
228
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Hastanemize maluliyet için başvuran yeraltı kömür madeni işçilerinde radyolojik pnömokonyoz kategorisi ile solunum fonksiyon parametrelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, 2015-2017 yıllarında hastanemize pnömokonyoz maluliyet değerlendirmesi için başvuran ve Bülent Ecevit Üniversitesi (BEÜ) Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dal'ında pnömokonyoz heyetinde üç ILO okuyucusu tarafından ILO kriterlerine göre pnömokonyoz tanısı konmuş madencilerde solunum fonksiyon parametreleri ile bunların klinik radyolojik korelasyonlarının değerlendirilmesi amacı ile yapılmıştır. Toplam 613 dosyadan SFT yapamamış hastalar, Kömür İşçisi Pnömokonyozu (KİP) tanısına ek olarak tüberküloz ve kanser tanısı olanlar ve SFT- DLCO- vücut pletismografi tetkiklerinden biri eksik olan dosyalar çalışmadan çıkarıldı. 144 olgu çalışmaya dahil edildi. 20 olguda KİP saptanmadı ve bu olgular kontrol grubu olarak belirlendi. KİP tanısı alan ve almayan grup arasında demografik özellikler ve SFT parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. KİP tanısı alanlarda alt kategorik değerlendirmelere göre SFT parametrelerinde bir takım anlamlı farklılıklar izlendi ve bunların en belirgini kategori 1 basit KİP ile kategori B+C komplike KİP arasındaydı. KİP tanısı alan olgularda sigara içme öyküsü olan ve olmayan gruplar karşılaştırıldığında SFT sonuçları açısından anlamlı fark saptanmadı. KİP gelişimi açısından yaş, VKİ, yer altında çalışma süresi ve sigara içme öyküsü bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir risk faktörü saptanmadı. Sonuç olarak; her ne kadar KİP tanısı alan ve almayan grup arasında SFT parametreleri açısından anlamlı fark saptanmasa da KİP kategorisi arttıkça, özellikle FEV1/FVC ve %MMEF değerleri olmak üzere tüm akciğer fonksiyonlarında kötüleşme olabilmektedir. Bu nedenle kömür madeni işçileri radyografik olarak takip edilmesinin yanında spirometrik olarak da kötüleşme olup olmadığının takibi yapılmalı ve mutlaka sigara bırakma programlarına yönlendirilmelidirler. Anahtar Kelimeler: Pnömokonyoz, spirometri, obstrüksiyon
Acinetobacter kolonizasyonu ve infeksiyonunun, göğüs hastalıkları ünitesinde yatan hastaların prognozu ve hastane içi mortalite üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada, alt solunum yolundan alınan örneklerde Acinetobacter etkeni üremesi olan hastalarda seçilmiş parametrelerin mortalite üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: 01.01.2015-05.03.2019 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları servis ve yoğun bakım ünitesinde yatan ve balgam, trakeal aspirat veya bronş lavaj kültüründe Acinetobacter üremesi olan 173 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. 22 hasta çeşitli sebeplerle çalışma dışı bırakıldı. Toplam 152 vakanın bilgilerine ulaşıldı. Mortaliteyi etkileyebilecek klinik ve laboratuvar parametreleri değerlendirildi. Hastalar yatış sürecinde hayatını kaybeden ve taburcu edilen olmak üzere gruplandırılarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 107'si erkek (%70.4), 45'i kadın (%29.6) olmak üzere 152 hasta dahil edildi. Tüm hastaların yaş ortancaları 77 (31-69) idi. Hastalardan 93'ünün (%61.1) sigara kullanım öyküsü mevcuttu. Hastaların %59.2'si (n=90) hastane yatışı sırasında hayatını kaybetti, %40.8'i (n=62) tedavisi tamamlanarak taburcu oldu. Hayatını kaybeden ve taburcu olan hastalar karşılaştırıldığında gruplar arasında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı fark bulunmadı (sırasıyla p=0.133 ve p=0.958). Hastaların bir kısmının komorbid hastalıkları mevcuttu ancak gruplar arasında fark izlenmedi. 37 hastada (%24.3) Acinetobacter üremesi kolonizasyon olarak değerlendirildi. Hayatını kaybeden hastaların 8'inde (%8.9), taburcu olanların 29'unda (%46.8) Acinetobacter üremesi kolonizasyon olarak değerlendirildi. Gruplar arasında kolonizasyon açısından anlamlı fark görüldü (p<0.001). Hastaneye yatıştan itibaren üremenin olduğu ortanca gün değeri 9 (1-51)'du. 74 hastaya (%48.7) meropenem ve kolistin kombinasyon tedavisi uygulandı, antibiyotik seçimi açısından gruplar arasında anlamlı fark mevcuttu (p=0.018). Hastaların üreme olduğu dönemdeki vital değerlerine bakıldı, sadece kalp tepe atımının hayatını kaybeden grupta taburcu olan gruba göre daha yüksek olduğu görüldü (p=002). GKS'unun hayatını kaybedenlerde belirgin düşük, SOFA ve PSI skorlarının ise yüksek olduğu görüldü (p<0.001). Tedavi sonrasında üre ve kreatinin değerlerinin yükseldiği saptandı. Tedavi sonrası ürenin artışının, mortalite riskini 1.019 kat artırdığı (p=0.003) ve entübe olanların mortalite riskinin olmayanlara göre 7.252 kat fazla olduğu (p=0.003) bulundu. Dopamin ve noradrenalin alanlarda almayanlara göre mortalite riskinin daha fazla olduğu görüldü. Diğer değişkenler mortalite üzerine anlamlı risk faktörü olarak bulunmadı. Sonuç: Solunum yollarında Acinetobacter etkeni üremesi olan hastalarda mortaliteyle ilişkili olabileceği düşünülen belirli parametreler incelendi. Hastalığın kötü gidişatı, septik tabloya ilerleme, hipotansiyon ve verilen nefrotoksik tedavi üre yüksekliğine neden olmaktadır. Üre yüksekliği, entübasyon, dopamin ve noradrenalin kullanımının mortaliteyle ilişkili olduğu bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Acinetobacter, hastane kaynaklı pnömoni, kolistin, mekanik ventilasyon, mortalite
KOAH'lı hastalarda non-invaziv ventilasyon başarısızlığı pulse oksimetre ile değerlendirilebilir mi?
Giriş: KOAH akut alevlenmesi ile prezente olan hastalarda aşırı inspiratuar yük altında çalışan solunum kaslarında gelişen yorgunluk, zamanla solunumsal eforun azalması ve hiperkapni gelişimi ile sonuçlanır. Bu hastaların tedavisinde Non-invaziv mekanik ventilasyon (NIMV) uygulaması altın standart tedavi yöntemdir. Bununla birlikte hastaların yaklaşık beşte birinde NIMV başarısızlıkla sonuçlanır. Gecikmiş entübasyon; yoğun bakım ve/veya hastanede kalış süresini ve hastane iç ölüm riskini artırmaktadır. Bu nedenle, NIMV başarısızlığının erken tahmini önemlidir. Amaç: Plevral basınçta solunum siklusu boyunca oluşan dalgalanmalar (respiratory swings) arteryel nabızda da benzer dalgalanmalar oluşturur. Pleth variabílíte indeksi (PVI) ise solunum dalgalanmaları esnasında nabız oksimetre dalga formunda oluşan değişkenlik olarak tanımlanır ve plevral basınç değişimin boyutu ile ilişkilidir. Öyle ki respiratuar eforun non-invaziv göstergesi olarak gözükmektedir. Bizim bu çalışmamızda amacımız NIMV uygulamasının 1-2 saatinde PVI'daki değişimin erken NIMV başarısızlığını tahmininde yeri olup olmadığını test etmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Haziran 2022 ve Aralık 2022 tarihleri arasında Göğüs Hastalıkları kliniğimize, hiperkarbik solunum yetmezliği sebebi ile NIMV uygulanan toplam 56 KOAH tanılı hasta dahil edildi. Hem NIMV tedavisi başlangıcında ve hem de NIMV uygulamasından 1-2 saat sonrasında arter kan gazı, vital parametreler, Glaskow Koma Skoru ve PVI değerleri kaydedildi. NIMV başarısızlığı 24-48 içinde gelişen entübasyon ihtiyacı olarak tanımlandı. Bulgular: PVI değişimi (NIMV uygulaması 1-2 saat sonra) ile pH değişimi arasında pozitif (r=0,448), pCO2 değişimi ile de negatif bir korelasyon (r=-0,499) saptandı (p<0,001, p<0,001). NIMV başarısızlığını tahmin etmek için yapılan lojistik regresyon analizinde başlangıç Glasgow koma skalası düzeyi, NIMV sonrası (1-2. saat) ölçülen nabız sayısının dakikada 100 üzerinde olması ve PVI'de NIMV sonrası bazal değere göre artış olmaması NIMV başarısızlığını Öngörmede %92 AUC değerine sahipti. Sonuç: Bu çalışma göstermektedir ki PVI'nin, pH ve PCO2 değişimi ile yakın ilişkili olduğunu ve NIMV başarısızlığını tahmin etmede yeri olabileceğine işaret etmektedir.
Yüksek risk ve orta- yüksek riskli pulmoner emboli olgularında sağkalımı etkileyen prognostik faktörlerin retrospektif değerlendirilmesi
Giriş: Pulmoner emboli hemodinamik stabiliteyi bozarak hayatı tehdit eden bir hastalık olup hızlı tanı ve tedavi çok önemlidir. Tedavinin temelinde antikoagülan ajanlar bulunmaktadır. Sistemik trombolitik tedavi hemodinamik instabiliteyi engellemek ve mevcut instabiliteyi düzeltmek için kontrendikasyonu bulunmayan tüm yüksek riskli ve seçilmiş orta- yüksek riskli hastalarda endikedir. Amaç: Kliniğimizde yüksek risk ve orta- yüksek risk pulmoner emboli tanısı ile farklı dozlarda trombolitik tedavi alan hastalardaki komplikasyon ve mortalite durumlarına etki eden prognostik faktörleri incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 01.01.2013- 31.12.2022 tarihleri arasında kliniğimizde yatarak tedavi gören yüksek risk ve orta- yüksek risk pulmoner emboli tanısı alan hastalar retrospektif olarak incelendi. Etik kurul onayı alındıktan sonra çalışma süresi içerisindeki 10 yılda trombolitik tedavi alan toplam 115 hastanın bilgilerine hastane kayıtlarından ulaşıldı. Hastaların demografik ve laboratuvar verileri, bilgisayarlı tomografi pulmoner anjiyografi (BTPA), ekokardiyografi bulguları ve 1 yıllık izlemde meydana gelen komplikasyonlar (intrakraniyal hemoraji, gastrointestinal hemoraji, minör kanama, pulmoner reemboli, kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon) ve mortalite durumları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 115 olgunun (%47,8 erkek) yaş aralığı 26- 91 ve yaş ortalaması 66.25±14,77 idi. 73 olguya (%63,5) yüksek riskli pulmoner emboli olarak tam doz trombolitik, 42 olguya (%36,5) orta- yüksek riskli pulmoner emboli olarak yarım doz trombolitik tedavi uygulanmıştı. Tanı anında oksijen ihtiyacı olan, hipotansif olan ve yaşı ileri olan olgularda mortalite istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p değerleri <0,001). CRP, kardiyak belirteçler (troponin/ Pro- BNP) ve Charlson Komorbidite İndeksi mortalite ile ilişkili bulundu (sırasıyla p= 0,038, p= 0,043 ve p= 0,008). Koroner arter hastalığı (KAH) ve Konjestif kalp yetmezliği (KKY) varlığında, mortalitede istatistiksel anlamlı yükseklik saptandı (sırasıyla p= 0,012 ve p= 0,005). Yarım doz veya tam doz trombolitik tedavi uygulanan hasta grupları arasında komplikasyon ve mortalite açısından istatistiksel bir fark bulunmadı. Sonuç: Bu çalışmada yarım doz ve tam doz trombolitik tedavinin komplikasyon açısından birbirine anlamlı üstünlüğü olmadığı saptanmıştır. Pulmoner emboli vakalarında hipotansiyon ve oksijen ihtiyacı varlığı, komorbidite varlığı, kardiyak enzim ve CRP yüksekliği, sağ kalp dilatasyonu mortaliteyi öngörmede anlamlı prognostik faktörler olarak değerlendirilmiş olup bu parametrelerin klinik pratikte mevcut kılavuzlar eşliğinde daha bütüncül kullanılması önerilir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner Emboli, Yarım Doz Trombolitik Tedavi, Mortalite, Komplikasyon
Akut pulmoner tromboemboli hastalarındaserum ürotensin – II düzeyleri
Pulmoner emboli (PE) yüksek morbidite ve mortalitesi olan dünyada çok yaygın görülen kendine özgü klinik semptom ve bulguları olmayan kardiyovasküler bir hastalıktır. Hastalığın mortalitesi yüksek olduğundan erken tanı konulması ve hızlı tedavi edilmesi gerekmektedir. Bu yüzden hastalığın tanı aşamasında daha kolay, daha ulaşılabilir ve daha az noninvaziv ek tetkiklere ihtiyaç vardır. Çalışmada kullanılan Ürotensin-II (U-II), kardiyorenovasküler sistemde birçok güçlü etkiye sahip vazoaktif bir peptittir. U-II'nin vasküler düz kas hücrelerine etkisi bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı PE hastalarında serum U-II düzeylerinin belirlenmesi ve U-II düzeylerinin tanısal bir biyobelirteç olarak kullanıp kullanılamayacağının, sağ ventrikül disfonksiyonu ile ilişkisinin ve hastalığın şiddeti ve risk sınıflamasına katkısının araştırılmasıdır. Çalışma Bilgisayarlı Tomografi Pulmoner Anjiografi (BTPA) ile PE tanısı konulan 80 olgu ile 40 sağlıklı kontrol grubunu kapsamaktadır. Çalışmada PE hastaları başvuru esnasındaki klinik bulgularına, radyolojik görüntülemelerdeki sağ ventrikül bulgularına ve kardiyak biyobelirteçlerine ( troponin I ve NTproBNP) göre gruplara ayırarak PESİ şiddeti hesaplanmış ve risk sınıflaması yapılmıştır. Grup 1 yüksek riskli, grup 2 orta riskli, grup 3 düşük riskli olarak belirlenmiştir. Çalışmaya dahil edilen PE hastalarının %47,5'nin kadın ve %52,5'nin erkek olduğu ve hastaların yaş ortalamasının 67,7±16,8 yıl olduğu görülmüştür. Sağlıklı kontrol olgularının da katılımcıların cinsiyete göre dağılımı %47.5'i kadın ve %52.5'i erkek şeklinde olup; kontrol olguların yaş ortalaması 66,1±11,3 yıl olarak belirlenmiştir. PE hastaları ve kontrol grubu arasında cinsiyet (p=1,000) ve yaş (p=0,586) açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Çalışmada PE hastaları 3 gruba ayrılarak incelendiğinde; 15 hastanın (%18,8) grup 1'de, 29 hastanın (%36,3) grup 2'de, 36 hastanın (%45) ise grup 3'te olduğu görülmüştür. Ortalama U-II düzeyleri, PE hastalarında kontrol grubuna göre, istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur. Çalışmada PE'nin tahmin edilmesi açısından U-II düzeyleri ROC analizi ile değerlendirildiğinde, eğri altında kalan alan 0,746 (%95 Cl 0,658-0,821; p<0.001) olarak saptanmıştır. Ayrıca PE'yi tahmin etmesi açısından Ürotensin II düzeyinin optimal cut-off değeri 2,108 olarak belirlendiği zaman, sensitivitesinin %87,5 ve spesifitesinin ise %55 olduğu görülmüştür. PE akut gelişen inflamatuvar bir süreç olduğundan serum U-II düzeylerinin PE'li hastalarda kontrol grubuna göre düşük düzeyde bulunması U-II' nin kardiyovasküler sistemi koruyucu etkisi olduğu düşündürebilir ancak ek çalışmalara gereksinim vardır.
Küçük hücreli dışı akciğer kanserli olgularda 6. TNM ve 7. TNM evrelemesinin prognostik olarak karşılaştırılması
Akciğer kanseri mortalite ve insidans açısından dünyada en başta gelen malignitedir. Akciğer kanserinde TNM sınıflandırması tedavi yönteminin değerlendirmesinde, cerrahi tedavi seçiminde, prognozun belirlenmesi açısından çok önemlidir. Akciğer kanserinde evreleme çalışmaları yıllar içinde farklılıklar göstermiştir. 1997 yılında revize edilen uluslararası evreleme sisteminin geliştirilmesi ve tekrar düzenlenmesi için Uluslararası Akciğer Kanseri Çalışma Örgütü (IASLC: International Association for the Study of Lung Cancer) ?Akciğer Kanseri Evrelemesi Projesi? adı altında bir proje gerçekleştirdi. IASLC tarafından önerilen TNM evrelendirmesinde T ve M tanımlayıcılarında düzenlemeler yapılmış olup, N tanımlayıcısında bir değişiklik yapılmadı. Biz çalışmamızda 2000-2011 yılları arasında kliniğimizde KHDAK tanısı ile takip edilen olguları klinik ve patolojik olarak hem 6. TNM evrelemesine göre hem de 2009' da yayınlanmış olan revizyon modeline (7. TNM) göre evreleyerek prognostik açıdan farklılık olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Ayrıca hastalar yaş, cinsiyet, sigara içip içmedikleri, histopatolojik tanı, uygulanan tedavi yöntemleri (cerrahi, KT, RT, eş zamanlı veya ardışık kemoradyoterapi, destek tedavisi), klinik evreleme yöntemleri (klasik evreleme yöntemleri (Toraks BT, Abdominal USG veya Abdominal BT, Kemik sintigrafisi, Kranial MR) veya PET BT ve Kranial MR), yaşam süresi (tanı anından eksitus olana veya son başvuru tarihine kadar geçen süre), eksitus durumu açısından araştırıldı. Çalışma, yaşları 29 ile 87 arasında değişmekte olan; 446'sı (%89.2) erkek ve 54'ü (%10.8) kadın olmak üzere toplam 500 olgu üzerinde yapılmıştır. Olguların ortalama yaşı 61.65±10.28'dir.T tanımlayıcısı tümör boyutu için yapılan değerlendirmede 7. TNM sistemine göre T1 tümörler T1a (?2 cm), T1b (>2-?3 cm) olarak, T2 tümörler T2a (>3-?5 cm) T2b (>5-?7 cm), T3- T2c (>7 cm), T3 (diğer) olarak ayrıldı. T1a ile T1b (p= 0.485), T1b ile T2a (p= 0.331), T2a ile T2b (p= 0.875), T2b ile T2c (p= 0.759), T2c ile T3 (diğer) (p= 0.500) arasında sağkalım açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı.Tümör boyutu harici T tanımlayıcısı değerlendirmek için 6. TNM sistemine göre T3, T4- aynı lobda nodül, T4- diğer nedenler, T4- plevral yayılım, M1- aynı akciğer farklı lobda satellit nodül olarak olgular ayrıldı. T3 ile aynı lobda nodül nedeni ile T4 arasında (p= 0.683), diğer nedenlere bağlı T4 ile aynı lobda nodül nedeni ile T4 arasında (p= 0.615) istatistiksel olarak fark bulunmaz iken plevral yayılım nedeni ile T4 ve diğer nedenlere bağlı T4 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p= 0.002).7. klinik TNM sınıflamasına göre tümör boyutu harici çalışmaya alınan T3-diğer nedenler, T3-aynı lobda satellit nodül, T4-diğer nedenler, T4-aynı akciğer farklı lobda satellit nodül, M1a-plevral yayılım kıyaslamasına bakıldığında ise aynı lobda satellit nodül nedeni ile T3 olan olgularla diğer nedenlere bağlı T3 olgular arasında (p= 0.903), diğer nedenlere bağlı T4 olan olgularla aynı lobda satellit nodül nedeni ile T3 olan olgular arasında (p= 0.811), aynı akciğer farklı lobda satellit nodül nedeni ile T4 olan olgularla diğer nedenlere bağlı T4 olgular arasında (p= 0.320) sağkalım açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı Plevral yayılım nedeni ile M1a olgular ile diğer nedenlere bağlı T4 olgular arasında istatistiksel olarak fark gözlendi (p= 0.002).6. klinik TNM sınıflamasında M evrelemesinde M0, M1 (aynı akciğer farklı lobda nodül), M1 (diğer) kıyaslandı. Aynı akciğer farklı lobda nodül nedeni ile M1 olgular ile M0 ve diğer nedenlere bağlı M1 olgular arasında sağkalım açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı (p= 0.06, p= 0.195).7. klinik TNM sınıflamasında M evrelemesinde yapılan değişiklikleri değerlendirmek için T4M0 ve herhangi bir N, M1a (plevral yayılım), M1a (karşı akciğer), M1b (uzak metastaz) olgular kıyaslandı. T4M0 ve herhangi bir N ile plevral yayılım nedeni ile M1a olgular arasında sağ kalım açısından anlamlı fark saptanırken (p= 0.02), plevral yayılım nedeni ile M1a olgular ile karşı akciğerde nodül nedeni ile M1a olgular arasında sağkalım açısından fark saptanmadı (p= 0.495). M1b olgular ile M1a olgular arasında ise sağkalım açısından fark saptanmadı (p= 0.385, p= 0.968).7. klinik TNM sınıflamasında evre kıyaslamasında evre 1A ile 1B arasında ve 1B ile 2A arasında fark bulunmadı (p= 0.408, p= 0.75). Evre 3B ile 4 arasında anlamlı fark saptandı (p= 0.000).Sonuç olarak çalışmamızda tümör boyutu açısından değerlendirilen olgular arasında sağkalım açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı. Aynı lobda satellit nodüllerde sağkalım süresinin T4 grubundan daha uzun olması nedeni ile T3 ve plevral yayılımı olan hastaların sağkalım sürelerinin daha kısa olması nedeni ile M1a olarak değerlendirilmesi daha uygundur. 7. TNM evreleme sisteminde evre 1, 2 ve 3A'da yaşam sürelerinin farklı olmamasının, sadece evre 3B ve 4'de yaşam sürelerinin istatistiksel olarak daha kısa olmasının evre 1, 2 ve 3A'da olgu sayılarının az olmasına bağlı olduğu düşünüldü.
