
193
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
COVID-19 pandemi döneminde hemşirelerin bilinçli farkındalık düzeyleri ile tükenmişlik ve işten ayrılma niyetleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Bu araştırma, COVID-19 pandemi döneminde hemşirelerin bilinçli farkındalık düzeyleri ile tükenmişlik ve işten ayrılma niyetleri arasında ilişki olup olmadığını, ayrıca bunların sosyo-demografik özelliklere göre anlamlı farklılık gösterip göstermediğini ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Araştırma 2-5 Şubat 2021 tarihleri arasında COVID-19 pandemi koşulları sebebiyle online platformlarda yürütülmüştür. Tanımlayıcı tipteki araştırmada örneklemi, Facebook'taki hemşire ve sağlık çalışanlarının yer aldığı platformlar, Facebook, Twitter, Instagram ve e-posta kaydı olan meslektaş grubundan ulaşılan 386 hemşire oluşturmaktadır. Veriler; Kişisel Bilgi Formu, Bilinçli Farkındalık Ölçeği, Tükenmişlik Ölçeği ve İşten Ayrılma Ölçeği olmak üzere dört farklı veri toplama aracıyla toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, betimsel veriler için frekans, yüzde, ortalama ve standart sapma değerleri; verilerin karşılaştırılmasında bağımsız iki örneklem t-testi, ANOVA, LSD post hoc testi, Pearson Korelasyon Testi ve Regresyon analizi uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların yüzde 86,5'i kadın, yüzde 39,4'ü 25 yaş ve altı, yüzde 67,4'ü bekar, yüzde 69,9'u lisans mezunu, yüzde 29,5'inin meslekteki hizmet süresi 2-5 yıldır. Katılımcıların duygusal tükenmişlikleri "yüksek düzeyde", bilinçli farkındalıkları, kişisel başarı hisleri ve işten ayrılma niyetleri "orta düzeyde", duyarsızlaşmaları ise "düşük düzeyde" bulunmuştur. Toplam çalışma süresi 5 yıl ve az olanlarda ve 21 yıl ve üzeri olanlarda bilinçli farkındalık düzeyi düşüktür. Bilinçli farkındalık, duygusal tükenmedeki değişimin yaklaşık yüzde 14'ünü, duyarsızlaşmadaki değişimin yaklaşık yüzde 12'sini ve işten ayrılma niyetindeki değişimin yaklaşık yüzde 4'ünü açıklamaktadır. Sonuç: Hemşirelerde toplam çalışma süresi 5 yıl ve az olanlarda ve 21 yıl ve üzeri olanlarda bilinçli farkındalık düzeyi düşük, COVID-19 sürecinde algılanan iyi ruh hali ile bilinçli farkındalıkta artış birliktedir. Bilinçli farkındalığın artması duygusal tükenmişliği, duyarsızlaşmayı ve işten ayrılma niyetini azaltmakta ancak kişisel başarı hislerini etkilememektedir. Pandemi sürecinde hemşirelerin zorlu koşullar altında çalışmanın verdiği stres ve diğer nedenlerle olumsuz düzeylere gerileyen genel ruh sağlıklarını sürecin kalanında ve sonrasında düzenli olarak değerlendirmeye ve iyileştirmeye yönelik programlar düzenlenmesi, özellikle duygusal tükenmişliği önlemeye yönelik tedbirler alınması tavsiye edilebilir. Anahtar kelimeler: Bilinçli farkındalık, Koronavirüs, COVID-19, Hemşire, İşten ayrılma niyeti, Pandemi, Psikiyatri, Tükenmişlik.
