İstanbul University
Discipline

Pulmonary Diseases

İstanbul University

415

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 1 solunum yetmezliğinde yüksek akımlı nazal oksijen tedavisi başarısının ROX indeksi, alveoloarteryal oksijen gradiyenti ve HACOR skoru ile değerlendirilmesi

Çalışmada hipoksemik solunum yetmezliği nedeniyle yüksek akımlı nazal oksijen tedavisi gören hastalarda, 0. ve 12. saatteki ROX indeksi, HACOR skoru ve alveoloarteryal oksijen gradiyentinin erken dönemde tedavi başarısını öngörme yeteneği ve bu skorlardaki dinamik değişimlerin tedavi başarısıyla ilişkisi incelenmiştir. Mart 2023-Ocak 2025 tarihleri arasında yüksek akımlı nazal oksijen tedavisi uygulanan 75 hastayla prospektif, gözlemsel bir çalışma yapıldı. Hastaların demografik bilgileri, özgeçmişleri, başvuru anındaki klinik ve laboratuvar verileri kaydedilerek 0. ve 12. saatlerde ROX indeksi, HACOR skoru ve alveoloarteryal oksijen gradiyenti hesaplandı. İlk 48 saatteki başarı durumları; yoğun bakım ve hastane yatış süreleri; yoğun bakım, hastane ve 28 günlük mortaliteleri kaydedildi. Çalışmada erken dönemde 57 hastada tedavi başarılıyken, 18 hastada başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Tedavi başarısızlığını öngörmede en güçlü belirtecin 12. saatteki HACOR skoru olduğu saptandı (p=0,002; eğri altındaki alan:0,768). HACOR skoru için kesim değeri ≥5 alındığında duyarlılık %61,5; özgüllük %82,5 olarak bulundu. Hesaplanan HACOR skor değişimi (ΔHACOR=0.saat-12.saat) değerlendirildiğinde, başarılı grup ve başarısız grupta anlamlı fark izlendi (3[1,5-5,0] vs. 1[-3-3]; p=0,02). 0 ve 12. Saatlerde hesaplanan ROX indekslerinde gruplar arası anlamlı fark saptanmamakla birlikte; alt grup analizinde başarılı grupta tedavi başlangıcına göre 12.saatte ROX indeksi anlamlı artış gösterdi (4,89[4,22-5,98]) vs. 9,56[7,88-11,61]; Z:-6,5, p<0.001) Başarısız grupta da anlamlı artış izlendi (4,88[3,43-6,12] vs. 8,65[5,27-10,8]; Z:-3.10 p<0,001). Hesaplanan ROX indeksi değişimi (ΔROX=0.saat-12.saat) değerlendirildiğinde, başarılı ve başarısız gruplar arasında anlamlı fark saptandı (-4,48[-8,8- -2,90] vs. -2,78[-5,9 - -0,62]; p=0,04). Dinamik olarak izlenen ROX ve özellikle HACOR skorlarının yüksek akımlı nazal oksijen tedavisi başarısını öngörme gücü yüksek olup skorların takipteki değişimlerine de odaklanılması klinik karar alma süreçlerini iyileştirebilir. Anahtar kelimeler: hipoksemik solunum yetmezliği, yüksek akımlı nazal kanül, rox indeksi, hacor skoru

Esra Temel
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiyopatik pulmoner fibrozisli hastalarda antifibrotik tedavinin uyku kalitesine ve polisomnografik parametreler üzerine etkisi

Çalışmamızda İdiyopatik Pulmoner Fibrozisli hastalarda antifibrotik tedavinin uyku kalitesi, yorgunluk düzeyi ve polisomnografik parametreler üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. İdiyopatik Pulmoner Fibrozis hastalarında uyku bozukluklarının önemli bir komorbidite olduğu bilinmektedir. Literatürde antifibrotik tedavilerin uyku kalitesine ve polisomnografik parametreler üzerine etkisini araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmaya dahil edilen 52 İdiyopatik Pulmoner Fibrozis hastasının yaş ortalaması 69,13±8,48 yıl olup, hastaların %75'i erkekti. Özgeçmiş özelliklerinde 14 hastada (%27) ailede interstisyel akciğer hastalığı saptandı. Hastaların 43'ü (%82,7) usual interstisyel pnömoni, geri kalanları olası usual interstisyel pnömoni olarak yorumlanmıştır. Tedavi öncesi dönemde hastaların Pittsburgh Uyku Kalitesi Endeksi ortalama puanı 17 olarak bulunmuştur. Bu değer, hastaların subjektif uyku kalitesinin belirgin şekilde bozuk olduğunu göstermektedir. Yorgunluk Şiddeti Ölçeği medyan puanı 5 olarak bulunmuş olup, yorgunluğun günlük aktiviteleri negatif etkilediğini göstermektedir. Tedavi öncesi değerlendirilen 51 hastanın polisomnografi sonuçlarında; medyan uyku etkinliği %88,2; Evre 3 %22,5; Rapid Eye Movement (Hızlı Göz Hareketi) uykusu %17,67; Apne Hipopne İndeksi 7; ortalama oksijen satürasyonu %92,37 ve en düşük oksijen satürasyonu %82,33 olarak saptanmıştır. Hastalarımızın 23'ünde (%45) Apne Hipopne İndeksi ≥5/saat saptanırken, 11'inde (%21,6) Apne Hipopne İndeksi ≥15/saat bulunmuştur. Çalışmanın dikkat çekici bulgusu, altı aylık antifibrotik tedavinin ardından polisomnografi kontrolü yapılabilen 20 hastanın (dokuz hasta nintedanib, 11 hasta pirfenidon) değerlendirilmesiyle elde edilmiştir. Tedavi sonrası uyku etkinliği, ortalama satürasyon ve ortalama Rapid Eye Movement (Hızlı Göz Hareketi) uykusu satürasyon parametreleri kötüleşirken; Wake Time After Sleep Onset (Uyku Başlangıcından Sonra Uyanıklık) ve Evre 1 parametrelerinde artış saptanmıştır. Aynı zamanda Pittsburgh Uyku Kalitesi Endeksi kötüleşmiştir. Kontrol polisomnografisi yapılabilen hastalarda tedavi sonrası polisomnografi sonuçları ile anket testlerinin sonuçları arasındaki korelasyon incelendiğinde; Epworth Uykululuk Ölçeği ile Apne Hipopne İndeksi süresi, en uzun Apne Hipopne İndeksi süresi, ortalama desatürasyon parametreleri ile anlamlı korelasyon izlenmiştir. Yorgunluk Şiddeti Ölçeği ile oksijen satürasyonu<%90 geçen süre yüzdesi ve ortalama nabız parametreleri ile pozitif korelasyon saptanmıştır. Ayrıca ortalama satürasyon; ortalama Rapid Eye Movement (Hızlı Göz Hareketi) uykusu satürasyonu ve ortalama Non-Rapid Eye Movement (Hızlı Göz Hareketi Olmayan) uykusu satürasyon parametreleri ile negatif korelasyon izlenmiştir. Sonuç olarak, bu çalışma İdiyopatik Pulmoner Fibrozisli hastalarında subjektif uyku kalitesinin belirgin şekilde bozuk olduğunu, yorgunluğun önemli bir semptom olduğunu ve obstrüktif uyku apnesi prevalansının yüksek olduğunu göstermiştir. Antifibrotik tedavi sonrası bazı uyku parametrelerinde ve subjektif uyku kalitesinde olumsuz yönde değişiklikler saptanmıştır. İdiyopatik Pulmoner Fibrozis hastalarının kapsamlı yönetiminde uyku bozukluklarının taranması, tanısı ve uygun şekilde tedavi edilmesi önemlidir.

Akciğer hastalıkları-interstisyelUyku apne sendromları
Zafer Ökmen
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orta riskli pulmoner emboli hastalarında klinik skorlamaların trombolitik tedavi uygulama kararı üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi

Orta riskli (submasif) pulmoner emboli, akut pulmoner embolinin tedavi seçiminde tartışmalı grubu oluşturmaktadır. Orta riskli grubu oluşturan hastaların hemodinamisi stabildir. Sağ ventrikül yetmezlik bulguları ve/veya kardiyak biyobelirteç yüksekliğinin varlığına göre orta-düşük ve orta-yüksek risk grubu olarak ayrılmaktadır. Orta yüksek risk grubundaki hastalar masif emboli tablosuna ilerleyebileceğinden yakın hemodinami takibi yapılması gerekir. Hemodinaminin bozulması durumunda bu hastalara reperfüzyon tedavisi uygulanmalıdır. Normotansif seyreden fakat klinik stabil olmayan hastalar da reperfüzyon tedavisi için değerlendirilmektedir. Çalışmamıza Kasım 2022-Aralık 2024 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastenesi Göğüs Hastalıkları kliniğine yatmış olan ve orta riskli pulmoner emboli tanısı alan 43 hasta dahil edilmiş ve prospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan hastaların 35'i (%81,4) orta-yüksek riskli, sekizi (%18,6) orta-düşük riskli pulmoner emboli hastasıydı. Hastalarımızın 10'una (%23,3) trombolitik tedavi uygulanmıştır. Üç hastaya tam doz, beş hastaya yarı doz, iki hastaya katater aracılı trombolitik tedavi uygulanmıştır. Trombolitik uygulanan hastalarda tanı olasılığını ve mortalite riskini değerlendiren Wells, basitleştirilmiş Wells, modifiye Geneva, basitleştirilmiş Geneva, Pulmoner Emboli Şiddet İndeksi, basitleştirilmiş Pulmoner Emboli Şiddet İndeksi ve Bova skorları trombolitik uygulanmayan hastalarla karşılaştırıldı, istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Laboratuvar parametrelerinden troponin I ve fibrinojen değerlerinde iki grup arasında anlamlı fark izlendi (p<0.05). Kanama riskini değerlendiren skorlamalar için anlamlı fark bulunmadı (p<0.05). Çalışmamızın sonuçlarına bakıldığında klinik skorlamalar tanı aşamasında faydalı olsa da tedavi üzerine etkinliği bilinmemektedir, bu konuda daha fazla ve kapsamlı çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: klinik skorlamalar, orta riskli pulmoner emboli, risk değerlendirmesi, submasif emboli, trombolitik tedavi

Cansın Erer
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanseri nedeniyle torasik radyoterapi alan hastalarda radyasyona bağlı hasar gelişiminin akciğer ultrasonografisi bulguları ve KL-6, TGF-Beta, IFN-Gama ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Radyasyon pnömonitis (RP) radyoterapi (RT) uygulanan hastalarda gelişen değişik şiddette semptomlarla seyrederek tedavi sürecini olumsuz etkileyebilen pulmoner bir toksisitedir. Çalışmamızın temel amacı akciğer kanseri nedeni ile toraks bölgesine radyoterapi uygulanan hastalarda akciğer ultrasonografisi (AUS) ile B çizgileri takibinin radyasyon pnömonitis tanısını erken koymadaki etkinliğini değerlendirmektir. İkincil amaç olarak da TGF-Beta, IFN-Gama, KL-6 moleküler düzeylerinin RP gelişimi ile ilişkisini değerlendirmektir. Materyal ve Method: Akciğer kanseri tanısı ile küratif radyoterapi planlanan 54 hasta çalışmaya alınmıştır. Hastalar radyoterapi öncesi (Kontrol 0), radyoterapi bitimi (Kontrol 1), radyoterapi bitiminden sonraki 1,5-2 aylık dönem (Kontrol 2) ve radyoterapi sonrası 4-6 aylık dönem (Kontrol 3) olmak üzere prospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların klinik ve radyografik bulguları, akciğer ultrasonografi bulguları ayrıntılı olarak kaydedilmiştir. Her bir akciğerin anterolateral kısmı parasternal, midklavikuler, anterior aksillar ve orta aksillar hat boyunca; posterior kısmı ise paravertebral, midskapular ve posterior aksillar hat boyunca incelenmiştir. Her hat üst ve alt olarak iki bölgeye ayrılmış olup her bir bölgedeki B çizgisi sayıları ve diğer patolojik ultrason bulguları her iki akciğer için kaydedilmiştir. Hastaların kontrolleri sırasındaki TGF-Beta, IFN-Gama, KL-6 düzeylerini ölçmek için serum örnekleri alınmıştır. Radyasyon pnömonitis tanısı klinik bulgular ve hastaların toraks bilgisayarlı tomografi (BT) bulguları değerlendirilerek konulmuştur. RP skorlaması RTOG kriterlerine göre yapılmıştır. Sürekli değişkenler için normal dağılım varsayımı Kolmogorov Smirnov testi ile kontrol edilmiş olup normal dağılım göstermeyen veriler medyan (25. ve 75.persantiller) olarak sunulmuştur. Bulgular: Çalışmaya radyoterapi tedavisi tamamlanan 54 hasta dahil edilmiştir. Bu hastalardan 36'sı 4-6 ay değerlendirmesini tamamlamıştır. Hastaların 52'si erkek, 2'si kadın idi. Ortalama yaş 65 idi. Hastaların 22'sinde (%40,7) radyasyon pnömonitis saptanmıştır. Olguların yarısında (n:11) RT sonrası ilk 2 ayda diğer yarısında (n:11) ise RT sonrası 4-6 ay arasında RP tanısı konulmuştur. Yapılan analizde, RP gelişen (medyan:10,00; 25-75%:-6,00-18,00) ve RP gelişmeyen (medyan:1,00; 25-75%:-7,50-10,50) hastaların 1. kontrol dönemi ile 2. kontrol dönemi B çizgi sayılarındaki değişim anlamlı bulunmuştur (p=0,041). Üçüncü kontrolde değerlendirmesi yapılabilen 36 hastada ise, B çizgi sayıları RP saptanan hastalarda (n:18) saptanmayanlara göre anlamlı derecede yüksek idi (medyan: 53 vs 10, p: 0,001). İkinci ile üçüncü kontrol arasındaki B çizgi sayılarındaki artış RP gelişen hastalarda anlamlı olarak yüksekti ( medyan: 10.5 vs -6.0, p:0,003). Receiver operating characteristic (ROC) analizi, tümörün bulunduğu hemitoraks tarafındaki toplam B-line sayısının RP gelişimini öngörme yetisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Tümör ile aynı taraf hemitoraksta toplam B çizgi sayısı için eğri altındaki alan 0,819 olarak hesaplanmıştır. B çizgi sayısı için kestirim değeri 14 olarak alındığında duyarlılık %85,71 (%95 Güven Aralığı: 63,7-97,0), özgüllük %80,00 (%95 Güven Aralığı:51,9-95,7) olarak hesaplanmıştır. Radyasyon pnömonitis gelişimi açısından radyoterapi dozları ve moleküler belirteçler (TGF-Beta, IFN-Gama, KL-6) analiz edilmiş olup anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Sonuç olarak; Radyoterapi alan hastalarda, radyoterapi sonrası ilk 2 ay içinde yapılan akciğer ultrasonografisi değerlendirmesinde B çizgi sayısındaki belirgin artış radyasyon pnömonitis gelişimi için uyarıcı nitelik taşıyabilir.

Başak Gönen Ataçer
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH'lı hastalarda akut atak ve stabil dönemde pentraksin-3 değerinin inflamasyon göstergesi olarak CRP ile korelasyonu

Kronik Obstrüktif Akciğer hastalığı (KOAH), hava yolu obstrüksiyonu ve parankim harabiyetinin neden olduğu, sık alevlenme ve kronik inflamasyon ile karakterize bir hastalıktır. Hastalığın doğal seyrinde ortaya çıkabilen alevlenmeler; akciğer fonksiyonlarındaki azalmayı hızlandırıp, yaşam kalitesini ve prognozu olumsuz etkiler. Alevlenme sırasında dolaşımda akut faz reaktan proteinleri ve inflamatuvar hücrelerin sayısında artış olmaktadır. C-reaktif protein (CRP) gibi bazı inflamatuar belirteçler KOAH ile ilişkili olup, KOAH'ta yüksek CRP düzeylerinin olumsuz sonuçları ve ateroskleroz gibi kardiyovasküler komplikasyonların gelişimini düşündürmektedir. Ayrıca, KOAH'ın prognozunu ve akut alevlenmelerin tanısını öngördüğü gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, KOAH'ın atak ve stabil dönemlerinde hastaneye başvuru anında bakılan PTX-3 düzeylerinin, CRP (C-reaktif protein), WBC (lökosit sayısı), NLO (nötrofil/ lenfosit oranı) ve TLO (trombosit/ lenfosit oranı) düzeyi ile korelasyonu ve bu düzeylerin KOAH alevlenmelerinde erken tedavi planlaması, komplikasyon gelişimi, yoğun bakım ihtiyacı ve mortalite gibi kötü sonuçların azaltılması için prognostik bir biyobelirteç olarak kullanılabilirliğini araştırmaktır. Ayrıca plazma PTX-3 ile hastalık semptomları, şiddeti, pnömoni varlığı, dispne ve semptom skalaları ve hava yolu obstrüksiyonu parametreleri arasındaki ilişkiyi belirlemek ve KOAH'lı hastalarda bakteri ile ilişkili alevlenme için potansiyel bir biyobelirteç olabileceği amaçlanmıştır. Çalışmaya Nisan 2022 ve Ekim 2022 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne başvuran ve KOAH alevlenmesi ile yatırılan 35 hasta, stabil dönem KOAH hastalarındaki düzeylerini belirlemek için ise 35 hasta ve sağlıklı bireylerden oluşan 19 kişi kontrol grubu olarak dahil edildi. CRP ve WBC testlerinin sonuçları kaydedildi. NLO ve TLO hesaplandı. Nefes darlığında artış, öksürük, balgam miktarı veya balgam pürülansında artış semptomları olan olgular KOAH alevlenme grubuna alındı. KOAH hastalarının semptomları, dispne skalaları, solunum fonksiyon testi parametreleri, GOLD evreleri, uzun süreli oksijen kullanma durumları kaydedildi. PTX-3 periferik kandan ELISA yöntemi ile çalışıldı. Gruplar arasında PTX-3 değerleri sırasıyla KOAH atak grubunda 2,7 [1,7-11,5], KOAH stabil grubunda 2,6 [0,2-6,5], sağlıklı kontrollerde 2,4 [1,7-3,2] değerlerinde bulunup anlamlı saptanmamıştır. KOAH ve kontrol gruplarında PTX-3 değerleri açısından anlamlı fark olup, PTX-3 değerleri KOAH grubunda daha yüksek bulunmuştur. PTX-3 medyan değeri KOAH grubunda 2,6 [0,2-11,5], kontrol grubunda 2,4 [1,7-3,2] olarak bulunmuştur. Korelasyon analizlerinde KOAH atak grubunda 20 kişinin öksürük şikayeti olup PTX-3 seviyesi ile pozitif yönde korele bulunmuştur [3,5 (1,9-8,8), p=0,040]. İnflamasyon belirteçleri CRP, WBC, NLO ve TLO değerleriyle PTX-3 arasında anlamlı korelasyon bulunmazken, CAT ve mMRC skorları ile PTX-3 arasında pozitif yönde korelasyon bulunmuştur (p=0,002, p=0,007). Ayrıca CAT skoru 20 ve üzeri olan hastaların PTX-3 değerleri, CAT skoru 20'nin altında olanlara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. KOAH atak durumu baz alınarak yapılan incelemelerde uzun süreli oksijen kullanım durumunun, öksürük semptomunun ve CAT skorlarının KOAH atak riskini arttıran önemli parametreler olduğu saptanmıştır (sırasıyla 24,488, 6,513 ve 2,500 kat KOAH atak riskini arttırdıkları görülmüştür, p<0,05). Serumda bakılan PTX-3 değerlerinin KOAH akut alevlenme ve stabil hastalar arasında fark olmadığını gösteren çalışmadır. Ancak KOAH'lı hastaların sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksek PTX-3 seviyelerine sahip olduğu görülmüştür. Bu da KOAH'ın stabil dönemdeki hastalarda da düşük dereceli sistemik inflamasyonla karakterize olduğunu düşündürmektedir ve KOAH hastalarında PTX-3'ün inflamasyonu gösteren önemli bir belirteç olabileceğini göstermektedir. KOAH'lı hastalarda meydana gelen anormal inflamasyonun sadece akciğerlerle sınırlı kalmayıp sistemik ve kronik inflamasyona neden olduğunu ve her dönemde bu durumun hastalarda gözlenebileceğini düşündürmektedir. Sistemik inflamasyona neden olan mekanizmaları açıklayacak ve bunları belirleyebilecek biyobelirteçler için daha fazla sayıda araştırma yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Pentraksin-3, PTX-3, KOAH, CRP, alevlenme

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifC reaktif protein+4
Derya Yücesoy
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında galektin-3 düzeyi ve antifibrotik tedaviye yanıt ile ilişkisi

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) nedeni bilinmeyen, prognozu kötü, progresif fibrozisle karakterize, kronik bir akciğer hastalığıdır. Sağ kalımın tanı konulduktan sonra 3-5 yıl civarı olduğu bilinen bu hastalıkta erken tanı önemliyken tanıda kullanılabilecek biyobelirteç olmadığından tanı genelde geç konulmaktadır. Galektin-3 çeşitli hücrelerde eksprese edilen, inflamasyon ve fibroziste merkezi bir rol oynayan B-galaktozid bağlayıcı bir lektindir. Çalışmamızda serum galektin-3 proteinin idiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında kullandıkları antifibrotik tedaviye göre gruplandırarak seviyelerini sağlıklı deneklerle karşılaştırarak tanımlamayı amaçladık. Ayrıca galektin-3 konsantrasyonlarının İPF hastalarının serumunda tanısal ve prognostik biyobelirteç olarak kullanılabilirliği ve galektin-3 inhibitörlerinin tedavide antifibrotik tedavilerle kombine olarak kullanılmasının fibrozisin terapatik yönetiminde faydalı olabileceğini göstermeyi amaçladık. Çalışmamızda polikliniğimizde 2016-2022 yılları arasında İPF tanısı ile takip edilen 44 hasta ve 35 kontrol hastası değerlendirildi, ayrıntılı anamnezleri, spirometrik ölçümleri ve galektin-3 sonuçları kaydedildi. Hastalar antifibrotik tedavilerine göre gruplandırıldı. Hasta grubunun galektin-3 düzeyi ortalama 8,4 ng/ml iken, kontrol grubunun ortalaması 8,2 ng/ml idi. Pirfenidon alanlarda serum 8.9 ng/ml iken nintedanib alanlarda 8.2 ng/ml idi. Yine pirfenidon kullanan hastalarda da nintedanibe göre gal-3 yüksek saptanmıştır. Ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmedi. Galektin-3 düzeyleri ile eş zamanlı bakılan diğer parametreler arasında ilişki saptanmadı. Ayrıca hastalarımız antifibrotik kullanırken spirometrik takiplerinde başlangıca göre bir miktar FVC ve DLCO kaybı izlenmiştir. Ek olarak çalışmamızdaki İPF hastalarında takip süresi arttıkça gal-3 düzeyleri azaldığı görülmüş. Hastalar takipleri süresinde pirfenidon ya da nintedanib tedavisi kullanmakta olup belki de bu ilaçlara maruziyet arttıkça hastaların galektin-3 seviyelerinde azalma izlenmiş olabilir. Bu mekanizmaları netleştirebilmek için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik Pulmoner Fibrozis, Galektin-3, Biyobelirteç

BiyobelirteçlerFibrozGalektin-3+2
Sibel Emre
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum angiotensin converting enzim (ACE) düzeyinin obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS) ağırlığı ile ilişkisi

Obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS), uyku sırasında solunum çabası olmasına rağmen ağız ve burunda hava akımının olmadığı, tekrarlayıcı üst solunum yolu obstrüksiyonları, hipoksi, reoksijenizasyon, arousallar ile karakterize bir uyku bozukluğudur. Bu tekrarlanan süreçte oluşan serbest oksijen radikalleri, vasküler endotelyal disfonksiyon nedeniyle kardiyovasküler ve metabolik morbiditede artışa yol açar. Anjiotensin converting enzim (ACE); çinko bağımlı bir dikarboksipeptidazdır. Bu enzim özellikle akciğerde üretilir ve pulmoner damarların endotel hücrelerin luminal kısmında bulunur. Anjiotensin 1' in Anjiotensin 2 'ye dönüşmesini kataliz ederken bronkokonstrüktör ve inflamatuar mediatörler olan bradikinin ve substans P'nin inaktive edilmesinde rol oynar. Vasküler endotelyal hasar eşlik eden pulmoner hastalıklarda ACE enzim aktivitesi değişebilmektedir. Obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS)'ın ciddiyeti, apne-hipopne indeksi(AHİ) ve apne zamanı ile serum anjiotensin converting enzim (ACE) ilişkisi gösteren Türk popülasyonuna ait veri çok az bulunmakta olup çalışmamızın amacı da uygun hasta grubundan bilimsel yöntemlerle elde ettiğimiz veriler ile obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS) ile serum anjiotensin converting enzim (ACE) arasındaki ilişkisini saptamaktır. Prospektif ve kesitsel bir çalışmadır. Gönüllü olarak toplam 90 kişi katılmıştır. Gönüllüler PSG sonucuna göre OUAS olan hasta grubu, OUAS olmayan kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Gönüllüler Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğine OUAS şüphesi ile başvuran veya dış merkezden OUAS şüphesi olup polisomnografi (PSG) tetkiki için gelen hastalardan oluşmaktadır. Uyku Bozukluğu Ünitesi'nde bir gece yatırılarak PSG testi yapılmıştır. Test öncesi cinsiyet, boy uzunluğu, kilo, VKİ, sigara alışkanlığı, kronik hastalık öyküsü, iletişim bilgileri, kimlik bilgileri not edilmiştir. PSG yapılan gecenin ertesi sabahı venöz kandan serum ACE, hemogram, biyokimya için hastalardan kan alınmıştır. OUAS olan grupta erkeklerin ortalama serum ACE değeri 33,56±16,62 IU/L , kadınların ortalama serum ACE değeri 32,27±17,61 IU/L , tüm grubun ortalama serum ACE değeri 32,92±16,98 IU/L hesaplanmıştır. Kontrol grubunda erkeklerin ortalama serum ACE değeri 35,69±20,33 IU/L, kadınların serum ACE değeri 29,14±10,37 IU/L, tüm grubun serum ACE değeri 32,42±16,21 IU/L hesaplanmıştır. OUAS olan grupta PSG sonucuna göre 34 kişide (%56,6) ağır, 23 kişide (%38,3) orta ve 3 kişide (%5,1) hafif OUAS mevcuttur. OUAS şiddetine göre serum ACE ortalama değerleri ağır OUAS olanlar 35,14±18,93 IU/L, orta OUAS 30,24±13,72 IU/L, hafif OUAS 28,3±18 IU/L olarak hesaplanmış olup OUAS şiddeti arttıkça serum ACE değerinde artış izlenmiş olup istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur. OUAS ve kontrol grubundaki serum ACE değerleri ve cinsiyetler arasındaki serum ACE değerleri karşılaştırıldı istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi. AHİ ile serum ACE değerleri arasındaki korelasyon yapıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Anahtar Kelimeler: Anjiotensin converting enzim, Hipoksi, Obstrüktif uyku apnesi sendromu, PSG testi

Anjiyotensin konverting enzimEnzimlerHipoksi+2
Uğur Teker
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Göller Bölgesinde pulmoner hipertansiyon tanısı alan hastaların retrospektif değerlendirilmesi

Pulmoner hipertansiyon (PH), pulmoner arter basıncının (PAB) artışı ile karakterize, mortalite riski yüksek, tüm yaş gruplarını etkileyebilen önemli bir sağlık sorunudur. Çalışmamız Göller Bölgesinde PH hastaları ile ilgili yapılan ilk ulusal kayıt çalışmasıdır. Çalışmamızın amacı Süleyman Demirel Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesinde 2006 yılından itibaren PH tanısı ile takip edilmekte olan hastaların demografik ve klinik özellikleri ile birlikte sağkalımlarının ve aldıkları tedavilerin sağkalıma etkilerinin incelenmesidir. Hastanemizde 2006 Ekim-2023 Ekim tarihleri arasında tanı alan 250 hasta retrospektif olarak taranmıştır. Hastaların cinsiyetleri, tanı sırasındaki yaşları, semptomları, laboratuvar verileri, tanı anındaki Dünya Sağlık Örgütü-Fonsiyonel Sınıfları (DSÖ-FS), ekokardiyografi (EKO) bulguları, sağ kalp kateterizasyonu (SKK) sonuçları, altı dakika yürüme mesafeleri (6DYM), solunum fonksiyon testleri, bilgisayarlı tomografide (BT) ölçülen ana pulmoner arter (PA) çapları, PH grupları ve alt grupları, aldıkları PH spesifik tedavileri kaydedilmiş ve sağkalımları ile tedavilerin sağkalıma etkileri analiz edilmiştir. Çalışmamızda hastaların %84,8'i kadın (n=162), %35,2'si erkek (n=88) olup yaş ortalamaları 61,90±14,83 yıl olarak bulundu. Hastalarda görülen en sık semptom nefes darlığıydı. Tanı aşamasında hastaların çoğu FS 1 ve 2'deydi. Hastaların en çok Grup I Pulmoner Arteriyel Hipertansiyon (PAH) grubunda (%42.8) olduğu görüldü. PAH alt gruplarına bakıldığında; idiyopatik PAH grubu (%40) çoğunluktaydı. Hastaların EKO ile ölçülen PAB değerlerinin 40-60 mmHg aralığında, pulmoner arter (PA) çaplarının ortalama 35 mm olduğu görüldü. Ayrıca EKO'da ölçülen PAB değerleri ve PA çapları ile SKK'de ölçülen sistolik PAB ve pulmoner vasküler direnç (PVR) değerleri arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Hasta popülasyonunun ortalama sağkalım oranı erkeklerde %85,2 kadınlarda %88,3 idi. Çalışmamızdan geçmeyen nefes darlığı olan kadın hastalarda mutlaka PH'den şüphelenilmesi, EKO'da PAB değerleri 40 mmHg ve üzerinde olan, BT'de ana PA çapları 30 mm ve üzerinde rastlanan hastalara PH şüphesi ile SKK yapılması gerektiği sonucu çıkarıldı. Erken yaşlarda teşhis ile birlikte endikasyonu olan hastalara erken dönemde başlanan ERA ile PDE5i veya riociguat kombinasyon tedavilerinin mortaliteyi azaltabileceği öngörüldü. Anahtar Sözcükler: Pulmoner Arteriyel Hipertansiyon, Pulmoner Hipertansiyon, Pulmoner Hipertansiyon grupları, Pulmoner Hipertansiyonda sağkalım, Pulmoner Hipertansiyon tedavisi

Esma Tuğba Canlı
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Göller bölgesinden hastanemize başvuran akciğer kanseri ön tanısı olan hastaların bronkoskopi verilerinin araştırılması

Akciğer kanseri sık görülmesi ve yüksek ölüm oranlarına sahip olması nedeniyle halk sağlığı açısından önemli bir sağlık sorunudur. Tanı yöntemlerinin gelişmesi ve sağlık hizmetlerine erişimin artmasıyla her yıl daha fazla kanser vakası teşhis edilmektedir. Erken tanı ve tedavi konusundaki gelişmelerle birlikte günümüzde akciğer kanserini önleme ve korunma çalışmaları da önem kazanmaktadır. Sunulan çalışmada ilimizin (85) de içinde bulunduğu göller bölgesinde yaşayan, akciğer kanseri ön tanısı ile hastanemize başvurup bronkopskopi yapılan hastaların demografik özellikleri ile bronkoskopi işlemi sonucunda elde edilen bulguların karşılaştırılması amaçlanmıştır. Süleyman Demirel Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesine göller bölgesinden 2018-2023 yılları arasında başvuran ve bronkopskopi yapılan 413 hasta retrospektif olarak araştırılmıştır. Hastaların cinsiyetleri, bronkoskopi sırasındaki yaşları, yaşadıkları yer (il/ilçe), yaşadıkları bölgede elma tarımı yapılıp yapılmadığı, sigara kullanım öyküleri, ailede kanser öyküsü, semptom durumuları, ek hastalıkları, biyopsi alınma durumu, biyopsi alınma yöntemleri, biyopsi sonucu, biyopsi sonucu kanser ya da inflamasyon/enfeksiyon ise alt tipleri kaydedilerek bronkoskopi sonuçları karşılaştırılmıştır. Çalışmada hastaların %79,2'si erkek (n=327), %20,8'i kadın (n=86) olup yaş ortalamaları 64,48±11,33 (min:19-max:91) yıl olarak bulundu. Hastaların %75,8'inin (n=313) aktif sigara kullandığı ya da geçmişte sigara kullanım öyküsü mevcuttu. Erkek (p<0,001) ve sigara kullanım öyküsü bulunan (p<0,001) hastalarda kanser görülme oranı daha yüksekti. Biyopsi türleri arasında forceps yöntemi ile alınan biyopsilerde kanser görülme oranı daha yüksekti (p<0,001). Biyopsi sonucunda hastaların çoğunlukla kanser tanısı aldığı (p<0,001) ve en sık skuamöz hücreli karsinom (p<0,001) görüldüğü tespit edildi. Isparta ilinde ikamet eden hastalarda yapılan karşılaştımada özellikle elma üretimi yapılan bölgelerde akciğer kanseri görülme oranının anlamlı şekilde yüksek olduğu bulundu (p<0,001). Sunulan çalışmadan literatürle uyumlu şekilde sigara ve erkek cinsiyetin akciğer kanseri açısından risk faktörü olduğu çıkarılabilir. Malignite düşünülen hastalarda bronkoskoi yöntemlerinden forceps kullanılması önerilebilir. Bunlara ek olarak elma üretimi yapılan bölgelerde kimyasal maruziyetinin akciğer kanserine zemin hazırladığı öngörülebilir. Elma yetiştiriciliği yaparken kullanılacak bitki koruma ürünlerinin dikkatle seçilmesiyle akciğer kanseri risk faktörlerinden en azından birinin bile olsa ortadan kaldırılabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Hüseyin Kaygısız
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiler Dolgunluğu atlıyor muyuz? Yapay zekâ ile akciğer grafisinde Hiler Dolgunluğu saptayabilmek

Günümüzde yapay zekâ; tıp alanında kullanımı açısından önemli bir potansiyele sahiptir. Yapay zekâ teşhis, tedavi, hasta takibi gibi birçok alanda hekimlere yardımcı olabilir. Yapay zekânın akciğer grafilerinin triyajına ve yorumlanmasına yardımcı olma potansiyeli özellikle önemlidir çünkü akciğer grafileri hekimler tarafından kolay ve hızlı ulaşılabilen, yaygın kullanılan bir görüntüleme yöntemidir. Son dönemlerde göğüs radyografilerinin analizi için yapay zekâ algoritmalarının geliştirilmesinde önemli ilerlemeler kaydedilmiş ve görüntü analizi için yapay zekânın derin öğrenme yöntemi baskın yaklaşım haline gelmiştir. Sunulan çalışmada cc kullanılarak yapay zekâya grafisinde hiler dolgunluğu olan hastaları tespit ettirecek derin öğrenmenin sağlanması, bu amaca ait bir uygulama hazırlanması ve poliklinik pratiklerinde bu uygulamanın kullanılarak hiler dolgunluğun saptanma başarısının artırılması hedeflenmiştir. Süleyman Demirel Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesinde belirli tanı kodları ile 2013-2023 yılları arasında PA akciğer grafisi çekilen hastalar retrospektif olarak tespit edildi. Grafiler yaş ve cinsiyet açısından randomize edildikten sonra 879 grafi iki ayrı bağımsız araştırmacı tarafından değerlendirildi, ortak karar verilen; 184 hiler dolgunluk saptanan ve 154 normal olarak değerlendirilen grafi çalışmaya dahil edildi. Toplamda 338 PA akciğer grafisinin 255'i yapay zekâ eğitimi için, 83'ü ise test amacıyla kullanıldı. Çalışmada olguların %54,1'i kadın (n=183), %45,9'u erkek (n=155) olup yaş ortalamaları 60,80±9,91 (min:19-max:106) yıl olarak bulundu. Olguların %45,6'sını (n=154) posteroanteriyor akciğer grafisi normal olan hastalar oluşturuken, %54,4'ünü (n=184) grafisinde hiler dolgunluğa sahip olan hastalar oluşturuyordu. Grafi sonuçları yaş ve cinsiyet açısından randomize dağılmaktaydı. Geliştirilen yapay zekâ modelinin duyarlılığı %88 ve özgüllüğü %88 olarak bulundu. Geliştirilen yapay zekâ modelinin genel başarısı (F1 skoru) %93 olarak saptandı. Sunulan çalışmada geliştirilen model; PA akciğer grafilerinin normal ya da hiler dolgunluk olarak ayrımında hekimlere yardımcı olma potansiyeline sahiptir. Bu sayede hiler dolgunluğun varlığı konusundaki kafa karışıklığını ortadan kaldırması, eğer hiler dolgunluk mevcutsa gözden kaçırılmaması, altta yatan nedenin belirlenmesi ve uygun tedavinin başlanmasına katkıda bulunabilir. Patolojinin erken farkedilmesi ile altta yatan hastalık tanısına erken ulaşılması, hastalığın ilerlemesini engelleyebilir ve komplikasyon riskini azaltabilir.

Murat Çetin
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apne sendromunda depresyon ve anksiyete bozukluğu komorbiditesi ile fiziksel aktivitenin yaşam kalitesine etkisinin değerlendirilmesi

Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OSAS), uyku sırasında üst solunum yolunun kısmi veya tam tıkanması nedeniyle hava akışının kesilmesi (apne) veya azalması (hipopne) sonucu ortaya çıkan yaygın bir uyku bozukluğudur. Bu hastalık, genel popülasyonun %1-5'ini etkiler ve tanısı genellikle altın standart olarak kabul edilen polisomnografiyle konulmaktadır. OSAS, sadece metabolik ek hastalıklarla değil, aynı zamanda depresyon ve anksiyete gibi psikiyatrik rahatsızlıklarla da birlikte görülebilir ve bu durum bireylerin yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. Ancak, depresyon ve anksiyete bozuklukları ile uyku bozuklukları arasındaki ilişki henüz tam olarak netleşmemiştir. OSAS hastaları genellikle fiziksel aktivitede azalma ile karakterize edilen bir gruptur. Bu çalışmada, OSAS'ın varlığı ve şiddetinin depresyon, anksiyete ve fiziksel aktivite ile olan ilişkisini ve bu durumun yaşam kalitesine etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamıza katılan 60 OSAS tanılı hastanın %25'i kadın (n=15) ve %75'i erkek (n=45) idi. Hastalar, OSAS şiddetine göre hafif (AHİ: 5-15), orta (AHİ: 16-30) ve ağır (AHİ >30) olarak üç gruba ayrıldı ve cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksi (VKİ), başvuru şikayetleri, risk faktörleri ve ek hastalıklar açısından karşılaştırıldı. Gruplar arasında yaş, VKİ, bel çevresi ve kalça çevresi özellikleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamakla birlikte, ağır OSAS hastalarında bu parametrelerin ortalama değerleri diğer gruplardan daha yüksek olarak saptandı. OSAS şiddeti ile SF-36 anketi sonuçları karşılaştırıldığında, yalnızca fiziksel rol güçlüğü alanında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu. Hafif şiddetli OSAS grubunda fiziksel rol güçlüğü puanı diğer gruplara göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. OSAS şiddeti ile Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve FADA ölçekleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı, ancak ağır OSAS hastalarında BDÖ puanları hafif ve orta OSAS hastalarına göre daha yüksekti. Sonuç olarak, OSAS şiddeti ile depresyon ve anksiyete bozukluğu arasında anlamlı bir ilişki saptanmamış olmasına rağmen, ölçek puanları ağır OSAS hastalarında daha yüksek bulunmuştur. Bu bulguların klinik önemini belirlemek için daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Özgenur Duvarcı
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19 öyküsü olan ve olmayan pulmoner embolizm hastalarında nötrofil/lenfosit, trombosit/lenfosit, beyaz kan hücresi/ ortalama trombosit hacmi oranlarının farklılıkları

COVID-19 ve pulmoner embolizm mortal seyredebilen hastalıklardır. COVID-19 sonrasında tromboembolik komplikasyonlar sık görülmektedir. Çalışmamıza Süleyman Demirel Üniversitesi hastanesinde yatarak tedavi gören pulmoner embolizm hastaları alınmıştır. Hastalar, hastanemiz veri sistemi üzerinden retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmamızda benzer yaş aralığında ve cinsiyette COVID-19 pozitif 61 hasta ve COVID-19 negatif 63 hasta yer aldı. Hastane verilerinden yaş, cinsiyet, embolizm geçirdiği tarih, takip edildiği yer (servis, yoğun bakım, yoğun bakım-servis), ek hastalıkları, risk faktörleri (cerrahi öyküsü, malignite, fraktür öyküsü, immobilizasyon öyküsü, oral kontraseptif kullanımı, uzun süreli seyahat vb.) kaydedildi Hastaların COVID-19 enfeksiyonu öyküsü ve PCR pozitiflik tarihi, pulmoner BT anjiografi, ventilasyon perfüzyon sintigrafileri, hemogram, CRP, d-Dimer, troponin değerleriyle hastalık şiddeti (masif, submasif, nonmasif), yatış süresi, uygulanan tedavi, embolizm yaygınlığı, varsa ekokardiyografi bulguları, alt ekstremite renkli Doppler USG sonuçları, sağkalım durumlarına bakıldı. Çalışmada hastaların yaş ortalaması 67,81±15,61 (min:21-max:95) yıl bulundu. Olguların %53,2'si (n=66) kadın, %46,8'i (n=58) erkekti. Olguların %50,8'inin (n=63) PCR'ı negatif, %49,2'sinin (n=61) PCR'ı pozitifti. Hastalar tedavi gördükleri yerlere göre incelendiğinde, COVID geçiren olguların yoğun bakımda tedavi edilme oranı anlamlı şekilde yüksek bulundu (p=0,030). Çalışmamızda ek hastalıklar ayrı ayrı sorgulandığında her iki grupta da KVH diğer ek hastalıklara göre anlamlı şekilde yüksek bulundu (p=0,017). COVID geçiren hastaların d-Dimer düzeyi 5167 ± 699 ng/mL, COVID geçirmeyen hastaların d-Dimer düzeyi 3026 ± 274 ng/mL olarak saptandı. COVID geçiren hastalarda d-Dimer düzeyi anlamlı şekilde yüksek bulundu (p<0,001). COVID geçiren hastaların PLR değeri, COVID geçirmeyenlere göre anlamlı şekilde düşük bulundu (p=0,045). EKO'da embolizmi destekleyen bulguları olan grupta NLR de istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p=0,003). RDUS'da tromboz saptanan olgularda NLR ve PLR sonuçları anlamlı şekilde yüksek bulundu (NLR için p=0,045; PLR için p<0,001). COVID-19 öyküsü olan hastaların pulmoner embolizm nedeniyle yoğun bakımda takip edilme oranları anlamlı şekilde yüksek bulundu (p=0,030). COVID-19 enfeksiyonu sonrası gelişen pulmoner embolizmin daha ağır seyrettiği söylenebilir. COVID-19 nedeniyle hastaneye yatırılan ve riskli tüm hastalara embolizm profilaksisi başlanması gerekmektedir.

Behiye Gül
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut pulmoner emboli tanısı ve hastalık şiddetini öngörmede tümör nekroz faktör ile ilişkili apoptozu indükleyen ligand biyobelirteç olarak kullanılabilir mi?

GİRİŞ VE AMAÇ: Pulmoner embolizm (PE), alt ekstremite derin venleri başta olmak üzere tüm venlerde gelişen trombüslerin parçalarının kopmasıyla pulmoner arter ve/veya dallarını tıkaması sonucu gelişir. Pulmoner tromboembolizm (PTE)'de tanıya giden yol, öncelikli olarak hastalığın akla getirilmesi ve klinik kuşku ile başlar. Özellikle dispne ve taşikardi ile başvuran, akciğer grafisi normal bulunan ve bu durumu başka bir hastalık ile açıklanamayan hastalarda PTE'den kuşkulanılmalıdır. Pulmoner tromboembolizm kuşkusu olan hastaların semptom, bulgu ve taşıdıkları risk faktörlerine göre skorlanarak klinik olarak "düşük, orta ve yüksek olasılıklı" olarak sınıflanmaları, ampirik tanı ve tedavi yaklaşımında yarar sağlar. Çalışmamızda akut pulmoner emboli tanılı hastalarda ve pulmoner emboli tanısı olmayan kontrol grubunda Tümör Nekroz Faktör İle İlişkili Apoptozu İndükleyen Ligand (TRAIL) düzeylerine bakılarak bu biyomarkerın pulmoner emboli tanısında veya pulmoner emboliyi dışlamada kullanılabilirliğini araştırmayı hedefledik. Ayrıca TRAIL'ın akut pulmoner embolide hastalık şiddetini sınıflandırmada yol gösterici olup olamayacağını araştımayı amaçladık. Bu bağlamda çalışmamıza alınan hemodinamik olarak stabil akut pulmoner emboli tanılı hastaları Basitleştirilmiş Pulmoner Emboli Şiddet İndeksi (Spesı) 'ne göre klasifiye ederek (yüksek riskli-düşük riskli) serum TRAIL ve Pro-BNP düzeyleri ile korele olup olmadığını inceledik. GEREKÇE VE YÖNTEM: Çalışma, 1 Ekim 2022 – 1 Mayıs 2024 tarihleri arasında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'ne başvuran, pulmoner BT anjiyografi ile akut pulmoner emboli tanısı alan 65 hasta ve 65 kontrol grubunu kapsamaktadır. Verilerin analizinde IBM SPSS Statistics (sürüm 27.0, IBM Corporation, Armonk, New York, ABD) yazılımı kullanıldı. Tüm değişkenlerin normalliği, Kolmogorov-Smirnov testi ile değerlendirildi. Sayısal değişkenlere ait bulgular ortalama ± standart sapma veya medyan (çeyreklikler arası genişlik) ile, kategorik değişkenlere ait bulgular ise sıklık (n) ve yüzdelik (%) ile sunuldu. TRAIL ve Pro-BNP parametreleri ile pulmoner emboli (PTE) tanısı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla ROC (Receiver Operating Characteristic) analizi gerçekleştirildi ve en uygun kesim noktası Youden index kriterine göre belirlendi. BULGULAR: Çalışmamızda katılımcıların yaş ortalaması kontrol grubunda 62.6±11.3 yıl, PTE grubunda ise 60.9±15.9 yıl olarak hesaplanmış ve bu iki grup arasında yaş açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0.887). Cinsiyet dağılımı her iki grup için de eşittir; katılımcıların %40'ı kadın (n=26), %60'ı erkektir (n=39) ve bu dağılım gruplar arasında anlamlı fark göstermemiştir (p=1.000).Kontrol grubu ve PTE gurubunda ; Pro-BNP ve TRAIL değerleri anlamlı farklar göstermiştir; TRAIL düzeyi PTE grubunda anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0.016). SPESI'ye göre yapılan gruplamada; düşük risk grubunda TRAIL seviyeleri ortalama 482.8±1396.1 ng/mL iken, yüksek risk grubunda bu değer 365.2±1318.6 ng/mL olarak hesaplanmış ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.044). Pro-BNP seviyeleri açısından ise düşük risk grubunda ortalama 238.6±334.4 pg/mL iken, yüksek risk grubunda bu değer 2503.5±4245.4 pg/mL'ye yükselmiştir. Bu fark oldukça anlamlıdır (p<0.001). SONUÇ: Çalışmamız TRAIL'in akut pulmoner emboli tanısı ve prognozunda potansiyel bir biyomarker olarak kullanılabileceğini göstermektedir. TRAIL'in, özellikle inflamatuvar ve trombotik süreçlerdeki rolü dikkate alındığında, bu biyomarkerın klinik uygulamalarda önemli bir yer edinebileceği düşünülmektedir. Ancak, TRAIL'in klinik kullanımını desteklemek amacıyla daha geniş çaplı, çok merkezli ve uzun dönemli takip çalışmalarına ihtiyaç vardır. Bu tür çalışmalar, TRAIL'in tanı ve tedavi süreçlerine entegrasyonunu sağlayacak daha güçlü kanıtlar sunabilir ve bu biyomarkerın klinik uygulamalardaki yerini daha iyi belirleyebilir.