Akut pulmoner tromboemboli'li olgularda midregional proadrenomedullin (MR-PROADP) ve mid-regional pro-atrial natriuretic peptid (mr-proanp) düzeyleri
Pulmoner embolizm, hemostatik dengenin bozulduğu, morbidite ve mortalitesi yüksek olan bir hastalıktır. Bu hastalıkta erken tanı ve prognostik süreçle ilgili yeni belirteçlere ihtiyaç vardır. Bizim çalışmamızda yeni kardiyak belirteçlerden olan Midregional Proadrenomedullin (MR-proADM) ve Midregional Proatrial Natriüretik Peptid'in (MR-proANP) akut Pulmoner Emboli'li (PE) olgularda düzeylerinin belirlenmesi, ayrıca bu parametreler ile hastalığın şiddeti, risk sınıflandırması ve 1 ile 3 aylık mortalite arasındaki ilişkinin saptanması amaçlanmıştır. Çalışmaya multidedektör pulmoner BT-anjiografi ve/veya ventilasyon/ perfüzyon sintigrafisi (V/Q) ile tanısı konulan 82 PE'lili olgu ve 50 sağlıklı kontrol olgu dahil edildi. Pulmoner Embolili olguların demografik verileri, fizik muayene bulguları kaydedildi ve tedavi başlamadan önce ater kan gazı örneği (AKG), MR-proADM ve MR-proANP için kan örnekleri alındı; plazma D-dimer, troponin I (TnI) ve serum brain natriüretic peptide (BNP) değerleri kaydedildi. Akut PE'nin şiddeti Avrupa Kardiyoloji Derneği PE Kılavuzu'nda belirtildiği üzere sistemik sistolik kan basıncı, başlangıç ekokardiyografik değerlendirme sağ ventrikül disfonksiyonu (SVD) bulguları ve plazma TnI ve BNP düzeylerine göre saptandı. Bu ilk ölçümlerden sonra PE'li olgular hastanede yattıkları süre içerisinde 1. ve 3. ayın sonlarında tüm sebepli ve PE ile ilişkili mortalite açısından değerlendirildi. Çalışmaya 82 akut PE'li olgu [40'ı (%48) erkek ve 42'si (%51. 2) kadın, yaş ortalaması 64. 96±17. 24] ve 50 sağlıklı kontrol olgu [23'ü (%46) erkek, 27'si (%54) kadın, yaş ortalaması 66. 16±14. 06] alındı. Akut PE hastalarında ortalama serum MR-proANP ve MR-proADM düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak daha yüksek olduğu saptandı (p<0.001, p<0.01 sırasıyla). Ayrıca yüksek klinik riskli olgularda ortalama serum MR-proANP ve MR-proADM düzeyleri düşük klinik riskli olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek olarak bulundu. sPESI yüksek riskli olgularda düşük riskli olgulara göre hastane mortalite oranı yüksek olmasına rağmen istatistiksel fark saptanmadı. Ayrıca sPESI (Simplified Pulmonary Embolism Severity Index) yüksek ve düşük riskli olgular arasında 1. ay, 3. ay ve 3 aylık toplam mortalite oranları açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı. MR-proANP≥123.30 pmol/L olan olgularda hastane mortalite oranının, MR-proADM ≥152. 2 pg/mL olan olgularda da toplam mortalite oranının istatistiksel olarak anlamlı arttığı saptandı. Sonuç olarak PE hastalarında yüksek riskli olguların belirlenmesi ve mortalitesinin öngörülmesinde MR-proANP ve MR-proADM'nin önemli bir biyokimyasal belirteç olabileceğini ve bu görüşümüzün geniş kapsamlı çalışmalarla desteklenmesi gerektiği düşünülür. Anahtar Kelimeler: Pulmoner embolizm, Midregional Proadrenomedullin (MR-proADM) ve Midregional Proatrial Natriüretik Peptid, mortalite.
Fiberoptik bronkoskopi ve endobronşial ultrasonografi esnasında hasta konforunu etkileyen faktörlerin incelenmesi
Fiberoptik bronkoskopi (FOB) ve endobronşial ultrasonografi (EBUS) akciğer hastalıklarının tanı ve tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır ancak FOB ve EBUS uygulanan hastaların çoğu işlem sırasındaki rahatsızlıklardan yakınmaktadır ve işlemin tekrar edilmesi gerektiğinde önceki negatif deneyimlerinden dolayı işlemin tekrar edilmesini reddetmektedirler. Çalışmamızda Nisan 2011- Nisan 2012 tarihleri arasında ilk kez teşhis amaçlı fiberoptik bronkoskopi ve endobronşiyal ultrasonografi yapılan hastalarda işlem esnasında hasta konforunu etkileyebilecek faktörleri araştırdık. Hastaların demografik bilgilerinin yanısıra sigara kullanımları, ek hastalıkları, işlem öncesi ilaç kullanımları, semptomları, premedikasyon, işlem esnasında uygulanan anestezi, işlemi yapan kişinin deneyimi, bronkoskopinin giriş şekli, yapılan bronkoskopik işlemler, işlem süresi ve hastaların işlem öncesi endişe ve kaygı düzeyleri kaydedildi. İşlem sonrasında işleme karşı olan endişe ve kaygı düzeyleri ve işlemin tekrarlanmasına yönelik gönüllülükleri soruldu. Çalışma, yaşları 21 ila 87 arasında değişmekte olan, 174'ü (%69.6) erkek ve 76'sı (%30.4) kadın olmak üzere toplam 250 hasta üzerinde yapıldı. Olguların ortalama yaşı 56.48±13.68'di. FOB grubunun ortalama yaşı 56.2±13.9, EBUS grubunun ortalama yaşı 57.8±12.1 bulundu. Yaş ile işlem sırasında duyulan rahatsızlık arasında arasında iki grupta da anlamlı fark tespit edilmedi.FOB grubunda olgularımızın %77.6'sı, EBUS grubunda olgularımızın %63.9'u işlem esnasında rahatsızlık hissettiklerini belirtti. Her iki grup için de işlem esnasındaki ana rahatsızlık öksürüktü. Bu oran FOB grubunda %75.7, EBUS grubunda %61.1 idi. Öksürüğün yüksek oranda görülmesi antitusif ilaç kullanılmamasına bağlandı.FOB grubunda hastaların işlem esnasındaki medyan rahatsızlık düzeyi 40 GAS, EBUS grubunda 27.5 GAS tespit edildi. FOB grubunda rahatsızlık düzeyinin fazla olması FOB'da daha çok işlem yapılmasına ve EBUS-TBNA'nın BAL, TBB, PB işlemleriyle kıyaslandığında daha az uyarıcı etkisinin olmasına bağlandı.FOB grubunda işlem esnasında TBNA yapılan grupta, işlem esnasında duyulan rahatsızlık oranı istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu.EBUS grubunda midazolam kullanımının hastaların işlem esnasındaki rahatsızlık düzeyini etkilemediği bulunurken, FOB grubunda işlem esnasında yüksek rahatsızlık hisseden gruba anlamlı derecede daha fazla oranda midazolam verildiğini ve midazolam verilmesinin hasta konforunu ve kooperasyonunu artırmadığını bulduk. Bunun nedeni EBUS grubunda midazolamın rutin olarak kullanılmasına rağmen, FOB grubunda midazolamın sadece işlem öncesinde anksiyete düzeyi fazla olan hastalara verilmiş olması ve EBUS ile karşılaştırıldığında FOB grubunda daha fazla girişimsel işlem yapılmış olması olarak yorumlandı.FOB grubunda olguların %81.3'ü az deneyimli bronkoskopistler tarafından, %18.7'si ise deneyimli bronkoskopistler tarafından yapıldı. EBUS yapılan 36 olgunun tümü deneyimli bronkoskopist tarafından yapıldı. FOB grubunda işlemin az deneyimli ya da deneyimli bronkoskopist tarafından yapılmasının hastaların rahatsızlık düzeyi üzerinde etkisi olmadığı bulundu. Bu durum az deneyimli bronkoskoskopistlerin eğitimlerinin başından beri fiberoptik bronkoskopi uygulanması konusunda eğitim (teorik ve pratik) almış olmalarına ve az deneyimli bronkoskopistler işlem yaparken bronkoskopi ünitesinde deneyimli bronkoskopistin de bulunmasına ve işlem esnasındaki yapılacak işlemleri ve komplikasyonları denetlemesine bağlandı.FOB grubunun işlem öncesi ortalama anksiyete düzeyi 52.7±3.4 GAS bulunurken EBUS grubunun işlem öncesi ortalama anksiyete düzeyi 38.3±32.8 GAS bulundu. Hem FOB grubunda hem de EBUS grubunda işlem esnasında yüksek rahatsızlık duyan gruplarda işlem öncesi anksiyete düzeyinin anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi. Ayrıca FOB grubunda işlem öncesi anksiyete düzeyinin işlem esnasındaki rahatsızlık düzeyini artıran bağımsız bir risk faktörü olduğu bulundu.Bronkoskopi sırasında yapılan işlem sayısı ve türü arttıkça hastaların duydukları rahatsızlığın anlamlı derecede arttığı bulundu. FOB grubunda TBB ve BAL yapılan hastalarda işlem esnasında duyulan rahatsızlığın anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi. FOB grubunda, bronş biyopsisi yapılan hastalarda işlem esnasında hissedilen boğulma hissi bronş biyopsisi yapılmayan hastalara göre anlamlı derecede yüksekti. Yine FOB grubunda TBB işlemi esnasında öksürük, boğulma hissi oranı yapılmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. EBUS grubunda yapılan işlemler ile hastaların rahatsızlık düzeyleri arasında fark saptanmadı. EBUS grubunda TBNA yanısıra BL alındığında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber hastaların işlem esnasında duydukları rahatsızlıkların arttığı görüldü.Ne FOB grubunda ne de EBUS grubunda işlemden önce hastaların ek hastalıklarının ve kullandıkları ilaçların işlem esnasında hastaların duydukları rahatsızlıklar üzerine anlamlı etkisi saptanmadı. EBUS yapılan grupta işlem öncesinde antihipertansif kullanılan grupta işlem esnasında hastaların duydukları rahatsızlık düzeyinin istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunması, tansiyon yüksekliğinin işlem sürecine de yansıyarak, kanama kontrolü sağlanması için vazokonstriktif ajan (soğuk salin, lidokain ve adrenalin) verilmesine ve buna bağlı olarak aspirasyon miktarının artmasına ve işlem süresinin uzamasına bağlandı.FOB grubunda düşük rahatsızlık duyan grupta ortalama işlem süresi 22.1±10.3 iken yüksek rahatsızlık duyan gupta ortalama işlem süresi 26.3±10.4 bulundu. Yüksek rahatsızlık duyan grupta işlem süresinin anlamlı derecede uzun olduğu tespit edildi. EBUS grubunda yüksek rahatsızlık duyan grupta ortalama işlem süresi daha uzun olmasına rağmen düşük rahatsızlık duyan grup ile arasında işlem süresi açısından anlamlı fark tespit edilmedi.FOB grubunda işlemlerin %8.8'i oral, %91.2'si nazal yolla girilerek yapıldı. EBUS grubunda olguların tümüne oral yolla girilerek işlem yapıldı. FOB grubunda nazal yolla girilmesinin hastanın işlem esnasındaki rahatsızlık düzeyini artıran bağımsız risk faktörü olarak bulundu. Bu durum FOB grubunda oral yolla işlem yapılan hasta sayısının az olmasına bağlandı.FOB yapılan grupta, kadınların daha fazla oranda rahatsızlık hissettikleri bulundu. Bu durum kadın hastaların işlem öncesinde daha fazla endişe ve kaygı duyduklarına bağlandı. EBUS yapılan grupta kadın ve erkekler arasında rahatsızlık açısından fark saptanmadı.Çalışmamızda işlemin tekrar yapılmasına karşı olan gönüllülük oranı FOB grubunda %69.6, EBUS grubunda %86.1 bulundu. Hem FOB hem de EBUS grubunda işlem esnasında düşük rahatsızlık hisseden grupta işlemin tekrarmasına yönelik pozitif cevaplar yüksek rahatsızlık hisseden gruba göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu.Sonuç olarak; FOB grubunda işlem süresi uzadıkça, nazal yol ile girildiğinde, işlem sırasında ne kadar fazla örnekleme yapılırsa, işlem öncesinde hastaların işleme karşı endişe ve kaygı düzeyleri ne kadar fazla ise işlemde duydukları rahatsızlıklar o kadar artmaktadır. Kadın hastalar işlem sırasında daha sık oranda rahatsızlık hissetmektedir.EBUS grubunda hastaların işlem öncesinde endişe ve kaygı düzeyleri arttıkça işlemde duydukları rahatsızlık artmaktadır. Ancak EBUS yapılan hastaların işlemin tekrar yapılmasına yönelik pozitif duyguları daha fazla bulundu.Çalışmamızda ayrıca hastaların işlem esnasındaki rahatsızlık düzeyi azaldıkça işlemin tekrarlanmasına yönelik pozitif duygularının arttığı bulundu.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı akut atakta copeptin düzeyi ve sağkalımla ilişkisi
Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı (KOAH), hava yolları ve akciğer parankiminin kronik enflamatuar bir hastalığıdır. KOAH'lı hastalarda, klinik seyir alevlenme dönemlerinde stabil döneme göre kötüleşir. Copeptin, Arginin-vazopressin (AVP) ile ilişkili bir glikopeptiddir. Copeptin ağrı, enfeksiyon, hipoksemi, egzersiz, hipoglisemi, inme ve şok gibi bir çok fizyolojik ve patolojik uyaran tarafından salınmaktadır. Çalışmamızda KOAH akut atağı olan hastalarda serum copeptin düzeylerinin belirlenmesi ve copeptinin çeşitli inflamatuvar belirteçler, arteryel kan gazı (AKG) ölçümleri, solunum fonksiyon testleri (SFT) parametreleri ile ilişkisinin saptanması, ayrıca atak sonrası 6 ay içinde mortal seyreden hastaların belirlenmesi ve copeptin düzeyi ile mortalite arasında herhangi bir ilişkinin olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. Kliniğimize KOAH akut atak tanısı ile yatırılan 70 hastanın demografik verileri, SFT parametreleri, AKG değerleri kaydedildi. Hastalar ile benzer yaş ve cinsiyette olan 40 olgu kontrol grubu olarak belirlendi. Atak tedavisine başlamadan önce her hastadan ve kontrol grubundan copeptin düzeyi ölçümü için venöz kan alındı. Çalışmaya dahil edilen KOAH hastalarının 61'i erkek, 9'u kadın ve yaş ortalaması 66.21±6.59 olarak saptanırken, kontrol grubunun 32'si erkek, 8'i kadın ve yaş ortalaması 63.77±5.26 olarak saptandı. İki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (χ2 =0.994, p>0.05). Vücut kitle indeksleri de gruplar arasında farklılık göstermedi (KOAH grubunda 25.48±6.28, kontrol grubunda 24.48±3.72, p>0.05). KOAH hastalarında hastalık süresi 5.8±4.17 yıl, hastaneye yatış süresi ise 5.65±3.93 gün idi. Serum copeptin düzeyi KOAH grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı (KOAH grubunda 7.25±2.39, kontrol grubunda 5.69±2.06, p=0.002). KOAH grubu kendi içinde USOT kullanan/kullanmayan, ek hastalık olan/olmayan ve hastaneye yatış sayısı 1 veya ≥2 olan şeklinde gruplara ayrıldığında copeptin düzeylerinin gruplar arasında fark göstermediği saptandı (p>0.05). Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı akut atak tanısı ile yatırılan hastalar mortalite açısından sorgulandığında, taburculuk sonrası 6 ay içindeki mortalite oranının %12.85 (n=9) olduğu saptandı. Mortal seyreden hastalar ile yaşayan hastaların demografik verileri karşılaştırıldığında, sadece atak sayısı açısından iki grup arasında anlamlı farklılık saptandı (p=0.001). Ayrıca, mortal seyreden hastaların PaCO2 değerlerinin yaşayan hastalara göre anlamlı derecede yüksek, SaO2 değerlerinin anlamlı derecede düşük olduğu görüldü (sırasıyla; p=0.004, p=0.021) Serum copeptin düzeyleri ile demografik ve laboratuar parametreler arasındaki ilişki araştırıldığında; kopeptin düzeyinin sadece FEV1 ve PaO2 düzeyleri ile negatif korelasyon gösterdiği saptandı (sırasıyla; r=-0.350, p=0.003, r=-0.276, p=0.026). Serum copeptin düzeyinin KOAH atak sırasında yüksek olması, FEV1 ve PaO2 değerleri ile negatif korelasyon göstermesi, copeptin'in hava yolu obstrüksiyonu ve hipoksemi şiddetini öngörmede faydalı bir parametre olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: KOAH akut akut, copeptin, mortalite
Obstrüktif Uyku Apne Sendrom'lu hastalarda oksidatif stresin çeşitli parametrelerle gösterilmesi
Oksidatif Uyku Apne Sendromu (OSAS); yaygın görülen, tekrarlayan apne ve hipopne atakları nedeniyle solunum yollarında hava akımı kısıtlanması ve durması ile karakterize bir hastalıktır. Hastalıkta görülen hipoksik atakların oksidatif stres ve sistemik inflamasyonu arttırdığı ve ateroskleroza yatkınlığı arttırdığı tahmin edilmektedir. Oksidatif stres OSAS ilişkisi, çeşitli çalışmalar ile gösterilmiş olup, OSAS hastalarındaki kardiyovasküler komplikasyonlar, oksidatif stres ve sistemik inflamasyon ile ilişkilendirilmiştir. Yine yapılan birçok çalışma, OSAS ile kardiyovasküler hastalıklar arasında ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. OSAS hastalarında eşlik eden kardiyovasküler komplikasyonların da morbidite ve mortaliteyi arttırdığı bilinmektedir. Yaptığımız çalışmada, OSAS'lı hastalarda oksidatif stresin gösterilmesi ve aterosklerozun gelişmesinde rolü olduğu düşünülen çeşitli parametrelerin (Reactive oxygen specises modülatör-1 (ROMO-1), copeptin, malondialdehit (MDA), total oksidatif stres (TOS), apolipoprotein E2 (APO-E2), lipoprotein ilişkili fosfolipaz A2 (Lp-PLA2)) düzeyinin ölçülmesi amaçlandı. Çalışma sonucunda OSAS'lı hastalarda oksidatif stres yükünün arttığı, ateroskleroz gelişiminde rol oynayan çeşitli parametrelerin düzeylerinin yükseldiği, özellikle hastalık şiddetinin artması ile bu olumsuz gelişmelerin daha belirgin olduğu saptandı. Sonuç olarak OSAS; oksidatif stres ve sistemik inflamasyon ile güçlü ilişkisi olan bir hastalıktır. OSAS hastalarında ortaya çıkan oksidatif stres ve sistemik inflamasyon da hastalığın şiddeti ile orantılı bir şekilde ateroskleroz gibi kardiyovasküler komplikasyonları tetikleyip, morbidite ve mortaliteyi arttırmaktadır.
