358
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Lupus nefritinde serum galektin-9 ve IP-10 seviyelerinin hastalık aktivasyonuyla ilişkisi
Amaçlar: Galektin-9 ve IP-10 sistemik lupus eritematozus (SLE) patogenezinde rol oynayan Tip 1 interferon (IFN) yolağının alt basamaklarında yer alan moleküllerdir ve hastalık aktivitesini gösteren biyobelirteçler olarak kullanılabilecekleri düşünülmektedir. Çalışmamızda serum Galektin-9 ve IP-10 düzeylerinin lupus nefritinde (LN) hastalık aktivasyonuyla olan ilişkisini incelemeyi amaçladık. Hastalar ve Yöntemler: 59 LN (31'i aktif LN, 28'i inaktif LN) hastası çalışmaya alındı. Primer Sjögren Sendromu (PSS) hastaları (n=17), Primer Antifosfolipid Antikor Sendromlu (PAPS) hastalar (n=36) ve 61 sağlıklı gönüllü kontrol grupları olarak seçildi. Serum Galektin-9 ve IP-10 düzeyleri ELISA ile çalışıldı. Bulgular: Ortalama hastalık süresi 103,3±96,6 (1-360) ay ve ortalama yaşı 37,9±12 (19-63) olan 59 LN hastasının 44 (%74,6)'ü kadındı. Aktif LN (n=31) grubunda serum Galektin-9 ve IP-10 seviyeleri; inaktif LN (n=28), PSS (n=17), PAPS (n=36) ve sağlıklı kontrol (n=61) gruplarına göre belirgin olarak daha yüksekti (p≤0,05). Biyobelirteç seviyeleri inaktif LN, PSS ve PAPS gruplarında benzerdi (p>0,05) ve her üç grupta sağlıklı kontrollere kıyasla anlamlı olarak yüksek bulundu (p≤0,05). Her iki biyobelirtecin serum seviyeleri SLEDAI skorları ile koreleydi (p<0,001). Sonuçlar: Serum Galektin-9 ve IP-10 lupus nefritinde hastalık aktivitesini yansıtan önemli biyobelirteçlerdir. Bulgularımızın başka çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. (Bu çalışma İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje numarası: TTU-2020-36895).
Seperasyon anksiyetesi olan çocukların ve annelerinin plazma oksitosin düzeyleri ve tedavi sonrası anksiyetedeki değişimle ı̇lişkisinin ı̇ncelenmesi
Arka plan ve Amaç: Oksitosinin bağlanmadaki rolü ve seperasyon anksiyetesi bozukluğu (SAB) etyolojisinde güvensiz bağlanmanın rolü bilinmekle birlikte; oksitosinin SAB biyolojik temelleri üzerindeki etkisi açıklığa kavuşturulmamıştır. Çalışmamızda SAB tanılı çocukların ve annelerinin plazma oksitosin düzeylerinin sağlıklı kontroller ile karşılaştırılması ve oksitosin düzeylerinin tedaviden 3 ay sonra anksiyetedeki değişimle ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 6-12 yaş arası SAB tanılı 30 çocuk ve anneleri ile, 30 sağlıklı çocuk ve anneleri dâhil edilmiştir. Tüm olgular ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T ile değerlendirildi. Ardından çocuklara anksiyete, depresyon, bağlanmayı değerlendirmek için ÇADÖ-Y, AKDÖ-ÇF, YİYE II ölçekleri ve annelerine depresyon ve anksiyeteyi değerlendirmek için YAAA, HDDÖ, HADÖ ölçekleri verilmiştir. Klinisyen KGİ doldurmuştur. Hasta grubu rutin takip ve tedavisi ardından, 3 ay sonra anneleri ile tekrar değerlendirilmiştir. Her iki gruptan ve annelerinden tedavi öncesi ve sonrası plazma oksitosin düzeylerini değerlendirmek için kan alınmıştır. Bulgular: Çalışmamızda SAB olan çocukların annelerinin plazma oksitosin düzeyleri kontrollere kıyasla anlamlı olarak düşük bulunmuştur; SAB olan çocukların annelerinin oksitosin düzeyi, çocuklarının tedavisi sonrası 3. ayda anlamlı düzeyde yükselmiştir. SAB olan çocukların plazma oksitosin düzeyleri ile kontrol grubu arasında bir farklılık saptanmamıştır. SAB olan çocukların plazma oksitosin düzeyleri tedavi sonrasında anlamlı düzeyde azalmıştır. SAB olan çocukların tedavi öncesi oksitosin düzeyleri ile tedavi