
94
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Anti vasküler endotelyal büyüme faktörü bevucizumab'ın nazal polipozis ve nazal mukoza üzerine etkileri
Amaç: Nazal polipozis prevalansı yüzde bir ile yüzde dört arasında değişmektedir Etyopatogenezi halen tam olarak anlaşılamamıştır. Doku kültür çalışmalarında vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) nazal polipoziste ekspresyonunun arttığı gösterilmiştir. VEGF'nin angiogenezisi ve kapiller permeabiliteyi artırdığı gösterilmiştir. Hastalığın tedavisinde tıbbi ve cerrahi birçok yöntem denenmesine karşın halen nüksler görülebilmektedir. Nazal mukoza hastalıklarından inatçı epistaksislerle seyreden herediter hemorajik telenziektazide de anti-VEGF kullanımı bildirilmektedir. Çalışmamızın hipotezi, anti-VEG'nin neovaskülarizasyonu azaltarak nazal polip oluşumunu ve gelişimini önleyebileceği öngörüsüne dayanmaktadır. Bu maksatla hücresel immünitesi baskılanmış deney hayvanı (fare) modeli kullanıldı. İlacın nazal polipoziste etkinliği incelenirken, nazal mukoza üzerindeki etkilerini ve sistemik yan etkilerini de araştırmayı amaçladık. Yöntem: İnsanlardan elde edilen normal nazal mukoza ve nazal polip dokuları zenogreft yöntemiyle hücresel immünitesi olmayan Nude CD-1 farelere implante edildi. Sekiz fareden oluşan birinci grup kontrol grubu olarak alındı ve herhangi bir ilaç uygulanmadan nazal polip ve nazal mukoza örnekleri implante edildi. Sekiz farelik ikinci gruba sistemik (intraperitoneal) anti-VEGF bir ilaç olan (bevacizumab) uygulandı, üçüncü sekiz farelik gruba sadece nazal polip dokusu implante edildi ve ilacı polip üzerine uygulamayı sağlayan Alzet pompası ile topikal bevacizumab uygulandı ve son 8 farelik gruba sadece nazal mukoza implante edilerek Alzet pompası ile topikal olarak bevacizumab uygulandı. Tüm gruplardaki hayvanlar implantasyonu izleyen altıncı haftanın sonunda sakrifiye edilerek implante edilen polip ve nazal mukoza dokuları ve iç organ örnekleri çıkarılmak suretiyle histopatolojik inceleme için gönderildi. Bulgular: Bu çalışma ile, nazal polipozisin patogenezinde önemli rol oynayan bir mediatör olan VEGF'nin antagonisti bevucizumab'ın hücresel immünitesi işlevsiz olan fare modelinde nazal polipleri kontrol dokularına göre histolojik ölçütlete göre istatistik olarak anlamlı ölçüde gerilettiği gösterilmiştir. Bu etki, ilacın parenteral (i.p) kullanımı ile topikal kullanımında olduğundan daha belirgindir. Nazal mukoza ve polip üzerindeki etki mekanizmasının yeni damar oluşumunu azaltması ve dokuyu stabilize etmesine dayanıyor olması kuvvetle muhtemeldir. Diğer yandan, ilacın akciğer, karaciğer, mide ve böbreklerde işlev bozukluğu yapmayan toksisite bağlantılı minimal değişiklikler yaptığı saptanmıştır. Sonuç : Elde ettiğimiz sonuçlar, bevucizumab'ın tedavisi zor bir hastalık olan NP'de öncelikle topikal formda, insanlarda denenmeyi hak ettiği ve hastalığın tedavisinde önemli gelişmelere yol açabileceği kanaatindeyiz. Çalışmamızın bir diğer sonucu da immün sistemi baskılanmış deney hayvanı modelinin muhtelif kimyasalların hem topikal hem de sistemik preparatlarının etki ve yan etkilerinin test edilmesinde uygun bir model olarak kullanılabileceğini teyit ediyor olmasıdır.
Periferik fasiyal paralizi'de monosit/HDL ve monosit/lenfosit parametrelerinin hastalığın evresi ve prognoza etkisinin araştırılması
Amaç: Periferik fasiyal paralizili hastalarda Monosit/HDL ve monosit/lenfosit oranlarının inflamatuar prosese katkısını, hastalığın şiddetine ve prognoza etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 2018 Ocak ile 2020 Haziran tarihleri arasında Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi kliniğimize başvuran periferik fasiyal paralizili tanısı konan 48 (19 Kadın / 29 Erkek) hasta ile çalışma grubu ve kliniğimizde başka nedenlerle elektif operasyonu yapılmış 45 (19 Kadın / 26 Erkek) hasta ile kontrol grubu oluşturularak çalışma retrospektif olarak tasarlandı. Çalışma grubundaki hastaların başvuru anındaki kan tetkiklerinden elde edilen hematolojik parametreler ile kontrol grubundaki değerler istatiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışma grubunun MHO değeri 12.85 ± 1.02 iken kontrol grubunun MHO değeri 12.37 ± 0.88 olarak saptandı ve istatiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Karşılaştırılan diğer parametreler arasında (MLO, NLO, PLO) istatiksel anlamlı farklılık bulunmadı. MHO değeri ile başvuru anındaki House-Brackmann evresi arasında pozitif korelasyon olduğu saptandı. Ayrıca, MR görüntülerinde fasiyal sinirde patolojik kontrastlanma olan vakaların olmayanlara göre NLO değerinin daha yüksek ve istatiksel olarak anlamlı olduğunu saptadık. Tüm hastalar iyileşmiş olduğundan prognoz hakkında yorum yapamadık. Sonuç: Periferik fasiyal paralizili hastalarda MHO değerinin yüksek olması, etiyopatogenezde inflamatuar ve iskemik süreçlerin rol aldığını desteklemektedir. Prognoz hakkında daha net yorumlar yapılabilmesi için iyileşmenin sağlanamadığı hasta gruplarının daha geniş olduğu çok merkezli seriler ile bu inflamatuar parametreleri çalışmak gerekmektedir.
Subglottik stenozlu hastalarda, trakea uzunluğunun dar trakea segment uzunluğuna oranının cerrahi başarıya etkisi
Laringotrakeal stenozlar (LTS); heterojen bir hastalık grubu olup idiyopatik veya ikincil nedenlere bağlı gelişen glottik, subglottik veya trakeal seviyede hava yolu lümen çapının daralması olarak tanımlanmaktadır. En sık nedeni olan uzun süreli entübasyon dışında; travmalar, koroziv maddeler, operasyon hataları ve konjenital nedenler LTS'in diğer sebepleridir. Larengotrakeal rekonstrüksiyon (LTR) cerrahisi, larinksin sfinkter ve fonasyon fonksiyonlarını sağlayan ve larengotrakeal sistemde solunuma yeterli genişlikte bir lümeni tekrar oluşturmayı amaçlayan bir işlemdir. Bu çalışmada trakea uzunluğunun dar trakea segment uzunluğuna oranının cerrahi başarıya etkisini araştırmayı ayrıca restenoz ile ilişkili klinik ve radyolojik faktörleri, subglottik stenoz gelişimi için risk faktörlerini belirlemeyi ve bu hasta popülasyonunda klinik sonuçların prognostik göstergeleri olarak hizmet edebilecek hasta özelliklerinin olup olmadığını belirlemeyi amaçladık. Entübasyon sonrası subglottik stenoz nedeniyle trakeal rezeksiyon ve anastomoz (TRA) uygulanan 40 hastayı inceledik. Ameliyat öncesi dönemde trakeotomi öyküsü, hastalarda restenoz gelişimi için önemli predispozan faktör olarak tespit edildi. Restenoz gelişen hastalar ile gelişmeyen hasta grubu arasında darlık derecesi açısından anlamlı bir fark saptanamamış olsa da restenoz gelişen hasta grubunda 11 hastadan 9 (%81.8)'u dekanüle edilebilirken restenoz gelişmeyen hasta grubunda 29 hastanın tamamı dekanüle edilebildi ve iki grup arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Entübasyon nedeni, komorbiditeler, ameliyat öncesi, stenoz derecesi ve darlık uzunluğu geniş vaka serilerinde anlamlı sonuçlar verse de çalışmamızda istatistiksel olarak anlamlı değerlere ulaşılamadı. Aynı şekilde trakea uzunluğunun dar segment uzunluğuna olan oranı da anlamlı saptanamamış olup, bu oranın TRA başarısı üzerine etkisinin daha geniş vaka serilerinde anlamlı sonuçlar vereceğine inanıyoruz.
Açık teknik septorinoplasti yapılan olgularda postoperatif bantlamanın ödeme etkisi
Amaç: Bu çalışma açık teknik septorinoplasti yapılan olgularda, postoperatif bantlamanın (POB) ödem ve cilt kalınlığına etkisinin değerlendirilmesi amacıyla yapıldı. Çalışma Dizaynı: Prospektif, kontrollü, randomize Gereç- Yöntem: Bu çalışma Temmuz 2014 – Ocak 2015 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda burundan nefes alma zorluğu ve nazal deformite nedeniyle açık septorinoplasti uygulanan 57 olgu üzerinde yapıldı. Hastalar randomize olarak kontrol (n=20), 2-hafta POB (n=17) ve 4-hafta POB (n=20) gruplarına ayrıldı. Tüm hastalara açık teknik primer septorinoplasti uygulandı. Tüm hastaların preoperatif nazal cilt kalınlıkları lineer 7.5 MHz Ultrason (US) probu kullanılarak nasion, rhinion, supratip ve tip olmak üzere 4 ayrı bölgeden ölçüldü. Bu dört ölçümün ortalaması alınarak ortalama nazal cilt kalınlığı (ONCK) hesaplandı. ONCK ölçümüne göre hastalar en kalından en ince cilde doğru sıralandı. Her gruptaki hastalar kendi içinde ikiye ayrıldı: en yüksek ONCK değerine sahip olan ilk yarısı 'kalın ciltli', diğer yarısı ise 'ince ciltli' olarak tanımlandı. Hastaların eksternal splintleri alındıktan sonra kontrol grubuna ek bir POB uygulanmadı. 2- hafta ve 4-hafta POB gruplarında belirlenen süre boyunca 'sosyal hayatın izin verdiği maksimum sürede' POB uygulandı. Tüm hasta ların postoperatif US ölçümleri posoperatif birinci, üçüncü, beşinci haftalarda ve altınca ayda uygulandı. Bulgular: Olguların yaşları 16 ile 61 arasında değişmekte olup, ortalaması 30,0±11,7 idi. Cinsiyetlere göre dağılıma bakıldığında; olguların %57,9'u (n=24) kadın, %43,1'i (n=33) erkekti. Kontrol grubunun sonuçlarıyla karşılaştırıldığında 4-hafta POB uygulanan grubun supratip cilt kalınlığında anlamlı fark olduğu görüldü (p=0.001). ONCK değeri karşılaştırıldığında ise hem 2-hafta (p=0.021), hem de 4-hafta POB (p=0.007) uygulanan hastalarda anlamlı fark oluştuğu görüldü. Tip bölgesinde POB nin yarattığı fark anlamlıya yakın seviyedeydi (p=0.052). İnce cilti hastalarda yapılan analiz POB'nun bu hasta grubunda etkinliğinin olmadığını gösterdi. Kalın ciltli hastaların analizi ise rhinion bölgesinde (p=0.016) ve ONCK (p=0.010) karşılaştırmalarında anlamlı fark ortaya koydu. Kalın-ciltli hastalarda yapılan POB tip (p=0.058) ve supratip (p=0.065) bölgelerinde anlamlıya yakın fark ortaya koydu. Sonuç: POB nazal cildin üzerinde baskı uygulayarak üzeri örtülen kıkırdak yapıya yapışmasına yardımcı olmaktadır. Draping ve tip definisyonunun cerrahi sonuçta belirleyici olduğu kalın ciltli hasta grubunda özellikle tercih edilebilecek bir yöntemdir.
İleri-kıyılmış kartilajın tek başına, trombositten zengin plazma ve konsantre büyüme faktörü ile karıştırılmasının canlılığa ve rezorbsiyona etkileri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, ileri-kıyılmış kartilajın, trombositten zengin plazma ve konsantre büyüme faktörü gibi otobiyolojik çeşitli kılıflarla sararak canlılığını deneysel hayvan modelinde histopatolojik olarak araştırmaktır. Ayrıca her iki materyalin kıkırdak doku iyileşmesi ve rezorbsiyonu üzerine olan etkilerini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Deney Hayvanları Etik Kurulundan alınan onay sonrasında 12 haftalık, ortalama 3,5 kg, yetişkin 14 adet Yeni Zelenda tavşanı, 3 gruba ayrıldı. Her bir tavşandan 20 cc venöz kan alındı. Daha sonra 10 cc kan trombositten zengin plazma (PRP) diğer 10 cc kan ise konsantra büyüme faktörü (CGF) elde etmek için kullanıldı. Sonrasında her bir tavşanın kulağından alınan kıkırdaktan ileri-kıyılmış kartilaj elde edildi. Bu ileri-kıyılmış kartilaj üçe bölünerek birinci grup yalnız başına, ikinci grup trombositten zengin plazma ile karışıtırlmış, üçüncü grup ise konsantre büyüme faktörü karıştırılmış şekilde hazırlandı. Bu üç greft tavşanda paraspinal bölgeye yerleştirildi. Üç ay sonra tavşanların sırtındaki greftler çıkarıldı ve histopatolojik incelemeye alındı. Mikroskobik incelemelerde kıkırdak dokusundaki histopatolojik değişimler ile ilgili olarak laküna içerisindeki kondrosit kaybı, inflamasyon, fibrozis, kıkırdak fragmantasyonu ve kalsifiye alan oluşumları semi-kantitatif olarak değerlendirildi. Bunun yanında kıkırdak doku canlılığı ve rejenerasyon göstergesi olarak kıkırdak dokuda periferal hücre proliferasyonu, bağ dokusu içerisinde vaskülarizasyon, kıkırdak doku matriksinde proteoglikan artışı ve kıkırdak doku parçaları arasında oluşan bağ dokusu miktarı semi-kantitatif olarak değerlendirildi. Değerlendirme parametreleri her bir gruptaki tüm ölçümlerin ortalaması alınarak 0 ile 4 arasında (0= %0-1 yok, 1= %1-25 az, 2= %26-50 orta, 3= %51-75 orta-şiddetli, 4= %76-100 şiddetli) belirlendi. Ölçümler sonucunda histopatolojik değişimler ile ilgili ölçümler kendi arasında gruplanarak "histopatolojik skor" olarak, doku canlılığı ve rejeneratif kapasite ile ilgili ölçümler kendi arasında gruplanarak "rejeneratif skor" olarak belirlendi. Bulgular: Gruplar arasında yapılan histopatolojik skor karşılaştırmasında yalnız başına ileri-kıyılmış kartilaj grubuna kıyasla CGF ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj (p<0.0001) ve PRP ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj (p<0.0275) gruplarında istatistiksel olarak anlamlı azalmalar görülmüştür. CGF ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj ve PRP ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj grupları arasında ise histopatolojik skor açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p<0.1605). Gruplar arasında yapılan rejeneratif skor karşılaştırmasında ise yalnız başına ileri-kıyılmış kartilaj grubuna kıyasla CGF ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj (p<0.0001) ve PRP ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj (p<0.0159) gruplarında istatistiksel olarak anlamlı artışlar görülmüştür. PRP ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj grubuna kıyasla CGF ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj grubunda, istatistiksel olarak anlamlı (p<0.0137) bir rejeneratif skor artışı görülmüştür. Sonuç: Çalışmamız, ileri-kıyılmış kartilajı deneysel hayvan modelinde inceleyen ilk çalışmadır. İleri kıyılmış kartilajın CGF veya PRP ile karıştırılmasının kıkırdak canlılığını arttırdığını ve kıkırdak rezorbsiyonunu azalttığını göstermiştir.