İzole mediyastinal veya hiler lenfadenopatinin tanısında endobronşiyal ultrasonografi rehberliğinde transbronşiyal iğne aspirasyonunun etkinliği
Bu çalışmanın amacı, izole mediastinal ve/veya hiler lenfadenopati (İMHL) nedeni ile endobronşiyal ultrasonografi rehberliğinde yapılan transbronşiyal iğne aspirasyonu (EBUS-TBİA) yapılmış hastalarda işlemin tanısal verimini saptamak ve etyolojide saptanan farklı lenf nodu patolojilerini birbirinden ayırt etmek için kullanılabilecek klinik ve sonografik bulguları analiz etmektir. Çalışmamıza, son 3 yıl içinde İMHL etyolojisini araştırmak için EBUS-TBİA işlemi yapılmış hastalar alındı. Hastaların dosyalarından demografik verileri, başvuru semptomları, lenfadenopati ile ilişkili olabilecek komorbid hastalıkları ve EBUS bulguları kayıt edildi. Retrospektif olarak planlanan bu çalışmaya, çalışma kriterlerini karşılayan toplam 120 hasta alındı. Hastaların 66'sı (%55) kadın, 54'ü (%45) erkekti ve yaş ortalaması 54,4 ± 14,3 idi. 120 hastanın 88'ine (%73,3) EBUS-TBİA işlemi ile tanı konulduğu saptandı. Hastaların 54'ünde granülomatöz hastalıklar, 21'inde malign hastalıklar saptanırken, 13 hastada ise antrakotik lenf nodu olduğu görüldü. EBUS-TBİA işleminin sensitivitesi %89,8, negatif prediktif değeri %68,7 ve tanısal verimi %91,6 olarak saptandı. Reaktif lenf nodu saptanan hastaların patolojik lenf nodu saptanan hastalara göre anlamlı derecede fazla sayıda komorbit hastalığa (%77,3'e karşı %19,4; p<0,001) ve daha düşük lenf nodu istasyon sayısına (1,6 ± 0,8'e karşı 2,7 ±0,9; p<0,001) sahip olduğu görüldü. Granülomatöz hastalıklar, karsinom ve lenfoma hastalarıyla karşılaştırılınca antrakotik lenf nodu olan hastaların istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha ileri yaşta olduğu (sırasıyla; p=0,001, p=0,028 ve p=0,02) ve büyük oranda kadınlardan oluştuğu görüldü (11/13, p<0,001). Çalışmamızın sonuçları, EBUS-TBİA'nın İMHL ayırıcı tanısında yüksek performansa sahip olduğunu göstermiştir. Ek olarak, lenf nodu istasyon sayısı ve boyutunun ayırıcı tanıya götürmede faydalı bilgiler sağladığı ve antrakotik lenf nodu hastalarının ileri yaşta kadın hastalar olduğu görülmüştür. Reaktif lenf nodu saptanan hastalarda invaziv örneklemeye gitmeden önce klinik takibe devam etmek daha faydalı bir yaklaşım olabilir. Anahtar Kelimeler: Mediyastinal lenfadenopati, Endobronşiyal Ultrasonografi, Reaktif lenf nodu, Antrakotik lenf nodu, Granülomatöz hastalıklar
Sarkoidoz hastalarının tanı, tedavi ve izlem süreçlerinin değerlendirilmesi
Sarkoidoz; nedeni tam olarak bilinmeyen, tutulan bölgelerde non kazeifiye granülomatöz inflamasyonla karakterize multisistemik bir hastalıktır. Sarkoidozda tüm organ sistemleri tutulabileceği gibi vakaların %90'ında akciğer ve intratorasik lenf nodu tutulumu gözlenmektedir. Spontan remisyon oranlarının %60-70 civarında olduğu hastalık genel olarak benign seyirli ve iyi prognozlu hastalıklar grubunda değerlendirilmektedir. Bu çalışmada, kliniğinimizde sarkoidoz tanısı ile izleme alınan hastaların tanı, tedavi ve klinik izlem süreçlerinin değerlendirilmesi ve hastaların genel özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 1994-2010 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları kliniğine başvuran ve sarkoidoz tanısı ile izleme alınan hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi yapıldı. Hasta bilgilerine; kliniğimizde oluşturulan ``İntertisyel Akciğer Hastalıkları Dosya Arşivi'' ve kliniğimizde hasta takibi için kullanılan ?Sarkoidozlu Hasta İzlem Kartları? aracılığıyla ulaşıldı.Çalışma kapsamına alınan 100 hasta arasında kadın/erkek oranının 2,8 olduğu, ortalama tanı yaşlarının 44±12 olduğu, cinsiyetler arasında tanı yaşı açısından fark olmadığı görüldü. Hastalarımızın yaklaşık yarısının ev hanımı olduğu, erkeklerin %50'sinde, kadınların %17'sinde sigara kullanma öyküsü olduğu, sigara kullanan hastaların daha ileri evrelerde (evre 2-3) başvurduğu görüldü. Ailesel sarkoidoz hastalarımızın %3'ünde saptandı. Dispne, öksürük ve başta eritema nodozum olmak üzere cilt lezyonlarının en sık görülen klinik yakınmalar olduğu, hastaların %96'sına tanı sırasında akciğer BT tetkiki yapıldığı görüldü. ACE, sedimantasyon, serum ve idrar kalsiyum düzeyleri ile hastalığın evresi arasında ilişki saptanmadı. En sık restriktif paternde olmak üzere hastaların %34'ünde tanı anında SFT bozukluğu ve %49'unda DLCO değerlerinde azalma olduğu görüldü. FEV1, FVC ve DLCO değerlerindeki azalma ile hastalık evresi arasında anlamlı ilişki saptandı. Hastaların %98'inde akciğer, %43'ün de ise ekstrapulmoner tutulumların olduğu, en sık görülen ekstrapulmoner tutulumun cilt tutulumu olduğu görüldü. Ekstrapulmoner tutulum oranlarında; yaş ve evre artışıyla birlikte anlamlı azalma olduğu saptandı. Tüm izlemleri boyunca hastaların %43'üne tedavi verildiği görüldü. Tedaviye yanıt alınan hastaların tanı ACE düzeylerinin alınamayanlara göre daha yüksek olduğu saptandı. Relaps'ın; ileri evrelerde ve tanı anında tedavi verilerek izlenen hastalarda daha sık olduğu görüldü. Tedaviye yanıt alınan hastalarda ACE düzeylerindeki azalmanın, FEV1 ve FVC değerlerindeki artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. Çalışmamız verilerinin bazı farklılıklar dışında genel anlamda literatür verileriyle benzer olduğu sonucuna varıldı.
Akut pulmoner tromboemboli hastalarında serum endocan düzeyleri
Pulmoner Tromboemboli (PTE), pulmoner arter damar yatağının pıhtı ile tıkanması sonucu meydana gelen hayatı tehdit eden ciddi bir patolojidir. Pulmoner vasküler yatakta görülen endotelyal disfonksiyon PTE patogenezinde ki önemli faktörlerden biridir. Endotelyal cell-spesifik molekül 1 (endocan), akciğer ve böbrek vasküler endotelinden salgılanan çözünebilir bir dermatan sülfat proteoglikandır. Endocan'ın endotel bağımlı patolojik süreçlerde önemli role sahip olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, akut PTE hastalarında serum endocan düzeylerinin saptanması ve serum endocan düzeyleri ile hastalık şiddeti arasında ilişki olup olmadığının değerlendirilmesidir. Bu çalışmaya 85 akut PTE hastası ve 40 sağlıklı kontrol olgusu dahil edildi. PTE hastaları başvurudaki klinik durum, görüntüleme testlerinde (Ekokardiyografi ve/veya Bilgisayarlı Tomografi Pulmoner Anjiyografi) sağ ventrikül disfonksiyonu bulguları varlığı ve kardiyak biyobelirteç (Troponin-I ve NT-proBNP) sonuçlarına göre ''yüksek risk'', ''orta risk'' ve ''düşük risk'' olmak üzere 3 gruba ayrılarak incelendi. Tüm hastaların ve kontrol olgularının serum örneklerinden endocan düzeyleri ölçüldü. Çalışmaya dahil edilen akut PTE'li hastaların 35'i (%41.2) erkekti ve hastaların yaş ortalaması 58.17±18.79 olarak saptandı. PTE hastaları ve kontrol grubu arasında cinsiyet ve yaş açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. PTE hastalarında ortalama serum endocan düzeyleri kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (sırasıyla; 597.87±458.31 pg/mL ve 167.19 ±144.83 pg/mL, p<0.001). Serum endocan düzeyleri ''yüksek risk'' grubundaki hastalarda hem ''düşük risk'' hem de ''orta risk'' grubundaki hastalara göre anlamlı düzeyde yüksek saptandı (sırasıyla; p<0.001, p<0.01). Benzer şekilde serum endocan düzeyleri ''orta risk'' grubundaki hastalarda ''düşük risk'' grubundaki hastalara göre yüksek saptandı (p<0.001). Serum endocan düzeyleri ile parsiyel oksijen basıncı arasında negatif, sistolik pulmoner arter basıncı arasında ise pozitif korelasyon olduğu görüldü (sırasıyla; r=-0.262, p=0.016 ve r=0.296, p=0.006). Ayrıca PTE'yi tahmin etmesi açısından endocanın optimal cut-off değeri 194.5 pg/mL olarak belirlendiği zaman, sensitivitesinin %80, spesifitesinin ise %72.5 olduğu görüldü. Pulmoner Tromboemboli hastalarında serum endocan düzeyleri kontrol grubuna göre belirgin yüksek ve hastalık şiddetiyle ilişkili saptanmıştır. Endocan, PTE'de endotelyal disfonksiyonun saptanmasında ve hastalık şiddetinin belirlenmesinde kullanılabilecek yeni bir biyobelirteç olabilir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner tromboemboli, endocan, endotelyal disfonksiyon, biyobelirteç.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı tanılı hastalarda mortaliteyi etkileyen faktörler
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH); tam olarak geri dönüşümlü olmayan, ilerleyici hava akımı kısıtlanması ile karakterize bir hastalıktır. Hastalıkta ortaya çıkan inflamasyon yalnızca akciğerlerle sınırlı olmayıp, sistemik özellikler de göstermektedir. KOAH mortalitesi yüksek bir hastalıktır ve mortaliteyi önleyen bir tedavi modalitesi henüz geliştirilememiştir.Çalışmamızda KOAH'lı hastalarda mortaliteyi etkileyen faktörleri saptamak amacıyla Ocak 2000-Mayıs 2011 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'nde KOAH nedeni ile yatarak tedavi gören hastalar alınmıştır. Bu hastalarda mortalite nedenleri, demografik veriler, komorbiditeler, Charlson komorbidite skoru, stabil durum tedavisi ve komorbidite tedavi özelilkleri, uzun süreli oksijen tedavisi (USOT), evde noninvaziv mekanik ventilatör (NIMV) kullanımı, alevlenme verileri, yaş, dispne, hava yolu obstrüksiyonu (ADO) ve dispne, hava yolu obstrüksiyonu, sigara, alevlenme (DOSE) indeksi, mortalite ve yaşam süresine etki eden faktörler değerlendirilmiştir.Buna göre KOAH tanısı almış 753 hastanın 324'ünün dosya verilerine ulaşılabilmiştir. Bu hastalardan 168 tanesine telefonla ulaşılmış, bunların 96'sının (%57,1) hayatta olduğu, 72'sinin (%42,9) eksitus olduğu öğrenilmiştir. Eksitus olan hastalardaki eksitus nedenleri incelendiğinde; %47,2'sinin KOAH, %33,3'ünün akciğer kanseri, %5,6`sının konjestif kalp yetmezliği, %5,6`sının myokard enfarktüsü, %2,8`inin akciğer dışı malignite nedeniyle eksitus oldukları belirlendi.Tüm kohortun %85,7'si erkekti ve ortalama yaş 69,2 ± 9,2 yıldı. Sigara içme öyküsü tüm hastaların 149'unda (%88,7) vardı ve ortalama 54,3±39,2 paket/yıl idi. Tüm hastaların ortalama vücut kitle indeksi (VKİ) 25,7±6,3 kg/m2 olarak bulundu. Hayatta kalanlar ve eksitus olanlar arasında demografik veriler bakımından fark yoktu.Hayatta kalanların en sık komorbiditeleri hipertansiyon (%58,3), aterosklerotik kalp hastalığı (%30,2), iken eksitus olanların en sık komorbiditeleri hipertansiyon (%50), akciğer kanseri (%41,7), olarak saptandı. Akciğer kanseri eksitus olan grupta daha sık izlendi (p<0,001) Charlson komorbidite skoru 7 ve üzerinde olan hasta oranı hayatta kalan grupta 0 eksitus olan grupta 18 (%25) idi (p<0,001).Stabil durum ilaçlarının düzensiz kullanımının eksitus olan grupta fazla olduğu görüldü (%59,7'ye karşılık %33,3 p<0,001). Komorbidite ilaçlarının dağılımı her iki grupta benzerdi. USOT ve NIMV kullanımı her iki grupta benzerdi.Son bir yıl içinde alevlenme sıklığı, hastanede yatış süresi, Anthonisen kriterlerine göre alevlenme türü her iki grupta benzerdi. Alevlenme nedeniyle yatan hastalardaki kan gazı analizlerinde parsiyel oksijen basıncı (PaO2) düzeyinin hayatta kalanlara kıyasla eksitus olan grupta daha düşük olduğu görüldü (62,1±11,5'e karşılık 57,2±16,6 mmHg p=0,03). Eksitus olan grupta C-reaktif protein (CRP) düzeyinin daha yüksek olduğu görüldü ( 35,0'e karşılık 14,7 mg/L p=0,002). ADO ve DOSE indekslerinin her iki gruptaki değerleri incelendiğinde DOSE bakımından fark olmamakla beraber yüksek ADO indeksi (?7) eksitus olan grupta daha fazla saptandı ( %68,2'ye karşılık %47,1 p=0,02 ).Mortaliteye etki eden faktörler tekli değişkenli analizlerle incelendiğinde akciğer kanseri 6,9 kat, Charlson komorbidite skoru 2,1 kat, CRP 2 kat, ADO indeksinin ?7 olması 2,4 kat artırdığı bulundu.Çoklu değişkenli analizlere bakıldığında hastaların akciğer kanseri olması mortaliteyi 16,1 kat, ADO indeksinin ?7 olması 3,2 kat, hipoksik olması (PaO2 <60 mmHg) 3,4 kat arttırdığı saptanmıştır. Yaşam süreleri açısından bakıldığında akciğer kanseri varlığı 3,1 kat, Charlson komorbidite skorlarının yüksek olması 3,3 kat, düzenli inhaler tedavi kullanımlarının olmaması 2 kat, hipoksemi varlığı 2,2 kat etkilemiştir.Sonuç olarak; bu çalışma ağırlıklı olarak ağır ve çok ağır KOAH hastalarından oluşmuş bir kohortta mortalitenin akciğer kanseri, yüksek ADO skoru, yüksek Charlson komorbidite skoru, hipoksemi ve düzensiz ilaç kullanımı ile ilgili olduğunu ortaya koymuştur. ADO indeksi ve Charlson komorbidite skoru prognoz belirlemede kullanılabilir
Endobronşial ultrasonografi ekoik görüntüleri ile mediastinal patolojilere tanısal yaklaşım
AMAÇ: Endobronşiyal ultrasonografi (EBUS) mediastinal lenf düğümlerinin incelenmesi için yüksek tanısal değeri olan minimal invaziv bir tekniktir. EBUS sırasında elde edilen ultrason görüntülerinin sonografik özelliklerinin değerlendirmesi ile malign ve benign lezyonların ayırt edilebileceği öne sürülmüştür. Ancak sonografinin kendisi kullanıcı bağımlıdır. Amacımız sonografik özelliklerin tanısal değerinin incelenmesi, gözlemcinin kendi içindeki uyumu ve gözlemciler arası uyuma yönelik değerlendirmeler yapılarak sonografik özelliklerin internal ve eksternal validasyonunun incelenmesi ve bu görüntülerin daha objektif değerlendirmesine olanak veren nümerik verilerin yararlılığının incelenmesidir. METOD: Çalışma Karadeniz Teknik Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, Eylül 2014 ile Mayıs 2015 tarihleri arasında prospektif olarak yürütüldü. EBUS yapılan hastaların ultrason görüntüleri kaydedilerek patoloji sonuçları takip edildi. Görüntüler patoloji sonuçlarına kör olan bir klinisyen ve bir radyolog olmak üzere iki farklı gözlemci tarafından yorumlandı. Sonrasında birer ay ara ile karıştırılan karma veriler gözlemciler tarafından tekrar yorumlandı. Her bir veri aynı gözlemci tarafından ikişer kez olmak üzere toplam dört kez değerlendirildi. Bu görüntüler ayrıca bir görüntü işleme ve analiz programı aracılığı ile incelendi ve histogram analizleri ile nümerik değerler elde edildi. Elde edilen değerler SPSS programına yüklenerek istatistiksel analizler yapıldı. BULGULAR: Çalışmaya 119 hasta dahil edildi (E:K= 77:42). Yaş ortalaması 58.1±13.3 (23-85) bulundu. Patolojik değerlendirmeye göre olguların %50.4'ü (60) malign, %49.6'sı (59) benign sonuçlandı. Alt tanı grupları %44.5 (53) akciğer kanseri, %31.1 (37) sarkoidoz, %16.8 (20) benign sitoloji, %4.2 (5) diğer organ metastazı, %2.5 tüberküloz, %0.8 (1) lenfoma idi. Ekoik özelliklerden zımpara granüler yapı benign mediastinal lenfadenopatileri belirlemede istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.028) (Sensitivite %81.4, Spesifite %36.7; PPD %55.8, NPD %66.7). Gözlemciler arası uyum en iyi ekojenite ve santral hiler yapı kriterlerindeydi. Gözlemcilerin kendi içindeki uyumu değerlendirildiğinde Gözlemci-2 (radyolog)'nin kendi içindeki uyumu şekil, sınır, ekojenite, santral hiler yapı, koagülasyon nekrozu ve zımpara granüler yapı için daha yüksek bulundu. Histogram mean, median, standart deviasyon ortanca değerleri diğer nümerik verilerin ortanca değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0.037; p=0.048; p=0.018). ROC (Receiver operating characteristic) analizinde Sarkoidoz ve Tüberküloz dışındaki diğer benign lenf düğümlerini malign lenf düğümlerinden ayırmada histogram mean, median ve standart deviasyon nümerik değerlerinin ortancaları anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.005; p=0.008; p=0.001). Diğer benign lenf düğümlerinin kantitatif histogram mean, median, standart deviasyon değeri için yapılan ROC analizinde malign lenf düğümleri ile ayrımda anlamlı bulundu. Benign- malign lenf bezi ayrımında histogramı oluşturan minimum gray scale kantitatif değeri için iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0.035). Hastalar arasında alt grup analizi yapıldığında ise akciğer kanseri ve sarkoidoz grupları arasında minimum gray scale, skewness ve kurtosis kantitatif değerleri için istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p= 0.029, p=0.024, p=0.22) SONUÇ: Bu prospektif çalışma sonucunda; zımpara granüler yapı benign lenf düğümlerinin belirlenmesinde potansiyel bir ekoik özellik olabilir. Ultrason görüntülerinin değerlendirilmesinde radyolog değerlendirmesi klinisyene göre kendi içinde daha uyumludur ve ekoik özellikler kişiye bağımlı veriler olduğundan sayısal değerler veren nicel ölçümler gereklidir. Histogram mean, median ve standart deviasyon değerleri ve minimum gray scale kantitatif değeri diğer verilere göre daha anlamlı olup, benign lezyonları malign lezyonlardan ayırmada anlamlı bulunmuştur. Sonuç olarak mediastinal lenf düğümlerinin ultrason görüntülerinin ekoik özellikleri, histogram verileri, PET CT tutulumları hep birlikte değerlendirilerek bir skorlama sistemi oluşturulabilir. Bu özellikle malign evrelemede yalancı negatif lenf düğümlerine yaklaşımı etkileyecebilecek bir yöntem olabilir.
Benign mediastinal/hiler lenfadenopatilerde etyoloji
AMAÇ: Mediastinal/hiler lenfadenopati etyolojisi geniş bir hastalık grubunu içerir. En sık neden olan hastalıklar arasında lenfoma, metastatik karsinom, sarkoidoz ve tüberküloz yer almaktadır. Benign mediastinal/hiler lenfadenopatiye neden olan hastalıkların ayırıcı tanısı kolay olmamaktadır. Çalışmamızda benign mediastinal/hiler LAP tanısı almış hastaların klinik, histopatolojik, radyolojik özellikleri ve prognozuyla ilgili verileri değerlendirilmiştir. Bulgularımızın benign mediastinal/hiler lenfadenopati ayırıcı tanı ve takibinde yol gösterici olmasını amaçladık. METOT: Çalışma Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, Mayıs 2015 ile Haziran 2016 tarihleri arasında prospektif olarak yürütüldü. Çalışmaya mediastinal/hiler lenfadenopati nedeni ile EBUS/ Mediastinoskopi/ Torakoskopi yapılan olgular alındı ve başlangıçta biyopside malignite saptanan hastalar çalışmadan çıkarıldı. Hastaların demografik özellikleri, klinik bilgileri (sigara ve tüberküloz öyküsü, ilaçlar, ek hastalıklar), laboratuvar parametreleri (sedimentasyon, kalsiyum, ACE, ARB), solunum fonksiyon testleri, radyolojik bulguları (toraks BT, PET), uygulanan invaziv işlem (EBUS, mediastinoskopi, torakoskopi) ve patoloji sonuçları kaydedildi. Lenf nodunun ilk örneklenmesi sonrası mevcut veriler (klinik/ radyolojik/ laboratuvar/ histopatolojik) ile hastalara "ilk tanıları" konuldu. Hastaların takipleri ve bazılarının ikinci kez lenf nodu örneklenmesi sonucunda "son tanı" belirlendi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen benign mediastinal/hiler LAP saptanan 93 hastanın %59.1 (55)'i kadın, %40.9 (38)'u erkek, yaş ortalaması 55.1 (±12.6) idi. Seksen üç hastaya EBUS TBİA, 7 hastaya mediastinoskopi, 2 hastaya VATS ve 1 hastaya torakotomi yapıldı. İlk biyopsi sonucu benign olan 19 hastaya ikinci kez tanısal işlem uygulandı. İkinci biyopsi sonuçları ile değerlendirildiğinde toplamda hastaların %52.7 (49)'si granülomatöz lenfadenit, %32.3 (30)'ü antrakoz, %9.7 (9)'si reaktif hiperplazi, %4.3 (4)'ü sınıflandırılamayan, %1.1 (1)'i kanser olarak bulundu. Sonuç olarak hastaların son tanıları %53.8 (50) sarkoidoz, %12.9 (12) antrakoz, %5.1 (5) tüberküloz, %4.3 (4) silikozis, %1.1 (1) churg strauss sendromu, %1.1 (1) hipersensitivite pnömonisi, %1.1 (1) enfeksiyon, %1.1 (1) kanser, %19.4 (18) nedeni bilinmeyen olarak kabul edildi. Minimum 3 ay takip edilen 47 hastanın; %83 (39)'ü stabil, %14.9 (7)'u regresyon, %2.1 (1)'i progresyon olarak değerlendirildi. Takip süresi ortalama 6.4±3.1 aydı. SONUÇ: Mediastinal/hiler LAP'lerin büyük oranda EBUS TBİA yöntemiyle örneklenebildiği; bu yaklaşımın yeterli olmadığı olgularda mediastinoskopi ile tanıya gidilebileceği; mediastinal/hiler LAP'lerin etyolojisinde benign patolojilerin önemli yer tuttuğu ve çoğu zaman benign medastinal/hiler LAP'lerin histopatolojik olarak granülomla prezente olduğu; granülomatöz lenfadenitler arasında sarkoidozun asıl neden olduğu, ama silikozis ve TB'un da daha nadiren de olsa görülebildiği saptanmıştır. Ayırıcı tanının yapılamadığı olgularda zaman içinde klinik, radyolojik ve pulmoner fonksiyonlarıyla takibinin tanıya götürebileceği görülmüştür.