öncesi bağlanma puanları arasında negatif bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Sonuçlarımız SAB'unda annelerin oksitosin düzeylerinin çocuklarınkinden daha fazla önemli olabileceğini göstermektedir. Ayrıca tedavi sonrası hem çocuklarda hem de annelerde plazma oksitosin düzeylerinin değişmesi oksitosinin SAB etyolojisinde önemli olabileceğini düşündürmektedir. SAB ile oksitosin düzeyleri arasındaki ilişki için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Seperasyon anksiyetesi, bağlanma, oksitosin, SSGI
Perkütan nefrolitotomilerde Usg eşliğinde uygulanan tek doz erektor spina plan bloğunun postoperatif ağri ve analjezik tüketimi üzerine etkilerinin araştırılması
AMAÇ: Perkütan nefrolitotomilerde USG destekli tek doz ESPB'nin postoperatif ağrı ve analjezik tüketimi üzerine etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Primer çıktımız 24 saat'de tüketilen opioid miktarı, sekonder çıktılarımız ise postoperatif NRS değerleri, bulantı-kusma, kaşıntı sıklığı, sedasyon skorları, hastanede kalış süresi, hasta ve cerrah memnuniyeti ve kronik ağrı gelişimidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Etik kurul onayı ve hasta onamı alınmış 18-65 yaş arası 56 hasta bu prospektif, randomize, çift kör çalışmaya dahil edildi. Hastalar Grup ESBP ve Grup Kontrol olacak şekilde 2 gruba ayrıldı. Grup ESPB'de insizyon öncesi hastalara USG eşliğinde ESP bloğu (20ml / %0.25 bupivakain) yapıldı ve postoperatif morfin içerikli İVHKA uygulandı. Grup Kontrol'de ise sadece morfinli İVHKA uygulandı. Operasyon bitiminden 30 dakika önce her iki gruba IV 1 gr parasetamol ve morfin (0.07 mg/kg) uygulanarak, postoperatif 15., 30., 60. dk, 2., 6., 12., 24. saatlerde ağrı değerlendirilmesi (NRS) ve morfin tüketimleri, ek analjezik ihtiyacı, bulantı-kusma, kaşıntı, hastanede kalış süreleri, hasta ve cerrah memnuniyeti kaydedildi. Hastalar 3. ayda kronik ağrı açısından sorgulandı. BULGULAR: Çalışma 50 hasta ile tamamlandı. NRS skorları göre 15. dk 2 (0-3) 4 (1,5-6,5) (p<0,001 ), 30.dk 2 (0-3) 4 (3-5) (p<0,001), 1.sa 2 (0-3) 4 (3-5,75) (p<0,01), 2. sa 0 (0-2) 3,5 (2-5) (p<0.001), 6. sa 0 (0-2,5) 3 (2-4,75) (p<0.001), 12.sa 0 (0-2) 2 (2-3) (p<0.001), 24. sa 0 (0-1) 2 (2-2) (p<0,001), istatiksel olarak Grup E de grup K'ya göre anlamlı derecede düşük bulundu (p=0.001). 24 saatlik morfin tüketimleri postoperatif 15. dk, [0 (0-0) 1 (0-1)] (p<0,001), 30.dk, [0 (0-0) 1 (1-2)] (p<0,001), 1.sa [0 (0-1.5) 3 (2-3)] (p<0,001), 2.sa [ 1 (0-2) 4,5 (2,25-5)] (p<0,001), 6.sa [ 2 (0-3) 8 (4,25-9)] (p<0,001), 12.sa [3 (0,5-6,5) 9,5 (7,25-15,5)] (p<0,001), 24. sa'lerde [ 4 (1-7) 14,5 (10,5-21) ] (p<0,001), Grup ESPB'de Grup K'ya göre anlamlı derecede düşük bulundu (p=0.001) Grup K'da bulantı/Kusma sıklığı Grup ESPB'ye göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0.02) . Hasta ve cerrah memnuniyeti Grup ESPB'de anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,001), (p<0,01). Hastane kalış süresi, sedasyon düzeyleri, komplikasyon ve kronik ağrı açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). SONUÇ: Çalışmamızda perkütan nefrolitotomi operasyonu geçiren hastalarda ESP blok uygulananlarda kontrol grubuna göre postoperatif ağrı skorları (NRS), 24 saatlik total morfin tüketimi, ve bulantı, kusma sıklığı düşük bulunmuştur. Hasta ve cerrah memnuniyeti yüksek değerlendirilmiştir. Hiç bir hastada kronik ağrı gelişimi gözlenmemiştir. Anahtar Kelimeler: Erector Spina Plan Blok, Prekütan Nefrolitotomi, Rejyonel Anestezi, Postoperatif Ağrı.
