244
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Seperasyon anksiyetesi olan çocukların ve annelerinin plazma oksitosin düzeyleri ve tedavi sonrası anksiyetedeki değişimle ı̇lişkisinin ı̇ncelenmesi
Arka plan ve Amaç: Oksitosinin bağlanmadaki rolü ve seperasyon anksiyetesi bozukluğu (SAB) etyolojisinde güvensiz bağlanmanın rolü bilinmekle birlikte; oksitosinin SAB biyolojik temelleri üzerindeki etkisi açıklığa kavuşturulmamıştır. Çalışmamızda SAB tanılı çocukların ve annelerinin plazma oksitosin düzeylerinin sağlıklı kontroller ile karşılaştırılması ve oksitosin düzeylerinin tedaviden 3 ay sonra anksiyetedeki değişimle ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 6-12 yaş arası SAB tanılı 30 çocuk ve anneleri ile, 30 sağlıklı çocuk ve anneleri dâhil edilmiştir. Tüm olgular ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T ile değerlendirildi. Ardından çocuklara anksiyete, depresyon, bağlanmayı değerlendirmek için ÇADÖ-Y, AKDÖ-ÇF, YİYE II ölçekleri ve annelerine depresyon ve anksiyeteyi değerlendirmek için YAAA, HDDÖ, HADÖ ölçekleri verilmiştir. Klinisyen KGİ doldurmuştur. Hasta grubu rutin takip ve tedavisi ardından, 3 ay sonra anneleri ile tekrar değerlendirilmiştir. Her iki gruptan ve annelerinden tedavi öncesi ve sonrası plazma oksitosin düzeylerini değerlendirmek için kan alınmıştır. Bulgular: Çalışmamızda SAB olan çocukların annelerinin plazma oksitosin düzeyleri kontrollere kıyasla anlamlı olarak düşük bulunmuştur; SAB olan çocukların annelerinin oksitosin düzeyi, çocuklarının tedavisi sonrası 3. ayda anlamlı düzeyde yükselmiştir. SAB olan çocukların plazma oksitosin düzeyleri ile kontrol grubu arasında bir farklılık saptanmamıştır. SAB olan çocukların plazma oksitosin düzeyleri tedavi sonrasında anlamlı düzeyde azalmıştır. SAB olan çocukların tedavi öncesi oksitosin düzeyleri ile tedavi öncesi bağlanma puanları arasında negatif bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Sonuçlarımız SAB'unda annelerin oksitosin düzeylerinin çocuklarınkinden daha fazla önemli olabileceğini göstermektedir. Ayrıca tedavi sonrası hem çocuklarda hem de annelerde plazma oksitosin düzeylerinin değişmesi oksitosinin SAB etyolojisinde önemli olabileceğini düşündürmektedir. SAB ile oksitosin düzeyleri arasındaki ilişki için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Seperasyon anksiyetesi, bağlanma, oksitosin, SSGI
Perkütan nefrolitotomilerde Usg eşliğinde uygulanan tek doz erektor spina plan bloğunun postoperatif ağri ve analjezik tüketimi üzerine etkilerinin araştırılması
AMAÇ: Perkütan nefrolitotomilerde USG destekli tek doz ESPB'nin postoperatif ağrı ve analjezik tüketimi üzerine etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Primer çıktımız 24 saat'de tüketilen opioid miktarı, sekonder çıktılarımız ise postoperatif NRS değerleri, bulantı-kusma, kaşıntı sıklığı, sedasyon skorları, hastanede kalış süresi, hasta ve cerrah memnuniyeti ve kronik ağrı gelişimidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Etik kurul onayı ve hasta onamı alınmış 18-65 yaş arası 56 hasta bu prospektif, randomize, çift kör çalışmaya dahil edildi. Hastalar Grup ESBP ve Grup Kontrol olacak şekilde 2 gruba ayrıldı. Grup ESPB'de insizyon öncesi hastalara USG eşliğinde ESP bloğu (20ml / %0.25 bupivakain) yapıldı ve postoperatif morfin içerikli İVHKA uygulandı. Grup Kontrol'de ise sadece morfinli İVHKA uygulandı. Operasyon bitiminden 30 dakika önce her iki gruba IV 1 gr parasetamol ve morfin (0.07 mg/kg) uygulanarak, postoperatif 15., 30., 60. dk, 2., 6., 12., 24. saatlerde ağrı değerlendirilmesi (NRS) ve morfin tüketimleri, ek analjezik ihtiyacı, bulantı-kusma, kaşıntı, hastanede kalış süreleri, hasta ve cerrah memnuniyeti kaydedildi. Hastalar 3. ayda kronik ağrı açısından sorgulandı. BULGULAR: Çalışma 50 hasta ile tamamlandı. NRS skorları göre 15. dk 2 (0-3) 4 (1,5-6,5) (p<0,001 ), 30.dk 2 (0-3) 4 (3-5) (p<0,001), 1.sa 2 (0-3) 4 (3-5,75) (p<0,01), 2. sa 0 (0-2) 3,5 (2-5) (p<0.001), 6. sa 0 (0-2,5) 3 (2-4,75) (p<0.001), 12.sa 0 (0-2) 2 (2-3) (p<0.001), 24. sa 0 (0-1) 2 (2-2) (p<0,001), istatiksel olarak Grup E de grup K'ya göre anlamlı derecede düşük bulundu (p=0.001). 24 saatlik morfin tüketimleri postoperatif 15. dk, [0 (0-0) 1 (0-1)] (p<0,001), 30.dk, [0 (0-0) 1 (1-2)] (p<0,001), 1.sa [0 (0-1.5) 3 (2-3)] (p<0,001), 2.sa [ 1 (0-2) 4,5 (2,25-5)] (p<0,001), 6.sa [ 2 (0-3) 8 (4,25-9)] (p<0,001), 12.sa [3 (0,5-6,5) 9,5 (7,25-15,5)] (p<0,001), 24. sa'lerde [ 4 (1-7) 14,5 (10,5-21) ] (p<0,001), Grup ESPB'de Grup K'ya göre anlamlı derecede düşük bulundu (p=0.001) Grup K'da bulantı/Kusma sıklığı Grup ESPB'ye göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0.02) . Hasta ve cerrah memnuniyeti Grup ESPB'de anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,001), (p<0,01). Hastane kalış süresi, sedasyon düzeyleri, komplikasyon ve kronik ağrı açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). SONUÇ: Çalışmamızda perkütan nefrolitotomi operasyonu geçiren hastalarda ESP blok uygulananlarda kontrol grubuna göre postoperatif ağrı skorları (NRS), 24 saatlik total morfin tüketimi, ve bulantı, kusma sıklığı düşük bulunmuştur. Hasta ve cerrah memnuniyeti yüksek değerlendirilmiştir. Hiç bir hastada kronik ağrı gelişimi gözlenmemiştir. Anahtar Kelimeler: Erector Spina Plan Blok, Prekütan Nefrolitotomi, Rejyonel Anestezi, Postoperatif Ağrı.