KOAH akut alevlenme ile başvuran hastalarda serum rezistin düzeyleri ve havayolu obstrüksiyonu ile ilişkisi
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), tam olarak geri dönüşümlü olmayan hava akımı kısıtlanması ile karakterizedir. Bu hava akımı kısıtlaması genellikle, akciğerlerin zararlı partikül veya gazlara anormal bir inflamatuar cevabı ile birliktedir ve sıklıkla ilerleyicidir. KOAH'lı hastaların yaklaşık olarak üçte birinde, bozulmuş gastrointestinal sistem fonksiyonu, besin alımı, besinlerin oksidasyonundaki yetersizlik ve hipermetabolik durum sonucu malnütrisyon gelişmekte ve bu durum hastalığın ileri evrelerinde daha da kötüleşebilmektedir Bu çalışmada KOAH akut alevlenme ile başvuran hastalarda plazma rezistin, leptin ve inflamatuar sitokin seviyelerini ölçerek havayolu obstrüksiyon derecesi ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır.Çalışmaya 35 KOAH akut ataktaki hasta ve 20 sağlıklı kontrol olgusu alındı. KOAH' lı hastalardan atağın 1. ve 15. günü, sağlıklı kontrol olgularından ise bir kez venöz kan örneği alınarak, serum inflamatuar sitokin (IL-1ß, IL-6, IL-8, TNF-?), leptin ve rezistin düzeyleri ölçüldü.Çalışmanın sonunda çalışmaya alınan KOAH olgularında atak başlangıcında inflamatuar sitokin, leptin ve rezistin düzeylerinin belirgin yüksek olduğu ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu gözlendi (p<0.05). Tedavi sonrası 15. gündeki KOAH olgularında inflamatuar sitokin, leptin ve rezistin düzeylerinde belirgin düşme olduğu hatta sağlıklı kontrol grubu seviyesine düştüğü ve atak döneminde ölçülen istatistiksel farkın ortadan kalktığı gözlendi. Ayrıca atak başlangıcında ölçülen leptin ve rezistin düzeyleri ile solunum fonksiyon parametreleri arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı.Sonuç olarak leptin ve rezistinin KOAH atak döneminde arttığı, atak tedavisi ile bu düzeylerin diğer inflamatuar sitokinler gibi normale döndüğü, bu özellikleri nedeni ile her iki maddenin de birer inflamatuar belirteç olarak kullanılabileceği ancak solunum fonksiyon parametreleri ile ilişkileri olmadığı için fonksiyonel bir belirteç olarak kullanılamayacağı düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: KOAH, İnflamatuar sitokinler (IL-1ß, IL-6, IL-8, TNF-?), Leptin, Rezistin
Kronik öksürüğü olan hastalarda metakolin bronş hiperreaktivitesi ve inflamatuar biyomarkerlerin karşılaştırılması
Kronik öksürük sık karşılaşılan ve göğüs hastalıkları polikliniklerine en başta gelen başvuru nedenlerinden birisidir. Hemen hemen bütün akciğer problemleri kronik öksürüğe yol açabildiği gibi, bazı akciğer dışı durumlar da etyolojide rol oynayabilir. Kronik öksürüğün en sık üç nedeni postnazal akıntı sendromu (PNAS), astım ve gastroözofageal reflü (GÖR)?dür. Astıma bağlı öksürük nedenlerini, diğer nedenlerden ayırabilmek amacıyla bronş hiperreaktivitesini değerlendirmek üzere bronş provokasyon testleri (BPT) yapılır. Metakolin, bronş provokasyon testlerinde sık kullanılan bir uyarandır. Bu çalışmada da kronik öksürüğü olan olgularda metakolin ile yapılan bronş hiperreaktivitesi ile yine aynı olgularda inflamatuar biyomarker düzeylerinin karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya Mayıs 2012-Şubat 2013 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi (BEU) Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Göğüs Hastalıkları Kliniği'ne kronik öksürük yakınması ile başvuran 18 yaş üzerindeki 55 olgu ile öksürük yakınması olmayan 20 sağlıklı gönüllü alındı. Her iki grubun da akciğer grafileri ve spirometrik ölçümleri normaldi. Tüm olgulara BPT yapıldı. Aynı zamanda olgulardan serum total immünglobulin E (IgE), eozinofilik katyonik protein (ECP), serum beyaz küre (WBC) sayımı, eozinofil düzeyi, C-Reaktive Protein (CRP) ve sedimentasyon ölçümü için venöz kan alındı. Kronik öksürüklü olgularımız etyolojilerine göre değerlendirildiklerinde %38,2 oranında PNAS, %34,5 GÖR, %5,4 oranında ise astım saptandı. Metakolin bronş hiperreaktivitesi, kronik öksürüklü olguların 3?ünde pozitif saptanmış olup, kontrol grubunda pozitif çıkan olgu yoktu; ancak pozitiflik oranı da düşük bulunduğu için istatistiksel anlamlılık izlenmedi. Ayrıca hasta grubundaki BPT negatif saptanan 6 olgumuzun son 1 ay içerisinde inhale kortikosteroid kullandığı öğrenildi. BPT?nin astım düşünülen olgularda negatif çıkması, inhale kortikosteroid kullamının bronş hiperreaktivite testlerinde yalancı negatif sonuç vermesi ile, veya kronik öksürük yakınması ile başvuran ve klinik olarak astım tanısı konulan hastalarda gerçek tanının astım ile karışabilen başka durumlar olmasıyla açıklanabilir. Çalışmamızda her iki grupta incelediğimiz inflamatuar biyomarker düzeyleri arasında anlamlı fark izlenmemiştir; ancak son yıllarda önemi artan bu konuyla ilgili daha kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Tıp fakültesi hastanesinde çalışan hemşire ve araştırma görevlisi doktorlarda horlama ve uyku-apne sendromu sıklığının araştırılması
Uyku bozuklukları kişinin üretkenliğini ve performansını olumsuz yönde etkileyerek yaşam kalitesinin azalmasına neden olan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Gündüz aşırı uykululuk hali (GAUH) en sık uyku ile ilişkili solunum bozukluklarında görülmektedir. Bu gruptan da en sık Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) GAUH?a neden olmaktadır. Çalışmamızda hastanemizde görevli hemşire ve asistan doktorlarda horlama ve OUAS sıklığını araştırmayı amaçladık. Çalışmaya hastanemizde görevli olan ve ankete katılmayı kabul eden tüm hemşire ve asistan doktorlar alındı. Olgulara uyku bozukluklarını sorgulayan bir anket doldurtuldu. Anket sonuçlarına göre horlama şikayetine tanıklı apne ve/veya GAUH şikayeti eşlik eden kişilere polisomnografi (PSG) tetkiki önerildi. Çalışmaya 257 kişi katıldı. Katılımcıların %63 (n=162)? ünü hemşireler, %37 (n=95)? sini ise asistan doktorlar oluşturuyordu. %65,8 (n=169) bayan katılımcı, %34,2 (n=88) erkek katılımcı vardı. Olguların yaş ortalaması 28,78 ± 3,74 (19-39), vücut kitle indeksi (VKİ) ortalaması 24,03 ± 3,85 idi. Çalışmaya katılanlarda aylık tutulan nöbet ortalaması 7,63±3,79 idi. Anket sonuçlarına göre olguların %28,8?inde (n=74) horlama, %2,7?sinde (n=7) tanıklı apne, %7,8?inde (n=20) GAUH saptandı. Olguların %7,8?inde (n=20) Epworth uykululuk skalası (ESS) 11 ve üzerinde saptandı. Anket sonuçlarına göre 20 kişiye PSG tetkiki önerildi, 4 olgu (%1,6) PSG çalışmasını reddetti. 16 olguya (%6,2) PSG yapıldı, bu olguların 12`sinde apne hipopne indeksi (AHİ) ?5 saptandı. OUAS tespit edilen 12 kişinin %91,7?si (n=11) nöbet tutmaktaydı. Çalışmaya alınan olgulardaki OUAS sıklığı %4,66 (12/257) olarak saptandı. Çalısmaya alınan tüm olgular OUAS tespit edilenler (n=12, % 4,7) ve OUAS tespit edilmeyenler (n=245, %95,3) olarak iki gruba ayrılarak incelendi. Sonuç olarak, OUAS başta olmak üzere uyku bozuklukları vardiyalı çalışan sağlık çalışanlarında sıkça görülen klinik durumlardır. Ciddi dikkat eksikliği ve konsantrasyon problemlerine yol açan uyku bozukluklarının, hastanemizde görevli sağlık çalışanlarındaki sıklığı çalışmamızda gösterilmiştir. Çok fazla dikkat ve konsantrasyon gerektiren sağlık alanında da uyku bozukluklarına bağlı semptomlar sorgulanarak, şüpheli olgularda tanısal inceleme ve tedavi yapılarak, yaşam kalitesinin ve sağlık hizmeti kalitesinin artırılacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Hemşire, Asistan doktor, OUAS, uyku bozuklukları, vardiyalı çalışma
Kronik obstrüktif akciğer hastaliği (KOAH) klinik-radyolojik fenotiplerinin serum biyobelirteçleri ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) heterojen, multifaktoriyel ve kompleks bir hastalıktır. Hastalığın şiddeti ve prognozunu gösteren belirteç olarak en sık kullanılan parametre 1.saniyede zorlu ekspiratuar volüm (FEV1)'dir ancak FEV1'in semptomlar ve hastalığın prognuzunu gösteren parametreler ile korelasyonu zayıftır. Bu nedenle tanı, risk planlaması ve tedavi seçenekleri için başka belirteçlerin tanımlanmasına ihtiyaç vardır. Bu çalışmada KOAH klinik-radyolojik fenotiplerinin serum biyobelirteçleri ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi, uzun süredir bilinen fenotip kavramının özellikle solunum hastalıklarında, hastalık prezentasyonunu ve prognozu etkilediği fikrinden yola çıkarak, öncelikle polikliniğimizde izlenen stabil KOAH hastalarının fenotipik özelliklerini ortaya konması amaçlandı. Çalışmaya Bülent Ecevit Üniversitesi (BEÜ) Uygulama ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, KOAH tanısı olan ya da başvuruda KOAH tanısı stabil olan 40 hasta ve 40 sağlıklı kontrol (20 sigara içen/içmiş bırakmış ve 20 sigara içmemiş) alındı. Tüm olguların spirometrik ölçümleri yapıldı, YRBT çekildi, YRBT görüntülerinden -950 HU altında dansiteye sahip alanların yüzdesi ve bronş duvar kalınlığı hesaplandı, St. George Solunum Anketi (SGRQ) uygulandı, Modified Medical Research Council (mMRC) dispne skoru sorgulandı, 6 dakika yürüme testi (6 DYT) uygulandı., KOAH değerlendirme testi (CAT) uygulandı, www.clipcopd.com verilerine göre klinik fenotip, klinik, radyolojik değerlendirmeye göre ise hekim fenotipi belirlendi, kanda C-reaktif protein (CRP), fibrinojen, sedimentasyon, Tümör nekrozis faktör α (TNF α), interlökin-3 (IL-3), interlökin-6 (IL-6), interlökin-8 (IL-8), lökosit sayısı, nötrofil (%) ve eosinofil (%) düzeyleri ölçüldü. CRP hasta grubunda, kontrol gruplarına göre anlamlı yüksek saptandı (p<0,001). TNF-α sigara içmemiş kontrol grubunda, sigara içen/içmiş bırakmış kontrol ve hasta grubuna göre anlamlı yüksek bulundu (p=0,001). Eozinofil (%) amfizemli hastalarda anlamlı yüksek saptandı (hem hekim fenotipi, hem de klinik fenotip grubunda), diğer belirteçlerle hekim fenotipleri ve klinik fenotipleri arasında anlamlı fark bulunmadı. Bronş duvar kalınlığı ve amfizem skoru ile biyobelirteçler arasında anlamlı ilişki saptanmadı. mMRC skoru ile IL-3 pozitif korelasyon, eozinofil (%) negatif korelasyon gösterdi. 6 DYT ile sedimentasyon hızı ve nötrofil (%) arasında negatif korelasyon saptandı. Çoklu komorbiditesi olan hastalarda lökosit ve nötrofil (%) komorbiditesi olmayan ve tek komorbiditesi olan hastalara göre anlamlı yüksek bulundu. SGRQ anketi toplam skoru ile IL-3,eosinofil ve nötrofil (%) arasında ilişki saptandı. Obstrüktif Akciğer Hastalıklarına Karşı Küresel İşbirliği (GOLD) 2011sınıflaması ile biyobelirteçler arasında ilişki belirlenemedi. Sonuç olarak stabil KOAH'ta kronik inflamasyon mevcuttur. KOAH'ın sınıflaması ve tedavi stratejilerinin belirlenmesinde daha kapsamlı belirteçlere ve indekslere ihtiyaç vardır.
Uzun süre oksijen tedavisi alan kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan hastaların klinik verilerinin ve oksijen tedavisi etkinliğinin değerlendirilmesi
KOAH'lı hastalarda uzun süreli oksijen tedavisi (USOT) hipoksemiye sekonder polisitemiyi ve sağ kalp yetmezliğini düzelttiği, pulmoner hipertansiyonu düşürdüğü, yaşam kalitesini ve yaşam süresini uzattığı gösterilmiştir. Çalışmamızda oksijen konsantratörü ile USOT alan KOAH'lı hastaların klinik verilerin ve mortaliteyi değerlendirmeyi ve bu hastalarda tedavi uyumunu ve USOT'un KOAH'lı hastalar üzerindeki tedavi yararlılığını değerlendirmeyi amaçladık. Temmuz 2008- Haziran 2012 tarihleri arasında göğüs hastalıkları kliniğinde takip edilen oksijen konsantratörü ile taburcu edilen KOAH'lı hastalar çalışmaya alındı. Oksijen konsantratörü verilen hastalar göğüs hastalıkları heyet arşivi taranarak tespit edildi. Tespit edilen hastaların yatış esnasındaki klinik verileri hastane otomasyon sistemi kullanılarak kaydedildi ve sonra telefonla aranarak hastalar kontrole çağrıldı. Hasta öldüyse yakınlarından ölüm tarihi öğrenildi ve cihaz kullanım özellikleri sorgulandı. Çalışmaya 169 hasta alındı. Çalışmaya alınan hastalardan %66,3'üne ulaşıldı. Ulaşılan hastalardan 75'i öldüğü için 6'sı da kontrole gelmediği için kontrol tetkikleri istenmedi. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması %71±10 olup %58'i (n=98) erkek idi. USOT sonrası bir yıllık hastane yatış sayısının (0,56±0,79), USOT öncesi bir yıllık hastane yatış sayısına (1,14±1,64) göre azaldığı bulundu (p=0,001). USOT sonrası kan gazlarının, oksijen konsantratörü verildiği dönemdeki kan gazlarıyla kıyaslandığında PaO2'nin (47,9±4, 53,4±9, p=0,003) arttığı, PaCO2'nin (56,1±11, 50,5±11, p=0,006) azaldığı tespit edildi. USOT sonrası pulmoner arter basıncı ve hemoglobinde belirgin bir değişiklik olmazken hemotokrit'de (38,37±6, 40,14±6, p=0,049) artış tespit edildi. Çalışmaya katılan hastaların %41,1'i (n=46) oksijen konsantratörüne en az bir kere bakım yaptırdığı ve USOT sonrası hastaların sadece %38,4'ü (n=43) KOAH nedeniyle en az bir kere poliklinik kontrolüne geldiği tespit edildi. En sık düzensiz USOT kullanma nedeni ise ihtiyaç duymama idi. Çalışmaya alınan hastaların günlük USOT kullanım süresi 13,88±4,35 saat/gün olup, hastaların %68,8'i (n=77) oksijeni günlük ortalama 15 saat ve üzeri kullanıyordu. Çalışmaya alınan hastaların takip süresi 17,85±14,53 (1-55) ay olup takip süresi içinde mortalite oranı %67 (n=75) idi. USOT'ni 15 saat/gün ve üzeri kullanan hastaların mortalitesi kullanmayanlara göre daha yüksekti (%54,6, %12,5, p<0,001). Sonuç olarak USOT endikasyonu olan tüm olgular ulusal kayıt sistemi ile takip edilmeli ve teknik hizmetler yönünden de izlenmelidir. USOT verilen hastaların tedaviye uyumu incelenmeli ve hastaların düzenli kontrole gelmeleri sağlanmalıdır.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan olgularda serum ısı şok protein düzeyleri
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) stabil dönemde olan hastalarda hava yollarında kronik inflamatuvar bir durum mevcuttur. Hem sigara içenlerde hem de KOAH'lı olgularda oksidatif yük artmıştır ve oksidan-antioksidan dengesizliği KOAH patogenezinde rol oynamaktadır. Bu çalışmanın amacı; KOAH'da; çeşitli stres durumlarında salgılanan stres proteinlerinin [HSP27, HSP70, HSP60, HSP90, CyPA] düzeylerinin saptanması ve çeşitli parametrelerle (inflamatuvar, oksidatif, fonksiyonel durum, yaşam kalitesi) olan ilişkisinin belirlenmesidir. Çalışmaya kontrol grubu olarak 16'sı sigara içmeyen sağlıklı (Grup I), 14'ü sigara içen sağlıklı (Grup II) ve 50 stabil KOAH hastası (Grup III) alındı. Çalışma sonucunda ortalama HSP70 (p=0.113), HSP90 (p=0.833), HSP60 (p=0.133) ve CyPA (p=0.699) düzeyleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ortalama HSP27 düzeyleri açısından ise grup I ile grup II arasında istatistiksel olarak fark saptanmazken ortalama HSP27 düzeylerinin grup III'de hem grup I hem de grup II ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak yüksek olduğu saptandı (her ikisi için p<0.001). Ortalama serum IL-6 düzeyleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0.437). Grup I ile grup II arasında ortalama CRP düzeyleri açısından anlamlı fark izlenmez iken (p=0.737) ortalama serum CRP düzeyleri grup III'de hem grup II (p<0.001) hem de grup I'e (p<0.001) göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Ortalama MDA düzeyleri açısından grup I ile grup II (p=0.306) arasında anlamlı fark saptanmazken ortalama MDA düzeyleri grup III'de grup I ile (p<0.001) ve grup II ile (p<0.01) karşılaştırıldığında istatistiksel olarak yüksek saptandı. Sonuç olarak KOAH'da artmış HSP27 düzeyleri HSP27'nin inflamasyon ve hipoksi ile ilişkili olarak KOAH patogenezinde rolü olabileceğini düşündürmektedir. Ek olarak HSP27 hastanın fonksiyonel durum, yaşam kalitesi ve hastalığın süresiyle ilişkili bir gösterge olabilir. Anahtar Kelimeler: KOAH, HSP, CyPA, oksidatif stres.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı akut atak olgularında serum CRP, neopterin ve prokalsitonin düzeyleri
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH); tam reverzibilite göstermeyen hava akımı kısıtlanmasıyla karakterize bir hastalıktır. Hastalığın seyrinde ve prognozunda ataklar önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmanın amacı; KOAH akut atakla başvuran hastalarda inflamatuar markerlardan serum high sensitive c-reaktif protein (hsCRP), neopterin, prokalsitonin (PCT) seviyelerini ölçmek ve bu markerların yaşam kalitesi (St George's Respiratory Questionnaire (SGRQ)) ve egzersiz kapasitesi (6 dakika yürüme testi (6DYT)) ile arasındaki ilişkinin varlığını araştırmaktır. Çalışmaya 30 KOAH akut atak hastası ve 20 sağlıklı kontrol olgusu alındı. KOAH?lı hastalardan atağın 1. ve 15. günü, sağlıklı kontrol olgularından ise bir kez venöz kan örneği alınarak serum hsCRP, neopterin, PCT düzeyleri ölçüldü. KOAH?lı hastalara atağın 1. ve 15. gününde solunum fonksiyon testi, 6 DYT, SGRQ solunum anketi yapıldı. Kronik obstrüktif akciğer hastalığıatağının 1. gününde serum PCT, hsCRP ve neopterin düzeylerinin 15. güne (tüm parametreler için p<0.001) ve sağlıklı kontrol grubu olgularına (tüm parametreler için p<0.001) göre belirgin yüksek olduğu, SGRQ skorlarının 15. günde (tüm parametreler için p<0.001) belirgin azaldığı ve 6 dk yürüme testi mesafesinin 15. günde (p<0.001) anlamlı derecede arttığı tespit edildi. Serum PCT, hsCRP ve neopterin düzeyleri ile egzersiz kapasitesi ve yaşam kalitesi arasında ilişki olmadığı saptandı (tüm parametreler için p>0.05). Sonuç olarak, serum PCT, hsCRP ve neopterinin KOAH olgularında inflamasyonu gösteren birer belirteç olarak kullanılabileceği ancak yaşam kalitesi ve egzersiz kapasitesi durumunu yansıtmada yetersiz kaldığı, bu nedenle hastanın mevcut genel durumunu yansıtamayacağı sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: KOAH, CRP, neopterin, prokalsitonin
Obstrüktif uyku apne sendomunda serum pr-BNP düzyeleri, ventrikül fonksiyobnları ve kardiyovasküler sonuçlar
OSAS, toplumda sık görülen, birçok sistemik etkisi bulunan önemli bir uyku bozukluğudur. Hipertansiyondan uykuda ani ölümlere kadar en önemli komplikasyonları kardiyovasküler sistemde görülmektedir. Bu nedenle OSAS?lı hastalara erken tanı koymak ve tedavi etmek, mortalite ve morbiditeyi de azaltacaktır. Aynı zamanda, kalp hastalığı olmayan OSAS?lı hastalarda kardiyovasküler hastalık riskini gösterebilecek bir parametre bulunabilirse, bu hastaları erken dönemde OSAS?ın kardiyovasküler mortalite ve morbiditesinden korumak mümkün olabilir. Bu nedenle OSAS?ın kardiyovasküler sisteme etkileri ve bunları erken dönemde saptayabilecek laboratuar yöntemleri üzerine birçok çalışma yapılmıştır.Sunulan çalışmada kardiyovasküler hastalıklarda kullanılan biyokimyasal bir parametre olan pro-BNP düzeyleri OSAS ve kontrol gruplarında ölçülerek, kardiyovasküler hastalık gelişme riskini belirlemeye katkısının araştırılması hedeflenmiştir. Gazi Üniverstitesi Göğüs Hastalıkları Uyku Bozuklukları Merkezi?nde Kasım 2009-Şubat 2010 tarihleri arasında yapılan çalışmaya OSAS şühesi olan toplam 55 hasta alınmış, tüm hastalara PSG yapılmıştır. PSG sonucuna göre 30 olgu OSAS tanısı konularak hasta grubuna, OSAS tanısı konulmayan 25 olgu ise kontrol grubuna alınmıştır. PSG sabahı tüm olguların pro-BNP düzeyleri ölçülmüştür. OSAS grubundaki hastaların 4 haftalık CPAP tedavisi sonrası pro-BNP düzeyleri tekrar ölçülmüştür. Yapılan ölçümler sonunda OSAS grubunda pro-BNP düzeylerinin kontrol grubuna göre artmış olduğu bulunmuştur. Aynı zamanda OSAS grubunda CPAP tedavisi öncesi ve sonrasıpro-BNP düzeyleri karşılaştırıldığında tedavi sonrası pro-BNP düzeylerinin düştüğü saptanmıştır.Bu sonuçlarla; pro-BNP herhangi bir kalp hastalığı bulunmayan OSAS?lı olgularda kardiyovasküler disfonksiyonun erken bir belirteci olarak kullanılabilir ve böylece bu hastalarda kardiyovasküler hastalığın kliniği, mortalitesi ve morbiditesi ortaya çıkmadan risk yönetimi gerçekleştirilebilir.Anahtar Kelimeler: OSAS, pro-BNP, kardiyovasküler disfonksiyon
Sarkoidozda fiberoptik bronkoskopinin tanısal verimliliğini etkileyen faktörler
Sarkoidoz tanısında fiberoptik bronkoskopi (FOB) kolay tolere edilebilir oluşu,alternatiflerine göre daha az invaziv oluşu, birçok farklı alandan örnekleme yapılmasınaizin vermesi nedeniyle önemli bir araçtır. Çalışmamızda amacımız, kliniğimizdesarkoidoz tanısı konulan olguların değerlendirmesini yapmak, FOB ile sarkoidoz tanısıkonma oranını tespit etmek, FOB sırasında alınan biyopsilerin tanısal verimliliğinietkileyebilecek faktörleri bulmak ve YRBT bulgularının tanı getirisindeki yeriniaraştırmaktır.Şubat 2000- Ocak 2010 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi GöğüsHastalıkları kliniğine başvuran ve sarkoidoz tanısı alan hastalar dosya ve radyolojiarşivlerinden tarandı. BT görüntüleri deneyimli bir radyolog tarafından bronkoskopi vesolunum fonksiyon testi sonuçları bilinmeden retrospektif olarak okundu. Toplam 64olgu çalışmaya dahil edildi. Olgularımızın % 29.7'sini (n=19) erkek ve % 70.3'ünü(n=45) kadın hastalar oluşturmaktaydı. Yaş ortalaması 43.4 ± 11.5 (min-max: 21-67) yılolarak saptandı. Çalışmaya alınan 64 hastanın 58'ine (% 90.8) FOB yapılmıştı. Bunların% 60.3'üne (n=35) FOB ile tanı konulmuştu. FOB ile TBB yapılan hastalarda tanısalverimlilik % 43.6 saptandı. TBB'nin yapıldığı lobun skoru ile TBB'nin tanısalverimliliğine bakıldığında TBB (+) olgularda TBB (-) olgulara göre lob skorununistatistiksel anlamlılığa ulaşmasa da daha yüksek olduğu görüldü (1.8 e karşın 1.3,sırasıyla). PB'nin tanısal verimliliğinin anormal bronşial mukoza görünümü ile ilişkiliolduğu görüldü. Genel hasta popülasyonunda PB ile tanı oranı % 24.5 çıkarken,anormal mukoza görünümü olan hastalarda bu oran % 84.6'ya çıktı (p=0.000).Hastaların %89'unda (n=57) mediastinal lenf nodu büyüklüğü saptandı. En sık lenfnodu büyüklüğünün olduğu istasyon sağ hiler bölge (% 87.7, n=50) olarak belirlendi.TBİİAB ile tanısal verimlilik % 25.7 saptandı. En çok TBİİAB ile tanı gelen istasyonlarsağ hiler ve subkarinal bölgeler olarak bulundu. TBİİAB ile tanı elde edilen lenfnodlarının ortalama büyüklüğü tanı elde edilemeyenlerinkinden anlamlı olarak dahayüksek bulundu (p=0.007).TBB, PB ve TBİİAB'nin tek başına kullanılmasındansa birlikte kullanılmasıylatanı oranının arttığı ve en yüksek tanısal verimliliğin her üç tanı yönteminin beraberkullanılmasıyla elde olunduğu görüldü. Ayrıca YRBT'nin tanıda yol gösterici olmasıaçısından gerekli olduğu sonucuna varıldı.