Zayıf non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı tanısında sitokeratin 8/18 immun işaretleyicisinin yeri
Giriş ve Amaç: Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD) kronik karaciğer hastalıklarının başta gelen nedenleri arasındadır. NAFLD spektrumu içinde basit yağlanmadan non-alkolik steatohepatit (NASH), ilerleyici fibroz, siroz ve HCC'ye kadar patolojiler yer almaktadır. NAFLD tanılı hastaların çoğu normal kilonun üzerinde olmasına karşılık %30 kadarının ise normal kiloda veya normal kilonun altında vücut ağırlığına sahip olduğu görülmektedir. Çalışmamızda zayıf NAFLD olarak tanımlanan bu hasta grubuyla zayıf olmayan NAFLD tanılı hastaların karaciğer biyopsi materyallerinde sitokeratin 8/18 boyanması açısından farklılık olup olmadığı araştırılmıştır. Materyal ve metod: Çalışmaya karaciğer biyopsisiyle kanıtlanmış NAFLD tanılı 30 hasta (BMI ≤ 25 kg/m2 olan 15 hasta ve BMI > 25 kg/m2 olan 15 hasta) dahil edilerek demografik, biyokimyasal ve histolojik özellikleri kaydedildi. Biyopsi materyalleri arşivden çıkarılarak immunhistokimyasal yöntemle sitokeratin 8/18 boyası uygulanarak tek hepatopatolog tarafından NAFLD için Brunt skorlama sistemi, NASH-CRN skorlama sistemi ve FLIP algoritmasına göre yeniden değerlendirildi. Bulgular: Hepatositlerde sitokeratin 8/18 işaretleyicisiyle patolojik granüler boyanma varlığı ile balonlaşma dejenerasyonu (r=0.461, p=0.027), FLIP algoritmasına göre lobüler inflamasyon derecesi (r=0.461, p=0.027), NAFLD aktivite skoruna göre lobüler inflamasyon derecesi (r=0.545, p=0.007), portal inflamasyon varlığı (r=0.525, p=0.010), yaş (r=0.534, p=0.009), cinsiyet (r=0.464, p=0.026), serum glukoz değeri (r=0.537, p=0.008), direkt bilirubin (r=0.523, p=0.022) ve HbA1c (r=0.758, p=0.029) düzeyleri arasında pozitif korelasyon varlığı, hemoglobin (r=-0.473, p=0.030) ve hematokrit (r=-0.437, p=0.047) düzeyleri arasında negatif korelasyon varlığı tespit edildi. Zayıf NAFLD grubu ile normal kilonun üzerindeki NAFLD grupları arasında sitokeratin 8/18 işaretletleyicisi boyanma varlığı veya boyanma patterni açısından anlamlı bir fark gösterilememekle beraber zayıf NAFLD grubunda karaciğer hasarı zayıf olmayan gruba göre daha ılımlı, serum trigliserid düzeyleri daha düşük (p=0.003) ve ALT değerleri daha yüksekti (p=0.031). Sonuç: Hepatositlerde sitokeratin 8/18 immun işaretleyicisi ile boyanma varlığının zayıf olan ve olmayan yağlı karaciğer hastalığı ayırıcı tanısında rolü olmamakla birlikte, granüler boyanma varlığı progresyonun bir göstergesi olabilir. Anahtar kelimeler: Zayıf NAFLD, sitokeratin 8/18, biyopsi, immunhistokimya
Psikolojik hizmet sağlayıcıları için işyeri iyilik hali ölçeği'nin Türkçe geçerlilik ve güvenilirliği
AMAÇ: Bu araştırmada, Psikolojik Hizmet Sağlayıcıları İçin İşyeri İyilik Hali Ölçeği'nin Türkçe geçerlik ve güvenirlik analizlerinin yapılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırma metodolojik tipte olup; araştırmaya ait veriler, herhangi bir kurumda psikiyatri asistanı, psikiyatri uzmanı ve klinik psikolog olarak çalışan 302 psikolojik hizmet sağlayıcısı katılımcıdan internet üzerinden anket yoluyla toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu ve Psikolojik Hizmet Sağlayıcıları İçin İşyeri İyilik Hali Ölçeği Türkçe formu, Genel Sağlık Anketi-12 ve Yaşam Tatmini Ölçeği kullanılmıştır. Ölçeğin çevirisinde "çeviri-geri çeviri yöntemi" kullanılmıştır. 11 uzmanın görüşü alınarak Kapsam Geçerlik Oranı ve Kapsam Geçerlik İndeksi Lawshe tekniğine göre hesaplanmıştır. Ölçeğin geçerliliğini değerlendirmede; açımlayıcı faktör analizi, doğrulayıcı faktör analizi ve benzer ölçek (yakınsak) geçerlilik analizi uygulanmıştır. Ölçeğin güvenilirliğini değerlendirmede ise; madde-toplam puan korelasyonları, Cronbach alfa ve Guttman Split Half katsayıları ve test-tekrar test güvenilirlik katsayısı hesaplanmıştır. Ölçek toplam puanı ile ilişkili değişkenlerin değerlendirilmesinde Mann Whitney U, Kruskal Wallis testleri ve Spearman korelasyon analizi kullanılmıştır. Verilerin çoklu analizinde çoklu doğrusal regresyon analizi uygulanmıştır. BULGULAR: Ölçek çevirisinin tamamlanmasından sonra; ölçeğin Kapsam Geçerlilik İndeksi 