
94
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Şelasyon tedavisi uygulanan beta talasemi hastalarında işitsel ve vestibüler fonksiyonların değerlendirilmesi
Ülkemizde işitme kaybı ve vestibüler sistem bozuklukları her yaş grubunda görülen hastalıklardır. Bu çalışmada şelasyon tedavisi alan beta talasemi hastalarının işitsel ve vestibüler fonksiyonlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamıza 2019 Temmuz-2020 Kasım yılları arasında Çukurova Üniversitesi Pediatrik Hematoloji Bölümü tarafından beta talasemi tanısıyla takip edilen, düzenli kan transfüzyonu ve şelasyon tedavisi alan hastalar (n=40) dahil edildi. Tüm testler Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Ünitesinde uygulandı. Katılımcıların yaşı, cinsiyeti, timpanogram eğrileri, akustik refleksleri, saf ses ortalamaları, sensörinöral işitme kayıpları, iki kulakta da bulunan her semisirküler kanalın VOR kazancı, yine her iki kulağın p1-n1 dalga latansları, eşikleri ve latans asimetrileri incelendi ve istatistiksel analizi yapıldı. Tüm bu değerler kontrol grubu (n=25) ile kıyaslandı. Çalışmamıza dahil edilen 40 hastanın (17 kadın, 23 erkek) ortalama yaşının 18,7 olduğu (median 17,5) belirlendi. İşitsel fonksiyonları değerlendirmek için saf ses ortalaması olan 0,5 kHz 1 kH 2 kHz ve 4 kHz frekanslarının ortalaması incelendi. V-HIT ile VOR kazançları incelendi. C-VEMP testi ile dalga latansları, eşikler ve latans asimetri değerleri incelendi. Kontrol grubuyla kıyaslandığında vestibüler testler, timpanogram ve akustik refleks testlerinde anlamlı bir fark gözlenmezken, sensörinöral işitme kaybı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Sonuç olarak; şelasyon tedavisinin vestibüler fonksiyonlar üzerine istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin olmadığı bulundu. Fakat sensörinöral işitme kaybı açısından değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlendi. Ayrıca şelasyon tedavisi alan hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik özelliklerinin işitsel ve vestibüler sisteme etkisinin olmadığı da bulundu. Anahtar Kelimeler: Beta Talasemi, Vestibüler Fonksiyon, İşitsel Fonksiyon, Şelasyon Tedavisi, Video Head Impulse Test
Sıçanlarda oluşturulan faringokutanöz fistül modelinde glikopironyum bromür ve peru balsamının iyileşme üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Faringokutanöz fistül, total larenjektomi ameliyatı sonrası en sık görülen erken dönem komplikasyondur. Hastanede kalış süresinin uzamasına, planlanan radyoterapinin gecikmesine ve ek morbiditelere neden olur. Konservatif yöntemlerle %70 hastada fistül kapanmasına rağmen geri kalan hastalar ek cerrahi girişimlere ihtiyaç duymaktadır. Bu deneysel çalışmanın amacı faringokutanöz fistül oluşmadan fistül gelişimini önlemektir. Glikopironyum bromür kullanarak tükrük miktarını azaltmayı ve peru balsamı kullanarak iyileşmenin arttırılmasını amaçladık Gereç ve Yöntem: Otuz iki adet albino Wistar erkek sıçan 4 gruba eşit olarak dağıtıldı. Bütün gruplara üst özefagusa insizyon yapıldı ve primer sutüre edildi. Kontrol grubuna sadece dekstroz verildi. Glikopironyum bromür grubuna günde 2 kez glikopironyum bromür ve dekstroz verildi. Peru balsamı grubuna faringotomi oluşturulduktan sonra lokal olarak peru balsamı uygulandı ve dekstroz verildi. Glikopironyum bromür+peru balsamı grubuna; faringotomi oluşturulduktan sonra lokal olarak peru balsamı uygulandı ayrıca glikopironyum bromür ve dekstroz verildi. 7.günde sakrifiye edilen sıçanlar makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. (n:30) Bulgular: Glikopironyum bromür gubu makroskopik olarak faringokutanöz fistül iyileşmesinde daha iyi olsa da gruplar arasında makroskopik iyileşme ve eritematöz şişlik açısından anlamlı farklılık bulunamadı. İltihabi hücre sayısı ve angiogenesis açısından gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Kollajen birikimi (p<0,001) ve fibroblast yoğunluğu (p<0,0,02) glikopironyum bromür içeren gruplarda daha yüksek izlendi ve istatiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç:Çalışmamızda glikopironyum bromürün faringokutanöz fistülün makroskopik iyileşmesinde, fibroblast ve kollajen oluşumunda olumlu etkileri gösterildi. Glikopironyum bromür ve peru balsamının faringokutanöz fistül iyileşmesi üzerine etkilerinin daha iyi değerlendilebilmesi için daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelime: Faringokutanöz fistül, glikopironyum bromür, hayvan modeli peru balsam
P53 tümör subresör geninin kolesteatom etyopatogenezindeki rolünün araştırılması
Otololik Cerrahide Kemik Çimentonun Biyouyumu ve Yumuşak Dokuya Etkileri
Otoskleroz cerrahisinde kullanılan teflon piston protezlerinin çaplarının işitme sonuçları üzerine etkisi: otoakustik emisyonlar ile değerlendirme
Bu çalısmanın amacı, otoskleroz cerrahisinde kullanılan farklı çaplardaki teflon piston protezlerinin isitme sonuçlarına olan etkilerini otoakustik emisyonlar (OAE) ile incelemektir. 2002-2005 yılları arasında stapedotomi yapılan 0.3mm (grup A) ve 0.6mm (grup B) çaplı teflon piston yerlestirilen toplam 20 otoskleroz olgusu ve saglıklı bireylerden olusan 10 olguluk kontrol grubu (grup K) retrospektif olarak incelendi. Hastalara OAE ile ölçümler yapıldı. Geçici uyarılmıs OAE (TEOAE), distorsiyon ürünleri OAE (DPOAE) ve DPOAE input/output ölçümlerinin sonuçları, her iki grup ve kontrol gurubu ile istatistiksel olarak karsılastırıldı. TEOAE amplitüdleri grup B'de, grup A'ya göre emisyon amplitüd oranlarının 2000 ve 3000 Hz'lerde p<0.001 olarak ve 4000-5000 Hz'lerde p<0.05 daha iyi elde edildi. Grup B'deki DPOAE amplitüdleri ise grup A'daki emisyon amplitüdlerine oranla 3000 ve 4000 Hz'lerde p<0.05 daha iyi olarak tespit edildi, 1000, 2000 ve 6000 Hz'lerde ise p>0.05 olarak tespit edildi. Grup B'deki DPOAE I/O amplitüdleri ise grup A'daki emisyon amplitüdlerine oranla 2000 ve 3000 Hz'lerde 65, 60 ve 45 dB'de p<0.05 daha anlamlı tespit edildi. 1000, 4000, 6000 Hz'lerde ise p>0.05 idi. Bu sonuçlar grup B oto akustik emisyon sonuçlarının grup A'dan daha iyi oldugunu göstermektedir. Sonuç olarak otoskleroz cerrahisinde, postoperatif geç dönemde genis çaplı teflon piston protezleri, isitme sonuçlarını daha iyi etkilemektedir. Teflon piston çaplarının artısı ile koklear emsiyon yanıtlarda da artıslar olmaktadır.
Obstrüktif uyku apnesi sendromlu hastalarda işitme yolaklarının değerlendirilmesi
Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS), birçok hastalık tablosunun görülebildigi uyku hastalıkları spektrumu içinde en sık görülen patolojidir. OUAS hastalarının uykuya baslaması ile üst hava yolu dinamigini saglayan dilatör kasların aktivitesi azalır ve hava yolu daralıp, kollaps olur. Bunun sonucu apne ve hipopne gelisir. Bunun devamında hipoksi ve hiperkapni olur. Bu hipoksi ve hiperkapni, isitme yolaklarını çesitli sekillerde etkiler. BERA tetkiki santral ve periferik isitme yolaklarını degerlendirmemizi saglayan non invaziv, objektif bir testtir. Çalısmamızın amacı, OUAS'ın isitme yolaklarına bir etkisinin olup olmadıgını ortaya çıkarmaktı. Hasta ve kontrol grubuna isitme degerlendirilmesi için odyolojik ve BERA tetkiki yapıldı. Çalısmaya, Eylül 2006-Temmuz 2007 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Bogaz Kliniginde OUAS tanısı almıs 30 hasta ile 20 kontrol grubu alındı. Sonuç olarak, OUAS'ın isitme üzerine etkisi olmadıgı tespit edildi.
Nazal Polip Dokusunda NAG-1 (Non-steroidal antienflamatuar ilaç ile aktive olan gen) Geni ifadelenme düzeyinin belirlenmesi
Nazal polipozis nazal kavite ve paranazal sinüs mukozasının kronik enflamatuar bir hastalığıdır. Etyopatogenezi halen tam olarak anlaşılamamıştır ama kronik enflamasyonun polip gelişiminde en önemli faktör olduğu kabul edilmektedir. Kronik enflamasyona yol açan değişik etyolojik faktörlerin ortak sonucunun nazal polipozis olduğu kabul edilmektedir.Bu kronik enflamasyonda rolü olabilecek farklı bir genetik bir yolak araştırıldığında anti-kanserojen ve antienflamatuar etkileri olduğu bilinen NAG-1 geninin down-regülasyonunun nazal polipozise neden olabileceği ön görüldü ve aynı hastalarda polip dokusu ve alt konka mukozasındaki ifadelenme düzeylerinin araştırılmasına karar verildi.Bu çalışma literatürde Real-time PCR ile NAG-1 ekspresyonunu polip dokusunda ilk, sağlıklı nazal mukozada ikinci defa gösteren bir yazıdır. Hastaların NAG-1 geni transkripsiyon düzeyleri incelendiğinde, bazılarında ifadelenme artışı bazılarında ise ifadelenme azalışının olduğu hetorejen bir sonuç elde edildi ve polip dokusundaki ifadelenmede istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05).Birlikte astım ko-morbiditesi bulunan hastalarda NAG-1 geni transkripsiyonunun en az iki kat azaldığı ve izole nazal polipozis hastalarında 1,5 kat arttığı görüldü. Fakat bu iki alt grupta denek sayıları azaldığı için istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç elde edilemedi (p>0,05). Bu bulguyla en azından, bütün polip hastalarının aynı etyopatogenezle açıklanamayacağı bir kez daha gösterilmiş olundu.NAG-1 geni ile nazal polipozis etyopatogenezi arasında ilişki kurmanın sadece bu çalışmanın sonuçlarıyla mümkün olmayacağı aşikardır. Fakat bu genin astımlı hastalardaki istatiksel olarak anlamlı olmamakla beraber iki katlık azalması, astımlı olmayan hastalardaki ifadelenmenin artma yönünde olması astım gibi bazı nazal polipozis ko-morbiditelerinde polip gelişiminde rolü olabileceği fikrini vermektedir.Sonuç olarak antienflamatuar özellikleri iyi bilinen NAG-1 geninin, etyopatogenezi halen net olarak ortaya konamamış olan nazal polipozisle ilişkisinin, NAG-1 proteinin de dahil edildiği daha kapsamlı çalışmalarla da irdelenmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.