Efüzyonlu otitis mediada timpanik zardaki renk değişikliği ile efüzyon sıvısınınviskozitesi arasındaki korelasyon
GİRİŞ: Çalışmamızda efüzyonlu otitis medialı(EOM) hastaların timpanik zarlarındaki renk değişikliğinin efüzyon sıvısının viskozitesi ile olan korelasyonunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Cerrahi kararı verilen hastalardaki sıvı viskozitesinin timpanik membrandaki renk değişikliği ile ilişkisini ortaya koyarak tanı ve tedavide objektif bir kriter ortaya koymak hedeflenmiştir. MATERYAL ve METOD: Tüm hastaların(Grup 1) ve sağlıklı gönüllülerin(Grup 2) KBB muayeneleri sırasında endoskop kullanılarak timpanik membranları fotoğraflandı. Her iki grubun fotoğraflarındaki aynı noktasal bölgelerin RGB değerleri ölçüldü. Hasta grubunda (Grup 1) ameliyat sırasında yapılan parasentez ile elde edilen sekresyonun viskozitesi viskozimetre ile ölçüldü. Efüzyonların tamamı intraoperatif olarak değerlendirildi ve mukoid özellikteydi. Viskozite sonucu 450Cp (centipoise)'nin altında olanlar Grup 1a, 450 cP'nin üstünde olanlar Grup 1b olarak alındı. BULGULAR: Timpanik membrandaki RGB değerleri açısından Grup 1 ile Grup 2 arasında anlamlı fark mevcuttur (p<0,001), Grup 1a ile Grup 1b arasında ise anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Grup 1a ve 1b'de kulakların her birinden yapılan viskozite ölçümü ile timpanik membranın 4 kadranından ölçülen RGB değerlerinin ortalaması arasında yapılan kıyaslamada korelasyon bulunmamıştır. SONUÇ: EOM hastalarında efüzyon sıvısının viskozitesi spontan rezolüsyon için önemli bir faktör olabilir, ancak parasentez yapmadan efüzyon viskozitesi hakkında fikir sahibi olunamamaktadır. Bu çalışmada timpanik membran görüntüsünden elde edilen RGB değerleri ile sekresyonun mevcudiyeti arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur, ancak efüzyonların tamamı mukoid karakterde olduğu için seröz-müköz ayrımı konusunda anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Endoskopik RGB görüntüsü EOM tanı ve tedavisinde fikir verebilen yeni bir modalite olma potansiyeline sahiptir. ANAHTAR KELİMELER: Efüzyolu otitis media, glu, viskozite, RGB(red-green-blue).
Timokinon tedavisinin akustik travmaya bağlı iç kulak hasarı üzerine protektif etkisi
ÖZET TİMOKİNON TEDAVİSİNİN AKUSTİK TRAVMAYA BAĞLI İÇ KULAK HASARI ÜZERİNE PROTEKTİF ETKİSİYENİGÜN A, Akustik travmaya bağlı iç kulak hasarı oluşturulan sıçanlarda Timokinon tedavisinin sonuçlarının değerlendirilmesi, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, İstanbul, 2012.Amaç:Akustik travmaya maruz kalma ile oluşan iç kulak hasarına karşı Timokinon'un tedavi edici etkisi olup olmadığını araştırmak.Gereç- Yöntem:Ocak 2012- Şubat 2012 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, 32 adet erkek Wistar Albino sıçan üzerinde yapılan çalışmada sıçanlar 4 gruba ayrıldı.1.grup: yalnız akustik travma verilen grup (105 dB SPL, beyaz gürültü, 4 saat)2.grup: akustik travma ile Timokinon tedavisi verilen grup (10 mg/kg i.p.)3.grup: yalnız Timokinon tedavisi verilen grup (10 mg/kg i.p.)4.grup: kontrol grubu (10 mg/kg i.p. Salin).Sıçanların işitmelerinin bazal değerleri Distorsiyon product otoakustik emisyon (DPOAE) ve Odituar beyin sapı cevabı (ABR) ölçümleri ile yapıldı. Sonrasında akustik travma verilecek grup sıçanlar 4 saat süreyle 105 dB SPL beyaz gürültü ile akustik travmaya maruz bırakıldı. Akustik travma + Timokinon uygulanan grupta Timokinon akustik travmadan 24 saat önce uygulanmaya başlanarak akustik travmadan sonra 10 gün boyunca uygulandı. Çalışmadaki sıçanlara 1, 5 ve 10 gün sonraki DPOAE ve ABR testleri uygulandı. Çalışma sonunda tüm hayvanlar sakrifiye edilerek alınan kan örneklerinden AOPP, SOD, MDA değerlerine bakıldı.Bulgular:Çalışmamızda akustik travma uyguladığımız 1. grupta DPOAE ve ABR sonuçlarında travma uygulanmasından 1, 5 ve 10 gün sonra travmanın etkisinin devam ettiği izlendi. Akustik travma ile Timokinon uygulanan 2.grupta DPOAE ve ABR sonuçlarında travma sonrası 5. ve 10. günlerde Timokinon'un olumlu etkisiyle tüm frekanslarda travma öncesindeki bazal ölçümler kadar anlamlı bir düzelme izlendi. Timokinon uygulanan 3. grupta DPOAE ve ABR sonuçlarında Timokinon'un işitme üzerine herhangi bir negatif etkisi olmadığı izlendi. Kontrol grubu olan 4. grupta DPOAE ve ABR sonuçlarında stabil bir seyir izledik. Akustik travma + Timokinon uygulanan grupta MDA (µmol/L) değerleri sadece akustik travma uygulanan gruba göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). Akustik travma + Timokinon uygulanan grupta SOD (U/ml) değerleri sadece akustik travma uygulanan gruba göre anlamlı derecede yüksekti (p<0,05). Gruplar arasında AOPP (µmol/L) değerleri açısından anlamlı fark saptanmadı (p= 0,06 ).Sonuç:Akustik travma günümüzde oldukça sık karşılaşılan maliyet ve sağlık açısından önemli problemler oluşturan bir patolojidir. Timokinon akustik travmayı önlemede ve tedavide kullanılabilecek yaygın, kolay erişilebilir ve uygulanabilir otoprotektif bir maddedir.Anahtar Kelimeler:Akustik travma, Timokinon, Otoakustik emisyon, Odituar beyin sapı refleksi
Fasial sinir hasarına konsantre büyüme faktörü uygulamasının elektrofizyolojik ve histopatolojik olarak değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı sıçanlarda fasial sinir ezilme yaralanması modelinde konsantre büyüme faktörünün(CGF) sinir rejenerasyonu üzerindeki etkisini elektrofizyolojik ve histopatolojik olarak incelemektir. Aynı zamanda CGF'nin etkisini trombositten zengin plazma(PRP) ve deksametazon tedavisi ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 12 haftalık, ortalama 300-350 gr, 48 adet wistar albino cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar 5 gruba ayrıldı; sham grubu (n=8), kontrol grubu (n=8), deksametazon grubu (n=8), PRP grubu (n=8), CGF grubu (n=8). Toplam 8 adet sıçan PRP ve CGF elde etmek için kullanıldı. Sham grubu dışındaki tüm gruplarda fasiyal sinirin bukkal dalı 1 dakika boyunca mosquito klemp ile travmatize edildi. Fasial sinir uyarı eşikleri travma öncesi, travma sonrası ve dördüncü haftanın sonunda ölçüldü. Dördüncü haftanın sonunda eksize edilen hasarlı bölge, elektron mikroskobu altında incelendi. Akson çapı, miyelin kılıf kalınlığı ölçüldü ve g-oranı hesaplandı. Bulgular: Tüm gruplar arasında tedavi sonrası uyarı eşikleri karşılaştırıldığında sadece CGF grubunda uyarı eşiği diğer gruplardan anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p<0.001). CGF grubunda akson çapı kontrol, deksametazon ve PRP grubuna göre anlamlı olarak daha kalın bulunmuştur (p<0.0001). Kontrol, deksametazon ve PRP grupları arasında akson çapları açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Tüm gruplar arasında miyelin kılıf kalınlığı açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. CGF grubunda g-oranı kontrol (p=0.0047), deksametazon (p=0.0011) ve PRP (p=0.0024) grubuna göre anlamlı olarak daha büyük bulunmuştur. Kontrol, deksametazon ve PRP grupları arasında g-oranı açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamız, CGF'in fasial sinir üzerindeki rejenerasyon etkisini histopatolojik ve elektrofizyolojik olarak inceleyen ilk çalışmadır. Çalışmamızda CGF'in sinir rejenerasyonu üzerinde istatistiksel olarak anlamlı şekilde iyileşmeye etkisi olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: konsantre büyüme faktörü, trombositten zengin plazma, fasial sinir, deksametazon, sinir iyileşmesi
Rinoplastide osteotomilerin sistemik inflamasyona ve erken postoperatif dönem yaşam kalitesi üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışma, rinoplastide klasik osteotomi, piezocerrahi ile olan osteotomi ve osteotomi yapılmayan vakalarda erken postoperatif dönemdeki sistemik inflamasyon, periorbital ödem, ekimoz ve hayat kalitesini değerlendirme ve karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak gerçekleştirilen bu çalışmaya 175 hasta dahil edilmiştir. Hastalar osteotominin uygulama şekline göre, Grup 1 (n=80) klasik osteotomi yapılanlar, Grup 2 (n=63) Piezocerrahi ile osteotomi yapılanlar, Grup 3 (n=32) Osteotomi yapılmayanlar olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Hastaların preoperatif ve postoperatif 1.gündeki kanlarından nötrofil-lenfosit oranı (NLR), lenfosit-monosit oranı (LMR), platelet-lenfosit oranı (PLR), sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) ve sistemik inflamatuvar marker (SIM) değerleri inflamatuvar aktiviteyi değerlendirmek için hesaplanmıştır. Hemoglobin (Hb), CRP, ESR, albümin değerleri de kaydedilmiştir. Postoperatif 1. günde ödem, ekimoz skorlaması ve QoR-15 iyileşme kalitesi anketi uygulanmıştır. Gruplar kan parametreleri, ödem, ekimoz ve QoR-15 skorlarına göre karşılaştırılmıştır. Bulgular: Kan parametrelerine bakıldığında NLR'deki artış ve Hb'deki azalma miktarı Grup 1 ve 2'de Grup 3'e göre anlamlı derecede daha fazlaydı. SII değerindeki artış Grup 2'de Grup 3'e göre anlamlı derecede fazlaydı. Grup 1 ve 2 arasında bu parametrelerde anlamlı bir farklılık saptanmadı. Ödem ve ekimoz Grup 3'te anlamlı derecede daha azdı. Grup 2'de ise Grup 1'e göre ekimoz daha azken, ödem açısından anlamlı farklılık saptanmadı. QoR-15 skorlarına göre beş alanda (fiziksel konfor, ağrı, fiziksel bağımsızlık, psikolojik destek ve duygudurum) yapılan değerlendirmeye göre Grup 3'te Grup 1 ve 2 ye göre anlamlı derecede daha yüksek skorlar elde edildi. Grup 1 ve 2 arasında hayat kalitesi skorları arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sonuç: Rinoplastide osteotominin klasik ya da piezocerrahi aletiyle yapılması arasında ekimoz açısından anlamlı bir farklılık olmasına rağmen bu durum inflamasyon artışı ve hayat kalitesi açısından anlamlı bir fark oluşturmamıştır. Osteotomisiz grup ise inflamasyon, ödem, ekimoz ve QoR-15 skorlarının tamamında osteotomili gruplara göre üstündür. Bizim sonuçlarımıza göre osteotomide inflamasyon artışının daha fazla olmasında uygulanan osteotomi tekniğinden ziyade, osteotominin kendisi bir sebeptir.