Hacer Sürer Çelebi
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin Kistik Fibrozis hastaların izleminde Aspergillus enfeksiyonun sıklığı, klinik özellikleri ve hastalığın prognozuyla ilişkisi

Kistik Fibrozis en yaygın ölümcül kalıtsal multisistemik hastalıklardan biridir. Hastanın sağkalım ve yaşam kalitesi açısından solunum sistemin durumu ve fonksiyonu en önemli faktörlerdendir. Akciğer enfeksiyonları ve alevlenmeleri hasara ve hastalığın morbidite ve mortalitesine sebep olan en önemli faktörlerdir. Bu yönde mantar enfeksiyonların rolü ve önemi bakteriler kadar araştırılmamış ve hastalığın yönetiminde yerinin tartışması devam etmektedir. Çalışmamızın amacı, kistik fibrozis tanılı hastalarda Aspergillus enfeksiyonunun özellikleri, sıklığı ve prognoz üzerindeki etkisini araştırmaktır. Çalışmaya Ocak 2017-Ocak 2023 tarihleri arasında merkezimizde KF tanısı ile takip edilen erişkin hastalar dahil edildi. Hastalara ait temel demografik, klinik veriler ve laboratuvar sonuçları hastane elektronik veri tabanından retrospektif olarak incelendi. Aspergillus enfeksiyonunun solunum fonksiyonu (FEV1) ve sağkalım (yıllık pulmoner alevlenme sıklığı, CF-ABLE 4 yıllık, French 3 yıllık ve US-CFF 5 yıllık prognoz skor sistemleri) üzerinde etkisi SPSS v.25 kullanılarak araştırıldı. Çalışmaya dahil edilen toplam 118 hastanın 44'ü (%37) kadın yaş ortalaması 26.3±6.8 yıl, ortalama BKİ değeri 21.05±4.10 kg/m^2 ve ortalama FEV1 değeri %64.41±24.84 idi. Aspergillus enfeksiyonunun gelişim üzerinde olumsuz etkisi bulunmadı, enfeksiyon bir yıl sonra FEV1 değerde ortalama %9.53 (%95 GA 5.70-13.72) anlamlı düşüşe sebep oldu (p<0.001). Aspergillus (+) kohortunun FEV1 değeri ortalama 2 yıl sonra, kontrol kohorttan ortalama %7.42 (%95GA 0.06-14.75) anlamlı şekilde daha düşük bulundu (p=0.04). Yıllık pulmoner alevlenme sıklığı açısından Aspergillus (+) kohortu 0.58 (%95 GA 0.20-0.97) farkla kontrol kohorttan daha kötü prognoza sahip bulundu (p=0.003). Çalışma kohortunda enfeksiyondan 1 yıl sonra hastalık şiddeti ve prognostik skorlarda anlamlı bir kötüleşme saptandı (CF-ABLE p=0.001; French ve US-CFF için p<0.001). Çalışmanın 6 yıllık zaman dilimi boyunca Asp (+) ve Asp (-) grupları arasında prognoz skorlarında basamak değişikliği açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Ancak, Asp (+) kohortunda hastalık şiddeti ve prognozun kötüleşmesinin hızlandığı gözlemlendi ve bu, kontrol kohortuna göre anlamlı şekilde yüksek bulundu (CF-ABLE p=0.001; French p<0.001 ve US-CFF için p=0.009). Sonuç olarak, Aspergillus enfeksiyonunun klinik fenotipe bakılmaksızın kısa dönemde (<1 yıl) hastaların gelişimi, hastalığın kliniği, solunum fonksiyonu ve prognozu üzerinde belirgin bir olumsuz etkisi gözlenmedi. Ancak, orta dönemden (2-3 yıl) başlayıp çalışmanın sonuna kadar devam eden süreçte, solunum fonksiyonu, pulmoner alevlenme sıklığı ve prognoz skorları üzerinde olumsuz bir etkisinin olduğu gözlemlendi. Anahtar kelimeler: Kistik fibrozis, Aspergillus enfeksiyonu, solunum fonksiyonu, prognoz

Amın Mokhtarı Moghanjoghı
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pseudomonas aeruginosa enfeksiyonunun kistik fibrozis dışı bronşiektazi hastalarında alevlenme ve hastane yatışı ile ilişkisinin incelenmesi

Bronşiektazi, klinik olarak öksürük ve balgamla, morfolojik olarak bronş duvarında kalıcı dilatasyon ve kalınlaşma ile karakterize bir hastalıktır. Pseudomonas aeruginosa, Kistik Fibrozis dışı bronşiektazide en önemli patojenlerden biri olup solunum fonksiyonun bozulması, hastane yatış oranlarında artış ve yüksek mortalite ile ilişkisi bulunmaktadır. Erken tespiti ve eradikasyonu, bu hastaların klinik seyrini iyileştirmekte, yüksek tedavi maliyetini azaltmaktadır. Bu tez çalışmasında erişkin Kistik Fibrozis dışı bronşiektazi hastalarında Pseudomonas aeruginosa enfeksyonun solunum fonksiyonu, alevlenme ve hastane yatışı ile olan ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Ocak 2018 - Ocak 2023 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalında Kistik Fibrozis dışı bronşiektazi tanısı almış olan 18 yaşından büyük hastaların son 3 yıllık verileri retrospektif olarak incelendi. Demografik bilgiler, sigara kullanımı, solunum fonksiyonu, balgam mikrobiyolojisi, klinik alevlenme ve hastane yatışı, eşlik eden hastalık, tedavi, radyolojik bulguları Pesudomonas aeruginosa kültür sonucuna göre analiz edildi. Bulgular: 2014-2023 yılları arasında izlenen toplam 130 hastanın %63.8'i kadın, yaş ortalaması 41.6±19.4 yıl idi. Alevlenme son 1 yılda hastaların %42.3'de, son 2-3 yılda %72.3, hastane yatışı son 1 yılda %14.6'sında, son 2-3 yılda ise %25.4'ünde tespit edildi. En sık eşlik eden hastalığın astım (%29.2) olduğu görüldü. Son 1 yıldaki balgam kültüründe en sık P. aeruginosa (%24.6), son 2-3 yılda en sık H. influenza (%31.5) üremesi tespit edildi. Son 1 yılda P. aeruginosa kültürü pozitif olanların %31.2'si inhaler Tobramisin/Kolistin aldığı görüldü. İlk ve son toraks BT'de en sık tutulum sol akciğerde olduğu görüldü. Meslek gruplarına göre bakıldığında %59.2'sinin çalışmayan olduğu, %55.4'nün doğum yeri, %76.2'sinin ise yaşadığı yerin İç Anadolu olduğu görüldü. Sol 1 yılda P. aeruginosa sonucu pozitif olan hastalarının %65'inin son 2-3 yıldaki kültür sonucunun pozitif olduğu görüldü, bu ilişki anlamlı bulundu (p<0.001). P. aeruginosa sonucu pozitif gruptaki inhaler tedavi kullanım oranın yüksekliği istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.006). İlk solunum fonksiyon testinde P. aeruginosa sonucu negatif olan hastaların ortalama FEV1 ve FVC beklenen değerinin pozitif olanlardan anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü (p=0.022), (p=0.016). Son solunum fonksiyon testinde FEV1 ve FVC beklenen (%) ortalamaları kültür sonucu pozitif ve negatif olan gruplar arasında fark olmadığı görüldü. Kültür sonucu olan ve olmayan gruplar karşılaştırıldığında son 1 yıldaki (p<0.001) ve son 2-3 yıldaki (p=0.006) alevlenmelerin kültür sonucu olan grupta anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. P. aeruginosa kültür sonucu negatif ve pozitif olan grup karşılaştırıldığında pozitif grupta son 1 yıldaki ve son 2-3 yıldaki hastane yatışlarının pozitif olan grupta anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü (p=0.001), (p=0.015). Sonuç: Çocukluk çağı solunum yolu enfeksiyon sıklığı, toraks BT'ye erişim kolaylığı, referans merkez olması bronşiektazi tanısında yaş ortalamasını düşürebilmektedir. P. aeruginosa kültür pozitifliğinin toplumlar arası farklılık gösterdiğinden topluma özgü çalışmaların tanı ve tedavi stratejilerini belirlemede büyük öneme sahiptir. Bronşiektazi hastalarının izleminde FEV1 ve FVC'de bozulma tespit edildiğinde balgamda P. aeruginosa araştırılması erken kolonizasyon tespitini sağlayarak kronik zemine geçişi yavaşlatabilir. Hastane yatışının alevlenmeden daha kötü bir klinik tablo olduğu, bunun P.aeruginosa pozitifliğiyle kuvvetli ilişkiye sahip olduğu görüldü. P.aeruginosa kültür pozitifliği olan hastalarda inhaler Tobiramisin – Kolistin tedavisinin daha yaygın kullanımı gözden geçirilmesini önermekteyiz. Bronşiektazi hastalarının tanı, tedavi ve izlemi için standart formların kullanılması sağlıklı veritabanı oluşturarak kapsamlı araştırmaların yapılmasına fırsat sağlayacaktır.

Kamala Baylarova
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subsolid pulmoner nodüllerin klinik, radyolojik,metabolik ve patolojik özelliklerinindeğerlendirilmesi

Bilgisayarlı tomografi (BT) kullanımının yaygınlaşmasıyla son yıllarda insidansında artış gözlenen subsolid nodüllerin takip süreleri ve hangi nodüllere yönelik tanısal veya tedavi yaklaşımlarının uygulanacağı konusunda literatürde net bir fikir birliği yoktur. Bu çalışmanın amacı, subsolid nodüllerin kapsamlı klinik, radyolojik, metabolik ve patolojik özelliklerini ortaya koyarak, aralarındaki ilişkileri incelemektir. Çalışmaya, 2012-2022 yılları arasında toraks BT'te subsolid nodül saptanan, merkezimizde cerrahi yapılan 86 hastaya ait 92 subsolid nodül dahil edilmiştir. Hastaların klinik verileri, hastane veri tabanından retrospektif olarak elde edilirken, BT, pozitron emisyon tomografisi (PET)/BT görüntüleri ve doku kesitleri, ilgili bölümler tarafından yeniden değerlendirilmiştir. Hastaların (%53,5 kadın) ortalama yaşı 61±10 yıl olup %73,5'inde sigara kullanımı, %47'sinde malignite öyküsü mevcuttu. Nodüllerin tamamı tesadüfi saptanmış, yarısı ilk tespit edildikten hemen sonra, diğer yarısı ise ≥3 ay (medyan: 29,6, aralık: 4-134,4 ay) takip sonrası çıkarılmıştı. Rezeksiyon öncesinde 43 nodüle (%46,7) perkütan biyopsi yapılmış, duyarlılık %95,3, majör komplikasyon oranı ise %2,3 bulunmuştur. Preoperatif BT'lerde nodüllerin 27'si saf buzlu cam, 61'i kısmi solid ve 4'ü solid (izlemde solid hale gelmiş) yapıdaydı. Postoperatif patolojik tanıları; 1 atipik adenomatöz hiperplazi (AAH), 2 adenokarsinoma insitu (AİS), 26 minimal invaziv adenokarsinom (MİA), 51 invaziv adenokarsinom (İA), 1 skuamöz hücreli karsinom, 3 metastaz, 8 benign lezyondu. Kısmi solid nodüllerde, saf buzlu cam nodüllere kıyasla nodül içyapısında hava bronkogramı, vasküler ve bronşiyal işaretler ile plevral çekinti daha yaygın olarak gözlenmiş olup daha yüksek oranda İA tanısı konulmuştur (%64`e karşı %37; p=0,019). Saf buzlu cam nodüllerde koronal uzun çapın 12 mm'nin üzerinde olması İA'yı %70 duyarlılık ve %81,3 özgüllükle AAH/AİS/MİA/benign patolojilerden ayırt edebilmiştir. Kismi solid nodüllerde ise solid kısmın uzun çapının 7 mm ve üzerinde olması %71,8 duyarlılık ve %66,7 özgüllükle benzer kararı vermeyi sağlamıştır. BT'de plevral temas ve çekintinin birlikte olması visseral plevra invazyonunu %66,7 duyarlılık, %78,9 özgüllükle tanımıştır. Patolojik incelemede, lepidik patern oranı saf buzlu cam nodüllerde koronal uzun çap ile; kısmi solid nodüllerde ise solid kısım çapı ile negatif korelasyon göstermiştir. Ayrıca, nodülün irregüler şekli, nodül içyapısında hava kabarcığı veya kist varlığı, vasküler işaret, plevral çekinti, yüksek Brock skoru ve PET/BT'de artmış metabolik tutulum değerleri, nodülün invaziv karakteriyle ilişkili bulunmuştur. Sonuç olarak, subsolid nodüllerin preoperatif radyolojik ve metabolik özellikleri postoperatif patolojik özelliklerle korelasyon göstermektedir. Bu bulgular, subsolid nodüllerin uzun dönem takibinde ve tedavi kararı vermede yol göstericidir.

Ulkar Ismayılova
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Albumin-alkalen fosfataz oranının (AAPR) küçük hücreli dışı akciğer kanserinde prognoza etkisi

Akciğer kanseri solunum yollarından veya akciğer parankiminden kaynaklanan ve dünyada en sık teşhis edilen solid organ kanseridir. Gelişen tedavi modalitelerinin yanı sıra hastalık prognozu ve tedavi yanıtı ile ilişkili faktör arayışları devam etmektedir. Yapılan çalışmalarda serum albumini ve serum alkalen fosfatazını (ALP) birleştiren yeni bir belirteç olan albumin-alkalen fosfataz oranının (AAPR) hepatoselüler karsinom başta olmak üzere çeşitli kanser türlerinde önemli prognostik değere sahip olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) tanılı hastalarda AAPR`nin prognostik parametreler üzerinde etkilerini araştırmaktır. Çalışmaya Ocak 2012- Mayıs 2022 tarihleri arasında merkezimizde KHDAK tanısı ile takip edilen erişkin hastalar dahil edildi. Hastalara ait temel demografik ve klinik veriler, laboratuvar sonuçları, akciğer kanserine ait radyolojik, histopatolojik ve moleküler-genetik bulgular ve uygulanan tedaviler hastane elektronik veritabanından retrospektif olarak incelendi. AAPR nin genel sağ kalımı öngördürücü prognostik özelliği Receiver Operating Characteristics (ROC) analizi ile incelendi. Genel (OS) ve progresyonsuz sağ kalıma (PFS) etki eden faktörler çoklu Cox regresyon analizi ile araştırıldı. Çalışmaya dahil edilen toplam 306 hastanın [219 (%71,6) erkek ve 87 (%28,4) kadın] yaş ortalaması 64,7±10, 2 yıl, ortalama tanı yaşı ise 61±10,3 yıl idi. ROC analizinde AAPR`nin genel sağ kalım için anlamlı prediktif özelliğe sahip olduğu gösterildi (EAA: 0,622; %95 GA:0,558-0,687; p<0,001). Cut-off değeri ≤0,44 alındığında testin mortaliteyi öngörmede duyarlılığı %60,6; özgüllüğü %60,2; pozitif prediktif değeri %75; negatif prediktif değeri ise %43,7 bulundu. Tanıdaki AAPR 164 (%53,6) hastada düşüktü. Düşük AAPR`ye sahip hastalarda normal olanlara göre ileri evre kanser oranı (p=0,003) ve ortanca CRP düzeyleri daha yüksekti (p<0,001). Ortanca 2,98 (0,1-10 yıl) yıllık takip süresinde 5 yıllık OS %36,2 (%95 GA: 30,5-41,9), 5 yıllık PFS ise %22,2 (%95 GA: 17,5-26,9) idi. Tanıda semptom varlığı ve santral tümör yerleşiminin (periferik yerleşime göre) de dahil edildiği çok değişkenli Cox regresyon modelinde ≥65 tanı yaşı (HR: 1,409, %95GA: 1,047-1,895, p=0,024), erkek cinsiyet (HR: 1,405, %95 GA: 1,013-1,950, p=0,042), ECOG 2-3 (0-1`e göre, HR: 3,955, %95 GA: 1,565-9,994, p=0,004), AAPR ≤0.44 (HR: 1,374, %95GA: 1,023-1,847, p=0,035), klinik evre 3-4 hastalık (HR: 2,771, %95 GA: 1,844-4,164, p<0,001) ve birinci basamak tedaviye yanıtsızlık (HR: 3,614, %95 GA: 2,630-4,966, p<0,001) genel sağ kalım için bağımsız risk faktörü olarak görüldü. Diğer yandan ECOG 2-3 (0-1`e göre, HR: 2,697, %95 GA: 1,068-6,811, p=0,036), klinik evre 3-4 hastalık (HR: 2,584, %95 GA: 1,813-3,682, p<0,001) ve birinci basamak tedaviye yanıtsızlığın (HR: 5,181, %95 GA: 3,694-7,264, p<0,001) progresyonsuz sağ kalım için bağımsız prediktörler olduğu ortaya konuldu. Çalışmamızda çok değişkenli analizde KHDAK tanılı hastalarda AAPR`nin genel sağ kalımı öngörmede bağımsız risk faktörü olduğu gösterildi. Bu grupta düşük AAPR; ileri evre kanser ve artmış inflamasyon ilişkili serum albumin düşüklüğü ve uzak organ metastazlarına bağlı ALP yüksekliği nedeniyle meydana gelebilir. Anahtar Kelimeler: Küçük hücreli dışı akciğer kanseri, albümin-alkalin fosfataz oranı, sağ kalım, progresyonsuz sağ kalım.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıAlbüminler+4
Fatma Seven Atmaca
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hava yolu hastalıklarında spirometrik ölçütlerin değerlendirilmesi

Spirometri, akciğer hastalıklarının tanısında ve izleminde en yaygın kullanılan tekrarlanabilir solunum fonksiyon testidir. Birinci saniye zorlu ekspiratuvar volüm (FEV1), zorlu vital kapasite (FVC) ve FEV1 / FVC oranı spirometri ile ölçülebilen ve hava yolu hastalıkları hakkında bilgi veren parametrelerdir. Uluslararası rehberlerde spirometrik parametreleri değerlendirmek için standardizasyon kriterleri yayınlanmıştır. Ancak uygulanan test hastanın eforuna bağımlıdır ve test uygulanırken hastanın uyumunu gerektirmektedir. Bu çalışmanın amacı spirometri ölçümlerini kullanılarak hava yolu hastalıkları ile ilgili fizyolojik parametreler geliştirmek ve bu parametreleri mevcut spirometrik parametrelerle karşılaştırmaktır. Çalışmamızda, 12.326 spirometri testinin verileri matematiksel modellemeler kullanılarak analiz edilmiştir ve yeni tanımlanan parametreler ROC eğrileri ile incelenmiştir. Modelde, eğri altındaki alan (AUC) t2 için 0,988 (%95 güven aralığı (GA) 0,986-0,990), (duyarlılık (Se) %95 ve özgüllük (Sp) %95); t3 için 0,986 (%95 GA 0,984-0,988) (Se %97, Sp %92); t4 için 0,929 (%95 GA 0,922-0,935) (Se %88, Sp %84); t1 geometrik ortalaması (gmean) için 0,881 (%95 GA 0,872-0,890) (Se %78, Sp %82); tp gmean için 0,849 (%95 GA 0,839-0,859) (Se %75, Sp %79); tq gmean için 0,912 (%95 GA 0,905-0,919) (Se %85, Sp %82) olarak bulunmuştur (Tüm ölçümler için p<0,001). Hesaplanan t2 ve t3 parametreleri, hava yolu obstrüksiyonunu saptamada maksimal ekspirasyon ortası akım hızı (MMEF%25-75) değerinden daha özgül ve duyarlı olarak bulunmuştur. Araştırmamız bu parametrelerin hava yolu obstrüksiyonu ile güçlü bir ilişkisi olduğunu göstermiştir.

SpirometriSolunum fonksiyon testleriSolunum sistemi+3
Maide Gözde İnam
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apne sendromunda CPAP tedavisinin pulmoner fonksiyon, anksiyete/depresyon ve yaşam kalitesi üzerine etkisi

Obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS), yaygın olarak gündüz aşırı uyku hali ve nörofizyolojik fonksiyon bozukluğu ile ilişkili bir durumdur ve kardiyovasküler ve serebrovasküler morbidite ve mortaliteyi arttırır. Sürekli hava yolu basınç (CPAP) tedavisi, OUAS'ın ana tedavisidir; uyku sırasında üst solunum yolu kollapsını durdurur ve uyku bölünmesi ile gündüz uykuya meyili azaltarak yaşam kalitesini iyileştirir. Egzersiz kısıtlılığı daha önce yapılmış çalışmalarda 6 dakika yürüme testi (6DYT), ile değerlendirilmiş ve apne hipopne indeksi (AHİ), vücut kitle indeksi (VKİ), kadın cinsiyet, hipertansiyon (HT), düşük FVC değerleri ile ilişkili bulunmuştur. CPAP tedavisinin bu parametrelere etkisi ile ilgili az sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda; OUAS tanısı alan ve CPAP kullanma endikasyonu olan hastalarda CPAP kullanımı ile solunum fonksiyon testi (SFT), 6DYT yaşam kalitesi (SF-36) vehastane anksiyete/depresyon ölçeği sonuçlarındaki değişimlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 18 hasta dahil edildi. Bu hastaların; %17'si kadın, %83'ü erkek, yaş ortalaması 46,9±9 idi. Bir aylık CPAP tedavisi sonrası yapılan değerlendirmelerinde anksiyete ve depresyon skorlarında anlamlı derecede azalma izlendi. CPAP tedavisi öncesinde 4 hastada anksiyete ve 8 hastada depresyon mevcut iken tedavi sonrası 2 hastada anksiyete mevcuttu, depresyon hiçbir hastada saptanmadı. Egzersiz kapasitelerine bakıldığında tedavi öncesine göre anlamlı derecede yürüme mesafelerinde artış saptandı (548,83±60,6, 579,33±54 ) (p:0,007). Yaşam kalitesinin alt ölçeklerinde genel sağlık, fiziksel fonksiyon, vitalite (enerji), sosyal fonksiyon ve mental sağlık alt parametrelerinde CPAP tedavisi ile anlamlı derecede düzelme gözlendi. Spirometrik ölçümlerde CPAP tedavisi ve titrasyon yatışı öncesi ve sonrasında anlamlı bir değişiklik saptanmadı. Korelasyon analizinde tedavi sonrası 6DYT'deki değişim ile fiziksel fonksiyondaki kısıtlılık, enerji, mental sağlık ve anksiyete skorundaki değişim arasında anlamlı bir ilişki saptandı. Aynı zamanda anksiyete ve depresyondaki iyileşme ile yaşam kalitesi alt ölçekleri arasında da anlamlı bir ilişki saptandı. Sonuç olarak; OUAS egzersiz kısıtlılığına, yaşam kalitesinde ve anksiyete/depresyon parametrelerinde bozulmaya neden olmaktadır. OUAS hastalarında uygulanan CPAP tedavisi ile egzersiz kapasitesi, anksiyete/depresyon duygudurumları ve yaşam kalitesi alt parametrelerinde iyileşme gözlenmektedir.