Yaşlı bakım merkezinde uygulanan birey merkezli demans bakım programının çalışanların bakım yaklaşımları ve bireylerin psikolojik iyilik hali üzerine etkisi
Amaç: Yaşlı bakım merkezlerinde uygulanan birey merkezli demans bakım (BİMDEB) programının, demans tanısı alan bireylerin psikolojik iyilik halleri ve çalışanların bireyselleştirilmiş demans bakım yaklaşımları üzerindeki etkisini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırma, 10 Şubat 2020- 4 Mart 2021 tarihleri arasında iki aşamada yürütülmüştür. Araştırmanın birinci aşamasında, bireyselleştirilmiş demans bakım ölçeğinin (BDBÖ) geçerlik ve güvenirlik çalışması 184 bakım verenin katılımıyla, bilişsel yetersizliği olan bireylerde psikolojik iyilik hali ölçeğinin (PİHÖ) geçerlik ve güvenirlik çalışmaları ise 70 demansı olan birey ve 12 bakım verenin katkılarıyla yapılmıştır. İkinci aşamada, tek gruplu ön-test ve son-test tasarım tipindeki araştırmanın örneklemini aynı kuruma bağlı iki özel yaşlı bakım merkezinde çalışan bakım verenler (n=32) ve bakım alan demansı olan bireyler (n=17) oluşturmuştur. İkinci aşama kapsamında, bakım verenlere yönelik olarak demansı olan bireylerin yaşam hikayeleri kitapçıklarının oluşturulup sunulması, birey merkezli demans bakımı ve demansı olan bireyler ile iletişim eğitimi, demansı olan bireylerin 'hakkımdaki herşey' profillerinin odalarına asılması ve bakım verenlerin görebileceği yerlere hatırlatıcı notların asılması girişilerinden oluşan birey merkezli demans bakım (BİMDEB) programı uygulanmıştır. Veriler, girişim öncesi ve girişimden 2 ay sonra, çalışanlara ve demansı olan bireylere yönelik tanıtıcı bilgiler formu, BDBÖ, PİHÖ ve program sonu değerlendirme formu ile toplanmıştır. Verilerin analizi, yapısal eşitlik modellemesi, tanımlayıcı ve önemlilik analizleri kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: BDBÖ ve PİHÖ Türkçe formu geçerli ve güvenilir ölçme araçları olarak bulunmuştur. Bireyselleştirilmiş bakım yaklaşımları olan; sakinleri tanıma, sakinlerin otonomisi, sakin-çalışan iletişimi ve çalışanlar arası iletişim boyutlarından yalnızca sakin-çalışan iletişimi son-test ortalaması ön-test ortalamasına göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde artış göstermiştir. Program sonu değerlendirmesinde bakım verenlerin en fazla işe yaradığını düşündükleri bölümün 'yaşam hikayelerinin paylaşılması' bölümü olduğu belirlenmiştir. Sonuçlar: Bu çalışma, yaşlı bakım merkezlerinde, bakım verenlere uygulanan BİMDEB programının, sakinler ile bakım verenler arasındaki iletişimin geliştirilmesinde fayda sağlayacağını göstermiştir.
Zihinsel engelli çocuk ve annelerine sağlığı geliştirme modeline göre verilen uyku hijyeni eğitiminin uyku kalitesine etkisi
Amaç: Bu çalışma zihinsel engelli çocuk ve annelerine sağlığı geliştirme modeline göre verilen uyku hijyeni eğitiminin uyku kalitesine etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemini, 2-18 yaş grubundaki toplam 80 zihinsel engelli çocuk ve anneleri oluşturmuştur. Araştırmada nicel ve nitel yöntemlerinin bir arada kullanıldığı karma araştırma yöntemi kullanılmıştır. Araştırmanın birinci aşamasında; zihinsel engelli çocuk ve annelerinin uyku kalitesini engelleyen ve kolaylaştıran faktörleri belirlemek için niteliksel yöntemlerden derinlemesine görüşme yöntemi kullanılmıştır. Araştırmanın ikinci aşaması, zihinsel engelli çocuk ve annelerine sağlığı geliştirme modeline göre verilen uyku hijyeni eğitiminin uyku kalitesine etkisini belirlemek amacı ile yapılmıştır. Nicel aşamada ise ön test- son test kontrol gruplu yarı deneysel model kullanılmıştır. Deney grubuna, uyku düzenini ve sağlık davranışını iyileştirmek için Sağlığı Geliştirme Modeli'ne göre uyku hijyeni eğitimi verilmiştir. Veri toplamada anne ve çocuğun