İstanbul University
Discipline

Kulak, Burun, Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı

İstanbul University

34

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

34 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut hipoksinin işitme üzerine etkisi

Obstrüktif uyku apne sendromu toplumda giderek önem kazanan bir sağlık problemidir. Apneler ile birlikte gelişen tekrarlayan arteriyel oksijen desatürasyonları gece içinde birçok defa devam eder. Literatürde OUAS'lı hastalarda işitme üzerine çalışmalar mevcuttu. Bu çalışmada OUAS'taki apne atakları sonucunda oluşan hipoksinin işitme üzerine etkisi deneysel olarak araştırıldı.Bu çalışma İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanı Araştırmaları Etik Kurulunun 2011/A-102 numara ile izni alındıktan sonra, İnönü Üniversitesi Deney Hayvanları Laboratuvarında gerçekleştirildi. Çalışmada toplam 15 adet ağırlıkları 250-350 g arasında değişen Wistar albino cinsi, rat kullanıldı. Hayvanlara 40 mg/kg Ketamin ve 5 mg/kg Xylazine intramusküler yolla verilerek anestezi sağlandıktan sonra oluşturulan sessiz ortamda işlemler uygulandı.Çalışmaya işitmesi normal olan toplam 15 rat dahil edildi. Kontrol grubuna sadece trakeotomi yapıldı. İşlem öncesi ve sonrası DP gram ile işitme ölçümleri yapıldı. Hipoksi grubuna ise trakeotomi işlemi sonrasında en az 10 sn süren apne atağı oluşturularak hipoksi meydana getirildi. Hipoksi grubunda trakeotomi öncesinde ve hipoksi esnasında DP gram ile işitme ölçümleri yapıldı.İstatistiksel değerlendirmede SPSS for Windows Version 17.00 programı kullanıldı. Ölçülebilir değişkenler Ortalama +/- Standart Deviyasyon olarak sunuldu. Grupların kendi içindeki değişimlerin testinde Wilcoxon eşleştirilmiş iki örnek testi kullanıldı. P <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı değerler elde edilmedi. Hipoksi grubunda yüksek frekanslarda istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı.Sonuç olarak; Apne atakları ile oluşturulan hipoksi esnasında yüksek frekanslarda koklear cevap azalmaktadır.Anahtar kelimeler: OUAS, apne, hipoksi, otoakustik emisyon, rat.

ApneHipoksiOtoakustik emisyonlar+2
Mehmet Turan Çiçek
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda işitme ve denge sisteminin akustik ve psikosomatik testlerle değerlendirilmesi

Dünyada ve ülkemizde önemli bir halk sağlığı problemi olan OUAS basit bir uyku problemi olmayıp, vücuttaki bütün sistemleri etkileyebilen sistenik bir hastalıktır. OUAS tanı ve tedavisinde; KBB, Göğüs hastalıkları, nöroloji, kardiyoloji ve dahiliye uzmanları ve uyku fizyologlarının multidisipliner bir şekilde çalışması gerekmektedir. Bu çalışmada OUAS' da oluşan hipoksi ve hiperkapni ataklarının işitme ve denge sistemi üzerine olan etkilerini psikosomatik ve akustik testlerle araştırıldı.Bu çalışma İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi İnsan Araştırmaları Etik Kurulunun izni alındıktan sonra, İnönü Üniversitesi Odyoloji Laboratuvarında gerçekleştirildi. Çalışmada toplam 95 olgu dahil edildi. Bu olguların 71'i OUAS'lı hasta grubunu, 24 `ü ise kontrol grubunu oluşturmaktaydı. Çalışmaya katılan tüm bireylerin KBB muayeneleri yapıldı. Anamnezinde odyovestibüler patoloji geçirmeyeneler ve kulak patolojisi saptanmayan olgular çalışmaya dahil edildi. Çalışma için tüm olgulara odyoloji labaratuvarında timpanometri, saf ses odyometri, yüksek frekans odyometri, otoakustik emisyon testi, Kalorik test ve ENG testi yapıldı. Aynı zamanda tüm olgulara Tinnitus engellilik Anketi, Beck Depresyon Ölçeği, Vizüel Analog Skalası anketi uygulandı. Sonuçlar istatiksel olarak değerlendirildi.OUAS hastalarda yüksek frekans odyometri ile saptanan değerler hem kontrol grubuna hemde hafif OUAS'lu gruba göre anlamlı farklılıklar saptandı. Ağır OUAS' lı hastaların BDÖ ölçek puanlaması hem kontrol grubuna göre hemde hafif OUAS hastalarına göre anlamlı farklılıklar saptandı. Diğer parametrelerde istatiksel olarak analmalı fark tespit edilmedi.Sonuç olarak; OUAS' lı hastalarda yüksek frekanslarda işitme kaybı olduğu görüldü.Anahtar kelimeler: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, Odyolojik değerlendirme, Vestibüler sistem, Psikosomatik anket

AnketlerOdyolojiPsikosomatik tıp+3
Zekeriya Çetinkaya
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Topikal dekspantenol uygulamasının ratlardaki travmatik timpanik membran perforasyonunda iyileşmeye etkisi

Bu çalışmanın amacı, yara iyileştirici olarak sıkça kullanılan dekspantenol'ün TM perforasyonu kapanması üzerine etkilerini perforasyonun iyileşme zamanı ve histopatolojik açıdan inceleyerek araştırmaktır. Toplamda 17 erişkin rat sıçan kullanılmıştır. Her 2 TM pars tensa kısımlarına 2 mm çapında perforasyon oluşturulmuştur. Ratların sağ timpanik membranları perfore edildikten sonra 2 gün dekspantenol damlatılmış, kontrol grubu olan sol kulaklara ise herhangi bir ajan uygulanmamıştır. Timpanik membranlar 3. 5.ve 7. günlerde otomikroskopik olarak muayene edilmiştir. Kapanma günleri takip edilmiştir. 14.günde ratlar dekapite edilerek TM spesmenleri histopatolojik olarak incelenmiştir. Epiteliyal ve mukozal tabakalar incelenmiş, LP neovaskülarizasyonu, fibroblastik aktivitesi, kolajenizasyon oranları ve inflamatuar hücre varlığı değerlendirilmiştir Dekspantenol uygulanan timpanik membran perforasyonları daha erken kapanmıştır. Çalışmamızın ikinci aşamasında yapılan histopatolojik incelemede çalışma grubunda LP kollajenizasyon pozitifliği kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p=0.002). Çalışma grubunda LP fibroblastik aktivite pozitifliği daha fazla bulunmasına rağmen sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0.177) Bulgularımıza göre dekspantenolün timpanik membran perforasyonlarında iyileşmeyi hızlandırdığı ve bir perforasyon sekeli olan atrofik membran tedavisinde de etkili olabileceği düşünülmektedir.

Sinem Demirdelen
Karadeniz Technical University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parotis bezi tümörlerinin klinik ve patolojik olarak değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma

Bu çalışmada; parotiste kitle tanısı nedeniyle opere ettiğimiz hastalarımızda uygulanan tanı yöntemlerini, histopatolojik sonuçları, operasyon tekniklerini, komplikasyonları ve takip sonuçlarını değerlendirmek amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Parotis kitlesi nedeniyle 2006-2016 yılları arasında opere ettiğimiz hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Bu hastalara ait klinik bulgular, operasyon bulguları, histopatolojik inceleme ve postoperatif takip sonuçları analiz edilmiştir. Bulgular: Hastalarımızda ortalama yaşı 49,3 (9-85) idi. Hastalarımızın 140'ı erkek ve 113'ü kadındı. Hastalarımızın 202'sinde primer benign tümör, 50'sinde primer malign tümör ve 1 hastada da primer benign ve malign tümör aynı anda izlendi. Ayrıca 26 hastamızda sekonder malign patolojiler tespit edildi. Primer benign tümörler içinde 124 olgu ile (%64.1) pleomorfik adenom ilk sırada yer alırken, 55 olgu ile (%27.1) Warthin tümörü ikinci sırada yer aldı. Malign tümör olarak en sık 11 olgu ile (%22) lenfoma izlendi. Lenfomayı sırayla 10 vaka ile (%20) Mukoepidermoid karsinom, 9 vaka ile (%18) Asinik hücreli karsinom ve 7 vaka ile (%14) Adenoid kistik karsinom izlemekteydi. Preoperatif uygulanan ince iğne aspirasyon biyopsisi'nin benign-malign ayırımında sensitivitesi %62.5, spesifitesi %97.1 bulundu. Cerrahi girişim olarak ilk operasyonlarında 223 hastaya süperfisyal parotidektomi, 54 hastaya total parotidektomi ve 3 hastaya radikal parotidektomi uygulandı. Bu tedavilere ek olarak 9 hastaya boyun diseksiyonu da yapıldı. Hastaların postoperatif histopatolojik sonuçlarına göre 6 hastaya tamamlayıcı cerrahi uygulandı. En sık komplikasyon olarak geçici marjinal mandibuler dal parezisi izlendi. Sonuç: Parotis kitlesinin değerlendirilmesinde hasta şikayetleri ve klinik bulgular önemlidir. Parotis tümörlerinde ince iğne aspirasyon biyopsisi benign-malign ayırımını yapmada etkili bir tanı yöntemidir. Benign parotis tümörlerinde süperfisyal parotidektomi yeterli ve etkili bir cerrahidir ve dikkatli uygulandığında komplikasyon oranı oldukça düşüktür. Malign tümörlerde ise süperfisyal, total veya radikal parotidektomi uygulanmalı, gerektiğinde boyun diseksiyonu ve/veya postoperatif radyoterapi tedaviye eklenmelidir. Anahtar kelimeler: Parotis bezi kitleleri, Neoplazi, Parotidektomi

Cerrahi-kulak-burun-boğazNeoplazmlarParotis bezi+3
Hasan Görür
Karadeniz Technical University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anne sütü ile beslenmenin kronik adenoidit, kronik tonsillit, adenotonsiller hipertrofi ve alerji üzerine etkileri