Zayıf non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı tanısında sitokeratin 8/18 immun işaretleyicisinin yeri
Giriş ve Amaç: Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD) kronik karaciğer hastalıklarının başta gelen nedenleri arasındadır. NAFLD spektrumu içinde basit yağlanmadan non-alkolik steatohepatit (NASH), ilerleyici fibroz, siroz ve HCC'ye kadar patolojiler yer almaktadır. NAFLD tanılı hastaların çoğu normal kilonun üzerinde olmasına karşılık %30 kadarının ise normal kiloda veya normal kilonun altında vücut ağırlığına sahip olduğu görülmektedir. Çalışmamızda zayıf NAFLD olarak tanımlanan bu hasta grubuyla zayıf olmayan NAFLD tanılı hastaların karaciğer biyopsi materyallerinde sitokeratin 8/18 boyanması açısından farklılık olup olmadığı araştırılmıştır. Materyal ve metod: Çalışmaya karaciğer biyopsisiyle kanıtlanmış NAFLD tanılı 30 hasta (BMI ≤ 25 kg/m2 olan 15 hasta ve BMI > 25 kg/m2 olan 15 hasta) dahil edilerek demografik, biyokimyasal ve histolojik özellikleri kaydedildi. Biyopsi materyalleri arşivden çıkarılarak immunhistokimyasal yöntemle sitokeratin 8/18 boyası uygulanarak tek hepatopatolog tarafından NAFLD için Brunt skorlama sistemi, NASH-CRN skorlama sistemi ve FLIP algoritmasına göre yeniden değerlendirildi. Bulgular: Hepatositlerde sitokeratin 8/18 işaretleyicisiyle patolojik granüler boyanma varlığı ile balonlaşma dejenerasyonu (r=0.461, p=0.027), FLIP algoritmasına göre lobüler inflamasyon derecesi (r=0.461, p=0.027), NAFLD aktivite skoruna göre lobüler inflamasyon derecesi (r=0.545, p=0.007), portal inflamasyon varlığı (r=0.525, p=0.010), yaş (r=0.534, p=0.009), cinsiyet (r=0.464, p=0.026), serum glukoz değeri (r=0.537, p=0.008), direkt bilirubin (r=0.523, p=0.022) ve HbA1c (r=0.758, p=0.029) düzeyleri arasında pozitif korelasyon varlığı, hemoglobin (r=-0.473, p=0.030) ve hematokrit (r=-0.437, p=0.047) düzeyleri arasında negatif korelasyon varlığı tespit edildi. Zayıf NAFLD grubu ile normal kilonun üzerindeki NAFLD grupları arasında sitokeratin 8/18 işaretletleyicisi boyanma varlığı veya boyanma patterni açısından anlamlı bir fark gösterilememekle beraber zayıf NAFLD grubunda karaciğer hasarı zayıf olmayan gruba göre daha ılımlı, serum trigliserid düzeyleri daha düşük (p=0.003) ve ALT değerleri daha yüksekti (p=0.031). Sonuç: Hepatositlerde sitokeratin 8/18 immun işaretleyicisi ile boyanma varlığının zayıf olan ve olmayan yağlı karaciğer hastalığı ayırıcı tanısında rolü olmamakla birlikte, granüler boyanma varlığı progresyonun bir göstergesi olabilir. Anahtar kelimeler: Zayıf NAFLD, sitokeratin 8/18, biyopsi, immunhistokimya
Philadelphia-negatif klasik kronik miyeloproliferatif neoplazilerde kanama ve trombotik komplikasyonlar: Prevelans, klinik risk faktörleri ve JAK2V617F mutasyonunun rolü
Philadelphia kromozomu negatif klasik kronik miyeloproliferatif neoplazmlar (MPN), kemik iliğinde bir veya daha fazla miyeloid serinin proliferasyonu ile karakterize hematopoietik kök hücrelerin klonal hastalıklarıdır ve polisitemi vera (PV), esansiyel trombositemi (ET) ve primer miyelofibroz (PMF) olarak sınıflandırılmaktadır. Bu hastalıklar; splenomegali, trombotik komplikasyonlar ve lösemiye dönüşüm riski gibi ortak klinik özellikler göstermektedir. Kanama ve tromboz, miyeloproliferatif neoplazilerde sık görülen komplikasyonlardır ve ciddi organ hasarı ve yüksek mortalite ile ilişkilidir. PV, hematopoietik progenitör hücrelerin neoplastik proliferasyonu nedeniyle kontrolsüz eritrosit üretimine sekonder eritrosit kitlesinin artışı ve genelde miyeloid ve megakaryositik hücre serilerinin eş zamanlı uyarımına bağlı olarak, artan lökosit ve trombosit üretimi ile karakterizedir. ET, aşırı trombosit üretimi ve buna sıklıkla eşlik eden trombotik veya hemorajik semptomlarla karakterize klonal miyeloproliferatif hastalıktır. PMF, başlıca kemik iliği fibrozisi, ekstramedüller hematopoez ve kısalmış yaşam süresi ile karakterizedir. 