sosyodemografik veri formu, uyku kalitesini etkileyen engelleyici ve kolaylaştırıcı faktörlerleri belirlemeye yönelik görüşme formu, çocuk uyku alışkanlıkları anketi (ÇUAA), Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) ve uyku sensörü cihazı kullanılmıştır. Veri analizi Statistical Package for Social Sciences 25 (SPSS) kullanılarak yapılmıştır. Elde edilen verilerin analizinde ki-kare testi, t testi, Mann U Whitney testi, Wilcoxon testi, Kruskal Wallis testi, pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Zihinsel engelli çocuk ve annelerin uyku kalitesini engelleyen ve kolaylaştıran faktörler fizyolojik, psikolojik ve çevresel faktörler olmak üzere üç ana tema olarak belirlenmiştir. Araştırmaya katılan deney ve kontrol grubunda olan çocuk ve annelerin kendi grupları içerisinde homojen grup olduğu, deney ve kontrolgruplarındaki zihinsel engelli çocuk eğitim öncesi ve sonrası uykuya ilişkin verilerinde ve puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır (p<0,05). Deney grubundaki annelerin eğitim öncesi ve sonrası uykuya ilişkin verilerinde ve puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Annelerin uyku kalitesini engelleyen alt temalar annenin ve çocuğun fizyolojik sağlığı, kolaylaştıran alt temalar ise çocuğun sağlığı ve çocuğun huzurlu olması, zihinsel engelli çocukların uyku kalitesini engelleyen alt temalar çocuğun fizyolojik sağlığı ve fiziksel ortam, kolaylaştıran alt temalar ise rutinlerinin sürdürülmesi ve fiziki ortam olarak belirlenmiştir. Uyku hijyeni eğitiminin zihinsel engelli çocuk ve annelerin düzenli uyku davranışlarını geliştirmeye yardımcı olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Zihinsel engelli çocuk, anne, sağlığı geliştirme modeli, uyku hijyeni eğitimi, hemşirelik girişimi
Meme kanseri tedavisi sonrası dönemdeki kadınlarda yaşam kalitesi ve semptomların incelenmesi
Bu araştırma meme kanseri tedavisi sonrasında kadınların yaşam kalitesi ve semptom deneyiminin incelenmesi amacıyla yürütülmüştür. Ayrıca bu çalışmada yaşam kalitesini etkileyen faktörler incelenmiştir. Tanımlayıcı tipteki bu araştırmanın örneklemini meme kanseri tedavisini bitirmiş ve çalışmaya katılmayı kabul eden 141 kadın oluşturmuştur. Araştırmada veriler sosyodemografik ve klinik özelliklerini içeren "Kişisel Veri Toplama Formu" ve "EORTC QLQ-C30 Yaşam Kalitesi Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde Mann-Whitney U testi, One-Way Anova, Kruskal Wallis Varyans Analizi ve Çoklu Doğrusal Regresyon Analizi kullanılmıştır. Araştırmaya katılan kadınların, EORTC QLQ-C30 Yaşam Kalitesi Ölçeği'ne göre Fonksiyonel Skala puan ortalaması 68.65±19.15 (En çok= 100, En az=17.78), Semptom Skalası puan ortalaması 29.58±20.57 (En çok= 79.49, En az=0) ve Genel Sağlık Skoru puan ortalaması 65.89±23.12 (En çok= 100, En az=0) olarak hesaplanmıştır. Beden Kitle İndeksi (BKİ) yüksek meme kanseri tedavisi sonrasi dönemdeki kadınların BKİ'si düşük veya normal olanlara göre, ağrıya yönelik ilaç kullananların kullanmayanlara göre ve tedavi sonrası 1 yıldan daha az süre geçmiş kadınların tedaviden sonra geçen süresi daha uzun olanlara göre yaşam kalitesi fonksiyonel skorunun ve semptom deneyiminin daha kötü olduğu belirlenmiştir. Ayrıca ileri kanser evresinde olan (Evre 3) kadınların ileri kanser evresinde olmayanlara göre yaşam kalitesi semptom deneyiminin daha kötü olduğu belirlenmiştir. Araştırma bulguları sonucunda meme kanseri tedavisi sonrası dönemdeki kadınların düşük yaşam kalitesi düzeyine sahip olduğu belirlenmiştir. Yaşam kalitesini yükseltmeyi hedefleyen müdahalelerin, özellikle BKİ'si yüksek olan, ağrı tedavisi alan, ileri kanser evresine sahip ve tedavi sonrası 1 yıldan daha az süre geçmiş kadınları kapsayacak şekilde planlanması önerilmektedir.