Oleik asit ile oluşturulan akut akciğer hasarı modelinde likopenin etkileri
Bu çalışma, deneysel olarak oleik asit ile oluşturulan akciğer hasarında oksidan-antioksidan sistemlerdeki değişiklikler ile antioksidan özelliği bilinen likopen uygulanmasının bu sistemler üzerine etkileri ve akciğer hasarı oluşumunda koruyucu etkisinin araştırılması amacı ile yapılmıştır.Çalışmaya 28 adet Wistar cinsi dişi rat (140-160 g) alındı. Kontrol grubuna (n=7) standart rat yemi verildi ve serum fizyolojik+ etanol (9:1) infüzyonu uygulandı. Oleik asit (OA) grubuna (n=7), OA (100 mg/kg) tek doz intravenöz olarak uygulandı. Mısır yağı+OA grubuna (n=7), 5 hafta mısır yağı (1 ml/gün) gavajla verildi ve 5. haftanın sonunda OA (100 mg/kg) uygulandı. Likopen+OA grubuna (n=7), 5 hafta likopen (20 mg/kg/gün) mısır yağı içinde gavajla verildi ve 5. haftanın sonunda OA (100 mg/kg) uygulandı. OA verildikten 4 saat sonra kan ve akciğer doku örnekleri alındı. Serum ve doku malondialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve doku katalaz (CAT) enzim aktivite düzeyleri ölçüldü.Kontrole göre OA ile mısır yağı+OA gruplarında artmış olan serum ve akciğer doku MDA düzeyi, likopen+OA grubunda kontrol değeri düzeyinde idi (p<0.05). Serum ve doku SOD ve GSH-Px enzim aktivitesi ile doku katalaz aktivitesinde OA ve mısır yağı+OA gruplarında kontrole yakın değerler veya hafif artışlar görülürken, likopen+OA grubunda diğer gruplara göre belirgin artış mevcuttu (p<0.05). Histopatolojik olarak OA ve mısır yağı+OA gruplarında akciğer hasarı oluşurken, likopen+OA grubunda daha az akciğer hasarı vardı.Sonuç olarak, akut akciğer hasarında likopenin oksidan-antioksidan sistemlerdeki dengeyi antioksidanlar lehine artırması nedeni ile diyette likopen alımının artırılması akciğer hasarını önlemede faydalı olabilir.Anahtar kelimeler: Akut akciğer hasarı, likopen, antioksidan, oleik asit
Submasif pulmoner tromboembolili olgularda sağ ventrikül disfonksiyonunu saptamada brain natriüretik peptid ve kardiyak troponinlerin tanı değeri
Pulmoner tromboembolili (PTE) hastalarda prognozu belirlemede ve tedavi seçiminde sağ ventrikül disfonksiyonunun (RVD) tespiti çok önemlidir. RVD tanısı genel olarak ekokardiyografi (EKO) bulguları ile konur. Son çalışmalar, kardiyak biyomarkırlar olan kardiyak troponin I (cTnI) ve beyin natriüretik peptid (BNP) serum seviyeleri ölçümünün RVD'yi tespit edebileceğini öne sürmektedir.Bu çalışmanın amacı; submasif PTE'li olgularda RVD'yi tespit etmede BNP ve cTnI serum seviyelerinin tanı değerini araştırmaktır.Çalışmamıza PTE tanısı olan 50 hasta alındı. Muhtemel RVD'yi tespit etmek amacı ile başvuru anında bütün hastalara EKO yapıldı, yine başvuru anında serum BNP ve cTnI düzeyleri ölçüldü.Çalışmaya alınan hastaların %52'sinde EKO ile RVD saptandı. %44'ünde BNP ve %10'unda cTnI yüksek tespit edildi. BNP düzeyi RVD (+) hastaların %73'ünde ve RVD (-) hastaların %12'sinde yüksek saptandı. cTnI seviyesi RVD (+) hastaların %11'inde ve RVD (-) hastaların %8'inde yüksek tespit edildi. BNP seviyeleri, RVD (+) grupta, RVD (-) ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı yüksek bulundu. Grupların cTnI seviyeleri karşılaştırıldığında ise 3 grup arasında anlamlı fark izlenmedi.Sonuç olarak, artmış BNP düzeyinin RVD için bir belirteç olabileceği, BNP seviyesi yüksek hastaların yakından takip edilmesi gerektiği ve trombolitik tedavi açısından değerlendirilebileceği düşünülmüştür.Anahtar kelimeler: Akut pulmoner tromboemboli, sağ ventrikül disfonksiyonu, kardiak biyomarkırlar
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan olgularda serum ghrelin, IL-6 VE TNF-α düzeyleri
Son yıllarda KOAH'da gelişen kaşekside endokrin faktörlerin de rol oynayabileceği belirtilmektedir. İştah açıcı bir hormon olan ghrelinin kaşektik KOAH'lı olgularda arttığı bildirilmiş fakat aradaki ilişki istatistiksel olarak güçlendirilememiştir.Çalışmamızda KOAH'da serum ghrelin düzeylerinin belirlenmesi, proinflamatuvar sitokinlerle ilişkisinin değerlendirilmesi ve KOAH'da gözlenen pulmoner hipertansiyon (PH) gelişiminde rolünün olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmamıza 60 stabil KOAH'lı hasta ve 15 sağlıklı gönüllü alındı. KOAH'lı hastalar vücut kitle indeksi (BMI)'lerine göre kaşektik ve normal kilolu olmak üzere iki gruba ayrıldı. Ayrıca bu iki grup da pulmoner hipertansiyon (PH) gelişen ve gelişmeyenler şeklinde alt gruplara ayrıldı. PH ekokardiyografi ile saptandı. Tüm olgularda spirometrik inceleme yapılarak serum TNF-?, IL-6 ile ghrelin düzeyleri ölçüldü.KOAH'lı hastalar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında serum ghrelin düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düşük, TNF-? ve IL-6 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Kaşektik KOAH'lı hastalarda serum ghrelin düzeyi normal kilolu KOAH'lı hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düşük, IL-6 düzeyi ise anlamlı yüksekti. Serum TNF-? düzeyi de kaşektik KOAH'lı hastalarda daha yüksek bulunmakla birlikte bu yükseklik anlamlı düzeyde düzeyde değildi. Kaşektik KOAH'lı hastalardan PH'si olanlarda PH'si olmayanlara göre serum ghrelin düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düşük, IL-6 düzeyleri ise yüksekti. TNF-? düzeyleri ise yüksek bulundu ancak bu istatistiksel olarak anlamlı değildi. Normal kilolu KOAH'lı PH olan grup ile PH olmayan grup karşılaştırıldığında ghrelin ve TNF-? düzeyleri PH olan grupta istatistiksel olarak anlamlı düşüktü, IL-6 düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Serum ghrelin düzeyleri BMI arasında pozitif korelasyon saptandı.Sonuç olarak; KOAH'da gelişen kilo kaybında artmış proinflamatuvar sitokinlerin yanında azalmış serum aktif ghrelin düzeylerinin katkısının olabileceği fakat PH gelişiminde belirgin etkisinin olmadığı düşünülmüştür.
Kronik obstrüktif akciğer hastalıklı olgularda inhaler steroidlerin yaşam kalitesi, egzersiz kapasitesi ve solunum fonksiyonları üzerine etkisi
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), tam olarak geri dönüşümlü olmayan hava akımı kısıtlanması ile karakterizedir ve tedavisinde bronkodilatör ilaçlar önemli bir yer tutar.Bu çalışmada KOAH'lı hastalarda mevcut bronkodilatör tedaviye inhaler steroidlerin eklenmesinin yaşam kalitesi, egzersiz kapasitesi ve solunum fonksiyon testleri üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.40 KOAH'lı hasta (GOLD Kılavuzu'na göre evre III veya IV) rastgele iki gruba ayrıldı. Birinci gruba tiotropium inhaler kapsül 18 mcg 1x1, 2. gruba da tiotropium inhaler kapsül 1x1 + budesonide inhaler kapsül 400 mcg 2x1 başlandı, Hastaların hem başlangıç, hem de 3 ay sonraki solunum fonksiyon testi parametreleri, 6 dakika yürüme testi, vücut yağsız kütlesi, vücut kitle indeksi ve St. George Solunum Anketi sonuçları kaydedildi.Çalışmanın sonunda iki grup arasında solunum fonksiyon testleri açısından anlamlı farklılık (p>0.05) izlenmedi. 6 dakika yürüme testine göre yürüme mesafesinin grup 2'de grup 1'e göre anlamlı olarak (p=0.018) arttığı ve yine grup 2'de grup 1'e göre SGRQ anket skorlarında olumlu yönde anlamlı değişiklikler olduğu gözlendi (semptom skoru: p=0.009, impact, aktivite ve total skor için p=0.001).Sonuç olarak mevcut bronkodilatör tedaviye inhaler steroid eklenmesinin solunum fonksiyonları üzerine anlamlı değişikliklere yol açmadığı, yaşam kalitesi ve egzersiz performansı üzerine ise anlamlı etkilerinin olduğu gözlendi.Anahtar kelimeler: KOAH, solunum fonksiyon testleri, tiotropium, budesonide, SGRQ
Aktif ve latent tüberkülozlu olguların tanısında tüberkülin Deri testi ile QuantiFERON-TB-TB gold ın tube testinin etkinliğinin karşılaştırılması
Tüberküloz (TB), tüm dünyada yüksek mortalite ve morbiditesi ile önemli bir infeksiyöz hastalıktır. Tüberkülin deri testi (TDT) TB'nin bilinen ilk immünolojik tanı aracıdır. Ancak, TDT klinik tanıda birçok yönden kısıtlı öneme sahiptir. Son dönemlerde geliştirilen QuantiFERON-TB Gold In Tube (QFT-GIT) testi gibi serolojik testlerin TB infeksiyonunu saptamada TDT'ye oranla daha spesifik sonuç verdiği konusunda çalışmalar vardır. Çalışmamızda aktif ve latent TB'si olan hastalarda QFT-GIT ve TDT testinin tanısal değerinin araştırılması ve bu iki testin etkinliğinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.Çalışmamıza 16 aktif akciğer TB'li, 26 latent TB'li olgu ve 21 sağlıklı kontrol olgu alındı. Aktif akciğer TB tanısı en az bir balgam yayma ARB (+)'liği ve ARB kültür pozitifliğine göre konuldu. Aktif akciğer TB'li olgularda tedavi başlanmadan önce olmak üzere tüm olgularda önce QFT- GIT için kan alındı daha sonra TDT'leri uygulandı.Gruplar arasında yaş ortalaması ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p ? 0.05). Aktif TB olgularının 8'inde (%50) TDT çapı 15 mm'nin altında idi. Ortalama TDT çapı latent TB'li olgularda aktif akciğer TB'ye göre (p:0.001) ve aktif akciğer TB'li olgularda kontrol grubuna göre (p:0.001) istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. Ortalama QFT-GIT testi düzeyleri hem aktif hem de latent TB olgularında kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak yüksekti (sırasıyla p:0.003, p:0.005). QFT-GIT testi aktif TB hastalarının 12 (%75.0)'sinde, latent TB olgularının 15 (%65.2)'inde pozitif iken, kontrol grubunda 3 (%14.3) olguda pozitif sonuç elde edildi. QFT-GIT testinin duyarlılığı ve özgüllüğü aktif akciğer TB'nin saptanmasında %75 ile %85.7, latent TB'nin saptanmasında %65.2 ile %85.7 olarak saptandı. Aktif akciğer ve latent TB'li olgular değerlendirildiğinde ise testin duyarlılığı %75, özgüllüğü %34.8 olarak bulundu. QFT-GIT testi ile TDT arasında pozitif korelasyon saptandı.Latent TB infeksiyonunun ve aktif TB'li hastaların saptanmasında QFT-GIT'in tanıda katkısının olabileceği düşünülse de testin aktif hastalık ve latent infeksiyon ayırımında özgüllüğü düşmektedir. QFT-GIT ile TDT arasında pozitif korelasyon saptanmış olması ve QFT-GIT'in maliyetinin yüksek olması nedeniyle özellikle ülkemiz şartlarında TDT'ye daha üstün gibi görülmemektedir.Anahtar Kelimeler: Aktif akciğer tüberkülozu, Latent tüberküloz infeksiyonu, QuantiFERON-TB Gold IT, Tüberkülin deri testi.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı akut atak etkenleri ve solunum fonksiyon parametreleri ile ilişkisi
ÖZETKronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), tam reverzibilite göstermeyen hava akımı kısıtlamasıyla karakterize bir hastalıktır. Akut ataklar sık hastane başvurusu ve yatış gerektirmektedir.Bu çalışmada, akut atak ile hastaneye yatırılan KOAH'lı olgularda viral ve atipik patojenlerin sıklığı ve solunum fonksiyon parametreleri ile ilişkisinin araştırılması amaçlandı.Çalışmamıza 30 KOAH akut ataklı hasta ve 30 sağlıklı gönüllü alındı. KOAH'lı gruptan ilki hastaneye yatışlarının ilk gününde olmak üzere dört hafta ara ile iki kez ve kontrol grubundan bir kez 5'er cc venöz kan alındı. Daha sonra bu serumlarda Mycoplasma pneumoniae, Legionella pneumophila, Chlamydia pneumoniae, Respiratuar Sinsityal Virüs (RSV), İnfluenza A ve Adenovirüs IgM ve IgG antikorları çalışıldı. Tüm olgulara spirometrik inceleme yapıldı.Çalışmaya alınan 30 KOAH'lı olgunun 30'unda da değişik mikroorganizmalara bağlı IgM antikor düzeyleri pozitif olarak saptandı. Kontrol grubunda IgM pozitifliği tespit edilmedi. Çalışmaya alınan 30 KOAH'lı olgunun 6'sında (%20) M. pneumonia IgG (+), 26'sında (%86.6) RSV IgG (+), 22'sinde (%73.3) C. pneumonia IgG (+), 28'inde (%93.3) Adenovirus IgG (+), 18'inde (%60) Influenza A IgG (+) saptandı. KOAH'lı olguların hiçbirinde L.pneumophila IgG (+)'liği saptanmadı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında KOAH grubunda Influenza A IgG (+)' liğinin anlamlı oranda fazla olduğu tespit edildi (?2=5.455, p=0.020). Diğer antikor düzeyleri her iki grupta benzer bulundu.Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı bulunan olgularda saptanan atak etkenlerinin solunum fonksiyon parametreleri ile ilişkisini araştırdığımızda gruplar arasında FEV1 ve FEV1/FVC değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı.Sonuç olarak; KOAH ataklarında virüslerin ve atipik etkenlerin önemli role sahip olduğu ancak atak etkeni ile hava yolu obstrüksiyonu arasında anlamlı ilişki olmadığı gözlenildi.Anahtar kelimeler: KOAH akut atak, atipik patojenler, virüsler, solunum fonksiyon testi
Mekanik ventilatörde izlenen hastalarda yatış kapnograf ölçümlerinin ekstübasyon başarısını değerlendirmedeki yeri
Fizyolojik ölü boşluk (Vd/Vt) ventile olan ancak perfüze olmayan akciğer alanlarını gösteren değerli bir parametredir. Entübe hastalarda normal değeri % 30- 50 arasında olması gerekirken başta pulmoner emboli, ARDS ve KOAH gibi pek çok pulmoner hastalıkta artmış olarak bulunmaktadır. Son yıllarda Vd/Vt değeri entübe hastalarda ekstübasyon başarısının değerlendirilmesinde de kullanılmaktadır. Yapılan çalışmalarda spontan solunum denemesinin başladığı gün ölçülen Vd/Vt değerinin < % 55- 60 olmasının başarılı weaningi gösterdiği bildirilmektedir.Bu çalışmanın amacı yoğun bakımda solunum yetmezliği nedeniyle entübe olarak izlenen hastaların yatışta ölçülen kapnografik parametrelerinin ekstübasyon başarısının tahmin edilmesi üzerine etkisinin incelenmesidir.Çalışmaya 12 kadın 23 erkek yaş ortalaması 67 olan toplam 35 hasta alındı. Ekstübe olamayanların oranı tüm grubun % 28.5'i idi. Ekstübe olan ve olamayan hastalar karşılaştırıldığında ortalama ölü boşluk ventilasyonu (Vd/Vt)'nun ekstübe olamayan hastalarda ekstübe olabilenlere göre istatistiksel anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (0.66 vs 0.54, p< 0.05). Sonuçta yatışta ölçülen Vd/Vt ? 0.60 olmasının ekstübasyon başarısını tahmin etmede duyarlılığı % 70, özgüllüğü % 72, pozitif prediktif değeri % 58, negatif prediktif değeri % 81, ve doğruluğu % 71 olarak bulundu.Sonuç olarak bu çalışma göstermiştir ki yatışta ölçülen Vd/Vt değerinin ? 0.60 olması ekstübasyon başarısızlığının önemli bir göstergesidir. Bu konuda daha geniş hasta gruplarında yapılacak çalışmalar gereklidir.