Kronik süpüratif otitis medialı hastalarda kolesteatomun görüntülenmesinde ekoplanar difüzyon ağırlıklı magnetik rezonansın yeri
Amaç: Kolesteatomlu kronik otit şüphesiyle operasyona giden hastalarda, preoperatif kolesteatomun görüntülenmesinde Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansın değerini araştırdık.Materyal ve Metod: Nisan 2009 ile Eylül 2010 tarihleri arasında primer kazanılmış kolesteatomlu kronik otitis media şüphesiyle opere edilen toplam 58 hasta çalışmaya dahil edildi. . Hastaların 34'ü erkek, 24'ü bayandı. Yaş aralığı 9 ile 67 arasında olup, ortalama yaş 22'ydi. Bütün hastalardan patolojik tanı için doku örneği alındı. Bütün hastalara preoperatif 2 ile 14 gün arasında Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans ile birlikte T2 ağırlıklı konvansiyonel magnetik rezonans çekildi. Bütün Magnetik Rezonans görüntüleri baş-boyun radyolojisinde deneyimli tek bir radyolog tarafından değerlendirildi. T2 ağırlıklı görüntülerde lezyonun lokalizasyonun tariflendiği yerde, Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansda aynı lokalizasyonda beyin dokusu ile karşılaştırıldığında yüksek yoğunluklu sinyal tutulumu varsa radyolojik olarak kolesteatom diye değerlendirildi. Operasyon bulguları ve patoloji sonuçları ile Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans bulguları karşılaştırıldı.Bulgular: Operasyonda hastaların 37'sinde kolesteatom saptandı. Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansda hastaların 50'sine doğru tanı konuldu. Bunların 31'i doğru pozitif, 19'u doğru negatif tanıydı. Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansda yanlış negatif tanı konulan 6 hastanın 2'sinde kuru içi boş retraksiyon cepleri vardı. 3 hastada kolesteatom boyutu 5mm'den küçüktü. 1 hastada yanlış negatiflik kafa tabanındaki hava-kemik artefaktına bağlandı. Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansda 2 hastaya yanlış pozitif tanı konuldu. Yanlış pozitiflik 1 hastada hareket artefaktına bağlandı. Diğer hastada ise operasyonda yaygın timpanoskleroz vardı. Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansın sensivitesi, spesifitesi, pozitif prediktif ve negatif prediktif değeri sırasıyla %83, %90, %93 ve%76 bulundu.Sonuç: Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans özellikle 5mm'nin üzerindeki kolesteatomların görüntülenmesinde yüksek sensitivite ve spesifitesiyle, değerli bir görüntüleme yöntemidir.Anahtar Kelimeler:Kronik Otitis Media, Kolesteatom, Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans
Baş boyun epidermoid karsinomlarında selektif boyun diseksiyonunun yeri
Amaç: Bu çalışma baş boyun epidermoid karsinomlu hastalarda selektif boyundiseksiyonun kanser evrelemesine katkısı ve onkolojik olarak yeterliliğini araştırmakamacıyla yapıldı.Materyal ve Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB AnabilimDalı'nda Ocak 1993 ve Eylül 2008 tarihleri arasında, baş boyun epidermoid karsinomluhastalara yapılan selektif boyun diseksiyonları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya24 ay ve daha uzun takip süresi olan ve selektif boyun diseksiyonu yapılan toplam 315hasta alındı. Yetmişaltı hastaya bilateral selektif boyun diseksiyonu uygulandığı içintoplamda 391 boyun diseksiyonu spesmeni incelendi.Bulgular: Birinci grupta; klinik olarak N0 tespit edilen 223 hastaya yapılanselektif boyun diseksiyonları incelendiğinde, larinks epidermoid karsinomu tanılıhastaların 25'inde (%16,1) okült metastaz saptandı. Supraglottik larinks karsinomlu birhastanın takibinde (%4) boyunda nüksle karşılaşıldı. Oral kavite karsinomlu hastalarınboyun diseksiyonu spesmenlerinden yirmisinde (%30,7) epidermoid karsinommetastazına rastlandı. Okült metastazı olan üç hastanın (%15) boyunlarında nüksgözlendi. İkinci grupta; kontralateral selektif boyun diseksiyonu yapılan 82 hastaincelendiğinde, 69 larinks karsinomlu hastanın otuzikisinde (%46,3), 11 oral kavitekarsinomlu hastanın dördünde (%36.3) metastaz saptandı. Takiplerinde nüks görülmedi.Üçüncü grupta; on klinik N1 larinks epidermoid karsinomlu hastaya selektif boyundiseksiyonu yapıldı. Bu hastaların 8'inde histopatolojik olarak metastaz gösterilirken2'sinde metastaz görülmedi. Takiplerinde nüks görülmedi.Sonuç: Çalışmamızda baş boyun kanserli hastalarda boyuna okült metastazlarısaptamada ve klinik N0 ve seçilmiş klinik N1 boyunlarda selektif boyun diseksiyonuyapılmasının evrelemenin daha doğru yapılmasını sağladığı görüldü. Selektif boyundiseksiyonu sonrası düşük oranda bölgesel nüks gözlenmesi ve radikal boyundiseksiyonu sonrası görülen nüks oranlarına benzer nüks oranları görülmesiuygulamanın onkolojik olarak da yeterli ve etkin olduğunu gösterdi.Anahtar sözcükler: Baş boyun epidermoid karsinomları, selektif boyun diseksiyonu,lenfatik metastaz
Evre IV larenks kanserlerinde sağkalım sonuçlarımız
Evre IV Larenks Kanserlerinde Sağkalım SonuçlarımızAmaç: Larenks kanserleri üst solunum yolu ve sindirim sistemi kanserleri arasında en sık rastlanılan kanserlerdendir. Evre IV larinks kanserleri ise oldukça nadir rastlanmakta olup bütün larinks karsinomlarının % 5'ini oluşturmaktadır. Larenks kanserlerinin tedavisi; son yıllarda konservasyon cerrahisinin gelişmesi, radyoterapi ve kemoterapideki ilerlemeler sayesinde değişikliğe uğramış organ koruma protokolleri ön plana çıkmıştır. Bu çalışmada evre IV larenks kanseri nedeniyle farklı tedavi modaliteleri alan hastaların sağkalım sonuçlarına bakılıp, bunu etkileyen faktörler incelenerek güncel ve en uygun tedavi seçimini tespit etmek amaçlandı.Gereç ve Yöntem: 2001 ve 2007 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında evre IV larenks kanseri tanısıyla başvuran 92 hasta çalışmaya dahil edildi. Total larenjektomi ve radyoterapi alan 13(%14.1), sadece kemoradyoterapi uygulanan 12(%13), total larenjektomi ve boyun diseksiyonu yapılan 16(%17), total larenjektomi, boyun diseksiyonu yapılıp radyoterapi alan 51(%55,5) hasta şeklinde 4 gruba ayrılarak incelendi. Grupların genel sağkalım, hastalığa spesifik sağkalım sonuçları ve rekürrens oranları karşılaştırıldı. Bu sonuçları etkileyen faktörler incelendi.Bulgular: Hastaların genel sağkalım %37(34/92) ve hastalığa spesifik sağkalım %41.5(34/82) olarak bulunurken, ölümlerin %89,5'i(43/48) ilk 3 yıl içinde gerçekleştiği belirlendi. Hastalığa spesifik sağkalım, uygulanan tedavi yöntemlerine göre ise total larenjektomi ve radyoterapi alanlarda %36(4/11), kemoradyoterapi alanlarda %27(3/11), total larenjektomi ve boyun diseksiyonu yapılanlarda %42(6/14), total larenjektomi, boyun diseksiyonu yapılıp radyoterapi alanlarda %45(21/46) olduğu ortaya çıkmıştır. Sadece kemoradyoterapi protokolü uygulanan grup da sağkalım oranlarının diğer gruplara göre düşük olduğu izlendi. T ve N'e göre hastalığa spesifik sağkalım bakıldığında T3 ve T4 gibi lokal ileri evre tümörlerin erken evre tümörlere göre anlamlı bir şekilde düşük olduğu görüldü . N0 ve N+ hastaları karşılaştırdığında istatistiksel anlamlı farklılık olmadığı görüldü. Kemoradyoterapi alanlarda ve total larenjektomi beraberinde boyun diseksiyonu yapılanlarda hem rekürrens oranlarının fazla hem de kemoradyoterapi grubunda tahmini ortalama rekürrens çıkış süresinin kısa olduğu dikkat çekti. TNM sınıflamasına göre rekürrens oranlarına baktığımızda lokal ileri evre tümörlerde rekürrensin fazla olduğu bulundu.Sonuç: Evre IV larenks kanserlerinde günümüzde uygulanabilecek tedavi yöntemleri rağmen yüksek mortalite oranları dikkati çekmektedir. Bu yüzden hastaların erken evrelerde başvurması halen önemini korumaktadır. Larenks kanserlerinde hastalıksız yaşam süresini, sağkalımı ve organ korunmayı arttırabilmek için tümör davranışı hakkında bilgi edinilmeli ve bu duruma etki eden faktörler detaylı incelenmelidir.Anahtar Kelimeler: Larenks kanseri, hastalığa spesifik sağkalım, rekürrens
Oral kavite ve orofarinks yassı epitel hücreli karsinomlarında HPV 16'nın rolü
Amaç: Son yıllarda yapılan araştırmalarda oral kavite ve orofarinks kanserlerinde human papilloma virüs enfeksiyonlarının rolü olabileceği düşünülmektedir. Baş ve boyun bölgesi için kanıtlanmış en yüksek kanserojen genotip HPV p16'dır ve özellikle orofarengeal yassı epitel hücreli kanserlerde görülmektedir. HPV pozitif oral kavite ve orofarinks kanserleri HPV negatif gruba göre daha genç yaşta görülme, erkeklerde daha sık görülme ve cinsel davranışlar ile güçlü ilişkisi olması açısından farklılık göstermektedir. Bu gözlemler HPV ilişkili tümörlerde tedavi seçenekleri ve tedavinin önemli sonuçları, aşıların rolü ve gelecek yıllarda uygulanabilecek hedefe yönelik tedavi konusundaki soruların gündeme gelmesine neden olmaktadır. Hastalar ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi (GÜTF) kulak burun boğaz (KBB) kliniğine başvuran dudak harici oral kavite ve orofarinks yassı hücreli kanserli hastalar çalışmaya dahil edildi. Olgulara immünhistokimyasal olarak HPV p 16 antikorları uygulandı. Kesitler ışık mikroskobunda değerlendirildi. Bulgular: Ellibeş olguda (%76.4) p16 ekspresyonu negatif, onyedi (%23,6)'sinde pozitif saptandı. Prognostik parametrelerle p16 ekspresyonu arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmadı. Fakat orofarengeal kanserlerde sağ kalım açısından HPV pozitif ve negatif grup arasında anlamlı fark görüldü (p=0.032). Sonuç: Hastalık yönetimi ile ilgili olarak, var olan bilgilere göre HPV pozitif oral kavite ve orofarinks kanserlerini daha olumlu sonuçları nedeniyle HNSCC'nin ayrı bir alt grubu olarak düşünebiliriz. HPV pozitif oral kavite ve orofaringeal kanserler HPV negatif hastalığa göre kemoterapi ve radyoterapiye daha iyi cevap verir. HPV 16'nın varlığı/yokluğu prognostik bir belirteç olarak düşünülebilir fakat kullanımı henüz onaylanmamıştır. Oral HPV enfeksiyonu hakkında hala birçok soru araştırılmaktadır. Gelecek klinik çalışmalarda, kanser merkezleri baş-boyun hastalarını HPV statülerine göre sınıflandırmalıdır. Bununla birlikte, özellikle de ana patojenik ajanın bilindiği kanserler için en iyi tedavinin korunma olduğunu daima vurgulamalıyız. Anahtar Kelimeler: Oral kavite ve orofarinks kanseri, Human papilloma virüs p16, İmmünohistokimya.
Genişletilmiş parsiyel larenjektomili hastalarda postoperatif bulgular ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Amaç: Larenks kanseri nedeniyle parsiyel larenjektomi ve genişletilmiş parsiyel larenjektomi olan hastaların larengeal fonksiyonların ne kadar etkilendiği, hastaların ses kalitesinin son durumu, hastaların larenjektomiden sonraki dönemdeki hayat kalitesi değerlendirildi. Hastalar ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kulak Burun Boğaz Kliniği'nde Mayıs 2010 ile Aralık 2015 tarihleri arasında larenks kanseri tanısı almış parsiyel larenjektomi ve genişletilmiş parsiyel larenjektomi yapılmış olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu hastalara 3 formdan oluşan anket formları doldurtuldu. Hastaların bulguları SPSS 22.0 kullanarak birbirleriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza 102 parsiyel larenjektomi yapılan hasta ile başlandı. Bunlardan 12 hasta takiplerde total larenjektomiye çevirildi ve bu hastalar listeden çıkarıldı. Kalan 90 hastadan 67'si anketimize katıldı.. Hastaların hayat kalitesi, ses kalitesi, hastanede kalış süresi, nasogastrik çekme süresi, tümörün yerleşim yeri, dekanülasyon süresi, gıdalarla öksürük ilişkisi larenjektomi tiplerine göre değerlendirildi. Sonuç: Larenjektomi tiplerine göre fonksiyonel skoru(FS), sosyal fonksiyon skoru(SFK), semptom skoru(SK), yorgunluk skoru(FAS), genel sağlık skoru(GSS), yutma semptomlarının skoru(HNSW) hesaplanarak karşılaştırma yapıldı. Bu karşılaştırmalarda istatiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Ses kalitesi açısından GSCL-SGL, SCL-SGL, GSGL-SGL grupları arasında anlamlı fark vardı(Sırasıyla p=0.001, p=0.004, p=0.004). Anahtar Kelimeler: larenks kanseri, hayat kalitesi, ses
Farklı mastoidektomi ameliyatı yapılan hastaların operasyon öncesi ve sonrasındaki kemik yolu iletim cevaplarının değerlendirilmesi
Çalışmamızda mastoidektomi ameliyatlarında kullanılan tur cihazlarının kemik yolu iletim cevaplarına etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamıza 2012 Temmuz-2014 Eylül Yılları arasında kliniğimizde kronik otitismedia tanısı nedeniyle mastoidektomi operasyonu yapılan hastalar dahil edildi. Retrospektif olarak hangi hastaya ne tip mastoidektomi ameliyatı yapıldığı incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, ameliyat olan kulak yönü, preoperatif odyolojik tetkikleri, mastoidektomi tipi, postoperatif odyolojik tetkik değerleri incelenerek istatiksel analizi yapıldı. Operasyon öncesi kemik yolu iletim cevapları ile radikal mastoidektomi, canal wall down (CWD) ve canal wall up (CWU) mastoidektomileri sonrası kemik yolu iletim cevapları karşılaştırıldı. Çalışmamıza dahil edilen toplam 45 hastanın (27 kadın, 18 erkek) ortalama yaşının 32,8 olduğu (median 31), 23 hastanın sol, 22 hastanın sağ kulaktan ameliyat olduğu belirlendi. Radikal mastoidektomi, CWD ve CWU mastoidektomi ameliyatı olan hastalarda kullanılan tur cihazının kemik yolu iletim cevaplarında etkisini görmek için preoperatif ve postoperatif dönemde 6. aydaki sonuçları konuşma frekansları olan 0,5 – 1 ve 2 kHz frekanslarıyla 4 kHz frekansındaki değerler incelendi. Preoperatif ve postoperatif 6. ayda saptanan değerlerin değişimleri istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak; mastoidektomi ameliyatı sırasında kullanılan tur motoru ile oluşan vibrasyon etkisinin ve tur motoru ile oluşan gürültünün çalışmaya alınan mastoidektomi ameliyat tiplerinde anlamlı bir değişikliğe yol açmadığı, ayrıca yaş, cinsiyet ve ameliyat olan kulak yönü gibi demografik özelliklerin de etkisinin olmadığı bulunmuştur.