Amaç: Çalışmamızda; anne sütünün, tekrarlayan üst solunum yolu enfeksiyonlarına, alerjiye ve enfeksiyonlar ile tetiklenen inflamasyon sonucu olan adenotonsiller hipertrofiye karşı etkisi olup olmadığını ortaya koymak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Kulak Burun Boğaz ve Pediatri Sağlam Çocuk Polikliniği'nde prospektif, klinik bir çalışma olarak planlandı. Çalışmaya Kulak Burun Boğaz Polikliniği'ne sık boğaz enfeksiyonu, horlama, ağız açık uyuma, işitmede azalma şikayeti ile başvuran 0-15 yaş arası 300 çocuk çalışma grubu olarak, Pediatri Sağlam Çocuk Polikliniği'ne herhangi bir şikayeti olmadan sadece kontrol amaçlı başvuran 0-15 yaş arası 300 çocuk kontrol grubu olarak dahil edildi. Kulak Burun Boğaz Polikliniği'ne başvuran hastalara anamnez, fizik muayene, odyolojik değerlendirmeler ve gerekli durumlarda çekilen direkt yan servikal grafi sonucunda adenoidektomi, tonsillektomi, adenotonsillektomi ve ventilasyon tüpü uygulaması kararı verildi. Her iki grup; cinsiyet, yaş, doğum ağırlığı, anne sütü kullanım süresi, mama kullanım süresi, tam kan sayımındaki eozinofil sayısı ve ek gıdaya geçiş zamanına göre karşılaştırıldı. Bulgular: Her iki grupta polikliniklere yapılan başvurular değerlendirildiğinde; kontrol grubunda 166 (%55.3) kız çocuk, 134 (%44.7) erkek çocuk, çalışma grubunda ise 130 (%43.3) kız çocuk ve 170 (%56.7) erkek çocuk saptandı. Erkek çocuklara kız çocuklara göre daha sık adenoidektomi, tonsillektomi, adenotonsillektomi ve ventilasyon tüpü uygulaması yapıldığı görüldü (p =0.003). Her iki grup doğum ağırlıklarına göre karşılaştırıldığında; 600 çocuğun 36'sı (%6) normalden düşük doğum ağırlığına, 536'sı (%89.3) normal doğum ağırlığına ve 28'i (%4.6) yüksek doğum ağırlığına sahipti. Normalden düşük doğum ağırlığına sahip 36 çocuğun 7'sinin (%19.4) kontrol grubunda, 29'unun (%80.6) çalışma grubunda; normal doğum ağırlığına sahip 536 çocuğun 283'ünün (%52.8) kontrol grubunda, 253'ünün (%47.2) çalışma grubunda; yüksek doğum ağırlığına sahip 28 çocuğun 10'unun (%35.7) kontrol grubunda, 18'inin (%64.3) çalışma grubunda olduğu görüldü. Normalden düşük doğum ağırlığına sahip (<2500 gr) çocuklarda daha fazla adenoidektomi, tonsillektomi, adenotonsillektomi ve ventilasyon tüpü uygulaması yapıldığı görüldü (p<0.001). Her iki grup anne sütü alma süresine göre karşılaştırıldığında; 600 çocuğun 16'sı (%2.7) hiç anne sütü almazken 584'ü (%97.3) anne sütü almıştı. Anne sütü alan 584 çocuğun 299'unun (%51.2) kontrol grubunda, 285'inin (%48.8) çalışma grubunda; anne sütü almayan 16 çocuğun 1'inin (%6.2) kontrol grubunda, 15'inin (%93.8) çalışma grubunda olduğu görüldü. Anne sütü alan çocukların 100'ü (%16.7) 0-6 ay, 148'i (%24.7) 7-12 ay ve 352'si (%58.6) 12 aydan fazla süre anne sütü almıştı. 0-6 ay anne sütü alan 100 çocuktan 8'inin (%8) kontrol grubunda, 92'sinin (%92) çalışma grubunda olduğu görüldü. 7-12 ay anne sütü alan 148 çocuktan 89'unun (%60.1) kontrol grubunda, 59'unun (%39.9) çalışma grubunda olduğu görüldü. 12 aydan fazla süre anne sütü alan 352 çocuğun 203'ünün (%57.7) kontrol grubunda, 149'unun (%42.3) çalışma grubunda olduğu görüldü. 6 aydan az süre anne sütü almış olan çocuklarda, 6 aydan fazla anne sütü almış olan çocuklara göre daha fazla adenoidektomi, tonsillektomi, adenotonsillektomi ve ventilasyon tüpü uygulaması yapıldığı görüldü (p <0.001). Her iki grup mama alma süresine göre karşılaştırıldığında; 600 çocuğun 418 'i (%69.7) mama almazken, 182'si (%30.3) mama kullanmıştır. Mama almayan 418 çocuğun 285'inin (%68.2) kontrol grubunda, 133'ünün (%31.8) çalışma grubunda; mama alan 182 çocuğun 15'inin (%8.2) kontrol grubunda, 167'sinin (%91.8) çalışma grubunda olduğu görüldü. 6 ay ve daha az süre mama alan 55 (%30.2) çocuktan 8'inin (%14.5) kontrol grubunda, 47'sinin (%85.5) çalışma grubunda; 7-12 ay mama alan 71 (%39) çocuktan 7'sinin (%9.9) kontrol grubunda, 64'ünün (%90.1) çalışma grubunda; 12 aydan daha fazla mama alan 56 (%30.8) çocuğun 56'sının (%100) çalışma grubunda olduğu görüldü. 6 aydan fazla süre mama almış olan çocuklarda, 6 aydan az mama almış olan çocuklara göre daha fazla adenoidektomi, tonsillektomi, adenotonsillektomi ve ventilasyon tüpü uygulaması yapıldığı görüldü (p <0.001). Her iki grup tam kan sayımındaki eozinofil sayısına göre karşılaştırıldığında; 600 çocuğun 399'unun (%66.5) tam kan sayımında eozinofili yokken 201'inde (%33.5) de eozinofili saptandı. Eozinofili saptanmayan 399 çocuktan 239'unun (%59.9) kontrol grubunda, 160'ının (%40.1) çalışma grubunda; eozinofili saptanan 201 çocuktan 61'inin (%30.3) kontrol grubunda, 140'ının (%69.7) çalışma grubunda olduğu görüldü. Çalışma grubundaki çocukların kontrol grubundaki çocuklara göre tam kan sayımında eozinofil sayısının daha yüksek olduğu görüldü (p <0.001). Her iki grup ek gıdaya geçiş açısından karşılaştırıldığında; 600 çocuğun 506 'sı (%84.3) ek gıdaya 0-6 ay arası geçerken 94'ü (%15.7) 6 aydan sonra geçmiştir. 0-6 ay arası ek gıdaya geçen 506 çocuktan 259'unun (%51.2) kontrol grubunda, 247'sinin (%48.8) çalışma grubunda; 6 aydan uzun sürede ek gıdaya geçen 94 çocuktan 41'inin (%43.6) kontrol grubunda, 53'ünün (%56.4) çalışma grubunda olduğu görüldü. Kontrol ve çalışma grupları arasında ek gıdaya 6 aydan erken veya 6 aydan sonra geçme açısından anlamlı bir ilişki bulunmadı (p=0.178). Sonuç: Çalışmamızda adenoidektomi, tonsillektomi, bilateral ventilasyon tüpü operasyonlarını uyguladığımız hastaların daha çok erkek cinsiyette olduğu, daha düşük doğum ağırlığına sahip olduğu, tam kan sayımlarında eozinofili oranlarının daha yüksek olduğu, daha az süre anne sütü ve daha fazla süre formül mama aldığı görüldü. Buradan yola çıkarak anne sütünün çocuğu adenotonsiller enfeksiyonlardan ve alerjiden, tekrarlayan enfeksiyonlar sonucunda ortaya çıkan nöroimmünomodülatör yolakların aktifleşmesi sonucu hipoksi ve reoksijenizasyon ile oluşan adenotonsiller hipertrofiden koruduğunu söyleyebiliriz. Bu doğrultuda anne sütü alımını destekleyerek tekrarlayan adenotonsiller enfeksiyon ve adenotonsiller hipertrofi nedeni ile yapılan cerrahi işlemlerin sayısının azaltılabileceğini söyleyerek literatüre katkı sağlayabiliriz. Anahtar Kelimeler: Anne Sütü, Adenotonsiller Hipertrofi.

AdenoidlerAlerji ve immünolojiAnne sütü+3
Handan Turgut Semerci
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

10 yıllık periyotta kliniğimizde cerrahi yapılan boyun kitleli olguların retrospektif analizi

Bu çalışma, 2011-2020 yılları arasında boyunda kitle nedeniyle cerrahi yapılan 1155 olgunun histopatolojik tanılarının; yaş, cinsiyet, taraf lokalizasyonu ve yıllara göre dağılımını ortaya koymak amacıyla gerçekleştirildi. Çalışmaya 641 erkek 514 kadın, olmak üzere toplam 1155 hasta dâhil edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, kitle lokalizasyonu (sağ,sol ve orta hat), histopatolojik tanıları ve operasyon tarihi kaydedildi. Primeri belli olan, tiroid kaynaklı lezyonlar ve patolojisi net koyulamayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların %55,5'i erkek, %44,5'u kadın, yaş ortalaması 42,56 ± 21,40 yıl olarak bulundu. Histopatolojik tanıların %21,9'u konjenital, %18,1'i inflamatuar, %33,6'sı benign neoplastik ve %26,4'ü malign neoplastik kitlelerden oluşmaktaydı. Yıllara göre tanı gruplarının dağılımına bakıldığında fark bulunamadı. Ancak, tüm tanı grupları arasında yaş açısından anlamlı fark vardı(p<0,05). En küçük yaş ortalamasının konjenital grupta, en yüksek yaş ortalamasının malign neoplastik grupta olduğu görüldü. Tanı grupları arasında cinsiyet bakımından belirgin fark görülmedi(p>0,05). Benign neoplastik lezyonlar arasında pleomorfik adenom ve warthin tümörü arasında yaş açısından anlamlı fark bulundu, yaş arttıkça warthin tümörü görülme oranı daha yüksek bulundu(p<0,05). Kitle yerleşiminin yaş gruplarına göre analizi karşılaştırma yapıldığında; 0-17 yaş grupta orta hat kitleleri anlamlı derecede yüksek bulundu(p<0,05). Boyunda kitleyle başvuran hastalarda diğer yöntemlerle tanı koyulamayan lezyonlarda; kesin histopatolojik tanı için cerrahi yapılmalıdır. Yaş ve kitle lokalizasyonu önemli prognostik bulgulardır.

BoyunCerrahi-kulak-burun-boğazNeoplazmlar+2
Muhammet Sinan Dağdeviren
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Larenks kanserli hatalarda periferik kan ve ıntratümöral T-lenfositlerinin akım sitometrisi ile analizi

Devrim Bektaş
Karadeniz Technical University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal poliplerde doku HGF/C-MET ekspresyonu ile serum düzeylerinin incelenmesi

Nazal Poliplerde Doku HGF/c-MET Ekspresyonu ile Serum Düzeylerinin Ġncelenmesi Amaç: Çalışmamızda nazal polipli kronik sinüzit hasta grubundan alınan doku ve serum örneklerinde HGF ve reseptörü HGF-R (c-MET) düzeylerini kontrol grubu düzeyleri ile karşılaştırmak ve grupların kendi içlerinde doku ve serum düzeyleri arasındaki korelasyonu belirlemek amaçlanmıştır. Aynı zamanda hasta grubunun eozinofil düzeyi, D vitamini düzeyi, hastalık şiddeti gibi özelliklerinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Yöntemler: Çalışmamızda 15.10.2021-15.01.2022 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi KBB-BBC ABD'nda nazal polipozis sebebiyle opere edilen 18 yaş üstü hastalar ile kontrol grubu olarak aynı tarihlerde septoplasti veya septorinoplasti yapılan hastalar dahil edilmiştir. Polipler Meltzer ve Lund-Mackay ile skorlanmıştır. Kan örnekleri steril EDTA'lı tüplere alındı. Genotipleme doku örneklerinde uygun problar kullanılarak RT- PCR yöntemiyle tayin edildi. HGF/c-MET bölgeleri için ELİSA ile serum düzeyleri belirlendi. Hastaların yaşam kalitesi SNOT-22 anketiyle değerlendirildi. Bulgular: Hastaların D vitamini düzeyi kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük; eozinofil seviyeleri, SNOT-22 skoru, doku HGF ve HGF-R (c-MET) düzeyleri anlamlı düzeyde yüksek saptandı (sırası ile p=0,001, p<0,001, p<0,001, p<0,001, p=0,039). Serum ELISA HGF ve HGF-R (c-MET) düzeylerinde hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,962, p=0,465). HGF ve HGF-R için doku ekspresyonu ile serum düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuçlar: Çalışmamızdaki hasta grubunda HGF ve c-MET'in doku ekspresyon düzeyleri kontrol grubuna kıyasla yüksek saptanmış olup serum düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Doku ekspresyon düzeyleri ile serum seviyeleri arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. D vitamini düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Eozinofil düzeyleri hasta grubunda anlamlı derecede yüksek saptanmıştır.

Burun hastalıklarıEozinofillerGen ifadesi+3
Erol Bozbora
İstanbul University
2022
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kanal duvarı indirilen mastoidektomi cerrahisinde kemik cips ile mastoid kavite obliterasyonu yapılan ve yapılmayan hastalar arasındaki hayat kalitesi farkı

Amaçlar Çalışmanın birincil amaçları, dış kulak yolu (DKY) arka duvarı indirilen "Canal Wall Down" (CWD) mastoidektomide, mastoid ve epitimpanum obliterasyonu yapılan hasta grubu ile açık kavite bırakılan hasta grubunu ameliyat sonrası erken dönemde hasta hayat kalitesi ve DKY hijyeni açısından karşılaştırmaktır. İkincil amaçları ise, iki cerrahi tekniği ameliyat sonrası erken dönemde işitme kazancı açısından karşılaştırmak; ayrıca hasta hayat kalitesine ve işitme kazancına etkiyen faktörleri araştırmaktır. Hastalar ve Yöntemler Prospektif gözlemsel bir kohort çalışması planlandı. Kronik orta kulak iltihabı (KOM) nedeniyle CWD mastoidektomi yapılan 30 hasta dahil edildi. Mastoid obliterasyonu yapılanlar (Grup 1) çalışma grubu ve açık kavite bırakılanlar (Grup 2) kontrol grubu olmak üzere iki kohort takip edildi. Demografik değişkenler, operasyon öncesi otomikroskopik fizik muayene bulguları ve odiyolojik bulgular, hayat kalitesi ölçeği (COMQ-12), operasyon sırası hastalık ilişkili bulgular ve operasyondan sonra 6.ayda DKY hijyeni (debris, serumen ve kabuklanma birikimi), DKY' de çökme, odiyolojik bulgular ve hayat kalitesi ölçeği (COMBI) prospektif olarak kaydedildi. İstatistiksel analiz yapıldı. Bulgular Her iki gruptan 1'er hasta takip eksikliği nedeniyle dışlandığı için grup başına 14 hastadan toplam 28 hastanın verileri analiz edildi. Ortalama (standart sapma) yaş 36,14 (12,22) yıldı. Hastaların 15'i (%53,6) kadın, 13'ü (%46,4) erkekti. İki grup arasında demografik veriler, ameliyat öncesi hastalık ilişkili veriler ve COMQ-12 skorları açısından istatistiksel fark saptanmadı. Ameliyat sonrası 6. ay COMBI skoru grup 1'in 49,0 (8,66), grup 2'nin 46,79 (7,76) saptandı. (p=0,482) Grup 2'de 8 (%57,1) hastada kabuklanma ve debris birikimi görülürken grup 1'de sadece 3 (%21,4) hastada görüldü. (p=0.06) Grup 1'de 10 hastada (%71,4) DKY arka duvarı tamamen normal görünümde iken, 3 (%21,4) hastada arka duvarda hafif çökme, yalnızca 1 (%7,1) hastada ise belirgin çökme mevcuttu. İki grup arasında ameliyat sonrası 6.ayda odiyolojik bulgular açısından anlamlı bir fark saptanmadı. (p>0,05) Sonuçlar Çalışma, mastoid ve epitimpanum obliterasyonu yapılan hastalarda açık kavite bırakılan hastalara göre ameliyat sonrası erken dönemde daha hijyenik ve doğal görünümde DKY sağlandığını göstermiştir. Fakat iki grup arasında, erken dönemde hasta bakış açısından hayat kalitesinde ve işitme kazancı açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır.