2005 yılında JAK2V617F mutasyonunun keşfi sonrasında PV'lı olguların %95'inden fazlasında ve ET veya PMF'li olguların yaklaşık %50-60'ından fazlasında temeldeki moleküler olay anlaşılmıştır. Bu çalışmada İstanbul Tıp Fakültesi (İTF) İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Hematoloji Bilim Dalı Polikliniği'nden ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi İstanbul Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim Araştırma Hastanesi Hematoloji Kliniği'nden takipli toplam 951 Ph-negatif MPN (413 ET, 358 PV, 180 PMF) tanılı olguda kanama, tromboembolik olay sıklığı ve lokalizasyonu ile kardiyovasküler risk faktörleri ve genetik mutasyonlar arasındaki ilişki, bu komplikasyonların sağkalıma etkisi ve prediktif parametreler araştırılmıştır. Çalışmaya 2016 Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) kriterlerini karşılayan 951 Ph-negatif MPN olgusu (413 ET, 358 PV, 180 PMF) dahil edilmiştir. Olguların demografik özellikleri, klinik ve laboratuar bilgilerine ek olarak OS bakılmıştır. Klinik ve laboratuar verileri içeren parametreler SPSS istatistik programına yüklenmiştir. p değeri <0.05 olan sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. PMF, ET ve PMF'de yaşam eğrileri, 'KaplanMeier' analizi kullanılarak OS'ni hesaplamak için oluşturulmuştur ve gruplar arası sağkalım oranlarının karşılaştırılması log rank testi ile yapılmıştır. Buna ek olarak PMF'de yaşam analizi, lösemi ilişkisiz sağkalımı (LFS) hesaplamak için yapılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 951 Ph (-) MPN olgusunun 413'ü ET, 358'i PV ve 180'i PV tanılıdır. Tüm olguların 477'si erkek, 474'ü kadındır. ET'li olguların 263'ü kadın, 150'si erkek, PMF'li olguların 100'ü kadın, 80'i erkek ve PV'lı olguların 247'si erkek, 111'i kadındır. Ortalama tanı yaşı 53.25 (SS 15.37) olarak bulunmuştur. Tüm grupların %35.2'sinde (n=335) splenomegali saptanmıştır. Olguların %18.1'i (n=173) kanama, %32.7'si (n=311) tromboz ile komplike olmuştur. Her 3 tanı grubunda da arteriyel tromboz sıklığı venöz tromboza göre daha yüksek bulunmuştur. Fakat ET'li olgularda venöz tromboz oranı JAK2V617F mutasyonu taşıyanlarda taşımayan gruba göre istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır (p=0.014). Total kohortta ise tromboz PV grubunda, kanama PMF grubunda anlamlı yüksek saptanmıştır (sırasıyla p=0.05; p=0.001). Ayrıca, tromboz grubunda istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek oranda erkek cinsiyet mevcuttur (p=0.005). Trombozu olan ve olmayan gruplarda, kanama komplikasyonu açısından karşılaştırıldığında ise tromboz olan grupta kanama anlamlı olarak yüksektir. (sırasıyla %23.1, %15.8; p=0.006) Çalışmamızda %70.1'inde (n=667) JAK2V617F mutasyonu pozitif saptanmıştır. ET'li olguların %61.7'sinde (n=255), PMF'li olguların %75'inde (n=135) ve PV'lı olguların ise %77.4'ünde (n=277) JAK2V617F mutasyonu pozitif saptanmıştır. Total tromboz sıklığı JAK2V617F mutasyonu pozitif olan grupta %35.4 (n=236), JAK2V617F mutasyonu negatif grupta %26.8 (n=76) olup JAK2V617F mutasyonu pozitif olan grupta istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır (p=0.01). JAK2V617F mutasyonu pozitif ve negatif gruplar arasında kanama açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0.159) Toplam 21 olguya (%2.2) splenektomi uygulanmıştır. Olguların %0.9'una (n=9) AHKHN yapılmış ve bu olguların tamamının PMF tanısına sahip olduğu saptanmıştır. Tüm olguların %1.7'sinde (n=16) lösemiye transforme olmuştur. Hastaların %14.4'ü (n=137) hayatını kaybetmiştir. Her iki komplikasyon da PMF grubunda ET ve PV'ye göre anlamlı olarak daha yüksektir. (p=0.001; p=0.001) Philadelphia negatif kronik myeloproliferatif neoplazmlar (MPN) trombotik ve hemorajik komplikasyonlar ve lösemiye dönüşüm riski gibi ortak klinik özellikler göstermektedir. Kanama ve tromboz, miyeloproliferatif neoplazilerde sık görülen komplikasyonlardır ve ciddi organ hasarı ve yüksek mortalite ile ilişkilidir. Ph-negatif MPN 2005'te JAK2V617F mutasyonu tanımlandıktan sonra hastalığın patofizyolojisinde büyük gelişmeler olmuş ve bu mutasyonun keşfinden sonra 'DSÖ' tarafından tanı kriterleri revize edilmiştir. . Tromboembolik olaylar ve kanama için risk faktörleri ileri yaş, yüksek trombosit sayısı ve artmış hematokrit düzeyi kabul edilmekle birlikte, bu parametrelerin öneminin klinik çalışmalarla doğrulanmaması ve araştırma konusuyla ilgili yapılan literatür taramasında araştırmamızda planlanan geniş ölçekli hasta sayısıyla yapılan bir çalışma olmaması da bu araştırmayı gerekli hale getirmiştir. Çalışmamızda, MPN'lerin tromboz insidansının kanamaya oranla daha yüksek olduğu, bu nedenle açıklanamayan tromboz durumunda mutlaka MPN açısından araştırma yapılması gerektiği fakat kanamanın da göz ardı edilemeyeceği ortaya konulmuştur.