Sinonazal inverted papillomalı hastalarda P53, Kİ67, human papillomavirüs araştırılması ve klinik sonuçlarımız
Sinonazal İnverted Papillomalı Hastalarda P53, Ki67, Human Papillomavirüs Araştırılması Ve Klinik Sonuçlarımız Amaç: Bu çalışmada sinonazal inverted papillomalı hastalarda tümör süpresör gen olan p53, hücre proliferasyon belirleyicisi ki67 düzeyi ve etyolojik ajan olarak human papilloma virüs varlığı araştırılması, p53 ve ki67 ekspresyonlarının yaş, cinsiyet, sigara alışkanlığı, tümör lokalizasyonu, malign transformasyon, rekürrens, tümör Krause evresi gibi değişkenlerle olan ilişkisini saptamak, tümörün evresine göre seçilen tedavi yöntemlerini ve bunların postoperatif klinik sonuçlarını (rekürrens, maligniteye dönüşüm) analiz etmek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2006 ve 2014 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında sinonazal inverted papilloma tanısıyla opere edilen 41 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların patolojik doku örnekleri ve on adet normal nazal mukoza doku örnekleri değerlendirildi. Doku örnekleri immünohistokimyasal yöntem ile uygulanan p53 ve ki67 antikorları ile immünofenotipik özellikler, polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile poliklonal human papilloma virüs varlığı araştırıldı. Human papilloma virüs pozitif olgularda PCR ile HPV 16 ve 18 tiplerinin varlığı değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 32'si (% 78) erkek, 9'u (% 22) ise kadındı. Ortalama yaş 54,46 (32-81) olarak bulundu. Erkeklerde görülme oranı kadınlara göre 3,55 kat fazla idi. Çalışmamızda ortalama takip süresi 36,8 ay olup (3-86 ay), bir vakada iki defa, on vakada bir kez rekürrens (% 26,8) izlendi. Nüks izlenen 11 vakanın onu maksiller sinüs kaynaklıydı. Bu on vakanın yedisinde ilk operasyonda medial maksillektomi yapılmadığı görüldü. Medial maksillektomi yapılmayan hastalarda nüks daha fazla görüldü. Değerlendirilen 41 hastanın 38'inde malign transformasyon gözlenmedi, üç tanesinde malign transformasyon gözlendi. Malign dönüşümü olmayan 38 inverted papillomalı vakanın hiçbirinde polimeraz zincir reaksiyonunda (PCR) human papilloma virüs saptanmadı. Malign dönüşümü olan inverted papillomalı üç vakada (% 7,3) da human papilloma virüs saptandı. Bu üç olguda saptanan human papilloma virüs tip 16 (2 olgu) ve tip 18 (1 olgu) olup bunlar yüksek riskli human papilloma virüs tipleridir. P53 ekspresyonu ile; rekürrens ve malignite arasında anlamlı ilişki saptandı. Yaş, cinsiyet, sigara ve Krause tümör evrelemesi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Ki67 ekspresyonu ile; malignite arasında ilişki olduğu saptandı. Cinsiyet, sigara, Krause tümör evrelemesi ve rekürrens arasında ilişkisi olmadığı saptandı. Sonuç: P53 ekspresyonun rekürrens ve malign transformasyonda, ki67 ekspresyonunun malign transformasyonda etkili olduğu saptandı. Malign transformasyonu olan sinonazal inverted papillomalı hastaların hepsinde HPV pozitifliği görüldü. Malignitenin öngörülmesi konusunda primer tümöre ait p53 ve ki67 ekspresyonları, human papilloma virüs varlığı klinisyen için aydınlatıcı sonuçlar verebilir. Anahtar Kelimeler: İnverted papilloma, p53, ki67, HPV, sinonazal
Tanıdan sonra radyoterapi alan larenks kanserli hastalarda nüks sonrası kurtarma cerrahisinin sağkalım üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada ilk tanı anında küratif radyoterapi ile tedavi edilen ve sonrasında rekürrens gelişen hastalarda kurtarma cerrahisinin sağkalım üzerine etkisininin ve sağkalım üzerine etki eden diğer faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ocak 2000 ve Ocak 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda, tanıdan sonra radyoterapi uygulanan larenks kanserli hastalarda gelişen nüks üzerine kurtarma cerrahileri uygulanan 42 hasta, maksimum 10; minimum 3 yıl takip süresiyle çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların dosyaları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar nüks sonrası lezyon lokalizasyonuna göre, uygulanan cerrahi şekline göre ayrıştırıldı. Rekürrens sonrası uygulanan tedavi şekli ve uygulanan kurtarma cerrahisinin üç yıllık ve beş yıllık sağkalım oranları belirlendi. Kurtarma larenjektomi sonrası oluşan komplikasyonlar belirlenip komplikasyonların tedavi şekilleri de incelendi. Bulgular: Rekürrens sonrasında hastaların 5'inde lezyon tek bölgede lokalize iken, 37 hastada transglottik olarak saptanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 42 hastanın rekürrens sonrasında 8'ine kordektomi, 24'üne total larenjektomi, 10'una total larenjektomi ile birlikte boyun diseksiyonu yapıldı. Hastaların verileri değerlendirildiğinde, genel sağkalım %59,5; üç yıllık hastalıksız sağkalım %67,2; 5 yıllık hastalıksız sağkalım oranı %57,5 olarak saptandı. Genel rekürrens oranı ise %23,8 olarak bulundu. Tiroidektomi yapılanlarda ve tiroidektomi yapılmayanlarda 5 yıllık sağkalım sırasıyla %50,8; %30, rekürrens oranı sırasıyla %33,3; %6,6 olarak bulundu. Elektif selektif boyun diseksiyonu yapılanlarda ve elektif selektif boyun diseksiyonu yapılmayanlarda 5 yıllık sağkalım sırasıyla %26,7; %43,1, rekürrens oranları sırasıyla %30; %28 olarak tespit edildi. Sağkalım ve rekürrens açısından tüm bu ikili karşılaştırmalarda istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemedi. Tek başına kurtarma total larenjektomi yapılan ve kurtarma total larenjektomi ile birlikte boyun diseksiyonu yapılan toplam 34 hastanın %64'ünde farengokütanöz fistül tespit edildi. Bunların %36,3'ü primer süturasyon veya günlük pansumanlarla, %54,5'i pektoral kas flebiyle, %9'u radial ön kol flebiyle onarımları yapıldı. Sonuç: Radyoterapi sonrasında kurtarma cerrahisi uygulanan larenks kanserli olgularda kurtarma cerrahisi sağkalım üzerine olumlu etki sağlamak ile birlikte yüksek oranda komplikasyon riskine sahip bir tedavi modalitesidir. Serimizde sınırlı hastada organ koruyucu cerrahi yapılmış olup total larenjektomi yapılan hastalarla benzer sağkalım ve cerrahi sonrası benzer rekürrens oranları tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Radyoterapi, rekürrens, kurtarma larenjektomi, organ koruyucu kurtarma larenjektomi
Larengofarengeal reflü hastalarında lansoprazol ve lansoprazol+domperidon tedavilerinin etkinliklerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Laringofarengeal reflü (LFR) tanısı ve patofizyolojisi hala tam olarak ortaya konulamamış bir hastalıktır. Tanıda altın standart olarak kabul edilen pH monitörizasyonunun uygulama zorluğu sebebiyle tanı amaçlı kullanılmasının hastalar tarafından reddedilmesi ve araştırmalar haricinde poliklinik şartlarında tanı yaklaşımları arasında yer almaması nedeniyle LFR tanısında daha pratik olan ve takiplerde kolaylıkla kullanılabilecek bir yönteme ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenle ampirik olarak verilecek proton pompa inhibitörleri (PPİ) sonrası semptom ve bulguların değerlendirilmesi ve tedavi sonrası gelişmelerin tanıyı desteklemesi daha çok kullanılan bir tanı metodu haline gelmiştir. Bu çalışma ile LFR düşünülen hastaların semptom ve bulguları skorlandı. Tedavide iki farklı ampirik tedavi protokolü kullanılmış olup tedavinin 1. ve 3. ayında semptom ve bulgular tekrar skorlandı ve iki protokolün birbirlerine üstünlükleri karşılaştırıldı. Metod: Bozok Üversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Polikliniğine 2015 yılında başvuran ve klinik olarak Reflü Semptom indeksine göre LFR düşündüren hastalar larengofarengeal reflü şüphesi ile çalışmaya alındı. Bütün hastalara baş boyun muayenesi, nazal ve larengeal endoskopik muayene yapıldı. Videolaringoskopik muayene görüntüleri kaydedildi ve muayene sırasında saptanan bulgular Reflü Bulgu İndeksi olarak kayıt altına alındı. Çalışmaya RSİ≥ 13 ve RBİ ≥7 olan yaşları 18 ile 75 arasında degişen (ortalama yaş 50.6), 12'si erkek, 28'i kadın toplam 40 hasta alındı. Hastalar randomize olarak eşit iki guruba ayrıldı. Bir gruba yemekten yarım saat önce 2x1 şeklinde Lansoprazol 30 mg diğer gruba ise 2x1 şeklinde Lansoprazol 30 mg+ Domperidon 10 mg kombinasyonu verildi. Bu hastalara tedavi öncesi yapılan RSİ ve RBi puanlaması, endoskopik muayeneleri ve tedaviye yanıtları 1. ve 3. aydaki kontrollerinde tekrar değerlendirildi. Sonuç: Çalışmamız sonuçlarına göre her iki tedavi protokolünün tedavi öncesi ve 3. ay sonu değerleri karşılaştırıldığında PPi tedavisine prokinetik ajan eklenmesinin sadece PPi kullanılan hasta grubuna göre üstünlük sağlamadığı sonucuna ulaştık. Sonuç olarak bu çalışma ile RBi 7'nin, RSi 13'ün üzerinde olup antireflü tedaviden fayda gören hastalarda hem tanıyı kesinleştirmiş hem de RBİ ve RSİ' nin pratik geçerliliğini göstermiş olduk. Ayrıca bu skorlama sistemi ile gereksiz ilaç kullanımı önlenirken, poliklinik şartlarında kolaylıkla uygulanabilecek bir yöntem elde edilmiştir. Anahtar kelimeler: Gastroözefageal reflü, larengofarengeal reflü , proton pompa inhibitörü, öksürük, reflü semptom indeksi, reflü bulgu indeksi
Koklear implant cerrahisinde reimplantasyon nedenleri
Amaç: Bu çalışma koklear implant cerrahisi sonrası reimplantasyon cerrahisi geçiren hastalarda bunun nedenlerini,hastaların sosyokültürel düzeyinin ve kullanılan cerrahi yöntemin reimplantasyon ile olan ilişkisini incelemek amacıyla yapıldı Gereç ve Yöntem:Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında koklear implant cerrahisi sonrası reimplantasyon ihtiyacı olan 62 hasta ile yine Gaziantep Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Kliniğinde koklear implant cerrahisi uygulanmış olup ama reimplantasyon ihtiyacı olmayan 62 hasta kontrol grubu olarak dahil edildi.Hasta verileri ve dosyaları retrospektif olarak incelendi.Uygulanmış cerrahis yöntemler gözden geçirildi..Hasta yakınlarına soru-cevap tarzında anket yöntemi ile sosyokültürel düzeyle ilişkili verilere ulaşıldı. Bulgular: Bu çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda opere edilmiş 1487 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Kliniğimizde 66 hastaya(%4.43) reimplantasyon cerrahisi uygulandı.Kontrol grubu ve reimplantasyon cerrahisi yapılan tüm hastaların annelerinin eğitim durumu,babalarının eğitim durumu incelendi.Ayrıca tüm hastaların gelir düzeyi ve yaşam alanı değerlendirildi.Reimplantasyon cerrahisi yapılan hastaların 58 tanesi (%93.4) Oblik açı ile yerleştirme yöntemi dediğimiz cerrahi teknikle opere edilmişti. 4 tanesi (%6.6) düz açı ile yerleştirme yöntemi dediğimiz cerrahi teknik ile opere edilmişti. Aynı marka ve model cihazlar göz önüne alındığında 994 hastaya oblik açı ile yerleştirme yöntemi dediğimiz cerrahi teknik ile operasyon yapılmış ve 58 inde (%5.8) reimplantasyon ihtiyacı olmuş.188 hastaya ise düz açıyla yerleştirme yöntemi ile operasyon yapılmış ve 4 ünde (%2.1) de reimplantasyon ihtiyacı olmuş. teknik değişikliğinden önceki reimplantasyon oranımız %5.8 iken yeni teknik ile bu oran %2.1 olarak tespit edilmiş. Sonuç:Düz açıyla yerleştirme yöntemi dediğimiz teknik ile reimplantasyon oranının önemli ölçüde azaldığı görüldü.Sosyoekonomik düzey yükseldikçe daha az oranda reimplantasyon ihtiyacı olduğu anlaşıldı. Anahtar Kelimeler: Reimplantasyon cerrahisi,düz açı ile yerleştirme yöntemi,ebeveyn eğitim durumu,yaşam alanı,gelir düzeyi
Vokal kord mukozal hasarının iyileşmesinde otolog trombositten zengin plazma (PRP) ve kök hücre etkinliğinin deneysel model üzerinde karşılaştırılması
Amaç: Tavşan modelinde vokal kord hasarı sonrası, PRP (platelet zengin plazma) ve adipoz kaynaklı kök hücre uygulamalarının iyileşme üzerine etkinliğinin histopatotojik olarak karşılaştırılması. Gereç ve yöntem: Araştırmada, 3 dişi ve 7 erkek olmak üzere toplam 10 adet "Yeni Zelanda tavşanı" kullanılmıştır. Çalışma grubu kontrol grubu (Grup 1), skar grubu (Grup 2), ADSC grubu (grup 3) ve PRP grubu (grup 4) olarak belirlenmiştir. Kontrol grubu olarak herhangi bir girişim uygulanmamış 4 vokal kord kullanılmıştır. PRP grubunda deneklerin sol vokal kordlarına 2mm 'lik mikrocup forseps ile 2 mm derinliğinde hasar verildi. Aynı seansta intraoperatif olarak tavşanın kulak marjinal veninden alınan kandan santifüj yöntemi ile PRP elde edildi. PRP solüsyonu olacak şekilde deneklerin sol vokal korduna uygulandı. Sağ vokal korda ise aynı şekilde hasar verilip uygulama yapılmadı. Kök hücre grubunda deneklerin vokal kordlarına 2 mm'lik mikrocup forseps ile 2 mm derinliğimde hasar verildi. Tavşanın interskapular bölgesindeki adipoz dokudan enzimatik biçimde elde edilen kök hücre intraoperatif olarak deneğin sol vokal korduna uygulandı. Sağ vokal korda ise aynı şekilde hasar verilip uygulama yapılmadı. Tüm deneklerin sağ vokal kordları skar grubu olarak belirlendi. 1 ay sonra denekler sakrifiye edilerek vokal kordlar total larenjektomi ile diseke edildi ve immünhistokimyasal olarak incelenmeye alındı. Histopatolojik değerlendirmede karşılaştırılacak parametreler; Tip 1 kolajen yoğunluğu, Lamina propria (LP) kalınlığı, epitel kalınlığı, TGF Beta 1 yoğunluğu, elastik lif yoğunluğu ve gland yoğunluğu olarak belirlendi. Bulgular: Elde edilen immünhistokimyasal verilerin karşılaştırmalı analizinde; epitel ve lamina propria kalınlıkları arasında PRP ve ADSC grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark izlenmedi.PRP ve ADSC gruplarının skar grubu ile karşılaştırılmasında anlamlı fark olduğu gözlenmiştir. Bu durum PRP ve ADSC tedavilerinin her 2'sinin ix de vokal kord iyileşmesi üzerine olumlu etkisi olduğunu göstermektedir. TGF Beta-1 ve kolajen boyama değerlendirmesinde ise PRP ve ADSC gruplarının ikisinde de skar grubuna kıyasla anlamlı fark izlendi. Gland yoğunluğu için yapılan semi-kantitatif karşılaştırmada kontrol grubu ve PRP ile ADSC grubu arasında da anlamlı fark olduğu görüldü. ADSC ve PRP grupları ile skar grubu arasında yapılan değerlendirmede de anlamlı farklılık olduğu görüldü. Elastik lif açısından yapılan değerlendirmede skar grubunda elastinin anlamlı olarak azaldığı görüldü. PRP ve ADSC gruplarında da kontrolle arasında anlamlı fark olduğu görüldü. Ancak PRP ve ADSC tedavileri arasında yapılan değerlendirmelerde hiçbir parametrede birbirlerine üstünlük sağlamadıkları görüldü. Gruplar arası farklılıkların değerlendirilmesinde LP kalınlığı, TGF Beta-1 yoğunluğu, kolajen yoğunluğu, gland yoğunluğu ve elastik lif yoğunluğu açısından anlamlı farklılık olduğu görüldü (p<0,05). Sonuç: PRP ve ADSC enjeksiyonları yapılan gruplarda elde edilen sonuçlar her iki tedavinin de vokal kord skarı iyileşmesi üzerine olumlu etkisi olduğuna dair bulgular içermektedir. Ancak PRP ve ADSC grupları birbirlerine üstünlük gösteremediklerinden tedavi metodu seçiminde maliyet, hastanın isteği ve materyallerin eldesiyle ilgili etkenlerin dikkate alınması uygun olacaktır. Yağ dokusu eldesinin PRP'ye kıyasla daha invaziv olması, kök hücrenin immünhistokimyasal eldesinin uzun bir süreç olması, PRP'nin hazırlık aşamasının hızlı ve çok çalışılmış bir yöntem olması nedeniyle vokal kord skarı tedavisinde bu iki tedavinin basamaklandırılabilir olduğu sonucuna varılmıştır.Yapılan istatistiksel analizler, özellikle "skar" grubunun diğer gruplarla karşılaştırıldığında belirgin farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Bunun yanı sıra, PRP ve ADSC grupları arasında anlamlı bir fark bulunmaması, bu iki tedavi yaklaşımının benzer etkinliğe sahip olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Vokal kord, kök hücre, yağ doku, PRP, hayvan modeli
Topikal olarak kullanılan antifungal ilaçların ototoksik yan etkilerininhistopatolojik olarak incelenmesi
Otomikozis tedavisinde kullanılan topikal antifungal ajanların ototoksik yan etkilerinin olup olmadığı hakkında yeterli veri mevcut değildir. Bu çalışmada tolnaftat,sulkonazol, bifonazol, nistatinin ototoksik etkileri 35 adet guinea pig'de incelendi. Bir grup hayvana da pozitif kontrol grubu olarak neomisin uygulandı. İlaçlar hayvanların sağ timpanik kavitelerine topikal olarak bir haftada üç kez uygulandı. Sol kulakları negatif kontrol grubu olarak değerlendirildi. Tedaviden 2 hafta sonra hayvanlar sakrifiye edilerek kohleaları ışın mikroskopisinde ve elektron mikroskopisinde incelendi. TUNEL boyaması yapılarak spiral limbus ve spiral gangliyondaki apopitotik hücre oranları belirlendi. Tolnaftat ve bifonazol uygulanan kulaklarda sulkonazol ve nistatin uygulananlara göre çok daha fazla sayıda apopitotik hücre tesbit edildi. Bu sonuçlar antifungal ajanların apopitozis yolunu kullanarak ototoksisiteye neden olabileceklerini, bu etkilerin sadece korti organında değil aynı zamanda spiral limbus ve spiral gangliyonda da gözlenebileceğini göstermektedir.