0,66 hesaplanmıştır. Kaiser-Meyer-Olkin katsayısı 0,926 ve Bartlett küresellik testi anlamlı (p<0,001) bulunmuştur. Açımlayıcı Faktör Analizi sonucunda ölçekteki 5 madde (1, 18, 19, 20 ve 23. Maddeler) birden fazla faktörde yer aldığı ve faktörlere verdiği yükler arasındaki fark 0,10'dan az olduğu için ölçekten çıkarılmıştır. Kalan 21 maddelik ölçeğin toplam varyansın %66,534'ünü açıklayan, öz değeri 1'in üstünde olan beş faktörlü bir yapı oluşturduğu görülmüştür. Doğrulayıcı Faktör Analizi sonrası uyum indekslerinde anlamlı iyileşme sağlayan kovaryanslar oluşturulduğunda; uyum indekslerinin tamamının kabul edilebilir uyum değerleri içinde yer aldığı gözlenmiştir. Ölçeğin benzer ölçek geçerlilik analizinde; Genel Sağlık Anketi-12 ile negatif yönde yüksek düzeyde, Yaşam Tatmini Ölçeği ile pozitif yönde orta düzeyde anlamlı korelasyon gösterdiği saptanmıştır. Ölçeğin güvenirlik analizlerinde; test-tekrar test korelasyon katsayısı 0,911 olarak hesaplanmıştır. 21 maddelik ölçeğin Cronbach alfa güvenirlik katsayısı 0,929; Guttman Split-Half katsayısı 0,932 bulunmuştur. Ölçek toplam puanıyla ilişkili faktörler incelendiğinde; yaş, meslek, aylık gelir, psikolojik hizmet sağlayıcı olunmasından itibaren geçen süre, meslekte çalışılan toplam süre, çalışılan kurum ve haftalık çalışma saatinin psikolojik hizmet sağlayıcılarının işyeri iyilik haliyle ilişkili olduğu bulunmuştur. SONUÇ: Psikolojik Hizmet Sağlayıcıları İçin İşyeri İyilik Hali Ölçeği'nin 21 maddelik Türkçe versiyonu, uygulandığı popülasyonda geçerli ve güvenilir bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: İşyeri İyilik Hali, Psikolojik Hizmet Sağlayıcıları, Geçerlik, Güvenirlik, Ölçek, Psikolog, Psikiyatrist
İstanbul Tıp Fakültesine 2006-2021 yıllarında başvuran granüloza hücreli over tümör tanılı hastaların sağkalımına etki eden faktörler
Giriş ve Amaç: Seks kord stromal tümörlerin (SKST) insidansı 100.000 kadında 0.2'dir (2). Ortalama tanı yaşı 50'li yaşlardadır. Overin granüloza hücreli tümörü, tüm over kanseri hastalarının %2-3'ünü oluşturur (31). İyi bir prognoza sahip, nadir görülen malignitelerdir (32). Bu çalışmada kliniğimize başvuran granüloza hücreli over tümörü tanısı alan hastaların demografik özelliklerini tanımlamak , tanısında kullanılan MR ,CA125, inhibin gibi tümör markerlarının gerekliliği saptamak ,nüks eden vakalarda yapılan cerrahinin ve verilen adjuvan kemoterapi ve nüks cerrahi sonuçlarının hastalıksız sağ kalım üzerine etkisini araştırmak böylece prognostik faktörlerin nüks ve mortalite üzerinde etkisini saptamak planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif yapılan bu çalışmaya jinekolojik onkoloji bölümüne Granüloza hücreli over kanseri nedeni ile takipli 2006-2021 yılları arasında opere edilmiş, 18 -67 yaş arası, takip süresi 24–420 ay arası olan nüks ve nüks olmayan hastalar dahil edildi. Serimizde toplam 62 hasta (20 nüks, 40 nüksetmeyen hasta) mevcuttu. Kategorik veriler sıklık ve oran (n,%) ile belirtildi. Değişkenlerin normal dağılıma sahip olup olmadığı Kolmogorov-Simirnov Testi ve Shapiro-Wilk testi ile değerlendirildi. Nonparametrik nicel bağımsız veriler Mann-Whitney U testi analiz edildi. Kategorik bağımsız verilerin analizinde Ki-Kare Testi kullanıldı. Ki-Kare Testi koşulları sağlanmadığında Fischer-Exact Testi kullanıldı. p<0.05 olması istatistiksel anlamlı kabul edildi. Sağ kalım, Cox Regresyon Analizi ve Kaplan Meier Eğrisi ile değerlendirildi. Analizlerde SPSS 28.0 istatistik programı kullanıldı. Bulgular: Bölümümüzde takipli olan over kanserlerinin dosya taramasında toplam 62 granüloza hücreli over kanseri tanılı hasta analiz edildi. Hastaların takip süresi medyan değeri 162 ay (24 –420 ay) idi. Tanı yaşı medyan değeri 40 (18-67) yaş idi. Polikliniğe başvuru sebebi en sık karın ağrısıydı( 23 hasta %37.2, 1 over kist rüptürü, 1 over torsiyonu). Bunu takiben adneksiyel kitle (20,%32.3) , anormal uterin kanama (16 hasta %25.8, 9 postmenopozal kanama 1 hasta sekonder amenore, 6 hasta premenopozal anormal uterin kanama ) karın şişliği (3 , %4.8) ile başvurdular. iv Nüks olan ve olmayan grupta tanı yaşı, gravida, parite, abortus sayısı, menopoz oranı, tümör boyutu, grade dağılımı, tümör