İTF Çocuk Enfeksiyon Bilim Dalında izlenen osteomiyelit vakalarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Osteomiyelit kemiğe lokalize bir enfeksiyondur. Bu çalışmamız ile, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı tarafından osteomiyelit tanısıyla izlenen hastaların başvuru yakınmaları, klinik özellikleri, tutulan kemik türü, hastalık etkenleri, akut faz yanıtları, diğer laboratuvar ve radyolojik özelliklerinin araştırılması ve irdelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı tarafından Ocak 2002 ile Mart 2021 tarihleri arasında osteomiyelit tanısıyla izlenen 68 çocuk hastaya ilişkin verilerin geriye dönük olarak değerlendirilmesiyle yapıldı. Verilere hastane bilgi kayıt sistemi ve hasta dosyaları incelenerek ulaşıldı. Veriler SPSS 20.0 programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Hastaların başvuru şikayetleri en sık %45,58 ile ağrı ve %45,58 ile şişlik idi. Bu şikayetleri %23,52 ile hiperemi %19,11 ile akıntı şikayetleri takip etmekteydi. Hastalarda %29,4 ile en fazla ayak kemiklerinin tutulduğu (n=20) bunu %27,9 ile femur (n=19) ve %25 ile tibia (n=17) tutulumunun takip ettiği saptandı. Üst ekstremitede 4 hasta ile humerus en sık tutulum bölgesi olarak saptandı. 2 hastanın el kemiklerinde 2 hastada mandibulada 1 hastada İliak kemikte 1 hastada frontal kemikte 1 hastada radiusta ve 1 hastada da sternumda osteomiyelit saptandı. Hastaların başvuru esnasındaki laboratuvar değerlerinde WBC medyan değeri 12786, CRP medyan değeri 46 (17,25-79,5), ESR medyan değeri 58,25 (25,5-83) olarak saptandı. Yapılan radyolojik görüntülemeler incelendiğinde, hastaların %95,6'sına MRG yapıldığı ve bu hastaların %100'ünde pozitif bulgu olduğu saptandı. Hastaların tamamına direkt grafi çekilmesine rağmen, bu hastaların %20,6'sında pozitif bulguya rastlandı. Sintigrafi çekilen 13 hastanın 11'inde BT yapılan 6 hastanın 5'inde pozitif bulguya rastlanırken USG yapılan 15 hastanın 3 tanesinde Osteomiyelit lehine pozitif bulguya rastlanmıştır. Üreyen mikroorganizmalar incelendiğinde %37,5 ile (n=21) en fazla MSSA ürediği saptandı. Bunu %12,5 ile Pseudomonas'ın takip ettiği saptanmıştır. Hastaların %5,4'ünde (n=3) MRSA'ya rastlanırken yine %5,4'ünde MRKNS etken olarak üretilmiştir. Hastalara intravenöz olarak en sık %38,6 ile Glikopeptid ve yanına beta laktam eklenmesi ile oluşan kombine tedavi uygulamıştır. İkinci sıklıkla (%22,8) tek başına bir beta laktam grubu antibiyoterapi ve daha sonra %10,5 ile tek başına Glikopeptid antibiyoterapi uygulaması yapılmıştır. Hastalar ayaktan izlemlerinde %33,8 ile en sık siprofloksasin tedavisi ile ve %32,3 ile klindamisin tedavisi ile izlenmiştir. Hastaların komplikasyon durumları incelendiğinde hastaların %52,9'unda (n:36) komplikasyon gelişmemiştir. Hastaların %19,1'inde (n:13) kronik osteomiyelit geliştiği saptanmıştır. Hastaların %11,8'inde (n:8) apse saptanmıştır. Sonuç: Lokalize ağrı ile başvuran hastalarda ateş olmasa bile Osteomiyelit düşünülmelidir. Osteomiyelitin saptanan en sık etkeni S. aureus'tur. ESR ve CRP değerleri osteomiyelit tanısı için yol göstericidir. MRG'nin osteomiyelit tanısında rolü büyüktür. Akut osteomiyelitte ampirik olarak S. aureus'u kapsayıcı tedavi vermek akıllıca olacaktır.
Preoperatif timik epitelyal tümör karakterizasyonunda 18F-FDG PET/BT'nin katkısı
Amaç: Timik epitelyal tümörler (TET) oldukça nadir görülen tümörler olmakla birlikte anterior mediastenin en sık patolojisidir. WHO histopatolojik sınıflandırma sistemine göre TET düşük gradlı timoma, yüksek gradlı timoma ve timik karsinom (TK) olmak üzere üç grupta incelenmektedir. TET'lerde 18F-FDG PET/BT görüntülemesinin evreleme amacıyla rutin kullanımı ile ilişkili klinik kılavuzlarda yer alabilecek düzeyde yeterli kanıt gösterilmemiştir. Ancak güncel kılavuzlarda yüksek gradlı timoma ve TK'larda yüksek FDG tutulumlarının izlenebildiği ve beklenmedik bölgelerde metastaz gösterebileceği sebebiyle ileri evre hastalıkta kullanılabileceği ifade edilmektedir. Bu çalışmada amacımız 18F-FDG PET/BT'nin operasyon planlanan timus kaynaklı lezyonlarda sağlayacağı metabolik bilginin operasyon sonrası elde edilen histopatolojik bilgiler ışığında değerlendirilmesi ve bu sayede hasta yönetimine yapacağı katkının belirlenmesidir. Gereç-Yöntem: Aralık 2010-Ekim 2021 tarihleri arasında primer timus kaynaklı benign/malign tümör şüphesi/tanısı ile metabolik karakterizasyon/evreleme amacıyla ameliyat öncesi 18F-FDG PET/BT görüntülemesi yapılan toplam 100 hasta çalışmaya dâhil edildi. Primer timus kaynaklı benign patolojiler çıkarıldıktan sonra TET grubunda 73 hasta mevcuttu. Vizüel değerlendirme, semikantitatif PET ve heterojenite indeks (HI-1 ve HI-2) parametreleri kullanılarak 18F-FDG PET/BT'nin WHO histolojik sınıflandırma sistemine göre tümörün gradını ve rutin kullanılan evreleme sistemlerine göre ileri evre hastalığı öngörme gücü araştırıldı. Ayrıca 18F-FDG PET/BT görüntülemesi ile elde edilen ekstratorasik metastaz