Evaluation of the early neutrophil response to candida albicans bloodstream infection
Candida albicans is the most common isolated fungal agent from bloodstream infections caused by Candida spp. (candidemia) in human. C. albicans normally colonizes at the skin, urogenital or intestinal mucosa of 30-70% of healthy individuals. With the contribution of the risk factors C. albicans could derive from commensal form to opportunistic pathogen form in the infection course which is directly associated with the induction of key virulence factors of C. albicans such as ability to change morphotype. Neutrophils are the most effective and important defence elements in candidemia. The different responses of neutrophils to commensal, colonization, and infection phases of C. albicans at the stages of infection have not yet been fully elucidated. This study aims to investigate the early response of neutrophils against C. albicans different morphologies in molecular and cellular aspects. Neutrophils were collected from healthy volunteers and incubated with yeast and hyphae form of opsonized-C. albicans for 30 min, 1 h and 4 h at MOI:1 infectious dose. All experimental sets were included one Gram (+) (S. aureus) and one Gram (-) (E. coli) bacteria as controls. After stimulation, neutrophil activation was investigated with the expression analysis of myeloperoxidase (MPO) and neutrophil elastase (ELANE) by qRT-PCR, detection of surface receptors as CD66b and CD11b by flow cytometry, determining of different cytokines release by ELISA and the activation demonstrated by confocal microscopy also the candidacidal activity of human neutrophils assay conducted with colony counting. In all time intervals, the highest expression level of MPO (10.97 folds) and ELANE (7.49 folds) were detected to C. albicans hyphae form when compared to other microorganisms (p<0.05). From the surface activation marker side, in one hour of interaction, CD66b level of neutrophils encountering with live C. albicans (69%) was stimulated more than heat-killed form of C. albicans (39%) (p:0.007). IL-17A secretion results of C. albicans heat-killed stimulated neutrophils demonstrated that significant increases at 4 hours of interaction (p<0.05) while any significant IL-17A cytokine increase was not observed against C. albicans hyphae morphotype. Also, the effective and lethally phagocytic interest of human neutrophils against opsonized-Candida is also observed with the confocal images. Overall, the unique comparisons of the C. albicans morphotypes described in this study offer a new approach on neutrophil and C. albicans interactions in the context of different time-manner of the infection. All our experiments show us neutrophils trying to defeat principally the hyphae form of C. albicans by using their oxidative mechanism, granular enzymes, and phagocytic effects. The infection between C. albicans and neutrophils occurs with the perfect timing which is the neutrophil activation peaked at the first 1 hour of interaction.