Submandibuler gland histopatolojisi üzerinde Picinabil'in etkisi
Siyalore, oromotor olgunlaşma gerçekleştikten sonra, tükürüğün istemsiz olarak fazla salgılanması ve ağızdan dışarı akmasıdır. Bu birçok nörolojik hastalığın önemli bir semptomudur. Bu çalışmanın amacı, submandibular beze uygulanan OK-432'nin bez histopatolojisi üzerindeki etkilerini incelemek ve siyalore tedavisinde kullanılan geleneksel tedavi yöntemlerine yeni bir alternatif tedavi oluşturmaktır. Çalışma, rastgele seçilerek üç gruba ayrılan 21 Yeni Zelanda türü erişkin tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Deneklerin submandibular bezine Grup I'de (n=7) 0.2 ml, Grup II'de (n=7) 0.5 ml OK-432; Grup III (n=7)'de ise 0.5 ml serum fizyolojik uygulanmıştır. Denekler bu uygulamalardan 42 gün sonra dekapite edilmiş ve bilateral submandibular bezleri eksize edilmiştir. Bunlardan hazırlanan preperatlar duktal enflamasyon, asiner hücre enflamasyonu, fibrozis, lipomatozis, atrofi ve ödem yönünden ışık mikroskobu ile değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular; yok: - (0), hafif: + (1), orta: ++ (2), şiddetli: +++ (3) olarak derecelendirilmiştir. Bu parametreler açısından gruplar birbirleriyle karşılaştırılmış ancak parametrelerin hiçbirinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0.05). Çalışmamızın sonucunda, OK-432'nin submandibular bezlerde histopatolojik değişikliklere yol açmadığı, bu nedenle de OK-432'nin siyalore tedavisinde kullanılacak alternatif bir tedavi yöntemi olmayacağı anlaşılmıştır. Bu nedenle bu konuda daha çok deneysel çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Posterior semisürküler kanal bening proksismal pozisyonel vertigo hastalarında vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller
1. ÖZET Posterior semisirküler kanal bening proksismal pozisyonel vertigo (PSK-BPPV) periferik vertigonun en sık karşılaşılan, ilaç tedavisi gerektirmeyen formudur. PSK-BPPV baş pozisyonunun yerçekimine göre yön değişmesi ile ortaya çıkan kısa süreli rotatuar ani baş dönmesi atakları ile karekterize periferik vestibüler hastalıktır. Her yaşta görülebilmesine rağmen en sık 40-70 yaş arasında ve erkeklere göre kadınlarda daha fazla görülen bir hastalıktır. PSK-BPPV tanısı için Dix-Hallpike manevrası uygulanmaktadır. Kliniklerde rutin olarak kullanılan vestibüler değerlendirme yöntemleri ile semisirküler kanallar test edebilmektedir. Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller (VEMP: Vestibular Evoked Myogenic Potential) testi sakkül ve inferior vestibüler sinirden beyin sapı düzeyine kadar bilgi verir. PSK ampullası ile sakkül makulasından kaynaklanan lifler birleşerek inferior vestibüler siniri oluşturur. VEMP testi, otolit organları sakkül fonksiyonunu ve vestibüler sinir ile birlikte vestibülokolik refleksi değerlendirir. Bu çalışmaya 30 ile 60 yaş arasında değişen (3 ayrı yaş grubu, her grupta 10 kadın ve 10 erkek) PSK-BPPV tanısı konan 60 birey, otolojik ve sistemik herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı 60 birey dahil edildi. PSK-BPPV tanısı alan hastalara ve sağlıklı bireylere vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel testi yapılarak elde edilen yanıtın dalga latansları ve interpik amplitüd değerleri incelendi. PSK-BPPV'li hastalar ile sağlıklı bireyler arasında fark olup olmadığı araştırıldı. Araştırmamız sonucunda, herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı bireylerin cVEMP (Servikal Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyeller) latans ve interpik amplitüd değerlerinin normatif verileri elde edildi. Sağlıklı bireylerde P ve N latans değerlerinde cinsiyete göre farklılık bulunmadı. İnterpik amplitüd değerlerinde ise yaşa ve cinsiyete göre farklılık olduğu belirlendi. Sağlıklı bireylerden elde edilen normatif veriler PSK- BPPV'si olan hastaların cVEMP bulgularıyla karşılaştırıldı. PSK-BPPV hastalarının P dalga latansının yüksek olduğu N dalga latansında istatiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı sonucuna ulaşıldı. Çalışmamız sonucunda cVEMP testinin hastalarda vestibüler sistemi değerlendirmede ve PSK-BPPV tanısında bir alternatif olabileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller, Posterior semisürküler kanal, Bening proksismal pozisyonel vertigo
Submandibular bez eksizyonu yapılan tavşanların parotis bezi histopatolojisi
Bu çalışmanın amacı submandibular bez eksizyonu sonrasında parotis bezinde histopatolojik değişiklikler olup olmadığının araştırılmasıdır. Çalışma, 1200-3000 gram ağırlığında 21 adet dişi Yeni Zelanda türü tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Denekler rastgele yedişerli üç gruba ayrılmıştır. Grup I? deki deneklerin tek taraflı submandibular bezleri çıkarılmış ve bir ay sonra parotis bezleri de çıkarılarak histopatolojik olarak incelenmiştir. Grup II?deki deneklerin her iki taraf submandibular bezleri çıkarılmış ve bir ay sonra parotis bezleri çıkarılarak parotis bezinde oluşan değişiklikler histopatolojik açıdan incelenmiştir. Grup III?deki deneklere (Kontrol grubu) herhangi bir müdahale yapılmadan parotis bezleri çıkarılmış ve histopatolojik olarak incelenmiştir. Spesmenler yarı ince doku kesitlerinde asiner hücrelerde mukus birikimi, interkalat duktus lümeninde dilatasyon, interkalat duktus lümeninde mukus birikimi, sitoplazmik granül birikimi, myoepitelyal hücre sayısı parametreleri açısından ışık mikroskobu ile değerlendirilmiştir. Her deneğe ait kesitten dört adet alan (x40, 100, 200, 400 objektif büyütme) sayılmış ve her grup için dört adet alanın ortalaması alınmıştır. Elde edilen bulgular; yok: - (0), hafif: + (1), orta: ++ (2), şiddetli: +++ (3) olarak derecelendirilmiştir. Çalışmamızda, grup I ile grup III arasında interkalat duktuslarda dilatasyon (p:0.006) ve asiner hücrelerde mukus birikimi (p: 0.001) bakımından anlamlı farklılık saptanırken, sitoplazmik granül birikimi (p:0.211), interkalat duktus lümeninde mukus birikimi (p:0.174) ve myoepitelyal hücre sayısı (p:0.74) bakımından anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Asiner hücrelerde mukus birikimi (p:0.040) bakımından grup I ile grup II arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanırken (p<0.05), interkalat duktus lümeninde dilatasyon (p:0.298) bakımından ise her iki grup arasında anlamlılık tespit edilmemiştir. Sitoplazmik granül birikimi, interkalat duktus lümeninde mukus birikimi ve myoepitelyal hücre sayısı bakımından grup I ve grup II arasında ve grup I ile grup III arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır (p değerleri sırasıyla 0.244, 0.164 ve 1.00). Duktus lümeninde mukus birikimi açısından grup II ile grup III arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p:0.027). Çalışmamızın sonucunda tek taraflı veya bilateral submandibular bezlerin çıkarılması ile parotis bezinde histopatolojik olarak değişiklikler olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Submandibular bez eksizyonu, parotis, histopatoloji
Multiple skleroz`da odyo ? vestibüler bulguların değerlendirilmesi
Bu çalışmada Mc-Donalds tanı kriterlerine göre kesin Multiple Skleroz tanısı almış hastalarda saf ses odyometresi ve akustik refleks testlerini kullanarak odyolojik, VNG alt testlerini kullanarak vestibüler tutuluma ait klinik ve videonistagmografik özelliklerin incelenmesi ve klinik - subklinik vestibüler tutulumda VNG' nin tanısal değerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya 28 hasta ve 29 sağlıklı kişi kabul edilmiştir. Hastalar Gazi Üniversite' si Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz AD Odyoloji BD değerlendirilmişlerdir. Saf ses odyometresi(hava ve kemik),akustik refleks değerlendirmesi, VEP değerlendirmesi, sakkad testi, trecking testi, optokinetik testi, Dix- Hallpike, pozisyonel test, gaze test ve kalorik testi içeren VNG değerlendirmesi hem hasta, hemde kontrol grubuna yapılmıştır.Hasta grubunda herhangi bir patolojinin varlığını gösteren VNG bulgusu %85 (n=24), kontrol grubunda ise %10. 3 (n=3) oranında saptanmıştır ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. (p=0,00 ?? =0,05)Santral patolojinin varlığını gösteren VNGpatolojisi hasta grubunda % 78.5(n=22), kontrol grubunda %10.7 (n=3) oranında saptanmıştır ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. (p=0,00 ?? =0,05)Periferik patoloji varlığını gösteren VNG patolojisi hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır.Vestibüler semptoma eşlik eden otolojik, otonomik, serebellar semptomu olanlarda olamayanlara göre sadece otolojik semptomu olanlarda istatistiksel olarak farklıydı (p=0,02 ?? =0,05).VNG' de bozuk olan test adedi ile yaş, ilk atak yaşı, hastalık süresi ve toplam atak sayısı arasında anlamlı korelasyon saptanmazken, VNG' de bozuk olan test adedi ile EDSS puanı arasında istatistiksel olarak bir ilişki olduğu saptanmıştır ( p=0,03 ?? =0,05 ).Trecking testinde, frekans arttıkça bozulmanında artmakta olduğu, pozisyonel testte otuma pozisyonuna geliş ile beraber gözlenen nistagmusta belirgin yükselme olduğu da MS için yeni bilgilerdendir.Sonuç olarak çalışmamız; MS hastalarında vestibüler sistem ile ilgili bilgi edinilmek istendiğinde, VNG kuvvetle önerilir.
Yenidoğan sarılığı olan ve olmayan bebeklerin işitme taraması bulguları ile klinik beyinsapı odyometrisi bulgularının karşılaştırılması
BSO, işitme kaybı şüphesi taşıyan bebekler için erken tanı ve müdahale olanakları sağlayan yenidoğan işitme taramasında kullanıldığı gibi tanısal olarak da kullanılmaktadır. BSO, Işitme kaybı riskine sahip bebekler için işitsel-nöral yolların test edilmesinde OAE'lara gore daha fazla bilgi vermekte, yenidoğan işitme taramalarında bebeklerin tekrar teste çağrılma oranını düşürmektedir. Işitme kaybına neden olan risk faktörleri arasında yenidoğan sarılığına neden olan hiperbilirubinemide de BSO'nun kullanımı oldukça önemlidir. Bu çalışmada yenidoğan sarılığı olan ve olmayan bebekler yenidoğan işitme taraması sürecini tamamladıktan sonra 3 ve 6. aylarda klinik BSO ile değerlendirilmişlerdir. Yapılan BSO ölçümlerinde gore, 3. ayda sarılıklı bebeklerin I-V dalgalar arası latans değeri daha uzun elde edilmiştir. Sarılık grubunda 3 bebekte, kontrol grubunda ise 1 bebekte koklear mikrofonik izlenmiştir. Cinsiyete gore yapılan karşılaştırmada, V. dalga amplitüdü kız bebeklerde daha büyük elde edilmiştir. Sarılık grubundaki bebeklerin 3. ay mutlak dalga ve dalgalar arası latans değerleri anlamlı ölçüde kontrol grubunun normal dağılımının dışında yer almıştır. Çalışmanın 3 ve 6. ay sonuçları karşılaştırıldığında, her iki grupta da artan yaşla ve işitsel-nöral yolların maturasyonuyla bağlantılı olarak, mutlak dalga latansları ve dalgalararası latans değerlerinde azalma görülmüştür. Çalışmada İN ve işitme kaybı tanısı alan bebek olmamıştır.Anahtar KelimelerBeyinsapı Odyometresi, Yenidoğan Sarılığı, İşitsel-nöral Maturasyon, Yenidoğan İşitme Taraması
Timpanosklerozlu kronik otitis medialı hastalardaki antioksidan enzimlerin genetik polimorfizmi
Bu çalışmada timpanosklerozlu (TS) kronik otitis medialı (KOM) hastalarda indüklenebilir nitrik oksit sentetaz (iNOS), süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz enzimlerinin genetik polimorfizmi değerlendirilerek, TS etiyolojisinde genetik yatkınlığın rolü araştırılmıştır.Çalışmaya KOM nedeniyle opere edilen 64 hasta ve kulak problemi veya bilinen kronik sistemik bir hastalığı olmayan 32 birey alınmıştır. Timpanosklerozlu KOM, timpanosklerozsuz KOM ve kontrol grubu olmak üzere üç grup oluşturulmuştur. Hastalardan ve kontrol grubundan alınan venöz kan örneklerinden DNA izolasyonu yapılmış, revers transkriptaz polimeraz zincir reaksiyon (RT PZR) incelemesi ile de genetik polimorfizm değerlendirilmiştir.İndüklenebilir nitrik oksit sentetaz genindeki (-277) A/G polimorfizm için GG genotip dağılımı timpanosklerozlu KOM, timpanosklerozsuz KOM ve kontrol grubunda sırasıyla 13 (%40), 7 (%22) ve 4 (%12) olarak bulunmuştur. Timpanosklerozlu KOM grubu ile kontrol grubu arasında GG genotip dağılımı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=.008).Süperoksit dismutaz (mn-SOD) A16V (C/T) polimorfizmi için CC genotip dağılımı timpanosklerozlu KOM, timpanosklerozsuz KOM ve kontrol grubunda sırasıyla 8 (%25), 7 (%22) ve 4 (%12) olarak bulunmuştur. Timpanosklerozlu KOM grubu ve timpanosklerozsuz KOM grubunda, kontrol grubuna göre CC genotip sayısında artış görülmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05).Katalaz geninde -21 pozisyonundaki A/T değişim polimorfizmi için TT genotip dağılımı timpanosklerozlu KOM, timpanosklerozsuz KOM ve kontrol grubunda sırasıyla 6 (%20), 2 (%6) ve 3 (%9) olarak bulunmuştur. Timpanosklerozlu KOM grubunda, kontrol grubuna göre TT genotip sayısında artış görülmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlılık belirlenmemiştir (p>0.05).Bu çalışmada sağlıklı bireylere göre timpanosklerozlu KOM' lu hastalarda, iNOS geninde (-277) GG genotipinin anlamlı düzeyde artmış olduğu tespit edilmiş ve timpanosklerozun etyopatogenezinde genetik yatkınlığın rol oynayabileceği düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: Timpanoskleroz, İndüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz, Süperoksit Dismutaz, Katalaz, Genetik Polimorfizm