İntratimpanik olarak uygulanan 5-fluorourasil'in ototoksisitesinin deneysel olarak incelenmesi
Amaç: Kolesteatom tedavisinde krem formunun etkili olduğu bilinen 5-Fluorourasil'in solüsyon formunun intratimpanik uygulama ile ototoksisite oluşturup oluşturmadığının histopatolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 11 adet, ortalama 4 aylık ve 300-400 gr ağırlığında, erkek Wistar ratın sağ ve sol kulakları dahil edildi. Kontrol grubu(1. Grup) 4 rata pozitif kontrol olması amacıyla toksisitesi bilinen amikasin, çalışma grubu(2. Grup) 7 adet rata 5-Fluorourasil intratimpanik olarak uygulandı. Her iki grup ratların sağ kulağına ilaç uygulaması yapılıp sol kulağa işlem yapılmadı. Çalışma grubu, birer hafta ara ile tek doz, iki doz ve üç doz 5-Fluorourasil yapılarak 3 'e ayrıldı. Kontrol grubundaki ratlar amikasin uygulamasından 1 hafta sonra, çalışma grubundaki ratlar hedef doz yapıldıktan 1 hafta sonra sakrifiye edilerek kokleaları diseke edildi ve ışık mikroskopisi ve TUNEL yöntemi ile histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Amikasin grubu ve 5-Fluorourasil uygulanan iki grup arasında ışık mikroskopik bakıdaki parametreler değişkenlik göstermekle birlikte apoptoz açısından fark anlamlı bulunmuştur(p<0,05). Stria vaskülaris kalınlığı arasındaki fark iki grup arasında anlamlı sonuçlanmıştır(p<0,05). 5-Fluorourasil grubunun kendi içindeki gruplandırmasında denek sayısı az olmakla birlikte apoptoz açısından anlamlı fark bulunmamıştır(p<0,05). Sonuç: Ratlarda intratimpanik olarak uygulanan 5-Fluorourasil'in hücresel değişikliğe sebep olmakla birlikte apoptoz değerlendirilerek yapılan histopatolojik incelemede ototoksik etkisi saptanmamıştır.
Altmış (60) yaş ve üzeri hastalarda koklear implantasyon sonrası işitsel performans analizi ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, tek taraflı koklear implantasyon uygulanan 60 yaş ve üzeri hastalarda işitesel performansı ve yaşam kalitesini analiz etmek amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda 2002-2020 yılları arasında tek taraflı koklear implant uygulanan 60 yaş ve üzeri toplam 34 hastayı kapsamaktadır. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, eğitim durumu, ek hastalık ve eş durumu, işitme kaybı süreleri, işitme kaybı nedenleri) retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların ameliyat öncesi çekilen bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleri, ek hastalıkları ve operasyon esnasında karşılaşılabilecek zorlukları saptamak amacıyla not edildi. Hastalar, ameliyat öncesi işitme kaybı sürelerine göre 1-3 yıl, 4-6 yıl, 7 yıl ve üzeri olmak üzere üç alt gruba, gün içerisinde implant kullanım sürelerine göre 11 saat altı ve üstü olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Ayrıca 60-70 yaş arası ve 70 yaş üzeri olan hastalarda kendi içinde iki gruba ayrıldı. Tüm gruplarda işitsel kazançlar ve yaşam kalitesi değerlendirildi. Koklear implant sonrası işitsel kazancı test etmek için saf ses odyometri testi kullanıldı. Ayrıca koklear implant uygulanan hastalarda memnuniyeti değerlendirmek için "Yaşam Kalite Ölçeği-Kısa Form envanteri" kullanıldı. Bulgular: Bu çalışmaya 60 yaş ve üstü (ortalama 66,06), 21'i (% 61,77) kadın, 15'i (% 38,23) erkek toplamda 34 hasta dahil edildi. Yirmialtı hasta (%76,5) 60-70 yaş arasındayken 8 hasta (%23,5) 70 yaş ve üzerindeydi. Hastaların 6'sı (%17,6) implantını gün içinde 11 saatten az, 28'i ise (%82,4) 11 saatten fazla kullanıyordu. Ameliyat öncesi işitme kaybı süresi, 15 hastada (%44,1) 1-3 yıl iken, 9 hastada (%26,5) 4-6 yıl, 10 hastada (%29,4) 7 yıl ve üzeriydi. Hastaların 19'unda (%55,9) ek hastalık izlenirken, 15'inde (%44,1) ek hastalık mevcut değildi. Hastaların 7'si hiç eğitim almamışken (%20,6), 25'i (%73,5) ilkokul/ortaokul mezunu ve 2'si (%5,9) üniversite mezunuydu. İmplantını gün içerisinde 11 saatten fazla kullanan hastaların skor ortalaması anketin tüm alt ölçeklerinde 11 saatten az kullanan hastalara göre daha yüksekti ve istatistiksel anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). İşitme kaybı süresi 1-3 yıl arası olan hastaların işitsel kazanç değeri, işitme kaybı süresi 4-6 yıl ve >7 yıl olanlardan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Anketin "genel sağlık durumu" alt ölçeği dışındaki tüm alt ölçeklerinde skor ortalaması, implant öncesi işitme kaybı süresi azaldıkça, ters orantılı olarak arttı. Ayrıca bu alt ölçekler içinden "psikolojik ve sosyal ilişkiler" alt ölçeklerindeki artış istatistiksel olarak da anlamlı saptandı (p=0,042, p=0,035). Kadın hastalarda "çevre" alt ölçeğinde skor ortalaması erkek hastalara göre daha yüksek bulundu ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0,041). Eğitim durumuna göre karşılaştırıldığında "psikolojik" alt ölçeğinde eğitim düzeyi arttıkça skor ortalaması arttı ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0,027). Yaşa göre karşılaştırıldığında 70 yaş altı ve üstü hasta grupları arasında, "WHOQOL-BREF" anketi alt ölçeklerinin skor ortalamalarında ve işitsel kazançlarda istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda, postlingual bilateral ileri derece sensörinöral işitme kaybı olan 60 yaş ve üzeri tüm hastalarda, koklear implantasyon sonrası, anlamlı ölçüde işitsel kazanç sağlandığı gösterildi. Hastaların koklear implantasyon öncesi işitme kaybı süresi ile işitme eşiklerindeki kazanç ters orantılıydı. Aynı zamanda Kİ gün içi kullanım süresi arttıkça hastaların yaşam kalitesinde belirgin ölçüde artış izlendi. 70 yaş üstü hastalarda da 70 yaş altı hastalara benzer şekilde işitsel kazanç ve yaşam kalitesi skorları elde edilmiştir. Cerrahi gerektiren majör bir komplikasyon görülmemiştir. Çalışmamız göstermiştir ki Kİ'da iyi ve fonksiyonel sonuçlar için yaş sınırlayıcı bir faktör değildir. Altmış yaş üstü hastalarda da, Kİ düşük komplikasyon oranları ve yüz güldürücü sonuçları ile güvenli bir cerrahidir.