Kuantum nokta temelli fotovoltaik arayüzlerle retinal ve nöral stimülasyon
Electrical stimulation of neural tissues is the one of the emerging technological areas in medicine. Although several attempts from various research groups, neuro-electronic interface technologies are still in infancy period. Especially in neurodegenerative situations, such as retinitis pigmentosa and age-related macular degeneration, neural stimulation could be effective rehabilitation method. For retina, photovoltaic surfaces are the pioneer concepts for recovery of sensation. The institutes, which are working on retinal prostheses, currently exploiting various photoactive electrical surfaces to stimulate bipolar and ganglion cells in the retina. However, they fail to fulfill functions of retinal prosthesis due to bio-incompatibility, external energy source necessity, lack of flexibility and mobility of prosthesis. Therefore, there is enormous necessity for innovative biomaterials at retinal prosthesis production. Quantum dot based photovoltaic devices are great candidates for nano-sized neural stimulators. Their working principle relies on photoelectric effect, which makes them possible replacement for rhodopsin based phototransduction mechanism in photoreceptor cells. For retinal implant production on flexible PET (polyethylene terephthalate) surface, various types of quantum dot-based photovoltaic interfaces could be used, such as Lead(II)sulfide (PbS), Aluminum antimonide (AlSb). The main concerns on these biointerfaces are biocompatibility and effective electrical charge capacity on neurons which induce action potential activity. Compared to other photoactive polymer-based interfaces in literature, quantum dots-based materials could induce photoelectrical neurostimulation under lower light intensities due to their nanocrystal content. Also compared to other silicon-based biointerfaces, they do not need an external energy source or complicated processor systems, thanks to the photo-capacitive current production. The aim of the study is to investigate various types of quantum dots-based structures to produce effective photovoltaic interface for neural stimulation, which could be used as retinal prosthesis in the rats with retinal degeneration. For this purpose, different type quantum dots were examined with in vitro biocompatibility and electrophysiology experiments. Then, selected quantum dots based neural interfaces implanted to the subretinal spaces of the rats with and without retinal degeneration. After implantation, electrophysiology (VEP-EEG and ERG) and behavioral tests conducted to understand biocompatibility and recovery of visual sensation. After in vivo studies, the animals were euthanized and changes in the retina after implantations and photoelectrical stimulations were observed. By this way, both functional recovery of vision and the structural integrity of the different cell types in retina were demonstrated. Different types of quantum dots-based interfaces induce action potentials in primary hippocampal neurons, which enables neuromodulation with biocompatible photoactive interfaces. In in vivo step, PbS and AlSb QDs based retinal prostheses also induce retinal stimulation with light pulses. Unfortunately, required light levels for neural stimulation with these devices are significantly higher than ocular safety limits. Also, both AlSb and PbS QDs based retinal prostheses induce gliosis and retinal damage in subretinal implantation area. Because of those reasons, further investigations are required for quantum dots based retinal stimulation systems.
Stomalı bireylere ve bakım verici yakınlarına verilen oyuna dayalı eğitimin hasta sonuçlarına etkisi
Bu araştırma, stomalı bireyler ve primer bakım vericilerine Stoma Eğitim Seti (Ses) kullanılarak verilen oyuna dayalı eğitimin hasta sonuçlarına (erken dönem stomal ve peristomal komplikasyonlar, hastaneye başvuru sıklığı, stomaya dokunma korkusu ve sosyal destek algısı) olan etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Randomize kontrollü olarak planlanan araştırma Şubat 2020 – Aralık 2020 tarihleri arasında Koç Üniversitesi Hastanesi'nde stoma cerrahisi geçiren bireyler ve primer bakım vericileri ile gerçekleştirilmiştir. Örneklem sayısı (deney=22; kontrol=22) güç analizi yapılarak belirlenmiştir. Araştırma kriterine uyan ve araştırmayı kabul eden gönüllüler sırasıyla kontrol ve deney gruplarına atanmışlardır. Veriler, stomalı bireylere yönelik bilgi ve izlem formu, stomalı bireylerin yakınlarına yönelik bilgi formu ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇBASDÖ) kullanılarak toplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS-26 (IBM) uygulamasında tanımlayıcı istatistikler, Mann Whitney-U, Ki-Kare, Wilcoxon testleri kullanılarak analiz edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda, araştırmaya katılan deney ve kontrol grubundaki tüm bireylerin sosyodemografik özellikleri arasında bir fark olmadığı tespit edilmiştir (p>0,05). Deney grubundaki stomalı bireylerde erken dönem stomal ve peristomal komplikasyonların kontrol grubundaki bireylere göre istatistiksel anlamda daha az geliştiği (p<0,05), deney grubundaki stomalı bireyler ve primer bakım vericilerin eğitim öncesi ve sonrası ÇBASDÖ puanları arasında eğitim sonrası deney grubu lehine anlamlı farklılık olduğu (p<0,05), hem deney hem de kontrol grubundaki stomalı bireyler ve primer bakım vericilerinin eğitim öncesi ve sonrası stomaya dokunma korkuları arasında anlamlı bir farklılık olduğu (p<0,05) tespit edilmiştir. Özetle, SeS kullanırak verilen oyuna dayalı eğitimin sonucunda, klasik eğitime göre, hasta sonuçlarında olumlu yönde iyileşme olduğu saptanmıştır. Bu sonuçlara dayanılarak oyuna dayalı eğitimin rutin uygulamada kullanılması ve bazı parametrelerinin detaylı incelenmesi için geniş örneklemli araştırmaların yapılması önerilir.