free oranı, intraoperatif rüptür varlığı, operasyon tipi, laparoskopik/laparotomik yaklaşımla opere edilmesi, asit varlığı, CA125 oranı,omentum tutulumu,endometrial patoloji varlığı, tümörün histolojik tipi(erişkin, juvenil, az diferansiye) lenfadenektomi yapılması arasında anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0.05). Nüks olan grupta sigara kullanım oranı nüks olmayan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p <0.05). Nüks olan grupta evre nüks olmayan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p <0.05). Nüks olan grupta BYSA tutulumu nüks olmayan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti. (p <0.05) Nüks olan grupta takipte yüksek inhibin oranı nüks olmayan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti. (p <0.05) Mortalite olan ve olmayan grupta tümör boyutu, evre, grade dağılımı, tümör free cerrahi oranı, operasyon tipi, intraoperatif rüptür varlığı anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0.05). Mortalite olan ve olmayan grupta preop , postop hemoglobin değeri, preop trombosit değeri, CA125 yüksekliği, inhibin kalretinin pozitifliği , postop inhibin düzeyinde anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0.05). Mortalite olan ve olmayan grupta omentum tutulumu, BYSA tutulumu, lenfadenektomi oranı arasında anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0.05). Postop kemoterapi alan hastalarda mortalite olan ve olmayan grupta anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p >0.05). Mortalite olan ve olmayan grupta postop komplikasyon oranı anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0.05). Hastanede kalış Süresi mortalite olmayan gruptan anlamlı (p <0.05) olarak daha yüksekti. (Tablo 18) Tek değişkenli modelde tanı yaşı, menopoz durumu, radyoterapi, hastanede kalış süresi, tümör boyutunun nüks ve mortalite üzerine anlamlı etkisi gözlenmiştir.(p <0.05) vSonuç ve Öneriler: GHT'lerde evre en önemli prognostik faktör gibi görünmektedir. Tümör çapı intraoperatif rüptür gibi prognostik faktörlerin değerlendirilmesi ve prognostik faktörler olarak belirlenmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler : Yumurtalık granüloza hücreli tümörler, Prognostik faktörler, Nüks, Mortalite, Sağkalım
Philadelphia-negatif klasik kronik miyeloproliferatif neoplazilerde kanama ve trombotik komplikasyonlar: Prevelans, klinik risk faktörleri ve JAK2V617F mutasyonunun rolü
Philadelphia kromozomu negatif klasik kronik miyeloproliferatif neoplazmlar (MPN), kemik iliğinde bir veya daha fazla miyeloid serinin proliferasyonu ile karakterize hematopoietik kök hücrelerin klonal hastalıklarıdır ve polisitemi vera (PV), esansiyel trombositemi (ET) ve primer miyelofibroz (PMF) olarak sınıflandırılmaktadır. Bu hastalıklar; splenomegali, trombotik komplikasyonlar ve lösemiye dönüşüm riski gibi ortak klinik özellikler göstermektedir. Kanama ve tromboz, miyeloproliferatif neoplazilerde sık görülen komplikasyonlardır ve ciddi organ hasarı ve yüksek mortalite ile ilişkilidir. PV, hematopoietik progenitör hücrelerin neoplastik proliferasyonu nedeniyle kontrolsüz eritrosit üretimine sekonder eritrosit kitlesinin artışı ve genelde miyeloid ve megakaryositik hücre serilerinin eş zamanlı uyarımına bağlı olarak, artan lökosit ve trombosit üretimi ile karakterizedir. ET, aşırı trombosit üretimi ve buna sıklıkla eşlik eden trombotik veya hemorajik semptomlarla karakterize klonal miyeloproliferatif hastalıktır. PMF, başlıca kemik iliği fibrozisi, ekstramedüller hematopoez ve kısalmış yaşam süresi ile karakterizedir. 