ve ekstratimik bulgular incelendi. Bulgular: TET grubunda 42 erkek hasta (%58), 31 kadın hasta (%42) mevcuttu (ortanca yaş: 52). WHO histolojik sınıflandırma sistemine göre 26 hastada (%36) düşük gradlı timoma, 36 hastada (%49) yüksek gradlı timoma ve 11 hastada (%15) timik karsinom mevcuttu. Ortalama SUVmax değeri, düşük gradlı timomada 5.14, yüksek gradlı timomada 6.58 ve TK'da 15.41 idi. SUVmax, MTV ve TLG değerleri TK grubunda hem timomalara göre hem de subgrup analizinde yüksek gradlı timomalara göre istatistiksel olarak anlamlı olarak daha yüksekti. SUVmax için 7.25 eşik değer alındığında %91 sensitivite ve %74 spesifite ile TK timomalardan ayrılmakta idi. Düşük gradlı timomalarda da yüksek gradlı timomalara göre daha düşük SUVmax, MTV ve TLG değerleri izlenmekle birlikte istatistiksel olarak anlamlı fark mevcut değildi. Evreleme amacıyla rutinde en sık kullanılmakta olan Masaoka-Koga ve TNM evreleme sistemlerine göre hem tüm TET grubunda hem de WHO histopatolojik sınıflandırma sistemine göre tanımlanan subgrupların kendi içerisinde de ileri evre hastalıkta SUVmax, MTV, TLG değerleri erken evre hastalığa göre daha yüksekti. SUVmax değeri için 6.34 eşik değer alındığında Masaoka-Koga evreleme sistemine göre ileri evre hastalığı ayırmada sensitivite ve spesifite sırasıyla %75 ve %84 idi. HI-1 ve HI-2 değerleri de hem TK grubunu timomalardan, hem de her iki evreleme sistemine göre ileri evre hastalığı erken evre hastalıktan oldukça yüksek sensitivite ve spesifite ile ayırmaktaydı. HI-1 ve HI-2 parametrelerinin ayrım gücü özellikle TK grubunu timomadan ayırmada SUVmax başta olmak üzere diğer semikantitatif PET parametrelerine göre daha yüksek olmakla birlikte SUVmax'ın kolay ulaşılabilir ve yaygın kullanımı da dikkate alındığında SUVmax'a göre belirgin üstün olduğu düşünülmemiştir. Sonuç: 18F-FDG PET/BT görüntülerinin vizüel değerlendirmesi, başta SUVmax olmak üzere kantitatif bilgiler ile birlikte kullanıldığında, TET'lerde hem rutin evreleme sistemlerine göre ileri evre hastalığı hem de WHO histopatolojik sınıflandırma sistemine göre primer kitlenin gradını güvenilir bir şekilde öngörebilmekte olup, hasta yönetimi ve prognoz tayini açısından umut vaat eden bir metabolik görüntüleme yöntemi olarak rutin klinik pratikte preoperatif değerlendirmeye önemli katkılarda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: 18F-FDG PET/BT, Timik Epitelyal Tümörler,
Sağlık çalışanlarının COVID-19 aşısı yaptırmama nedenlerinin değerlendirilmesi: Nitel bir çalışma
Halk sağlığı müdahalelerinden biri olan bağışıklamanın önemi, pandemi döneminde daha da artmıştır. Bu çalışmanın amacı, pandemi ile mücadelede önemli bir yere sahip olan COVID-19 aşısını yaptırmayan sağlık çalışanlarının, aşı yaptırmama nedenlerini değerlendirmek ve tespit edilen nedenlere yönelik çözüm önerileri geliştirmektir. Bu tez çalışması niteliksel araştırma teknikleri kullanılarak yapılan, tanımlayıcı bir çalışmadır. Temmuz 2021 ile Ekim 2021 tarihleri arasında, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi'nde çalışan sağlık personelleri ile gerçekleştirilmiştir. Maksimum çeşitlilik yöntemi ile seçilen 32 katılımcı ve 5 anahtar kişi ile derinlemesine görüşme yapılmıştır. Çalışmamızda, sağlık çalışanlarının birçok farklı nedenle COVID-19 aşısı yaptırmamayı tercih ettiği belirlenmiştir. Aşılamaya karşı bu tereddütlerin ve aşılamadaki gecikmelerin nedenlerine yönelik 4 ana temaya ulaşılmıştır: COVID-19 aşısı ve aşılamasına bağlı sebepler, bireysel sebepler, bağlamsal sebepler ve aşı/aşılamayla ilgili genel konular. "COVID-19 aşısı ve aşılamasına bağlı sebepler" temasının altında aşı üretimi ile alakalı konular ve güvensizlik alt temaları ön plana çıkmaktadır. Aşı üretiminin hızlı olması, güvensizlik alt temasında da yan etkiler, etkili olmayacağını düşünme, yetersiz veri varlığına inanç en çok üzerinde durulan nedenler olmuştur. "Bireysel sebepler-Grup etkisi" temasının altında, risk algısı alt teması ön plandadır. COVID-19 geçirmek, sağlıklı olduğunu düşünmek en çok bildirilen nedenler olmuştur. "Bağlamsal sebepler" ana teması altında politikalar ve infodemi alt temaları ön plana çıkmaktadır. Sağlık sistemine olan güvensizlik ve komplo teorileri en çok üzerinde durulan nedenlerdir. "Aşı/aşılamayla ilgili genel konular" ana teması altında ise, genel olarak ilaç kullanma çekincesi ve doğal bağışıklık olması gerektiğine inanç en çok üzerinde durulan nedenler olmuştur. Özellikle pandemi döneminde ortaya çıkan belirsizliğin, infodemi ve güvensizliğin birbiri ile ilişkili olduğu görülmüştür. Belirsizliğin yanlış bilgilerin yayılmasını kolaylaştırdığı, bunun da güvensizliği tetiklediği görülmüştür. Aynı şekilde bilgi/farkındalığın risk algısı ile ilişkili olduğu görülmüştür. Hastalığa karşı bilgi ve farkındalık arttıkça risk algısında artış olmaktadır. Bu sebeple toplumsal bilgilendirme çalışmaları arttırılmalı ve hekimlerin medya araçlarını daha etkin kullanmaları sağlanmalıdır.