KolestatomaKolestatoma-orta kulakMastoid+2
Hakan Kara
İstanbul University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş boyun skuamöz hücreli karsinom dokularında mikroçevre elemanları ekspresyonlarının hastalık mekanizması üzerindeki rolünün araştırılması

Amaç: Baş boyun kanserleri, dünya genelindeki tüm kanser olguları incelendiğinde %4'lük dilimi oluşturarak, 6. sırada yer almaktadır. Baş boyun bölgesi anotomi ve fizyolojisinde yer alan kanser tipleri arasında ise skuamöz hücreli karsinom en sık görülen tümör çeşidi olarak karşımıza çıkmaktadır. Genişleyen literatür ve bilimdeki teknoloji imkanları ile son yıllarda kişiye ve tümöre özgü tedavi yöntemleri öne çıkmakta ve özellikle hastanın yaşam kalitesini primer düzeyde etkileyen, prevelansı, nüks oranı yüksek kanser türleri üzerine yapılan araştırmalar artmaktadır. Bu bağlamda, tümör mikroçevre elemanları hedef haline gelmiş ancak baş boyun kanserleri ile hastalık ilişkisinin henüz aydınlatılmadığı görülmüştür. Bu amaç doğrultusunda, çalışmamızda, baş boyun skuamöz hücreli karsinom (BBSCC) tümör ve tümör çevre dokularının mikroçevrede yer alan bazı bağışıklık sistemi hücre çeşitleri ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Kliniği'ne gelerek baş boyun skuamöz hücreli karsinom(BBSCC) tanısı almış ve opere edilmiş, hastaların tümör (n=47) dokuları ve tümör çevrelerindeki sağlıklı (n=47) dokularından alınan toplam 94 örnek kullanılmıştır. Tüm dokulardan RNA izolasyonu gerçekleştirilmiş, cDNA sentezi yapılmış ve gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) yöntemi ile mikroçevre elemanlarından; CD163, CD274, FUT4, FOXP3, CD86, ITGAX gen ekspresyon seviyelerinin kantitatif analizi yapılmıştır. Bulgular: Yapılan deneyler sonucunda tümör dokusunda CD274, FUT4, FOXP3 ve CD86 gen ekspresyonları sağlıklı dokuya göre anlamlı olarak artış gösterdiği görüşmüştür. Lenf nodu tutulumları üzerinden gen seviyeleri incelendiğinde, lenf nodu tutulumu olan (%42,2) hastalarda FUT4 gen ekspresyon değişiminin istatistiksel olarak arttığı saptanmıştır. Buna ek olarak, perivasküler invazyonu olmayan hasta grubunda (%48,9) CD163 gen ekspresyonunun anlamlı olarak arttığı, ENE varlığına göre (%23,4) ise FUT4 gen ekspresyonununistatistiksel düzeyde yükseldiği saptanmıştır. İleri tümör diferansiasyonuna sahip hastalarda (%4,4) ise ITGAX gen anlatımı az-orta derece diferansiasyon görülen hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmıştır. Sonuç:Sağlıklı dokuya kıyasla tümör dokusunda artan gen ekspresyonları ve klinik prezantasyonları ilişkisini gösteren çalışma bulgulularımıza göre, bu genlerin BBSCC hastalık mekanizması ilişkilendirilebilecek klinik kullanım potansiyeli bulunduğu düşünülmektedir. Bu bağlamda tez çalışmamız, hasta örneklem sayısının arttırılarak ve ileri analizlerin eklenerek yapılabilecek olan yeni çalışmalar ile mikroçevre elemanlarının BBSCC de erken tanı, teşhis, tedavi ve tedavi takibinde yer alabilcek potansiyel biyobelirteçler arasında hedef olarak seçilebileceğini gösteren öncü niteliği taşımaktadır.

Gen ifadesiKafa ve boyun neoplazmlarıKarsinoma-yassı hücreli+2
Saim Pamuk
İstanbul University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oral skuamöz hücreli karsinomda thioredoxin interacting protein (TXNIP) geninin metilasyon ve ekspresyon seviyelerinin incelenmesi

Oral Skuamöz Hücreli Karsinomda Thioredoxin Interacting Protein (TXNIP) Geninin Ekspresyon ve Metilasyon Düzeylerinin İncelenmesi Amaç: Prof. Dr. Semra Demokan ve arkadaşlarının TÜBİTAK-114S497 nolu projesinin array sonuçlarına göre metilasyona bağlı ekspresyon seviyesinde azalma gözlenen, bir tümör süpresör gen olan TXNIP'nin metilasyon ve ekspresyon seviyeleri daha geniş oral skuamöz hücreli karsinom (OSCC) hasta grubunda incelendi. Çalışmamızda invaziv/non-invaziv yöntem geliştirilerek oral kavite skuamöz hücreli karsinomunda tanı/erken teşhiste TXNIP'nin biyobelirteç olarak kullanılabilirliğinin belirlenmesi hedeflendi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda İstanbul Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Kliniği'nde OSCC tanısı almış ve ameliyat edilmiş 50 hastanın tümör, eşlenik normal doku ve serumunda, 10 adet sağlıklı bireyin normal mukoza ve serumunda DNA izolasyonu yapılarak TXNIP geni metilasyon ve ekspresyon oranları incelenip, metilasyona bağlı ekspresyon kaybı incelendi. Metilasyonu göstermek için Kantitatif metilasyon spesifik polimeraz zincir reaksiyoonu (QMSP) yöntemi kullanılmış olup ekspresyon düzeyinin belirlenmesinde kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (QRT-PCR) yöntemi uygulandı. Bulgular: Yapılan deneyler sonucunda 30 hastaya (%60) ait tümör dokusunda eşlenik normal dokularına kıyasla TXNIP ekspresyon oranlarında azalma gözlendi. Genin promoter bölgesinde ise 9 hastaya (%18) ait tümör dokusunda metilasyon saptanırken eşlenik normal dokuda sadece bir hastada bulundu. Metilasyon saptanan 9 hastanın 6'sında (%67) ekspresyon oranında düşme gözlendi. Metilasyona bağlı ekspresyonda azalma gözlenen 6 hastanın 1 tanesinde eşlenik normal doku ve serum örneğinde metilasyon saptandı. Sağlıklı bireylerde hem doku hem de sıvı örneklerinde genin metilasyonuna rastlanmadı. Metilasyon gözlenen OSCC hastalarının tümör dokusu örneklerinde sağlıklı bireylere oranla genin ekspresyonunda 89 kat azalma saptadı. Metilasyon görülmeyen OSCC hastalarının tümör dokusunda ise sağlıklı bireylere oranla TXNIP gen ekspresyonunda 35 kat azalma saptandı. Sonuç: Sağlıklı bireylerde metilasyon göstermeyen TXNIP geni için OSCC hastalarında yapılacak daha geniş popülasyon içeren çalışmalar ile bu genin OSCC'nin tanı / erken teşhis ve takibinde biyobelirteç olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: oral skuamöz hücreli karsinom, metilasyon, ekspresyon, TXNIP, epigenetik

Ağız hastalıklarıAğız neoplazmlarıEpigenez-genetik+5
İlker Erdinç Öztürk
İstanbul University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Septorinoplasti hastalarının ve septorinoplasti isteği olmayan kişilerin nazal antropometrik nazal ölçümlerinin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada septorinoplasti isteği olan hastaların nazal antropometrik ölçümlerinin yapılarak fasiyal estetik analiz sonuçlarının, septorinoplasti isteğiolmayan kişilerin nazal antropometrik ölçümleri ve literatürde tanımlanan ideal nazal profil ölçümleri ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif ve klinik çalışmada, Aralık 2019 – Mart 2020 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'na septorinoplasti isteği ile başvuran 38 kişiden oluşan hasta grubu ve nazal travma öyküsü ve septorinoplasti isteği olmayan 32 gönüllü kişi dahil edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo gibi demografik verileri kaydedilmiştir. Hastaların antropometrik nazal ölçümleri standart profil fotoğrafları ile hesaplanmıştır. Bu görüntüler kullanılarak, burun üzerindeki yumuşak dokudaki landmark noktalardan yararlanarak burun uzunluğu, interalar genişlik, interkantal mesafe, genişlik ve uzunluk oranı, nasofrontal ve nasolabial açı, nazal tip projeksiyonu ve nasofasiyal açı ölçümleri Rhinobase adlı programda hesaplanmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen kişilerin 41'i erkek, 29'u kadın ve yaş ortalaması ise 27,6 yıl olarak saptanmıştır. Hasta grubunda nazal uzunluk 49,2±5,0 mm, interalar mesafe 36,0±3,7mm, interkantal mesafe 29,0±3,0 mm, genişlik/uzunluk oranı 0,73±0,06, nazofrontal açı ortalaması 151°±6,8°, nazolabial açı ortalaması 95,9°±15,2°, nazofasiyal açı ortalaması 29°±3,3°, tip projeksiyonu (Simon oranı) 0.55±0,13 olarak saptanmıştır. Kontrol grubunda ise nazal uzunluk 44,7±5,2 mm, interalar mesafe 37,2±2,2 mm, interkantal mesafe 31,0±2,5 mm, genişlik/uzunluk oranı 0,84±0,08, nazofrontal açı ortalaması 146°±5,7°, nazolabial açı ortalaması 104,8°±14,9°, nazofasiyal açı ortalaması 30,9°±3,2°, tip projeksiyonu (Simon oranı) 0,63±0,11 olarak saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre, septorinoplasti adaylarında, burun uzunluğu ve nazofrontal açı daha büyük, interalar mesafe, interkantal mesafe, nazolabiyal açı, nazofasiyal açı ve Simon oranı daha küçük saptanmıştır. Çalışmamızda, literatürde tanımlananın ideal nazal profil ölçümlerinin aksine, her iki grupta da interkantal mesafe ve interalar mesafenin eşit olmadığı görülmüştür. Nazolabial açı değerleri ise her iki grup için ideal nazal değerler içerisindedir. Nazofrontal açı ölçümü ise her iki grupta literatürde tanımlanmış ideal değerlerden daha büyük saptanmıştır. Anahtar kelimeler: nazal antropometri, septorinoplasti

AntropometriBurunNazal septum+2
Öznur Tokatlı
Karadeniz Technical University
2020
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Septorinoplasti ameliyatında flap diseksiyon planına uygulanan I-PRF (enjekte edilebilir trombositten zengin fibrin)'in postoperatif ödem, ekimoz ve ağrı üzerine etkisi

ÖZET SEPTORİNOPLASTİ AMELİYATINDA FLEP DİSEKSİYON PLANINA UYGULANAN I-PRF (ENJEKTE EDİLEBİLİR TROMBOSİTTEN ZENGİN FİBRİN)'İN POSTOPERATİF ÖDEM, EKİMOZ VE AĞRI ÜZERİNE ETKİSİ Amaç: Trombositten zengin fibrin (PRF), ikinci jenerasyon trombosit konsantresidir. 2000'lilerin başında keşfedilen bu otolog materyal; yara iyileşmesine olan olumlu katkıları, hemostatik etkileri ve antienflamatuar özelliklerinden dolayı gün geçtikçe daha da popüler olmaktadır. Çalışmamızda enjekte edilebilir trombositten zengin fibrin (I-PRF)'in septorinoplasti operasyonu sonrası postoperatif periorbital ödem, ekimoz ve ağrı üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Metod: Çalışmamızda enjekte edilebilir trombositten zengin fibrinin etkilerini incelemek için 45'i çalışma ve 45'i kontrol hastası olmak üzere toplamda 90 hasta değerlendirildi. Hastadan 20 cc venöz kan alındı. Alınan kandan 700 rpm'de 3 dakika boyunca gerçekleştirilen santrifüj işlemi sonrası I-PRF elde edildi. I-PRF tüm diseksiyon planına enjektör aracılığı ile topikal olarak uygulandı. Çalışma ve kontrol gruplarının postoperatif takiplerinde 0. saat (bantlama ve atel öncesi), 1.saat, 4.saat, 1. gün, 2. gün, 5. gün, 7. gün, 10. gün ve 15. günlerde değerlendirilerek ödem, ekimoz ve ağrı skorlamasına göre puanlamaları gerçekleştirildi. Bulgular: I- PRF kullanılan çalışma grubunda, I-PRF kullanılmayan kontrol grubuna göre postoperatif birinci ve ikinci günlerde anlamlı olarak daha az ekimoz meydana geldiği görüldü. Aynı şekilde çalışma grubunda kontrol grubuna kıyasla postoperatif birinci ve ikinci günlerde anlamlı olarak daha az ödem izlendiği görüldü. Tüm zaman dilimlerinde ise her iki grup arasında ağrı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görüldü. Sonuç: Septorinoplasti hastalarında I-PRF postoperatif birinci ve ikinci günlerde ödem ve ekimoz genişliğinde anlamlı bir azalma sağlamaktadır. Ancak I-PRF'nin postoperatif ağrı üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığı görüldü. Anahtar Kelimeler: septorinoplasti, rinoplasti, ödem, ekimoz, ağrı, trombositten zengin fibrin

Tarkan Şen
Amasya University
2026
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Larenksin skuamöz hücreli karsinom varyantları ve skuamöz hücreli karsinom dışı tümörlerinin klinik ve patolojik değerlendirilmesi

