazanç elde etme peşindedir.Türkiye'nin önem verdiği bir başka enerji bölgesi de Orta Asya Devletleridir. Bu devletlerle kültürel, etnik ve tarihi yakınlığı bulunan Türkiye, onlarla enerji işbirliği olanaklarını değerlendirmek istemektedir. Ülkemiz bu bölgede Rusya ile rekabet içinde olsa da çeşitli enerji projelerini tasarlayarak hayata geçirmeye çalışmaktadır.Türkiye'nin Rusya ile kuracağı ?Avrasya Birliği?, dünyada bilinen tüm dengeleri değiştirecektir. Bu oluşum ?Avrupa Birliği? gibi ekonomik, siyasal ve kültürel birlik olabilir. Bu birliğin her iki ülkeye çok büyük fırsatlar sunacağına inanmaktayım.