Pulmoner tromboembolinin ayırıcı tanısında ve pulmoner tromboemboli takibinde D-Dimer düzeylerinin rolü
Bir fibrin yıkım ürünü olan D-dimerin kalitatif düzeyi PTE'yi dışlamada ya da ileri tanı metodlarına yönlendirmede önemli bilgiler verir. Oysa D-dimerin kantitatif düzeylerinin D-dimer pozitifliği oluşturan diğer hastalıkların ayırıcı tanısında bir yeri olup olmadığı ve hatta D-dimer kantitatif düzeylerini takip etmenin, PTE takibinde bir yeri olup olmadığı çok iyi bilinmemektedir.Bu çalışmada; D-dimer kantitatif düzeylerinin PTE'nin TKP'den ayırıcı tanısında yeri olup olmadığı ve antikoagülan tedavi altında nasıl bir değişim gösterdiği ve bu değişimin hastalığın ağırlığı ve rekürrens ile ilişkisinin olup olamayacağının gösterilmesi amaçlanmıştır.Çalışmaya toplam 80 hasta alındı. PTE tanısı alan 45 hasta çalışma grubunu, TKP tanısı konulan 35 hasta ise kontrol grubunu oluşturdu. PTE ve TKP tanısı alan hastalarda antikoagülan ya da antibiyotik tedavi almadan önceki ilk kabulde, tedavi başladıktan sonra 3.gün, 10.gün ve 1. ayda kan D-dimer düzeyleri D-dimer Plus adı verilen lateks takviyeli immunotürbidimetrik yöntemle ölçüldü. Hastaların demografik bilgileri, risk faktörleri, semptom ve fizik muayene bulguları, laboratuvar ve radyolojik inceleme sonuçları kaydedildi.Antikoagülan tedavileri tamamlanan PTE hastalarının 1.yıl sonu takiplerinde nüks görülmedi. TKP grubundaki hastalar uygun antibiyotik tedavileri sonrasında ortalama 10.5 günde klinik ve laboratuvar değerlerinin düzelmesi sonucunda taburcu edildiler.PTE grubundaki hastaların tanı anındaki (0.gün) ortalama D-dimer düzeyleri, TKP grubundaki hastalara göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Ayrıca D-dimer düzeylerinin zamana göre yüzde değişimleri alınıp, PTE ve TKP grupları arasında değerlendirildiğinde; PTE grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Tanı anında bakılan D-dimer düzeylerinin PTE ve TKP grupları arasında kesim değeri için ?ROC? eğrisi analizi yapıldığında D-dimer seviyelerinin 1700 ?/L'nin üzerinde olması PTE tanısı konmasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.Antikoagülan tedavi başladıktan sonra PTE grubundaki hastalarda D-dimer düzeylerinin belirgin düştüğü oysa TKP grubunda aynı oranda düşüşün izlenmediği saptandı. PTE tedavisi tamamlanan hastalarda rekürrens görülebileceğini öngörmüştük. Ancak bu çalışmada rekürrens görülmemiştir.Bu sonuçlardan yola çıkılarak, tanı anında bakılan serum D-dimer kantitatif düzeylerinin PTE ve TKP ayırıcı tanısında yararlı olabileceği, antikoagülan tedavi altında D-dimer düzeylerinin, PTE'li hastalarda TKP hastalarına göre daha hızlı düşüş gösterdiğinden ayırıcı tanı ve PTE tanısının doğrulanmasında kullanılabileceği düşünülebilinir.
Astım- obezite ilişkisinde rol oynayan faktörler
Astım ve obezite prevelansında son 10 yılda artış bildirilmiştir. Bu artış; araştırmacıları astım, obezite patogenezine yöneltmiştir. Çalışmamızda astım ve obezite ilişkisinde rol oynayan faktörleri değerlendirmek hedeflenmiştir. Bu nedenle astımlı, obez bayanlarda obez olmayanlara göre serum leptin düzeyleri, Fraksiyone Ekshale Nitrik Oksit (FENO) değerleri ve atopi açısından farklılık olup olmadığı araştırılmıştır. Ayrıca bu parametreler, astım kontrolüne etkileri açısından Astım Kontrol Testi (AKT) skorlarına göre karşılaştırılmıştır. Böylece, obezitenin astım üzerine olan etkisini değerlendirmek, astım-obezite arasındaki ilişkide leptinin yerini belirlemek, leptinin astım kontrolü ve inflamasyon üzerine olan etkilerini göstermek hedeflenmiştir.Çalışmamıza prospektif olarak 21'i atopik, 20'si nonatopik 41 obez ve 20'si atopik, 20'si nonatopik olmak üzere 40 nonobez; 81 bayan astımlı olgu alınmıştır. Tüm gruplar kendi aralarında serum leptin düzeyi, FENO düzeyi ve AKT düzeyleri açısından karşılaştırılmıştır.Obez ve nonobez olgular karşılaştırıldığında, obez olgularda serum leptin düzeyinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu görülmüştür [obez ve non obez olgularda ortanca leptin düzeyi sırasıyla 22,60 pg/ml (4,80- 100,00); 16,70 pg/ml (2,32- 92,10), p:0,05]. Yine obez olgularda serum leptin düzeyi ile FENO düzeyi arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır (r= 0,439, p:0,004). AKT'ne göre obez olgular ile nonobez olgular karşılaştırıldığında obez olguların %61'inde, nonobez olguların ise % 38'inde AKT<20 olduğu görülmüştür (p:0,035). AKT değeri düştükçe leptinin artmakla birlikte bunun, istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmadığı görülmüştür (r=-0,138, p:0,390). Atopik olgularda Total İmmünglobülin E düzeyinin leptin ile korele olduğunun görülmesi ise leptinin atopiden kısmen etkilendiğini düşündürmüştür (r=0,329, p:0,038 ). Olgularda astımla ilişkili komorbiditeler olan allerjik rinit, sinüzit, nazal polip varlığı ile VKİ>30 olmasının astım kontrolüne etkisi beraber değerlendirildiğinde, yalnızca VKİ>30 olmasının astım kontrolünü olumsuz etkilediği görülmüştür. Ayrıca, menstruasyon öncesi astım semptomları artan olgularda leptin düzeyinin artmayan olgulara göre anlamlı olarak yüksek olduğu görülmüştür [mensturasyon öncesi astım semptomları artan ve artmayan olgularda ortanca serum leptin düzeyi sırasıyla 47,61 pg/ml (27,94-53,17); 20,39 pg/ml (2,32-100), p:0,005].Sonuç olarak astımlı, bayan olgularda serum leptin düzeyinin, astım ve obezite patogenezinde yer aldığı, atopide ise kısmen rolü olabileceği görülürken; obezitenin astım kontrolünü güçleştirici etkisini gösterilmiştir.
Obstrüktif uyku apne sendromlu olgularda klinik değerlendirmenin tanı değeri
Obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS) erişkin popülasyonda %1-5 oranında görülen, morbidite ve mortalitesi oldukça yüksek bir hastalıktır. Uyku sırasındaki solunum bozukluklarının saptanması, hastalığın prognozu ve etkili bir tedavinin uygulanabilmesi açısından oldukça önemlidir. OSAS'ın kesin tanısı için bütün hastalara mutlaka tüm gece polisomnografi (PSG) yapılması gereklidir. Ancak bu inceleme uzun zaman alan, pahalı, özel ekip ve cihaz gerektiren bir uygulamadır. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de uyku laboratuvarlarının sayısının az olması nedeniyle PSG uygulanacak hastaların seçimi çok önemlidir. Bu amaçla en çok başvurulan tanı yöntemi klinik tanıdır. Ancak bugüne kadar yapılan çalışmalarla OSAS'lı hastalarda klinik değerlendirme ile bir dereceye kadar tanı konabileceği gösterilmiştir.Bizim çalışmamızda diğer birçok çalışma ile uyumlu şekilde OSAS'lı olgularda yaş, BKİ, boyun çevresi ve ESS değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Erkek/kadın oranı 2.8 idi. Sigara içme öyküsü açısından iki grup arasında fark yoktu. OSAS semptom ve bulgularına yönelik yapılan anket değerlendirmesinde tanıklı apne, gündüz aşırı uyku hali, sabah baş ağrısı, sabah yorgunluk hissi ile uyanma, yetersiz/ bölünmüş uyku, hipertansiyon öyküsü, karakter ve davranış değişikliği, çevreye uyum güçlüğü, grip olduğunda uyumada zorlanma, uykuda aşırı terleme, noktüri, cinsel istek azalması, araç kullanırken uykunun gelmesi ve araç kullanırken uyuma sonucu kaza yapma OSAS'lı olgularda belirgin olarak daha yüksek bulundu. Sensitivitesi ve doğruluğu en yüksek semptomlar sırasıyla horlama, tanıklı apne, sabah yorgunluk hissi ile uyanma, sabahları ağız kuruluğu ve gündüz aşırı uyku haliydi. Hemen tüm semptomların sensitivitesi hastalığın ağırlığı arttıkça artıyordu. Spesifitesi en yüksek semptomlar sırasıyla araç kullanırken uyuma sonucu kaza yapma, çevreye uyum güçlüğü, anksiyete / depresyon öyküsü, hipertansiyon öyküsü ve çarpıntı hissi ile uyanmaydı. Eşlik eden hastalıklardan diyabet ve hipertansiyon OSAS'lı olgularda daha sıktı.Bu sonuçlar tek başına klinik değerlendirmenin OSAS tanısı için yeterli olmadığını ancak risk faktörleri, semptomlar ve eşlik eden hastalıklar birlikte değerlendirildiğinde OSAS olasılığı yüksek olguların belirlenebileceğini göstermektedir.
Development of hypoallergenic food product and in-HOUSE elisa to differentiate distinct severity of COW's milk allergy as biscotti, baked, fermented and pasteurized milk reactive and tolerant ones
Avoidance of culprit allergen is still the mainstay of treatment in food allergy. However, the difficulties such as adherence to elimination diet or accidental allergen exposure have increased the research in food allergy treatment in recent years. Oral immunotherapy (OIT) is a treatment model of food allergy, and it is defined as the administration of the allergen in slowly increasing doses at certain time intervals until the daily-consumed dose is reached. Although immunotherapy with baked milk products seems safe, anaphylaxis can occur in some patients. Therefore, developing a hypoallergenic product that has less allergenicity than baked milk would open a new horizon in the desensitization treatment of cow's milk allergy. Here, we mainly aimed to produce a more hypoallergenic product than conventional cake, develop indirect in-house ELISA to check the tolerance status with milk, cheese, and yogurt, to check IgE reactivity of patients' sera via western blotting, indirect in-house ELISA and basophil activation test (BAT). First, a hypoallergenic product candidate was developed by baking the cake twice, which was called "biscotti". The proteins were isolated from the new hypoallergenic product (biscotti), conventional baked milk (cake) and pasteurized milk and the total protein concentration was determined by Bradford assay. The protein content for each product was studied by SDS-PAGE and proteomics. Serum samples were collected from patients with milk allergy who applied to the Pediatric Allergy Division in Koc University School of Medicine. Milk specific IgE (sIgE) binding assays were performed by Western blotting, indirect in-house ELISA by using patients' sera and BAT by using patients' whole blood. In the band intensity analysis, the casein band intensity was observed lower in the hypoallergenic product candidate than in the conventional cake (p=0.014). Proteomics analysis showed that the intensities of each casein fraction and β-lactoglobulin were decreased as the cooking time increased in all milk products (biscotti 1h, biscotti 2h and biscotti 3h, conventional cake). The low binding capacity of milk sIgE to the newly developed hypoallergenic product compared to the conventional cake in the sera of children with milk allergy was shown first by western blotting (p=0.0012) and then by indirect in-house ELISA (p=0.0001). Biscotti supernatant was used as a stimulating allergen in BAT and the results indicated that it could be used for further experiment before oral food challenge test. In this study, the low allergenicity of the newly developed hypoallergenic product "biscotti" has been demonstrated by in vitro experiments. Our hypoallergenic product could be a safe and useful treatment option in patients with severe milk allergy who are reactive to baked milk. We aim to confirm the low allergenicity of this product by in vivo experiments (oral food challenge tests) and show the effects in tolerance induction in the further steps.
Hızlı yüzeyel solunum indeksini mekanik ventilasyon sırasında en iyi tahmin eden mod ve basınçların kombinasyonunun belirlenmesi
Ayırma işlemi toplam MV' de kalma süresinin % 40-50'sini olusturur (3, 21, 25).Ayırma sırasında hastanın kooperasyonunu gerektiren bu islem için bazı metodlar mevcuttur.Hızlı yüzeyel solunum indeksi (HYSİ) hastanın mekanik ventilasyon (MV) desteğinden ayrılmaya hazır olduğunu gösteren en iyi belirleyici parametredir (37). Bu çalısmada hastanın spontan solunum sırasında ölçülen HYSİ'ne en yakın değeri ölçen ve hastanın ventilatörden ayrılmaya hazır olduğunu en iyi tahmin eden mekanik ventilatör mod ve basınç kombinasyonlarını saptamayı amaçladık.Yoğun Bakım Ünitesi'nde entübe izlenen 25 hasta çalısmaya alındı. Entübasyonun 24.saatinden itibaren günlük değerlendirmeyi geçen hastalara spontan soluma denemesi (SSD) uygulandı. Tüm hastalarda T tüpe alınmadan önce farklı basınç modlarında HYSİ ve diğer parametreler ölçüldü. Tüm hastalarda HYSİ'nin farklı modlarda anlamlı farklı olmadığı ancak spontan mod ile en iyi korelasyonu PS 5 PEEP 0 (p = 0.0001, r = 0.719) kombinasyonunun, en kötü korelasyonu ise PS 0 PEEP 5 kombinasyonunun gösterdiği belirlendi. Ayırma başarısını öngörmek için HYSİ için eşik değer saptanamadı.SBT başarılı ve başarısız gruplara bakıldığında SKB (p = 0.041) ve DKB (p = 0.046) için anlamlı farklılıklar saptandı. SKB için 120 mmHg, DKB için 70 mmHg belirleyici değer olarak saptandı. Solunum sayısı başarısız grupta başarılı gruba göre daha yüksek bulundu. PS 0 PEEP 5 ve PS 5 PEEP 0 kombinasyonlarında f için belirleyici değer 27 olarak ölçüldü. Tüm hastalar değerlendirildiğinde VD / VT oranı 0.53 ± 9.7 saptanırken, SSD başarılı grupta 0.47 ± 0.1, SSD başarısız grupta 0.56 ± 7.8 olarak saptandı, iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p = 0.032).Sonuç olarak T tüpte ölçülen HYSİ ile ventilatör desteği sırasında ölçülen özellikle `PS 5 PEEP 0 kombinasyonu' olmak üzere farklı mod ve basınç kombinasyonlarındaki HYSİ değerleri arasında iyi korelasyon olmasına rağmen SSD başarısını tahmin etmede HYSİ için eşik değer saptanamadı. Bununla beraber ayırma öncesinde ölçülen SKB, DKB, VE ve f parametrelerinin ayırma başarısını öngörebileceği sonucuna varıldı.
Stabil KOAH hastalarında BODE indeksi, solunum fonksiyonları, egzersiz parametreleri, nefes darlığı ölçekleri ve SGRQ yaşam kalitesi anketi arasındaki ilişki
Tüm dünya ülkelerinde, önemli mortalite ve morbidite nedeni olan ve prevalansı giderek artan bir hastalık olan KOAH'da, halen tanı için yeni yöntemlere, tedavi için daha etkin yaklaşımlara gereksinim olduğu gibi; hastalığın şiddetini belirleyebilmek, ilerlemesini öngörebilmek, tedavinin etkinliğini değerlendirebilmek ve böylece hastalığın tüm boyutlarını ölçebilmek için yeni klinik sonuçlar ve belirteçlere gereksinim vardır. Yine de geleneksel olarak, FEV1 parametresi yaygın şekilde kullanılmaktadır. Ancak klinik bulgularla korelasyonu zayıftır. FEV1'in yanı sıra başka ölçümlerin belirlenmesi ve geçerliliklerinin gösterilmesi gerekmektedir. Günümüzde, VKİ, akciğer hiperenflasyonu, semptomlar, sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi ve egzersiz testini konu alan daha kapsamlı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Yakın zamanlarda, bu amaca hizmet için birden fazla belirteci kapsayan BODE indeksi oluşturulmuştur. BODE indeksi ile yapılan çalışmalar, bu indeksin hastaların izleminde, hastane yatışlarını ve mortaliteyi öngörmede, hastalığın ilerlemesini değerlendirmede FEV1'den daha üstün ve duyarlı bir yöntem olduğunu vurgulamaktadır.Biz de çalışmamızda, öncelikle, FEV1 esas alınarak yapılan sınıflama ile KOAH şiddetinin BODE indeksi ile korelasyonunu araştırdık. KOAH evreleri ile BODE arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0.01). Ayrıca KOAH evreleri ile sigara (paket/yıl), RV / TLC, IC, IC / TLC, DLCO arasında da anlamlı ilişki görüldü (p<0.01).Yaşam kalitesi anketi olan SGRQ total skoru ve komponentlerine ait skorlarda hastalığın ağırlığına paralel değişiklik gözlenmişse de, aktivite skoru dışında (p<0.01) anlamlı değişiklik saptanamadı. Hastalık ağırlığı ile en yakın ilişkide nefes darlığı ölçekleri olarak, BDI ve egzersiz sonrası nefes darlığı ölçeği olan BORG ölçeğini belirledik. Bu bulgular, nefes darlığının FEV1 dışında, akciğer hiperenflasyonuna paralel azaldığını; egzersiz kapasitesinin difüzyondaki bozulma ve yine hiperenflasyona paralel azaldığını düşündürmektedir.BODE indeksinin FEV1, IC, RV / TLC, 6 DYT ve PaO2 ile korelasyonu güçlü saptanırken (p<0,01); nefes darlığı ölçekleri olarak MMRC, BDI, Borg ölçeği ve SGRQ total skoru ile ilişkisi de anlamlı bulundu (p<0,01). BODE indeksi, KOAH evresi ve dolayısıyla FEV1 ile paralellik göstermesi yanında; akciğer hiperenflasyonu, nefes darlığı, egzersiz kapasitesi ve yaşam kalitesi ile de anlamlı korelasyon göstermişti. Bu nedenle, bu sonuçlar, BODE indeksinin FEV1'den daha kullanışlı bir ölçüt olduğunu ve hastaları daha iyi değerlendirmeye olanak sağladığını, hastaların tek başına solunum fonksiyon parametreleri ile izlenmesine karşın, BODE indeksi ile birlikte değerlendirilmesinin daha iyi izlem olanağı sağlayacağını düşündürmektedir.