Deneysel akut otitis mediada antibiyotik ve antioksidanların serbest radikal hasarı üzerine etkisi
Serbest radikal (SR)' 1er bir veya daha fazla sayıda çiftlenmemiş elektron içeren oldukça reaktif ve toksik bileşiklerdir. Doku hasarının fızyopatoloj isinde SR' ler en önemli etkenlerdir. SR' 1er hücre membranmdaki lipidlere zarar verdiği zaman Lipid hidroperoksit ve Malonildialdehid (MDA) oluşur. SR' lere karşı organizmadaki ilk savunma süperoksit dismutaz (SOD) enzimi ile gerçekleşir. Bu çalışmada akut otitis media (AOM) sonrası oluşabilecek SR hasan araştırılarak, antioksidan ve antibiyotik tedavilerinin SR hasan üzerine etkinlikleri karşılaştınldı. Çalışmaya alman guinea piglerin sol kulaklarına Streptococcus pneumoniae, sağ kulaklanna ise serum fizyolojik verildi. Kobaylar AOM grubu (grup I), E vitamini grubu (grup II), amoksisilin grubu (grup HI) ve amoksisilin + E vitamini grubu (grup IV) olarak gruplara aynldı. Tüm gruplarda plazma MDA ve eritrosit SOD düzeyleri ile orta kulak mukozalarında MDA ve SOD ölçümleri yapıldı. Doku ve plazma MDA düzeyleri AOM oluşturulan grupta diğer tedavi gruplanna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.01). Tedavi gruplan kendi aralannda karşılaştınldığmda ise grup III ve İV' ün doku MDA değerlerinin Grup E' ye göre anlamlı derecede düşük olduğu (p<0.01), fakat grup İÜ ve IV arasında istatistiksel fark olmadığı görüldü (p>0.05). Orta kulak mukozal SOD ve eritrosit SOD değerleri, grup F de en düşük, grup İV' de ise en yüksek olarak bulundu. Grup I ve II arasında doku SOD değerlerinde anlamlı bir farklılık bulunamazken, bu iki grup ile grup III ve IV arasında istatistiksel fark tespit edildi (p<0.01). Bu çalışmanın verileri, AOM sonrası orta kulakta SR hasarının oluştuğunu ve SR giderici tedavilerin uygulanması gerektiğini desteklemektedir. Çalışmamızda kullanılan E vitamininin SR hasarını azalttığı gösterilmekle birlikte, etkili antioksidan tedaviyi belirleyebilmek için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Akut otitis media, serbest radikal, antioksidan tedavi, antibiyotik
Travmatik fasial sinir paralizilerinde iyileşme üzerine GGF, NGF, metilprednizolon ve N- asetil sistein'in etkileri: deneysel bir hayvan çalışması
l.OZET Bu çalışmanın amacı travmatik fasial sinir paralizilerinde cerrahi anastomoz sonrası sinir iyileşmesi üzerine glial büyüme faktörü, sinir büyüme faktörü, metilprednizolon ve NAC tedavisinin etkinliğini araştırmaktır. Çalışma, ağırlıkları 2500-3000 gram arasında değişen 50 adet dişi Yeni Zellanda türü tavşan üzerinde gerçekleştirildi. Tüm tavşanlar rastgele 10'arlı beş gruba ayrıldı ve tümüne aynı cerrahi prosedür uygulandı. Grup 1 (kontrol grubu): İlaç uygulanmayan grup, Grup 2 (Sinir büyüme faktörü grubu): Anastomoz bölgesine 250 ng/0.1ml sinir büyüme faktörü uygulanan grup, Grup 3 (Glial büyüme faktörü grubu): Anastomoz bölgesine 500 ng/0.1ml glial büyüme faktörü uygulanan grup, Grup 4 (NAC grubu): İntramusküler olarak 50 mg/kg/gün N-asetil sitein uygulanan grup, Grup 5 (Metilprednizolon grubu): İntramusküler olarak 1 mg/kg/gün metilprednizolon uygulanan grup. Büyüme faktörleri anastomoz bölgesine epinörium içerisine operasyon sonrası yapıldı ve tekrarlayan dozlar ise anastomoz bölgesine postoperatif 24. ve 48. saatlerde subkutan olarak uygulandı. Metilprednizolon ve NAC iki ay süresince günde tek doz intramusküler olarak yapıldı. Tavşanların yüzünün sol tarafında fasial sinirin bukkal dalı tanındı. Fasial sinirin bukkal dalından yaklaşık olarak 2 mm'lik sinir segmenti çıkartılarak sinirin serbest uçlar 9-0 monofîlaman prolen ile anastomoze edildi. 2 ay sonra anastomoz bölgeleri çıkartılarak elektron mikroskopu ile incelendi. Sinir rejenerasyonu açısından kontrol grubuna göre en iyi rejenerasyon bulguları glial büyüme faktörü verilen grupta, en kötü iyileşmenin ise metilprednizolon uygulanan grupta olduğu tespit edildi. Glial büyüme faktörü verilen grupta Schwann hücre ve glial hücre proliferasyonu mevcuttu. Rejenerasyon miktarı açısından grup 3'ü sırasıyla grup 2 ve grup 4 izliyordu. Grup 5'de myelinli sinirliflerinde belirgin akson çekilmesi, ve aksonlar içindeki mitokondrilerde belirgin kristaliazis görüldü. Bu grupta anlamlı olarak rejenerasyon yoktu. Metilprednizolon uygulanan grupta kötü rejenerasyon bulgusu olan myelin debris sayısında artış mevcut iken, en az myelin debris sayısı ise glial büyüme faktörü uygulanan grupta saptandı (p<0.005). Sonuç olarak tavşanlarda travmatik fasial sinir paralizilerinde glial büyüme faktörü, sinir büyüme faktörü ve NAC verilmesinin rejenerasyon sürecini hızlandırdığı dikkat çekmektedir. Bu faktörlerin insanlardaki travmatik fasial sinir paralizilerinin tedavisinde uygulanabilmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Travmatik fasial paralizi, NGF, GGF, Metilprednizolon, NAC
Tinnitus hastalarında serotonin transporter gen polymorfizminin tinnitus parametreleri üzerine etkisinin araştırılması
Tinnitusta altında yatan oluşum mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Yapılan çalışmalarda tinnitus ve depresyon arasındaki ilişki gösterilmektedir. Potansiyel olarak aradaki en belirgin benzerlik serotoninden kaynaklanabilir. Serotonerjik mekanizmalardaki bozukluk tinnitusa neden olabilir. Fakat serotonerjik mekanizmalarla tinnitus ilişkisi yeterince incelenmemiştir. Bu çalışmadaki amaç, tinnitus parametreleriyle serotonin transporter gen polimorfizmi arasındaki ilişkiyi araştırmaktı.Subjektif tinnitusu olan 54 hasta ve 174 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Tinnitus hastalarına anket formları (demografik, klinik bilgi, TEA, BDA) doldurtuldu, odyolojik testler yapıldı, tinnitus parametreleri (frekans, şiddet, minimal maskeleme seviyesi, rezidüel inhibisyon) ölçüldü. Genetik analiz için, venöz kandan elde edilen lökositlerden DNA izole edildi. Serotonin transporter genin VNTR ve promoter polimorfizmleri çalışıldı.Hasta ve kontrollerin polimorfizm sonuçları arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Tinnitus parametreleriyle polimorfizmler arasında ilişki yoktu (p>0.05). Hastaların VAS skorları ile promoter polimorfizmi arasında ilişki bulundu (p<0.05). L/L genotipinde olanların VAS skorlarının daha yüksek olduğu bulundu (p<0.05).Serotonin transporter genin VNTR ve promoter polimorfizmi ile tinnitusun objektif olarak ölçülebilen psikoakustik parametreleri arasında ilişki yoktur. Serotonin transporter gen promoter polimorfizmi ile tinnituslu hastaların VAS skorları arasında ilişki bulunmuştur. Bu bulgular ışığında, serotonin transporter gen polimorfizmi ve dolayısıyla serotonin tinnitusun ortaya çıkmasında ve tinnitusun psikoakustik özelliklerinin belirlenmesinde rol oynamaz. Bununla birlikte, promoter polimorfizmi tinnitusun hastada oluşturduğu limbik sistem etkileşimleri ve tinnitusun hastada oluşturduğu emosyonel cevapla ilgilidir. Promoter polimorfizminin L/L allelinin bulunması, sinaptik bölgede serotonin geri alımı yoluyla, serotonin eksikliğine neden olduğu için, bu genotipteki hastaların limbik sistem semptomları daha belirgindir. Yani, serotonerjik mekanizmalar, tinnitusun oluşumuyla değil, tinnitusun limbik sistem vasıtasıyla hastada oluşturduğu emosyonel etkilerle ilişkilidir. Anahtar kelimeler: Tinnitus, Serotoinin, Serotonin transporter gen, Polymorfizm
Kronik süpüratif otitis medianın tedavisinde kullanılan topikal kulak damlalarının iç kulağa etkisi: deneysel hayvan çalısması
1.ÖZETKronik süpüratif otitis media(KSOM) kulak zarı perforasyonu, dış kulak yolundasüpüratif akıntı ve genellikle iletim tipi işitme kaybı ile karakterizedir. KSOM'nın akutalevlenmelerinin tedavisinde topikal tedavi, yan etkisi az etkinliği fazla olduğu için ilktercihtir. Topikal damlaların en önemli yan etkileri ise ototoksitedir. Bu çalışmanın amacıKSOM'nın medikal tedavisinde kullanılan siprofloksasin, prednisolon ve oksikonazol içerendamlalarının sağlıklı deneklerde işitme eşiklerine, koklear rezerve ve koklea morfolojisine olanetkilerini değerlendirmektir ve uygun ilaç dozunu belirlemekti.Bu çalışma işitmeleri normal 98 guinapig üzerinde yapıldı. lk gruba (n=30) günde üçkez siprofloksasin, ikinci gruba (n=30) günde üç kez prednisolon, üçüncü gruba (n=30) gündeiki kez oksikonazol, dördüncü gruba (n=8) ise günde üç kez steril disitile su, yedi gün boyuncaintratimpanik olarak uygulandı. lk üç grup onar denekten oluşan üç alt gruba ayrıldı. Birincialt gruba (n=10) insanda kilogram başına eşdeğer dozda, ikinci alt gruba (n=10) eşdeğer dozunüçte biri dozda, üçüncü alt gruba (n=10) ise eşdeğer dozun on katı dozda gruplarına uygunilaçlar verildi. Tüm deneklere ilaç uygulamaya başlamadan önce, ilaç uygulamaya başladıktanyedi ve 21 gün sonra BERA ve DPOAE testleri yapıldı. Yedi ve 21. gündeki testleryapıldıktan sonra her gruptan ikişer denek dekapite edilerek kokleaları elektron mikroskobikolarak incelendi.Topikal olarak siprofloksasin, prednisolon ve oksikonazol preperatlarından insanda kgbaşına verilen eşdeğer dozun on katı dozda uygulanan gruplarda BERA ve DPOAE testsonuçları hem kontrol grubundan hem de diğer gruplardan anlamlı olarak farklıydı.Oksikonazol, insanda kg başına eşdeğer dozda ilaç uygulanan grupta ilaç uygulamayabaşlandıktan yedi gün sonraki BERA ve DPOAE değerlerinde anlamlı farklılık varken 21.günde yapılan BERA ve DPOAE sonuçlarında anlamlı faklılık yoktu. Kokleaların elektronmikroskobik incelemede ise en çok eşdeğer dozun on katı dozda intratimpanik siprofloksasinverilen grupta belirgin olmak üzere, doz artması ile doğru orantılı hücrelerde atrofi vesilyalarda dejenerasyon vardı.Sonuçta siprofloksasin, prednisolone ve oksikonazolun insanda kg başına uygulananeşdeğer dozda intratimpanik olarak uygulandığında deneklerin işitmelerini ve koklearhistolojiyi olumsuz etkilemediğini tespit ettik.Anahtar Kelime: Siprofloksasin, Prednisolon, Oksikonazol, Ototoksite.
Tinnitusun ölçülebilir değerlerinin (frekans, amplitüd, minimal maskeleme seviyesi ve rezidüel inhibisyon) epidemiyolojik, klinik, odyolojik ve psikosomatik veriler ile ilişkisinin araştırılması
Toplumda en yaygın otolojik-nörootolojik belirtilerden birisi olan tinnitus, dısarıdan herhangi bir uyarı olmaksızın kulakta duyulan ses olarak tarif edilir. Özellikle orta yasın üstündeki bireylerde isitme kaybıyla birlikte görülen, tinnitusun sıklığını etkileyen faktörler arasında gürültüye maruziyet, cinsiyet, yasam kosulları, stres gibi faktörler büyük önem tasırken, hastanın kisilik yapısı, sosyo-ekonomik özellikleri bu faktörlerle birlikte tinnitustan yakınma derecelerini etkilemektedir. Bu bağlamda tinnitusun hasta tarafından nasıl algılandığını ve dolayısıyla tinnitusla ilgili psikosomatik algılamayı inceleyen anketlerle, tinnitus frekansı ve siddetinin belirlenmesini, minimal maskeleme seviyesinin saptanmasını, rezidüel inhibisyon varlığının arastırılmasını içeren tinnitus değerlendirme parametrelerinin kullanılması hem tinnitusa neden olan mekanizmaların ortaya konması için yapılacak arastırmalara yardımcı olacak hem de tinnitusun tedavi veya rehabilitasyon sürecinde bu parametrelerden yararlanılmasını sağlayacaktır. Bizim bu çalısmada amacımız; özellikle tinnitusun tedavi ve rehabilitasyon sürecinde son derece önemli olan tinnitusun ölçülebilir parametrelerinin olguların epidemiyolojik, klinik, odyolojik ve psikosomatik verileri ile iliskisini arastırmaktır. Bu amaçla çalısmamızda, merkezimize tinnitus sikâyeti ile basvuran 99 olgu ve 70 normal olgu değerlendirilmistir, anket formları (demografik, klinik bilgi, TEA, BDA, KF-36 Anketi) doldurtulmus, odyolojik testler (SSO, tinnitus ölçümleri (frekans, siddet, minimal maskeleme seviyesi, reziduel inhibisyon)) yapılmıstır. Çalısma sonunda MMS'nin SSO değerleri, KAE, KAY, tinnitus siddeti, tinnitus süresi, VAS, TEA, BDA, KF-36 Anketi skorları ile anlamlı korelasyon gösterdiği, rezidüel inhibisyon sağlanabilmesinin özellikle gürültüye bağlı isitme kaybı olanlarda daha zor olduğu, tinnitus siddetinin yüksek olmasının da bu olasılığı arttırdığı, tinnitus frekansı, siddeti, isitme esikleri kadar gürültüye maruz kalma, denge bozukluğu gibi tinnitusa eslik eden herhangi bir problem varlığının, is yasamındaki stresin de tinnitusu algılama ve tinnitustan yakınma derecesini arttıran en önemli faktörler olduğu, tinnitusa bağlı olarak belirgin bir uyku probleminin olustuğu, TEA'ne verilen puanlara göre; tinnitusa bağlı olarak gelisen en büyük sıkıntının, emosyonel özelliklerde değil, fonksiyonel özelliklerde olduğu, tinnitusu katastrofik bir problem olarak değerlendirmeye bağlı gelisen sıkıntının daha az görüldüğü saptandı. Sonuç olarak; tinnitus olgularında depresyon ve anksiyete bozukluklarının normal olgulara göre daha fazla görüldüğü, fiziksel fonksiyondan mental duruma kadar yasam kalitesini etkileyen pek çok parametrenin olumsuz etkilendiği saptanmıstır. Ayrıca tinnitusun ölçülebilir değerlerinin olguların epidemiyolojik, klinik, odyolojik ve psikosomatik özellikleri ile iliskili olduğu bulunmustur. Anahtar Kelimeler: Odyoloji, tinnitus, frekans, siddet, minimal maskeleme seviyesi, rezidüel inhibisyon, anket, depresyon, yasam kalitesi