AnksiyeteDepresyonPozitif basınç solunumu+7
Emine Keleş
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner tromboembolili hastaların klinik, laboratuvar özellikleri ve altı aylık takiplerinde nüks ve tedaviye bağlı komplikasyonların takibi

Giriş ve Amaç Pulmoner tromboemboli mortalite ve morbiditesi yüksek, tekrarlayabilen, tanısı zor olabilen fakat önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. Bu çalışmamızda pulmoner emboli tanısı alan hastaların, klinik belirti ve bulgularını, risk faktörlerini, laboratuvar sonuçlarını, klinik skorlamaların ve radyolojik görüntülemelerin tanıdaki yerlerini, altı aylık takiplerinde hastalık ve tedaviye bağlı komplikasyonları değerlendirmeyi amaçladık. Ayrıca kazanılmış risk faktörü olan pulmoner embolili olgularda genetik mutasyonları ve trombofilik durumları tespit etmeyi amaçladık. Materyal ve Metod Çalışmamız daha önce venöz tromboemboli (VTE) öyküsü ve antikoagülasyon kullanım öyküsü olmayan, göğüs hastalıkları polikliniğine, acil servisine başvuran veya başka bir nedenle hastanede yatarken pulmoner tromboemboli tanısı alan 60 hastaya ait verilerin incelendiği prospektif bir araştırmadır. Bulgular Olguların ortalama yaşı 59,9±18,7 idi, %51,6'sı 65 yaşın üzerindeydi. Çalışmaya alınan olguların en sık başvuru şikâyeti nefes darlığı, batıcı göğüs ağrısı idi. En sık görülen bulgular ise takipne ve taşikardi idi. Olguların yarısına yakınının özgeçmişinde en az bir komorbid hastalık vardı. Olgulara eşlik eden en sık iki komorbid durum hipertansiyon ve kardiyak hastalıklar idi. Olguların tümünde en az bir risk faktörü, yarısından fazlasında ise en az iki risk faktörü mevcut iken ortalama risk faktörü sayısı 2,5 idi. Olguların genetik tetkiklerde olgu başına ortalama 2 mutasyon görülürken daha çok heterozigot mutasyonlar ön planda idi, en sık plazminojen aktivatörü inhibitörü tip 1 (PAI-1) ve metilentetrahidrofolat redüktaz (MTFHR) heterozigot mutasyonları görüldü. Olguların bilgisayarlı tomografisinde trombüs lokalizasyonu en sık sağ ana pulmoner arterdeydi. Sonuçlar Pulmoner emboli toplumun yaşlanması ve buna bağlı risk faktörlerinin artması ile birlikte daha çok görülen ve önemi daha da artan bir hastalık olmaya devam etmektedir. Olgularımızın tamamında en az bir tane kazanılmış risk faktörü olduğundan, anamnez derinleştirilirse neredeyse her hastada kazanılmış risk faktörü bulunabileceğini düşünüyoruz. Ayrıca yine pulmoner emboli tanısı almış olguların tamamına yakınında genetik veya trombofilik durumlar tespit edilebileceğini düşünüyoruz. İmmobilizasyon ve obezitenin VTE ile en sık ilişkili önlenebilir risk faktörleri olması sonucuna ulaşılmış ve tanısal algoritmalarda yeni klinik tahmin skorlamaları geliştirilmesi kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Antikoagülanlar; Derin ven trombozu; Pulmoner emboli; Risk faktörleri; Trombofili

AntikoagülanlarEmboli ve trombozKomplikasyonlar+7
İbrahim Halil Üney
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiopatik pulmoner fibrozisli hastalarda yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografideki bal peteği paterninin derin öğrenme modeli you only look once (YOLO) ile tanınması

Amaç: Tıpta hastalık tanısı, prognozu ve tedavi planlanması için tıbbi görüntüleme giderek daha önemli hala gelmektedir. Yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi (YRBT) kullanılarak idiopatik pulmoner fibrozisin tanısı zor bir iştir ve deneyimli radyologlarda bile gözlemciler arası yüksek değişkenlik gösterebilir. Derin öğrenme klinik karar vermeye yardımcı olmak için yüksek boyutlu görüntüleme özelliklerini ölçen ve çıkaran niceliksel bir yaklaşımdır. Tıbbi görüntülemeleri kullanarak birçok hastalığın teşhis, tedavi ve takibinde kullanılma konusunda büyük bir potansiyele sahip olduğunu göstermektedir. İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) mortalitesi yüksek bir hastalık olup hastalığa tanı konulmasında hala bazı zorluklar yaşanmaktadır. Çalışmamızda YRBT' de izlenen bal peteği paterninin derin öğrenme yöntemi olan You Only Look Once (YOLO) ile erken bir şekilde tanınıp, tanı konulmasında yardımcı olması amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Çalışmamızda 66 hastamıza ait içerisinde bal peteği görüntülerini içeren 132 adet kesitsel YRBT görüntüleri kullanıldı. Nesne algılama, sınıflandırma ve segmentasyon için görüntüleri etiketlemede kullanılmak üzere tasarlanmış web tabanlı bir platform olan Roboflow' da görüntülere bal peteği etiketlendirilmesi yapıldı. Etiketlenen YRBT görüntülerindeki bal peteği paterni, derin öğrenme modeli olan You Only Look Once-V9' a (YOLO-V9) tanıtıldı. 132 adet kesitsel YRBT görüntülerinin; 92 tanesi (%70) eğitim seti verileri, 26 tanesi (%20) doğrulama seti verileri ve 14 tanesi (%10) de test seti verileri olarak kullanıldı. Görüntüler üzerinde 100 iterasyon (döngü-epoch) çalışıldı. YOLO modeline etiketleyip verdiğimiz eğitim seti verilerinde modelin önce bal peteği paternini tanıması sağlandı. Doğrulama seti verileriyle YOLO modeli, oluşturduğu program sayesinde gerçekte olan bal peteği görüntüleri ile modelin işaretlediği bal peteği görüntülerinin karşılaştırmasını yaptı. Daha sonra test seti verileri ile de YOLO modeli hiç görmediği görüntülerin üzerinde bal peteği olma olasılığı tahmininde bulundu. Bulgular: Eğitim seti verileri üzerinde kayıpların genel olarak düşük ve istikrarlı olduğu görülmektedir. Özellikle, box_loss ve dfl_loss ortalamaları 1.2 civarında gözlemlenmiştir. Doğrulama seti verileri üzerinde kayıplar da benzer şekilde 1.7 civarında olup modelin doğrulama verisi üzerindeki performansının eğitim verisine benzer olduğunu göstermektedir. Kayıp oranları düşük seviyede izlenmekte bu da modelin eğitim sürecinde adım adım optimize edildiğini göstermektedir. Precision ortalaması 0.538, recall ortalama ise 0.483 olarak hesaplanmış olup bu değerler, modelin makul bir doğrulukla nesneleri tespit ettiğini göstermektedir. mAP_0.5 ortalaması 0.469 ve mAP_0.5:0.95 ortalaması 0.246 olarak hesaplanmış olup modelin genel performansının iyi olduğunu, ancak IoU eşiği arttıkça performansın düştüğünü göstermektedir. YOLO-V9 modelinin bal peteği paternini %81.3 kesinlik, %68.3 duyarlılık ve %69.4 hasasiyetle tespit ettiği gösterilmiş olup modelin genel performansının iyi olduğu söylenebilir. Sonuç: Çalışmamızda nesne tespit yöntemlerinden YOLO' nun en güncel versiyonu olan V9 kullanılmıştır. Bu konuda bu hastalığa yönelik YOLO ile yapılan ilk çalışma olması yönünden özgün değeri oldukça yüksektir. YOLO-V9 modelinin bal peteği paternini tespit etmede genel olarak kabul edilebilir bir performans sergilediği söylenebilir. Model doğruluğunun artırılması için veri seti artırımı yapılabilir. Yine de, bu küçük veri kümeleriyle iyi bir performans elde edilmiştir. Daha büyük bir veri kümesinin pulmonoloji tanı alanında dönüştürücü bir etkisi olması muhtemeldir.

Aletler
Hediye Ürker Doğan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OSAS)'nda hangi hastalar BPAP (Bilevel Pozitif Hava Yolu Basıncı) tedavisi için adaydır?

Amaç: CPAP, OSAS'ın tedavisi için standart tedavi olarak önerilmektedir. CPAP tedavisinde başarısız olanlar öncelikli BPAP olmak üzere alternatif non invaziv pozitif basınçlı ventilasyon yöntemlerinden faydalanabilirler. Bu çalışmada amacımız OSAS'ta CPAP başarısızlığı ve BPAP tedavisi gereksinimini öngörebilecek hasta özellikleri ve polisomnografi parametrelerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, 01.01.2013-01.07.2024 tarihleri arasında Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp Merkezi Polisomnografi Ünitesi'nde OSAS saptanan CPAP titrasyonuna alınan CPAP titrasyonunda başarı sağlanan hastalar ile CPAP titrasyonunda başarısız olup BPAP titrasyonuna yanıt veren hastalara ait veriler retrospektif olarak hasta dosyalarından elde edilmiş ve bu veriler SPSS 25.0 programında istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre; eşlik eden ek hastalıklardan; Kalp Yetmezliği, KOAH, Ateroskleroz, Hiperlipidemi, Hipertansiyon, Diyabetes Mellitus, Parkinson ve Cushing Sendromu BPAP grubunda daha fazlaydı. BPAP grubu olguların VKİ (vücut kitle indeksi) değeri (35,88±7,08) CPAP grubu olgulara kıyasla (30,47±6,27) istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0,001). Gruplar ilk gece polisomnografi verileri açısından karşılaştırıldığında BPAP grubunda CPAP grubuna göre Total AHİ değeri (sırasıyla 55,41±28,76 ve 31,39±21,35 p<0,001) ve Non-REM AHİ değeri (sırasıyla 56,28±29,54 ve 32,33±22,21 p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptandı. Ek olarak BPAP grubunda CPAP grubuna kıyasla oksijen desatürasyon indeksi değeri (sırasıyla 52,27±30,03 ve 29,81±23,96 p<0,001) ve SPO2 90 'ın altında geçen uyku süresi yüzdesi değeri (sırasıyla 64,92±34,49 ve 39,49±34,09 p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptandı. Ayrıca BPAP grubunda CPAP grubuna göre gece boyu ortalama SPO2 değeri (sırasıyla 84,11±8,67 ve 89,43±3,40 p<0,001) ve gece boyu en düşük SPO2 değeri (sırasıyla 67,62±12,49 ve 77,53±8,95 p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük saptandı. OSAS hastalarında BPAP tedavisi gereksinimini öngörmede etkili olabilecek bağımsız değişkenlerin tespiti için yapılan lojistik regresyon analizinde, VKİ (OR:1,114 , %95 GA:1,024–1,213 , p=0,012) ve SPO2 90 'ın altında geçen uyku süresi yüzdesi (OR:1,021 , %95 GA:1,008 – 1,035 , p=0,002) istatistiksel olarak anlamlı bağımsız değişkenler olarak tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda BPAP grubunda CPAP grubuna kıyasla eşlik eden ek hastalıkların daha fazla olduğu, VKİ, Total AHİ, Non-REM AHİ, oksijen desatürasyon indeksi ve SPO2 90 'ın altında geçen uyku süresi yüzdesi değerlerinin daha yüksek olduğu, gece boyu ortalama SPO2 ve gece boyu en düşük SPO2 değerlerinin ise daha düşük olduğu bulundu. VKİ ve SPO2 90 'ın altında geçen uyku süresi yüzdesi BPAP tedavisi gereksinimini öngörmede bağımsız değişkenler olarak tespit edildi. VKİ ve SPO2 90 'ın altında geçen uyku süresi yüzdesi başta olmak üzere söz konusu parametrelerin CPAP başarısızlığı ve BPAP tedavisi gereksinimini öngörebilecek faktörler olabileceği düşünülmekle birlikte önümüzdeki zamanlarda geniş örneklem sayısına sahip, prospektif, çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Ersin Erdem Demirtaş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apnesi olan hastalarda hastalık şiddetini belirlemede oksijen desaturasyon süresi kullanılmalı mı?

Giriş: Obstrüktif Uyku Apnesi (OUA), uyku sırasında üst solunum yolunun tekrarlayan şekilde daralması veya tamamen tıkanmasıyla karakterize bir hastalıktır. Etkin bir şekilde tedavi edilmediğinde kardiyovasküler hastalıklar, hipertansiyon ve gündüz aşırı uyku hali gibi önemli sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu nedenle tedavisi son derece önemli bir hastalıktır. Tedavi sürecinin en önemli basamaklarından birisi de şüphesiz teşhis ve hastalık şiddetinin belirlenme aşamasıdır. Günümüzde kabul gören protokollerde OUA da hastalık şiddeti yalnızca apne-hipopne indeksine (AHI) göre konulmaktadır. Ancak AHI skoru her zaman hastalık şiddeti ile korele olmayabileceği bunun yanısıra oksijen desaturasyon parametrelerinin hastalık şiddeti ile ilişkili olabileceği gözardı edilmemelidir. Amaç: Bu çalışma OUA tanılı hastalarda hastalık şiddeti belirlenirken oksijen desaturasyonun rolünü araştırmak amaçlı yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Oksijen desaturasyon şiddeti ve desature kalma süresinin OUA şiddetini belirlemedeki rolünü araştırmak amaçlı yapılan çalışmada, son 6 ay içinde Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp Merkezi Polisomnografi Ünitesi'nde yapılan PSG testlerinde AHİ değeri 5 ve üzeri olan toplamda 120 katılımcı çalışmaya dahil edildi. Katılımcılardan; 30'u AHİ değeri; 5≤AHİ<15, 30'u AHİ değeri; 15≤AHİ<30, geriye kalan 60'ı ise AHİ değeri; AHİ≥30 olacak şekilde seçilmiştir. Katılımcılara Epworth Uykululuk Ölçeği uygulandı ve metabolik sendrom açısından değerlendirme amaçlı; bel çevresi ve kan basıncı değerleri ölçülüp, plazma trigliserit ve kolesterol düzeyleri ve açlık kan glukozu değerleri çalışıldı. Metabolik sendrom varlığının tespiti amaçlı Uluslararası Diyabet Federasyonu'nun önerdiği metabolik sendrom tanı kriterleri dikkate alınmıştır. Tüm gece PSG raporları değerlendirilip, gece boyunca oksijen saturasyonu % 90 altı kalma süresi(D90), en düşük oksijen saturasyonu ve ortalama oksijen saturasyonu parametreleri belirlendi. Benzer çalışmalarda da, OUA'lı hastalarda hastalık şiddeti arttıkça Epworth Uykululuk Ölçeği puanı ve metabolik sendrom görülme sıklığı arttığı sıklıkla gösterilmiştir. Bu bağlamda; Epworth Uykululuk Ölçeği puanı ve metabolik sendrom varlığı referans kriter olarak kullanılmıştır. Katılımcıların oksijen saturasyonu % 90 altı kalma süresi(D90), en düşük oksijen saturasyonu ve ortalama oksijen saturasyonu parametreleri; Epworth Uykululuk Ölçeği puanı ve metabolik sendrom görülme sıklığına göre karşılaştırılmıştır. Bulgular: Toplamda 120 katılımcıdan; 30'u AHİ değeri 5≤AHİ<15, 30'u AHİ değeri 15≤AHİ<30, 60' ı AHİ değeri AHİ≥30 olacak şekilde seçilmiştir. AHİ değeri; 5≤AHİ<15 olan katılımcıların 14'ünde, 15≤AHİ<30 olan katılımcıların 19'unda ve AHİ≥30 olan katılımcıların ise 40'ında metabolik sendrom olduğu tespit edilmiş olup gruplar arasında metabolik sendrom görülme sıklığı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. AHI skoruna göre gruplar içerisinde ayrı değerlendirme yapılmadan tüm katılımcıların birlikte değerlendirildiği Pearson korelasyon analizinde; AHI skoru ile Epworth Uykululuk Ölçeği puanı pozitif yönde anlamlı ilişki göstermiştir. Çalışmaya dahil edilen katılımcılar arasında O₂ saturasyonu %90 altı kalma süresi (d90 min) en düşük 0 dakika, en yüksek 210 dakika idi. Metabolik sendromu olan katılımcılarda O₂ saturasyonu %90 altı kalma süresi (D90) ortalama 34.4 dk, olmayanlarda ise ortalama 12.6 dk tespit edilmiş olup gruplar arasında anlamlı derecede fark bulunmuştur [34.4 dk (15.4–76.4) vs. 12.6 dk (1.3–42.3); p=0.002]. O₂ saturasyonu %90 altı kalma süresi (D90) Epworth Uykululuk Ölçeği puanı(r=0.449, p<0.001), ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde ilişkili bulunmuştur.Katılımcılar arasında en düşük O₂ saturasyonu 53 olarak tespit edilmiştir. Metabolik sendromu olan katılımcılarda en düşük O₂ satürasyonu anlamlı derecede düşük bulunmuştur [78 (69–83) vs. 82 (78–85); p=0.001]. En düşük O₂ satürasyonu; Epworth Uykululuk Ölçeği puanı (r=–0.576, p<0.001) ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde ilişkili bulunmuştur.Çalışmaya dahil edilen tüm katılımcılar arasında ortalama oksijen satürasyon düzeyi; en düşük 76.6 iken en yüksek 94.7 olarak tespit edilmiştir. Ortalama oksijen satürasyon düzeyi metabolik sendromu olan grupta daha düşüktür [89.9 (87.4–90.9) vs. 91.1 (88.8–92.5); p=0.001]. Ortalama oksijen satürasyon düzeyi; Epworth Uykululuk Ölçeği puanı (r=–0.511, p<0.001) ile anlamlı şekilde koreledir. Sonuç: Obstruktif uyku apnesi olan hastalarda hastalarda hastalık şiddetini belirlemede oksijen desaturasyon süresi kullanılmalı mı?' adlı çalışmamız OUA hastalarında hastalık şiddetinin belirlenmesinde oksijen desatürasyon parametrelerinin kullanılması gerekliliğinin değerlendirilmesi amaçlı yapılmıştır. Her ne kadar güncel kabul gören protokoller hastalık derecesinin belirlemede yalnızca AHI skorunu kullanmayı önerse de, çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler neticesinde; AHI skorunun hastalık şiddeti ile her zaman pozitif korele olmayabileceği ve hastalık derecesini tek başına yansıtamayabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Asıl çalışma konumuzu oluşturan, oksijen desaturasyon parametreleri ile hastalık şiddeti arasındaki ilişki değerlendirildiğinde de belirtilen parametreler arasında kuvvetli ilişki saptanmıştır. Gece boyunca ortalama oksijen saturasyonu ve oksijen saturasyonunun % 90 altı kalma süresi parametrelerinin hastalık şiddetinin belirlenmesinde kullanılmasının fayda sağlayabileceği çalışmamızda ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Obstruktif uyku apnesi, oksijen desaturasyon parametreleri, OUA şiddeti

Yusuf Özkeser
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Azerbaycan'da astım, kronik obstrüktif akciğerhastalığı ve allerjik rinit epidemiyolojisi ve bunlarailişkin risk faktörlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Astım, Allerjik Rinit (AR) ve Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalıkları (KOAH) tedavi edilebilir kronik havayolu hastalıklardır (KHH). KHH'nın epidemiyoloji ve risk faktörleri Azerbaycan'da yeterince bilinmemektedir. Bu çalışmanın sahadaki veri toplama aşaması için AZAAD (Azerbaycan Astım ve Allerji Araştırma Grubu) oluşturulmuştur. Bu çalışmanın amacı Azerbaycanlı erişkin nüfusun temsili bir örnekleminde; KHH'nın prevalansı ve hava kirliliği, atopi, meslek, sigara kullanımı, biomass maruziyeti, yaş ve cinsiyet gibi risk faktörleriyle ilişkisini incelemektir. Metod: Araştırma 2019 ile 2021 yılları arasında Azerbaycan'nın şehir ve kırsal bölgelerinde yürütülen kesitsel tipte, epidemiyolojik bir çalışmadır. Anketörlerin hane ziyaretlerinde katılımcılar Avrupa Birliği Solunum Sağlığı çalışmasında (ECRHS) kullanılan standart anketi ile değerlendirilmiş ve rastgele seçilen katılımcılara spirometri (n=1384) ve deri prick testi (n=426) uygulanmıştır. Çalışmada, Covid pandemisi ve Azerbaycan-Ermenistan savaşının olumsuz etkileri nedeniyle, planlanan solunum fonksiyon testi (3600/1384) ve deri prick testi (500/426) sayısının biraz altında kalınmıştır. Bulgular: Sonuçta 3600 kişinin katılımı planlanan çalışmaya 3788 erişkin alınmıştır. Çalışmaya dahil edilen bireylerin %52.7'si kadın ve yaş ortalamaları 36 (±15.9) dır. Katılımcıların önemli kısmı lise mezunu (%47.5), evli (%60.7), çalışan (%53.1) ve halen sigara kullanan (%20.4) kişilerdi. Erkek ve kadınlarda Astım, AR ve KOAH prevalans yüzdesi (E/K) sırasıyla 2.5/ 3.5 (0.71 %95 CI; p=0.088), 35.5/38.6 (0.87 %95 CI; p=0.043) ve 8.5/ 4.6 (1.93 %95 CI; p<0.001). Kent (Bakü ve Nahçıvan) ve kırsalda (Bakü kırsal ve Nahçıvan kırsal) Astım, AR ve KOAH prevalans yüzdesi (Kent/Kır) sırasıyla; Astım için 2.7/ 3.7 (1.39 %95CI; p=0.087), AR için 38.6, 33.9 (0.81 %95CI; p=0.006) ve KOAH için ise 5.2, 9.2 (1.83 %95CI; p<0.001) olarak bulundu. Toplam astım, astım benzeri semptom ve kronik bronşit prevalans yüzdesi sırasıyla %3, %25.2 ve %6 idi. Erkek ve kadınlarda (E/K) hırıltı %19/ %16.7 (1.16 %95 CI; p=0.068), gece öksürüğü %14.9, %15.4 (0.96 %95CI; p=0.674), ve göğüs sıkışması %8.9/ %12 (0.71 %95CI; p=0.002) en yaygın astım semptomları olarak saptandı. Şehir ve kırsalda hırıltı %14.6/ %24.8 (1.92 %95 CI; p<0.001), gece öksürüğü %12.2/ %21.8 (2 %95CI; p<0.001) ve göğüs sıkışmasının %8.3/ %15.4 (2 %95CI; p<0.001) en yaygın astım semptomları olduğu görüldü. Sonuç: KHH önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu araştırma Azerbaycan'ın kent ve kırsal bölgelerinde olan risk faktörlerinin KHH ile ilişkisini değerlendiren ilk çalışmadır. Erkeklerde ve kırsal kesimlerde kronik bronşit prevalansı önemli derecede yüksek bulunurken, astım - cinsiyet ve astım - merkezler arasında kayda değer bir ilişki bulunamadı. Şehirlerde ve Kadınlarda AR prevalansı daha yüksek olarak bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: KOAH, Astım, Allerjik Rinit, Azerbaycan, Prevalans, Kent, Kırsal, Kronik Havayolu Hastalığı

Khurshud Huseynova
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pentraxin-3'ün pulmoner tromboemboli tanısındaki yeri ve prognoz ile ilişkisi

Amaç: Pulmoner tromboemboli (PTE) tanısı koymada pentraxin-3 (PTX-3)'ün rolünün araştırılması, PTX-3'ün PTE tanısında kullanılan mevcut prognostik kriter ve parametrelerle kıyaslanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Prospektif vaka-kontrol çalışmasında, PTE kuşkusu ile değerlendirilen ve bigisayarlı tomografi pulmoner anjiografi (BTPA) çekilen hastalar BTPA sonucuna göre iki grupta değerlendirildi. Aralık 2020-Eylül 2021 arasında yürütülen bu çalışmada Grup 1'de (PTE olan) 91, grup 2'de (PTE olmayan) 77; toplam 168 hastanın demografik bilgileri, klinik özellikleri, Wells skorları, laboratuvar sonuçları; PTE olan hastaların PESI, transtorasik ekokardiyografi (TTE) bulguları, tedavileri, BTPA'da sağ ventrikül/sol ventrikül (RV/LV) oranları, Mastora ve Qanadli indeksleri, 30 ve 90 günlük mortalite verileri not edildi. Hastalardan başvuru sırasında kan alınarak serum örnekleri PTX-3 için ELISA ile analiz edildi. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve komorbid hastalıkların görülme sıklıkları benzerdi. İki grubun PTX-3 düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmadı. PTX-3 medyan değeri grup 1 için 2,39 (0,38); grup 2 için 2,4 (0,4) ng/ml ölçüldü (p: 0,614). PTX-3 ile PESI, RV/LV oranı, Mastora indeksi, Qanadli indeksi, B tipi natriüretik peptid (BNP), troponin, D-dimer, hastane yatış süresi arasında korelasyon görülmedi. Mastora indeksi ile Qanadli indeksi arasında çok güçlü korelasyon saptandı (r: 0,938; p <0,001). Trombüs yükü indeksleri ile hastanede yatış süresi, D-dimer ve RV/LV arasında korelasyon görüldü. Grup 1'de 30 ve 90 günlük mortalite analizlerinde; PTX-3 düzeyi mortalite ile ilişkisiz bulunurken (sırasıyla p: 0,697; p: 0,687), hipoalbümineminin mortaliteyi artırdığı görüldü (sırasıyla p: 0,036; p:0,004). Sonuç: Çalışma sonuçları PTX-3'ün PTE tanısında tanısal ve prognostik bir belirteç olarak kullanılmasının uygun olmadığını göstermektedir. Bu çalışmanın sonuçlarını destekleyecek daha fazla sayıda hasta ve daha uzun izlem süreleri ile yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

BiyobelirteçlerEmboli ve trombozPentraksin 3+6
Rıdvan Bayler
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19 pnömonisi ile yoğun bakımda invaziv mekanik ventilatör tedavisi verilen hastalarda ventilasyon ilişkili sorunların sürveyansında ventilatör ilişkili olay (VİO) ve ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) tanımlarının karşılaştırılması