Larenksin Skuamöz Hücreli Karsinom Varyantları ve Skuamöz Hücreli Karsinom Dışı Tümörlerinin Klinik ve Patolojik Değerlendirilmesi Larenks malignitelerinin %90'ından fazlası klasik tip skuamöz hücreli karsinomdan (SCC) meydana gelmektedir. Kalan yaklaşık %10'luk kısmı ise skuamöz hücreli karsinom varyantları ve skuamöz hücreli karsinom dışı tümörler tarafından oluşturulmaktadır. Larengeal konvansiyonel SCC hakkında evreleme ve klinik davranışlar ile ilgili geniş bilgi birikimi bulunmasına karşın klasik SCC dışındaki patolojiler konusundaki sınırlı veri, bu hastalar konusunda klinisyenleri zorlayabilmektedir. Bu çalışmada 2006-2017 yılları arasında larenks malignitesi tanısı konulan hastalardan klasik SCC dışı patolojiye sahip hastaların klinik ve patolojik özellikleri değerlendirilmiştir. Patolojik alt gruplar; hastaların demografik özellikleri, tümörün yerleşim lokalizasyonu, uygulanan tedavi yöntemleri ve sağ kalım verileri açısından değerlendirildi ve kıyaslandı. Hastaların %7,4'ü (111/1497) larengeal SCC varyantı, %2,7'si (40/1497) SCC dışı larengeal malignite olarak hesaplandı. Klasik (konvansiyonel) larengeal skuamöz hücreli karsinom vakalarının ise larengeal malignite tanılı hastaların %89,9'unu (1346/1497) oluşturduğu hesaplandı. Larengeal SCC varyantı patolojik tanılı hastaların %30,9'unda (34/110) verrüköz karsinom, %25,5'inde (28/110) bazaloid karsinom, %15,5'inde (17/110) akantolitik karsinom, %14,5'inde (16/110) iğsi hücreli karsinom, %8,1'inde (9/110) adenoskuamöz karsinom, %3,6'sında (4/110) lenfoepitelyal karsinom ve %1,8'inde (2/110) ise papiller skuamöz hücreli karsinom saptandı. SCC dışı larenks tümörleri grubunda hastaların %25'inde (10/40) nöroendokrin neoplazi, %20'sinde (8/40) adenoid kistik karsinom, %17,5'inde (7/40) kondrosarkom, %20'sinde (8/40) diğer sarkomlar, %5'inde (2/40) schwannom ve %2,5'inde (1/40) mukoepidermoid karsinom saptandı. En kötü prognoz ve sağ kalım oranları SCC varyantları grubunda iğsi hücreli tümörlerde, SCC dışı tümörlerde ise kondrosarkom dışı sarkomlar ve nöroendokrin karsinomlarda gözlendi. En iyi prognoz ise SCC varyantı grubunda verrüköz karsinomda, SCC dışı tümörlerde ise kondrosarkomlarda gözlendi. Anahtar kelimeler: Larenks karsinomu, skuamöz hücreli karsinom dışı larenks maligniteleri, Verrüköz karsinom

KarsinomaKarsinoma-yassı hücreliLaringeal hastalıklar+3
İbrahim Yağcı
İstanbul University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fonksiyonel septorinoplasti hastalarında preoperatif ve postoperatif fotoğrafların yapay zeka tabanlı yaş analizi programı ile değerlendirilmesi ve sonuçların memnuniyet anketi ile karşılaştırılması

Amaç: Fonksiyonel Septorinoplasti (FSRP), sıkça uygulanan fonksiyonel ve estetik bir cerrahi işlemdir. FSRP sonrası fonskiyonel ve estetik kazanımlar, hastaların burun fonksiyonlarındaki düzelmelerle birlikte, psikososyal açıdan özgüvenin artması ve sosyal çekinikliğin azalmasını sağlar. Biz de bu çalışmamızda FSRP'nin yüz gençleşmesine etkisini ve memnuniyet ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metot: Bu çalışmada İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Ocak 2018 ile Ağustos 2020 tarihleri arasında FSRP yapılan 244 hasta çalışmaya dahil edildi. FSRP uygulanan hastaların en az 6 aylık takipleri olacak şekilde postoperatif fotoğraflandı. Arşivimizde bulunan preoperatif (preop) ve postoperatif (postop) fotoğrafları yaş analizi programıyla değerlendirildi ve hastalara FACE-Q memnuniyet anketi yapıldı. Demografik özellikler ile alt gruplandırmalar yapıldı. Bu gruplarda arasında korelasyon analizleri yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 102'si (%41,8) erkek ve 142'si (%58,2) kadın olmak üzere toplam 244 FSRP hastası dahil edildi. Hastaların yaş analizi progmanı ile tespit edilen preop yaş ortalaması 25,9±6,1 olarak ve postop yaş ortalaması ise 25,7±5,8 olarak ölçüldü. Hastaların ortalama takip süreleri 25,3±8,7 ay olarak bulundu. Hastaların bu sürede yaşlanmaları hesaba katıldığında FSRP'nin gençleştirme etkisini gösteren yaş değişim ortalaması ise 2,4±2,8 yıl olarak bulundu. Hastaların preop genel memnuniyet ortalaması 1,2±,4 olarak postop ise 3,4±,8 olarak bulunarak anlamlı bir artış olduğu belirlendi. Korelasyon analizinde hem preop memnuniyet hem de postop memnuniyet ile diğer parametreler arasında herhangi bir korelasyon görülmedi. Yaş ile yaş değişimi arasında pozitif yönde bir korelasyon görüldü. FSRP'nin erkeklere göre kadınlar üzerinde daha çok gençleştirici etkisi görüldü. Sonuç: Fonksiyonel Septorinoplasti yüz güzelleştirici etkisinin yanısıra yüz gençleşmesi üzerinde de kayda değer bir etkiye sahipti. Bu etkisi kadınlarda ve ileri yaşlarda daha ön plandaydı. Anahtar Kelimeler: Rinoplasti, Yapay Zeka, Yaş Analizi, Yüz Gençleştirme

Muhammed Zeki Yalçın
İnönü University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık teknik septorinoplastide nazal tip projeksiyon ve rotasyonunu arttırmak amacıyla kullanılan cerrahi tekniklerin karşılaştırılması

AMAÇ: Bu çalışmada açık teknik septorinoplasti cerrahisinde nazal tip projeksiyon ve rotasyon yetersizliğini düzeltmek amacıyla kullanılan iki farklı teknik olan sütür ve greft tekniklerinin tip projeksiyonu ve rotasyonunu attırmadaki etkinlikleri değerlendirildi. GEREÇ: Nazal tip projeksiyon ve rotasyon yetersizliği nedeniyle primer açık teknik septorinoplasti cerrahisi yapılan 89 hastanın bilgileri retrospektif olarak incelendi. Cerrahi sırasında kullanılan tekniklere göre hastalar beş gruba ayrıldı. Grup 1; transdomal sütür kullanılan 42 hasta, Grup 2; projeksiyon kontrol sütürü kullanılan 10 hasta, Grup 3; lateral krural çalma sütürü kullanılan 13 hasta, Grup 4; onlay tip grefti (cap, peck) kullanılan 14 hasta ve Grup 5; kalkan greft kullanılan 10 hastadan oluşmakta idi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların preoperatif ve postoperatif 1, 3, 6, 12, 36, 60. aylarda aynı cerrah tarafından fotoğraf çekim kuralları göz önüne alınarak çekilen fotoğrafları incelendi. Hastaların sağ lateral fotoğrafları üzerinde nazal tip projeksiyon ve rotasyonunu değerlendirmek için Nazolabial açı, Nazofrontal açı, Tip açısı, Nazofasiyal açı, Byrd-Hobar oranı, Simons oranı, Goode oranı, Crumley-Lancer oranı ve Powel-Modifiye-Baum oranı ölçüldü. Ölçümler imagej isimli program yardımıyla yapılarak kaydedildi. BULGULAR: Grupların hiçbirisinde nazofrontal açı ölçümlerinde preoperatif ve postoperatif 1, 3, 6, 12, 36, 60. aylarda çekilen fotoğraflarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Postoperatif birinci yıldaki fotoğraflar değerlendirildiğinde Nazolabial açı ve Tip açı ölçümlerinde, grupların hepsinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptandı (p<0,05). Nazofasiyal açı ölçümlerinde sadece Grup 1, 2 ve 3'de, Byrd-Hobar oranında Grup 1, 2, 3 ve 4'de, Goode oranında Grup 1 ve 2'de, Crumley- Lancer oranında sadece Grup 2'de istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı. Simons oranı ölçümlerinde sadece Grup 1, 2 ve 3'de, Powel-Modifiye-Baum oranında ise Grup 1, 3 ve 4'de istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptandı (p<0,05). Postoperatif 36 ve 60. aylardaki fotoğraflar değerlendirildiğinde ise Nazolabial açı ölçümlerinde Grup 1, 2 ve 4'de sadece 36. ay ölçümlerinde, Tip açısı ve Byrd- Hobar oranı ölçümlerinde Grup 1'de 36 ve 60. ay, Grup 2 ve 4'de sadece 36. ay ölçümlerinde, Nazofasiyal açı ölçümlerinde Grup 4'de sadece 36. ay ölçümlerinde, Simons oranı ölçümlerinde Grup 1'de sadece 36. ay ölçümlerinde, Goode oranı ölçümlerinde Grup 1'de sadece 36 ve 60. ay ölçümlerinde, Powel-Modifiye-Baum oranı ölçümlerinde Grup 1'de sadece 60. ay ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Crumley-Lancer oranı ölçümlerinde ise postoperatif 36 ve 60. aylarda grupların hiçbirisinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). SONUÇ: Nazal tip projeksiyonu ve rotasyonunu arttırmak amacıyla kullanılan sütür tekniklerinin ve greft tekniklerinden onlay tip greftinin postoperatif 12. ay ölçümlerinde tip projeksiyon ve rotasyonu üzerine etkili yöntemler olduğu istatistiksel olarak saptanmıştır. Postoperatif 36. ayda yapılan karşılaştırmada sütür tekniklerinden transdomal sütür ve projeksiyon kontrol sütürlerinin, greft tekniklerinden onlay tip greftinin tip projeksiyon ve rotasyonu üzerine etkili olduğu ve postoperatif 60. ayda yapılan karşılaştırmada ise tüm teknikler içerisinde yalnızca transdomal sütürün nazal tip rotasyonu ve projeksiyonu üzerine etkili olduğu gözlenmiştir. Bu sonuçlarla, tip rotasyon ve projeksiyonunu arttırmak için kullanılan yöntemleri değerlendirmek amacıyla daha uzun süreli hasta takiplerinin yapıldığı, daha geniş vaka serilerinden oluşan çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.

Cerrahi tedaviCerrahi-kulak-burun-boğazRinoplasti+3
Şermin Can
İnönü University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Septorinoplastinin psikopatoloji ve yaşam kalitesi üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmada septorinoplasti ameliyatının psikopatoloji ve yaşam kalitesi üzerine etkisini değerlendirdik. Gereç ve Yöntem: Aynı cerrah tarafından septorinoplasti yapılan 70 hasta prospektif olarak değerlendirildi. Hastalar seçildikten sonra; çalışmacı tarafından hazırlanan sosyodemografik form, DSM –IV'e göre SCID-1, SF-36, BDE, BAE NOSE, ROE uygulandı. Bu ölçeklerden DSM –IV'e göre SCID-1 hastanemizin psikiyatri kliniği tarafından preoperatif olarak uygulandı ve psikiyarik bozukluğu olmayan hastalar çalışmaya dahil edidi. Diğer ölçekler preoperatif ve postoperatif uygulandı. Bulgular: Araştırma kapsamına alınan hastaların %58,6'sı kadın, %41,6'sı erkek, %51,4'ü çalışıyor, %48,6'sı çalışmıyor, %24,3'ü evli, %75,7'si bekar idi. Eğitim durumuna göre %2,9'u ilkokul mezunu, %12,9'u ortaokul, %25,7'si lise, %58,6'sı üniversiteli veya üniversite mezunu olduğu belirlendi. Hastaların %12,9'u daha önceden septoplasti olduğu belirlendi. Araştırma kapsamına alınan hastaların %54,3'ü 18-25 yaş aralığında, %45,7'si 26 ve üzeri yaş aralığında olduğu belirlendi. Çalışmamızda yaş ortalaması 26,14±6,80 olarak hesaplandı. Araştırma kapsamına alınan hastaların NOSE, ROE, BAE, fiziksel rol güçlüğü, fiziksel fonksiyon, genel sağlık algısı ve sosyal işlevsellik preoperatif ve postoperatif ortalama değerleri arasında anlamlı fark vardı (p<0,05). Hastaların emosyonel rol güçlüğü, enerji-canlılık-aktvite, ruh sağlığı ve ağrı preoperatif ve postoperatif ortalama değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Sonuçlar: Septorinoplasti yapılan hastalarda hastalığa spesifik ve genel yaşam kalitesi ölçeklerinde belirgin düzelme saptanmıştır. Genel grupta ameliyat sonrası anksiyete düzeyinde belirgin düzelme varken depresyon seviyesindeki düşüş istatiksel olarak anlamlı değildir. Preoperatif depresyon seviyesi ile postoperatif memnuniyet arasında zıt korelasyon mevcuttur. Kadın cinsiyet, çalışmayan, 26 yaş ve üzeri, bekar, daha önceden septoplasti olmamış hastalar, üniversiteli veya üniversite mezunu olan hasta grupları genel yaşam kalitesi alt ölçeklerini postoperatif olumlu yönde etkilemektedir. Erkek cinsiyet, çalışan ve septoplasti olmamış hasta gruplarında postoperatif anksiyete düzeyinde anlamı azalma mevcuttur. Bu nedenle hasta seçimi yaparken bu durumların hepsi dikkate alınmalıdır. Septorinoplasti ameliyatlarının yaşam kalitesi üzerine etkilerini belirleyecek, üzerinde tam fikir birliğine ulaşmış bir ölçek olmadığından bu yönde çalışmalar arttırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, depresyon, septorinoplasti, yaşam kalitesi

AnksiyeteBurunBurun hastalıkları+6
Pınar Tekin
İnönü University
2019
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parotis cerrahisi geçiren hastalarda rezidü parotis doku miktarının komplikasyonlara ve yaşam kalitesine olan etkilerinin değerlendirilmesi