Yumuşak damak radyofrekansın ses kalitesi üzerine etkisi
<808ù$.'$0$.5$'<2)5(.$16,16(6.$/ø7(6øh=(5ø1((7.ø6ø'U2÷X]<,/0$=
Kronik otitis media hastalarında sigmoid sinüs ve dış kulak yolu mesafe ölçüm analizi
AMAÇ: Bu çalışmada amaç; kronik otitis media hastalarında sigmoid sinüs konum ölçümleri ve dış kulak yolu mesafesinin hastalığın gelişiminde anatomik bir etyoloji olup olmadığını saptamaktır. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Ocak 2013-Ocak 2020 yılları arasında Dicle Üniversitesi Kulak Burun Boğaz hastalıkları kliniğine başvuran 18-65 yaş arası kronik otitis media tanısı alan hastalar retrospektif olarak incelendi. Kronik otitis media nedeniyle takip edilen 100 hasta(Çalışma grubu); öncesinde kulak ile ilgili hiçbir şikayeti olmayan ve acil servise travma ile başvuran ve çekilen temporal tomografileri sonrası temporal kemikte fraktürü olmayan 100 hasta kontrol grubu olarak belirlendi. Temporal kemik tomografilerinde ilgili kesitlerde, sigmoid sinüs ön kenarı ile dış kulak yolu arka duvarı arasındaki mesafe; sigmoid sinüs genişliği, sigmoid sinüs derinliği ve dış kulak yolu genişliği ölçülüp karşılaştırıldı. BULGULAR: Yaptığımız çalışmada hasta grubunda 100 hasta ve kontrol grubunda ise 100 hasta olmak üzere; toplam 200 hastaya uygulanan temporal kemik tomografisi değerlendirildi. Çalışmamızda 200 hastaya toplam 800 ölçüm yapıldı. Çalışmamızda; dış kulak yolu genişliği hasta grup için 5,17 ±0,94 mm bulunurken kontrol grup için 4,86±0,72 mm bulundu. Hasta grubun dış kulak yolu genişliği ile kontrol grubun dış kulak yolu genişliği arasında anlamlı farklılık(p:0,011) bulundu. Sigmoid sinüs ön kenarı ile dış kulak yolu arka duvarı mesafesini hasta grup için 12,36±1,79 mm bulunurken kontrol grup için 13,30±2,48 mm olarak bulundu. Hasta grubun sigmoid sinüs ön kenarı ile dış kulak yolu arka duvar mesafesi ile kontrol grubun sigmoid sinüs ön kenarı ile dış kulak yolu arka duvarı mesafesi arasında anlamlı farklılık(p:0,03) bulundu. Sigmoid sinüs genişliğini hasta grup için 11,65±2,46mm bulunurken kontrol grup için 13,22±2,74 mm olarak bulundu. Hasta grubun sigmoid sinüs genişliği ile kontrol grubun sigmoid sinüs genişliği arasında anlamlı farklılık(p:0,000) bulundu. Sigmoid sinüs derinliğini hasta grup için 5,75±1,63 mm bulunurken kontrol grup için 5,88±1,96 mm bulundu. Hasta grubun sigmoid sinüs derinliği ile kontrol grubun sigmoid sinüs derinliği arasında anlamlı farklılık(p:0,86) bulunamadı. SONUÇ: Çalışmamızda kronik otitis media olan kulaklarda sigmoid sinüs ön kenarı ile dış kulak yolu arka duvarı arasındaki mesafe daha kısa bulunurken kronik otitis media olan kulaklarda dış kulak yolu genişliği daha uzun bulundu. Kronik otitis media olan kulaklarda sigmoid sinüs genişliği daha kısa bulunurken sigmoid sinüs derinliğinde ise istatiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamadı. Çalışmamızda sigmoid sinüsün konumu ve dış kulak yolu genişliğinin kronik otitis media gelişmesi arasında korelasyon olabileceği sonucuna vardık. Bu konunun daha geniş örneklem sayısına sahip çalışmalarla desteklenmesinde yarar vardır. ANAHTAR KELİMELER: Kronik otitis media, sigmoid sinüs konumu, dış kulak yolu genişliği
Kronik otitis mediada dış kulak yolu arka duvarı, kemikcik zinciiri ve mastoid antrumda oluşan histopatolojik değişiklikler
Kronik otits media klinik olarak kulak zarında perforasyon ve orta kulaktan gelen kronik akıntı olarak tanımlanır. Kronik dönemde orta kulak mukoperiosteumunda ve mastoid hücreler başta olmak üzere kulağın diğer bölümlerinde çeşitli derecelerde kalıcı histopatolojik değişiklikler meydana gelir. Granülasyon dokusu, polip gelişimi, kemik dokusu değişiklikleri (osteit, osteoneogenez, kemik erozyonu), subepitelyal gland ve goblet hücrel oluşumu, skuamöz metaplazi, kolesterol granülomu, kolesteatom, timpanoskeroz ve mukoperiosteumdaki görülen kalınlaşma temel histopatolojik değişikliklerdir. Klinik olarak kronik otitis mediada oluşan sekel ve komplikasyonlardan sorumlulardır. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Boğaz Kliğinde 1999-2001 yılları arasında kronik otitis media tanısı alan seçilmiş 88 hastandan histopatolojik incelemesi yapıldı. Biyopsi materyalleri dış kulak yolu arka duvarı kemik bölümü, mastoid antrum ve kulak kemikçiklerinden cerrahi biyopsi alındı. Bu yapılardaki histopatolojik değişiklilerin oranları bulunarak benzer çalışmalarla karşılatırıldı. Bu lezyonların yapmış olduğu özellikle kemik erozyonu histopatolojik değişikliler lietatür ışığında tekrardan gözden geçirildi.
Kronik otitis mediali hastalarda ameliyattan önce ve ameliyattan sonra psikiyatrik değerlendirme
Giriş ve Amaç: Kronik otitis media tanısıyla kliniğimizde ameliyat edilen hastaların ameliyat öncesi ve sonrası yaşam kalitesi ve ruhsal durumda ortaya çıkan değişikliklerin incelenmesi amaçlanmıştır. Kronik otitis medialı hastalarda işitme kaybı, kulak akıntısı, çınlama ve baş dönmesi gibi hastanın hem sosyal hem de fiziksel durumunu etkileyebilecek şikayetler olabilmektedir. Cerrahi sonrası bu şikayetlerdeki değişime bağlı olarak psikiyatrik yönden farklılık olup olmadığını araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Araştırma; Kasım 2012 – Mayıs 2013 tarihleri arasında, Dicle Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları kliniğinde kronik otitis media tanısıyla ameliyat edilen 50 hasta üzerinde prospektif olarak yapılmıştır. Psikolojik semptom profili ve yaşam kalitesinin karşılaştırılması Symptom Check List 90-Revised Form (SCL-90-R) ve Short Form 36 (SF-36) ölçekleri kullanılarak yapılmıştır. Bu testler hastalar tarafından ameliyattan önce ve ameliyattan sonraki 6. ayda doldurulmuştur. Bulgular: KOM nedeniyle kliniğimizde ameliyat edilen 50 hastanın ameliyat öncesi ve sonrası psikiyatrik durumlarında ortaya çıkan değişiklikler karşılaştırıldı ve değerlendirildi. Hasta grubu 18-55 yaş aralığında olup ortalama yaş 26,1'di. Cinsiyet dağılımına göre 23'ü bayan, 27'si erkekdi. Ameliyat olan 50 hastanın SF-36 testi değerlendirildiğinde tek istatistiksel olarak anlamlı değişikliğin sadece bedensel ağrı skorunda olduğu görüldü. SCL-90-R testi değerlendirildiğinde ise obsesif-kompulsif, kişiler arası duyarlılık, anksiyete, öfke-düşmanlık ve global şiddet indeksinde istatistiksel olarak anlamlı değişikliğin olduğu görüldü. Ameliyat olan 50 Kronik otitis medialı hasta üzerinde yapmış olduğumuz araştırmada; 36 hastanın işitme düzeylerinde iyileşme saptandı. Bu hasta grubunun SF-36 değerlendirilmesinde bedensel ağrı, genel sağlık algısı ve ruh sağlığı parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. İşitme değerlerinde düzelme saptanan 36 hastanın SCLl-90-R değerlendirmesinde obsesif-kompulsif, kişiler arası duyarlılık, anksiyete, öfke-düşmanlık ve global şiddet indeksinde istatistiksel olarak anlamlı değişikliğin olduğu görüldü. Ameliyat olan 50 hastanın 36'sında işitme dışındaki ek semptomlarında düzelme saptandı. Bu hasta grubunun SF-36 değerlendirilmesinde bedensel ağrı ve ruh sağlığı parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Ek III semptomlarında düzelme saptanan 36 hastanın SCL-90-R değerlendirmesinde obsesif-kompulsif, kişilerarası duyarlılık, depresyon, anksiyete, öfke-düşmanlık ve global şiddet indeks parametrelerinde anlamlı derecede düzelme olduğu görüldü. Sonuç: Bir kronik hastalık tanısı ile hastanın yaşamı değişebilir ve bu kronik hastalık durumu hasta üzerinde yaşam kalitesi ve psikolojik durumda değişikler yaratabilir. Kronik hastalık tedavisinde klinisyenlerle, psikiyatri kliniğin koordineli çalışması gerektiği hastalar üzerinde daha iyi sonuçlar elde edebileceği kanısı mevcuttur. Bu çalışmada, Kronik otitis media hastalığının hasta üzerinde psikiyatrik rahatsızlık yarattığı ve uygun tedavi edildiği takdirde hastanın yaşam kalitesini ve psikiyatrik rahatsızlıklarının düzeltilmesinde kısmen de olsa faydası olduğu bulunmuştur. Sağlıkla ilgili yaşam kalitesi ölçütleri birçok rahatsızlıkta olduğu gibi KOM hastaların değerlendirilmesinde ve tedavi etkinliğinin doğru şekilde saptanmasında gün geçtikçe artan bir öneme sahiptir.
Streptomisinin ototoksik etkisinin klinik, odyometrik yöntemlerle araştırılması
Dudak damak yarıklı olgularda klinik, genetik araştırma ve tedavi yöntemleri
Hipertrofik rhinitlerde tedavi yöntemlerinin değerlendirilmesi
Kronik süpüratif otitis medialı olgularda bakteriyolojik ve odiometrik araştırma
Seröz ve adhesiv otitlerde havalandırma tüplerinin kullanılması ve değerlendirilmesi
Kronik böbrek yetmezliğinde odioloji
Kronik maksiller sinüzitlerde bakteriyoloji ve laboratuvar bulguları
Varikosel ile infertilite arasındaki ilişki ve varikoselektominin bu ilişkiye etkisi
Hipoksik iskemik ensefalopati oluşturulan yenidoğan sıçanlarda işitsel fonksiyon kaybı ve eritropoetin etkisinin araştırılması
Amaç: Yenidoğan sıçanlarda hipoksik iskeminin işitme üzerine etkisi ve rekombinan eritropoetinin koruyucu etkinliğinin araştırılmasıGereç ve Yöntem: Postnatal yedinci günde Wistar albino cinsi 28 adet yavru sıçan dört grup halinde çalışmaya alınmıştır. Birinci grupta (n=8) sadece intraperitoneal serum fizyolojik uygulanmış, ikinci gruptaki deneklere (n=5) hipoksik-iskemi uygulanmadan sadece orta hat boyun insizyonu yapılmış ve intraperitoneal serum fizyolojik verilmiştir. Üçüncü gruptaki (n=8) yavrulara hipoksik iskemi oluşturulup, intraperitoneal serum fizyolojik uygulanmış, dördüncü gruba (n=7) ise hipoksik iskemi sonrasında 1000Ü/kg rekombinan eritropoetin intraperitoneal yolla verilmiştir. Hipoksik iskemik ensefalopati için cerrahi işlem olarak sol kommon karotid arter bağlanarak iskemi oluşturulmuş, daha sonra üçüncü ve dördüncü gruptaki denekler 2,5 saat süre ile %92 saf nitrojen,%8 oksijen içeren bir karışımı solumuşlardır. Çalışmanın yedinci haftasında grupların klik uyaran ve 6 kHz, 8 kHz tone burst uyaran verilerek ABR kayıtları elde edilmiş ve sakrifikasyon yapılmıştır. Beyinsapı, sağ ve sol temporal lob ve koklea yapıları ışık mikroskobu, TUNEL, kaspaz-3 immunohistokimyasal boyama yöntemleri ve elektron mikroskobu ile incelenmiştir.Bulgular: Hipoksik iskemi ensefalopati grubunda ABR kayıtlarında işitmenin tüm hayvanlarda etkilendiği ve etkilenmenin bazı deneklerde iki taraflı olduğu görülmüştür. Hipoksik iskemi ile birlikte rekombinan eritropoetin uygulanan grupta ABR kayıtlarında işitmenin normal değerlerde olduğu ve iki grup arasında istatistiksel fark olduğu saptanmıştır. Histopatolojik değerlendirmelerde; hipoksik iskeminin beyin sapı nöronlarında apopitotik değişikliklere neden olduğu ışık mikrokobu ve immunohistokimyasal yöntemlerle gösterilmiş, Corti organı, spiral ganglion hücreleri ve temporal lob elektron mikroskopik incelemelerinde ise hücrelerde belirgin apopitotik değişiklikler dikkati çekmiştir. Hipoksik iskemi ile eşzamanlı rekombinan eritropoetin uygulamasının apopitotik değişiklikleri önemli ölçüde engellediği saptanmıştır.Sonuç: Hipoksik iskemik ensefalopati işitme sisteminde apopitotik yolakları tetikleyerek işitme kaybına yol açmaktadır. Bu etkilenme rekombinan eritropoetin uygulanması ile önlenebilmiştir.
Normal işiten çocuklarda kemik ve hava yolu beyinsapı işitsel uyarılmış potansiyellerinin yaşa bağlı değişimi
BİUP testi, saf ses odyometri testine koopere olamayan bebek ve küçük çocukların işitmelerinin değerlendirilmesinde en sık başvurulan objektif test odyolojik yöntemidir. BİUP testinin hava yolundan uygulanması işitme kaybının derecesi hakkında öngörü sağladığı gibi kemik yolundan da uygulanması işitme kaybının tipini belirlemede önemli bilgi verebilir. Genelde işitsel duyarlılığın belirlenmesi amacıyla V. dalga eşiğinin saptanması için uygulanan hava ve kemik yolu BİUP testinde elde edilen bir diğer önemli veri V. dalga latansıdır. V. dalga latansında etkili faktörlerden biri yaştır. Latans anomalilerinin saptanabilmesi için yaşın dalga latansları üzerindeki etkisinin öngörülmesine ve bunun için de çocukluk döneminde çeşitli yaş dönemlerinde normal işitenlere ait normal verilerin belirlenmesine gereksinim duyulmaktadır. Bu araştırmanın amacı BİUP V. dalga latansında yaşın etkisini ortaya koymak ve yaşa bağlı değişimi içeren normal veriyi oluşturmaktır. Araştırmada çocukluk dönemine ait çeşitli yaş dönemlerinde yer alan 51 bireye BİUP testi uygulanarak, bireylerin 76 kulağı hava yoluyla, 65 kulağı kemik yoluyla değerlendirildi. Yaş gruplarında elde edilen verinin normal dağılıma uyup uymadığını belirlemek için Kolmogorov-Smirnov testi, yaş grupları arasında hava yolu ve kemik yolu V. dalga latansları değerlendirmek için bağımsız gruplarda non-parametrik Mann-Whitney U testi, her yaş grubunda hava yolu ve kemik yolu V. dalga latans değerleri eş şiddetlerde non-parametrik Speerman korelasyonu ile değerlendirildi. Korelasyonu desteklemek için, doğrusal regresyon grafik ile gösterildi. Bu araştırmanın sonucunda hava ve kemik yolu V. dalga latanslarının yaş grupları arasında 12. aya kadar anlamlı farklılık gösterdiği saptandı (p<0.05). 12 aydan sonra gözlenen fark anlamlı bulunmadı. Klinik kullanım amacıyla, hava ve kemik yolunda 35 dB nHL, 25 dB nHL, 15 dB nHL?de elde edilen V. dalga latans ortalamalarını ve +2 SS üzerini içine alan normal değerler oluşturuldu.