Ratlarda bleomisin ile oluşturulan akciğer fibrozisinde erdosteinin inflamasyon ve fibrozis üzerine etkileri
1. ÖZETİdyopatik Pulmoner Fibrozis (IPF) alveolit ve pulmoner fibrozisin patogenezininaydınlatılmamış olduğu, etyolojisi bilinmeyen ve kullanılmakta olan tedavilerinprognoza çok az etkili olduğu bir İnterstisyel Akciğer Hastalığı (İAH)'dır.Çalışmamızda deneysel yolla akciğer fibrozisi oluşturarak, akciğer dokusu vebronkoalveoler lavaj (BAL) sıvısında bazı kemokinlerin düzeyinin ve inflamatuvarhücre sayısının, akciğer dokusunda oluşan histopatolojik değişikliklerin incelenmesiyoluyla IPF'nin patogenezinde oynadıkları rolü araştırmayı, erdosteinin akutinflamatuvar değişiklikler ve fibrozis üzerine olan etkilerini değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmaya Wistar tipi erkek ratlar alındı. Kontrol grubuna (n=15) 0. gündeintratrakeal (i.t.) salin, bleomisin (BLM) (n=15) ve erdostein grubuna (n=15) ise i.t.BLM (7.5 U/kg) uygulandı. Erdostein grubuna ek olarak peroral 10 mg/kg/günerdostein verildi. Tüm gruplarda 0., 14. ve 29. günde 5'er adet olmak üzere ratlaranestezik koşullar altında öldürülerek BAL yapıldı. BAL'da Malondialdehit (MDA),Makrofaj inflamatuvar protein (MIP)-1α, MIP-2 düzeylerinin ölçümü ve inflamatuvarhücre sayımı, akciğer dokusunda hidroksiprolin ölçümü ve histopatolojik incelemeyapıldı.Akut inflamatuvar fazda (14. gün) ve geç fibrozis döneminde (29. gün)erdosteinin BLM grubu ile karşılaştırıldığında BAL sıvısında nötrofil, MIP-1α, MIP-2,MDA düzeylerini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalttığı (14 ve 29. günler içinsırasıyla; nötrofil için p=0.008, p=0.009; MIP-1α için p=0.016, p=0.009; MIP-2 içinp=0.009, p=0.016; MDA için p=0.009, p=0.009) ve erdosteinin akciğer dokusuhidroksiprolin içeriğindeki artışı BLM grubuna göre anlamlı derecede azalttığı saptandı(14. gün için; p=0.009, 29. gün için p=0.009). 29. günde fibrozis derecesi erdosteingrubunda BLM grubuna göre anlamlı düzeyde düşük olarak bulundu (p=0.005).Sonuç olarak, erdosteinin nötrofil birikiminin baskılanması, lipidperoksidasyonunun inhibe edilmesi, kemokinlerin üretim veya salınımının engellenmesiyoluyla BLM'nin neden olduğu akut akciğer inflamasyonu ve fibrozisiniengelleyebileceği düşünülmektedir.Anahtar kelimeler: IPF, MDA, MIP-2, Hidroksiprolin, Erdostein
KOAH'lı olgularda atak ve stabil dönemlerdeki kognitif (bilişsel) fonksiyonların p300 ile değerlendirilmesi
1. ÖZETKronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH)'nda gözlenen hipoksemi serebralperfüzyonda azalmaya yol açarak kognitif fonksiyonlarda değişikliğe nedenolabilmektedir. Stabil dönem ve ataktaki olguların kognitif fonksiyonlarınıdeğerlendirmek, bu fonksiyonlar ile arteryel kan gazları (AKG) ve solunumfonksiyon testi (SFT) parametreleri arasındaki ilişkiyi ve atak sonrası buparametrelerdeki değişiklikleri araştırmak amaçlandı.Otuz atak, 30 stabil KOAH'lı ve 17 sağlıklı olgunun başvuru anında, ataklabaşvuran olguların stabil dönemlerinde AKG, SFT, P300 ölçümleri yapıldı .PaO2 ve O2 saturasyonunun (SaO2) gruplar arasında farklı olduğu (p<0.05),PaCO2'nin ise fark göstermediği (p>0.05) görüldü. FEV1, FEV1/FVC'nin kontrolgrubunda her iki KOAH'lı gruptan yüksek olduğu (p<0.001), atak ve stabil dönemKOAH'lı olgular karşılaştırıldığında ise bu parametrelerde anlamlı bir fark olmadığıgörüldü (p>0.05). Kontrol grubunda P300 latans değerinin her iki KOAH grubundandüşük olduğu (p<0.001), atak ve stabil dönem KOAH'lı olgular arasında ise farkolmadığı (p>0.05) tespit edildi. P300 amplitüd değerleri üç grup arasında farkgöstermedi (p>0.05).Ataktaki olguların PaO2, SaO2, FEV1, FEV1/FVC değerlerinin stabildönemlerinde arttığı (tümü için p>0.001), P300 latans değerinin azaldığı (p<0.05)görüldü. PaCO2 ve P300 amplitüd değerlerinde anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05).P300 latansı ile PaO2, SaO2, FEV1, FEV1/FVC değerleri arasında negatif, yaşile pozitif korelasyon izlendi (sırasıyla R=-0.557, R=-0.424, R=-0.441, R=-0.477,R=0.329, tümü için p<0.05). P300 amplitüdü ile PaO2 arasında pozitif korelasyontespit edildi (R=0.236, p<0.05).Sonuç olarak; kognitif etkilenme yönünden risk altında bulunan KOAH'lılarile karşılaşıldığında klinisyenin olası kognitif fonksiyon bozukluklarını akılda tutmasıgerektiğini ve kognitif performansın değerlendirilmesinde P300 testinin objektifmonitörizasyona olanak sağlayabileceğini, ayrıca gözlenen bu fonksiyonbozukluklarının atak tedavisi ile geri döndürülebileceğini düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: KOAH, P300 testi, kognitif fonksiyon1
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan kişilerde inhaler formoterol ve tiotropiumun tekli ve kombine kullanımlarının solunum fonksiyonlarına akut dönemdeki etkileri
1. ÖZETKronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), tam olarak geri dönüşümlüolmayan hava akımı kısıtlanması ile karakterizedir ve tedavisinde bronkodilatör ilaçlarönemli bir yer tutar.Bu çalışmada KOAH'lı hastalarda inhaler formoterol ve tiotropiumun tekli vekombine kullanımlarının solunum fonksiyonları üzerine akut dönemdeki etkilerininkarşılaştırılması amaçlanmıştır.30 KOAH'lı hastaya (GOLD'a göre evre II ve III) 1. çalışma günü formoterolinhaler kapsül, 2. çalışma günü tiotropium inhaler kapsül, 3. çalışma günü formoterol vetiotropium inhaler kapsüller kombine halde uygulandı. Çalışma günleri arasında birergün ara verildi. İlaçların verilmesinden hemen önce ve sabah verilen dozlardan sonra15, 30, 60. dk, 2, 3, 4, 6, 8, 10, 12. saatlerde, akşam dozlarından sonra ise hastanın uykukalitesinin bozulmaması için 15, 30, 60. dk, 2, 7, 10, 11, 12. saatlerde ölçümler yapıldı.Kombine tedavi ile formoterol karşılaştırıldığında gündüz 10 ve 12.saatlerde(sırasıyla, p=0.013, p=0.010), gece ise 10, 11, 12. saatlerde (sırasıyla, p=0.004, p=0.026,p=0.011) FEV1'de istatistiksel olarak anlamlı artış olduğu görüldü. Tiotropium ilekarşılaştırıldığında ise kombine tedavi lehine olan bu artışın sadece gece 10, 11, 12.saatlerde (sırasıyla, p=0.012, p=0.043, p=0.011) olduğu görüldü.Sonuç olarak hem formoterol hem de tiotropiumun orta ve ileri evreKOAH'lılarda solunum fonksiyonları üzerinde kısa sürede bile etkili olduğunu, birliktekullanılmaları ile bu etkinin daha da arttığını ve 24 saat boyunca devam ettiğinisöyleyebiliriz.Anahtar kelimeler: KOAH, formoterol, tiotropium, solunum fonksiyon testleri
Beta reseptör stimülanı ilaçlarla Ipratropium Bromide`in bronşiyal astma ve KOAH tedavisindeki değerleri
ÖZET Bu çalışmada, 11 astmalı ve 10 KOAH'lı hasta üzerinde, p2 adrenerjik reseptör agonisti ilaçlardan olan albuterol (ALB) ile borkodilatatör amaçla inhalasyon şeklinde kullanılan bir antikolinerjik (sentetik bir atropin derivesi) ilaç olan ipratropium bromide'in (İPR) tek başlarına ve her ikisinin kombinasyon halinde uygulanmaları durumunda oluşturdukları etkiler (tek doz olarak) birbirleriyle ve plaseboyla karşılaştırıldı. Her iki grup hastaya, nebülizatörle tek doz halinde verilen ALB (2.5 mgr) ve İPR (0.5 mgr), her gün bir protokolün yapıldığı 4 ayrı protokol halinde uygulandı. Protokoller: 1. ALB+İPR 2. ALB+Plasebo 3. İPR+ALB 4. İPR+Plasebo şeklindeydi. İlaçların etki dereceleri, büyük hava yollarındaki obstrüksiyonu yansıtan parametreler (FEVı, FVC, FEV-|/FVC ve PEF) ve kesin kriter olmamakla birlikte küçük hava yollarındaki obstrüksiyonları yansıtan parametrelerden biri olan FEF25-75% üzerinde oluşturdukları değişiklik düzeyleriyle karşılaştırıldı. Astmalı hasta grubumuzdan elde ettiğimiz sonuçlarımıza göre, ALB ve İPR tüm parametrelerde ileri derecede anlamlı artış oluşturmuştur. Her iki ilaç eşit düzeyde etki potansiyeline sahip bronkodilatatörlerdir. Anlamlılık dereceleri aynı olmakla birlikte, her iki ilacın FEF25-75%'de oluşturduğu %'de artış oranları, FVC, FEVı, FEV-|/FVC ve PEPe oranla belirgin olarak daha yüksek düzeydeydi. İki ilacın kombinasyonları, FVC, FEVı ve PEFe ilaçların yanlız veya plaseboyla kullanımlarına göre daha etkilidir. Bu etki ALB+İPR protokolünde daha anlamlı düzeydeydi. Küçük hava yollarında ise kombinasyon, önemli bir ek etki (artış) oluşturmadı. Sonuçlarımıza göre: 1. Astmalı hastalarda, atak tedavisinde etkilerinin daha erken başlaması nedeniyle P2 adrenerjik ilaçlar (ALB), İPR'den daha öncelikle tercih edilebilir. 2. P2 adrenerjik ilaçların sistemik yan etkileri nedeniyle kullanılamadığı (kardiovasküler hastalığı olanlar, yaşlılar vs.) veya etkisiz olduğu hastalarla yüksek dozlarına ihtiyaç duyulduğu ve bu dozlan tolere edemeyecek hastalarda, bronkodilatatör olarak en az feadrenerjik ilaçlar kadar etkili olan ve yan etkileri yok denecek kadar önemsiz olan İPR, yanlız veya düşük dozda bir P2 adrenerjik ilaçla kombine olarak kullanılarak etkili bir bronkodilatasyon sağlanabilir. Hatta bu vakalarda İPR daha etkili olabilir.3. P2 adrenerjik ilaçlara İPR kombinasyonu eklenerek, her iki ilacın yanlız başlarına oluşturduktan etkiden daha fazla ve daha uzun süreli bronkodilatatör etki sağlanabilir. 4. P2 adrenerjik ilaçların (ALB) başlangıç dozlarıyla oluşturulan bronkodilatatör etki, tekrarlayan dozlarıyla arttırılamıyorsa İPR'in kûmülatif dozları ile ek bronkodilatatör cevap arttırılabilir. 5. İPR'in nebülizör cihazlarında 500 ng'lık dozları aynı yolla kullanılan P2 adrenerjik ilaçların stantart dozlarıyla eşit etki oluşturmaktadır. İPR, feadrenerjik ilaçlardan daha uzun süreli bronkodilatasyon meydana getirmektedir. KOAH'lı hasta grubumuzda, ALB ve İPR, FVC, FEV-j, PEF ve FEF25-75% değerlerinde anlamlı artışlar meydana getirdiler. FVC, FEV ve PEF üzerinde İPR, ALB'den daha fazla etki (artış) oluşturdu. ALB ve İPR'in FEF25-75% üzerindeki etkileri benzer düzeydeydi. İPR'e ALB eklenmesi, bütün parametrelerde, her bir ilaca kıyasla daha anlamlı artış oluşturdu. Bu kombinasyonla, FEF25-75%'de FVC, FEVı ve PEF'e oranla ileri derecede daha belirgin artış sağlandı. Ancak ALB'e İPR eklenmesiyle FVC, FEVı, PEF ve FEF25-75% değerlerinde ALB'e ve plaseboya kıyasla anlamlı olmayan artışlar gözlendi. Sonuçlarımıza göre, KOAH'lı hastalarda İPR, bronkodilatatör etki süresi ve etki gücü yönünden ALB'den belirgin üstünlüğü olan bir ilaçtır. Ayrıca ALB'ün (p2 adrenerjik ilaçlar) sık ve önemli yan etki risklerine karşın, İPR'ün yan etkileri nadir veya önemsizdir. Kişisel cevapta önemli ve hassas bir gösterge olarak kabul edilen gidiş mesafesi üzerine ALB'ün İPR'e oranla daha etkili olması, her hangi bir yan etkisi yoksa ALB kombinasyonunu avantajlı kılabilir. Tek doz bronkodilatatör cevabın yetersiz olduğu durumlarda, inhalasyonla uzun süreli (örneğin, evde PEF kontrolüyle 2-3 hafta gibi) bronkodilatatör tedavinin tekrarlanarak uygulanması ile, ölçülebilir düzeyde yeterli cevap elde edilebilir. İlaç uygulamalarında kişisel faktörlerin ve cevabın da göz önünde bulundurulması tedavi etkinliğini arttırabilir.
COVİD-19 enfeksiyon geçmişi olan hastalarda obstrüktif uyku apne fenotipleri
COVID-19 pandemisi, tüm dünyada sağlık sistemlerini etkilemiş ve birçok sistemi ilgilendiren sonuçları da beraberinde getirmiştir. Uzamış COVID hastalarında da yorgunluk başta olmak üzere birçok semptom gözlenmektedir. Literatürde COVID-19 ve obstruktif uyku apnesi (OUA) arasında da bir ilişki rapor edilmiştir. Bu bağlamda, COVID-19 sonrası hastalarda OUA sıklığı ve fenotipik özelliklerinin anlaşılması, hem OUA'da hem de uzamış COVID'de tedavi stratejileri geliştirilmesi açısından önemlidir. Araştırma, Koç Üniversitesi Hastanesi'nde yürütülmüş bir vaka-kontrol çalışması olup; Vaka grubu, COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş bireylerden (n=152), Kontrol grubu ise daha önce uyku laboratuvarına başvurmuş ve enfeksiyon geçirmemiş bireylerden oluşmaktadır (n=152). Her iki grup; yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi bakımından eşleştirilerek karşılaştırılmıştır. OUA (apne-hipopne-indeksi [AHI] ≥15/saat), Vaka grubunun %50.0'sinde, Kontrol grubunun ise %77.6'sında gözlenmiştir (p<0.001). OUA fenotip özellikleri karşılaştırıldığında, REM-predominant OUA (Total AHI ≥15/saat; REM-AHI / nonREM-AHI ≥2) Vakaların 36'sında (%47.4), Kontrol grubunun ise 21'inde (%17.8) gözlenmiştir (p<0.001). Çoklu lojistik regresyon analizinde, COVID-19 öyküsü olmak ile REM-predominant OUA arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır (Olasılık Oranı [OO] 3.14; %95 Güven Aralığı [GA] 1.89-5.25; p<0.001). Semptomlar arasında "sık/çok sık" olarak belirtilen yorgunluk, REM-predominant olan OUA hastalarının %52.8'inde, REM predominant olmayan OUA hastalarının ise %35.7'inde (p=0.033) gözlenmiştir. Tüm kohortta, yorgunluğu belirleyen faktörler, çoklu lojistik regresyon analizinde kadın cinsiyet (OO 2.02; %95 GA 1.12-3.64, p=0.019) ve REM-predominant OUA (OO 2.18; %95 GA 1.29-3.69; p=0.004) olarak bulunmuştur. Çalışmamız, COVID-19 enfeksiyon geçmişi olan vakalarda REM-predominant OUA'nın daha çok görüldüğünü ve bunun da yorgunluk şikayeti ile istatiksel anlamlı olduğunu göstermektedir. Uzamış COVID-19 vakalarında REM-predominant OUA'nın sorgulanması ve uygun tedavilerin uygulanması önem arz etmektedir.