2005 yılında JAK2V617F mutasyonunun keşfi sonrasında PV'lı olguların %95'inden fazlasında ve ET veya PMF'li olguların yaklaşık %50-60'ından fazlasında temeldeki moleküler olay anlaşılmıştır. Bu çalışmada İstanbul Tıp Fakültesi (İTF) İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Hematoloji Bilim Dalı Polikliniği'nden ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi İstanbul Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim Araştırma Hastanesi Hematoloji Kliniği'nden takipli toplam 951 Ph-negatif MPN (413 ET, 358 PV, 180 PMF) tanılı olguda kanama, tromboembolik olay sıklığı ve lokalizasyonu ile kardiyovasküler risk faktörleri ve genetik mutasyonlar arasındaki ilişki, bu komplikasyonların sağkalıma etkisi ve prediktif parametreler araştırılmıştır. Çalışmaya 2016 Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) kriterlerini karşılayan 951 Ph-negatif MPN olgusu (413 ET, 358 PV, 180 PMF) dahil edilmiştir. Olguların demografik özellikleri, klinik ve laboratuar bilgilerine ek olarak OS bakılmıştır. Klinik ve laboratuar verileri içeren parametreler SPSS istatistik programına yüklenmiştir. p değeri <0.05 olan sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. PMF, ET ve PMF'de yaşam eğrileri, 'KaplanMeier' analizi kullanılarak OS'ni hesaplamak için oluşturulmuştur ve gruplar arası sağkalım oranlarının karşılaştırılması log rank testi ile yapılmıştır. Buna ek olarak PMF'de yaşam analizi, lösemi ilişkisiz sağkalımı (LFS) hesaplamak için yapılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 951 Ph (-) MPN olgusunun 413'ü ET, 358'i PV ve 180'i PV tanılıdır. Tüm olguların 477'si erkek, 474'ü kadındır. ET'li olguların 263'ü kadın, 150'si erkek, PMF'li olguların 100'ü kadın, 80'i erkek ve PV'lı olguların 247'si erkek, 111'i kadındır. Ortalama tanı yaşı 53.25 (SS 15.37) olarak bulunmuştur. Tüm grupların %35.2'sinde (n=335) splenomegali saptanmıştır. Olguların %18.1'i (n=173) kanama, %32.7'si (n=311) tromboz ile komplike olmuştur. Her 3 tanı grubunda da arteriyel tromboz sıklığı venöz tromboza göre daha yüksek bulunmuştur. Fakat ET'li olgularda venöz tromboz oranı JAK2V617F mutasyonu taşıyanlarda taşımayan gruba göre istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır (p=0.014). Total kohortta ise tromboz PV grubunda, kanama PMF grubunda anlamlı yüksek saptanmıştır (sırasıyla p=0.05; p=0.001). Ayrıca, tromboz grubunda istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek oranda erkek cinsiyet mevcuttur (p=0.005). Trombozu olan ve olmayan gruplarda, kanama komplikasyonu açısından karşılaştırıldığında ise tromboz olan grupta kanama anlamlı olarak yüksektir. (sırasıyla %23.1, %15.8; p=0.006) Çalışmamızda %70.1'inde (n=667) JAK2V617F mutasyonu pozitif saptanmıştır. ET'li olguların %61.7'sinde (n=255), PMF'li olguların %75'inde (n=135) ve PV'lı olguların ise %77.4'ünde (n=277) JAK2V617F mutasyonu pozitif saptanmıştır. Total tromboz sıklığı JAK2V617F mutasyonu pozitif olan grupta %35.4 (n=236), JAK2V617F mutasyonu negatif grupta %26.8 (n=76) olup JAK2V617F mutasyonu pozitif olan grupta istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır (p=0.01). JAK2V617F mutasyonu pozitif ve negatif gruplar arasında kanama açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0.159) Toplam 21 olguya (%2.2) splenektomi uygulanmıştır. Olguların %0.9'una (n=9) AHKHN yapılmış ve bu olguların tamamının PMF tanısına sahip olduğu saptanmıştır. Tüm olguların %1.7'sinde (n=16) lösemiye transforme olmuştur. Hastaların %14.4'ü (n=137) hayatını kaybetmiştir. Her iki komplikasyon da PMF grubunda ET ve PV'ye göre anlamlı olarak daha yüksektir. (p=0.001; p=0.001) Philadelphia negatif kronik myeloproliferatif neoplazmlar (MPN) trombotik ve hemorajik komplikasyonlar ve lösemiye dönüşüm riski gibi ortak klinik özellikler göstermektedir. Kanama ve tromboz, miyeloproliferatif neoplazilerde sık görülen komplikasyonlardır ve ciddi organ hasarı ve yüksek mortalite ile ilişkilidir. Ph-negatif MPN 2005'te JAK2V617F mutasyonu tanımlandıktan sonra hastalığın patofizyolojisinde büyük gelişmeler olmuş ve bu mutasyonun keşfinden sonra 'DSÖ' tarafından tanı kriterleri revize edilmiştir. . Tromboembolik olaylar ve kanama için risk faktörleri ileri yaş, yüksek trombosit sayısı ve artmış hematokrit düzeyi kabul edilmekle birlikte, bu parametrelerin öneminin klinik çalışmalarla doğrulanmaması ve araştırma konusuyla ilgili yapılan literatür taramasında araştırmamızda planlanan geniş ölçekli hasta sayısıyla yapılan bir çalışma olmaması da bu araştırmayı gerekli hale getirmiştir. Çalışmamızda, MPN'lerin tromboz insidansının kanamaya oranla daha yüksek olduğu, bu nedenle açıklanamayan tromboz durumunda mutlaka MPN açısından araştırma yapılması gerektiği fakat kanamanın da göz ardı edilemeyeceği ortaya konulmuştur.