Akut respiratuar distres sendromu eşlik eden kritik COVİD-19 tanılı hastalarda uzamış invaziv mekanik ventilasyon uygulamaları nedeniyle ventilatör ilişkili pnömoni sık görülmektedir. VİP; tedavi başarısını önemli ölçüde etkileyen bir komplikasyondur. VİP için geçerli ve üzerinde uzlaşılmış bir tanı yöntemi yoktur, sıklıkla kullanılan VİP tanı kriterlerinin sensistivite ve spesifiteleri düşüktür. Yoğun bakımlarda VİP oranlarını saptamak ve VİP önleme stratejileri oluşturmak için çeşitli sürveyans kriterleri ve algoritmaları geliştirilmiştir. Bu çalışmanın amacı COVİD-19 pnömonili İMV tedavisi alan hastalarda gelişen mekanik ventilatör ilişkili komplikasyonların belirlenmesinde geleneksel ve yeni sürveyans tanımlarının etkinliğini karşılaştırmak, VİP ve VİO gelişen hastaların klinik özelliklerini belirleyerek VİP ve VİO'nun mortalite ve diğer klinik sonuçlarla ilişkisini araştırmaktır. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Yoğun Bakım Bilim Dalı Dahili COVİD-19 Yoğun Bakım ünitesinde kırk sekiz satten uzun invaziv mekanik ventilatör tedavisi alan 77 hastanın verileri bir yıllık çalışma süresince aktif VİP ve VİO sürveyansı yapılarak değerlendirildi. Hastaların 33'ünde (%42.8) geleneksel PNEU/VAP kriterlerine göre VİP saptandı. VİP insidansı 1000 ventilatör gününde 13.55 olarak bulundu. VİP gelişen hastaların İMV'de kalış süreleri ortanca 22 (10-48) gün olarak bulundu, VİP gelişmeyen hastalarda bu süre ortanca 12 (3-77) gün olarak daha kısa olduğu görüldü (p < 0.001). Hastaların 15'inde (%19.5) Ventilatör ilişkili olay (VİO) gelişti. VİO insidansı 1000 ventilatör gününde 6.16 olarak bulundu. VİO gelişen hastaların hastanede ve İMV'de kalış süreleri gelişmeyenlere göre anlamlı olarak daha uzun bulundu. VİP gelişen 33 hastanın 11'inde (%33) aynı zamanda VİO tanısı da saptandı. Araştırmamızda bulgular COVİD-19 hastalarında VİO tanımının VİP ile güçlü bir ilişkisi olmadığını göstermiştir. COVİD-19 pnömonili kritik hastalarda ventilatör ilişkili sekonder bakteriyel enfeksiyonları VİP daha yüksek oranda ve daha erken tanımaktadır. Anahtar kelimeler: COVİD-19, sürveyans, ventilatör ilişkili olay, pnömoni

COVID 19Korona virüs enfeksiyonlarıKorona virüsler+3
Damla Karadeniz Güven
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hacettepe Üniversitesi erişkin kistik fibrozis merkezinde takipli hastaların üreme sağlığı konusunda bilgi, tutum ve davranışları

Kistik fibrozis (KF), KF Transmembran Düzenleyici (KFTR) gendeki mutasyonların neden olduğu otozomal resesif bozukluktur. Güncel tanı, tedavi yöntemleriyle surveyleri uzamış, erişkin sayısı artmıştır. Bu durum erişkin yaşta üreme sağlığı ve genetik danışmanlık hizmetlerini gündeme getirmiştir. Hastaların üreme sağlığı konusundaki bilgi ve davranışları üzerine yapılmış çalışma Türkiye'de bulunmamakta olup kesitsel tez çalışmamızla değerlendirilmiştir. Nisan 2021-Ekim 2022 arasında merkezimizde takipli ≥18 yaş hastalar dahil edilmiştir. Tüm hastalara 'Kistik Fibrozis Hastalarında Solunum Fonksiyonları ve Üreme Sağlığı Anketi' uygulanmıştır. Kadın hastalardan anti-müllerian hormon, erkek hastalardansa skrotal USG ve spermiyogram istenmiştir. Hastaların solunum fonksiyon testleri, görüntülemeleri ve diğer tetkikleri hastane kayıtlarından alınmıştır. SPSS v.25 kullanılmıştır. Çalışmaya 54 erkek ve 46 kadın (ortanca:22, IQR:19-27) toplam 100 hasta alınmıştır. Hastaların 15'i (%15) evli, 84'ü (%84) bekar, 1'i (%1) evlenip ayrılmıştı. Toplam 6'sının (%6) çocuğu vardı. Kırk (%40) hasta çocuk sahibi olmayı isterken bu hastaların 34'ü (%85) çocuk sahibi olmadan genetik danışmanlık almayı planlıyordu. Doksanı (%90) hiçbir korunma yöntemi kullanmıyorken, haftada birden az cinsel ilişki sıklığı olan hasta sayısı ise 72 (%72) idi. Toplam 38 (%82,6) kadın hastaya AMH düzeyi, 7 (%13) erkek hastaya spermiyogram ve 17 (%31.5) erkek hastaya da skrotal ultrasonografi yapıldı. Hastaların ortalama FEV1 değeri 2.41±0.97 litre (%66.97±26.59) idi. Hastaların infertile konusundaki düşünceleri uyguladıkları korunma yöntemini ve cinsel ilişki sıklığını etkilemiyordu (p sırasıyla 0.408, 0.18). Bilgi kaynağı hastalığın infertiliteyle ilişkisi hakkındaki düşüncelerini, korunma yöntemlerini ve cinsel ilişki sıklıklarını etkilemiyordu (p sırasıyla 0.71, 0.393, 0.662), ancak hastaların bu konuda duydukları kaygı düzeylerini etkiliyordu (p=0.002). Hastalığın infertiliteyle ilişkisi konusunda bilgilerini yeterli bulmaları kaygı düzeyini etkiliyordu (p=0.007). Sonuç olarak, hastaların önemli kısmı hastalığın üreme sağlığı üzerine etkileri konusunda yeterli bilgiye sahip değildi, bu durum hastaların tutum ve davranışlarına da yansıyordu. Erkek hastaların büyük çoğunluğunun spermiyogram, skrotal USG tetkiklerini yaptırmayı kabul etmemesi ilgi çekiciydi. Erişkin hastaların hastalığın üreme sağlığı üzerine etkileri konusunda bilgilendirilmeleri, genetik danışmanlık almaları gerektiği görülmüştür.

Bilgi düzeyiKistik fibrozTutumlar+2
Hande Yüce
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 seyri ile endotelyal nitrik oksit sentaz (eNOS) genetik polimorfizmlerinin ilişkisi

Akut ciddi solunum yolu sendromu coronavirüs-2 (SARS-CoV-2) enfeksiyonu salgını, Dünya Sağlık Örgütü tarafından Coronavirus Hastalığı 2019 (COVID-19) olarak adlandırılmıştır. Virüsün yayılımı ve şiddeti nedeniyle 11 Mart 2020'de küresel salgın (pandemi) olarak tanımlamıştır. COVID-19 enfeksiyon seyrinin, hastalar arasında bireysel farklılık gösterebildiği izlenmiştir ve bu farklılıkları açıklayabilecek çalışmalara gereksinim vardır. Bu çalışmada, bir enfeksiyöz etken olan COVID-19 hastalığının seyri ile eNOS genetik polimorfizmleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamıza 01.12.2021 ile 01.09.2022 tarihleri arasında herhangi bir sebeple Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniklerine başvuran, 18 yaş üstü ve Ocak 2021'den önce COVID-19 geçirmiş hastalar dahil edilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü'nün ve Sağlık Bakanlığı'nın yayınladığı COVID-19 rehberleri doğrultusunda, hastalardan alınan klinik öyküye göre hastalığın hafif veya ağır geçirmelerine göre gruplandırılmışlardır. Hafif geçiren hastalar grup 1, ağır geçiren hastalar grup 2 olarak ayrılmışlardır. Çalışmaya iştirak eden gönüllülerden poliklinik muayenesi sonrası istenilen kan tetkiklerine ek olarak EDTA'lı tüpe kan alınmış olup, daha sonra DNA izolasyonu ve akabinde genotipleme yapılmıştır. NOS3 G894T (rs1799983) ve NOS3 VNTR 4a/4b (rs61722009) genotipleme deneyleri polimeraz zincir tepkimesi (polymerase chain reaction; PCR) ve restriksiyon fragman uzunluğu polimorfizmi (restriction fragment length polymorphism; RFLP) yöntemi kullanılarak yürütülmüştür. Çalışmaya toplam 180 hasta dahil edilmiş olup, 107'si grup 1 hafif geçiren, 73'ü grup 2 ağır geçiren hastalar olarak ayrılmıştır. NOS3 G894T yabanıl tipte "wild type" olan G/G genotipi grup 1 hafif geçiren hastalarda 55 (%51,4) kişide gözlenmiş olup, grup 2 ağır geçirenlerde 40 (%54,8) kişide izlenmiştir. Heterozigot G/T genotipi grup 1 hafif geçirenlerde 38 (%35,3) kişide, grup 2 ağır geçirenlerde ise 23 (%31,5) olarak izlenmiştir. Polimorfik homozigot T/T genotipi ise grup 1'de 14 (%13,1) kişide grup 2'de ise 10 (%13,7) kişide görülmüştür. NOS3 VNTR 4a/4b genotiplerine bakıldığında grup 2'de yer alan 2 hastada literatürde nadir görüldüğü bildirilen 4c aleli tespit edilmiş olup bu hastaların her ikisinde de astım varlığı dikkat çekmiştir. Grup 1'de yer alan 107 hastanın, 3'ünde (%2,8) 4a/4a, 25'inde (%23,4) 4a/4b, 79'unda (%73,8) ise 4b/4b genotipi tespit edilmiştir. Grup 2'de yer alan 71 hastanın hiçbirinde 4a/4a genotipi saptanmazken, 15 (%21,1) kişide 4a/4b, 56 (%78,9) kişide ise 4b/4b genotipi saptanmıştır. Çalışma gruplarında genotip sıklığı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamış olup ağır geçiren hasta grubunda 4b/4b genotipinde artış eğilimi olduğu izlenmiştir (p=0,193). Çalışmamızda NOS3 G894T ve NOS3 VNTR 4a/4b genetik polimorfizmleri ile COVID-19 seyri arasında belirgin bir ilişki saptanamamıştır. COVID-19 hastalarında, hipertansiyon, KAH, diyabet, kardiyak aritmi, KOAH varlığı ve ileri yaş, oksijen ihtiyacı gelişimi ve hastaneye yatış açısından risk faktörü olarak gözlenmiştir.

Aytekin İdikut
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hıv ile enfekte erişkinlerde impuls osilometri ile küçük hava yolu hastalığının değerlendirilmesi

Amaç: HIV ile enfekte hastalarda solunum sistemi tutulumu sıktır ve sigara öyküsünden bağımsız olarak hava yolu hastalıkları nonenfeksiyöz komplikasyonların başında gelmektedir. Hava yolu hastalıklarının tanısında altın standart spirometri olarak kabul edilse de İmpuls Osilometri (İOS), henüz spirometri parametreleri normalken bile KHYH'yi tespit edebilen non-invaziv bir yöntemdir. Bu çalışmanın amacı, HIV ile enfekte bireylerde küçük hava yolu hastalığı varlığını değerlendirmek ve tanıda impuls osilometrinin etkinliğini göstermektedir. Materyal & Metod: Bilinen hava yolu hastalığı tanısı olmayan, HIV ile enfekte hastalara ilk olarak spirometri, ardından İOS uygulandı. MMEF değeri %65'in altında olan hastalar, spirometrik KHYH olarak tanımlandı ve İOS parametreleri iki grup arasında karşılaştırıldı. ROC analizi yapılarak spirometrik KHYH'ye göre İOS parametreleri için optimal sınır değerleri belirlendi. Bulgular: 127 hastanın 62'si sigara içmeyenlerden oluşuyordu. Sigara içmeyen hastaların %22'sinde spirometrik KHYH tespit edildi. KHYH olan ve olmayan gruplar arasında yaş, sigara öyküsü ve biyomass maruziyeti anlamlı farklılık gösterdi. Ayrıca KHYH grubunda R5, R5-R20, AX ve Fres değerleri anlamlı derecede yüksekti. ROC analizi sonucunda, R5-R20 için 0.08 kPa/L/s sınır değeri belirlendi (duyarlılık %71.8, özgüllük %58.1). AX için 0.55 kPa/L sınır değeri ile duyarlılık %51.2 ve özgüllük %91.7 olarak saptandı. Sonuç: HIV ile enfekte erişkinlerde küçük hava yolu Hastalığını ayırt etmede İOS etkili bir yöntemdir. Özellikle AX ve Fres'in artışı tanıda kıymetliyken, R5 ve R5-R20 parametreleri de tanıda destekleyici parametrelerdir. HIV kaynaklı küçük hava yolu patolojilerini erken tanıyıp, KOAH gibi ciddi hastalıkları önlemede ve yönetimde İOS önemli bir araçtır.

Ilgım Vardaloğlu
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Histoloji, patoloji ve anatomi laboratuvarı çalışanlarında uçucu organik bileşiklere bağlı hava yolu etkileniminin impuls osilometri ile değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Uçucu organik bileşikler (UOB), günümüzde yaygın kullanımlarının yanı sıra, başta histoloji, patoloji ve anatomi laboratuvarlarında olmak üzere sağlık çalışanlarında solunum yolu hastalıklarına yol açabilecek kimyasallardır (1-5). UOB'lerin hava yollarına etkisini değerlendirmek için spirometri kullanılmaktadır (6-10). Spirometrinin, genellikle hava yolu hastalıkları ortaya çıktıktan sonra bulgu verdiği bilinmektedir. İmpuls osilometri (İOS), çeşitli ses dalgalarının hava yollarına iletilmesiyle elde edilen rezistans ve reaktans ölçümlerine dayanarak havayolu hastalıklarında erken dönem bulgularını saptayabilmesiyle günümüzde ön plana çıkmakta olan kolay uygulanabilir bir solunum fonksiyon testidir (11). Bu çalışmada, İOS'un spirometriye kıyasla erken tanı ve mesleki taramalarda kullanılabilirliği değerlendirilerek UOB'lerin hava yolları üzerindeki etkilerini daha erken tespit etme potansiyeli araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya histoloji, patoloji ve anatomi laboratuvarlarında aktif olarak çalışmakta olan 41 katılımcı dahil edildi. Katılımcılara haftanın ilk ve son iş günlerinde sırasıyla İOS ve spirometri olacak şekilde solunum fonksiyon testleri yapıldı. Her üç laboratuvarda maruziyet değerlendirmesi için, 8 saatlik (TWA) ve 15 dakikalık (STEL) olacak şekilde, patolojide 5, anatomide 4 ve histolojide 2 noktada uçucu organik bileşik (UOB) ve formaldehit ölçümleri gerçekleştirildi. Solunum fonksiyon testleri ve ortam ölçümü sonuçları gruplar arasında karşılaştırılarak değerlendirildi. Bulgular: Katılımcıların %63'ü kadın olup, %61'i patoloji, %22'si anatomi, %17'si histoloji laboratuvarında çalışmaktaydı. Formaldehit ölçümlerinde STEL değeri yalnızca patoloji laboratuvarında 5 noktanın 2'sinde sınır değerler arasında saptanırken diğer noktalarda tayin sınırı altında kaldı. TWA değeri yalnızca patoloji laboratuvarında 3 noktada sınır değerin üstünde tespit edilirken (0,75-2,5 ppm); diğer tüm ölçüm noktalarında tayin sınırının altında kaldı. UOB ölçümlerinde patoloji laboratuvarında STEL değeri 2 noktada normal sınırların altında etanole rastlanırken; TWA değeri normal sınırlarda olacak şekilde patoloji laboratuvarında 2, anatomi laboratuvarında 2 ve histoloji laboratuvarında 1 noktada etanole, patoloji laboratuvarında 1 noktada etilbenzene rastlandı. Solunum fonksiyon testlerinde genel olarak FEV1, PEF, FEF25-75 ve FEV3 değerlerinde istatistiksel olarak anlamı düşüş görüldü (p<0,05)(Tablo 1). Alt analizlerde patoloji grubunda FEV1, PEF ve FEF25-75 gibi parametrelerde haftanın ilk ve son iş günü arasında anlamlı azalma saptandı (p<0,05), ancak anatomi ve histoloji gruplarında değişim gözlenmedi. SFT parametrelerindeki değişimlerin karşılaştırmasında FEV1 ve FEF25-75 parametrelerindeki değişimlerin patoloji grubunda anatomi ve histoloji grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (Tablo 3). İOS'ta genel olarak R5-20% parametresinde değişim tespit edilse de (p=0,036) (Tablo 1), çalışma grupları arasında anlamlı fark görülmedi (Tablo 3). Yaş ve çalışma süresi ile FEV1/FVC, FEV3/FVC ve FEV3/FEV6 ölçümleri arasında negatif; X5 ölçümü arasında pozitif korelasyon saptanırken, toplam çalışma süresi ile FEF25-75 değerindeki değişim arasında pozitif korelasyon bulundu. Sonuç: Bu sonuçlar, UOB'lerin hava yolları üzerindeki etkilerinin erken tespitinde İOS'un bir potansiyel taşıdığını; ancak bu alanda İOS kullanımının yaygınlaştırılabilmesi için daha geniş çapta, çok merkezli çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu bizlere göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Uçucu Organik Bileşikler, Formaldehit, İmpuls Osilometri

Enes Furkan Aykaç
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuar barsak hastalığı olan hastalarda hava yolu etkileniminin değerlendirilmesi

Amaç: Ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığı (CH) gibi inflamatuar barsak hastalıkları (İBH), yalnızca gastrointestinal sistemi değil, sistemik organları da etkileyebilen kronik hastalıklardır. Bu çalışmanın amacı, İBH'li bireylerde spirometri ve impuls osilometri (İOS) kullanılarak subklinik hava yolu etkileniminin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde yürütülen çalışmaya 18–65 yaş arasında, bilinen hava yolu hastalığı olmayan 126 İBH hastası (82 CH, 44 ÜK) ve 28 sağlıklı kontrol bireyi dahil edildi. Tüm katılımcılara önce İOS, ardından spirometri uygulandı. Maksimal orta ekspiratuar akım (MMEF) değerinin %65'in altında olması küçük hava yolu hastalığı (KHYH) kriteri olarak kabul edildi. Bulgular: Gruplar yaş, cinsiyet ve VKİ açısından benzerdi. Sigara öyküsü ve COVID-19 geçirme oranı hasta grubunda daha yüksekti. Hastaların %38'i aktif fazdaydı. KHYH, İBH grubunda kontrole göre anlamlı olarak daha sık görüldü (p = 0,006); CH grubunda ÜK'ye göre daha fazlaydı (p = 0,032). Aktif CH hastalarında MMEF 25–75 (ml) anlamlı düşük bulundu. İOS verilerinde R5, R5–R20, Fres ve AX gibi parametreler KHYH olan hastalarda belirgin yüksek saptandı. Sonuç: İBH'de özellikle CH hastalarında ve aktif fazda KHYH sıklığı artmıştır. Spirometri ve İOS'un birlikte kullanımı, hava yolu etkileniminin erken tanısında tamamlayıcı bir yaklaşım sunabilir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuar barsak hastalıkları, solunum fonksiyon testi, impuls osilometri

Melisa Çakar İris
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hacettepe Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Ana bilim dalına preoperatif değerlendirme için konsulte edilen hastaların postoperatif pulmoner komplikasyonlarının öngörülmesi için risk skorlaması

Cerrahi hastaların preoperatif değerlendirilmesi her zaman önemli bir problemdir. Cerrahinin tipine ve hastanın özelliklerine göre potansiyel riskleri öngörüp karar vermek gerekir. Postoperatif dönemde en fazla mortalite ve morbiditeye neden olan durumlardan biri de pulmoner komplikasyonlardır. Postoperatif pulmoner komplikasyonları öngörmek için bir çok ulusal ve uluslararası çalışma yapılmış olup Canet skorlaması valide edilmiştir. Fakat Türkiye'de Canet risk skorlamasının validasyonu yapılmamıştır. Ayrıca, Canet skorlama sistemi genel hasta popülasyonu üzerinde yapılmıştır. Ancak göğüs hastalıkları bölümüne konsulte edilen hastalarda preoperatif riskleri öngörecek bir skorlama sistemi yoktur. Çalışmanın amacı, göğüs hastalıkları kliniğine preoperatif değerlendirme amacıyla cerrahi branşlardan konsülte edilen hastalarda postoperatif pulmoner komplikasyonları öngörecek bir skorlama sistemi geliştirmektir. Çalışma prospektif, tek merkezli olarak yürütülmüştür. Hacettepe Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Ana bilim dalına preoperatif değerlendirme için cerrahi bölümlerden konsulte edilen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların preoperatif demografik verileri ve pulmoner değerlendirme sonuçları kaydedilip postoperatif taburcu olana kadar hastalar takip edilmiş ve birinci ay sonunda telefonla pulmoner semptom kontrolleri yapılmıştır. Primer sonlanım noktası; solunum yetmezliği, öksürük, balgam, ateş, bronkospazm, solunum yolu enfeksiyonu, atelektazi, plevral efüzyon gibi solunumsal semptom ve komplikasyonların gelişimini değerlendirmektir. Çalışmaya 203 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların % 55.7'si (n¬=113) kadın, % 44.3'ü (n¬=90) erkektir. Yaş ortalamaları 60.59 ± 14.93'tür ( 18-91). Postoperatif ilk bir ay içerisinde hastaların % 36.4'ünde (n=74) en az bir pulmoner komplikasyon gelişmiş fakat birinci ay sonunda pulmoner komplikasyonu devam eden ya da yeni gelişen pulmoner komplikasyonu olan hastaların oranı % 22.7 (n=46) olmuştur. Postoperatif dönemde hastaların bir ay içerisinde % 23.2'sinde (n=47) bronkospazm, % 17.2'sinde (n=35) atelektazi, %12.8'inde (n=26) ateş, % 12.3'ünde (n=25) balgam, % 12.3'ünde (n=25) oksijen ihtiyacı, % 7.9'unda (n=16) pnömoni ve % 7.4'ünde (n=15) plevral effüzyon gelişmiştir. Çalışmada 60 yaş üstü olmak (p=0.022), preoperatif öksürük (p=0.031), balgam (p=0.054) ve dispne (p=0.017) olması, muayenede ronküs olması (p=0.001), VKİ ≤ 24,9 kg/m2 olması (p=0.010), akciğer grafisinde havalanma artışı bulguları olması (p=0.004), exsmoker olmak (p=0.005), primer akciğer dışı malignite (akciğer metastazı ile birlikte ya da değil) (p=0.022), üst abdomen veya toraks cerrahisi geçirmek (p=0.001), cerrahi süresinin 3 saatten uzun olması ((p=0,011) sonbaharda opere olmak (p=0.001) ve preoperatif Hb düşüklüğü (p=0,044) postoperatif pulmoner komplikasyonların gelişimi açısından anlamlı saptanmıştır. Regresyon modellemesinde anlamlı bulunan risk faktörleri; üst abdomen cerrahisi ya da torasik cerrahi, öksürük, dispne ve mevsimdir (p<0,05). Sonuç olarak; çalışmada preoperatif pulmoner değerlendirme amacıyla göğüs hastalıkları kliniğine konsulte edilen hastalarda postoperatif pulmoner komplikasyonları öngörecek bir modelleme oluşturulmuştur. Cerrahi tipi, operasyon öncesi dispne, öksürük olması ve ameliyatın yapıldığı mevsimin modellemede yer alan en önemli değişkenler olduğu gösterilmiştir. Anahtar sözcükler: Preoperatif pulmoner değerlendirme, postoperatif pulmoner komplikasyon.