Parotis Cerrahisi Geçiren Hastalarda Rezidü Parotis Doku Miktarının Komplikasyonlara ve Yaşam Kalitesine Olan Etkilerinin Değerlendirilmesi Amaç: Parotidektomi yapılan hastalarda post-operatif rezidü parotis hacimlerini ölçmek, rezidü parotis hacimlerinin komplikasyonlara ve yaşam kalitesine etkisinin değerlendirmek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde Ocak 2010 ile Aralık 2016 tarihleri arasında 148 parotis bezi cerrahisi yapıldı. 74 hastaya PSDE-8 uygulandı, MRG ile nüks açısından tarama yapıldı ve bilateral parotis bezi hacimleri ölçüldü. Hastalara yaşam kalitesi ölçeği uygulanırken hastaların cinsiyeti, eğitim durumları ve vücut kitle indeksleri gibi demografik bilgileri de kayıt altına alındı. Aynı zamanda hastalara estetik skala anketi uygulandı. Elde edilen volumetrik ortalamalar ile yaşam kalitesi ölçeğindeki sorular, demografik veriler ve estetik skala verileri karşılaştırıldı. Bulgular: 125 hastaya benign patolojiler için, 23 hastaya ise malign tümörler nedeni ile parotidektomi yapıldı. 148 hastanın 74'ü çalışmaya dahil edildi. 47 hastaya süperfisyel parotidektomi, 15 hastaya konservatif total parotidektomi, 12 hastaya da parsiyel süperfisyel parotidektomi yapıldı. 1 hastada kalıcı fasial sinir disfonksiyonu, 33 hastada ise subjektif olarak Frey sendromu vardı. MRG ile yapılan volumetrik incelemede opere edilen parotis bezlerinin rezidü hacimleri ortalaması 9,5 cm³'ken, opere edilmeyen tarafın 28,8 cm³'tü. Cerrahi tipi genişliği ile rezidü parotis dokusu hacmi ters korelasyon göstermekteydi. Rezidü parotis bezi hacmi ile Frey sendromu sıklığı, yaşam anketinde sorgulanan cerrahi alan ile ilgili ağrı, cerrahi alandaki depresyon, insizyon skarı ve uyuşma arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık mevcuttu. Hastaların VKİ'leri, eğitim durumları ve yaşları postoperatif yaşam kalitesini etkilememekteydi. Rezidü parotis bezi hacimleri azaldıkça hastaların cerrahi alan ile ilgili kozmetik rahatsızlıkları anlamlı şekilde artmaktaydı ve postoperatif yaşam kalitesi azalmaktaydı. Sonuç ve Öneriler: Parotidektomi ameliyatı sonrası hastaların yaşam kalitesini arttırmak ve komplikasyonları en aza indirgemek için parotis bezinin hastalıksız bırakılabilen maksimum dokusu yerinde bırakılmalıdır. Fasial sinir ve aurikularis magnus sinirinin posterior dalı hastaların postoperatif yaşam kalitesini arttırmak amacıyla korunmalıdır. Cerrahi alanın kozmetik görüntüsü hastaların postoperatif yaşam kalitesine etki etmektedir ve geliştirilmeye muhtaçtır. Anahtar Kelimeler: Parotidektomi, volümetrik ölçüm, yaşam kalitesi

Cerrahi-kulak-burun-boğazHacimKomplikasyonlar+5
Şükrü Aydın
İnönü University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal polipozis olgularında yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete ve bilişsel becerilerin preoperatif ve postoperatif karşılaştırılması ve enflamasyon skorları ile ilişkisinin araştırılması

AMAÇ: Yapılan bu çalışmada nazal polipozisli kronik rinosinüzit hastalarında yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete ve bilişsel beceriler gibi rinolojik ve ekstrarinolojik semptomların operasyon öncesi ve sonrası değerlendirilmesi ve dokudaki enflamasyon skorları ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca enflamasyon şiddetindeki farklılıklar ile semptomların şiddeti arasında ilişki olabileceği düşünülerek bu ilişkinin varlığının gösterilmesi de amaçlanmıştır. GEREÇ YÖNTEM:2015/3 - 2019/5 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi KBB Hastalıkları AbD'ında nazal polipozis tanısıyla endoskopik sinüs cerrahisi (ESC) yapılmış olan toplam 103 hastadan 40'ı çalışmaya dâhil edildi. Operasyon sonrası altı ayını dolduran hastalara operasyondan önce ve sonra Yaşam Kalitesi Ölçeği (SNOT-22), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Bilişsel Hatalar Ölçeği (BHÖ) anketleri yapıldı. Endoskopik sinüs cerrahisi ameliyatı yapılan hastalarda rutin olarak ameliyat sırasında alınmış olan polip doku örnekleri tekrar değerlendirildi ve mukozal enflamasyona göre hafif orta ve şiddetli olarak gruplandırıldı. Mukozal enflamasyon şiddetinin (SNOT-22), (BAÖ), (BDÖ), (BHÖ) skorları ile ilişkisi değerlendirildi. BULGULAR: Histopatolojik değerlendirmede 23 hasta(%57.5) hafif, 11 hasta orta, 6 hasta ise şiddetli enflamasyon grubuna dâhil edildi. Araştırma kapsamındaki hastaların endoskopik sinüs cerrahisi sonrası SNOT-22 total puanlarında (p=0.0001), BDÖ puanlarında (p=0.0001), BAÖ puanlarında (p=0.0001), BHÖ puanlarında (p=0.0001) anlamlı azalma saptandı. Enflamasyon grupları birbiriyle kıyaslandığında ameliyat öncesi ve sonrası SNOT-22 total puanlarında (p>0.5), BDÖ puanlarında (p>0.5), BAÖ puanlarında (p>0.5), BHÖ puanlarında (p>0.5) anlamlı farklılık saptanmadı. Hastaların ameliyat sonrası yaşam kaliteleri, depresyon, anksiyete ve bilişsel fonksiyonlarında anlamlı olarak iyileşme izlendi, fakat enflamasyon şiddeti farklılıkları ile bu iyileşme düzeyleri arasında bir ilişki saptanmadı. SONUÇ VE ÖNERİLER: Nazal Polipozisli hastalarda Endoskopik Sinüs Cerrahisi semptomların belirgin düzeyde iyileşmesini sağlar. Eozinofil oranları yüksek olan hastalarda hastalığın şiddeti ve nüks oranları yüksek olsada genel mukozal enflamasyonun şiddeti ile genel yaşam kalitesi arasında ilişki saptanmamıştır.

AnksiyeteBilişDepresyon+6
Mehmet Bozoğlu
İnönü University
2019
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fonksiyonel septorinoplasti hastalarında preoperatif cilt özelliklerinin ve postoperatif tedavilerin ödem ve ekimoz üzerine etkisi

Amaç: Fonksiyonel Septorinoplasti, günümüzde yaygın olarak uygulanan etkili bir fonksiyonel ve estetik bir cerrahi işlemdir. FSRP sonrası periorbital ekimoz ve ödem sıklıkla görülmekte ve daha hızlı iyileşme için çeşitli uygulamalar ve tedaviler denenmektedir. Biz de bu çalışmamızda preoperatif cilt özelliklerinin ve postoperatif uygulanan tedavinin periorbital ekimoz ve ödem üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metot: Bu çalışmada İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Ekim 2019 ile Ağustos 2020 tarihleri arasında FSRP yapılan hastalar prospektif olarak incelendi. FSRP uygulanan hastaların preoperatif cilt özellikleri Dermatoloji Anabilim Dalı ile birlikte değerlendirildikten sonra, hastalar beş gruba ayrıldı. Grup 1'e sadece buz, Grup 2'ye buz ve periorbital bantlama, Grup 3'e buz ve Arnica krem, Grup 4'e buz ve Reparil jel, Grup 5'e buz ve hirudoid jel uygulandı. Tüm hastaların postoperatif 1., 3., 5., 7., 10., 14., ve 21. gün ödem ve ekimozları standart skalalar ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya Grup 1'de 26 hasta, Grup 2'de 22 hasta, Grup 3 ve 5'de 21'er hasta ve Grup 4'de 25 hasta olmak üzere toplam 115 hasta dahil edildi. Periorbital ekimoz değerlendirildiğinde postoperatif takiplerin hiç birinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Periorbital ödem değerlendirmesinde ise postoperatif 3. günde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlendi (p=0.01). Postoperatif 3. gündeki bu anlamlılık özellikle Arnica ve Hirudoid grupları arasındaki farktan kaynaklanmaktaydı. Sonuç: Çalışmamızda; uygulanan hiçbir tedavi periorbital ekimoz üzerinde ek fayda sağlamazken, Periorbital bantlama ve Arnica'nın periorbital ödem iyileşmesi üzerine fayda sağladığı gözlendi. Anahtar Kelimeler: Ekimoz, Ödem, Medikal tedavi, Periorbital bant, Septorinoplasti

DeriEkimozPerioperatif dönem+4
Ebru Özer Öztürk
İnönü University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Benign paroksismal pozisyonel vertigo (BPPPV)' da epley manevrası ve brandt daroff egzersizlerinin tedavideki etkiliklerinin karşılaştırılması ve epley manevrası sonrası hareket kısıtlamanın yaşam kalitesi üzerine olan etkinliğinin araştırılması

Bu çalışmanın amacı benign paroksismal pozisyonel vertigo (BPPV) tanısı konulan hastalarda Epley manevrası sonrası hareket kısıtlamanın yaşam kalitesi üzerine etkinliğinin değerlendirilmesi, Epley manevrasının Brandt Daroff egzersizlerine üstünlüğü olup olmadığının araştırılmasıdır. Bu çalışma, İnönü Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayı alınarak, Eylül 2015-Ocak 2016 arasında, vertigo şikayeti ile İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Hastanesi KBB polikliniğine başvuran hastalardan, Dix-Hallpike testi yapılarak, pozitif yanıt alınan ve unilateral BPPV tanısı konulan 96 hasta ile yapıldı. Çalışmaya kabul edilen 96 hastanın, 36 sı erkek (%37.5 ), 60'ı kadındı ( %62.5). Hastalar, randomize olarak her biri 32 kişiden oluşan 3 guruba ayrıldı. Birinci guruba (Epley+Hareket kısıtlama gurubu ), Epley manevrası uygulandı, manevra sonrası hareket kısıtlaması önerildi. İkinci guruba (Epley+Hareket serbestliği gurubu), Epley manevrası uygulandı, hareket serbestliği önerildi. Üçüncü guruba(Brandt Daroff gurubu) ise, Epley manevrası uygulanmadan Brandt Daroff egzersizleri gösterildi ve evde uygulamaları istendi. İlk vizitte, Epley manevrası uygulanan guruplardan, hareket serbestliği önerilen hastalardan 28'inde (%88,23), hareket kısıtlama önerilen hastaların ise 27'sinde (%85,29) birinci hafta sonunda, Dix-Hallpike ile hastanın tümüyle iyileştiği tespit edildi. Bu iki guruptan Dix-Hallpike testi ile vertigo ve nistagmus tespit edilen 9 hastaya tekrar Epley manevrası uygulandı, ilk vizitte olduğu şekilde önerilerde bulunuldu. Bu hastalardan 1. aydaki kontrollerde, her iki guruptan birer hastada Epley manevrasının üçüncü tekrarı gerekti. İkinci manevra sonrası, 1.ayda kür oranları, her iki gurupta da %97,05 idi. Brandt Daroff egzersizleri önerilen gurupta ise, 12 hastada (%35,2) ilk hafta sonunda Dix-Hallpike testi ile tam iyileşme tespit edildi. 1.ay sonunda, 13 hastada (%38,23) hala Dix-Hallpike testi ile vertigo ve nistagmus görüldü. İlk iki gurupla karşılaştırıldığında, Epley manevrası uygulanan ilk iki gurubun 1.ay sonundaki iyileşme oranları, üçüncü guruptaki iyileşme oranlarına göre anlamlı olarak yüksekti (p< 0,005). Dizziness Engellilik Ölçeği (DHI) baş dönmesinin hastaların günlük yaşamına olan etkilerini incelemek için kullanıldı. Hastalara tam iyileşme kabul edilen ilk vizitte 25 sorudan oluşan DHI ugulandı ve elde edilen cevapların puanları toplanarak 0-100 aralığında skorlar elde edildi. Daha yüksek skorlar daha ciddi engelliliğe işaret etmekteydi. Fiziksel, emosyonel ve fonksiyonel alanlara yönelik sorulardan elde edilen skorlar Epley+Hareket serbestliği ve Epley+Hareket kısıtlama gruplarında Brandt Daroff grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p<0,005). Sonuç olarak Epley manevrası yaptıktan sonra, birinci hafta ve birinci aydaki kontrollerde, tam iyileşme açısından, hareket kısıtlamanın bir etkisi olmadığı, Brandt Daroff egzersizlerini tek başına uygulamanın, Epley manevrasına göre tedavide yetersiz kaldığı ve Epley manevrası uygulanan hastaların yaşam kalitelerinde fiziksel, emosyonel ve fonksiyonel anlamda daha iyi sonuçlar elde edildiği neticesine ulaşıldı. Anahtar Kelimeler: BPPV, DH Testi, Epley Manevrası, Brandt Daroff egzersizleri

EgzersizTedaviVertigo+2
Ali Özerk
İnönü University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adenotonsillektomi yapılan çocuklarda h.pylori varlığının adenotonsiller dokuda pcr, serumda eliza yöntemleriyle araştırılması ve sonuçların üre nefes testi ile karşılaştırılması