Türk müziği eğitimi alanlarda ses eğitiminin ses alanı ve ses kalitesi üzerine etkileri
Bu çalışmanın amacı Klasik Türk Müziği eğitiminin ses alanı ve kalitesi üzerine olan etkilerini incelemek ve bulguları Batı Müziği ile ilgili daha önceden yapılan çalışmalar ışığında değerlendirmektir. Çalışmaya Ege Üniversitesi Devlet Türk Müziği Konservatuarı 1. sınıfta olan 11 kişi, 2. sınıfta olan 9 kişi ve Celal Bayar Üniversitesi Türk Müziği korosundaki10 kişi alınmıştır. Deneklerin 8 aylık ses eğitimi öncesi ve sonrasında ses kayıtları alınmış, yarım ses hassasiyetle ses alanları belirlenip ses analiziyapılmıştır. Ses alanının 1. grupta 3 yarım ses (29'dan 32'ye), 2. grupta 2 yarım ses (30'dan 32'ye) ve 3. grupta 4,5 yarım ses (23'ten 28'e) genişlediği bulunmuştur. Ses eğitiminin, ses alanı daha dar olan amatör koroda daha fazla etkin olduğu, zaten geniş bir ses alanına sahip konservatuar grubunda ses alanınıgenişletmenin daha zor olduğu belirlenmiştir. Ses analizinde kullanılan jitter, shimmer, frekans tremor, amplitüd tremor, SDf, SD amplitüd değerlerinin konservatuar grubunda normal sınırlar içinde olduğu, ses eğitimi sonrası üç grupta da bütün parametrelerin anlamlı bir şekilde değiştiği görülmüştür. Sesin harmonik komponenti ile ilgili HNR, SNR, NNE gibi parametrelerin ses eğitimi sonrası üç grupta da anlamlı şekilde değiştiği, sesin algısal analizinde kullanılan kısıklık, solukluk, kabalık ve GRBAS skorlarının konservatuar grubunda ses eğitimi öncesi normal sınırla olduğu, ses eğitimi sonrası amatör koroda daha belirgin olacak şekilde üç grupta da anlamlı olarak düzeldiği belirlenmiştir. Eğitim sonrasında meydana gelen değişikliklerin gruplar arasında karşılaştırılmasında konservatuar 1. sınıf ve konservatuar 2. sınıf arasında anlamlı bir değişikliğin görülmediği; ancak, amatör koro ile konservatuar 1.sınıf ve konservatuar 2. sınıf karşılaştırıldığında 7 parametrede (amplitüd tremor, 107HNR, SNR, NNE, kısıklık, solukluk, GRBAS) anlamlı farklılığın görüldüğü tesbit edilmiştir. Cinsiyet, sigara, alkol, reflü, ameliyat, önceden alınan ses eğitimi gibi parametrelerin ses alanı ve ses kalitesi üzerinde herhangibir etkisinin bulunmadığı gösterilmiştir. Bizim araştırmamız Türk Müziği eğitimi ile ilgili olarak yapılan ilk çalışmadır. Sonuçlar önceki çalışmalarla mukayese edildiğinde, Türk Müziğinin de en az Batı Müziği eğitimi kadar ses kalitesinde artış sağladığı gösterilmişt
Gürültüye bağlı işitme kaybında carbon monoxide releasıng molecule-3 (CORM-3) koruyucu rolü
GİRİŞ: Gürültü, kalıcı tipte işitme kaybına yol açabilen önemli bir edinsel işitme kaybı sebebidir. Gürültü kaynaklı işitme kaybı en sık rastlanan önlenebilir işitme kaybı nedenlerinden biridir. Gürültünün kaynağının azaltılması veya kişisel korunma ekipmanları kullanılması gibi gürültüye bağlı işitme kaybını azaltmaya yönelik yöntemler bulunmasına rağmen; başarısı kanıtlanmış kabul edilen ortak bir tedavi protokolü henüz tanımlanmamıştır. Bu deneysel çalışmanın amacı, gürültüye maruziyet sonrası Carbon Monoxide Releasing Molecule-3 (CORM-3)'ün işitme sistemine olan olası koruyucu etkilerinin elektrofizyolojik ölçümler ve histopatolojik yöntemlerle gösterilmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Yirmi dört adet albino wistar erkek rat eşit şekilde 3 gruba ayrıldı. Gürültü verilmeyen gruba; 7 gün sürecinde intraperitoneal serum fizyolojik uygulandı. Diğer 2 gruptaki 16 rat, 120 dB SPL şiddetinde, 4 kHz oktav bantta 4 saat gürültüye maruz bırakıldı. Gürültü alan bir gruba intraperitoneal serum fizyolojik, diğerine ise intraperitoneal yoldan 10 mg/kg CORM-3 7 gün boyunca uygulandı. İşitme düzeyleri, başlangıç, 1. ve 7. günlerde, distorsiyon ürünü otoakustik emisyon ve 4, 6 ve 8 kHz'de işitsel uyarılmış beyinsapı potansiyelleri ile ölçüldü. Son test sonrasında tüm ratların iç kulak yapıları diseke edilerek, koklea yapıları ışık mikroskobisi ile değerlendirildi. BULGULAR: İşitsel uyarılmış beyinsapı potansiyel test sonuçları tüm frekanslarında CORM-3 grubunda gürültü verilen diğer gruba kıyasla daha iyi işitme eşikleri olduğunu gösterdi. Bu bulgular istatistiksel olarak da anlamlı tespit edildi (p<0,05). Gürültü sonrasında distorsiyon ürünü otoakustik emisyon yanıtları kayboldu. Histopatolojik değerlendirmede ise gürültünün kokleada yarattığı hücresel hasar gösterildi. SONUÇ: Elde edilen verilere göre CORM-3, gürültüye bağlı işitme kaybında koruyucu ve tedavi edici ajan olarak kullanılabilecek faydalı bir molekül olabilir. Ancak bu koruyucu etkinin kanıtlanmasına yönelik ek araştırmalara gereksinim bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Akustik travma, antioksidan, Carbon Monoxide Releasing Molecule-3, gürültüye bağlı işitme kaybı, sensörinöral işitme kaybı
Koklear implantasyon yapılan hastalarda intraoperatif ve uzun dönemde telemetri değişiklikleri
Koklear implantasyon(Kİ), ileri derecede sensörinöral işitme kaybı yaşayan bireyler için etkili bir tedavi yöntemi olarak öne çıkmaktadır. Kullanıcı sayısı dünya genelinde artarken, bireysel elektrot arızalarının da sıklığı yükselmektedir. Bu arızaların ses kalitesi ve konfor üzerindeki etkileri, bireylerin yaşam kalitesini doğrudan etkileyebilir. Çalışmanın amacı, Kİ kullanıcılarının zamanla değişen empedans ölçümlerini retrospektif olarak değerlendirmektir. İkincil hedef, intraoperatif anormal elektrot bulgularının yaygınlığını ve zaman içindeki değişimini belirlemektir. Çalışmaya Cochlear marka implant kullanan 333 birey (358 implant) dahil edilmiştir. Katılımcıların empedans telemetrisi, intraoperatif ve postoperatif 1., 2., 3., 6. ve 12. aylarda değerlendirilmiştir. Postoperatif 1. ayda maksimum empedans değerlerine ulaşıldığı, 6. aydan sonra ise stabil bir seyir izlendiği görülmüştür. Toplamda 358 cihazdan 26'sında (%7,2) en az bir elektrot arızası saptanmıştır. Bu arızaların 22'si (%84,7) açık devre(OC), 4'ü ise (%15,3) kısa devre(SC) şeklindedir. OC arızalarının tamamı 1. ayda düzelirken, SC arızalarında hiçbir düzelme gözlemlenmemiştir. Koklear implant adaylık kriterlerinin genişlemesiyle birlikte, bireysel elektrot arıza oranlarının da artması beklenmektedir. Düzenli takipler, hasta performansının izlenmesi açısından kritik öneme sahiptir.
Endoskopik Dakriyosistorinostomi ameliyatı yapılmış hastalarda kese histopatolojik özelliklerinin prognoza etkisinin değerlendirilmesi
Epifora, otolaringoloji ve oftalmolojide sık rastlanan bir yakınmadır. Epiforanın tedavisinde amaç gözyaşının buruna geçişini düzgün bir şekilde sağlamaktır. Medikal tedavinin yetersiz kaldığı durumlarda cerrahi olarak pasajı sağlamak gereklidir. Günümüzde DSR temel olarak endonazal ve eksternal olmak üzere iki yöntemle uygulanmaktadır. En-DSR' nin hem işlem hem de hastalık tekrarı açısından eksternal DSR'e kıyasla avantajlı özelliklere sahiptir. DSR ameliyatları sonrasında rekürrensler olabilmektedir. Bu araştırmanın yapılmasındaki amaç, En-DSR ameliyatı yapılan hastalardaki nüks (hastalık tekrarlama) oranlarını tespit etmek, beraberinde ameliyat sırasında alınmış olan kesenin histopatolojik özellikleri ile hastalığın tekrarlama arasındaki ilişkiyii ortaya koymaktır.Çalışmaya dahil edilen hastalar Göz Hastalıkları A.D. ile işbirliği kapsamında Anabilim dalımıza En-DSR ameliyatı yapılmak üzere yönlendirilmiş ve yapılan incelemelerde lakrimal keseleri normal ya da dilate olan postsakkal stenozlu olgulardır. Bu çerçevede, Celal Bayar Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda 1995?2010 tarihleri arasında kronik dakriyosistit tanısı ile En-DSR uygulanan 78 hasta sorgulama ve kontrol muayene amaçlı çağrıldı. Ancak sadece 34 hasta (%44) kontrol muayenesine geldi. Ayrıca kontrole gelen hastalar; yaş, cinsiyet, takip süresi, primer ya da revizyon cerrahi, silikon tüp uygulanması, En-DSR ile eş zamanlı rinolojik cerrahi, intraoperatif ve postoperatif komplikasyonların varlığı ve postoperatif subjektif şikayetler açısından değerlendirildi. Hastalara rutin KBB ve endoskopik muayene ile fluorescein testi uygulandı. Kontrole gelen 34 hastanın 25'inin (%73.5) lakrimal kese örnekleri Patoloji A.D.'ı tarafından histopatolojik (yangısal hücre infiltrasyonu, fibrozis, kapiller damar proliferasyonu ve kronik yangı skoru açısından) incelemeye alındı.Tüm olgularda postoperatif kontrol süresi (p=0.598), yaş (p=0.502), cinsiyet (p= 0.649), silikon tüp uygulaması (p= 0.249), En-DSR ile eş zamanlı sinonazal cerrahi uygulaması (p= 0.541), primer/revizyon cerrahi (p= 0.390) ile iyileşme sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı. Patoloji A.D. tarafından değerlendirilen 25 lakrimal kese preparatlarındaki hücre infiltrasyonu (p=0.05), fibrozis (p=0.05), kronik yangı skoru (p=0.03) ile iyileşme sonuçları arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptandı. Bu sonuç ile lakrimal kesede yangı skoru şiddetlendikçe başarı oranının düştüğü gösterilmiştir.Kronik yangı skorunun rekürrens açısından kötü prognoz kriterleri içerisinde olduğu düşünülebilir. Bu nedenle daha önceki çalışmalarda rutin histopatolojik değerlendirme önerilmezken, bu çalışmada elde ettiğimiz veriler doğrultusunda En-DSR sırasında rutin lakrimal kese biyopsisi alınması ile rekürrens olabilecek ileri derecede yangısı olan olguların daha yakın takip edilmesi gerektiği önerilebilir. Sonuç olarak, bu çalışma bize lakrimal kesede fibrozis, yangısal hücre infiltrasyonu ve kronik yangı skoru arttıkça iyileşmenin olumsuz etkilendiğini düşündürmektedir.
Kepçe kulak deformitesi nedeniyle anterior skorlama ve posterior rolling tekniği kullanılan otoplasti olgularında objektif ve subjektif iyileşme oranlarının analizi
Aurikülanın konjenital ve akkiz deformitelerinin düzeltilmesi için yapılan işlemlere otoplasti adı verilmektedir. Kepçe kulak deformitesi baş ve boynun en sık görülen konjenital deformitesidir ve toplumdaki sıklığı yaklaşık olarak %5'tir. Kepçe kulak deformitesini düzeltmek için 200'den fazla otoplasti tekniği tanımlanmıştır. Hastanın yaşına, kıkırdağın kalınlığına ve esnekliğine, protrüzyonun derecesine göre uygun cerrahi yöntem seçilmelidir.Biz bu çalışmada tek cerrah tarafından anterior skorlama posterior rolling tekniği ile otoplasti ameliyatı uygulanan, Aralık 2008-Eylül 2010 tarihleri arasında opere edilmiş 18 hastanın 36 kulağına ait verileri değerlendirildik. Tüm olguların preoperatif, postoperatif 1. ay, 3. ay ve 1. yıl fizik muayenelerinde, auriküla-mastoid açı ve heliksten mastoide kadar olan uzaklıkları her iki auriküla için ayrı ayrı ölçüldü ve kaydedildi. Hastaların öznel olarak beğenileri VAS (vizuel analog skala) ile ölçüldü.Hastaların preoperatif auriküla-mastoid açı, auriküla-mastoid uzaklık değerleri ve VAS skorları, postoperatif 1. ay, 3. ay ve1. yıl auriküla-mastoid açı, auriküla-mastoid uzaklık değerleri ve VAS skorları ile karşılaştırıldığında tüm değerlerde istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı.Veriler anterior skorlama posterior rolling tekniğinin etkili, hasta memnuniyeti yüksek, komplikasyon oranı düşük bir yöntem olduğuna işaret etmektedir.
Adenotonsillektominin kanama parametreleri ve erken dönem hümoral immünite üzerine etkileri
Adenotonsillektomi otorinolaringologlar tarafından en sık yapılan cerrahi girişimlerden biridir. Günümüzde kanama adenotonsillektominin en önemli komplikasyonu olarak görülmektedir. Kanama riski olan hastaların önceden tahmin edilmesi risk grubundaki hastaların yakın takibe alınması, kanamanın kötü sonuçlarını engelleyebilir.Çalışmamızın amacı, adenotonsillektominin erken dönem hümoral imünite ve kanama parametreleri üzerine etkilerini araştırmaktıÇalışmaya, Temmuz 2007? Aralık 2007 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Kliniğinde adenotonsillektomi yapılan 20 hasta alındı. Adenotonsillektomi yapılan çocuklardan preoperatif 1.gün ve postoperatif 1.gün ve 8.günlerde IgG, IgA, IgM, C3, PT, aPTT, INR, tam kan tahlilleri istendi. Etik nedenlerden dolayı hasta sayısı sınırlı tutuldu.Postoperatif 1. gün ve postoperatif 8. gün imünglobulin ortalamaları ile preoperatif 1.gün imünglobulin ortalamaları arasında istatistiksel anlamlı farklılıklar mevcuttur. Postoperatif 1.gün ve postoperatif 8.gün ile preoperatif 1.gün PT, aPTT, INR ve trombosit sayılarının ortalamaları arasında istatistiksel anlamlı farklılıklar mevcuttur.Sonuç olarak, adenotonsillektominin erken dönem hümoral imünite üzerine etkisi olduğu, bundan dolayı veya adenotonsillektominin doğrudan etkisiyle kanama parametrelerinin değiştiği tespit edildi.
Kolesteatomlu ve kolesteatomsuz kronik otitis media hastalarında hayat kalitesi ve ruh sağlığının değerlendirilmesi
Kronik otitis media (KOM), kulak zarı perforasyonu, işitme azlığı ve intermittant otore ile seyreden bir hastalıktır. KOM, kolesteatom veya kolesteatom olmadan görülebilir. Kolesteatom, temporal kemikte/orta kulakta, ektopik germinatif tabakanın üzerinde skuamöz hücreli bir matriks ile keratin debrislerin oluşturduğu bir dokudur. KOM, hastalarda işitme azlığına bağlı lisan gelişimini, otoreye bağlı olarak sosyal ilişkileri olumsuz yönde etkileyebilir. Bu çalışmada kolesteatomlu ve kolestatomsuz KOM hastalarında hayat kalitesi ve ruh sağlığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma Nisan 2013-Mayıs 2014 tarihlerinde 18 yaş üzeri, okur-yazar olan toplam 73 hastada yapıldı. Çalışmaya alınan hastalar kolesteatomlu KOM (25 hasta), kolesteatomsuz KOM (27 hasta) ve sağlam kulakları olan kontrol grubu (21 hasta) olarak üç gruba ayrıldı. Hastaların yaşam kalitesini değerlendirmek için short form - 36 (SF-36), psikolojik problemlerini araştırmak için kısa semptom envanteri (KSE), anksiyete durumu için ise durumluk sürekli kaygı ölçeği (STAI-TX1, TX2) kullanıldı. KSE'de kolesteatomlu ve kolesteatomsuz KOM hastalarında somatizasyon kontrollere göre anlamlı yüksek bulundu. Kolesteatomlu ve kolesteatomsuz KOM'lar arasında ise benzer saptandı. Obsesif kompulsif bozukluk, kişiler arası duyarlılık, depresyon, anksiyete bozukluğu, hostilite, fobik anksiyete, paranoid düşünceler, psikotisizm, ek maddeler (iştahsızlık, uykuya dalamama), rahatsızlık ciddiyeti indeksi, belirti toplam indeksi puanlarının ortalamaları 3 grup içinde benzer olduğu görüldü. SF-36 ölçeğinde ise kolesteatomlu KOM'lar ile kontroller arasında ağrı ve genel sağlık parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanırken, kolesteatomsuz KOM'lar ile kolesteatomlu KOM'lar ve kontrol grupları arasında anlamlı bir fark yoktu. Kolesteatomsuz KOM'larda ise fiziksel ve sosyal fonksiyon kontrol grubuna göre anlamlı yüksekti. Sonuç olarak KOM psikolojik problemlere yol açabilen bir hastalıktır. Hastanın tedavi sürecine devamlılığı ve yaşam kalitesinin artırılması için psikiyatrik açıdan da değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: kronik otitis media, kolesteatom, yaşam kalitesi, ruh sağlığı.