Erken ve geç başlangıçlı inflamatuar bağırsak hastalıklarının hastalık seyri, tedavi yanıtı ve prognoz açısından karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: İnflamatuar Bağırsak Hastalıklarında (İBH) geç yaşta başlama oranı yıllar içerisinde artış göstermektedir. Erken yaşta başlayanlara göre bu yaş grubunda hastalığın seyri ve tedavi yanıtı belirsizliğini korumaktadır. Bu çalışmada İstanbul Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Polikliniğinden takip edilen İBH tanılı geç ve erken başlangıçlı hastaların hastalık seyri, tedavi yanıtı ve prognozunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bu çalışmada İstanbul Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Polikliniğinde İBH tanılı 6 aydan uzun süre takipli 1060 hasta dosyası retrospektif tarandı. Geç başlangıçlı (≥60 yıl) 39 hasta çalışmaya alındı. Kontrol grubu olarak geç başlangıçlı hasta grubu ile benzer demografik bulguları olan erken başlangıçlı 50 hasta dahil edildi. Erken ve geç başlangıçlı toplam 89 hasta alındı. Erken ve geç başlangıçlı iki grubun, hastalık tipi, demografik verileri, aldığı tedaviler, tedavi ilişkili yan etki ve toksisiteleri, mortalite oranları, ekstraintestinal ve hepatobiliyer tutulum varlığı, komplikasyon gelişimi, hastalık aktivitesi, endoskopik ve klinik remisyon varlığı karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların tanı anındaki ortalama yaşı 49.2±17.5 yıl ve 53'ü (%59.6) erkek idi. Geç başlangıçlı hastaların tanı anındaki ortalama yaşı 66.3±5.5 yıl, erken başlangıçlı hastaların tanı anındaki ortalama yaşı 35.8±10.7 yıl idi. Geç başlangıçlı 39 hastanın 25'i (%64.1) ÜK, 14'ü (%35.9) CH; erken başlangıçlı 50 hastanın 28'i (%56.0) ÜK, 22'si (%44.0) CH idi. Hastaların ortalama takip süresi 91.3±47.4 ay, geç başlangıçlı hastaların ortalama takip süresi 75.1±53.1 ay, erken başlangıçlı hastaların ortalama takip süresi 103.9±38.5 ay idi. Her iki grupta klinik (%94 vs %86.8) ve endoskopik remisyon oranları (%49 vs %33.3) ve AZT toksisitesi (%28 vs %20.5) benzerdi (p>0.05). Geç başlangıçlı hasta grubunda mortalite (%33.3 vs %2) ve geç başlangıçlı ÜK'de komplikasyon oranı (%32 vs %7.1) erken başlangıçlı hastalara göre daha fazla idi (p<0.05). Malignite gelişimi geç başlangıçlı hasta grubunda erken başlangıçlı hastalara göre daha fazla olmakla birlikte istatistiksel anlamlı değildi (%15.4 vs. %6, p>0.05). Sonuç: Geç başlangıçlı hastalar, hastalık seyri ve ilaç yan etkileri açısından erken başlangıçlı hastalar ile benzerdir. Geç başlangıçlı hastalarda mortalite sıklığı daha fazladır. Malignite gelişim oranı ileri yaş grubunda fazladır. Bu nedenle bu hasta grubunda malignite takibi önemlidir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuar Bağırsak Hastalığı, Ülseratif Kolit, Crohn, Geç başlangıç, Prognoz
Koroner mikrovasküler disfonksiyonun koroner içi elektrokardiyogram yoluyla tanısı bir koroner içi doppler ile koroner içi elektrokardiyogram karşılaştırılması çalışması
Amaç: İntrakoroner Doppler ile bazal ve hiperemik kayıtlar alınarak koroner akım rezervinin hesaplanması koroner mikrovasküler disfonksiyon tanısında altın standart yöntemlerden biridir. Özel olarak tasarlanmış uç kısmında basınç transdüseri ile koroner akım fizyolojisi hakkında bilgi veren bu sistem işlem süresinin diyagnostik anjiyografiye nazaran daha uzun olması, tel maliyeti ve ölçümlerin yapılabilmesi için uyumlu cihaz gerektirmesi nedeniyle çoğu anjiyografi laboratuarında bulunmamakta , bulunan laboratuarlarda ise rutin uygulanmamaktadır. Elektrokardiyogram ise rutin kardiyoloji pratiğinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Günlük pratikte kullanılan 12 derivasyonlu EKG iskemik semptomları olan hastalarda koroner arter hastalığı tanısında ve dışlamasında kullanılmaktadır. EKG değişiklikleri hastaların semptomları ve klinik durumlarıyla korele biçimde anlık olarak kaydedilebilmekte aynı zamanda hastalık hakkında fikir verebilmektedir. Bu çalışmada; koroner mikrovasküler disfonksiyon tanısında kullanılan intrakoroner Doppler ölçümleri ile intrakoroner EKG değişikliklerini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza İstanbul Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı 07.12.2021-Şubat 2022 tarihleri arasında başvuran; koroner arter hastalığı şüphesi ile miyokard perfüzyon sintigrafisi yapılan ve iskemi saptanması nedeniyle koroner anjiyografi planlanan 21 hasta dahil edildi. Hastaların tıbbi özgeçmişleri ve kronik hastalıklarına ilişkin bilgiler poliklinik muayeneleri sırasında alınan anamnez formlarından elde edildi. Hastalara miyokard perfüzyon sintigrafisi çekimi İstanbul Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda bulunan GE