İmmün kontrol noktası inhibitörlerine bağlı gelişen pnömonitis sıklığının ve risk faktörlerinin retrospektif incelenmesi
Giriş ve Amaç: İmmün kontrol noktası inhibitörleri çeşitli malignitelerin tedavisinde devrim yaratmasının yanında diğer sitotoksik kemoterapiler kadar olmasa da nadir ancak hayatı tehdit edici dereceye varabilen pnömonitis yan etkisi olabilmektedir. Pnömonitis akciğerlerin inflamasyonunu olarak kullanılan genel bir ifadedir. Önemli morbidite ve mortalite sebebi olabilen azımsanmayacak sıklıktaki bu yan etkinin olası risk faktörleri ve kronolojisi net bilinmemektedir. Biz de bu araştırmada, çeşitli malignite tanıları nedeniyle immün kontrol noktası inhibitörü tedavisi verilmiş hastalarda pnömonitis toksisite sıklığını ve olası risk faktörlerini belirleyerek, mortalite ve morbiditeyi azaltmaya katkı sağlamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Medikal Onkoloji ve Göğüs Hastalıkları kliniklerinde takipli, çeşitli maligniteler nedeniyle, Ocak 2016 – Ekim 2021 tarihleri arasında immün kontrol noktası inhibitörü tedavisi almış hastaların tedavi öncesi ve sonrası çekilmiş Toraks BT görüntülemeleri karşılaştırdık. Konu ile ilgili klavuzlarda belirtilen tanı ve derecelendirme önerisi ile hasta dosyaları retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza 117 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların 77'si erkek (%65.8), 40'ı kadındı (%34.2). Yaş ortalaması 57,2 (22-88) idi. 15 (%12,8) hastada immün kontrol noktası inhibitörü ilişkili olduğu düşünülen farklı derecelerde pnömonitis geliştiği tespit edildi. Tüm dereceli pnömonitisler ortalama 5 ayda (2-9 ay) gelişim gösterdiği görüldü. Verilerimizin multivaryans lojistik regresyon analizi ile immün kontrol noktası inhibitörü ilişkili pnömonitis gelişimine etki eden potansiyel risk faktörleri; önceden akciğer hastalığının varlığı, önceden toraks bölgesini içine alan RT almış olmak, nivolumab ile ipilimumab kombine tedavisi almış olmak ile ilişkili olduğu görüldü. Sonuç: İmmün kontrol noktası inhibitörü tedavisi almış popülasyonlarda yeni gelişmiş solunumsal semptomlar dikkatle değerlendirmelidir. Gereği halinde göğüs hastalıkları uzmanlarını içeren multidisipliner bir kurulda tartışmalıdır. Anahtar Kelimeler: Malignite, İmmünoterapi, İmmün Kontrol Noktası İnhibitörleri, Pnömonitis
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıklarına başvuran KOAH hastalarının nutrisyonel durum ve vücut antropometrik ölçümleri ile KOAH ağırlığı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: KOAH ilerleyici geri dönüşümsüz hava akımı obstrüksiyonu, kronik hava yolu inflamasyonu ve devam eden solunum semptomları ile hava yolu kısıtlaması ve akciğer dışı semptomlarla ilişkilidir. KOAH'ta beslenme yetersizliği, hipoksi ve hiperkapni gibi solunum bozuklukları, ilaç tedavisi ve enfeksiyon; metabolik değişikliklere ve hiper metabolizmaya neden olabilir. Kötü beslenme ve kas kütlesinin azalması KOAH hastalarında egzersiz kapasitesinin düşmesine ve solunum fonksiyon testi parametrelerinin kötüleşmesine sebebiyet verir. Malnütrisyonun diğer bir sonucu ise iskelet ve solunum kaslarının yıkımı ile gelişen solunum yetmezliğidir. Bu çalışmada, polikliniğimize başvuran KOAH hastalarının vücut antropometrik ölçümlerini almak, beslenme durumlarını değerlendirmek ve KOAH ağırlıklarını tespit ederek aralarındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Bu çalışmamızda 15.11.2022 –01.03.2023 tarihleri arasında polikiniğimize başvuran 40 yaş üstü KOAH hastalarımızın boy, kilo, beden kitle indeksi, triceps deri kıvrım kalınlığı, baldır çevresi, boyun çevresi, bel çevresi, üst orta kol çevresi gibi vücut antropometrik ölçümleri yapıldı. Tanita BF350 profesyonel vücut analiz monitörü ile hastaların yağ kütlesi, yağsız vücut kütlesi (FFM), yağsız vücut kütle indeksi [FFMI (kg/boy² (m²)] hesaplandı. Hastaların nutrisyonel durumunu incelemek amacıyla hastalara Mini Nutritional Assessment (MNA) formu ve Malnutrisyon Universal Tarama Aracı (MUST testi) doldurulup ayrıca hastane veri tabanından elde edilen biyokimyasal parametrelerle desteklendi. Hastaların KOAH şiddetini değerlendirmek için KOAH'ta Havaakımı Kısıtlılığının Ciddiyet Evrelemesi (Post-bronkodilatatör FEV1) GOLD evrelemesi, CAT skoru, mMRC skalası bakıldı. İstatistiksel veri analizi için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Mac versiyon 28.0 kullanıldı. Sayısal değişkenler ortalama ve standart sapma olarak, kategorik değişkenler ise sayı ve yüzde olarak belirtildi. Sayısal ölçümlerin normal dağılım gösterip göstermedikleri Kolmogorov Smirnov testi ile belirlendi. Bulgular: 112 (%86,8) erkek ve 17 (%13) kadın olmak üzere toplam 129 KOAH hastası üzerinde çalışma yapıldı. Hastalarımızın solunum fonksiyon testi (SFT) parametreleri Bir saniyedeki zorlu ekspiratuar volüm (FEV1) (lt) ortalama1.39 lt, FEV1(%pred) ortalama %45, Zorlu vital kapasite (FVC) (lt)ortalama 2.44 lt, FVC (%pred) %62, FEV1/FVC ortalaması ise %57 şeklindedir. Küçük hava yollarında ki obstrüksiyonu gösteren FEF 25-75(lt) ortalama 0.70 lt iken FEF 25-75 (% pred) ortalaması ise %24 şeklindedir. Hastaların SFT parametreleri ile Yağsız Vücut Kütlesi (FFM) arasında korelasyon analizi yapıldı. FFM ile FEV1, FVC, FEV1/FVC ve FEF 25-75 ölçümleri arasında pozitif yönde istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptandı (p<0.05). Yağ yüzdesi ile FVC ölçümü arasında negatif yönde istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.013, r=-0.219). Hastalar Yağsız Vücut Kütle indeksi (FFMI) açısından düşük ve normal olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Kadınlarda <15, erkeklerde <16 olduğundan hastalar düşük olarak sınıflandırıldı. Hastalar SFT parametreleri açısından gruplarda karşılaştırıldı. FEV1, FEV1/FVC ve FEF 25-75 değerleri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). Hastaların nütrisyonel durumlarını tespit etmek için Mini Nutrisyonel Değerlendirme (MNA) ve Malnütrisyon Universal Tarama Aracı (MUST) değerlendirme testleri yapıldı. Bu testler ile hastaların SFT parametreleri karşılaştırıldı. MUST skalası ile FEV1(%Pred) ve FEF 25-75 (lt) değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark saptandı(p=0.033),(p=0.034).Ayrıca MNA testi ile FEF 25-75 (lt) değeri arasında da istatistiksel açıdan anlamlı fark saptandı(p=0.017). Sonuç: Sonuç olarak KOAH hastalarının BKİ'leri düştükçe, FFM ve FFMI değerleri azaldıkça solunum fonksiyon parametrelerinin kötüleştiği tespit edildi. Ayrıca hastaların beslenme durumu kötüleştikçe KOAH ağırlığı artmaktadır. Bu nedenle tanı konulmuş olan KOAH hastalarının erken dönemde nutrisyonel durumları tespit edilip gerekli nutrisyonel desteğin yapılmasının morbiditeye olumlu yönde etkisinin olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Beslenme, Nutrisyonel durum, Solunum fonksiyon testleri, Yağsız vücut kitlesi
KOAH hastalarında, pulmoner arter genişliğinin ve pulmoner arter çapının/aort çapına oranının demografik özellikler, alevlenme, solunum fonksiyon testleri ve survey ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: KOAH; öksürük, balgam, dispne gibi solunumsal semptomların ağırlıklı olduğu, alevlenmelerle seyreden önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olan heterojen, kompleks bir hastalıktır. KOAH'da hipoksi, periferik vasküler yapılarda budanma ve enflamatuvar süreçler pulmoner vasküler yatakta yeniden yapılanmaya neden olmaktadır. Çalışmamızda pulmoner arter çapının genişliği ve pulmoner arter çapının çıkan aortaya oranının (PA/A); SFT değerleri, alevlenme sıklıkları, hastane yatışları, yoğun bakım ünitesine yatış öyküleri, 6 DYM, BODE indeksi, EKO sonuçları ve demografik özellikler gibi parametreler ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Metod: 01.01.2021-01.05.2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğine başvurmuş 40 yaş üstü, SFT ile KOAH tanısı doğrulanmış ve daha önceden toraks BT'si mevcut olan 151 hasta retrospektif olarak Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS) üzerinden tarandı. Mediasten penceresinde aksiyal planda pulmoner arterin bifurkasyon yaptığı kesitte, pulmoner arter çapı ve yine aynı kesitte aort çapı elektronik cetvel ile ölçüldü. Bulgular: 151 hastanın yaş ortalaması 64.61±8.99 olup, 129'u (%85.4) erkek cinsiyet idi. Ana pulmoner arter çapı ortanca değeri 27.4 (17.9-49.9), 29 mm ve üzeri çap genişliğine sahip 58 (%38.4) hasta, PA/A 1 ve üzerinde olan 18 (%11.9) hasta var idi. Pulmoner arter çapının daha geniş olduğu veya PA/A 1 ve üzerinde olduğu gruplarda kadın cinsiyet, yatış gerektirmeyen alevlenme öyküsü, hastane yatış öyküsü, yoğun bakım ünitesine yatış öyküsü, 02 konsantratörü ve BPAP cihazı kullanımı daha sık saptandı. (p<0.05) Pulmoner arter çapı 29 mm ve üzeri olan hastalarda SFT'de daha düşük FEV1 (%), FEV1 (Lt), MEF 25-75 (Lt), PEF (Lt), PEF (%) değerleri saptandı. (p<0.05) Ayrıca yine bu grupta daha yüksek VKİ değerleri, daha düşük 6DYM, daha yüksek BODE indeksi, daha sık triküspit yetmezlik ve sağ kalp boşluklarında genişleme izlendi. (p<0.05) SONUÇ: Toraks BT kesitlerinde kolaylıkla ölçülebilen, pulmoner arter çapı ve pulmoner arter çapının çıkan aortaya oranı KOAH hastalarında alevlenme, survey, solunum fonksiyon testleri ve demografik özelliklerle ilişkili olduğunu saptadık. Gerektiğinde ölçümün rahatlıkla tekrarlanabilir olması ve ölçüm tekniğinin öğrenim süresinin kısa olması günlük pratikte kullanılmasını kolaylaştırmakta ve hekimlere yol gösterici bir parametre olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı, KOAH, Pulmoner arter çapı, Pulmoner arter çapının aorta oranı
Plevral efüzyon gelişen pulmoner tromboemboli hastalarının verilerinin 1 aylık mortalite ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Pulmoner tromboemboli (PTE) hastalarındaki demografik, klinik, laboratuar, radyolojik özellikleri değerlendirerek, plevral efüzyon sıklığını araştırdık ve plevral efüzyon varlığının 1 aylık mortalite ile ilişkisini inceleyip literatüre katkı yapmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine 1 Ocak 2017 ve 10 Şubat 2023 tarihleri arasında başvuran, Bilgisayarlı Tomografik Pulmoner Anjiyografi (BTPA) raporlarında pulmoner tromboembolisi olan hastaları inceledik. Çalışmamızda akciğer kanseri, kalp yetmezliği, pnömoni, toraks travması olan hastaları ekarte ettik. Plevral efüzyon olan hastalarla olmayanları karşılaştırdık. PTE ve plevral efüzyon birlikteliğinin 1 aylık mortalite ile ilişkisini, hastanemiz hasta veri kayıt sistemlerindeki hasta dosyalarına bakarak retrospektif olarak inceledik. Bulgular: Çalışmamıza 206 dahil edilme kriterlerini karşılayan hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 61,29 idi. Hastaların 107'si (%51,9) kadın, 99'u (%48,1) erkekti. Hastalarda en sık görülen kan grubu A+ idi. PTE klinik form olarak hastalarımızın çoğunluğu (%57,8) submasif emboli şeklindeydi. Hastaların 71'inde (%34,5) plevral efüzyon saptandı. Plevral efüzyon görülen hastaların 36'sında (%50,7) plevral efüzyon bilateraldi. Plevral efüzyon boyutu incelendiğinde 38 hastada (%53,5) efüzyon minimal boyutta görüldü. 65 yaş altındaki PTE'li hastalarda daha büyük boyutlarda plevral efüzyon olduğu görüldü. Masif PTE olan hastalardaki plevral efüzyonların daha büyük boyutta olduğu görüldü. Pulmoner tromboemboli hastalarında görülen plevral efüzyonların 1 aylık mortalite riskinde artış yapmadığı görüldü. Sonuç: Pulmoner tromboemboli hastalarında plevral efüzyonların yarısından fazlası bilateraldi. 65 yaş altı ve masif PTE hastalarında plevral efüzyon miktarca fazlaydı. Pulmoner tromboemboliye sekonder plevral efüzyonlar 1 aylık mortaliteyi arttırmamaktaydı.
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi göğüs hastalıkları anabilim dalı polikliğine başvuran interstisyel akciğer hastalıklarının etiyolojik değerlendirilmesi
İnterstisyel akciğer hastalıkları (İAH), ortak klinik, radyolojik ve fizyolojik özellikleri barındıran birçok akut ve kronik akciğer hastalığını kapsamaktadır. Çalışmamızda polikliniğimize başvuran radyolojik olarak İAH paterni bulunan hastaların demografik özelliklerini, klinik ve radyolojik bulgularını, tanı yöntemleri ve tedavi şekillerini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamıza 15 Haziran 2023-15 Aralık 2023 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran 103 hasta dahil edildi. Hastalar tanılarına göre gruplandırılarak değerlendirildi. Hastalarımızın 63'ü (%61,2) erkek, 40'ı (%38,8) kadındı. Yaş ortalaması 55,27±15,56 (min: 18- maks: 84) idi. Hastalarımızın %5,8'inde mesleki alerjen maruziyeti, %27,2'sinde hayvan maruziyeti, %26,2'sinde asbest maruziyeti ve %2,9'unda radyasyon maruziyeti vardı. Hastaların %29,1'i aktif sigara kullanmakta olup, %27,2'si exsmoker idi. Hastaların BMI ortalaması 27,17±8,30 olup, 40,8'i preobez ve %20,4'ü obezdi. En sık eşlik eden kronik hastalık kolajen doku hastalığı (KDH) ve hipertansiyondu (HT). Hastalarımızda en sık kaydedilen başvuru şikayetleri; nefes darlığı (%84,5), öksürük (%65), halsizlik yorgunluk (%59,2) idi. En sık fizik muayene bulguları ral (%49,5), ve çomak parmak (%24,3) olarak saptandı. Hastalarımızın 30'u (%29,1) idiopatik pulmoner fibrozis (İPF), 22'si (%21,4) kollajen doku hastalığı (KDH), 14'ü (%13,6) hipersensitivite pnömonisi (HSP), 10'u (%9,7) sarkoidoz, 9'u (%8,7) idiopatik nonspesifik interstisyel pnömoni (iNSİP), 4'ü (%3,9) pleuroparankimal fibroelastozis (PPFE), 3'ü (%2,9) respiratuar bronşiolit ilişkili interstisyel akciğer hastalığı (RB-İAH), 3'ü (%2,9) pulmoner alveolar proteinozis (PAP), 2'si (%1,9) pulmoner langerhans hücreli histiyositozis (PLHH), 2'si (%1,9) kronik eozinofilik pnömoni (KEP), 2'si (%1,9) radyasyon pnömonitisi, 1'i (%1) eozinofilik granülomatöz polianjitis (EGPA), 1'i (%1) sınıflandırılamayan İİP tanısı almıştı. Tanı yöntemleri incelendiğinde %83,5'i sadece klinik ve radyolojik olarak tanı alırken, %16,5'i ise klinik, radyolojik ve invazif bir yöntem kullanılarak tanı almıştı. Hastalarımızın %25,2'sine fiberoptik bronkoskopi yapılmıştı. 24 hastaya biyopsi yapılmış ve 13'ü tanısal olarak değerlendirilmişti. 11 hastaya transbronşiyal biyopsi, 6 hastaya ince iğne aspirasyon biyopsisi, 5 hastaya cerrahi akciğer biyopsisi, 2 hastaya tru-cut biyopsi yapılmıştı. 9 hasta tedavisiz takip edilirken, 51 hastaya steroid tedavisi, 35 hastaya antifibrotik tedavi, 42 hastaya inhaler tedavi düzenlendi. Sonuç olarak, İAH nadir görülmeyen hastalıklar olup, göğüs hastalıkları pokliniklerine başvuran hastaların ayırıcı tanısında daima göz önünde bulundurulmalıdır. Çalışmamızda en sık görülen İPF, KDH-İAH, HSP olmuştur. Multidisipliner değerlendirme, ilerlemiş radyolojik yöntemler ve biyopsi tekniklerine rağmen bazen tanı konulamayan olgular olabilmektedir. Anahtar kelimeler: idiopatik interstisyel pnömoniler, sarkoidoz, kollajen doku hastalıkları, idiopatik pulmoner fibrozis, hipersensitivite pnömonisi.
Pulmoner tromboemboli hastalarında yeni bir prognoz göstergesi olarak modifiye glasgow prognostik skalasının ve inflamatuar parametrelerin değerlendirilmesi
ÖZET Giriş ve Amaç: Akut Pulmoner Emboli (PE) sık görülen ve hayatı tehdit eden hastalıklardan biri olduğundan erken prognostik değerlendirme önemlidir. Bunun için çeşitli prognostik skorlama sistemleri geliştirilmiştir. Mevcut skorlama sistemlerinin çoğu komplike olmakla beraber neredeyse hiçbirinde hastalığın inflamatuar yönünü değerlendiren parametreler yoktur. Bundan dolayı biz de çalışmamızda hastalığın inflamatuar yönünü de vurgulamak adına başta mGPS skorlama sistemi olmak üzere diğer inflamatuar parametreleri ve bu parametrelerin etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniği ve Yoğun Bakımında 01.01.2020-01.01.2024 tarihleri arasında yatışı yapılmış olup, akut PE tanısı alan 436 hasta incelendi. Hasta kayıtlarında vital bulguları, laboratuvar tetkikleri veya başka eksik bilgileri olan hastalar dahil edilmedi. Hastaların demografik verileri, vital bulguları, laboratuvar tetkiklerini inceledik, mGPS puanlarını hesapladık ve 0, 1 ve 2 olarak gruplandırdık. mGPS skoru ve diğer inflamatuar parametreleri analiz ettik. mGPS skoru ile PESI ilişkisini inceledik. 30 günlük ve 90 günlük mortalite öngörme gücünü araştırdık. Bulgular: Çalışmamızda 334 hasta dahil edilme kriterlerini karşıladı. Hastalarımızın yaş ortalaması 61,52±17,12 olarak hesaplandı. 334 hastanın %53,6`ı kadındı (n=179), 155`i de erkekti(%46,4). Çalışmamızda mGPS skoru 2 olan hastalarda 30 ve 90 günlük mortalite daha yüksek bulduk(p<0,001). mGPS skoru 2 olanlarda PESI skorunu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptadık (p<0,001). Ayrıca hastalar 30 günlük mortalite riskine göre sınıflandırıldığında yüksek riskli hastaların mGPS skorunu da yüksek bulduk(p<0,001). Hastaların mGPS skoru ile PESI skoru arasında güçlü, pozitif ve anlamlı korelasyon bulundu(r:0,536; p<0,001). PESI skorunu düşük ve yüksek olarak tahmini için yapılan ROC analizinde en iyi performans gösteren parametreler albümin düzeyi(0,878) ve oksijen satürasyonu (AUC:0,854) oldu. Mortaliteyi öngörme gücü açısından mGPS, oksijen satürasyonu ve sistolik tansiyon ile oluşturduğumuz model sPESI`den daha iyi performans gösterdi (AUC:0,748; cut-off:2,5). Sonuç: Yaptığımız çalışmada mGPS skorunun 30 günlük ve 90 günlük mortaliteyi öngörmede anlamlı olduğu gösterildi; ve PESI skorunu öngörmede sPESI`den daha iyi performans gösterdi. Ayrıca inflamatuar bir belirteç olan mGPS skoru, oksijen satürasyonu ve sistolik tansiyonun beraber kullanımıyla oluşturduğumuz model daha az komplike olduğundan ve sPESI`den daha iyi performans gösterdiği için prognozu tahmin etmede kullanılabilir.
Akut pulmoner tromboemboli hastalarında serum CD-31 (s-PECAM 1) düzeyi
Giriş-Amaç: Pulmoner tromboembolizm (PTE) artan insidans ve azalan mortalite oranı ile birlikte günümüzde kardiyovasküler mortalitenin sık görülen bir nedenidir. Genellikle derin ven trombozu (DVT)'nun bir komplikasyonu olarak meydana gelir. PTE'de trombüsün akciğerlere yerleşmesi ile bir dizi patofizyolojik olay tetiklenmektedir. İnflamatuvar mediyatörler, trombositlerden salgılanan serotonin, tromboksan ve fibrinojen yıkım ürünü fibropeptid B'ye bağlı ortaya çıkan vazokonstrüksiyon, PTE'de patofizyolojik olayları ve klinik bulguları etkilemektedir. Trombosit endotel hücre adezyon molekülü (PECAM-1), farklılaşma kümesi 31(CD-31) olarak da bilinir, insanlarda kromozom 17q23.3'te bulunan PECAM1 geni tarafından kodlanan bir proteindir. CD-31(sPECAM-1), trombositlerin, monositlerin, nötrofillerin ve bazı T hücrelerinin yüzeyinde bulunur ve endotel hücre hücreler arası bağlantılarının büyük bir bölümünü oluşturur. CD-31(sPECAM-1) antijeninin özellikleri, tümör büyümesi ve metastazının temeli olan anjiyogenez, tromboz ve yara iyileşmesi arasındaki etkileşimde rol oynadığını düşündürmektedir. Bu çalışmada amacımız, PTE tanısı almış hastaların klinik bulguları ile serum CD-31 (sPECAM-1) düzeyleri arasındaki ilişkiyi ve hastalığın tanısında ve hastalık şiddetinin değerlendirilmesinde bu biyokimyasal belirteçlerin etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 01.03.2024 –05.03.2025 tarihleri arasında göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran ve göğüs hastalıkları kliniğine konsülte edilen ve bilgisayarlı tomografi pulmoner anjiografi (BTPA) ile akut pulmoner tromboemboli (PTE) saptanan 119 hasta incelendi. Hastaların temel demografik özellikler, rutin biyokimyasal tetkikler,serum CD-31 düzeyleri karşılaştırılaştırılmadan önce çalışılan hasta grubun dahil edilme ve dışlama kriterleri aşağıda belirtildiği şekilde belirlendi. Çalışmaya dahil edilme kriterleri: 1. 18 yaş üstü olması 2. Bilgisayarlı tomografi pulmoner anjiyografi ile akut PTE tanısı alması 3. Çalışmada gönüllü olması Dışlama kriterleri; 1.18 yaşından küçük olmak 2. Malignite varlığı 3.Herediter trombofili varlığı 4. Kronik hematolojik hastalık 5. Koroner arter bypass cerrahisi (CABG) ve başka kardiyak girişim öyküsü olanlar 6. Gebelik 8.Diyabetes mellitus tanısı 7. Çalışmaya katılmak istememek Çalışmamızda 87 adet hasta dahil edilme kriterlerini karşıladı hastalarda serum CD-31(sPECAM-1) düzeyi çalışıldı ve aynı yaş aralığındaki sağlıklı gönüllü hastaların serum CD-31(sPECAM-1) düzeyi seviyeleri kıyaslandı. Sağlıklı kontrol grubu, herhangi bir kronik hastalığı olmayan ancak rutin kontrol amaçlı hastaneye başvuran ve hastalık tespit edilmeyen kişilerden oluşturuldu. Serum CD-31(PECAM-1) düzeyleri ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Sonuçlar SPSS istatistik yazılımı (version 25.0; IBM, Armonk, NY, ABD) kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Bu çalışmada akut PTE tespit edilen gönüllü 87 hasta(%45,2 kadın, %52,7erkek) ve 90 gönüllü(%54,8 kadın, %47,3 erkek) sağlıklı kontrol hastası olmak üzere 177 hasta dahil edildi ve bu çalışma 2 grup olacak şekilde değerlendirildi. Yapılan istatistiksel analizde, pulmoner emboli hasta grubu ile kontrol grubu arasında CD-31(s-PECAM-1) seviyesinin yüksekliğinin karşılaştırılması için Mann-Whitney U testi yapıldı. Pulmoner emboli hasta grubu ile kontrol grubu arasında CD-31(s-PECAM-1) seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu, Z= -11,377; p ≤0,001. Aynı şekilde pulmoner embolinin alt gruplarıyla CD-31(s-PECAM 1) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğunu gösterdi. Nonmasif-masif grupları karşılaştırıldığında (p=0,002) ve buna ilave olarak submasif- masif grupları karşılaştırıldığında da (p=0,041) istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Çalışmamızda aynı zamanda serum CD-31(s-PECAM 1) düzeyinin hastalığın prognozuna etkisi açısından pulmoner embolinin ana pulmoner arterde olması, unilateral veya bilateral lokalizasyonu ile trombolitik tedavi ihtiyacı olan hastalarda da serum CD-31(s-PECAM 1) seviyesi bakıldı ve tüm bu grupların serum CD-31(s-PECAM 1) seviyesinin karşılaştırılması için Mann-Whitney U testi yapıldı. Ana pulmoner arterde olmaması veya olması durumunda CD-31(s-PECAM 1) seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu( Z = -2,103; p=0,035. Unilateral ve bilateral embolisi olanlarda serum CD-31(s-PECAM 1) seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu( Z = -2,130; p=0,033.) Trombolitik tedavi ihtiyacı olanlar ve olmayanlarda CD-31(s-PECAM 1) seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu.(Z = -3,812; p ≤0,001. ) Tartışma-Sonuç: Yaptığımız bu çalışmamızda pulmoner emboli hastalarında CD-31 düzeyini kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulduk. CD-31 düzeyi pulmoner emboli hastaları kendi içinde değerlendirdiğimiz alt grup araştırmasında da anlamlı şekilde yüksekti. CD-31(sPECAM-1) düzeyleri ile pulmoner emboli arasındaki ilişkileri araştıran literatürde tek bir çalışma mevcuttur. O çalışmada da PTE gelişen ve gelişmeyen tip 2 diabetes mellituslu hastaların serum CD-31 (sPECAM-1) düzeyleri karşılaştırılmış ve PTE gelişen grupta CD-31 (sPECAM-1) düzeyleri yüksek bulunmuştur. Ancak bu çalışma çok az sayıda hasta ile yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: CD-31(sPECAM-1) , Pulmoner Tromboemboli, Derin Ven Trombozu