Akciğer hastalıkları-obstrüktifPostoperatif dönemPostoperatif komplikasyonlar+3
Ceren Cekeli
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut lösemi hastalarında invaziv fungal enfeksiyonlar

Bu çalışmada erişkin akut lösemi hastalarında invaziv fungal enfeksiyonların (İFE) dağılımının, risk faktörlerinin ve etken spektrumunun belirlenmesi, EORTC/MSG kriterlerine göre değerlendirilmesi, tanı yöntemi olarak bronkoalveolar lavaj (BAL)'ın etkinliğinin araştırılması ve sağkalım analizlerinin yapılması amaçlandı. 2003-2020 yıllarında yataklı servis veya yoğun bakım ünitesinde yatışı yapılarak takip edilen 502 hastada İFE insidansı %33,1 olarak saptandı. Akut lösemi türüne göre İFE gelişme riskinde farklılık saptanmazken, AML ve ALL hastalarında insidans %33 olarak gösterildi. En sık akciğer tutulumu (%93,4) belirlenirken akciğer tutulumunun sağkalım veya ölüm riski üzerine etkisi olmadığı görüldü. İFE saptanan hastalarda klinik olarak en sık semptom ateş (%79,5) olurken en sık görülen Toraks BT bulgusu makronodüller (%77,7) ve en sık etken Aspergillus olarak saptandı. Tanıdaki gecikmelerin önüne geçilebilmesi için EORTC/MSG tarafından oluşturulan tanı kriterlerine göre 32 (%19,3) hasta kanıtlanmış İFE, 35 (%21,1) hasta olası İFE, 99 (%59,6) hasta mümkün İFE olarak tanımlandı. Sadece kanıtlanmış ve olası İFE değerlendirildiğinde ise İFE insidansı %13,3 olarak belirlendi. Hastaların tümü hematolojik maligniteleri nedeniyle EORTC/MSG'nin İFE için gerektirdiği konak faktörüne sahipken kanıtlanmış veya olası İFE tanısı için ek olarak klinik ve mikolojik kriterlere ihtiyaç vardı. Aspergillus GM antijen testi 39 (%23,5) hastada serumda ve 6 (%3,6) hastada BAL sıvısında pozitif saptanmıştı. 13 (%7,8) balgam kültürü ve 4 (%2,4) BAL sıvısı kültüründe ise fungal elemanlar gösterilmiş veya patojen üretilmişti. İFE saptanan toplam 26 hastaya BAL uygulanmış, 10 hastada kanıtlanmış veya olası İFE olarak tanıya katkı sağlanmıştı. Buna göre çalışmamızda BAL etkinliği %38,4 olarak belirlendi. İFE gelişme riskinin nötropeni saptanan 136 (%81,9) hastada 3,5 kat arttığı (%95 güven aralığı (GA): 2,248, 5,531), yoğun bakım izlemi olan 64 (%38,6) hastada 2,5 kat arttığı (%95 GA: 1.669, 3.801) ve mekanik ventilator (MV) uygulanan 42 (%25,3) hastada 1,8 kat arttığı (%95 GA: 1.195, 2.997) gösterildi. Kanıtlanmış İFE olgularından izole edilen ana patojen Aspergillus (14, %43,8) olmakla birlikte Candida (9, %28,1), Mucor (8, %25,0) ve PCP (1, %3,1) patojenleri de saptandı. Çalışmamız antifungal etkinlik veya güvenilirliğini göstermeyi hedefleyen bir çalışma olmamakla birlikte çalışmaya dahil edilen neredeyse tüm hastalara antifungal profilaksi verilmiş olduğu, hastaların izlemlerine göre ampirik, preemptif veya hedefe yönelik antifungal tedavi uygulandığı görüldü. Antifungal ajan olarak en sık Vorikonazol (%24,1) kullanıldığı tespit edildi. İFE saptanan hastaların ortalama sağkalım süresi 5 (1,9-8) ay olarak belirlendi. Yoğunbakım izlemi olmayan hastaların ortalama sağkalım süresi 13 ay iken yoğun bakım izlemi olanlarda 1 ay olarak saptandı ve ölüm riskinde 2,49 kat artış belirlendi. MV uygulanmayan hastalarda ortanca sağkalım süresi 62 ay iken MV uygulananlarda 4,4 ay olarak tespit edildi ve ölüm riskinde 3,82 kat artış saptandı. Mucor'un sağkalım ortancası (1 ay) diğer patojenlere göre istatistiksel anlamlı olarak daha düşük bulundu. BAL yapılan ve yapılmayan hastalarda İFE tanısında veya sağkalımda anlamlı fark saptanmadı. Çalışmanın sonlandırıldığı tarih itibariyle İFE saptanan 166 hastanın 116 (%69,9)'sında İFE ilişkili ölüm tespit edildi. Bu sonuçlara göre, akut lösemi hastalarında İFE'nin önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olduğu, en sık akciğer tutulumunun görüldüğü, balgam ve BAL sıvısı gibi akciğer örneklerinin tanıya katkı sağladığı, nötropeni, yoğun bakım izlemi ve MV uygulanmasının İFE gelişiminde risk faktörü olduğu ve ölüm riskini arttırdığı ve daha önceki çalışmalar da dikkate alınarak hematolojik maligniteli hastalarda küf etkenlerinin giderek artmakta olduğu söylenebilir. Hematolojik maligniteli hastaların tanı ve tedavilerini sağlayan bir merkez olarak akut lösemi hastalarında İFE yaklaşımında, yoğun kemoterapi alan ve/veya hematopoietik kök hücre nakil alıcısı olan hastalarda İFE'nin akılda tutulmasını, hastaların klinik izlemleri sırasında aynı zamanda mikrobiyolojik, serolojik ve radyolojik yöntemlerle de takip edilmelerini, gereği halinde bronkoskopi veya doku biyopsisi gibi invaziv tanı yöntemleri ile değerlendirilmelerini öneririz.

AntijenlerAntijenler-fungalAspergillus+5
Aslı Öncel
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Monosit kemoatraktan protein-1'in malign plevral efüzyon gelişimindeki rolü

Plevral efüzyonların (PE) en sık nedenlerinden biri olan malign plevral efüzyonun (MPE) oluşum mekanizması net olarak bilinmemektedir ve primer olarak sıvı oluşumunun önlenmesine yönelik tanımlanmış tedavi yöntemi yoktur. Mevcut tedavi yaklaşımları, plevral boşlukta biriken sıvının drenajı veya iki plevra yaprağının plörodez işlemi ile yapıştırılarak sıvı toplanmasının önlenmesi şeklindedir. Bu çalışmada MPE'de sıvı oluşumunda rol aldığını düşünülen ve tedavide hedef olabilecek bir molekül olan monosit kemoatraktan protein (MCP-1)'in rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Prospektif olarak yürütülen çalışmaya, 30.06.2019-30.01.2021 tarihleri arasında PE'si olup tanı ve/veya tedavi amaçlı PE örneği alınan 100 hasta dahil edildi. Hastalar MPE (n=56), benign eksuda (n=27) ve transuda (n=17) grubu olmak üzere 3 grupta değerlendirildi. Medyan MCP-1 düzeyleri Grup 1'deki hastalarda 1303 pg/ml, Grup 2'de 926 pg/mg ve Grup 3'te 211 pg/ml olarak saptandı ve üç grup arasındaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). MCP-1 düzeyleri, MPE ve benign eksuda grubunda, transuda grubuna oranla anlamlı ölçüde yüksek ve benzer düzeyde bulundu (p=1,0). Plevral sıvıdaki MCP-1 ve LDH düzeyleri, hem tüm hasta grubunda (r=0,61; p<0,001) hem de MPE ve benign eksuda grubu birlikte ele alındığında (r=0,38; p=0,001) pozitif korelasyon göstermekteydi. Hastalar plevral sıvı miktarlarına göre az-orta ve masif olarak gruplandığında, MPE grubunda istatistiksel anlamlılığa ulaşmasa da plevral sıvı miktarı arttıkça MCP-1 düzeyinin arttığı görüldü. MPE ve benign eksuda grubu birlikte değerlendirildiğinde ise plevral sıvı miktarı arttıkça MCP-1 düzeylerinin anlamlı ölçüde arttığı görüldü (p=0,007). Sonuç olarak; MPE grubunda MCP-1 düzeylerinin yüksek olduğu, bu yüksekliğin LDH düzeyiyle ve sıvı miktarı ile pozitif korele olduğu görüldü. Tümöre eşlik eden inflamasyonun sıvı oluşumunda rolü olabileceği ve MCP-1'i hedefleyecek biyolojik tedavilerin geliştirilmesinin MPE tedavisine katkı sağlayabileceği düşünüldü.

MCPPlevral efüzyonPlevral efüzyon-habis+3
Fatih Tekin
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eozinofilik ve non-eozinofilik KOAH'lı olguların alevlenmeler, yaşam kalitesi ve tedaviye yanıt açısından karşılaştırılması: Prospektif çalışma

GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik obstruktif akciğer hastalığı (KOAH), farklı klinik ve patofizyolojik komponentlerden oluşan heterojen bir hastalıktır. Farmakolojik tedavilere yanıt farklılıklarını önceden değerlendirebilmek için biyobelirteçler tanımlanmaya çalışılmaktadır. Periferik kan eozinofil düzeyinin balgam eozinofil düzeyiyle korele olduğu kabul edilmektedir. Periferik eozinofilisi saptanan KOAH olgularında, eozinofil sayısındaki artış ile inhaler ve sistemik kortikosteroidlere yanıt ve orta-ağır alevlenme oranlarında artış arasında bir ilişki de saptanmıştır. Bu çalışmada; stabil KOAH hastalarında kan ve balgam eozinofil düzeyleri, bunlar arasındaki ilişki; eozinofilisi olan ve olmayan gruplar arasında yıllık alevlenme sayısı ve inflamatuvar biyobelirteçlerin(C-Reaktif Protein, Fibrinojen) değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: Göğüs Hastalıkları polikliniğimize kontrol amaçlı başvuran stabil dönemdeki KOAH'lı olguların solunum fonksiyonları, semptomları [KOAH Değerlendirme Anketi (CAT) ve Modified Medical Research Council (mMRC)] değerlendirilmiş; inflamatuvar biyobelirteçleri ( C-Reaktif Protein, Fibrinojen ) balgam ve kanda eozinofil düzeyleri ölçülmüştür. Balgam eozinofil düzeyi ≥ %3, kan eozinofil düzeyi ≥ %2 ve ≥ 200 /µL olan olgular eozinofilik kabul edilmiştir. Olgular 1 yıllık süre ile prospektif olarak izlenerek alevlenme sayıları ve alevlenme nedeni ile hastaneye yatış oranları kayıt edilmiştir. BULGULAR: Yaş ortalaması 66.5±9.2 olan 78 (%82,4 erkek) olgunun ortalama, FEV1 %58±19,8, CAT skorları 12,5±7,2, mMRC 1,8±0,8 bulunmuş, periferik kan eozinofil yüzdesi 2,6±2 periferik kan eozinofil sayısı 237±176 balgam eozinofil yüzdesi 7,2±6,9 saptanmıştır. %55.4 olguda yüksek kan eozinofilisi , balgam eozinofil düzeyi bakılan 52 olgunun, %77'sinde yüksek balgam eozinofilisi saptanmış, kan ve balgam eozinofil değerleri arasında korelasyon izlenmemiştir (p=0.129) şekil 1 ve 2). Kan eozinofil yüzdesi ve mutlak değerine göre alevlenme sayısı anlamlı olarak yüksek bulunmuş(p=0.029), kan eozinofil sayısı ile hastane yatışı gerektiren alevlenme oranlarında artış (p=0.023) olduğu izlenmiştir. Balgam eozinofilisi ile önceki yıl alevlenme sayısı, takip alevlenme sayısı arasında korelasyon saptansa da istatisksel olarak anlamlı bulunmamıştır. (p=0,250). Eozinofilik olan ve olmayan gruplar arasında CAT, mMRC, FEV1 değişkenliğinde ve inflamatuar biyobelirteçlerinde anlamlı farklılık bulunmamıştır. (p=>0,05) SONUÇ: Kan ve balgam eozinofil değerleri arasında anlamlı korelasyon bulunmazken; kan eozinofil mutlak değeri ve yüzdesine sahip KOAH'lı olgularda alevlenme sayısı ve şiddetinin daha fazla olduğu saptanmıştır. Bu nedenle eozinofilik fenotipli olgularda daha sık izlem yapmak gereklidir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifProspektif çalışmalar+2
Yağmur Kaptan
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçüncü basamak yoğun bakım ünitesinde akut solunumsal zorluk sendromu tanılı hastalarda pao2/fio2 ve spo2/fio2 oranlarının morbidite ve mortalite yönünden karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Akut Respiratuvar Distres Sendromu (ARDS) hayatı tehdit edici solunumsal yetmezlikle sonuçlanabilen inflamatuvar bir durumdur. Saptanma insidansı düşük olmasına rağmen, yoğun bakım ünitelerinde yatış sürelerinin uzun ve mortalitesinin halen çok yüksek olması, ARDS'yi yoğun bakımlardaki en önemli sendromlardan biri yapmaktadır. İlk tanımlandığı tarihten bu yana tanı ve tedavi konusunda fikir ayrılıkları olmuştur. En son 2012 yılında güncellenmiş Berlin kriterleri yayınlanmış olup, PaO2/FiO2 oranı ile ARDS'de ilk kez ciddiyet sınıflaması yapılmıştır. ARDS'nin hem tanısını koymada hem de ciddiyetini belirlemede kullanılan PaO2/FiO2 oranı, invaziv bir yöntem olan arter kan gazı (AKG) alınmasını gerektirmektedir. Puls oksimetre cihazı ile noninvaziv olarak ölçülen oksijen saturasyonu (SpO2) kullanılarak hesaplanan SpO2/FiO2 oranı ise, PaO2/FiO2 oranı yerine hastalık şiddetinin belirlenmesi de dahil olmak üzere, AKG verileri olmayan hastaların ARDS için değerlendirilmesine izin verir. Bu çalışmada; Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniği 3. Basamak Yoğun Bakım Ünitesi (YBÜ)'ne yatırılan ve Berlin kriterlerine göre ARDS tanısı alan hastalarda, sınıflama ve prognoz değerlendirmesinde PaO2/FiO2 oranı ile SpO2/FiO2 oranının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Göğüs Hastalıkları 3. Basamak YBÜ'nde 1 Ocak 2015 - 28 Şubat 2018 tarihleri arasında Berlin kriterlerine göre ARDS tanısı almış hastaların dosyaları retrospektif olarak taranmıştır. Demografik verileri, yatışlarından itibaren vital bulguları, ARDS etiyolojileri ile sınıflamaları, ilk dört günlük PaO2/FiO2 ile SpO2/FiO2 oranları, uygulanan tedaviler (mekanik ventilasyon, antibiyotik, sedasyon, vazopressör, inotrop, diüretik), hastane enfeksiyonu gelişimi, YBÜ yatış süreleri ve mortaliteleri kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 48 ARDS tanılı hasta (29'u erkek, ortalama yaş 59.5±15.9) alınmıştır. Hastaların 18 (%37.5)' i ağır, 24 (%50.0)' ü orta, 6 (%12.5)'sı hafif ARDS olarak değerlendirilmiştir. ARDS sınıflamasında, PaO2/FiO2 ve SpO2/FiO2 oranları arasında korelasyon (korelasyon katsayısı R:0.878) saptanmıştır. Literatürde SpO2'yi etkileyebileceği gösterilen sigara kullanımının, her iki sınıflama arasındaki ilişkiye etkisinin olmadığı görülmüştür. Vazopressör kullanımının ise, PaO2/FiO2 ve SpO2/FiO2 arasındaki ilişkiyi anlamlı olarak (p=0.002) etkilediği sonucuna varılmıştır. Çalışmamızda Berlin kriterlerine göre gruplanan hastalarda PaO2/FiO2 yerine kullanılabilecek olan SpO2/FiO2 değerleri; ağır ARDS'yi orta ARDS'den ayırmak için 100 yerine vazopressör alanlarda 125 almayanlarda 145 bulunurken, orta ARDS'yi hafif olanlardan ayırmak için 200 yerine vazopressör alanlarda 225 almayanlarda 245 olarak saptanmıştır. Mortalite açısından değerlendirildiğinde; hem PaO2/FiO2 hem de SpO2/FiO2 kullanılarak yapılan sınıflamada en yüksek mortalite ağır ARDS grubunda saptanmakla birlikte, her iki sınıflamada da gruplar arasındaki farklar istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Sadece PaO2/FiO2 değerleri kullanılarak yapılan sınıflamada, vazopressör alanlarda ağır ARDS grubunda mortalite istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır. Sonuç: ARDS sınıflamasında ve mortalitenin öngörülmesinde; AKG gerektiren PaO2/FiO2 yerine noninvaziv olarak hesaplanan SpO2/FiO2 kullanılabilir.

Esra Bahçivan
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin astımında vitamin d düzeyleri ve astım kontrolüne etkisi

AMAÇ: Bu çalışmada; D vitamini düşük olan hastalarda astım kontrolünün daha güç olabileceği hipotezinden yola çıkılarak; Vitamin D ile erişkin astımı arasındaki ilişkiyi kendi hasta grubumuzda araştırmak, serum vitamin D düzeyleri ile astım şiddeti arasındaki ilişkiyi ve vitamin D eksikliğinin astım kontrolüne etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimiz astım polikliniğinde düzenli olarak izlenen kayıtlı astım olgularının verileri, vitamin D düzeyleri ile kontrol durumu arasındaki ilişkiyi saptamak amacıyla retrospektif olarak değerlendirilmiş, eksiklikler prospektif olarak tamamlanmaya çalışılmıştır. Kontrol grubu olarak da göğüs hastalıklarına başvurusu olan ve tetkikleri yapılan, ancak anlamlı solunumsal patoloji saptanmayan erişkin olguların verileri alınmıştır. Astım grubunda; astım dışı hastalığın olmaması, D vitamini düzeyini etkileyecek ilaç kullanımı veya hastalıkların bulunmaması, VKİ≥35 olması dikkate alınmıştır. D vitamini için 25(OH)D değerleri kullanılmıştır. Serum 25(OH)D düzeyinin >30 ng/ml olmasını yeterli D vitamini düzeyi, 20-30 ng/ml arasında olmasını D vitamini yetersizliği, <20 ng/ml olmasını D vitamini eksikliği ve <10 ng/ml olması ciddi D vitamini eksikliği olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Polikliniklerine Mayıs 2014 – Mayıs 2016 tarihleri arasında başvuran hastalardan herhangi bir nedenle D vitamini bakılan 329 hasta dosyası taranmıştır. 25 atak döneminde ve 77 stabil döemde toplam 102 astım tanısı olan hasta ve benzer özelliklere sahip 62 sağlıklı yetişkinin verileri kontrol grubu olarak alınmıştır. Kontrol grubu ve astım grubu D vitamin düzeyleri arasında anlamlı fark gözlenmedi ( p=0.047). Stabil dönem astım hastaları (43.93±24.06 ng/ml) ile atak grubu astım hastalarının(29.96±18.96 ng/ml) D vitamini düzeyi karşılaştırıldığında atak grubunda D vitamini düzeyinin daha düşük olduğu görüldü (p=0.07). Astım hastalarında D vitamini eksikliği olan grup ile D vitamini eksikliği olmayan grup karşılaştırıldığı zaman, D vitamini eksikliği olan grubun VKİ'nin daha yüksek olduğu izlenmiştir (30.54±4.91 kg/m2, 28.31±5.38 kg/m2; p=0.035). D vitamini düzeyi ile FEV1 değeri arasında doğrusal bir ilişki saptanmış, bu ilişkinin, VKİ ve diğer değiştirici faktörlerden bağımsız olduğu görülmüştür (p<0.001). Astım kontrol anketine göre kontrol altında olmayan hastalarda D vitamini değeri daha düşük bulunmuştur (47.76±24.11, 30.55±19.03; p<0.001). SONUÇ Çalışmamızda astımlı hasta grubu ile sağlıklı grup arasında D vitamini düzeyi açısından anlamlı fark saptanmamış, stabil astımlı hastalar ile atak dönemindeki astımlı hastalar arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Ayrıca, D vitamini düzeyi düşük olan hastaların solunum fonksiyon testi değerlerinin de düşük olduğu gözlenmiştir. Kontrol altında olmayan astımlı hastalarda kontrolü güçleştiren nedenlerden biri olarak D vitamini düzeylerinin dikkate alınması gerekliliği sonucuna varılmış, D vitamini düzeyi düşük olan astım hastalarında astım kontrolünün daha zor olduğu görüşü desteklenmiştir.

AstımNöbetlerTedavi+2
Dilek Eraslan
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geç dönemde hastanede gelişen pnömoni etkenlerinin hızlı moleküler biyolojik yöntemler ile saptanması

Giriş ve Amaç: Hastaneye yatışı takip eden 5. günden sonra ortaya çıkan geç dönemde hastanede gelişen pnömonilere (HGP) genellikle çok ilaca dirençli bakteriler neden olmaktadır. Etkenlerin geç saptanması, uygun antibiyotiğin zamanında başlanamaması HGP prognozunu olumsuz olarak etkilemektedir. Son yıllarda enfeksiyon etkeni mikroorganizmaların hızlı moleküler yöntemlerle kısa sürede izole edilmesi, tedavinin daha erken ve etkin olarak başlanmasını sağlamaktadır. Bu durumun prognozu olumlu yönde etkileyeceği düşünülmektedir. Bu çalışmada, HGP'de etkenlerin hızlı moleküler yöntemlerle saptanması ve sonuçların konvansiyonel yöntemlerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Ocak 2014 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ile Anestezi ve Reanimasyon yoğun bakım ünitelerinde izlenen ve 2005 yılında yayınlanan ATS-IDSA kriterlerine göre HGP tanısı alan 62 hasta çalışmaya alınmıştır. HGP tanısı konulduğu anda hastalardan bronkoskopik (BAL, BASP) ve nonbronkoskopik (mini-BAL) yöntemlerle alt solunum yolu örnekleri alınmıştır. Alınan örnekler hem konvansiyonel yöntemler ve hem de hızlı moleküler yöntemlerle bakteriyolojik etkenler açısından incelenmiştir. Bulgular: Hasanede gelişen pnömoni tanısı alan 62 hasta (42 erkek, yaş ortalaması 69.7±15.6) alınmıştır. Hastaların %95.2'sinde ek hastalık olup, 33 hastaya invaziv mekanik vetilasyon (İMV), 28 hastaya İMV + noninvaziv mekanik ventilasyon (NİV) uygulanmıştır. Hastanede gelişen pnömoni tanısı anında 59 hastanın 39'inin akciğer grafisinde tek taraflı infiltrasyon, 20'sinde çift taraflı infiltrasyon saptanmıştır. Üç hastanın akciğer grafisinde ise tek taraflı infiltrasyon yanısıra plevral efüzyon uyumlu dansite artışı izlenmiştir. Konvansiyonel yöntem ile 62 hastanın 40'ında (%64.5) bakteriyel etken saptanırken, polimeraz zincir reaksiyon (PCR) ile 62 hastanın 57'sinde (%91.9) bakteriyel etken izole edilmiştir. Etken saptanması açısından konvansiyonel yöntem ile PCR yönteminin birbiriyle uyumlu olduğu gözlenmiştir (kappa:0.797). Ayrıca, PCR ile etken saptanma oranının anlamlı olarak yüksek olduğu görülmüştür (p=0.0004). Her iki yöntem ile en sık Acinetobacter baumannii saptanmıştır. İzlemde 62 hastanın 45'inde (% 72.6) mortalite izlenmiştir. Sonuç: Geç dönemde ortaya çıkan HGP etkenlerinin saptanmasında konvansiyonel yöntemler ile PCR arasında uyumun iyi olduğu ve PCR ile daha fazla hastada etken saptanabileceği bu çalışmada gösterilmiştir. Bakteriyel etkenlerin hızlı moleküler yöntemlerle saptanmaya başlanmasının, hastanede gelişen pnömoni etkenlerinin hızla belirlenmesi sonucu, etkin bir şekilde tedavi edilmesinin yolunu açabileceği düşünülmüştür.

BakterilerBakteriyel enfeksiyonlarBakteriyel hastalıklar+6
Ahmet Uysal
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesine başvuran tüberküloz olgularının moleküler epidemiyolojisi

Giriş ve Amaç: Tüberküloz (TB), insanlık tarihi kadar eski bir hastalık olarak bilinir. Klinik olarak süreğen, granülomatöz nekrozitan bir hastalıktır. Pulmoner tüberküloza bağlı ölümlerin ve bulaşın azaltılmasında, tüberkülozun toplum içerisindeki hızlı yayılımını, bulaşta rol oynayan dinamikleri ve reenfeksiyon ile reaktivasyon arasındaki farkı gösteren epidemiyolojik özelliklerinin bilinmesi önemli rol oynar. Moleküler tekniklerin gelişmesiyle, M. tuberculosis suşlarının tiplendirilmesi, toplum içindeki enfeksiyonun orijini, yayılması ve direnç kazanmış olan suşların erken saptanması gibi önemli epidemiyolojik soruların yanıtını verebilir. Bu nedenle; Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji laboratuvarında akciğer ve akciğer dışı tüberküloz (AD-TB) tanısı konan hastaların materyallerinden moleküler teknik ile identifikasyonu, genotiplemesi ve antimikrobiyal ilaçlara direnç durumu da bakılmıştır. Aynı zamanda bu hastaların klinik, radyolojik ve biyokimyasal değerlendirmesi yapılarak aileler ile bu veriler arasında ilişki olup olmadığının bakılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji laboratuvarında 2009 - 2014 yılları arasında Akciğer TB ve ya AD-TB tanısı alan 402 hastanın laboratuvarda tanı için değerlendirmeleri yapılan örneklerden spoligotyping yöntemi ile moleküler tiplendirmeleri yapılmıştır. Bu hastaların retrospektif olarak dosya taramaları yapılmış ve demografik verileri, doğum yeri, bölgesi, tüberküloz izolasyon yılı, geçirilmiş tüberküloz öyküsü, eşlik eden hastalıklar, ilaç dirençleri, Tüberkülin Cilt Testi (TCT), temas öyküsü, İnterferon-gamma salınım testi sonucu (Quantiferon), klinik ve radyolojik bulguları, aldıkları tedavileri, biyokimyasal verileri, hastane yatışları ve mortalitesi taranmıştır. Bulgular: Toplam 402 (238 erkek, ortalama yaş 52 ± 18.4) TB hastası çalışmaya alınmıştır. Hastaların 248 (%61.7)'i akciğer TB, 135 (%33.6) 'i AD-TB, 19 (%4.7)'u hem Akciğer TB hem de AD-TB tanısı almıştır. Hastaların 203 (% 50.5)'ü Ege bölgesinden, 146( % 36.3)'sına ek hastalık eşlik etmekte ve 85 ( % 21.1)'inde immün yetmezlik durumu saptanmıştır. Laboratuvarda değerlendirilen örneklerde üretilen M.tuberculosis suşlarının moleküler tiplendirmeleri yapıldığında 52'sinin (%12.9) ailesi net belirlenemedi. Belirlenenlerin ise %40'ı T1, %8.2'si H3, %7'si LAM7-TUR, %5'i H1, % 4 'ü LAM3 - S (karma) ve % 4 U ailesinden oluşmaktaydı. Aileler arasında yaş dağılımı, radyolojik ve klinik bulgular, laboratuvar verileri bakımından anlamlı fark yoktu, gruplar benzer özellik göstermekteydi. Ancak; ilaç direnci açısından bakıldığında Beijing ailesinin % 55.6'sı rifampisin (R), izoniazid (H)(1 µg/ml) - H(0.2 µg/ml) ve streptomisin (S) dirençliydi ve bu oranlar diğer ailelerden anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.001). Hastaların %71.6 'sı TB nedeni ile hastaneye yatmıştır ve 1 yıl içindeki mortalite oranı %17.9'dur. Aileler arasında hastane yatışı ve mortalite bakımından anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç: M.tuberculosis suşlarının tiplendirilmesi, toplum içindeki enfeksiyonun orijini, yayılması ve direnç kazanmış olan suşların erken saptanması gibi önemli cevapları bize verebilir. Bu çalışmada en sık T1 ailesinin bölgemizde saptandığı ve Beijing ailesinin farklı şekilde yüksek direnç suşu içerdiği gösterilmiştir. Ancak bu ailelerin özellikleri ve klinik yansımalarına yönelik başka bölgelerde de çalışmalara ihtiyaç duyulduğu belirlenmiştir.