COVID-19 pandemi sürecinin tıp fakültesi öğrencilerinde fiziksel aktivite ve yaşam tarzına etkisi
Amaçlar: Covid-19 pandemi sürecinde sokağa çıkma kısıtlamaları; okulların, iş yerlerinin kapatılması; kişilerin karantinaya alınması gibi önlemler uygulanmıştır. Tüm bu önlemler fiziksel aktivitede azalmaya ve sedanter davranışlarda artışa yol açmıştır. Bu durum fiziksel ve psikolojik sağlığı olumsuz etkilemiştir. Bu çalışmanın amacı pandeminin yol açtığı kısıtlamaların öğrencilerde fiziksel aktivite, yaşam tarzı, ağırlık, anksiyete ve ruhsal durum açısından etkilerini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntemler: Tanımlayıcı tipteki bu araştırma 2020-2021 öğrenim yılında İstanbul Tıp Fakültesi öğrencilerinde yapılmıştır. Google Formlar'da hazırlanan anket öğrencilere iletildi. Anket üç bölümden oluşmaktaydı. İlk bölümde cinsiyet, boy ve ağırlık soruları; ikinci bölümde pandemi öncesi ve pandemi dönemi için Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi Kısa Formu (IPAQ-SF) vardı; son bölümde yaşam tarzı ve ruhsal durum sorgulanmaktaydı. Katılımcıların MET skorları hesaplandı. Pandemi öncesi ve sonrası fiziksel aktivite değişimleri ve diğer veriler kıyaslandı. Bulgular: Çalışmamızda pandemi sonrası fiziksel aktivitenin azaldığı görülmüştür. Düşük, orta, şiddetli fiziksel aktivite ve toplam MET skoru azalırken sedanter zaman skorları artmıştır. Yapılan kategorizayonda inaktif bireylerin yüzdesi artarken, çok aktif bireylerin yüzdesi azalmıştır. Kadınlarda toplam MET skoru, erkeklerden daha düşük saptanmıştır. Uyuma sürelerinde artış gözlenmiştir. Katılımcıların %49,7'si kilo aldığını; %50,6'sı pandeminin ruh halini kötü etkilediğini, %50,3'ü pandemi nedenli anksiyete yaşadığını beyan etmiştir. Sosyal aktivite ile ruh hali arasında pozitif korelasyon tespit edilmiştir. Sonuçlar: Pandemi gibi sosyal hayatın kısıtlandığı durumlar bireylerde fiziksel aktivitede azalmaya ve sedanter davranışlarda artışa yol açar. Uyku, beslenme, sosyal aktivite gibi yaşam tarzı alışkanlıklarında değişme olur. Bu durum kilo alımını da beraberinde getirir. Kişilerin ruh halini olumsuz etkiler ve anksiyeteye neden olabilir.
İTF Çocuk Enfeksiyon Bilim Dalında izlenen osteomiyelit vakalarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Osteomiyelit kemiğe lokalize bir enfeksiyondur. Bu çalışmamız ile, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı tarafından osteomiyelit tanısıyla izlenen hastaların başvuru yakınmaları, klinik özellikleri, tutulan kemik türü, hastalık etkenleri, akut faz yanıtları, diğer laboratuvar ve radyolojik özelliklerinin araştırılması ve irdelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı tarafından Ocak 2002 ile Mart 2021 tarihleri arasında osteomiyelit tanısıyla izlenen 68 çocuk hastaya ilişkin verilerin geriye dönük olarak değerlendirilmesiyle yapıldı. Verilere hastane bilgi kayıt sistemi ve hasta dosyaları incelenerek ulaşıldı. Veriler SPSS 20.0 programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Hastaların başvuru şikayetleri en sık %45,58 ile ağrı ve %45,58 ile şişlik idi. Bu şikayetleri %23,52 ile hiperemi %19,11 ile akıntı şikayetleri takip etmekteydi. Hastalarda %29,4 ile en fazla ayak kemiklerinin tutulduğu (n=20) bunu %27,9 ile femur (n=19) ve %25 ile tibia (n=17) tutulumunun takip ettiği saptandı. Üst ekstremitede 4 hasta ile humerus en sık tutulum bölgesi olarak saptandı. 2 hastanın el kemiklerinde 2 hastada mandibulada 1 hastada İliak kemikte 1 hastada frontal kemikte 1 hastada radiusta ve 1 hastada da sternumda osteomiyelit saptandı. Hastaların başvuru esnasındaki laboratuvar değerlerinde WBC medyan değeri 12786, CRP medyan değeri 46 (17,25-79,5), ESR medyan değeri 58,25 (25,5-83) olarak saptandı. Yapılan radyolojik görüntülemeler incelendiğinde, hastaların %95,6'sına MRG yapıldığı ve bu hastaların %100'ünde pozitif bulgu olduğu saptandı. Hastaların tamamına direkt grafi çekilmesine rağmen, bu hastaların %20,6'sında pozitif bulguya rastlandı. Sintigrafi çekilen 13 hastanın 11'inde BT yapılan 6 hastanın 5'inde pozitif bulguya rastlanırken USG yapılan 15 hastanın 