H.pylori (Helikobacter pylori ) mide mukozasında kolonize olan gram negatif, mikroaerofilik, 0,5-0,9x3 µm boyutlarında, hareketli bir bakteridir. Tüm dünyada yaygın olarak bulunan H.pylori çocukluk çağından itibaren tüm yaşlarda kolonize olabilmektedir. Daha çok gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde bulunurken, gelişmiş ülkelerde azalan oranlarda bulunmaktadır. Kontaminasyonun nasıl olduğu kesin olarak ortaya konulamamıştır. Muhtemel kontaminasyon yolları fekal-oral, oral-oral, gastro-oral ve iatrojenik olarak kabul edilmektedir. Literatürde birçok farklı çalışmada gastrit, peptik ülser, peptik karsinoma ve MALT (mukoza ilişkili lenfoid doku) lenfoma ile ilişkisi gösterilmiştir. Ateroskleroz, İTP, demir eksikliği anemisi, GÖRH gibi GİS dışı hastalıklarla ilişkisi ve ekstragastrik kolonizasyonu ise halen araştırılmaya devam eden tartışmalı bir konudur. Bu çalışma ile farklı tanı yöntemlerini kombine ederek bölgemizdeki adenotonsiller dokuda H.pylori prevelansını tespit etmeyi amaçladık. Adenoidektomi, tonsillektomi ve adenotonsillektomi yapılan hastalarda muhtemel ekstragastrik kolonizasyonu adenotonsiller dokuda PCR yöntemiyle, serumda serolojik testlerle; postoperatif mide kolonizasyonun etkilenip etkilenmediğini ucuz, kolay uygulanabilir ve non-invaziv bir yöntem olan üre nefes testiyle araştırdık. Çalışmamız Ocak 2011-Ağustos 2015 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Kliniği, Klinik Mikrobiyoloji Departmanı ve Pediatrik Gastroenteroloji kliniklerinde prospektif olarak planlandı. Horlama, ağzı açık uyuma, kronik veya rekürren tonsillit atakları geçiren, uyku problemleri şikayetleriyle kliniğimize başvuran ve cerrahi kararı alınan çocuk hastalar çalışmaya dahil edildi. Yaşları3-18 (ort. 8,4) arasında olan, 57'si (% 46) kız ve 67'si (%54) erkek olmak üzere toplam 124 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalardan 91 tanesine adenoidektomi, 6 tanesine tonsillektomi, 25 tanesine adenotonsillektomi operasyonu yapıldı. Hastalardan alınan 118 adenoid, 63 tonsil doku materyalleri PCR yöntemiyle Hp varlığı yönünden araştırıldı. Yapılan PCR analizinde 63 tonsil dokusundan 9 (% 14,2), 118 adenoid dokudan 25 tanesinde Hp DNA pozitif (% 21,1) olarak bulundu. Toplam 181 adenoid ve tonsil dokusundan toplam 34 (% 18,7) tanesinde Hp DNA pozitif bulundu. Çalışmamızda toplam 46 hastaya postoperatif ÜNT testi yapıldı. Bu 46 hastanın 18'inde (%39,1) Hp DNA pozitif idi. Pozitif olan 18 hastanın 5'inde (% 27,8) ÜNT pozitif iken negatif olan 28 hastanın 11'inde (%39,3) ÜNT pozitifti. PCR negatif olan grupta oransal olarak farklılık bulunsa da, PCR incelemesinde helikobakter pozitif olan grup ile helikobakter negatif olan grup arasında, ÜNT pozitifliği açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuç olarak çalışmamızda, H.pylori için endemik olan bölgemizde H.pylori prevelansını adenotonsiller dokuda % 18,7 olarak tespit ettik. H.pylori'nin adenotonsiller dokuda ektragastrik bir rezervuar olarak bulunabileceğini düşünmekteyiz. Bu rezervuar oral-oral ve oro-gastrik geçişte rol oynayabilir. Ancak bir ektragastrik rezervuar olan adenotonsiller dokunun uzaklaştırılmasının mide kolonizasyonuna etkisi olmadığı sonucuna ulaştık. Sonuçlarımızın genelleştirilebilmesi için daha geniş kapsamlı çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Helicobacter pylori, adenotonsiller doku, ekstragastrik rezervuar, üre nefes testi.

Enzime bağlı immünosorbent testiHelicobacter pyloriPalatin tonsil+3
Serdar Güllü
İnönü University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koklear implant kullanan çocuklarda dil gelişimi, motor becerisi ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Amaç: Doğuştan veya dil öncesi dönemde ortaya çıkan işitme kaybı, çocuğun dil gelişimini olumsuz yönde etkileyerek gelişiminin yaşıtlarından geride seyretmesine neden olabildiğinden ve yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilediğinden koklear implant operasyonunun önemi gün geçtikçe artmaktadır. Bu çalışmada Vineland Uyum Davranış Ölçeği ve Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) uygulanarak koklear implantlı hastalaların yaşam kalitesi ve dil gelişiminin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda Mayıs 2014 – Eylül 2015 tarihleri arasında koklear implantasyon operasyonu uygulanan 40 hasta incelendi. Koklear implant operasyonundan sonra cihazını düzenli olarak en az 1 yıl kullanıp, eğitimlerine düzenli devam eden hastalara operasyon öncesi ve operasyon sonrası 297 maddeden oluşan; iletişim, günlük yaşam, sosyalleşme ve motor becerileri olmak üzere dört alt alandan meydana gelen Vineland Uyum Davranış Ölçeği ve yaşam kalitelerinin belirlenmesi için 23 maddeden oluşan ÇİYKÖ uygulanmıştır. Bulgular: 3-15 yaş arasında koklear implant uygulanan toplam 40 kişi bu çalışmaya dahil edildi. Operasyon öncesi ve sonrası yaşam kalitesi verileri değerlendirildiğinde operasyon sonrası puanlarında anlamlı oranda artış saptandı. Vineland Uyum Davranış Ölçeği uyguladığımız hastalarımızın operasyon öncesine göre iletişim becerileri toplam puanında, yaşam becerileri toplam puanında ve motor becerileri toplam puanında anlamlı bir şekilde artış olduğunu görüldü. Sonuç: Koklear implantasyonun çocuklarda yaşam kalitesi üzerine pozitif etkisi olmakla birlikte hastaların ailelerinde operasyon öncesinde ve sonrasında bazı endişeler bulunmaktadır. Ebeveynlerin endişelerinin azaltılması için bu konu ile ilgili olarak daha ayrıntılı bilgilendirilme gerekebilir. Koklear implantasyonun çocukların alıcı ve ifade edici dil becerilerinin gelişmesine, yaşam kalitesinde artışa, kişilerarası iletişimlerinin güçlenmesine ve sosyalleşmelerine katkısı görülmektedir. Anahtar kelimeler: Koklear implantasyon, vineland, yaşam kalitesi, yaşam kalitesi ölçeği

Dil gelişimiKokleaKoklea hastalıkları+6
İsmail Demir
İnönü University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal polipli kronik rinosinüzit hastalarındaendoskopik sinüs cerrahisi draf prosedürlerinin karşılaştırmalı analizi

NAZAL POLİPLİ KRONİK RİNOSİNÜZİT HASTALARINDA ENDOSKOPİK SİNÜS CERRAHİSİ DRAF PROSEDÜRLERİNİN KARŞILAŞTIRMALI ANALİZİ Amaç: Çalışmamızda, nazal polipli kronik rinosinüzit hastalarında endoskopik frontal sinüs cerrahisi Draf 3 ve Draf 2a prosedürlerinin ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası klinik, radyolojik ve endoskopik farklılıklarını bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi'ne 2022 Ocak ile 2022 Aralık ayları arasında başvuran, 18 yaş üzeri bilateral nazal polipli kronik sinüzit tanılı frontal sinüs cerrahisi uygulanmış, cerrahi öncesi medikal tedavi almış hastalar dahil edildi. Hastalar geliş sırasına göre basit randomizasyon şeması kullanılarak, Draf 3 ve Draf 2a uygulanacak şekilde iki gruba ayrılması planlandı. Hastalara cerrahi öncesi, cerrahi sonrası 2. hafta, 1.ay, 3. Ay ve 6.ayda Sinonazal Sonuç Testi-22 (koku alma için 12. Soru ayrı bir başlıkta da değerlendirildi) uygulandı. Postoperatif endoskopi için 2. Hafta, 1.ay, 3.ay ve 6.ayda Perioperatif Sinüs Endoskopi (POSE) skorlaması uygulandı. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6.ayda çekilen paranazal sinüs tomografisi Lund-Mackay skorlaması ile değerlendirildi. Ayrıca hastalar perioperatif komplikasyonlar ve postoperatif endoskopik olarak Polip nüksü açısından kayıt altına alındı. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması sırasıyla Draf 2a (n=22) 48,3±17,5 ve Draf 3 (n=20) 44,1±17,08 idi. Draf 3 uygulanan hastalarda, Draf 2a hastalarına kıyasla preoperatif daha yüksek Sinonazal Sonuç Testi-22 skorları (p=0,301) ve Lund-Mackay tomografi skoru (p=0,484) bulundu. Çalışmamızda her iki grupta semptomlarda düzelme, yaşam kalitesinde artış, endoskopik olarak iyileşme ve Lund-Mackay skorlarında azalma sağlandı, ancak Draf 3'te iyileşme daha fazla idi. Draf 2a grubunda, astımı, aspirin intoleransı olan hastalarda polip nüksü daha fazla bulundu. Draf 3 yapılan grupta ve daha önce endoskopik sinüs cerrahisi öyküsü olan hastalarda komplikasyon sıklığı daha fazla bulundu. Sonuç: Draf 3 endoskopik frontal cerrahi prosedürü; daha önce endoskopik sinüs cerrahisi öyküsü, astım ve/veya aspirin intoleransı olan, daha fazla hastalık yüküne sahip hastalarda yaşam kalitesini arttırmak ve polip nüks riskini azaltmak için iyi bir seçenek olabilir. Anahtar Kelimeler: Nazal polipozis, Frontal sinüs cerrahisi, Draf 3 prosedürü, Draf 2a prosedürü, SNOT-22 anketi.

Can Keskin
Karadeniz Technical University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolesteatom tanı ve izleminde difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin rolü: Tek merkez, retrospektif derleme

Amaç: Çalışmamızın amacı son yıllarda Kronik Otitis Media (KOM) olgularında kullanımı giderek yaygınlaşmakta olan Difüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntülemenin (DAMRG) kolesteatomun primer tanısında ve postoperatif dönemde nüks veya rezidü takibinde etkinliğini değerlendirmektir. Ek olarak çalışmamızda 1,5 ve 3 Tesla akımlarla elde edilen iki farklı Difüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntüleme protokolünün etkinliğini karşılaştırmalı olarak değerlendirmek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalında opere edilerek, tanısı klinik bulgular ya da patoloji tanısıyla doğrulanmış ve preoperatif görüntülemelerine PACS sisteminden ulaşılabilen tüm olgular Mayıs 2018 – Ağustos 2022 tarihleri arasında retrospektif olarak tarandı ve bu çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, şikayetleri, muayene bulguları, patoloji verileri ve görüntüleme sonuçları retrospektif olarak kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza 42 kulak dahil edildi. Olguların 25 'i (%67,6) erkek, 12'si (%32,4) kadın olup yaş ortalaması 38,3 idi. Çalışma grubumuzda DAMRG'nin kolesteatomu saptamadaki duyarlılığı %82,8, özgüllüğü %84,6, pozitif tahmin değeri %92,3, negatif tahmin değeri ise %68,8 olarak hesaplandı. Postoperatif 6 kulakta DAMRG etkinliği ayrı olarak değerlendirildiğinde duyarlılık %83,3, pozitif tahmin değeri %100 olarak hesaplandı. 1,5 Tesla ile görüntüleme yapılan ve 30 kulaktan oluşan grupta DAMRG duyarlılığı %100, pozitif tahmin değeri %90,5, özgüllük %81,8 ve negatif tahmin değeri ise %100 olarak hesaplandı. 3 Tesla grubunda ise 12 kulak mevcuttu ve bu grupta duyarlılık %50, pozitif tahmin değeri %100, özgüllük %100, negatif tahmin değeri ise %26 olarak hesaplandı. Bu sonuçlar karşılaştırıldığında 1,5 Tesla ile yapılan görüntüleme sonuçları duyarlılık ve negatif tahmin değeri açısından istatistiksel olarak daha etkin bulundu. Sonuç: Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans Görüntüleme, primer kolesteatom tanısında ve postoperatif takipte yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahip bir görüntüleme yöntemidir. Difüzyon ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntülemelerde 1,5 Tesla akım ile elde edilen görüntüleme protokolleri tercih edilebilir.