Topı̇kal traneksamı̇k ası̇t uygulamasının rı̇noplastı̇ olgularında postoperatı̇f perı̇orbı̇tal ekı̇moz ve ödem üzerı̇ne etkı̇sı̇
Giriş ve amaç: Rinoplasti sonrası görülen periorbital ekimoz ve ödem tüm cerrahi tekniklerde en sık görülen komorbid durumlar arasındadır. Traneksamik asit (TA) bir antifibrinolitik ajandır ve fibrin pıhtısının çözünmesini önleyerek kanama miktarını azaltmaktadır. Sistemik TA rinoplasti sonrası gelişen periorbital ödem ve ekimozu azaltmak için kullanılmaktadır. Fakat TA'nın topikal uygulamasının rinoplasti sonrası ekimoz ve ödemi önlemede ve tedavi etmedeki etkinliğini araştıran çalışma literatürde bulunmamaktadır. Çalışmamızın amacı sıkça görülen ve standart bir tedavisi olmayan bu komorbid durumların üstesinden gelmede topikal TA uygulamasının etkinliğini incelemektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışma Başkent Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı tarafından Haziran - Eylül 2021 tarihleri arasında açık teknik rinoplasti operasyonu yapılması planlanan hastaların dahil edildiği prospektif, randomize, çift kör ve kontrol gruplu klinik çalışma olarak tasarlandı. Çalışmaya 18 yaş üstü 50 hasta dahil edildi. Hastalar topikal TA uygulanan ve uygulanmayan (kontrol) olmak üzere iki gruba ayrıldı. TA grubunda intaoperatif dönemde osteotomiden hemen sonra TA emdirilmiş cerrahi pedi 5 dakika buyunca cerrahi sahada bekletildi. Kontrol grubunda ise izotonik serum fizyolojik emdirilmiş cerrahi pedi aynı şekilde bekletildi. Ameliyat sonrası 1, 3 ve 7. günlerde hastaların fotoğrafları çekildi ve hastalar periorbital ekimoz ve ödem açısından iki cerrah tarafından değerlendirildi. Grupların karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi kullanıldı. Bulgular: Hastalar postoperatif periorbital ödem açısından değerlendirildiğinde postoperatif 1. gün TA uygulanan hastalarda gelişen ödemin kontrol grubuna göre anlamlı derecede az olduğu saptandı. Postoperatif 3 ve 7. günlerde iki grup arasında fark saptanmadı. Hastalar postoperatif periorbital ekimoz açısından değerlendirildiğinde tüm günlerde TA uygulanan hastalarda gelişen ekimozun kontrol grubuna göre anlamlı derecede az olduğu saptandı. Sonuç: Topikal TA uygulaması periorbital ekimoz gelişimini hem erken dönemde hem de geç dönemde azaltmaktadır. Periorbital ödem gelişimini ise erken dönemde azaltmaktadır.
Normal işitmeye sahip yetişkinlerde multifrekans timpanometri normalizasyon değerleri
Multifrekans timpanometri, 226 Hz ile 2000 Hz arasında degisik probe tonlar ile elde edilen timpanogramların analizini saglayarak, orta kulak direnç ve geçirgenliğini geniş bir frekans yelpazesinde değerlendirebilen avantajlı bir test yöntemidir. Orta kulak admitansını ve unsurlarını ayrıştırarak inceleyen parametreler sunmaktadır. Multifrekans timpanometrenin sunduğu önemli parametrelerden biri de rezonant frekanstır. Belli patolojilerin varlığında rezonant frekans değeri normal ve sağlıklı kulaklara kıyasla daha alçak ya da yüksek değerler almaktadır. Avantajlı bir test olmasına rağmen multifrekans timpanometrinin ülkemizde de tüm dünyada olduğu gibi klinik uygulamada yaygınlaşmamış olması birçok araştırmacı tarafından da belirtilen bir gerçektir. Multifrekans timpanometri kullanımının yaygınlaşmamasının sebebi yeterli verilerin henüz var olmamasıdır. Bilindiği gibi orta kulak ve dış kulak yapıları yaşa ve kalıtımsal özelliklere göre değişkenlik göstermektedir. Bu değişkenlikler timpanograma farklı değerler olarak yansımaktadır. Dolayısıyla birçok araştırmacı tarafından multifrekans timpanometride normatif değerler elde etmek için çalışmalar yapılmıştır. Çalışmamız sonucunda elde edilecek verilerin, orta kulak patolojilerine karar vermek için kliniğimizin normatif değerlerini göstermesi ve dolayısıyla uygulamada ne yazık ki henüz yaygınlaşmamış olan rezonant frekans ölçümü için bir ölçüt sağlayarak kullanımını yaygınlaştırması amaçlanmıştır.Bu amaçla, Başkent Üniversitesi Kulak-Burun-Boğaz Anabilim Dalı ve Odyoloji ve Konuşma Bozuklukları Ünitesinde işitme kaybı şikayeti olmayan ve otoskopik muayenesi normal olan 21-46 yaşları arasında 60 gönüllü (120 kulak) katılımcının orta kulak rezonant frekansları ölçülmüştür. Tüm katılımcıların, her iki kulaklarından (120 kulak) birden alınan RF değerlerinin ortalaması 999.6 Hz (std. sapma 134.9), sağ kulaklardan elde edilen değerlerin ortalaması 1020.8 (std. sapma 140.6), sol kulak ortalamaları ise 978.3 Hz (std. sapma 180.5) olarak belirlenmiştir. Bu verilerin, orta kulak patolojilerine karar vermek için kliniğimizin normatif değerlerini göstermesi ve dolayısıyla uygulamada ne yazık ki henüz yaygınlaşmamış olan rezonant frekans ölçümü için bir ölçüt sağlayarak kullanımını yaygınlaştırması hedeflenmiştir. Ayrıca multifrekans timpanometrinin önemli bir parametresi olan rezonans frekans değerinin patolojilerin tanısı üzerine etkilerini araştıracak çalışmalara bir alt yapı sağlaması da umut edilmektedir.
Sağlıklı erişkinlerde kemik yolu iletimli ses uyaranlı oküler vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel testi normalizasyon değerleri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, kemik yolu ile verilen ses uyaranlarına cevap olarak elde edilen oküler vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyellerin (oVEMP) sağlıklı erişkinlerdeki normal değerlerini saptamaktır. Plan: Prospektif, klinik çalışma Yer: Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Kliniği Yöntem: Çalışma 42 adet gönüllü, sağlıklı birey ile yürütüldü. Çalışmaya katılan bireylere kulak burun boğaz muayenesini takiben odyolojik değerlendirme yapıldı; pozisyonel testler uygulandı. Saf ses işitme eşiği ortalamaları 20 dB'den iyi olan, pozisyonel testlerinde nistagmus saptanmayan bireyler çalışmaya dahil edildi. Gönüllülere hem hava yolu iletimli ses uyaranlı oVEMP testi, hem de kemik yolu iletimli ses uyaranlı oVEMP testi yapıldı. Gönüllülerin demografik özellikleri belirlendi; ölçümlerde tespit edilen n1 ve p1 dalga amplitüdleri ile latansları tespit edilerek birbiriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 42 sağlıklı bireyin (84 kulak) 18'i erkek, 24'ü kadın idi. Yaş ortalaması 39,74±11.28 (20-60) yıl idi. n1 latansı sağ kulak kemik yolu için 9,9±1,94 ms, sol kulak kemik yolu için 10,08±1,82 ms (p=0,66) idi. Kemik yolu uyarımı için sağ kulakta p1 latansı 12,69±1,44 ms, sol kulakta p1 latansı 12,81±1,4 ms (p=0,69) idi. Amplitüd değerleri sağ kulakta kemik yolu için 5,05±1,98 μV, sol kulakta kemik yolu için ise 5,08±1,99 μV (p=0,95) bulundu. Her iki cinsiyet için parameterlere bakıldığında latans ve amplitüd değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). n1, p1 latans ve amplitüd değerleri ile yaş arasında korelasyon yoktu (p>0,05). Elde edilen bulgulara göre cinsiyet ve kulak yönü test sonuçlarını etkilemediğinden toplam 84 kulak için test parametreleri hesaplandı. Buna göre, ortalama n1 latansı 9,9±1,87 (6,33-15,00) ms; p1 latansı 12,75±1,41 (9,67-15,67) ms olarak bulundu. Amplitüd ortalaması 5,06±1,97 (2,93-11,12) μV idi. Sonuç: Sağlıklı erişkinlerde kemik yolu ses uyaranları ile elde edilen oVEMP dalgalarının amplitüd ve latans değerleri belirlenmiştir. Elde edilen bulgular yurtdışı literatürdeki bulgularla uyumludur. Tespit edilen veriler, sağlıklı yetişkinler için normatif değerler olarak kabul edilecek ve ileride yapılacak çalışmalara temel oluşturacaktır. Anahtar Kelimeler: Vestibülooküler refleks, vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller, oküler vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller, hava yolu, kemik yolu, n1 dalgası, p1 dalgası, amplitüd, latans
Gebeliğin orta kulak akustik özelliklerine etkisi
Gebelikte orta kulak rezonans frekansındaki değişikliklerin elde edilip olası bir patolojik durumda gebe hastayı değerlendirmede kolaylık sağlayacak veriler elde ederek literatüre yeni bir bilgi sağlamak amacıyla bu çalışma yapılmıştır. Bu amaçla 2013 yılı Temmuz ve Aralık ayları arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda Odyoloji ve Konuşma Bozuklukları Ünitesi'nde gerçekleştirilen çalışmaya kontrol grubu için 43 gönüllü birey, çalışma grubu için Başkent Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğinde takibi yapılan gebeliğin son üç ayında (27-40 hafta) 46 gebe olmak üzere toplam 89 birey dahil edilmiştir. Bir KBB uzmanı tarafından otoskopik muayenesi yapılan bireylere saf ses odyometrisi uygulanarak işitme eşikleri tespit edilmiştir. Hava yolu işitme eşikleri TDH-39 standart kulaklık kullanılarak 250-8000 Hz arasındaki frekanslarda İndustrial Acoustic Company standardındaki sessiz odada ölçülmüştür. Kemik yolu işitme eşikleri Radioear Bone-71 kemik vibratör kullanılarak 500-4000 Hz arasındaki frekanslarda ölçülmüştür. Katılımcıların immitansmetrik ölçümleri Grason Stadler (GSI) Tympstar Version 2 elektroakustik immitansmetre kullanılarak yapılmıştır. Çalışmaya katılan gruplar arasında yaş ortalamaları açısından istatiksel olarak her hangi bir fark tespit edilmemiştir. Gebelerin sağ ve sol kulaklarında 250Hz ve 500Hz frekansında işitme eşik değerleri kontrol grubunun aynı frekanslardaki eşik değerlerinden anlamlı olarak fazladır. Gebeler ve kontrol grubu arasında her iki kulakta da 1000Hz ve üzeri frekanslarda işitme eşik değerleri ve SSO değerleri arasında anlamlı herhangi bir fark tespit edilmemiştir. Gebelerin her iki kulağında da orta kulak rezonans frekansı değerleri kontrol grubundan anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Gebelikte alınan kilonun ortalama değeri 11,5 kg'dır. Gebelerin gebelik döneminde aldıkları kilo ile sol kulak orta kulak rezonans frekansı değeri arasında anlamlı negatif bir ilişki saptanmıştır. Gebelerin %52,2'sinin gebelik haftası 32 hafta ve üzerinde olmakla birlikte gebelik haftası ortalama değeri 32'dir. Gebelik haftası ile orta kulak rezonans frekansı değerleri arasında anlamlı herhangi bir ilişki bulunmamıştır. Gebelikte meydana gelen fizyolojik değişiklikler sonucu işitmede oluşan değişimlere dair yapılan çalışmalarda birçok teori ve mekanizma tanımlanmıştır. Bu mekanizmaların değerlendirilip daha kesin ilişkilerin kurulabilmesi için düzenli izlemlerin yapıldığı çok sayıda gebenin, gebelik öncesinden başlanılarak gebelik sonrasında da değerlendirilme imkanı olduğu geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bundan sonra yapılacak çalışmalar için çalışmamız referans oluşturacaktır. Anahtar Kelimeler: Gebelik, işitme, rezonans frekansı, multifrekans timpanometri.