Riluzol tedavisinin sisplatine bağlı olarak gelişen ototoksisiteden korunmadaki rolü
Bu çalışma, riluzol tedavisinin sisplatine bağlı olarak gelişen ototoksisiteden korunmadaki rolünü ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Kobaylar 8?erli 3 gruba ayrıldı ve tüm kobayların her iki kulağındaki işitsel beyin sapı cevap (İBC) eşikleri ilaç uygulama öncesinde tespit edildi. Tüm gruplara 3 gün süre ile 5 mg/kg sisplatin uygulandı. Sisplatin verilmeden 30 dk önce birinci gruba 2 cc serum fizyolojik, ikinci gruba ve üçüncü gruba sırasıyla 6 mg/ kg ve 8 mg/ kg riluzol hidroklorid, serum fizyolojik içinde 2cc?lik çözelti halinde uygulandı. Son ilaç uygulamasından 24 saat sonra kobayların İBC eşikleri tekrar değerlendirildi. Derin anestezi altında intrakardiyak kan alımını takiben bilateral temporal kemikler sakrifiye edildi. Sağ temporal kemikler transmisyon elektromikroskopik inceleme için ayrılırken, sol kohlea içi mebranöz labirent kısım ise biyokimyasal inceleme için saklandı. Tone burst 8 kHz uyaranda her iki kulakta ve sol kulakta click uyaranda riluzol hidroklorid verilen grupta, serum fizyolojik verilen gruba göre İBC eşiklerinde anlamlı düşüklük gözlendi. Tone burst 8 kHz uyaranda riluzol verilmeyen grupta istatiksel olarak anlamlı İBC eşik değişimleri görüldü. Transmisyon elektromikroskopik incelemede tüylü hücrelerde ve stria vaskülariste riluzol alan gruplarda, riluzol kullanılmayan gruba göre daha az dejeneratif bulgular gözlendi. İlaç öncesi ve ilaç sonrası İBC eşikleri açısından ikinci ve üçüncü grup arasında fark saptanmazken, üçüncü grupta hücreler belirgin olarak normale yakındı. İşitsel sinir liflerindeki dejeneratif bulgular üç grupta belirgin farklılık göstermedi. Malandialdehid (MDA) düzeyleri beklenilenilen aksine riluzol verilen grupta istatiksel açıdan yüksek saptandı ve bu durum çalışma için anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak riluzolun sisplatin ototoksisitesinde özellikle 8 kHz?da İBC eşikleri ve tüylü hücreler ve stria vaskülaris dejenerasyonu üzerinde koruyucu etkisi olduğu gözlendi. Ancak riluzolun oksidatif mekanizma üzerindeki etkileri, saptanan MDA değerleri ile desteklenemedi. Anahtar kelimeler: Riluzol, ototoksisite, sisplatin
Tonsillektomi sonrası kanamayı etkileyen olası risk faktörleri
Tonsillektomi sonrası kanama (TSK) hâlâ sık rastlanan ve yaşamı tehdit eden acil bir komplikasyondur. Kanamaya neden olan faktörlerin bilinmesi kanamayı engellemede yararlı olabilir. Bu çalışma ile kliniğimizde yapılan tonsillektomi sonrası meydana gelen kanama insidansını tespit ederek, bu komplikasyonun oluşumunda etken olan risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlandı. Ocak 2013-Aralık 2018 tarihleri arasında kliniğimizde tonsillektomi yapılıp TSK nedeniyle takip ve tedavi edilen hastaların tıbbi kayıtları geriye dönük incelendi. Hastaların tümü yaş, cinsiyet, uygulanan ameliyat yöntemi, preoperatif hemoglobin, trombosit, inr düzeyleri, kanamanın ciddiyeti, tonsil yatağında enfeksiyon varlığı açısından değerlendirildi. Toplam 776 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 11,7±12 olup bunların 624(%80,4)‟ü çocuk, 152(%19,6)‟si yetişkindi. TSK insidansı yetişkinlerde (%7,8), çocuklardan (%0,14) daha fazla görüldü . TSK olan vakaların operasyon nedeni, preoperatif hemoglobin, trombosit(plt), inr düzeyi, vakaların tonsil dereceleri (evre 0,1,2,3,4) ile anlamlı bir ilişki bulunamadı. Tonsillektomi sonrası ileri yaşta kanamanın artma ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır.
Picibanil'in (OK-432) orta kulak ve koklea üzerine etkisi
İç kulak hastalıklarının intratimpanik tedavisine olan ilgi son yirmi yılda önemli ölçüde artmıştır. İntratimpanik tedaviler ile ilaçların sistemik yan etkilerinden kaçınılmış olunur ancak bu ilaçların lokal uygulanmasıyla da görülebilecek ototoksisiteye karşı dikkatli olunmalıdır. Picibanil (OK-432) klinikte, malign hastalıklarda sistemik veya lokal olarak adjuvan tedavi ajanı olarak kullanılırken sklerozan etkisi nedeniyle de lenfatik malformasyonlarda ve kistik lezyonlarda kullanılmaktadır. OK-432 ile ilgili literatürde çeşitli kullanım yerleriyle ilgili birçok çalışma olmasına rağmen orta kulak ve koklea üzerindeki etkileri hakkında İngilizce literatürde yapılmış bir çalışmaya rastlanılmadı. Bu çalışma ile OK-432'nin kulakta lokal kullanımı ile kulak üzerindeki histopatolojik etkileri ve ototoksisitesi araştırılmıştır. Çalışmaya 40 tane guine pig alınmış ve bunlar rastgele beşerli sekiz gruba ayrılmıştır. Grupların dördü çalışma, dördü kontrol grubudur. Çalışma gruplarında intratimpanik OK-432 (1 KE 0,1 ml) enjeksiyonu, iki gruba bir enjeksiyon diğer iki gruba ise üç enjeksiyon şeklinde yapılmıştır. Bir ve üç kez enjeksiyon yapılan çalışma gruplarından biri bir hafta sonra, diğeri ise bir ay sonra sakrifiye edildi. Kontrol gruplarına da çalışma gruplarıyla aynı miktar, süre ve sıklıkta serum fizyolojik enjeksiyonu yapılmıştır. OK-432'nin etkileri elektrofizyolojik testler ve histopatolojik bulgular ile değerlendirilmiştir. Çalışma grupları, kontrol grupları ve kendi aralarında karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda OK-432'nin intratimpanik kullanımı ile kısa dönemde orta kulakta önemli bir değişiklik görülmezken koklea üzerinde mikroskobik düzeyde dejenerasyon saptandı. Elektrofizyolojik testler ile de işitme kaybının erken bulguları görülmüş olup ototoksik etkileri görüldü. Çalışmamız, çeşitli endikasyonlar için lokal olarak kullanımı da mevcut olan OK-432'nin bazı orta kulak ve iç kulak hastalıklarında intratimpanik tedavi ajanı olarak kullanımı ile ilgili çalışmalara öncülük edebilir.
MESNA'nın (2-mercaptoethane sodium sulfonate) miringoskleroz üzerine etkisi: Deneysel hayvan çalışması
Miringoskleroz timpanik membranın lamina propria tabakasında kollajen yapının hiyalin dejenerasyonu ve kalsifikasyonu sonucu oluşur. Timpanik membran hasarında, miringotomi ve ventilasyon tüpü uygulamaları sonrasında görülebilir. Miringoskleroz gelişimini önlemek amacıyla antioksidan, antienflamatuar ve antifibrotik ajanlar denenmiştir. Bizim çalışmamızda da antioksidan ve antienflamatuar etkileri olan MESNA (2-mercaptoethane sodium sulfonate) bu amaçla kullanılmıştır. Çalışmamızda MESNA'nın timpanik membranda meydana gelen miringoskleroz üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Bu amaçla 21 adet yetişkin guinea pig çalışmaya alındı. Deneklerin kulak zarlarına standart miringotomi yapıldı ve her grupta yedi guinea pig olacak şekilde rastgele üç gruba ayrıldı. Birinci gruba (Kontrol grubu) tedavi verilmezken ikinci gruba (Salin grubu) miringotomi sonrası topikal serum fizyolojik, üçüncü gruba (MESNA grubu) ise topikal MESNA uygulandı. Denekler on dört günlük iyileşme süresinden sonra dekapite edilerek timpanik membranları histopatolojik inceleme yapılmak üzere disseke edildi. Histopatolojik olarak timpanik membran kalınlığı, inflamasyon ve skleroz; otomikroskopik olarak ta miringoskleroz skorlaması yapıldı. Çalışmamızda MESNA grubunda diğer gruplara göre otomikroskopik miringoskleroz ve histopatolojik skleroz da azalma saptandı ancak bu fark istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Histopatolojik olarak lamina propriada inflamasyonun MESNA grubunda salin ve kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı bir azalma gösterdiği saptandı. Bu sonuçlarla MESNA'nın miringosklerozu önleyici etkisinin olmadığını, ancak inflamasyonu baskıladığını söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: MESNA, miringoskleroz, miringotomi, antienflamatuar
Kolesteatomalı kronik otitli hastalarda kolesteatomada Bcl-2, Bax ve C-erbB-2 düzeylerinin değerlendirilmesi
Bu çalışma ile primer ve sekonder akkiz kolesteatomalardaki bcl-2, bax ve c-erbB-2 ekspresyonlarını değerlendirmeyi, buna bağlı olarak kolesteatomanın patogenezinde apopitozun, dolayısıyla da artmış hücresel proliferasyonun rolünü ortaya koymayı amaçladık.Çalışma, kolesteatomalı ve kolesteatomasız kronik otitis media nedeni ile opere edilen toplam 60 olgu üzerinde yapıldı. Çalışmada hastalar dört gruba ayrıldı. Kolesteatomasız KOM nedeniyle opere edilen hastaların dış kulak yolu cildinden alınan örnekler grup 1; kolesteatomalı KOM nedeniyle opere edilen grup 3 ve grup 4'deki hastaların DKY cildinden alınan örnekler grup 2; primer akkiz kolesteatomalı KOM nedeniyle opere edilen hastaların kolesteatoma matriksinden alınan örnekler grup 3; sekonder akkiz kolesteatomalı KOM nedeniyle opere edilen hastaların kolesteatoma matriksinden alınan örnekler grup 4'ü oluşturdu. Pozitif hücrelerin oranı semikantitatif olarak dört grupta sınıflandı: 0- boyama yok; + hücre boyanması (hafif derecede boyanma: %l-33); ++ hücre boyanması (orta derecede boyanma: %34-66); +++ hücre boyanması (iyi derecede boyanma: %67-100) varlığı olarak değerlendirildi.Bcl-2, bax ve c-erbB-2 boyanma skorları karşılaştırıldığında; DKY cildinden alınan örneklerin boyanması arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Primer ve sekonder akkiz kolesteatoma epiteli arasında bcl-2, bax ve c-erbB-2 ekspresyonları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Primer ve sekonder akkiz kolesteatoma epitelinde kolesteatomalı KOM nedeniyle opere edilen hastaların DKY cildine göre bcl-2 ekspresyonunun azalmış, bax ve c-erbB-2 ekspresyonunun artmış olduğu ve bunun istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (p<0,05). Bu durum primer ve sekonder akkiz kolesteatoma epitelide DKY cildine göre daha yüksek oranda apopitoz olduğunu göstermektedir.Bulgularımız hücresel proliferasyon ve apopitozdaki artışın kolesteatomanın patogenezinde önemli rol oynayabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Kolesteatoma, apopitoz, proliferasyon, bcl-2, bax, c-erbB-2
Tip II diabetes mellitus hastalarında uyarılmış otoakustik emisyonlar ve kontralateral supresyon testi ile işitme sisteminin değerlendirilmesi
Tip II DM'de olivokoklear eferentlerin fonksiyonları hakkında bilgi olmaması ve literatürde Tip I DM'de MOK fonksiyonlarında azalma bildilmesi üzerine bu çalışma planlanmıştır. Tip II DM tanısı almış, otoskopik muayeneleri normal, odyogramlarında SSO'ları 30 dB'den daha iyi olan 40- 60 yaş arası 50 hasta ile benzer yaş ve cins dağılımına sahip 51 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Gruplar odyogram, TUOAE, DPOAE ve TUOAE testi ile KLS ölçümü değerleri karşılaştırıldı. OAE test ölçümleri KLS testi yapabilen ILO 292 Versiyon 6 modeli OAE cihazı ile binaural olarak yapılmıştır.Tip II DM hastalarının odyogram eşikleri tüm frekanslarda kontrole göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur(p<0,05). TUOAE testinde 1000 Hz amplitüdleri, DPOAE testinde 1500, 2000, 3000, 4000, 6000 Hz SGO amplitüdleri kontrollere göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur(p<0,05). TUOAE ve DPOAE testleri yaş ve cinsiyetten etkilenmektedir.KLS testinde Tip II DM ile kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Tip II DM'nin işitme sistemi üzerindeki patolojik etkileri ağırlıklı olarak koklea seviyesinde olup dış tüy hücresi fonksiyonlarını etkilemektedir. Bu durum odyogram eşiklerinde yükselme ve emisyon kaybıyla sonuçlanmaktadır. DPOAE testi koklear hasara TUOAE testinden daha hassas olup Tip II DM'de DPOAE testleri erken dönemde etkilenmektedir. Bu çalışmadaTip II DM'de MOK sistemin etkilendiğine dair veri bulunamamıştır.Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, medial olivokoklear sistem, kontralateral supresyon, otoakustik emisyon, işitme
Astımlı hastalarda sinonazal patolojilerin değerlendirilmesi