KolestatomaKolestatoma-orta kulakKulak-burun-boğaz hastalıkları+3
Koray Keskin
Karadeniz Technical University
2023
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Boyun diseksiyonlarında aksesuar sinir ile ilgili ölçümler ve yeni tanımlamalar

Giriş ve Amaç: Boyun diseksiyonu yaptığımız hastalarda Nervus Accessorius(ACC) hasarını önlemek amacıyla hastaların boyun morfolojik ölçümleri ile sinirin boyundaki önemli anatomik yapılarla olan ilişkisini ve sinirin daha kolay eksplorasyonu, korunması amacıyla yeni referans noktalar tanımlamayı amaçladık. Materyal ve Yöntem: Çalışmamız Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Kliniği'nde Ekim 2021- Eylül 2023 tarihlerinde prospektif olarak planlandı. Hastalara preoperatif ve peroperatif önceden belirlenen bazı ölçümler milimetre(mm) cinsinden yapıldı. Bulgular: Ortalama yaşı 59.2±17.07(18-90) olan 80 hastanın 54'ü erkek 26'sı kadındı. Spearman Korelasyon Testine göre Great auricularis nervus (GAN)- (ACC) arasındaki mesafe ile Sternocleidomastoid kas(Scm) kalınlığı arasında pozitif korelasyon vardı(ρ=0.242, p = 0.03). GAN-ACC arası mesafe ile ACC'nin Scm posterior sınırından çıkıp trapez kasına girdiği nokta arasındaki boyu arasında pozitif korelasyon vardı (ρ=0.307, p = 0.006). GAN-ACC arasındaki mesafe ile preoperatif ölçülen mastoid apeksi-klavikula orta hat çizgisi arası mesafe arasında pozitif korelasyon vardı(ρ=0.235, p = 0.036). Boyun çevresi scm boyu, scm çevresi, scm kalınlığı arasında pozitif korelasyon vardı (sırasıyla ρ=0.248, p = 0.026) , (ρ=0.354, p = 0.001) , (ρ=0.346, p = 0.002). Sonuç: Baş ve boyun cerrahileri esnasında N.Accessorius'un korunması oldukça önemlidir. Cerrahların siniri bulması ve koruması esnasında hastaların morfolojik özelliklerini ve çalışmamızda belirttiğimiz yeni tanımlamaları ve ipuçlarını dikkate almalarını öneririz. Anahtar Kelimeler: Boyun Diseksiyonu, Aksesuar Sinir , Great Auricular Nerve

Aksesuar sinirBoyunDiseksiyon
Gülsen Özyiğit Dursun
Karadeniz Technical University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Timpanoplasti yapılan hastalarda transkanal endoskopik ve retroauriküler mikroskopik yaklaşımın klinik ve odyolojik sonuçlarının karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Timpanoplasti; kronik otitis media (KOM) gibi hastalıkların cerrahi tedavisinde orta kulak fonksiyonlarının geri kazanılmasına yönelik uygulanan miringoplasti ve ossiküloplasti işlemidir. Bu çalışma tip 1 timpanoplasti yapılan hastalarda transkanal endoskopik ve retroauriküler mikroskobik yaklaşımların klinik ve odyolojik sonuçlarını karşılaştırarak her iki yöntemi ameliyat sonrası işitme düzeylerindeki artış, ameliyat süresi ve başarısı, ameliyat sonrası ağrı ve komplikasyon oranları gibi klinik parametreler açısından değerlendirerek hangi cerrahi yaklaşımın daha etkili olduğunu; varsa birbirlerine olan üstünlüklerini belirlemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2017-01.01.2023 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Kliniği'nde endoskopik ve mikroskobik timpanoplasti yapılan 86 hasta birebir eşleştirilerek iki kohortta incelendi. Hastaların sosyodemografik ve cerrahiye ilişkin verileri, ameliyat öncesi ve sonrası işitme düzeyleri ve değişimleri odyometrik olarak değerlendirildi. Bulgular: Timpanoplasti sonrası her iki cerrahi tekniğin de tüm frekanslarda iyileşme sağladığı, ek patolojilerin varlığının ameliyat süresinde artışa yol açtığı görüldü. Hastaların %77,9'unun işitme azlığıyla başvurduğu; %67,4'ünde perforasyon yerinin posterior kadranda olduğu; %20,9'unda timpanik membran perforasyonuna ek bir patolojinin bulunduğu; hastanede yatış süresinin 2,6 gün (±0,9 gün), ameliyat süresinin 115,87 dakika(±20,09 dakika) olduğu görüldü. Ayrıca yapılan cerrahilerin %90,7'sinin başarılı olduğu, %5,81'inde komplikasyon geliştiği görüldü. Endoskopik cerrahilerin mikroskobik cerrahilere göre daha başarılı sonuçlar verdiği, daha kısa cerrahi süresi sağladığı, daha az ameliyat sonrası ağrıya yol açtığı görüldü. Sonuç: Uygulanan endoskopik tekniğin daha kısa ameliyat süresi, daha yüksek başarı oranı, daha düşük ameliyat sonrası ağrı gibi üstünlükleri olduğu ancak cerrahi tekniklerin işitme kazanımı açısından birbirine üstünlüğü olmadığı görülmüştür. Anahtar kelimeler: Timpanoplasti, endoskopik cerrahi, odyolojik sonuçlar.

Salim Tutgun Aydın
Karadeniz Technical University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otolojik cerrahide kemik çimento kullanımının klinik ve odyolojik sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, kemik çimento kullanılarak yapılan otolojik cerrahilerinin klinik ve odyolojik sonuçlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Trabzon Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda Ocak 2015- Aralık 2024 tarihleri arasında otolojik cerrahi geçiren 58 hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların preoperatif ve postoperatif otoskopik bulguları, odyolojik değerlendirmeleri, ameliyat notları, demografik verileri, cerrahi yaklaşım şekli, greft materyali, kolesteatom varlığı ve komplikasyon gelişimi incelendi. Austin-Kartush sınıflamasına göre kategorize edilen hastalarda ve alt grup analizleri yapıldı. Bulgular: Postoperatif hava-kemik aralığında(HKA) genel bir iyileşme gözlenmiş olup, başarı oranları Austin-Kartush gruplarına göre değişkenlik göstermiştir. En iyi sonuçlar Grup F'te(Fikse stapes) elde edilmiş, hastaların %100'ünda postoperatif HKA 0–20 dB aralığında saptanmıştır (ortalama: 13.2 dB). Grup A'da(M+S+) ise fonksiyonel başarı (≤20 dB) oranı %31,6'da kalmış, ortalama postop HKA 25.6 dB olarak bulunmuştur. Genel grup analizlerine bakıldığında; granüler mukozaya sahip hastalarda postoperatif HKA ortalaması 28.7 dB, normal mukozada 21.8 dB bulunmuş, fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.013). Preoperatif zar durumu doğal olan hastalarda postop HKA ortalaması 21.3 dB, retrakte/adeziv zarda ise 31.2 dB ölçülürken fark anlamlı bulunmuştur(p=0.010). Kadın hastalarda postop HKA 22.3 dB, erkeklerde 29.4 dB(p=0.011); otore skoru 0 olanlarda HKA kapanması 14.5 dB, skor 2 olanlarda ise 2.8 dB olarak saptanmıştır (p=0.010). Sonuç: Kemik çimento, özellikle otoskleroz cerrahisinde proteze yardımcı, güvenilir bir materyaldir. Ancak cerrahi başarı, preoperatif orta kulak durumu, ossiküler bütünlük ve hasta profili gibi faktörlerden belirgin şekilde etkilenmektedir. Grup bazlı analizler, bazı kemikçik konfigürasyonlarında yüksek başarı sağlanabildiğini, bazı gruplarda ise alternatif cerrahi yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğunu ortaya koymuştur.

Kadir Soylu
Karadeniz Technical University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mastoid cerrahisi sonrası karşı sağlam kulakta tur gürültüsüne bağlı meydana gelen işitme kayıpları

Amaç: Bir kulağı sağlam ve diğer kulağında mastoid cerrahisi gerektiren bir patolojisi olan hastalarda, operasyon sırasında kullanılan tur cihazından çıkan gürültünün, karşı sağlam kulakta oluşturduğu etkinin ve muhtemel işitme kaybının ortaya konulması, işitme kaybı gelişmişse bunun geçici veya kalıcı olup olmadığı, geçici ise de geri dönüş olup olmadığını araştırmak amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Bu çalışmaya mastoid cerrahisi planlanan ve diğer kulağı normal ve sağlam olan 22 olgu dahil edilmiştir. Hastalara ilk olarak operasyondan önce karşı sağlam kulağının pür ton odyogram, akustik stapes refleksi (ASR) ve (Spontan=SOAE, Transient=TEOAE, Distorsiyon Ürünleri (DPOAE), input/output fonksiyonları (DPOAE I/O) olmak üzere otoakustik emisyonların (OAE) ölçümleri yapılmıştır. Operasyon sırasında kullanılan tur ucunun boyutu ve turlama süresi kaydedilmiştir. Operasyondan hemen sonra hasta genel anestezinin etkisinden çıkınca ASR, SOAE, TEOAE, DPOAE, DPOAE I/O fonksiyonları ölçümleri tekrar yapılmıştır. Postoperatif 1. günden başlanarak, preoperatif dönemdeki işitme eşik seviyesine yakın değerlere ulaşılıncaya kadar, postoperatif 2., 3., 4., 5., 6., günlerde ASR.SOAE.TEOAE, DPOAE, DPOAE I/O ölçümleri karşı sağlam kulakta tekrarlanmıştır. Bulgular: Gürültünün iç kulağa iletilmesini azaltmak için karşı kulakta stapes kası kasılmakta, yorgunluğa bağlı olarak, akustik stapes refleksleri 1000 ve 2000 Hz'de operasyondan hemen sonra preoperatif dönemdeki değerlerine oranla azalmakta, postoperatif 2.gün (48-72 saat, ortalama=60 saat) sonra preoperatif dönemdeki değerlerine ulaşılmaktadır. En belirgin geçici eşik yükselmeleri DPOAE I/O (input/output fonksiyonlar) 'da tespit edilmiştir. Operasyondan hemen sonra eşikler düşmüş, postoperatif 1. gün (24 saat sonra) tekrar yükselmeye başlamış, postoperatif 2. gün (48 saat sonra) preoperatif dönemdeki değerlerine ulaşmıştır. SOAE amplitüdleride operasyondan hemen sonra tamamen kaybolmakta, postoperatif 1. gün tekrar (24 saat sonra) ortaya çıkmakta, postoperatif 3. gün (72 saat sonra) preoperatif dönemdeki değerlerine ulaşmıştır. TEAOE'de 2000, 2828, 4000 Hz'lerde, DPOAE I/O' da 3284, 4102, 4919 Hz'lerde preoperatif ve postoperatif azalan emisyon amplitüdleri, postoperatif 2. gün (48 saat sonra) preoperatif dönemdeki değerlerine ulaşmıştır. Sonuç: Kulak operasyonlarında tur cihazında çıkan gürültü karşı kulağa kemik yolu ile iletilir, karşı kulakta geçici eşik yükselmelerine neden olur, bu durumu en erken ve en objektif olarak OAE'lar ile değerlendirilebilir. OAE'lar ile amplitüdlerinde düşme ve l/O'da eşik yükselmeleri gibi bulgular elde edilir, 48 saat sonrada değişiklikler normale döner, iç kulağa gürültünün iletilmesini önlemek için stapes kası sürekli olarak kasılmakta ve yorgunluk oluşarak buna bağlı ASR'leri azalmakta, postoperatif 2.günden (48-72 saat, ortalama=60 saat) sonra preoperatif dönemdeki değerlerine ulaşılmaktadır. Anahtar kelimeler: Gürültü, geçici eşik yükselmeleri, otoakustik emisyonlar, akustik stapes refleksi

Erkan Karataş
İnönü University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal polipozis ve kronik sinüzitle endoskopik sinüs cerrahisinin yaşam kalitesi üzerine etkisi

Özet: Bu çalışmamızda Ekim 2000 ile Eylül 2001 tarihleri arasında kliniğimizde kronik sinüzit ve nazal polipozis tanısı ile endoskopik sinüs cerrahisi yapılan 30 olgunun yaşam kalitelerindeki değişiklikleri prospektif olarak inceledik. Rinosinüzit toplumun büyük bir kısmını etkileyen ve sık karşılaşılan hastalıklardan biridir. Rinosinüzit ile ilgili tedavi hizmetleri sağlık harcamaları içinde büyük bir paya sahiptir ve hastaların iş verimliliğini bozarak önemli miktarda iş gücü kaybına neden olur. Rinosinüzitin, hastaların yaşam kalitelerini nasıl etkilediği konusuna ilgi, günden güne artmaktadır. Bu konuda kullanılan birçok yaşam kalitesi sorgulama anketi vardır. Kronik rinosinüzit gelişiminde ostiomeatal kompleks ve mukosilier aktivitenin önemi anlaşıldıktan sonra, endoskopik sinüs cerrahisi medikal tedaviye cevap vermeyen kronik sinüs hastalıklarının en iyi tedavi seçeneği haline gelmiştir. Bu çalışmamızda genel sağlık durumu incelemek için, SF-12 anketi ve rinosinüzite özel yaşam kalitesini incelemek için ise Chronic Sinusitis Survey'i (CSS) anketini kullandık. Objektif kriter olarak da bilgisayarlı tomografi (BT) ve endoskopik muayene değerlendirmeleri yapıldı. BT skorlaması Lund ve Mackay'ın tariflediği sistemle yapıldı. BT'ler ve anketler ameliyattan önce ve ortalama 6 ay (3-10 ay) sonra uygulandı. Olguların %94'ü burun tıkanıklığından, %87'si yüzde basınç/ağrı ve %80'i baş ağrısından şikayetçi idi. ESC'den sonra bu semptomlarda belirgin düzelme gözlendi (p<0.01). En belirgin düzelme burun tıkanıklığında görülürken, en az düzelme burun ve geniz akıntısında oldu. CSS semptom skorlarında da belirgin iyileşme gözlendi (p<0.01). Özellikle polipti rinosinüzit grubunun CSS semptom skorundaki düzelme belirgindi. Genel CSS skorunda %30'dan fazla iyileşme kriter alınarak 27 olguda (%90) belirgin düzelme tespit edildi. Kalan %10'unda değişiklik gözlenmedi. Hiçbir olguda skor kötüleşmedi. BT skorlarında genel popülasyonda ve polipsiz kronik sinüzit grubunda anlamlı düzelmeler (p<0.05) gözlenirken polipli kronik sinüzit grubunda anlamlı iyileşme görülmedi. SF-12 skorlarından zihinsel bileşen özetindeki (ZBÖ) düzelme, fiziksel bileşen özetindeki (FBÖ) düzelmeye kıyasla daha belirgindi (p<0.01). BT skorlarındaki değişiklikler hem genelde hemde ayrı ayrı gruplar içinde hiçbir parametre ile korelasyon göstermedi. CSS skorlarındaki değişiklikler ile SF-12 FBÖ skorlarındaki değişiklikler arasında anlamlı korelasyon tespit edilirken (p<0.05), SF-12 ZBÖ skorlarındaki değişiklikler ile korelasyon bulunmadı (p>0.05). Değişik araştırmacıların buldukları sonuçların rahat karşılaştırılabilmesi için değerlendirme araçlarının standardizasyonu gereklidir. Biz bu konuda kısa, pratik ve öz bilgiler veren SF-12 ve CSS anketleri ile Lund ve Mackay BT skorlama sistemini öneriyoruz.