Multifrekans timpanometri ölçümlerinin seröz otitli ve sağlıklı çocuklarda karşılaştırılması
İçmen,D. Multifrekans Timpanometri Ölçümlerinin Seröz Otitis Media'lı ve Sağlıklı Çocuklarda Karşılaştırılması, Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Odyoloji Konuşma ve Ses Bozuklukları Programı Yüksek Lisans Tezi, 2014 AMAÇ: Multifrekans timpanometri kullanarak Sseröz Ootitis Mmedia için multifrekans değerlerini ortaya çıkartılması ve bu sonuçların normal kulaklarda elde edilen veriler ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Böylece seröz otitis media patolojisine özgü timpanometrik değişikliklerin ortaya çıkarılması hedeflenmektedir. Bu incelemelerle beraber yaş, cinsiyet, boy, kilo, kulak zarının durumu, orta kulak sıvısının tipi ve kulak zarının pozisyonu incelenerek bu bulguların orta kulak otiti ile birleşerek multifrekans timpanometride ne gibi değişiklikler meydana getireceği araştırılmıştır. MATERYAL METOD: Başkent Üniversitesi Kulak-Burun-Boğaz Anabilim Dalı ve Odyoloji ve Konuşma Bozuklukları Ünitesinde 2-10 yaş arasında toplam 131(262 kulak) gönüllü çocuğa test yapılmıştır. Seröz otitis media teşhisi konulan ve tüp tatbiki kararı verilmiş 65 çocuk çalışma grubuna, otoskopik muayeneleri sonucu sağlıklı kulağa sahip olan ve daha önce kulak operasyonu geçirmemiş 66 çocuk ise kontrol grubuna dahil edilmiştir. Katılımcıların immitansmetrik ölçümleri Grason Stadler (GSI) Tympstar Version 2 elektroakustik immitansmetre kullanılarak yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya alınan seröz otitis medialı çocukların her iki kulak multifrekansı kontrol grubuna oranla anlamlı derecede düşük bulunmuştur. (p< 0,001) Çalışma grubu rezonans frekansı değeri sağ kulak ortalaması 502,3, sol kulak ortalaması 494,9 olarak bulunmuştur. Kontrol grubu sağ kulak ortalaması 924,3, sol kulak ortalaması 921,3 olarak bulunmuştur. Her iki grup arasında cinsiyet, boy ve kilo açısından anlamlı fark elde edilememiştir. (p>0,05) Ayrıca operasyon bulgularından yalnızca sıvı miktarı açısından bir fark bulunamamıştır. (p>0,05) Bunun dışında odyometri, timpanometri, refleks testleri ve ilk muayene ile operasyon sırasındaki tüm bulgular ile multifrekans ölçüm sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. (p< 0,001) Sonuç olarak multifrekans timpanometri, 226Hz ve 2000Hz probe tone geniş spektral aralıkta ölçüm yapabilen avantajlı bir test yöntemidirSeröz Otitis Media tanısı konulmuş çocuklar için ayırt edici bir test yöntemidir. Multifrekans, orta kulakta var olan patolojiye göre sağlıklı kulaklardan elde edilen ölçümlere oranla daha yüksek ya da daha alçak elde edilmektedir. Birçok açıdan avantajlı bir test olan multifrekans timpanometri ülkemizde henüz yaygın olarak kullanılmamakta olup yapılan çalışma sayısı da sınırlıdır. Bu nedenle henüz yeterli veri bulunmamaktadır. Buradan yola çıkarak multifrekans ölçümü için bir ölçüt sağlayarak tarama testi olarak kullanımını yaygınlaştırması hedeflenmektedir. Ayrıca çalışmamızın farklı patolojilerde bir alt yapı sağlaması umut edilmektedir. Anahtar Kelimeler: Multifrekans timpanometri, orta kulak, seröz otitis media, çocuk, ventilasyon tüpü
Çoklu frekans timpanometri ölçümlerinin uçucu ve uçucu adaylarında karşılaştırılması
Melisa Melek Tuncer, Çoklu frekans timpanometri ölçümlerinin uçucu ve uçucu adaylarında karşılaştırılması, Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Odyoloji Konuşma ve Ses Bozuklukları Yüksek Lisans tezi, 2014. Uçuş sırasında yükseliş ve alçalışta dış basınç ile orta kulak basıncı östaki borusu tarafından dengelenir. Östaki borusunun fonksiyon bozukluğunda özellikle inişte bu basınç dengelenemez ve barotravma gerçekleşebilir. Uçucularda en sık görülen kulak rahatsızlıklarından biri de barotravmadır. Bunun sonucunda kulakta ciddi ağrı, işitme kayıpları ve baş dönmesi, genellikle kulak zarı arkasında sıvı toplanması gibi belirtiler ortaya çıkabilir. Literatürde, klasik timpanometri performansının orta kulak akustik özelliklerini değerlendirmede yeterli olup olmadığı tartışılmaktadır. Geleneksel timpanometriler de sıklıkla 226 Hz prob ton kullanılmaktadır. Çoklu frekans timpanometri ise, 226 Hz-2000 Hz arasında değişik prob tonlar ile elde edilen timpanogramların analizini sağlayarak, orta kulak direnç ve geçirgenliğini geniş bir frekans yelpazesinde değerlendirebilen avantajlı bir test yöntemidir. Çoklu frekans timpanometrenin sunduğu önemli parametrelerden biri de rezonant frekanstır (RF). Belli patolojilerin varlığında RF değeri normal ve sağlıklı kulaklara kıyasla daha alçak ya da yüksek değerler almaktadır. Avantajlı bir test olmasına rağmen çoklu frekans timpanometrinin ülkemizde de tüm dünyada olduğu gibi klinik uygulamada yaygınlaşmamış olması birçok araştırmacı tarafından da belirtilen bir gerçektir. Bu nedenle çalışmanın amacı, uçucuların orta kulak rezonans özelliklerinin, uçmaya bağlı değişim gösterip göstermediğini çoklu frekans timpanometriyle ortaya koymaktır. Bu amaçla, Başkent Üniversitesi Kulak-Burun-Boğaz Anabilim Dalı ve Odyoloji ve Konuşma Ses Bozuklukları Ünitesi'nde Sivil Havacılık Kanunu gereği yapılan muayenelerden geçen 140 uçucu ve uçucu adayı çalışmaya dahil edilmiştir. KBB uzmanı tarafından otoskopik muayenesi yapılan bireylere saf ses odyometresi uygulanarak işitme eşikleri tespit edilip, immitansmetrik ölçümleri yapılmıştır. Tüm katılımcıların, her iki kulaklarından (140 kulak) alınan RF değerleri değerlendirmeye alınmıştır. Yapılan ölçümlerde sol kulak için uçucu adaylarının RF ortalaması 862,50 Hz, 200-3000 saat uçuş yapan uçucuların RF ortalaması 605,88 Hz ve 3000-10000 saat uçuş yapan uçucuların RF ortalaması ise 547,78 Hz olarak bulunmuştur. Sağ kulak ortalamaları ise uçucu adayları için 882,95 Hz, 200-3000 saat uçuş yapan uçucular için 609,22 Hz ve 3000-10000 saat uçuş yapan uçucular için 606,67 Hz olarak bulunmuştur. Bu verilerle uçuşa bağlı orta kulakta gerçekleşen değişimleri daha açık şekilde ortaya koymak ve ileride yapılacak daha kapsamlı çalışmalara da bir alt yapı sağlaması umut edilmektedir. Anahtar Kelimeler: Çoklu frekans timpanometri, barotravma, aerotitis media, timpanometri, östaki borusu.
Ratlarda akustik travma sonrası çörek otu yağı uygulamasının elektrofizyolojik etkilerinin araştırılması: Deneysel çalışma
Akustik travma sık karşılaşılan işitme kaybı nedenlerindendir. Tedavisinde farklı ajanlar kullanılmasıyla birlikte fikir birliğine varılamamıştır. Çalışmamızın amacı çörek otu yağının akustik travmada etkilerini Auditory Brainstem Response "İşitsel Beyin Sapı Cevapları" yöntemini kullanarak değerlendirmektir. Çalışmamız 20 adet yaş ortalaması 12 ay ve ortalama ağırlıkları 250 gr olan Sprague Downey cinsi dişi rat üzerinde deneysel araştırma olarak tamamlanmıştır. Ratlar genel anestezi altında otoskopik muayeneleri ve ABR testleri yapılarak akustik travma öncesi işitme eşikleri saptanmıştır. Daha sonra sessiz kabinde 12 saat süre ile 4 kHz'de 107 dB şiddetinde beyaz bant gürültü verilerek akustik travma yaratıldı. Travma sonrası 1. gün ABR ile işitme eşikleri tekrar ölçüldü. Ratlar her bir grupta 10 adet olmak üzere ilaç ve kontrol grubu olmak üzere ikiye ayrıldı. 4. gün ölçümler tekrarlandı işitme eşikleri iki grup arasında karşılaştırıldı. Akustik travma öncesi yapılan testler sonucunda tüm ratların eşikleri benzer olarak bulundu (p> 0,005). Akustik travma sonrasındaki ilk ölçümlerde tüm ratlarda eşiklerin yükseldiği, her iki grupta eşikler arasında istatistiksel fark olmadığı saptandı (p=0,979). Çörek otu uygulamasının ardından 4. Günde yapılan ölçümlerde ise kontrol grubunun işitme eşiklerinin çalışma grubuna göre daha yüksek olduğu saptandı (p=0,03). Çalışmamızın sonucunda çörek otu yağının kullanımının akustik travmada yararlı olabileceği saptanmıştır. Bu bulgular ışığında çörek otu kullanımının dozu, süresi ve uygulama sıklığı açısından yapılacak ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Akustik travma, Çörek Otu Yağı, ABR, Eşik Tayini
Düzeltilmiş yaşı 0-6 ay arası yüksek riskli prematürelerde ce-chirp uyaran latans ve amplitüd değerlerinin sağlıklı yenidoğanlarla karşılaştırılması
İşitsel beyin sapı cevapları (ABR) kokleadan, beyin sapı yollarına kadar ses uyaranı verilerek oluşturulan elektriksel aktiviteye denir. ABR'lerin dalga latansları ve amplitüdleri, uyaran çeşidine, kullanılan parametrelere, cinsiyete ve yaşa bağlı olarak maturasyonla birlikte değişiklik gösterirler. Bu nedenle özellikle yetişkinler, bebekler ve çocuklar için ayrı ayrı standart oluşturmak gereklidir. Bu çalışmada, düzeltilmiş yaşı 0-6 ay arası yüksek riskli prematürelerde CE-Chirp uyaran latans ve amplitüd değerlerinin sağlıklı yenidoğanlarla karşılaştırılması ile işitsel nöral maturasyon hakkında bilgi edinmek amaçlanmıştır. Bu amaçla, Başkent Üniversitesi Hastanesi KBB Kliniğine başvuran işitme kaybı şikayeti olmayan ve otoskopik muayenesi normal ve düzeltilmiş yaşı 0-6 ay arası olan 35 yüksek riskli prematüre, 35 sağlıklı yenidoğan toplam 70 bebek çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda, 500, 1000, 2000 ve 4000 Hz de 90, 70, 50, 40 ve 20 dB şiddetlerinde gönderilen CE-Chirp uyaran ile oluşan V. dalga latansları ve amplitüdleri ölçülmüştür. Tüm bebeklerden elde edilen V. dalga değerlerinde en yüksek amplitüd (0,58 µV) 1000 Hz de 90 dB şiddetinde, en düşük latans (3,73 msn) 2000 Hz de 90 dB şiddetinde elde edilmiştir. Cinsiyetlere göre yapılan değerlendirmede V. dalga latansları arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Çalışmamızda yüksek riskli prematüre ve sağlıklı yenidoğanların karşılaştırılmasında elde edilen V. dalga latans ve amplitüd ölçümleri sonucunda tüm latans ölçümlerinde tüm gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlılık bulunmuştur. Elde edilen değerler işitsel nöral maturasyon ve tanı koymada bundan sonra yapılacak çalışmalar için referans olarak kullanılabilir.
Fibromiyalji hastalarında odyo-vestibüler bulgular
Fibromiyalji sendromu (FMS), yaygın ağrılarla karakterize, etyolojisi kesin olarak bilinmeyen kronik bir hastalıktır. Bu hastalarda sıkça otolojik şikayetler olmaktadır. Bu çalışmanın amacı, fibromyalji hastalarında detaylı odyovestibüler değerlendirmenin yapılmasıdır. Çalışmaya Başkent Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı'nda tanısı konulmuş 20-60 yaş aralığındaki fibromiyalji hastaları ve aynı yaş grubundaki sağlıklı bireyler alınmıştır. Çalışmaya katılan tüm bireylere tam odyolojik değerlendirme, multifrekans timpanometri, Transient Otoakustik Emisyon (TEOAE), okuler ve servikal Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyeller (VEMP) testleri uygulanmıştır. Fibromiyaljili hastaların yaş ortalaması 45,48+9,15; kontrol grubunun yaş ortalaması 43,03+7,3 idi. Hastaların ağrı süresi minimum 1 yıl, maksimum 20 yıl, ortalama 4,71±4,4 yıl olarak belirlendi. Fibromiyalji hastalarının sağ ve sol kulak saf ses işitme eşikleri kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu (p<0,005). Multifrekans timpanometri testinde rezonans frekans değerleri hasta ve kontrol grubunun sağ kulak değerleri sırasıyla 653,03±161,98; 898,48± 84,30; sol kulak değerleri sırasıyla 745,45± 163,15; 921,21±101,57 olarak saptandı (p<0,05). TEOAE testinde, reprodüktibilite değerlerinde iki grup arasında anlamlı fark bulunamadı (p>0,005). Sinyal gürültü oranı değerlerinde sağ kulak 1000Hz ve 4000 Hz hariç tüm frekanslarda iki grup arasında anlamlı fark bulunamadı (p>0.05). Kontrol grubundaki tüm katılımcılarda cVEMP dalgaları elde edildi. Hasta grubunda 5 olguda sağ kulakta, 4 olguda sol kulakta cVEMP dalgaları elde edilemedi (p<0,05). oVEMP testinde de kontrol grubunun tamamında oVEMP dalgaları elde edildi. Hasta grubunda 7 olguda sağ kulakta, 10 olguda sol kulakta oVEMP dalgaları elde edilemedi (p<0,001). Elde edilen bulgular fibromiyalji olgularında hem işitsel hem de vestibüler disfonksiyon varlığını desteklemektedir. Oluşan disfonksiyonların patogenezine yönelik ileri çalışmalara devam edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Fibromiyalji, Multifrekans Timpanometri, TEOAE, VEMP
Psöriazis hastalarında orta ve iç kulak fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Psöriazis keratinositlerin T hücre aracılı hiperproliferasyonu ile karakterize, kronik, enflamatuar bir hastalıktır. Çalışmamızın amacı; psöriazis hastalarında orta kulak, iç kulak ve efferent işitme sistemini, multifrekans timpanometri, geçici uyarılmış otoakustik emisyon (TEOAE) ve medial olivokoklear refleks testi ile detaylı olarak incelemektir. Çalışmaya 35 psöriazis hastası ve 40sağlıklı kişi olmak üzere toplam 75 kişi dahil edildi.Katılımcıların immitansmetrik ölçümleri yapıldıktan sonra saf ses odyometri ile işitme eşikleri ölçülmüştür. Daha sonra her iki grubun uyarılmış otoakustik emisyon testiyle değerlendirmesi: kontralateral akustik stimülasyon (KAS) verilmeden önce ve 70 dB dar band KAS verilirken olacak şekilde iki aşamalı olarak ölçülmüştür. Psörazis hastalarının yaş ortalaması 42,31±14,4, kontrol grubunun yaş ortalaması 41,48±12,8 olup fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,790). 125 Hz-16000 Hz frekansları arasında psöriazis ve kontrol grubu saf ses işitme eşikleri karşılaştırıldığında, sol kulakta 16000 Hzdışında bütün frekanslarda psoriasis hastalarının saf ses işitme eşikleri daha yüksek olarak bulundu. Bu fark, sağ kulakta 6000, 8000, 10000, 12000, 14000, 16000 Hz dışında, sol kulakta 6000, 8000, 10000, 14000, 16000 Hzdışında tüm frekanslarda istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,05). Bireylerin tamamında timpanogram sonuçları normal sınırlarda bulundu. Multifrekans timpanometri testinde ise rezonans frekansları değerlerinde hasta ve kontrol grubunun sağ kulak değerleri sırasıyla 742,86± 109,90; 837,50 ± 111,94, sol kulak değerleri sırasıyla 745,71± 143,67; 852,50 ± 133,94 bulundu. Fark istatistiksel açıdan anlamlıdır (p<0,05). Otoakustik emisyon testiyle yapılan değerlendirmede,iki grup TEOAE sonuçları karşılaştırıldığında psöriazisli hastalardan alınan emisyon yanıtlarında kontrol grubuna göre 1000 Hz, 2000 Hz ve 2800 Hz frekanslarında istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptandı (p<0,05).Kontralateral supresyon seviyelerini değerlendirmek amacıyla, kontralateral akustik uyaran (KAS) verilmeden ve KAS verilirken yapılan TEOAE ölçümleri karşılaştırıldığında; hasta ve kontrol grubunda tüm frekanslarda emisyon değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptandı (p<0,001). Her iki gruptaki kontralateral supresyon seviyeleri (dB) karşılaştırıldığında ise fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Sonuç olarak elde ettiğimiz bulgular, psöriazis hastalığında işitsel disfonksiyon varlığını göstermektedir. Psöriazis tanısı konulduğunda hastaların odyolojikdeğerlendirmesi de yapılmalı ve hastalar olası otolojik tutulum hakkında bilgilendirilmelidir. Psöriazis hastalarında orta ve iç kulak fonksiyonlarının etkilenimi ve bu olası etkilenimler ile ilişkili olabilecek hastalık özelliklerine yönelik çalışmalara devam edilmelidir.