Healthcare Discovery NM/CT 670 cihazı ile yapıldı. Test sonucunda iskemi saptanan hastalara kılavuzların önerdiği doğrultuda koroner anjiyografi yapıldı. Koroner anjiyografi neticesinde damar lümenini %30 ve altında daraltan plaklar saptanması durumunda mikrovasküler angina düşünülmesi nedeniyle planlanan intrakoroner ölçümler yapıldı. Doppler ölçümleri 0.014 inç sensör uçlu basınç kaydedici tel (ComboWire XT, Philips Volcano Corporation, San Diego, CA, USA) ile akım paterninin optimal olduğu lokasyonda koroner arterde park edilerek ölçümler yapıldı. Maksimal hiperemi elde etmek için uygun dozlarda intrakoroner adenozin kullanıldı. İntrakoroner EKG çekimleri DONGJIANG ECG-11D cihazıyla hastanın ekstremite derivasyonlarına problar takılarak ve V1 derivasyonuna intrakoroner 0.014 inç floppy tel aracılığıyla bağlantı kurularak yapıldı. Maksimal hiperemi için Doppler kaydında elde edilen dozlar kullanıldı. Bulgular: Her hastada 3 normal epikardiyal arterde basınç + akım sensörlü tel (ComboWire) yapılan ölçümlerin ComboMap konsoluna aktarılan kayıtlarının değerlendirmesi sonucu yapılan toplam 63 kayıtın ortalamalarının sonucu olarak koroner içi ortalama bazal akım hızı 22.53 ± 5.95 cm/sn, koroner içi ortalama hiperemik akım hızı 59.63 ± 13.05 cm/sn, ortalama KAR 2.34 ± 0.65, ortalama bazal mikrovaskuler resistans 4.51 ± 1.22 mmHg.cm-1.sn, ortalama hiperemik mikrovaskuler resistans 2.01 ± 0.56 mmHg.cm-1.sn ve ortalama arteriyoler resistans indeksi 2.50 ± 1.03 olarak bulunmuştur. LAD, sağ koroner arter ve sirkumfleks arter alanından ayrı ayrı yapılan hemodinamik kayıtların ortalamaları küçük farklar gösterse de bu farklar anlamlı bulunmamıştır. Noninvaziv testin işaret ettiği miyokardiyal iskemi bölgesini sulayan arterde (iskemik) ve non-iskemik miyokardiyal bölgeleri sulayan 2 diğer koroner arterde yapılan koroner içi basınç/akım ve koroner içi EKG (IKEKG) kayıtlarının karşılaştırılması sonucunda iskemik bölgeyi sulayan arterde non-iskemik bölgeyi sulayan arterlere göre koroner içi hiperemik akım hızı (APVH) (45 ± 12.68 vs 53.45 ± 12.44 cm/sn, p= 0.014) ve KAR (2.09 ± 0.39 vs 2.46 ± 0.72, p= 0.011) anlamlı ölçüde düşük ve hiperemik mikrovaskuler resistans (HMR) (2.26 ± 0.63 vs 1.87 ± 0.48 mmHg.cm-1.sn, p= 0.009 ) anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. IKEKG ölçümlerinde ise delta ST (IKEKG'den bazal sartlarda alınan ST segment deviasyonu mutlak miktarı ile hiperemik şartlarda alınan ST segment deviasyonu arası fark) iskemik (0.30 ± 0.34) ve non iskemik (0.06 ± 0.10) bölgeler arasında anlamlı derecede fark göstermekte idi (p= 0.001). Diğer parametreler iskemik – non iskemik bölgeler arasında anlamlı bir fark ifade etmemekteydi. Toplam 21 hastada, 3 damarda bazal (n= 63) ve hiperemik (n=63) şartlarda yapılan toplam 63 eşlenik ölçümün sonucunda IKEKG kayıtlarından tespit edilen delta ST'nin bazal ortalama koroner içi akım hızı (APVB) (r= -0.28, p= 0.026), APVH (r= - 0.354, p= 0.004), BMR (r= 0.317, p= 0.011), HMR (r= 0.408, p= 0.001) ile anlamlı şekilde ilişkili olduğu görüldü. Alt grup analizinde bu ilişkilerin iskemik alanı sulayan arterler grubunda (n= 21) APVB (r= -0.487, p= 0.025), BMR (r= 0.475, p= 0.03) anlamlılığını koruduğu; APVH (r= -0.388, p= 0.082) ve HMR ( r= 0.399, p= 0.07) için ise anlamlılık sınırına yakın kaldığı görüldü. Tüm grupta yapılan analizde delta ST; APVB (R= -0.28, P= 0.026), APVH (R: -0.354, P= 0.004) BMR (R= 0.317, P= 0.011) ve HMR (R= 0.408, P= 0.001) anlamlı ilişkiler göstermekte iken diğer hemodinamik parametreler ile ilişkisinin anlamlılık düzeyine ulaşmadığı görüldü. Fonksiyonel mikrovaskuler hastalık KAR <2 ve yapısal mikrovaskuler hastalık KAR <2 ve HMR > 1.9 'un birlikte bulunması olarak tarif edildi (ESC kılavuzu). Bu sınıflamaya göre yapısal koroner hastalığı olduğu tespit edilen 17 hastada delta ST değerinin yapısal hastalığı olmayan gruba göre (n= 46) ileri derecede anlamlı olarak düşük olduğu (0.08 ± 0.11 vs 0.30 ± 0.38, p: 0.001) görüldü. Bu fark sadece fonksiyonel disfonksiyon olan grupta da anlamlı olmakla birlikte daha azdı. Yapılan ROC curve analizinde SPECT'te saptanan iskeminin tespitinde en yüksek duyarlık ve özgüllüğe sahip olan parametrenin delta ST olduğu (kesme değeri: 0.19, Eğri altı alanı: 0.83); bunu HMR (kesme değeri 2.05, eğri altı alanı: 0.69) ve son olarak da KAR'nin ( kesme değeri : 2.60, eğri altı alanı 0.35) izlediği görüldü. Sonuç: IKEKG indeksleri içinde bazal ve hiperemik ST segment seviyeleri arasındaki farkın (Delta-ST) öne çıktığı görülmektedir. Veri tabanının büyümesi ile birlikte daha ileri analizler klinik değeri olan ek IKEKG indeksleri (Delta-T, eğri altı alan, ST ve T eğimleri…) sağlayabilir. Öncelikle