Mustafa Akarçay
İnönü University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Komorbid hastalığı olan ve olmayan nazal polip hastalarında tedavi başarısının değerlendirilmesi

Bu tez ile, komorbid hastalıgı olan ve olmayan nazal polipozis hastalarında tedavi basarısı subjektif ve objektif verilerle degerlendirilerek, tedavi basarısı açısından gruplar arasındaki farklılıklar tartısıldı. Ayrıca astımlı hastalarda nazal polipozis tedavisinin solunum fonksiyonları üzerindeki etkisi arastırıldı. Klinigimize nazal polipozis nedeniyle basvuran 38 hasta çalısmaya alındı. Hastaların %18,4'ünde alerjik rinit, %26,3'ünde astım saptandı. Subjektif yöntemlerden VAS kullanılarak burun tıkanıklıgı ve koku alma fonksiyonları degerlendirildi, objektif yöntemlerden ARM, RMM, endoskopik skorlama ve Lund&Mackay BT evrelemesi kullanıldı. Astımlı olgularda, nazal polipozisin medikal ve cerrahi tedavisi sonrasında inhaler kortikosteroid kullanımında belirgin düsüs oldugu gözlendi. Medikal tedavi sonrasında FEV1 ve PEF degerlerinde gözlenen artısın istatiksel olarak anlamlı olmadıgı, ancak cerrahi tedavi sonrasında PEF ve FEV1 degerlerinde anlamlı bir düsüs oldugu gözlendi. Medikal tedavi sonrasında tVol'de, endoskopik evreleme skorlarında ve BT skorlarında anlamlı düzelme gözlendi. Postoperatif 6. ay ölçümlerinde cerrahi tedavinin tVol'de bir degisiklige neden olmadıgı tespit edildi. Ancak cerrahi tedavi sonrası endoskopik evreleme skorları ve BT skorlarındaki düzelme anlamlıydı. Total ND'de ise, medikal ve cerrahi tedavi sonrasında anlamlı düzelme tespit edilemedi. Medikal ve cerrahi tedavi sonrasında burun tıkanıklıgı ve koku alma semptomlarının hastaların tümünde ve ayrı ayrı alt gruplarda düzeldigi gözlendi. Ancak alt gruplar arasında düzelme açısından anlamlı bir fark gözlenmedi. Bu çalısmada, astımlı nazal polipozis hastalarında, nazal polipozis tedavisinin ilaç kullanım sıklıgında azalmaya neden oldugu ancak solunum fonksiyon testlerinde düzelmeye neden olmadıgı bulundu. Komorbid hastalıgı olan ya da olmayan nazal polipozisli hastalar arasında objektif veya subjektif veriler açısından belirgin bir farklılık olmadıgı görüldü.

Nur Yücel Ekici
İnönü University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnönü Üniversitesi yenidoğan işitme taraması modeli geliştirilmesi

Amaç: İnönü Üniversitesi Yenidoğan İşitme Taraması modeli geliştirilmesi, uygulanan programın sonuçlarının değerlendirilmesi, saptanan işitme kaybı tanılarının belirlenmesi ve kullanılan tarama protokolunun etkinliğinin değerlendirilmesi.Metod: Ocak 2007- Ocak 2008 tarihleri arasında, yenidoğan ve yoğun bakım ünitelerinde yatan 1453 bebeğe geçici uyarılmış otoakustik emisyon ölçümü (transiet evoked otoacoustic emissions,TEOAE) ile protokolün ilk basamağını oluşturacak şekilde işitme taraması yapıldı. Refere edilen bebekler 18 aylık sürede takip edildi. Yenidoğan bebekler ilk 2-48 saat içinde test edildi. Her iki kulakta TEOAE testine yanıt alınması ?geçti? olarak değerlendirildi. İkinci basamaktaki TEOAE testi ile ?refere et? yanıtı alınan bebeklere 30 gün içinde, ABR testini de içeren tam odyolojik değerlendirme uygulandı.Bulgular: Tarama programına dahil edilen 1453 bebeğin 1395 (% 96,10)' inde ilk basamakta ?geçti? sonucu alındı. 45 bebeğin ailesi ikinci kontrole gelmedi. 604 bebekte (% 41,60) ikinci basamak tarama testinde ?refere et? sonucu alındı. Onüç bebekte (% 0,89) üçüncü basamakta ?refere et? sonucu elde edildi ve 10 bebek (% 0.69) işitme yetersizliği tanısı aldı. Üç bebekte bilateral ileri düzeyde işitme kaybı, 7 bebekte hafif ve orta düzeyde işitme kaybı saptandı. Takip sırasında ve tedavi sonrasında 3 bebek normal işitme sınırları içinde tespit edildi. Beş bebekte işitme cihazı ile amplifikasyon yapıldı. İki bebekte koklear implantasyon ameliyatı planlandı, bir bebeğe implantasyon gerçekleştirildi.Sonuç: Taranan populasyonda prematüritenin bir risk faktörü olmadığı gözlendi. Bu çalışma, her canlı yenidoğanda ve yoğun bakım ünitesinde yatan tüm bebeklerde işitmenin değerlendirilmesi gerekliliğini vurgulamaktadır. Yenidoğan işitme tarama programı ile işitme kaybının erken tanısı ve 6 aydan önce tedavisi planlanmalıdır.

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+5
Yeşim Durgun
İnönü University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Efüzyonlu otitis media ile pediatrik obezite ilişkisinin araştırılması

Amaç: Pediatrik obezitenin, efüzyonlu otitis media gelişimi üzerine etkisinin olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır.Materyal ve Metod: Çalışmaya 2-10 yaş arası çocuklar alındı. Çalışma grubuna 60 efüzyonlu otitis medialı çocuk, kontrol grubuna ise 86 sağlam çocuk mevcuttu. EOM tanısı anamnez, otoskopi, timpanometri ve yaşı uygun olanlara saf ses odyometrisi yapılarak kondu. Çalışma grubundaki tüm çocukların adenoid vejetasyon oranları ve tonsil hipertrofisi olup olmadığı not edildi. Kontrol grubuna ise sistemik ve KBB hastalığı olmayan çocuklar alındı. Çalışma ve kontrol grubundaki toplam 146 çocuğun boy ve ağırlık ölçümleri yapıldı. Her çocuğun VKİ, RA ve Z skor değerleri hesaplandı. Yaşa ve cinsiyete uygun persentil eğrileri kullanılarak düşük kilolu, normal kilolu, aşırı kilolu ve obez olmak üzere 4 gruba ayrıldı. İstatistiksel değerlendirmede SPSS for Windows Version 13 programı kullanıldı. P<0,05 olanlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: Çalışma ve kontrol grubu VKİ, RA, Z skoru ortalamaları yönünden karşılaştırıldığında VKİ ve RA ortalamalarının çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yüksekti (VKİ için p=0,035 ve RA için p=0,026). Her iki grup arasında VKİ ve RA kullanılarak belirlenen düşük kilolu, normal kilolu, aşırı kilolu ve obez çocukların istatistiksel karşılaştırılmasında sadece RA kullanılan grupta istatistiksel olarak fark olduğu görüldü (p=0,012). VKİ'ye göre çalışma ve kontrol grubunda obez+aşırı kilolular bir grup kabul edildiğinde, obez+aşırı kilolular, normal ve düşük kilolu çocuklar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p=0,044). RA'ya göre yapılan değerlerdirmede obez+aşırı kilolular bir grup kabul edildiğinde, obez+aşırı kilolular, normal ve düşük kilolu kişiler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p=0,005). Ayrıca Z skoru ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmamasına rağmen çalışma grubunda ortalama değer kontrol grubuna göre daha yüksekti. Çalışma ve kontrol grupları ayrı ayrı okul öncesi (2-6 yaş) ve okul dönemi(6-10 yaş) olarak ikiye ayrıldı. 6-10 yaş grubunda RA ortalamaları çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yüksekti (p=0,023). Çalışma grubundaki unilateral EOM'li çocukların, bilateral EOM'li çocukların ve kontrol grubundaki çocukların VKİ, RA ve Z skoru ortalamaları karşılaştırıldığında RA ortalamaları yönünden anlamlı fark vardı (p=0,035). Çalışma grubundaki her iki kulağında EOM olan 31 hastanın RA ortalaması kontrol grubundaki çocukların RA ortalamasından istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,046). Çalışma grubundaki çocukların 36(%60)'sında %50'nin altında adenoid vejetasyon bulunurken 24(%40) çocukta %50'nin üstünde adenoid vejetasyon bulundu.Sonuç: Çocuklarda obezite 6-10 yaş grubunda daha belirgin olmak üzere EOM etyolojisinde rol oynayabilir.Anahtar kelimeler: Efüzyonlu otitis media, pediatrik obezite

Kulak hastalıklarıObeziteOrta kulak+2
Serdar Kaya
İnönü University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sigara dumanının tavşan kulak kıkırdak grefti canlılık ve bütünlüğüne etkisi (Deneysel Çalışma)

Amaç: Sigaranın tavşan kulak kıkırdak grefti canlılık ve bütünlüğü üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır.Materyal ve Metod: Sigara grubunda sekiz ve kontrol grubunda da sekiz adet olmak üzere toplam 16 adet, beyaz Yeni Zellanda tavşanı kullanıldı. Tüm tavşanların sol kulaklarından 30x20 mm ebatlarında perikondriyumlu kıkırdak greftler elde edildi. Bu greftler 10x10 mm ebatlı parçalara ayrıldı. Kıkırdaklar intakt, bir kez ezilmiş ve iki kez ezilmiş olarak her hayvanın kıkırdak grefti kendi paraspinal sırt bölgesinde sağ ve solda oluşturulan toplam altı adet cebe yerleştirildi. Sigara grubu özel dizayn edilen kafeste günde dört saat sigara dumanına maruz bırakıldı. Bu işlem altı hafta sürüdürüldü. Bu süre sonunda hem sigara hem de kontrol grubunun paraspinal sol taraflarındaki greftler çıkarılarak histopatolojik incelemeye gönderildi. Sigara maruziyeti altı hafta daha devam ettiririldi. Tüm süre boyunca kontrol grubuna herhangi bir ek işlem yapılmadı. 12.hafta sonunda tüm tavşanların paraspinal sağ taraftaki kıkırdak greftler çıkarıldı. Çıkarılan kıkırdak greftler histopatolojik incelemeye gönderildi.Bulgular: Sigara ve kontrol grubundan elde edilen kıkırdak greftler histopatolojik olarak incelendi. Bu incelemede viabilite, skleroz, osteoid doku gelişimi ve rejenerasyon değerlendirildi. Her parametre için, tesbit edilen bir skaladan puanlar verildi. Verilen puanlar istatistiksel olarak değerlendirildi. Her iki grubun viabilite açısından intakt bırakılan, bir kez ezilen ve iki kez ezilen greftleri karşılaştırıldığında gerek altıncı hafta gerekse de 12. hafta sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı farka rastlanmadı. Her iki grubun skleroz açısından intakt bırakılan, bir kez ezilen ve iki kez ezilen greftleri karşılaştırıldığında gerek altıncı hafta gerekse de 12. hafta sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı farka rastlanmadı. Her iki grubun rejenerasyon açısından intakt bırakılan, bir kez ezilen ve iki kez ezilen greftleri karşılaştırıldığında gerek altıncı hafta gerekse de 12. hafta sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı farka rastlanmadı. Her iki grubun osteoid doku gelişimi açısından intakt bırakılan, bir kez ezilen ve iki kez ezilen greftleri karşılaştırıldığında gerek altıncı hafta gerekse de 12. hafta sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı farka rastlanmadı.Gerek sigara ve kontrol gruplarının biribirileri ile; gerekse de her bir grubun kendi içerisinde tabi tutuldukları karşılaştırmalarda büyük oranda istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunamadı.İstatistik olarak anlamlı fark sigara grubunda viabilite açısından 12. haftada bir kez ezilmiş kıkırdak ile intakt bırakılmış kıkırdak greft arasında bulundu. İntakt bırakılan kıkırdak greftin viabilitesi bir kez ezilmiş kıkırdak greftten daha fazlaydı. Benzer şekilde viabilite açısından 12. haftada intakt bırakılan kıkırdak ile iki kez ezilmiş kıkırdak greftler arasında anlamlı fark bulundu. İntakt bırakılan kıkırdak greftin viabilitesi iki kez ezilmiş kıkırdak greftten daha fazlaydı. Kontrol grubunda da rejenerasyon açısından 12. haftada intakt bırakılan kıkırdak ile iki kez ezilmiş kıkırdak greft arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Burada iki kez ezilen kıkırdak greftin rejenerasyon yüzdesi intakt bırakılan kıkırdak greftten daha fazlaydı.Sonuç: Kıkırdak greftin kullanıldığı operasyonlarda greft olabildiğince perikondriyumu ile birlikte ve intakt olarak kullanılmalıdır. Ancak daha iyi estetik sonuçlar için kıkırdak ezilmek zorunda kalınıyorsa olabildiğince az oranda ezme işlemi gerçekleştirilmelidir. Ezme işleminin şiddeti arttıkça kıkırdak greftte viabilite ve rejenerasyon kaybı da şiddetlenmektedir. Çalışmamızda sigara grubunda ezme işlemi sonucunda izlenen viabilite azalması istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bu durum sigara dumanına maruz kalan ve sigara kullanan hastalarda uygulanacak kıkırdak greftli operasyonlarda göz ardı edilmemelidir. Ancak yine de çalışmamız deneysel hayvan çalışması olup, insanlar ile ilgili sonuçlar ancak insanlara yönelik çalışmalar ile elde edilebilecektir.Anahtar Kelimeler: Sigara dumanı, kıkırdak, tavşan

Zeynal Han
İnönü University
2009
00