Romatoid artrit hastalarında orta ve iç kulak fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Romatoid artrit (RA), CD4 (+) T hücreleri ve monositlerin, damardan inflamasyonlu sinoviyal dokuya ve sinoviyal sıvıya geçmesiyle karakterize, otoimmün bir hastalıktır. Çalışmamızın amacı; Romatoid artrit hastalarında orta kulak, iç kulak ve eferent işitme sistemini, multifrekans timpanometri, geçici uyarılmış otoakustik emisyon (TEOAE) ve kontralateral supresyon testi ile detaylı olarak incelemektir. Çalışmaya 35 romatoid artrit hastası ve 40 sağlıklı birey olmak üzere toplam 75 kişi dahil edilmiştir. Katılımcıların immitansmetrik ölçümleri yapıldıktan sonra saf ses odyometri ile işitme eşikleri ölçülmüştür. Daha sonra her iki grubun geçici uyarılmış otoakustik emisyon testiyle değerlendirmesi: kontrolateral akustik stimülasyon (KAS) verilmeden önce ve 70 dB dar band KAS verilirken olacak şekilde iki aşamalı olarak ölçülmüştür. Romatoid artrit hastalarının yaş ortalaması 44,31±10,4, Kontrol grubunun yaş ortalaması 41,48±12,5 olup fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,293). 125Hz-16000 Hz frekansları arasında romatoid artrit ve kontrol grubu saf ses işitme eşikleri karşılaştırıldığında, bütün frekanslarda romatoid artrit hastalarının saf ses işitme eşikleri daha yüksek olarak bulundu. Bu fark, sağ kulakta 2000 Hz, 14000 Hz ve 16000 Hz, sol kulakta 16000 Hz frekansları haricinde tüm frekanslarda istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Bireylerin tamamında timpanogram sonuçları normal sınırlarda bulundu. Multifrekans timponometri testinde hasta ve kontrol grubunun sağ kulak rezonans frekansları değerleri sırasıyla 748,86 ± 188,06; 830,00 ± 122,37, sol kulak değerleri sırasıyla 772,86 ±157,80; 847,50 ± 140,94 Hz bulundu. Fark istatistiksel açıdan anlamlı idi (p<0,05). Otoakustik emisyon testiyle yapılan değerlendirmede, iki grup TEOAE sonuçları karşılaştırıldığında romatoid artritli hastalardan alınan emisyon yanıtları kontrol grubuna göre 1000 Hz, 2000 Hz, 2800 Hz, 4000Hz frekanslarında istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptandı. (p<0,05). Kontralateral supresyon seviyelerini değerlendirmek amacıyla, kontralateral akustik uyaran (KAS) verilmeden ve KAS verilirken yapılan TEOAE ölçümleri karşılaştırıldığında; hasta grubunda 2800 ve 4000 Hz frekansları dışında, kontrol grubunda tüm frekanslarda emisyon değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptandı (p<0,001). Her iki gruptaki kontralateral supresyon seviyeleri (dB) karşılaştırıldığında ise fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Sonuç olarak elde ettiğimiz bulgular, romatoid artrit hastalığında işitsel disfonksiyon varlığını göstermektedir. Romatoid artrit tanısı konulduğunda hastaların odyolojik değerlendirmesi de yapılmalı ve hastalar olası otolojik tutulum hakkında bilgilendirilmelidir. Romatoid artrit hastalarında orta ve iç kulak fonksiyonlarının etkilenimi ve bu olası etkilenimler ile ilişkili olabilecek hastalık özelliklerine yönelik çalışmalara devam edilmelidir.
Aşırı hidrasyon ve dehidrasyonun orta kulak rezonans frekansı ve iç kulak distorsiyon ürünü otoakustik emisyon değerlerine etkisi: hayvan modeli
HANÇER, Hale. Aşırı Hidrasyon ve Dehidrasyonun Orta Kulak Rezonans Frekansı ve İç Kulak Distorsiyon Ürünü Otoakustik Emisyon Değerlerine Etkisi: Hayvan Modeli AMAÇ: İnsan vücudunun en önemli bileşimi olan su ve onun içeriği, vücuttaki dokuların ve hücrelerin işlevlerini yerine getirebilmesi için hayati öneme sahiptir. Bu çalışmanın amacı dehidrate ve aşırı hidrate edilen ratların orta kulak ve iç kulak akustik özelliklerinde oluşacak değişimlerin multifrekans timpanometri (MFT) ve distorsiyon ürünü otoakustik emisyon (DPOAE) ile değerlendirmektir. GEREÇ- YÖNTEM: Çalışmamız, 24 adet erkek cinsiyette Sprague Dawey cinsi rat üzerinde yapılmıştır. Ratların genel anestezi altında otoskopik muayeneleri yapıldıktan sonra, kan örnekleri alınmış, kiloları, multifrekans timpanometri ile orta kulak rezonans frekansı değerleri ve distorsiyon ürünü otoakustik emisyon değerleri ölçülmüştür. Daha sonra ratlar dehidrasyon grubu, aşırı hidrasyon grubu ve kontrol grubu olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. 72 saat sonra tüm ölçümler tekrarlanarak sonuçlar karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Kilo ve osmolaritenin ilk ölçümlerinde gruplar arası istatistiksel fark saptanmamıştır (p>0,05). Sıvı alımı değişikliği sonrası dehidrasyon grubunda ve aşırı hidrasyon grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik olurken (p< 0,05), kontrol grubunda anlamlı bir değişiklik olmamıştır (p> 0,05). Aşırı hidrasyon grubunda orta kulak rezonans frekansı değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanırken (p= 0,003), dehidrasyon ve kontrol grubunda anlamlı bir değişiklik olmamıştır (p> 0,05). DPOAE SNR (dB) değerlerinde ise dehidrasyon grubu ve kontrol grubunda anlamlı bir değişim olmazken, aşırı hidrasyon grubunun 4004 Hz, 7998 Hz ve 9854 Hz frekanslarındaki dB değişimleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p< 0,05). SONUÇ: Bu çalışmanın sonuçları ratlarda oluşturulan aşırı hidrasyonun orta kulak rezonans frekansı ve DPOAE değerlerinde değişiklik yapabileceğini göstermiştir. Vücut sıvı alımının orta ve iç kulak fonksiyonları üzerine etkilerini değerlendiren çalışmalara devam edilmesi uygundur. Anahtar Kelimeler; Dehidrasyon, aşırı hidrasyon, osmolarite, orta kulak, multifrekans timpanometri, iç kulak, otoakustik emisyonlar Çalışmamız, Başkent Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurul onayı (DA16/27) alınarak Başkent Üniversitesi Hayvan Deneyleri Laboratuarı' nda gerçekleştirilmiştir.
Ratlarda multifrekans timpanometri normalizasyon değerleri (hayvan modeli)
Daha önceki çalışmalarda bazı hayvanlarda orta kulak rezonans frekans (RF) değerleri araştırılmıştır. Ancak ratlarda RF ölçümlerine ait bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu nedenle çalışmamızda ratlarda multifrekans timpanometri (MFT) yapılarak RF değeri ölçümleri alınmıştır. Çalışmamız ile, üniversitemize ait normal değerlere ulaşmak, bu alanda yapılacak ileriki çalışmalara ışık tutmak amaçlanmıştır. Çalışmaya 16 adet dişi, 16 adet erkek, toplam 32 adet (64 adet kulak), 10 aylık, sağlıklı, erişkin, Spraquey Downey cinsinde ratlar alındı. Anestezi altında tüm ratlarda 226 Hz ve üzeri MFT kullanılarak ölçümler yapılmıştır. İlk olarak, 226 Hz probe ton ile, timpanogram grafikleri ve statik admittans değerleri kayıt altına alınmıştır. Sonrasında MFT ölçümü gerçekleştirilmiştir. 200-2000 Hz frekans aralığında orta kulak RF değerleri tespit edilmiştir. Sonuçta; erkek ratlar için ortalama RF değerleri 426,56±193,01 Hz olarak, dişi ratlar için ortalama RF değerleri 496,88±132,55 Hz olarak bulundu. Erkek ve dişi ratların ortalama RF değerlerinin karşılaştırılmasında iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,061). Bu nedenle, tüm ratlar (64 kulak) için ortalama RF değeri hesaplandı ve 461,7±168,02 Hz olarak bulundu. Bu çalışmada ratlarda orta kulak RF değerlerinin ölçülebileceği görülmüştür. Daha çok sayıda rat çalışmaya dahil edilerek, orta kulak özelliklerinin ve RF ilişkisinin bakıldığı ileri çalışmalara devam edilmelidir. Anahtar kelimeler: mulifrekans timpanometri, rezonans frekans, rat, normalizasyon
Metforminin gürültüye bağlı ototoksisitede koruyucu etkisinin araştırılması
Gürültüye bağlı işitme kaybı erişkin popülasyonun işitme kayıplarının en önemli nedenlerinden biridir. Gürültü sonrası kokleada reaktif oksijen seviyeleri artmaktadır ve koklear kan akımı bozulmaktadır. Birçok antioksidan tedavinin gürültüye bağlı işitme kaybında koruyucu etkisi tespit edilmiştir. Metformin etkili ve güvenli bir diyabet ilacı olmasının yanında aynı zamanda antioksidan ve nöroprotektif etkilere de sahiptir. Bu çalışma gürültü maruziyeti sonrası oluşan ototoksisiteye karşı metforminin koruyuculuğunun test edildiği invivo kontrollü deneysel bir hayvan çalışmasıdır. Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu tarafından onaylanmıştır ve Başkent Üniversitesi hayvan deneyleri laboratuvarında yürütülmüştür. Çalışmaya 24 rat dahil edilmiş, birinci grup sadece gürültü, ikinci grup sadece metformin, üçüncü grup gürültü ve metformin verilen, dördüncü grup da kontrol grubu olacak şekilde ayarlanmıştır. Tüm ratların bazal DPOAE ve ABR uygulamaları yapıldıktan sonra, metformin grubu (2. grup) ve metformin + gürültü grubu (3. grup) 10 gün boyunca gavaj yolu ile günde tek doz salin içinde çözülmüş 300 mg/kg metformin (Glucophage®) tedavisi almıştır. 11. gün gürültü grubu (1. grup) ve metformin + gürültü grubuna (3. grup) 15 saat süreyle 105 dB SPL şiddetinde beyaz gürültü uygulanmıştır. Gürültü maruziyeti sonrası 1., 7. ve 21. gün tüm gruplardaki ratların DPOAE ve ABR ölümleri tekrarlanmıştır. Metformin tedavisi alan 2. ve 3. gruptaki ratlar çalışma bitimine kadar toplam 31 gün boyunca metformin tedavisi almaya devam etmiştir. 1. ve 3. grubun ABR eşik değerleri ve DPAOE ölçümleri gürültü maruziyeti sonrası 1. gün bozulurken, 1. grupta bozulma 7. ve 21. günlerde devam etmiş, 3. grubta 7. günde normale dönmüştür. Metformin grubunda metformin tedavisi ile ABR eşiklerinde ve DPOAE ölçümlerinde fark oluşmamıştır. Sonuç olarak metforminin gürültüye bağlı ototoksiteye karşı ratlarda tedavi edici etkisi bulunmuştur. Metformin gürültüye bağlı işitme kaybında alternatif bir tedavi olarak kullanılabilir.