Hemşirelik öğrencilerinin klinik hemşirelik uygulamalarına yönelik öz düzenlemeli öğrenme durumlarının ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi
Bu çalışma, hemşirelik öğrencilerinin klinik hemşirelik uygulamalarına yönelik öz düzenlemeli öğrenme durumlarının ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı ve ilişki arayıcı olarak yapılan çalışma, 2019-2020 eğitim ve öğretim yılında Mart-Mayıs ayları arasında Türkiye'de mevcut 135 hemşirelik lisans programında öğrenim gören 2, 3 ve 4. sınıf 764 öğrenci ile yapılmıştır. Veri toplama aracı olarak "Anket Formu" ve "Klinik Hemşirelik Uygulamalarına Yönelik Öz Düzenlemeli Öğrenme Ölçeği" kullanılmıştır. Verilerin analizinde; tanımlayıcı analizler, Bağımsız gruplarda t testi ve Tek Yönlü Varyans (ANOVA) Analizi, Tukey Testi, Pearson Korelasyon testi ve Çoklu Lineer Regresyon analizi kullanılmıştır. Öğrencilerin Klinik Hemşirelik Uygulamalarına Yönelik Öz Düzenlemeli Öğrenme Ölçeği toplam puan ortalaması 63.69±8.33, Motivasyon alt boyutu puan ortalaması 27.44±4.54 ve Öğrenme Stratejileri alt boyutu puan ortalaması 36.25±4.73 bulunmuştur. Öğrencilerin Klinik Hemşirelik Uygulamalarına Yönelik Öz Düzenlemeli Öğrenme Ölçeği toplam puanlarını arttıran bağımsız faktörlerin, kadın cinsiyet durumu (β=2.49; t=3.37; p=0.001), akademik not ortalaması (β=1.55; t=2.44; p=0.015), hemşirelik mesleğini isteyerek seçme durumu (β=2.37; t=3.64; p<0.001), klinik uygulamalarda hissettikleri rahatlık duygusu (β=2.40; t=3.64; p<0.001), kuramsal bilgiyi uygulamaya aktarabilme (β=4.35; t=4.17; p<0.001) ve klinik uygulamada öğrenmek için yeterince çaba gösterme (β=4.13; t=6.19; p<0.001) olduğu saptanmıştır. Ayrıca yaş, eğitim görülen üniversitenin türü, klinik uygulamalarda bilgi edinilen kişi, klinik uygulamada eğitimci ile yeterince çalışabilme ve klinik uygulamada eğitimciye ulaşabilme durumunun ise öğrencilerin öz düzenlemeli öğrenme ölçek puanlarını etkilemediği belirlenmiştir (p>0.05). Sonuç olarak, hemşirelik öğrencilerinin klinik uygulama ortamlarında öz düzenlemeli öğrenme yaklaşımlarını yüksek düzeyde kullandıkları belirlenmiştir. Öğrencilerin öz düzenlemeli öğrenme yaklaşımlarını daha fazla kullanmalarını desteklemek için pozitif öğrenme ve uygulama ortamlarının oluşturulması gerekir. Ayrıca, öğrencilerin akademik başarılarını artırmak ve kuramsal bilgilerini klinik uygulamaya aktarabilmelerini sağlamak için desteklenmeleri önerilir. Anahtar kelimeler: Hemşirelikte klinik eğitim, hemşirelik öğrencileri, öğrenme, öz düzenlemeli öğrenme
Covid-19 salgını sırasında üniversite öğrencilerinin gösterdikleri tutumun Covid-19 korku düzeyleri üzerine olan etkisi
Bu araştırma, üniversite öğrencilerinin salgın sırasında gösterdikleri tutumun Covid 19 korkusu üzerine olan etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı tipte olan bu araştırma, Nisan 2021- Mayıs 2021 tarihleri arasında Koç Üniversitesi'nde okuyan lisans düzeyindeki öğrenciler ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemini çalışmaya katılmayı kabul eden 132 öğrenci oluşturmuştur. Verilerin toplanması için, sosyodemografik özellikler ve Covid-19 tutum anketi, Covid 19 korkusu ölçeği kullanılmıştır. Verilerin toplanması elektronik ortamda yapılmıştır. İstatistiksel analizler SPSS 26.0 programı kullanılarak, tanımlayıcı istatistikler, bağımsız gruplarda t test ve tek yönlü varyans analizi ile değerlendirilmiştir. Yapılan