Mikobakterium tüberkülozis
İmren Nesil
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanserinde 7. TNM evrelemesi ve 8. TNM evrelemesinde ek kriterler ile mortalite öngörüsü

ÖZET Giriş ve Amaç: Kanser hastalarında tedavi planı, temel olarak kanserin yaygınlığına göre belirlenmektedir. Bu nedenle, kanserleri yaygınlığına göre evrelemek, tedaviyi planlama ve prognozu öngörmede önem taşır. Sekizinci TNM evrelemesinde, 7.TNM evrelemesinden farklı olarak, 5 cm'ye kadar her santimetre için ayrı T tanımlanmıştır (T1a-c ve T2a-b). Bu evrelemede, akciğer atelektazisi, parsiyel ya da total oluşu ayırt edilmeksizin, T2'de yer almış, diafragma invazyonu T4 olarak tanımlanmış, tümörün karinadan uzaklığıysa evrelemeden çıkarılmıştır. M evrelemesindeyse, tutulan ekstratorasik organ ve metastaz sayısı eklenmiştir. Çalışmamızın amacı, kliniğimizde yeni tanı konulan akciğer kanseri olgularında, 8.TNM evrelemesinin, 7.TNM evrelemesine göre, prognozu belirlemede üstün olup olmadığının gösterilmesi, evrelemeye katkı sağlayacak ek kriterlerin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 2014-2016 yılları arasında akciğer kanseri tanısı alan 769 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Çalışmaya alınan hastaların demografik verileri, akciğer kanserinin histopatolojik tipleri, 7. TNM kriterleri, 8. TNM kriterleri, primer kitlenin yeri, tutulan lenf nodlarının boyutu, metastaz olan organ sayısı, metastaz boyutu, primer kitlenin lenf nodlarının ve metastatik odakların PET/BT verileri, Ki-67 yüzdesi, mutasyon analizi varlığı, tanı aldıkları tarihler ve ölüm tarihleri kaydedildi. En son mortalite değerlendirmesi 04.11.2017 tarihinde yapıldı ve sağkalım analizleri bu tarihe kadar olan izlem üzerinden yapıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 412 hastanın 349'u (%85) erkek, 63'ü (%15) kadın, tanı aldıklarında ortalama yaş 63±10 olarak saptandı. Ortalama yaş kadınlarda 59±12,4, erkeklerde 64±9,3 olarak saptandı. Kadınların tanı yaşının daha genç oluşu istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Altmış beş yaşında ya da üstünde olan hastalarda sağkalımın daha yüksek olduğu görüldü (p<0,001). Atelektazi varlığının, atelektazisi olmayışına göre sağkalımı azalttığı (p=0,002) görülürken, total ya da parsiyel oluşuna göre değerlendirmede, sağkalımın total atelektazisi olanlarda belirgin olarak azaldığı, parsiyel atelektazisi olan ve atelektazisi olmayan hastalarda benzer olduğu saptandı (p=0,125). Endobronşiyal yayılımın sağkalımı azaltıcı etkisi olmakla birlikte (p>0,001), bu etkinin, -bronkoskopiyle değerlendirilen- karinaya uzaklığın <20 mm olması durumunda daha belirgin olduğu görüldü (p=0,002). Hastaların T evresi 7.TNM ve 8.TNM'ye göre incelendiğinde, 7.TNM'de cT1b-cT2a arası ve 8.TNM'de cT1c-cT2a ve cT3-cT4 arası dışında sağkalımda anlamlı fark izlenmedi. Yedinci TNM evrelemesine göre, klinik M evrelemesinde cM1a-M1b arasında fark izlenirken (p<0,001), 8.TNM evrelemesinde cM1a-cM1b ve cM1b-cM1c arasında anlamlı fark izlendi. (p=0,006, p=0,013). Radyolojik olarak en sık metastazın olduğu organlar; 92 hastayla kemik, 61 hastayla surrrenal ve 55 hastayla karaciğer olarak saptandı. Kemik, surrenal ve karaciğer metastazları olan hastalar, diğer ekstratorasik metastazlara göre değerlendirildiğinde, kemik metastazının sağkalıma olumsuz etkisinin anlamlı olduğu görüldü. (p<0,001). Patolojik TNM evrelemesinde T ve N'de ardışık evreler arasında sağkalımda anlamlı fark izlenmedi. Yedinci TNM ve 8.TNM evrelemelerinde pM0 ile pM1 arasında anlamlı farklılık izlendi. (p<0.001). Diğer ardışık M'ler arası farklılık izlenmedi. Primer tümör SUVmaks değerleri ≥10 olan hastalarda sağkalımıın belirgin olarak daha kötü olduğu görüldü (<0,001). En sık metastazın olduğu kemik, karaciğer, surrenal ortalama SUVmaks değerine göre incelendi, ortalamanın üzerinde tutulumu olan hastaların prognozunun daha kötü olduğu saptandı. Sonuç: TNM'den çıkarılan karinaya uzaklık, atelektazi tipi ve tümör boyutunun sağkalımı etkilediği görülmektedir. Hastalarımızda atelektazi ve karinaya uzaklığın 7.TNM evrelemesindeki gibi, primer tümör boyutlarınınsa 8.TNM evrelemesindeki gibi olmasının mortalite öngörüsünü artırdığı görülmektedir. Her iki evrelemeye göre N evresi tanımlanan hastalarda LN tutulumu yerinin sağkalıma etkisi görülmemektedir. Kemik metastazın sağkalım üstünde olumsuz etkisi olduğu görülmüştür, ancak bu belirlemenin ek çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Primer tümör, karaciğer, kemik ve surrenal metastazlarında ortalamanın üzerinde SUVmaks değerinin olmasının prognozu kötüleştirdiği görülmüştür; TNM evrelemelerine PET/BT bulgularının da eklenmesi uygun görünmektedir. Çalışmaya alınan hastaların izlemi sürdürülerek sağakalım analizlerinin sonuçlarının güçlendirilmesi planlanmaktadır. Sonuçların yeni çalışmalarla desteklenmesi uygun olacaktır. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, 7.TNM, 8.TNM, Evreleme, PET/BT, SUV

Tanyeli Asena Aydın
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi göğüs hastalıkları yoğun bakım ünitesinde entübe halde takip edilen pnömonili hastalarda bronkoalveolar lavaj ve trakeal aspirat materyallerinin kültürlerinin ve gram boyamalarının kıyaslanması

Amaç. Pnömoni önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir ve her yıl dünya çapında milyonlarca insanı etkilemektedir. Pnömoniye sebep olan mikrobiyolojik etkenin saptanması uygun antibiyotik verilmesi, morbidite ve mortalite oranını düşürmek açısından oldukça önemlidir. Çalışmamızda ventilatör ilişkili pnömoni(VİP) sebebiyle takip edilen hastalarda mikrobiyolojik etkeni saptamaya yönelik endotrakeal aspirat yöntemiyle bronkoskopik bronkoalveolar lavaj yöntemini mukayese etmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem. Bu çalışma prospektif olarak 1 Mart 2022-1 Şubat 2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi göğüs hastalıkları yoğun bakım ünitesinde yatan VİP tanılı hasta grubu ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızda anamnezleri, fizik muayene bulguları, yoğun bakım takipleri, radyolojileri ve laboratuvar tetkikleri ile klinik pulmoner enfeksiyon skoru incelenerek ventilatör ilişkili pnömoni düşünülmekte olan 31 hastaya yoğun bakım ünitemizde yatarken endotrakeal aspirasyon ile eş zamanlı bronkoalveolar lavaj yapılıp elde edilen örnekler en kısa sürede klinik mikrobiyoloji laboratuvarına iletilmiştir. Mikrobiyoloji laboratuvarında örneklerin gram boyamaları, ARB, mantar ve tüberküloz kültürleri ile bakteriyolojik kantitatif kültürleri ve antibiyogramları incelenip kaydedildi. Hastaların demografik verileri, örnekleme öncesi antibiyoterapi bilgileri, APACHE II, SAPS II, SOFA, PSI skorları ve 30 ile 90 günlük mortalite verileri kaydedildi. Araştırma sonucu elde edilen veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular. İncelenen 31 hastadan, dahil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 29 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastaların 20'si (%69,00) erkek, 9'u (%31,00) kadındı ve yaş ortalaması 68,24 ± 17,32 yıl olarak saptandı. Bu hastalarda belirlenen komorbiditelerden en sık %37,90 ile hipertansiyon, %27,60 ile kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve %24,10 ile diabetes mellitus idi. Hastaların ortalama SAPS II skoru 55,66 ± 18,30, APACHE II skoru 24,62 ± 7,09, SOFA skoru 7,14 ± 2,85 PSI skoru 144,14 ± 36,71 olarak hesaplandı. 30 günlük mortalite oranı %20,70 olarak, 90 günlük mortalite oranı %72,40 olarak saptandı. Radyolojik olarak pnömoni lokalizasyonu değerlendirilen hastaların %41,40'ında bilateral, 6 %41,40'ında sağ akciğer, %17,20'sinde sol akciğer olarak saptandı. ETA kültürüne göre anlamsız üreme olan hastaların 8'inde (%44,40) BAL kültürü üremesi anlamlı olarak tespit edildi ve ETA ve BAL kültür anlamlı-anlamsız üreme oranlarının dağılımında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,003). Sonuç. Çalışmamızda bronkoskopik BAL yönteminin pnömoni etkenini saptamasında endotrakeal aspirasyona üstün olduğu saptandı. ETA yönteminin invaziv olmaması, maliyetinin daha az olması ve özel uzmanlık getirmemesi gibi avantajlarına rağmen orofarengeal flora ile kontamine olabilmesi, etken mikroorganizmanın saptanamaması gibi dezavantajları mevcuttur. YBÜ'de VİP sebebiyle takip edilen hastalar da bronkoskopik BAL ile etkenin saptanıp uygun antibiyoterapi verilmesi mortalite ve morbiditeyi azaltmaya katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler. Bronkoalveolar lavaj, endotrakeal aspirasyon, vip, yoğun bakım

AspirasyonBronkoalveolar lavajBronkoalveolar lavaj sıvısı+5
Necmeddin Öğe
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plevral sıvı analizinde biyolojik belirteçlerin kullanımı

ÖZETGİRİŞPlevral efüzyonun nedenine yönelik yapılan incelemelerde her zaman etiyoloji aydınlatılamamaktadır. Bu amaçla alternatif testlere ihtiyaç duyulmaktadır. Biz de çalışmamızda farklı plevral efüzyon gruplarında, transuda-eksuda ayrımında, yeni biyobelirteçlerin pro-brain natriüretik peptid (proBNP), tümör nekrozis faktör alfa (TNF- ?), C-reaktif protein (CRP), prokalsitonin (PCT) plevral efüzyon etiyolojisiyle ilişkisini araştırmayı planladık.MATERYAL-METODProspektif yapılan çalışmamızda, çalışmaya Ağustos 2011- Şubat 2012 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran 50 hasta dahil edildi. Hastalardan eşzamanlı plevral sıvı ile venöz kan alınarak, LDH ve protein değerlerine bakılarak, `'Light Kriterleri'ne'' göre transuda ve eksuda ayrımı yapılarak gruplandırıldı. Torasentez ile alınan 2 cc'lik efüzyon örnekleri -80°c `de stoklandı.Analiz için çözülen sıvılarda; Kemilüminesan İmmunassay methodu ile pro-BNP, İmmunfloresan yöntem ile PCT, İmmunometrik Sandviç enzim İmmunassay tekniği ile TNF- ? ve İmmuntribidimetrik yöntem ile CRP değerlendirildi.BULGULARÇalışmamızda elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler SPSS 17.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Verilerin karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi ve ROC eğrileri kullanıldı. Çalışmamızdaki 50 plevral sıvının; 28'i eksuda, 22'si transuda olarak belirlendi. Yapılan analizler sonucunda pro-BNP'nin transuda ?eksuda ayrımında %79.9 oranıyla transuda lehine anlamlı ayırıcılığı tespit edilmiştir. CRP'nin de eksuda lehine % 77.1 oranıyla anlamlı olduğu sonucu elde edilmiştir. Yapılan çalışmamızda TNF- ?, PCT biyobelirteçlerinin transuda- eksuda ayrımında istatistiksel anlamlılığı tespit edilmemiştir.Anahtar Kelimeler: Plevral efüzyon, Transuda ve Eksuda, Yeni Biyobelirteçler

BiyobelirteçlerC reaktif proteinKalsitonin+3
Tuğçe Kasapoğlu Hürkal
Demiroğlu Bilim University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında Hepsidinin sistemik inflamasyon ve anemi ile ilişkisi

Hepsidin; kronik hastalık anemisinde hepatositler tarafından üretilen bir biobelirteçtir ve kronik inflamasyonda da yükseldiği gösterilmiştir. Alveoler epitel hücrelerinden de salgılandığı da gösterilen hepsidinin, İdiyopatik Pulmoner fibrozis (İPF) hastalarında kontrol grubuyla düzeyleri karşılaştırılıp, İPF'li hastalarda anemi ve sistemik inflamasyonla olan ilişkisi değerlendirilmiştir. Çalışmaya 82 İPF hastası ve 31 kontrol grubu alındı. Her iki hasta grubu arasındaki hepsidin düzeyleri karşılaştırıldı. İPF'li hasta grubunda anemisi olan ve olmayan hastalar arasındaki hepsidin ve anemi parametreleri karşılaştırıldı. Sistemik inflamasyon açısından Sedimantasyon, CRP (Creaktif protein), Ferritin ve Sİİ (Sistemik immün-inflamasyon indeksi) indeksi ile hepsidin arasındaki anlamlılık araştırıldı. İPF ve kontrol grubu arasında hepsidin düzeyleri açısından anlamlı fark bulundu (sırasıyla 37,13±14,92, 25,77±11,25, p<0,001). İPF hastalarında anemisi olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında hepsidin düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla 38,25±16,2, 36,7±14,6, p=0,719). İPF hastalarında hepsidin düzeyi ile anemi parametreleri (serum demir, ferritin, vitamin B12, serum transferrin, transferrin satürasyonu, demir bağlama kapasitesi, hemoglobin, folat ve eritropoetin) arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Hasta ve kontrol grubu arasında sistemik inflamasyon parametrelerinden ferritin ve CRP arasında anlamlı fark olmasına rağmen, hepsidin ile sistemik inflamasyon parametreleri arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Çalışmamızda İPF hastalarında hepsidin düzeyleri anemi ve sistemik inflamasyondan bağımsız olarak yükseldiği gösterilmiştir. Hepsidin İPF hastalarında araştırılması gereken bir biomarker olabileceğini düşünüyoruz.

Hepsidin
Gülçin Yılmaz
Balıkesir University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne'li hastaların tanısı ve evrelendirilmesinde solunumsal olayların süresinin önemi

Amaç: Apne-hipopne indeksi (AHİ), PSG'de hastalığın varlığını ve ciddiyetini belirlemek için kullanılır. AHİ, uyku sırasında saat başına düşen apne ve hipopne olaylarının toplamıyla hesaplanmaktadır. Ortalama apne-hipopne süresi (MAD), uyku sırasında yaşanan ortalama apne-hipopne süresidir. Aralıklı hipoksemi, OSA patofizyolojisinin birincil nedenidir. Bu nedenle, solunum olaylarının süresi, sayıları kadar önemlidir. Ancak MAD, bugün hala OSA tanı ve derecelendirmesinde kullanılmamaktadır, üstelik MAD'ın hastaların klinik parametrelerine nasıl yansıdığını ve diğer OSA risk faktörleri ile ilişkisini araştıran çalışma sayısı yetersizdir. OSA'lı hastalarda şiddetinin belirlenmesinde AHİ'ye ek olarak MAD parametrelerinin kullanılması, şiddetin daha iyi anlaşılmasında ve olası ek hastalıklara karşı önlem alınmasında kolaylık sağlayabilir. Bu çalışmanın amacı, PSG ile OSA tanısı almış hastalarda klinik ve demografik parametreler ile kan oksijenizasyonu, AHİ ile MAD kullanımını karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimize 2014 ile 2019 yılları arasında OSA semptomları ile başvuran ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Laboratuvarı'nda polisomnografi yapılmış 18 yaş üzeri OSA tanısı alan (AHİ≥ 5/sa) toplam 200 hasta dâhil edilmiştir. Hastaların AHİ değerine göre şiddeti hafif, orta ve ağır OSA'lı olarak sınıflandırıldı. MAD değerlerinin ağır OSA hastaları ayırmadaki gücü ROC Eğrisi altında kalan alan (AUC) ile değerlendirildi. En iyi kesim noktası Youden's İndeks kullanılarak hesaplandı. Çalışma retrospektif ve kesitsel özelliktedir. Bulgular: Çalışmaya alınan OSA tanılı hastalarda HT oranı %47, DM oranı %32, koroner arter hastalığı (CAD) oranı %17.5, hiperlipidemi (HL) oranı %17, Kalp Yetmezliği (KY) oranı %1.5, astım oranı %8, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) oranı %5.5, hipotroidi oranı %10.5, depresyon oranı %13, Gastroözefageal reflü hastalığı (GÖRH) oranı %11, aritmi oranı %6.5 olarak bulundu. Hastaların %34'ünün hafif OSA, %33'ünün orta OSA, %33'ünün ağır OSA olduğu saptandı. OSA'lı hasta grupları arasında hastaların kronik hastalıkları arasında fark bulunmadı. Ağır OSA'lıların VKİ değerleri hafif OSA olanlara göre daha yüksekti. Ağır OSA'lı hastalarda erkek oranının hafif OSA'lılara göre daha yüksek izlendiği görüldü. Ağır OSA'lılarda MAD değeri hafif OSA'lılara ve hafif+orta OSA'lılara göre daha yüksek saptandı. Ağır OSA'lılarda total ODI değeri hem hafif, hem de orta OSA'lılara göre daha yüksek bulundu. Ağır OSA'lıların Ort. SpO₂, Min. SpO₂ değerleri hem hafif hem de orta OSA'lılara göre daha düşük bulundu. Orta+ağır OSA'lılarda Ort. SpO₂ ve Min. SpO₂ hafif OSA'lılara göre daha düşük, T.ODI ise anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. Ağır OSA'lıları ayırmada MAD değerleri için AUC (Area Under the Curve) anlamlı bulundu ve en iyi kesim noktası >16.86 olarak saptandı. Orta+Ağır OSA olan hastaların MAD değerleri hafif OSA'lılara göre daha yüksek saptandı. Orta+Ağır OSA'lı hastaları ayırmada MAD değerleri için AUC anlamlı bulundu ve en iyi kesim noktası > 20.76 olarak saptandı. Hafif OSA + Uzun MAD ile orta+ ağır OSA ve Kısa MAD'lı hastalarda kronik hastalıklar, VKİ, cinsiyet, Ort. SpO₂, Min. SpO₂, T.ODI açısından benzer olduğu görüldü. Sonuç: OSA'nın şiddeti teşhis edilip değerlendirilirken ve olası yandaş hastalıklara karşı önlem alınması açısından AHİ'ye ek olarak solunum olaylarının süresinin ölçülmesi gerektiği açıktır.

Hastalık şiddeti indeksiHipopneOksijen satürasyonları+2
Barış Bulut
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) fenotiplerinin TNF-alfa (-308G/A), PGE2 reseptör polimorfizmi ile ilişkisi

Obstrüktif uyku apnesi (OUAS), uyku sırasında üst hava yollarının tekrarlayan obstrüksiyonu, obstrüksiyona karşı artan solunum eforu, oksijen satürasyonunda azalma ve uyku bölünmeleri ile karakterize bir hastalıktır. OUAS tanısı günümüzde PSG ile konmaktadır. OSAS tanısı için AHİ ≥ 5/sa saptanmalı; AHİ 5-15, 16-30 ve >30/sa olmasına göre hafif, orta ve ağır OUAS olarak sınıflandırılarak tedavi planlanmaktadır. Klinik olarak heterojen bir hastalık olan OUAS'ın tanı ve şiddetinin belirlenmesinde AHİ 'nin kullanılmasının hastalığın genetik ve biyolojik temellerini daha iyi anlaşılması için yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle OUAS'ın genetik biyolojik temellerini, patogenezini anlamak için fenotipler şeklinde hastaları sınıflandırmak gerekmektedir. OUAS'da tekrarlayan apne ve hipopne epizotları sırasında gelişen hipoksi-reoksijenasyon reaktif oksijen radikallerinin oluşumu ve oksidatif strese neden olarak lokal ve sistemik inflamasyona neden olur. İnflamasyonda önemli rolü olan Tümör nekroz faktörü alfa (TNF-alfa) uyku sırasında pro-enflamatuar sitokinlerin düzenlenmesinde rol oynar. OUAS'da TNF-alfa 308G / A polimorfizminin aralıklı hipoksemide yer alan artmış TNF-alfa seviyeleri ile ilişkilendirilmiştir. Ayrıca inflamasyonda görev alan PGE2 reseptöründeki (PTGER3) rs1409986 SNP polimorfizminin OUAS ile anlamlı derecede ilişkili olduğu görülmüştür. Bu çalışmada kliniğimizde 2020-2022 yıllarında yeni tanı alan OUAS hastaları klinik olarak fenotiplere sınıflamak, bu hastalarda TNF-alfa (-308G/A), PGE2 reseptör polimorfizmine bakarak OUAS fenotipleri ile ilişkilerini incelemek, OUAS etiyolojisine katkı sağlayacak bilgileri literature kazandırmak ve tedavi açısından yeni metodlara yol göstermek amaçlanmıştır. Bu amaçla PSG'de. AHİ ≥ 5 olup OUAS tanısı alan 100 çalışmaya dahil edilmiş olup semptomlar, demografik özellikler, komorbiditeler ve PSG bulgularına göre fenotiplere ayrıldı. AHİ<5 olan hastalar basit horlama olarak değerlendirildi ve kontrol gurubunu oluşturdu. Genetik değerlendirme için çalışma ve kontrol grubundan alınan kan örneğinden TNF-alfa (-308G/A), PGE2 rs1409986 SNP polimorfizmleri çalışıldı. Çalışmamızda oluşturulan fenotipik gruplar; Küme 1'de 72 (%72), Küme 2'de 12(%12), Küme 3'te 16 (%16) hastadan oluşmuştur. Küme 1'in %31.9'unu AHİ'si 5-15 arasında, %31.9'unu AHİ'si 16-30 arasında, %36.1'ini AHİ'si ≥30 olan bireyler oluşturmuştur. Küme 2'nin %16.7'sini AHİ'si 16-30 arasında ve %83.3'ünü AHİ'si ≥30 olan bireyler, küme 3'ün ise %100'ü AHİ ≥30 olan bireyler oluşturmuştur ve gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p=0.0001). AHİ sınıflandırılması ve ortalama AHİ değerleri göz önüne alındığında çalışmamızdaki en şiddetli hastalık kliniğine sahip fenotipik grup Küme 3 olarak değerlendirilmiş, sonrasında Küme 2 ve Küme 1 takip etmiştir (Küme 1; 24.56, Küme 2; 39.74, Küme 3; 80.48, p:0.0001). Benzer şekilde ortalama obstrüktif apne sayısı Küme 1 de (94.53/saat) en düşük saptanmışken Küme 2 (154.75 /saat) ve Küme 3'te (340.31/saat) daha yüksek değerdedir (p:0.001). Ortalama oksijen satürasyonunun Küme 1'de %92.45, Küme 2'de %86.17, Küme 3'te %87.94 saptanması diğer bulguları desteklemektedir (p:0.001). Her ne kadar AHİ değeri 5-15 arasında olan bireylerin tümü Küme 1'de yer almış olsa da AHİ değeri 16-30 arasında olanların %92'si Küme 1'de %8'i Küme 2'de; AHİ değeri ≥30 olanların %50'si Küme 1'de, %19.2'si Küme 2'de, %30.7'si Küme 3'te yer almıştır. Bu durum OUAS fenotipik kümeleri içerisinde AHİ değerlerinin farklılık gösterebileceğini ve hastalığı sınıflandırmada tek parametre olarak değerlendirilmemesi gerektiğini göstermektedir. Çalışmamızda sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubu ile OUAS tanılı hastaların TNF-α(-308G/A) polimorfizmi ve PGE2 reseptör polimorfizmi karşılaştırıldığında her iki polimorfizm OAUS grubunda daha sık izlenmiş ve literatürlerde belirtildiği gibi istatistiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (sırasıyla; p=0,011, p=0,014). Kümelere göre TNF-α(-308G/A) polimorfizmi saptanma sıklığı değerlendirildiğinde Küme 3'te bulunan bireylerin %75'inde, Küme 1'de %55.6'sında, Küme 2'de %33.3'ünde saptanmıştır. Kümeler arasında istatiksel anlamlı farklılık saptanmamış olsa da (p=0.088) PSG verilerine göre en şiddetli hastalık grubu olan Küme 3'te TNF-α(-308G/A) polimorfizmi saptanma sıklığı diğer gruplardan daha yüksek bulunmuştur. PGE2 reseptör polimorfizm saptanma oranları değerlerinde bütün kümelerde benzer oranlar elde edilmiş istatistiksel anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0.962). Sonuç olarak, bulgularımız iki ana açıdan klinik olarak önemlidir. İlk olarak; klinik, patofizyolojik, hücresel, biyolojik ve moleküler özelliklere dayanarak AHİ değerlerini de kapsayacak şekilde 'Fenotipler' olarak adlandırılan daha homojen sınıflara ayırmak; hastalığı, tedaviye yanıtı ve prognozu anlamaya daha çok yardımcı olacaktır.İkinci olarak, OUAS'ın farklı klinik profillerini belirlemek, gelecekte daha kişiselleştirilmiş tedaviler sunmak için bir temel oluşturur. Farklı klinik sunumlarla ilişkili genotipik farklılıklar da dahil olmak üzere, farklı klinik fenotiplerin altında yatan mekanizmaları araştırmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