mikrovasküler yapısal ve fonksiyonel bozukluk saptanmayan miyokard segmentlerinde Delta-ST'nin negatif sonuç vermesi negatif prediktif değerini artırıcıdır. Delta-ST'nin mikrovasküler hastalığı olanlarda fonksiyonel ve yapısal bozukluk ayrımının yapılabilmesine bile imkan veriyor görünmesi (Tablo 5) tanısal değeri bakımından heyecan verici görünmektedir. Hemodinami parametreleri ile Delta-ST beklendiği şekilde anlamlı ilişkili bulunmuştur (Tablo 3). Anlamlı da olsa ilişkinin nisbeten dağınık olması sadece hasta sayısının sınırlı olması ile değil bizzat hemodinamik indekslerin variabilitesindeki yükseklik ile ilgili olabilir. Ancak IKEKG'nin de yöntemsel olarak bu sorumluluğu olduğu açıktır. İskemik bölge verilerinde bu korelasyonun daha yüksek olması önemlidir. Non-iskemik bölgelerde ilişkinin bulunmaması ise olağandır. Esas itibarıyla bir iskemi bir endikatörü olan Delta-ST nin iyi perfüze olan segmentlerde "iyi perfüzyon" göstergelerini öngörmesi gerekmez (Tablo 4). IKEKG ve hemodinamik prametreler arasındaki ilişki arterler düzeyinde incelendiğinde LAD kaynaklı verilerde ilişkinin en güçlü olduğu, ikinci sırada Cx arterin geldiği, RCA'nın son sırada yer aldığı görülmektedir (Tablo 7). Elektrokardiyografik iskemi değişiklikler bölgenin mutlak perfüzyon eksikliğinden değil bölgeler arası perfüzyon farkı ile yaratılır. Bir bölgede iskemi bulgusu o bölge diğer bölgelerden daha az perfüze olduğunda ortaya çıkar. Bu nedenle tüm bölgeler iskemik olduğunda EKG iskemi duyarlılığı azalır. İncelenen bölge perfüzyonu artmış olsa bile bu artış referans bölgelerdeki artıştan daha az olduğunda iskemi bulguları gelişebilir. IKECG kayıtlarından hiperemik ajan kullanımı ardından ST segment elevasyonu görülmesi sorunlu bölgenin perfüzyonunu diğer bölgeler kadar artıramaması ile ilgili olsa gerekir. Çalışma sonuçları mikrovasküler hastalığı olanlardan elde edilmiş olmakla birlikte sonuçta incelenen parametre iskemiyi yansıttığı için mikrovasküler hastalık dışında epikardiyal darlıklar nedeniyle ortaya çıkan iskemilerin ortaya konmasında da işe yarayabileceği düşünülebilir. Epikardiyal darlıkların fonksiyonel önemini değerlendirmede de yöntemin işe yaradığının gösterilmesi halinde invaziv kardiyoloji pratiğine önemli katkı sağlanabilir.
Dalış sağlığı açısından Bozukkale sualtı arkeolojisi kazısı
Amaç: Bu çalışmada Bozukkale sualtı arkeolojisi kazısı çalışmalarından elde edilen verileri dalış sağlığı ve güvenliği açısından değerlendirmek ve literatürdeki benzer çalışmalarda sahada sualtı hekiminin varlığının önemini gözden geçirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Araştırma, Bozukkale sualtı arkeolojisi kazısı çalışmalarından veri toplayarak gerçekleştirilmiştir. Değerlendirilen veriler 2019'un Eylül ayında 24 gün, 2020'nin Ekim ayında 7 gün ve 2021'in Eylül ayında 14 gün süreyle dalış bölgesinde toplanmıştır. Toplanan veriler arasında dalgıçların demografik bilgileri, dalış tecrübeleri, vücut kitle indeksi, dalış kayıtları, dalış sonrası Doppler kayıtları, kullanılan dalış profili ve ekipmanları, dalışa bağlı yaşanan sağlık sorunlarının kaydı yer almaktadır. Bulgular: 2019-2021 Bozukkale sualtı kazısı çalışmalarında 13 dalgıcın dalışları incelenmiş ve toplam 564 dalış izlenmiştir. Çalışmadaki 13 dalgıcın yaşları 23 ila 57 arasında (39.9±12), vücut kitle indeksi ise 19.6 ile 32.3 arasında değişmekte idi (25.3±3.7). Dalışlar 30-42 m derinliğe ve 20 dk sabit dip zamanı ile gerçekleştirilmiştir. Dipte sabit noktada yapılan iş nedeni ile kare dalış profilleri sergilenmiştir. Dekompresyon durakları 6 m'de kurulan düzenek üzerinde oksijenle yapılmıştır. Çalışma boyunca dekompresyon hastalığına rastlanmamış olup sadece 1 dalgıçta orta kulak barotravması görülmüştür. Çalışma boyunca kaydedilen toplam 365 Doppler kaydının 193'ü değerlendirilebilir kalitede gerçekleştirilmiştir. Kayıtların 15'inde kabarcık sinyalleri tespit edilmiş ve tamamı Spencer skalasına göre derece 1 olarak sınıflandırılmıştır. Sonuç: Dekompresyonlu dalışlarla gerçekleştirilen Bozukkale sualtı kazısında, sahada sualtı hekimlerinin varlığı çalışmaları dalış sağlığı açısından daha güvenli kılmış, dalgıçlar kendilerini daha güvende hissetmişlerdir. Kazı süresince dekompresyon hastalığı görülmemesi ve dekompresyon stresi göstergesi olabilecek Venöz Gaz Embolisi (VGE) derecelerinin oldukça düşük olması, dalış profillerinin güvenli olduğunun bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Uygun dalış ve deniz koşullarında dekompresyon duraklarında uygulanan oksijen dekompresyonunun dekompresyon stresini azaltarak daha düşük derecelerde VGE oluşmasına ve dekompreyon hastalığı riskinin azalmasına katkı sağladığı düşünülmüştür.