analizler sonucunda araştırma grubunda bulunan öğrencilerin, Covid-19 korku ölçeğinden aldıkları toplam puan ortalamaları 17.54 ± 6.04 olarak bulunmuştur. Kadın öğrencilerin Covid-19 korku düzeyleri erkek öğrencilere göre daha yüksek, sağlık ile ilgili bölümlerde okuyan öğrencilerin Covid-19 korku düzeyleri diğer bölümlerde okuyan öğrencilere göre daha düşük, el hijyenine ve sosyal mesafe kuralına dikkat eden öğrencilerin Covid-19 korku düzeyleri bu önlemlere dikkat etmeyenlere göre daha yüksek, bağışıklık sistemini güçlendirici yöntemleri kullanmayan ve salgının abartıldığını düşünmeyen öğrencilerin Covid-19 korku düzeyleri diğer öğrencilere göre daha düşük olduğu bulunmuştur. Araştırma bulguları sonucunda öğrencilerin Covid-19 korku düzeylerinin düşük olduğu ve korku düzeyi arttıkça Covid-19'a karşı alınması gereken önlemleri uyguladıkları görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Covid-19, Salgın, Korku, Tutum, Genç Bireyler
Comparison of the pressure sensor and inertial measurement units based gait and movement analysis methods in healthy individuals
Gait and movement disorders are common as a component of neurodegenerative diseases and normal aging. The main tool for the clinical evaluation of gait and movement disorders is physical and neurological examination. However, this method is only semi-quantitative, and it is generally insufficient for the measurement of slowly progressing movement disorder symptoms and evaluation of treatment response. Therefore, there is a need for more sensitive quantitative measurement methods that can be used in the clinical evaluation of gait and movement disorders. Pressure sensitive platforms and wearable sensor systems are the two main tools that have been used in the quantitative analysis of gait and movement in recent years. In particular, wireless and wearable sensor systems can be used for continuous and objective monitoring of movement and provide broad information on disease progression. However, in order for these systems to be used clinically, their normal values must first be determined and compared with each other. In this study, we aimed to create a normative data set from healthy controls for motion-based parameters, and compare it with the pressure platform system, which is another system used for gait analysis, by first focusing on inertial sensors used for motion analysis. Parkinson's disease (PD) is one of the neurodegenerative diseases that most commonly affects walking and movement. Movement patterns are important indications of a person's functional health situation and crucial to provide appropriate analysis. Disturbances in spatiotemporal parameters, impaired posture and balance, decreased arm swing, and decreased range of motion in the pelvic and lower extremity joints are well-known clinical features of Parkinson's disease (PD) and are often observed even in the early stages. The second aim of this thesis study is to examine the literature studies on sensory gait analysis in Parkinson's disease and to determine the current situation in this field. As a result of this thesis, we obtain reference values with two sensor-based devices to aid researchers and clinicians in their assessments and treatments of movement deficit. With advancement in the quantitative analysis techniques may be highly beneficial for interpreting a person's gait dysfunction.