FenotipPolimorfizm-genetikTümör nekroz faktörü-alfa+1
Bahriye Parça
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Göğüs hastalıkları polikliniğinde 2019 ve 2021 yıllarının şubat- mart-nisan dönemlerinde verilen yüz yüze–tele-tıp sağlık hizmetlerinin karşılaştırılması

Dünya Sağlık Örgütü'ne göre tele-tıp, bireylerin ve toplumların sağlık düzeylerinin iyileştirilmesi, hastalıkların ve kazaların önlenmesi, sağlık personelinin sürekli eğitimi ile sağlık profesyonelleri tarafından bilgi ve iletişim teknolojileri kullanılarak, uzaktan ve geçerli bilgi iletişim yöntemleri ile sağlık hizmetlerinin verilmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Pandemi ile tele-tıp dünyada yaygınlaştı. Ülkemizde de örnekler olsa da veriler kısıtlıdır. Kliniğimizde üç yılı aşkın süredir Prof. Dr. Göksel Altınışık Ergur tarafından tele-tıp yöntemi uygulanmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız, Prof. Dr. Göksel Altınışık Ergur tarafından 2019 yılı Şubat-Mart-Nisan ayında yüz yüze yapılan hasta-hekim görüşmelerinin verileri ile 2021 yılı Şubat-Mart-Nisan ayında yapılan tele-tıp hekim görüşmelerinin verilerini karşılaştırmaktır. Çalışmaya 365'i tele-tıp yöntemi ile, 465'i geleneksel yöntem ile görüşülen toplam 830 hasta dâhil edildi. Hastaların dosyalarından tele-tıp hasta grubu için hastanın demografik bilgileri, sosyoekonomik özellikleri, bu görüşme yöntemi hakkında bilgi sahibi olma ve görüşmeyi gerçekleştirme yolları, hastalık bilgileri, daha önce yüz yüze görüşme yapıp yapmadığı, muayene gerekliliği, tetkik gerekliliği, ön-tanı ve tanı uyumu, tedavi planının yapılma şekli, sonuçlandırma durumu, kontrol muayeneye gelme durumu ele alındı. Geleneksel görüşme grubu için hastanın demografik bilgileri, sosyoekonomik özellikleri, hastalık bilgileri, tetkik sonuçlarının değerlendirilme zamanı ve şekli, ön-tanı ve tanı uyumu, tedavi planının yapılma şekli, sonuçlandırma durumu, kontrol muayeneye gelme durumu, izlem süreleri ele alındı. Tele-tıp ile yüz yüze yapılan hasta hekim görüşmelerinin dağılım ve özellikleri tanımlanıp karşılaştırıldı. Gruplara göre dağılımda tele-tıp yöntemi ve geleneksel yöntem ile görüşülen hastalarda kadın ve erkek sayıları birbirine benzerdi (p=0,887). Tele-tıp yöntemi ile görüşülen hastaların yaşı geleneksel yöntem ile görüşülen hastaların ortalama yaşından anlamlı düzeyde küçüktü (p=0,0001). Tele-tıp grubunda 100 km üzerinde uzaklıktan gelen hasta oranının geleneksel yönteme göre daha fazla olduğu görüldü (p=0,0001). Hastalar meslek gruplarına göre değerlendirildiğinde, çalışma popülasyonunun tamamında, istatistiksel anlamlılık olmamakla birlikte, en çok emeklilerin olduğu görüldü (%24,2). Çalışmaya dâhil edilen hastaların büyük kısmında eşlik eden hastalık mevcuttu (%90,7). Geleneksel grupta komorbidite oranı %94,2 iken tele-tıp grubunda %86,3 bulundu (p=0,0001). Solunumsal hastalıklar açısından değerlendirildiğinde tele-tıp grubunda hastaların %58,4'ünde solunumsal hastalık mevcut iken, geleneksel grupta %48,6'sında mevcuttu. Hem tele-tıp hem de geleneksel grupta araştırıcının daha önceden takip ettiği hasta oranı ilk kez başvuranlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı. Hasta görüşme süreleri incelendiğinde, tele-tıp görüşme süresi ortalama 14,67±7,07 dakika olarak saptandı. Tele-tıp grubundaki hastaların %37'sinde görüşme sırasında e-Nabız sisteminde kişisel sayfalarına girilerek sağlık verilerine bakılırken bu oran geleneksel yöntemle değerlendirilen grupta %18,3 olup istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü (p=0,0001). Tele-tıp grubunda izlemde kalan hastaların ortanca değeri 18 (0-184) gün, geleneksel yöntemde izlemde kalan hastaların ortanca değeri 30 (0-303) gün bulundu (p=0,665). Çalışma popülasyonundaki bütün hastalar değerlendirildiğinde en sık olan astım tanısı %36,4 oranında görüldü. Her iki grup açısından incelendiğinde tele-tıp grubunda kontrole çağırılan hastaların %26'sının, geleneksel grupta kontrole çağırılan hastaların %39,4'ünün kontrole gelmediği saptandı (p=0,000). Tele-tıp grubunda mevcut tedaviye devam edilen hastaların oranı %38,6 iken geleneksel grupta daha fazla oranda mevcut tedaviye devam edilen hasta bulunmaktaydı (%53,8)(p=0,0000). Süreç sonundaki değerlendirmede tele-tıp grubundaki hastalardan %12,9'unun sonuçlanarak hekim tarafından takipten çıkarıldığı, geleneksel gruptaki hastaların ise %28,4'unun bu şekilde takibine son verildiği saptandı (p=0,000). En sık görülen hastalıklar olan astım, KOAH ve İAH özelinde daha ayrıntılı değerlendirme yapıldı. KOAH ve astım tanısı alan, geleneksel yöntem grubundaki hastaların araştırıcı hekime ilk başvuru oranı tele-tıp grubundan fazla iken, İAH tanılı hastaların ilk başvuru için tele-tıp ile görüşme başvurusu yapma oranı geleneksel yöntemdekinden yüksekti (p=0,000). Her üç hastalık grubunda da e-nabızdan hasta bilgilerine ulaşma tele-tıp yönteminde daha fazlaydı. Astım tanılı hastalarda geleneksel grupta kontrole gelmeme oranı (%37,6) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde tele-tıp grubundan daha (%12,8) yüksekti. Aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0,000). Yazında incelenebildiği kadarıyla ülkemizde tele-tıp ile geleneksel yüz yüze hasta değerlendirme verilerini karşılaştıran bu ilk çalışmada geleneksel yöntemle görüşülen hastalara büyük oranda benzer popülasyonda hasta grubu ile tele-tıp görüşmeleri yapıldığı görülmüştür. Köyde yaşama, uzak mesafe tele-tıp yönteminin kullanılmasına engel olmamıştır. Tele-tıp grubunda aktif çalışmaya devam eden hastaların, geleneksel grupta ise daha sıklıkla emeklilerin olması zaman açısından tele-tıp yönteminin avantajı ile ilişkilendirilmiştir. Geleneksel grupta göğüs hastalıkları polikliniğinde sıklıkla görülen astım, KOAH, İAH hasta grubu tele-tıp yöntemi ile de takip edilmiştir. Takip açısından her iki yöntem değerlendirildiğinde tele-tıp grubunda takipten çıkma oranı daha az olup takip ve tedavi sonuçları açısından da tele-tıp yöntemi ile geleneksel yöntemin benzer etkinliği olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, aynı hekimin farklı iki yöntemle değerlendirdiği ayaktan hastalarda hasta çeşitliliği ve sağlık hizmetinin niteliği konusunda birbirine üstünlük bulunmamıştır. Küresel salgının öncesi ve sonrası dönemleri içermesi nedeniyle koşullar farklı olsa da olağanüstü dönemlerde tele-tıp uygulamasının devreye sokulması uygunken, olağan koşullarda da hasta kontrolleri için tele-tıbbın bir seçenek olarak devam edebileceği sonucuna varılmıştır.

Merve Türkarslan
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Opioid kullanım bozukluğu tanılı hastalarda obstrüktif uyku apne sıklığı ve uyku bozuklukları ile ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi

Opioid kullanım bozukluğu (OpKB), uyku–uyanıklık döngüsü ve solunum fizyolojisi üzerinde kalıcı değişikliklere yol açabilen kronik bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı; Buprenorfin/Nalokson (B/N) idame tedavisi altında remisyonda olan OpKB hastalarında uyku kalitesi ve uykuda solunum bozukluğu sıklığını değerlendirmek, bu parametrelerin psikiyatrik komorbiditelerle ilişkisini incelemek ve elde edilen bulguları sağlıklı bir kontrol grubu ile karşılaştırmaktır. Çalışmaya Pamukkale Üniversitesi AMATEM kliniğinde B/N idame tedavisi görmekte olan 25 hasta ve yaş–cinsiyet açısından eşleştirilmiş 25 sağlıklı kontrol dahil edildi. Tüm katılımcılara Tip-3 taşınabilir poligrafi ile uyku kaydı yapılarak solunumsal olaylar analiz edildi. Uyku kalitesi Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), anksiyete ve depresyon düzeyleri Hamilton Anksiyete (HAM-A) ve Hamilton Depresyon (HAM-D) ölçekleriyle ölçüldü. B/N tedavi grubunda PUKİ skorları kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (7,28±2,75 vs 4,08±1,47; p<0,001). Poligrafik incelemede ApneHipopne İndeksi (AHİ) hasta grubunda anlamlı derecede yüksekti (6,06±4,48 vs 4,00±3,95; p=0,019). Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) şiddeti kategorizasyonuna göre hasta grubunda OUAS bulunmayan oran %44,0 (n=11), hafif OUAS %52,0 (n=13) ve orta şiddette OUAS %4,0 (n=1) olarak saptandı. Kontrol grubunda ise dağılım OUAS yok %80,0 (n=20), hafif OUAS %16,0 (n=4) ve orta OUAS %4,0 (n=1) şeklindeydi. Psikiyatrik değerlendirmede B/N alan grupta HAM-A ve HAM-D skorlarının kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (p<0,001). Bu çalışma, B/N idame tedavisi alan hastalarda uyku kalitesi ve uyku mimarisinin belirgin şekilde bozulduğunu göstermiştir. PUKİ skorlarının yüksek olması, AHİ şiddetindeki artış ve OUAS sıklığının kontrol grubuna göre daha fazla ix bulunması; uykuda solunum bozukluklarının B/N tedavisine önemli ölçüde eşlik ettiğini ortaya koymaktadır.

Orçun Emre Cabadağ
Pamukkale University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pnömoni tanısıyla yoğun bakımda takip edilen hastalarda aspirasyon pnömonisinin prognostik belirleyicileri

Aspirasyon pnömonisi (AP) infeksiyon etkenleriyle kolonize orofaringeal sekresyon içeriğinin alt solunum yollarına aspirasyonu sonucunda oluşan infeksiyöz bir tablodur. Çalışmamızda, yoğun bakıma AP ile yatırılmış olguların diğer pnömoni olgularıyla karşılaştırılarak yatış süresi, morbidite ve mortalite üzerine etkili prognostik belirteçlerin belirlenmesi amaçlandı. Bu çalışmaya 01.01.2020 ve 01.01.2022 arasında pnömoni tanısıyla hastanemiz Göğüs Hastalıkları yoğun bakımında takip edilen tüm olgular alındı. Analitik, tanımlayıcı ve retrospektif tipte bir çalışmadır. Tüm olgulara yaş, cinsiyet, VKİ, özgeçmiş, laboratuvar verilerini içeren olgu rapor formu dolduruldu. AP olan olgular Grup 1, AP dışındaki pnömoni olguları ise Grup 2 olarak sınıflandırıldı. Araştırma verileri SPSS 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirildi. Çalışmamızda Grup 1'de 36, Grup 2'de 35 olgu bulunmaktadır. Bu olguların 51'i (%71,8) erkektir. VKİ'si 18,5 ve üzerinde olanların oranı Grup 1'de %69,4, Grup 2'de %94,3 olup, Grup 1'de anlamlı düzeyde düşük idi. Bakımevinde yaşayanların ve ek nörolojik hastalığı olanların oranı Grup 1'de anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Ateş şikayeti Grup 1'de anlamlı derecede fazla idi. Her iki grupta hastane yatış süresi ve mortalite arasında anlamlı farklılık yoktu. Başvuru anında bakılan CURB-65, SOFA, CPIS skorlarının ve inotrop ihtiyacının Grup 1'de istatistiksel olarak daha fazla olduğu görüldü. Grup 1 olgularında, yatış süresi ile pnömoni şiddet skorları, mortalite değerlendirme skorları ve laboratuvar verileri arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Tüm olgular yatış süresi açısından değerlendirildiğinde ise; balgam/ kan kültürü üremeleri, CURB-65 ve CPIS skoru yüksekliği yatış süresi ile pozitif korele idi. Çalışmamızda günlük pratiğimizi fazlasıyla meşgul eden ve sık olarak karşılaştığımız AP hastalarının diğer pnömonilere göre tanı anında prognostik belirteçlerinin daha kötü olması, bu olguların daha ağır klinik ile başvurduğunu ve yoğun bakım ihtiyacının daha fazla olduğunu göstermektedir. Ancak yatış süresi ve mortalite oranlarının benzer olması hastalığın doğru yönetildiğinde prognozlarının öngörüldüğünden farklı olabileceğini göstermektedir. Buna göre, AP olgularının hızlı ve doğru bir şekilde yönetilmesi mortalite ve hastanede yatış sürelerini kısaltması açısından hayati önemde olabilir.

Ezgi Baykul
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ağır astım hastalarında biyolojik ajan tedavisinin anksiyete ve depresyon skorları üzerine etkisi

Astım ataklar şeklinde gelen nefes darlığı, öksürük, hışıltılı solunum ve göğüste sıkışma hissi gibi semptomlarla ortaya çıkan, havayolu inflamasyonu ile karakterize heterojen kronik bir hastalıktır. Uygun olan en yüksek dozda ilaç uygulanmasına, hastanın uyumunun tam ve inhaler tekniğinin doğru olmasına, komorbid durumların tedavi edilmesine ve çevresel, mesleki temasın ortadan kalkmasına rağmen kontrol altına alınamayan veya bu koşullar altında ilaç dozu düşürüldüğünde kontrolu bozulan astım grubuna ağır astım denir. Astımın en iyi bilinen endotipi hava yolu ve periferik kan eozinofilisine eşlik eden Th2 sitokinlerin varlığı ile karakterize Tip 2 astımdır. Bu hasta grubunda omalizumab (anti IgE) ve mepolizumab (anti IL5) gibi biyolojik ajan tedavisi uygulanabilmektedir. Astım en sık görülen kronik hastalıklardan biri olup, hastaların yaşam kalitesini etkileyen, tedaviye uyumlarını bozan psikiyatrik semptomlara neden olabilir. Depresyon ve anksiyete başta olmak üzere psikiyatrik bozukluk görülme sıklığı zor astımlı hastalarda %25-49 olarak bildirilmiştir. Astımlı hastalarda psikiyatrik bozukluklar geliştiği ile ilgili çok sayıda çalışma varken, özellikle ağır astım tedavisi alan olgularda tedavinin psikiyatrik bozukluklara etkisini gösteren çalışma çok kısıtlıdır. Çalışmamızın ana amacı ağır astım tanılı biyolojik ajan kullanan hastalarla biyolojik ajan kullanmayan ağır astım tanılı hastaların anksiyete bozukluğu ve depresyon durumunun anksiyete ve depresyon skorları kullanılarak kıyaslanmasıdır. Çalışmamızın ikincil amacı; Biyolojik ajan olarak omalizumab ve mepolizumab alan olgular arasında da anksiyete bozukluğu ve depresyon durumunu kıyaslamaktır. Bu çalışmaya, 01.01.2020 ve 19.01.2023 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Göğüs Hastalıkları kliniğine yatan veya polikliniğe başvuran ağır astım hastaları alınmıştır. Kesitsel ve tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Veri toplama aracı olarak, ilgili literatür doğrultusunda geliştirilen araştırmacı tarafından hazırlanan 29 soruluk anket formu, 21 soruluk Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve 14 soruluk Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma verileri SPSS 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. ix Çalışmaya 46 kadın, 23 erkek olmak üzere toplamda 69 ağır astım olgusu dahil edilmiştir. Olguların yaş ortalaması 53,4±13,5 yıl bulunmuştur. Olguların %8,7'sinin (n=6) aktif, %11,6'sının (n=8) pasif sigara tükettiği, %63,8'inin (n=44) sigara tüketmediği, %15,9'unun (n=11) exsmoker olduğu, sigara tüketenlerin ise ortalama 5,1±9,2 paket/yıl tükettiği, %2,9'unun (n=2) VKİ'nin <18.5 kg/m2, %17 4'ünün (n=12) 18.5-24.9 kg/m2, %36,2'sinin (n=25) 25-29,9 kg/m2, %43,5'inin (n=30) ≥30 kg/m2 olduğu tespit edilmiştir. Olguların %63,8'inde (n=44) kronik hastalığın var olduğu görülmüştür. Olguların tedavi öncesi ve tedavi sonrası SFT parametreleri karşılaştırıldığında FEV1/FVC, FEV1, FVC değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı görülmüştür. Atak sayısı, eozinofil mutlak değeri, eozinofil yüzde değeri, total IgE, spesifik IgE pozitifliği, deri prick testi pozitifliği Grup 1 (biyolojik ajan alan) ve Grup 2 (biyolojik ajan almayan) olgular arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı bulunmuştur. Grup 1 ve Grup 2 olgular arasında BAÖ, HAD A ve HAD D puanları karşılaştırıldığında tüm puanların Grup 1'de istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu görülmüştür. Omalizumab ve Mepolizumab alan olgular arasında BAÖ, HAD A ve HAD D puanları karşılaştırıldığında HAD D puanı Omalizumab alanlarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Astım ve zor astım epidemiyoloji çalışmalarına bakıldığında; ciddi astımın daha ileri yaşta kadın baskın cinsiyet olarak karşımıza çıktığı, obezitenin yaygın görüldüğü, hastaların çoğunluğunun hiç sigara içmediği literatür bilgisiyle çalışmamız verileri uyuşmaktadır. Çalışmamızda; eozinofil mutlak değer ortanca değeri 600,0 (70,0-3730,0), eozinofil yüzde ortanca değeri 6,7 (,8-30,0), total IgE ortanca değeri 161,0 (3,3-2205,0) olarak bulunmuş ve biyolojik ajan alan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Çalışmamızda olguların tedavi öncesi ve tedavi sonrası SFT parametreleri karşılaştırılmış, tedavi öncesi ve tedavi sonrası arasında SFT parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark saptanmıştır. Bu sonuçlar bize çalışmamız sonuçlarının literatürdeki diğer çalışma sonuçları ile büyük ölçüde uyumlu olduğunu göstermektedir. Çalışmamız sonuçları değerlendirildiğinde biyolojik ajan alan ve almayan olgular arasında BAÖ, HAD A ve HAD D puanları karşılaştırılmış, biyolojik ajan alan olgularda BAÖ, HAD A ve HAD D puanları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır. Çalışmamız sonuçlarının literatürdeki diğer çalışma sonuçları ile büyük ölçüde uyumlu x olduğu görülmektedir. Tüm bu çalışma sonuçları bize biyolojik ajan tedavisinin depresyon ve anksiyete bozukluğu gelişimi açısından risk altında olan astım hastalarında yarar sağladığını, yaşam kalitesini arttırdığını ve ruh sağlığı bozukluğu belirtilerini önemli ölçüde azalttığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Ağır Astım, Anksiyete, Biyolojik Ajan Tedavisi, Depresyon.

AnksiyeteAstımBiyolojik tedavi+3
Esra Çöl
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı akut alevlenmelerinde sağ kalp fonksiyonlarının ekokardiyografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH)'ın atak döneminin başta sağ kalp olmak üzere kalbin anatomik ve fonksiyonel değişiklikleri üzerine olan etkisinin incelenmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: Çalışmaya hastanemiz göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran 30 KOAH atak ve 30 kontrol hastası çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, fizik muayene bulguları, solunum fonksiyon testleri sonuçları, ekokardiyografi bulguları değerlendirildi. KOAH atak hastalarının 2.-3. haftalar esnasında kontrol solunum fonksiyon testi ve ekokardiyografik bulguları tekrar değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda KOAH'lı hastaların yaş ortalaması62,6±11,6 yıl, olup; hastaların %63,3'ü erkekti. Vaka ve kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet, BMI, meslek,sigara içiciliği, komorbidite açısından farklılık saptanmadı (sırasıyla p:0,923; p:1,000; p:0,056; p:0,839; p:0,842; p:1,000). Sigara içme sıklığı, KOAH'lı grupta yüksek saptandı (p:0,003).Gruplar arasında aort kökü, asendan aorta çapı, IVSD, LVPWD, mitral yetmezlik derecesi, aort kapağı yetmezlik derecesi, pulmoner yetmezlik derecesi, triküspüt yetmezlik derecesi, TAPSE, FAC, RV E', RV A' ve RV S' açısından farklılık saptanmadı (sırasıyla p:0,986; p:0,680; p:0,883; p:0,720; p:0,738; p:0,338; p:0,600; p:0,690; p:0,669; p:0,886; p:0,402; p:0,927; p:0,619). KOAH grubunda LA,LVSSÇ, LVDSÇ, PAB, RV anlamı olarak büyük (sırasıyla p:0,001;p:0,002; p:0,002; p:0,008; p:0,000). EF, RA anlamlı olarak küçük saptandı (sırasıyla p:0,036; p:0,006).KOAH hastalarında PAB'ın atak döneminde arttığı(p:0,022);TAPSE ve FAC'ın anlamlı olarak azaldığısaptandı (sırasıyla p:0,017; p:0,001). Sonuç: KOAH akut atak döneminde anatomik değişiklikler olmazsa da, PAB'ın atak döneminde arttığı, TAPSE ve FAC'ın atak döneminde azaldığısaptandı. Bu durumun kronik dönemde olan değişikliklerin temelini oluşturduğu kanısındayız. Anahtar kelimeler:KOAH alevlenme, sağ kalp fonksiyonları

Akciğer hastalıkları-obstrüktifEkokardiyografiKalp fonksiyon testleri+2
Nuran Çelik
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00