Koklear implant(biyonik kulak) cerrahisi sonrası uzun dönem vestibüler fonksiyonların vestibüler uyarılmış kas cevapları ile değerlendirilmesi
Amaç: Koklear implant cerrahisi gerek ameliyat sırasında gerekse ameliyat sonrası erken ve geç dönemde önemli komplikasyonları olabilen bir cerrahidir. Bunlar arsında vestibüler sistem şikayetleri özel öneme sahiptir. Bu çalışmanın amacı koklear implant cerrahisi uygulanan hastalarda uzun dönemde vestibüler sistemin çalışmasını değerlendirmektir. Plan: Prospektif, kontrol gruplu, klinik çalışma. Yer: Konya Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Kliniği Hastalar: Çalışmamıza 18 yaş altı takip edilen ve koklear implant uygulandıktan sonra bir yıl geçen 35 hasta ve hikayesinde vestibüler sistemle ilgili herhangi bir yakınması olmayan 35 gönüllü 18 yaş altı sağlıklı kişi dahil edildi. Yöntem: Çalışmaya dahil edilen koklear implantlı hasta ve sağlıklı gruba, her iki kulaklarına servikal ve oküler VEMP yapılarak gruplar arası karşılaştırıldı. Bulgular: Koklear implantlı çocuklarda cVEMP dalgası elde edilme oranları ve P1 latansları opere edilen ve karşı kulak arasında istatistiksel anlamlı bir fark göstermedi (sırasıyla p=0,802 ve p=0,123). Diğer taraftan kontrol grubu kulaklarda cVEMP dalgası implantlı olgularda hem opere taraf hem de karşı kulak ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak yüksek oranda elde edildi. P1 latans değerlerinin karşılaştırılmasında ise opere taraf değerleri kontrol grubuna göre anlamlı oranda kısa bulunurken (p=0,046), karşı kulak ile sağlıklı çocukların kulaklarının karşılaştırılmasında iki grup arasında fark yoktu (p=0,746). Servikal VEMP bulgularına benzer şekilde, koklear implantlı çocuklarda oVEMP dalgası elde edilme oranları ve P1 latansları opere edilen ve karşı kulak arasında anlamlı bir fark yoktu (sırasıyla p=0,078 ve p=0,851). Kontrol grubu kulaklarda oVEMP dalgası implantlı olgularda hem opere taraf hem de karşı kulak ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak yüksek oranda elde edildi. N1 latans değerlerinin karşılaştırılmasında ise iki grup arasında fark yoktu (p>0,05). Sonuç: Hastaların operasyon öncesi mevcut olan kohlear etkilenim kadar vestibüler son organda da etkilenmelerin olması, cerrahi sırasında hasar oluşması denge sorunlarının oluşmasında önemli nedenler olarak görünmektedir. Semptomların önemli bir kısmı geçici ve orta şiddette olmaktadır. Tedavide uygun egsersizler ve medikal tedavi ile şikayetlerde büyük oranda azalma ya da kaybolma sağlanmaktadır. Anahtar kelimeler: koklear implant; komplikasyon; vemp;
Adenoid dokusunda fraktalkin ve reseptörünün ekspresyonunun kronik efüzyonlu otitis media gelişimindeki rolü
Kronik efüzyonlu otitis media (EOM), orta kulak boşluğunda akut enfeksiyon semptom ve bulguları görülmeden seröz ya da muköz karakterde sıvının, 3 ay veya daha fazla süre ile tespit edilmesi olarak tanımlanmaktadır. EOM etiyolojisinde, immün sistemin immatür fonksiyonu ve Östaki tüp disfonksiyonu önemli rol almakla birlikte, multifaktöriyel nedenler söz konusudur. Bu faktörler üst solunum yolu enfeksiyonları, bakteriyal veya viral orta kulak enfeksiyonları, allerji, adenoid vejetasyon ve kraniyofasiyal anomaliler, cinsiyet, yaş, sosyoekonomik durum, ailesel yatkınlık, anne sütü ile beslenmede yetersizlik, biberon kullanımı, pasif sigara içiciliği, mevsimsel faktörler ve kreşe gitmek olarak sayılabilir. Adenoid hipertrofisi (AH), EOM açısından risk faktörü olabilir. Adenoid kitlesinin büyüklüğüne bağlı olarak Östaki tüpünde obstrüksiyon oluşması sonucu efüzyon gelişebilir. Ancak her AH olanda efüzyonun olmaması adenoidin kitle etkisinden çok inflamatuar medyatörler salınımı ile Östaki tüpü veya orta kulakta inflamatuar bir reaksiyona yol açabileceği hipotezini kuvvetlendirmektedir. Fraktalkin ve reseptörü, vücutta pek çok inflamatuar süreçte rol alan kemokin ailesi üyesi bir moleküldür. Bu çalışmanın amacı adenoid dokusunda fraktalkin (CX3CL1) ve reseptörünün (CX3CR1) ekspresyon düzeyleri ile kronik EOM gelişimi arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Bu çalışma, Başkent Üniversitesi Kulak Burun Boğaz ve Tıbbi Genetik Anabilim Dalları tarafından ortak yürütüldü. Prospektif, nonrandomize, kontrol gruplu, klinik çalışma olarak tasarlandı. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Yerel Etik Kurulu tarafından onaylandı. Çocukların ailelerinden aydınlatılmış onam alındı. Kronik EOM ile birlikte AH olan 44 hastadan ve sadece AH olan 47 hastadan adenoidektomi sırasında adenoid dokusu örnekleri toplandı. Bu dokulardan elde edilen RNA, cDNA'ya çevrilerek Real Time Polimerase Chain Reaction (RT-PCR) tekniği ile fraktalkin ile reseptörünün ekspresyon düzeyleri belirlendi ve iki grup arasında karşılaştırıldı. Tüm hastaların operasyondan önceki 3 gün içerisinde tam kan sayımı değerlerine bakıldı. Tam kan sayımında beyaz küre sayısı, nötrofil sayısı, lenfosit sayısı, eozinofil sayısı ve yüzdesi, MPV ve NLR değerleri kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen çocukların ailelerine son bir yılda geçirilen ÜSYE sayısı, otit sayısı, anne sütü kullanımı, biberon kullanımı, kreş ya da okula gitme, evdeki kardeş sayısı, evde sigara içilme durumunu sorgulayan anket formu doldurtuldu. Bilinen immün yetmezlik, malignansi, siliyer disfonksiyon, kistik fibrozis, allerji ve geçirilmiş kulak operasyonu ya da adenoidektomi öyküsü olanlar, aktif enfeksiyonu olanlar ve son 2 hafta içinde antibiyotik, antihistaminik, sistemik steroid ve nazal steroid kullanımı olanlar çalışma dışı bırakıldı. Kronik EOM ile AH grubu ile sadece AH grubu arasında adenoid dokusunda fraktalkin ve reseptörünün ekspresyonu arasında istatiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Son 1 yılda geçirilen akut orta kulak iltihabı geçirme sıklığı kronik EOM grubunda istatiksel anlamlı yüksek bulundu (p<0,05). AH ve kronik EOM grubu sadece AH grubu ile karşılaştırıldığında ÜSYE sıklığı, anne sütü ve biberon kullanım süresi, evdeki kardeş sayısı, evde sigara içilmesi, kreşe ya da okula gitme durumu açısından istatiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). İki grup arasında NLR ve MPV arasında istatiksel fark saptanmadı (p>0.05). Tüm adenoid doku örnekleri yaşa göre 48 ay ve altı bir grup, 48 ay üzeri bir grup oluşturulup karılaştırıldığında CX3CL1 ekspresyonu açısından fark saptanazken, CX3CR1 ekspresyonu 48 ay üzerindeki doku örneklerinde istatiksel anlamlı yüksek saptandı (p=0,016). Sonuç olarak hipertrofik adenoid dokusunda inflamasyondan sorumlu CX3CL1 ve reseptörü CX3CR1 ekspresyonu kronik EOM gelişimi ile ilişkili görülmemektedir. Dört yaş üzeri çocuklarda adenoid dokusunda CX3CR1'in artmış ekspresyonu adenoid dokusundaki kronik inflamasyon ile ilişkili olabilir. Akut otitis media geçirme sıklığı kronik EOM gelişimine yatkınlık oluşturmaktadır. Tam kan sayımında ölçülen kronik inflamasyon belirteçleri MPV ve NLR değerleri kronik EOM hastalarında orta kulaktaki bölgesel inflamasyondan etkilenmemektedir. Bu çalışmadan elde edilen veriler hipertrofik adenoid dokusunun orta kulak efüzyonuna yol açma mekanizmasının obstruktif etkiden çok kronik adenoidit, allerji, bakteriyal kolonizasyon gibi kronik inflamatuar süreçlerle ilişkili olabileceğini düşündürmektedir; fraktalkin ve reseptörünün bu temelde araştırılacağı ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Hayvan modelinde topikal ve intrakütanöz botulinum toksini uygulamasının, dış kulak yolu epitel ve salgı bezleri üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Botulinum toksininin erişkin rat dış kulak yolu epiteli ve salgı bezleri üzerine olası histopatolojik etkilerini araştırmak. Bu çalışma ile botulinum toksininin, dış kulak yoluna etkisini görmek ve güvenilir olup olmadığı hakkında literatüre katkıda bulunmak hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu deneysel çalışma Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Araştırma Laboratuvarında 48 adet rat üzerinde yapıldı. Ratlar uygulama şekillerine göre 2 ana gruba, her iki ana grup ise takip sürelerine göre üçer alt gruba ayrıldı. Tüm hayvanların sağ kulaklarının dış kulak yoluna botoks uygulandı. Sol kulaklara ise herhangi bir uygulama yapılmadı ve kontrol grubu olarak belirlendi. Grup I'e topikal, grup II'ye intrakütanöz enjeksiyon şeklinde botoks uygulandı. Grup Ia ve IIa 10. günde, grup Ib ve IIb 30. günde sakrifiye edildi. Grup Ic ve IIc ye ise 30. günde ikinci doz botoks uygulaması yapıldı ve ikinci uygulamanın 10. gününde de bu gruplar sakrifiye edildi. Uygulama ve takip süresi bitiminde ratlar dekapite edilerek dış kulak yolu diseke edildi ve patolojiye teslim edildi. Bulgular: Tüm gruplarda inflamasyona rastlandı, fakat gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklılık gözlenmedi (p>0,05). Sekresyon miktarında tüm gruplarda değişiklik görülmedi. Kalsifikasyon ise sadece grup II'de görüldü. Kontrol grubu ve grup I'e göre istatistiksel anlamlı yüksek idi (p=0,0001). Tüm gruplarda apoptozis gözlendi. ApopTag skorları grup I ve II'de kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı yüksek bulundu. Grup I alt grupları ApopTag skorları kendi aralarında karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı farklılık görülmedi (p>0.05). Grup II alt grupları ApopTag skorları kendi aralarında karşılaştırıldığında ise; IIb'de IIa'ya göre sebase bez skoru (p=0,003), IIc'de IIa'ya göre epitel (p=0,021) ve sebase bez (p=0,01) skorları istatistiksel anlamlı yüksek bulundu. Sonuçlar: Bu çalışma botulinum toksininin ratların dış kulak yolu epiteli ve salgı bezlerinde inflamasyon, kalsifikasyon ve apoptozise yol açtığını, sekresyon miktarında ise değişikliğe neden olmadığını göstemiştir. Fakat uygulanan botulinum toksini dozunun artırılması, tekrarlayan dozlarda uygulanması ve uygulama sonrası geçen sürenin uzatılması daha olumlu sonuçlar verebilir. Bu nedenle bu çalışmanın ileri deneysel ve klinik çalışmalar ile desteklenmesi gerektiği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Botoks, Dış Kulak, İntrakütanöz, Rat, Serümen, Topikal
Ratlarda takrolimusun işitme sistemi üzerine etkisi
Çalışmamızın amacı; immünosupresif ajanlardan takrolimusun işitme sistemi üzerine etkisinin distorsiyon ürünü ototakustik emisyon (DPOAE) test yöntemi ile araştırmaktır. Çalışmamıza 20 adet, ortalama 250-350 gram ağırlığında, sağlıklı Spraquey Downey erkek ratlar dahil edildi. Ratlar; aynı oda ve eşit koşullarda 12 saat aydınlık 12 saat karanlıkta 20-22°C sıcaklıkta, serbest yemek ve su alabildikleri, arka plan gürültü seviyesinin 50 dB SPL'nin altında olduğu kafeslerin içerisinde barındırıldı. Tüm ratların genel anestezi altında otoskopik muayeneleri yapılıp, dış kulak yolundaki debris ve buşonlar deney öncesinde temizlendi. Genel anestezi, ketamin HCL (Ketalar Ampul, Pfizer, İstanbul) 60mg/kg intraperitoneal ve xylazine HCl (Rompun Ampul, Bayer, İstanbul) 6mg/kg intraperitoneal(ip) verilerek sağlandı. Birinci grup 1mg/kg takrolimus (n=7), ikinci grup 0.1mg/kg takrolimus (n=7) ve üçüncü grup ise (n=6) kontrol grubudur. Çalışmamızda ratlara takrolimus gavaj yoluyla belirlenen dozlarda 30 gün boyunca günde bir kez verilmiştir. Deneye başlamadan önce ratların işitme değerlendirmeleri yapıldı ve testlerde tüm ratların eşiklerinin benzer olduğu bulundu(p>0,005). Daha sonra tüm gruplardaki ratlara 30.günde de DPOAE ölçümleri yapıldı. DPOAE ölçüm sonuçlarının her kulakta farklı çıkabileceği ve birbirinden bağımsız olduğu için tüm deneklerin her iki kulağına birden otoakustik emisyon testi uygulandı. Çalışmamızda takrolimus ilacı verilmeden önce bütün ratlara DPOAE ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Ölçüm sonuçlarına göre tüm ratlarda emisyon elde edilmiş ve benzer özelliklere sahip olduğu saptanmıştır. Her bir grup için takrolimus ilacı verilmeden önce ve verildikten sonraki değerlendirme sonucunda SNR değerlerinde düşme gözlendi (Tablo 1,2,3). Tüm gruplar birbirleriyle karşılaştırıldığında ise, takrolimus ilacı verilmeden önce ve verildikten sonraki DPOAE ölçümlerinde SNR değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlılık göstermedi (Tablo 4,5). Çalışmamızın sonucunda; yapılan tüm DPOAE ölçümlerinden yola çıkarak takrolimusun en azından verilen doz ve sürede işitme sistemi üzerinde toksik bir etkisinin olmadığı ve işitme eşiklerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişim gözlemlenmemiştir. Anahtar Kelimeler: ototoksisite, DPOAE, takrolimus, işitme kaybı