3 tanesinde Osteomiyelit lehine pozitif bulguya rastlanmıştır. Üreyen mikroorganizmalar incelendiğinde %37,5 ile (n=21) en fazla MSSA ürediği saptandı. Bunu %12,5 ile Pseudomonas'ın takip ettiği saptanmıştır. Hastaların %5,4'ünde (n=3) MRSA'ya rastlanırken yine %5,4'ünde MRKNS etken olarak üretilmiştir. Hastalara intravenöz olarak en sık %38,6 ile Glikopeptid ve yanına beta laktam eklenmesi ile oluşan kombine tedavi uygulamıştır. İkinci sıklıkla (%22,8) tek başına bir beta laktam grubu antibiyoterapi ve daha sonra %10,5 ile tek başına Glikopeptid antibiyoterapi uygulaması yapılmıştır. Hastalar ayaktan izlemlerinde %33,8 ile en sık siprofloksasin tedavisi ile ve %32,3 ile klindamisin tedavisi ile izlenmiştir. Hastaların komplikasyon durumları incelendiğinde hastaların %52,9'unda (n:36) komplikasyon gelişmemiştir. Hastaların %19,1'inde (n:13) kronik osteomiyelit geliştiği saptanmıştır. Hastaların %11,8'inde (n:8) apse saptanmıştır. Sonuç: Lokalize ağrı ile başvuran hastalarda ateş olmasa bile Osteomiyelit düşünülmelidir. Osteomiyelitin saptanan en sık etkeni S. aureus'tur. ESR ve CRP değerleri osteomiyelit tanısı için yol göstericidir. MRG'nin osteomiyelit tanısında rolü büyüktür. Akut osteomiyelitte ampirik olarak S. aureus'u kapsayıcı tedavi vermek akıllıca olacaktır.
Adenomyozis tanısında shear wave elastografi, transvaginal ultrason ve manyetik rezonans görüntülemesinin yeri
Amaç: Adenomyozis ile myom ayırıcı tanısında shear wave elastografi, transvaginal ultrasonografi ve manyetik rezonans görüntülemenin sonuçlarını karşılaştırmak. Çalışmanın yapıldığı yer: İstanbul Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Jinekoloji ve Reproduktif Endokrinoloji ve İnfertilite Bilim Dalı. Yöntem ve Gereçler: Prospektif kohort çalışma. Ekim 2018-Ekim 2021 tarihleri arasında Jinekoloji ve İnfertilite polikliniğine, anormal uterin kanama, pelvik ağrı, infertilite şikayetleri ile başvuran, klinik değerlendirme sonucunda adenomyozis ve myom saptanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Tanıların konfirmasyonu kontrastlı pelvik manyetik rezonans görüntüleme (MR) ile sağlandı. Toplam 65 hastadan 34 hasta adenomyozis tanısı alırken 31 hastada myom tanısı aldı. Tüm hastalar shear wave elastografi ile değerlendirilerek seçilen 3 ilgi alanlarından ortalama shear değerleri saptandı, bunlar arasında minimum ve maksimum ortalama shear değerleri kaydedildi. Adenomyozis ve myom gruplarının elastografi verileri karşılaştırıldı. Ayrıca tanıda manyetik rezonans inceleme ile transvaginal ultrasonografi uyumu araştırıldı. Bulgular: Her iki gruptaki hastaların tanımlayıcı özellikleri açısından gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi. Shear wave elastografide myom tanılı olguların minimum shear değeri ortalamaları, adenomyozis tanılı olgulardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı. (31.59 vs 25.04 ,p=0.047). Adenomyozis ve myom tanılı olguların maksimum shear değeri ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (50.81 vs. 48.16 p>0.05). Adenomyozis tanısında minimum shear değeri için ROC eğrisi çizilmiştir (AUC:0.66) Shear minimum için tespit edilen cut-off noktası>23.7'dir (Sensitivite %80.65, spesifisite %55.88). MR ile transvaginal ultrasonografi arasında anlamlı bir uyum saptandı (Kappa:0.96 CI 0.9-1.0). Transvaginal ultrasonografi nin sensitivitesi %100, spesifisitesi %96.8, pozitif prediktif değeri ise %97.1 olarak bulunmuştur. Sonuç: Adenomyozis ve myom hastaları karşılaştırıldığında shear wave elastografide minimum shear değeri istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklı bulunmuştur. Ancak maksimum shear değerleri her iki grupta fark göstermemiştir. Myom ve adenomyozis ayırıcı tanısında transvaginal ultrasonografi ile MR anlamlı bir uyum göstermektedir. Görüntüleme yöntemleri ve klinikte birbirleriyle karışan bu iki klinik durumun elastografi ile ayrımının net yapılabilmesi için ileride yapılacak yüksek hasta içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Shear wave elastografi, transvaginal ultrasonografi, manyetik rezonans görüntüleme, adenomyozis, fibroid