3. ÖZETAstıma bağlı maliyet tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir yeroluşturmaktadır. Astımın yeterince kontrol altına alınamamasına bağlı olarak gelişen acilebaşvuru ve hastaneye yatışlar maliyeti arttırıcı en önemli nedenlerdir. Özellikle gelişmekteolan ülkelerde ilaç seçiminde maliyet çok önemli bir etken olduğundan ülkemizde böyle birçalışmaya ihtiyaç vardır.Astım, günümüzde çocuklarda ve yetişkinlerde en sık rastlanan kronik hastalıklardanbiridir. Astım tedavisinde konsensus raporlarıyla belirlenen düzenlemelere ve bununuygulanmasına rağmen bazı hasta gruplarında tedavi başarısızlığı ile karşılaşıldığıgörülmektedir. Bu gruptaki hastaların bir bölümünde sinüs patolojileri, nazal polip gibi üstsolunum yoluna ait patolojilerin saptanması ve bu patolojilerin tedavisi sonucunda astımın datedavisinin sağlanması, astım tanısı alan hastalarda ve özellikle tedaviye dirençli olgularda,eşlik eden patolojilerin araştırılması gerekliliğini ortaya koymaktadır.Amaç: Astımlı hastalarda sinonazal patolojiler hastalığın atak sıklığını ve şiddetinietkilemektedir. Amacımız bölgemizdeki astımlı hastalarda sinonazal patolojileri ve sıklığınıtespit ederek astımlı hastalarda atak sıklığını azaltacak önlemlere yardımcı olabilmektir. Bunuda, astımlı hastalarda sinonazal patolojilerin sıklığını ve tipini klinik şikayetlere, anteriorrinoskopik bulgulara, nasal endoskopik bulgulara, allerjik testlere (nasal smear, ECP(Eozinofilik katyonik protein), total ve spesifik IgE), sinüs grafisi ve bilgisayarlı paranazaltomografi görüntülerine dayandırarak değerlendirmeyi amaçladık.Yöntem: Bu çalışmaya Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniğindeastım tanısı ile takipli 28'i kadın ve 22'si erkek toplam 50 tane hasta alındı. Yaşları 15-60arasında değişen sinonazal şikayetlerle başvuran hastalarımızı anterior rinoskopik bulguları,nazal endoskopik bulguları, Water's grafileri ve paranazal tomografilerindeki anatomikvaryasyonlarını araştırarak, nazal smear, ECP, serum Total ve spesifik IgE düzeylerinebakılarak, allerjik parametreler sonucu atopik ve atopik olmayan hasta grubu olarak ikiyeayırdık ve sonuçlarımızı literatürler ile karşılaştırdık.Bulgular: Çalışma gruplarımızdaki hastalarda hapşırma %72, öksürük %70, boğazda gıcıklıkhissi %70, boğaz ağrısı %68, baş ağrısı %68, tat alma bozuklukları %12 ve anosmi %4oranlarında gözlenmiştir. Burun tıkanıklığı şikayeti %64 ve postnazal akıntı %46 oranlarındatespit edildi. Cinsiyetler arasında burun tıkanıklığı ve atopisi olan ve olmayan hastalardakiboğaz ağrısı dışında diğer semptomların görülme oranı bakımından istastik olarak anlamlıfark bulunmamıştır5Atopik olmayan hastalarda %14.63 oranında, atopisi olan hastalarda ise %22.22oranında polip görüldü. Astımlı hastalarımızın %50'sinde Water's grafisi ile patoloji tespitedilirken bu oran PNS BT ile %60 bulunmuştur. Çalışmamızda sinüs patolojileri en sıkmaksiller bölgeyi tutmaktadır.Sonuç: Astımlı hastalardaki sinonazal patolojiler tedavi edildiği takdirde astımın tedavisikolaylaşıp, hastanın yaşam standardında belirgin iyileşme sağlandığından, sinonazalpatolojilerin tanısını çok önemli görmekteyiz. Özellikle hastalığın kontrolünde güçlük çekilenastımlı olgularda olası sinüs patolojilerinin saptanması için sinüs tomografisi çekilmesigerektiğini düşünmekteyiz.Endoskopi ve BT birbirlerini tamamlayıcı tetkikler olduğunu ve endoskopi ilepatolojinin natürü, tomografi ile de yayılımı tespit edilip değerlendirilebilir. Bu çalışmada,nazal endoskopi orta konka patolojileri ve nazal kavite yapılarını belirlemede genel olarak iyibir test olmasına karşın, bilgisayarlı tomografi ile birlikte sinonazal patolojilerindeğerlendirilmesinin en doğru olan yaklaşım olacağı kanısındayız. Sonuç olarak, burunboşluğunun incelenmesinde endoskopik yöntem, poliklinik şartlarında ve topikal anesteziuygulamadan da, özellikle nazal sekresyonlar, orta meatus ve lateral nazal duvarındeğerlendirilmesine klasik anterior rinoskopiden daha fazla tanısal değer taşımaktadır.Allerji yönünden şüphelenilen astım hastalarında, rutin incelemelerin yanında allerjiyeyönelik parametrelerin de araştırılmasının hastalığın etyopatogenezine ve tedavi planlamasınabüyük bir katkı sağlayacağını ve böylelikle allerji tespit edilen hastalarda normal tedaviyeilaveten allerjiye yönelik yapılacak bir tedavide başarı oranının yüzdesini arttıracağınıdüşünmekteyiz.Çalışmamız sonucunda, hastaların anatomik varyasyonlarının sayısının artmasının ohastanın o taraftaki ortalama opasifite skorunu arttırmadığı sonucuna vardık. Yine yaptığımızçalışmada hastaların toplam anatomik varyasyon sayılarında bir artış saptamadık ve literatürleuyumlu olduğunu gördük.6
Nazal polipoziste interlökin 16 seviyesi
Nazal polipozis; tomografik ve endoskopik değerlendirmeler ile tanısı konulan, kronik inflamatuar bir hastalıktır. Hastalığın karmaşık doğası ve etyopatogenezin sınırlı anlaşılmış olması, doğru bir şekilde tedavisini güçleştirmekte ve bu yüzden nüksler sıklıkla görülmektedir.Nazal polipozis histopatolojisinde en önemli faktör doku eozinofilisidir. Doku eozinofilisinin patogenezi, kompleks immünolojik mekanizmalarla açıklanılmaya çalışılmışsa da günümüzde halen tam olarak aydınlatılamamıştır.Literatürdeki birçok inflamatuar hastalıkla ilişkisi saptanmış olan interlökin 16; hem eozinofillerin kemotaksisinden, hem de inflamasyonda diğer hücreler ile etkileşimden sorumlu önemli bir medyatördür. Literatürde İL-16 ve nazal polipozis ilişkisini gösteren sadece bir çalışma bulunmuştur. Bu çalışmanın amacı; NP'li olgulardaki serum İL-16 düzeyinin araştırılarak, doku eozinofilisi ve yaşam kalitesi ile olan ilişkisini ortaya koymaktır.Astım, alerjik, inflamatuar, granulomatöz hastalık hikayesi bulunmayan ve en az 8 hafta sistemik veya lokal medikal tedavi almamış 17 nazal polipozis hastası bu çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubu ise astım, alerjik, inflamatuar ve granulomatöz hastalık hikayesi olmayan septum deviasyonu, konka bulloza ve/veya alt konka hipertrofisi nedeniyle nazal cerrahi planlanan 10 hasta tarafından oluşturulmuştur.Sonuç olarak; nazal polipozis hastalarında, kontrol grubuna göre anlamlı olarak serum İL-16 seviyesinin yükseldiği tespit edilmiştir. Ayrıca nazal polipozisteki doku eozinofilisi kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Ancak doku eozinofilisi ile serum İL-16 seviyeleri arasında anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Nazal polipozis etyopatogenezinde, karmaşık immünolojik mekanizmalar içinde yer alan inflamatuar sitokinlere ilave olarak İL-16'nın da önemli bir rolü olduğu kanısına varılmıştır.
Benign ve malign parotis kitlelerinin tanısını koymada deep learning; ince iğne aspirasyon biyopsisi'nin yerini alabilir mi?
ÖZET Giriş ve Amaç: Parotis tümörleri her yaş grubunda rastlanabilen ve birçok farklı histolojik alt tipi olan tümörlerdir. Parotis bezleri tüm tükürük bezi tümörlerinin %80' inin kaynağıdır ve küratif primer tedavileri genellikle cerrahidir. Ancak yapılacak cerrahinin kapsamı tümörün benign veya malign karakterde olmasına göre şekillenmektedir. Preoperatif yapılan invaziv girişimlerle histopatolojik tanıya gidilmeye çalışılır. İnce iğne aspirasyon biyopsisi(İİAB) ve cerrahi biyopsi işlemleri içerdikleri komplikasyon riskleri, hasta uyumunda yaşanan güçlükler, bu işlemler öncesinde ve sonrasında yaşanan zaman ve iş gücü kaybı nedeniyle daha az riskli ve daha kesin sonuçlar verebilecek ekonomik ve konforlu yeni yöntemlerin arayışına sebep olmuştur. Tüm dünyada hızla gelişen ve hayatımızın birçok alanında kullanılmaya başlanan yapay zeka uygulamaları tıbbi hastalıkların tanı ve tedavi sürecinde de denenmeye başlanmıştır. Biz de bu çalışmamızda yapay zeka uygulamalarından makine öğrenmesinin alt başlığı olan deep learning (derin öğrenme) modellerinden ResNet50 mimarisinin normal parotis dokusunu, benign ve malign parotis kitlelerini ayırabilme beceresini patoloji sonuçlarını referans alarak değerlendirmeyi ve daha önce bu konuda yapılan çalışmalarla karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda retrospektif olarak 01.01.2014-01.07.2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz kliniğine parotis kitlesi ile başvuran hastalar seçilerek yapıldı. Benign ve malign tümör tanılı iki grup ve ayrıca derin öğrenme modelinin eğitimi için herhangi bir amaçla kontrastlı boyun BT çekilmiş ve parotis bezlerinde herhangi bir patoloji saptanmayan normal hastalardan da bir grup oluşturuldu. Her grupta 52 , toplamda 156 hasta çalışmaya dahil edildi. Her hastanın aksiyel kesitte kontrastlı boyun BT görüntülerinden parotis ve kitle düzeyinden geçen 6 adet görüntü alındı. Toplamda 936 görüntüden oluşan veri seti ResNet50 mimarisinde girdi olarak kullanıldı. Bu veri setinin %70' i eğitim, %30'u test ve eğitimde kullanılan veri setinin de %10'u validasyon olarak kullanıldı. Elde edilen veriler ile traning ve validasyon accuracy ile loss grafikleri, karışıklık matrisi ve model başarım ölçüm sonuçları tespit edildi. Bulgular: Çalışmamızda benign hastaların % 40,4 (n=21)' ü kadın, %59,6(n=31)' sı erkek, malign hastaların % 40,4 (n=21)' ü kadın, %59,6(n=31)' sı erkekti. Benign hastalarda ortalama yaş 42,8 iken, malign hastalarda 62,2 bulundu. Malign grupta yaş ortalaması istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu(p<0,001). Benign grupta %65,4 (n=34) oranla en sık görülen tümör pleomorfik adenomdu. Malign grupta %40(n=21) ile en sık izlenen tümör mukoepidermoid karsinomdu. Görüntülemelerin ResNet50 mimarisi ile eğitimi sonrası test edildiğinde pozitif prediktif değer(precision), sensivite(recall) ve f1-score benign grup için sırasıyla % 94, 95, 95 olurken, malign grup için sırasıyla % 98, 99, 98 bulundu. Sonuç: Test ettiğimiz derin öğrenme modeli(ResNet50) normal parotis, benign ve malign tümör görüntülerini ayırmada %97 sensitivite ve %98,3 spesivite gösterdi. Modelin geniş vaka serilerinde test edilip geliştirilebileceği, tümör subtiplerini tanımaya yönelik eğitilecek modeller ve yapay zeka alanındaki hızlı gelişmelerin bu modellerin daha çok özellik öğrenmesine katkıda bulunabileceği düşünülmüştür. Derin öğrenme alanındaki gelişmelerle yapay zekanın yakın zamanda preoperatif tümör tiplendirmesinde İİAB' nin yerini alabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: parotis, tümör, derin öğrenme, ResNet50, İİAB
Probiyotik kullanımının ovalbuminle oluşturulan alerjik rinit üzerindeki etkilerinin anne ve yavru ratlarda incelenmesi
Amaç: Bu çalışma probiyotik kullanımının hem alerjik rinit semptomları üzerindeki direkt etkisini, hem de gebelikte probiyotik kullanımının yavrularda oluşabilecek alerjik rinit semptomları üzerindeki etkisini incelemek amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: 8 adet dişi rat 4'erli 2 gruba ayrıldı. Her iki gruba da ovalbumin ile sensitizasyon yapılarak alerjik rinit modeli oluşturuldu. Deney grubuna sensitizasyon işleminden 1 hafta öncesinden başlamak üzere, günlük 1*10 CFU Bacillus clausii sporu içeren solüsyon hayvanların içme suyuna eklendi. Kontrol grubuna ise normal içme suyu verildi. Hayvanların 1, 14, 21 ve 22. günlerde hapşırma, burun kaşıma hareketi ve burun akıntısı miktarı değerlendirilerek iki grup arasındaki farklar kaydedildi. Daha sonra 2 erkek rat deney ve kontrol grubuna eklendi ve 21 gün sonra 28 adet yavru elde edildi. Elde edilen yavrular 2. ay sonunda 7'şerli 4 gruba ayrıldı ve ovalbumin kullanılarak alerjik rinit modeli oluşturuldu. Bu 4 gruptan 2'sinin içme suyuna probiyotik eklendi, 2'sinin içme suyuna eklenmedi. Bu 4 gruptaki ratlarda 1, 14, 21 ve 22. gündeki alerjik rinit semptomları kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda probiyotik alan gruplarda hapşırma ve burun kaşıma hareketi sayısının probiyotik almayan gruplara göre anlamlı şekilde daha az olduğu görüldü (p<0,003). vii Yavru ratlarda annenin probiyotik kullanıp kullanmamasının anlamlı farklılık oluşturmadığı görüldü. (p>0,05). Yavru ratlarda da probiyotik alan grupta, almayan gruba göre alerjik rinit semptomlarının daha az olduğu görüldü (p<0,003). Sonuç: Çalışmamız ratlarda oluşturulan alerjik rinit deney modelinde probiyotik kullanımının alerjik rinit semptomlarını azalttığını gösterdi. Fakat gebelik öncesinde ve gebelik sırasında probiyotik verilen ve verilmeyen anne ratların yavrularında, alerjik rinit semptomlarında anlamlı fark olmadığı görüldü.
Nazal polipli hastalarda dinamik tiyol / disülfid homeostazı ve sigaranın homeostaz parametreleri üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmanın amacı nazal polipli hastalarda bir oksidatif stres belirteci olarak dinamik tiyol/disülfid homeostazı ve nazal polipli hastalarda sigaranın homeostaz parametreleri üzerine etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza nazal polipli 40 hasta ve 36 sağlıklı gönüllü birey dahil edildi. Hasta grubu kendi içerisinde 20'si sigara içen ve 20'si sigara içmeyen hasta olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm katılımcıların serum örneklerinde tiyol-disülfit homeostazisi parametreleri Erel ve Neşelioğlu tarafından geliştirilen yeni otomatik ölçme yöntemi ile analiz edildi ve gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Tiyol/disülfid homeostazına ilişkin her bir parametre native tiyol (SH), total tiyol (ToSH), disülfid (SS), SS/SH%, SH/ToSH% ve SS/ToSH% ayrı ayrı değerlendirildi. Gruplar arasında tiyol-disülfid dengesine ilişkin belirteçler bakımından belirgin anlamlı farklılıklar saptandı. Nazal polipli hastalarda Total Tiyol (ToSH) µmol/L (p=0,005; p<0,01), Nativ Tiyol (SH) µmol/L (p=0,001; p<0,01) ve SH/ToSH % seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunurken, Disülfid (SS) (p=0,001; p<0,01), SS/NT % (p=0,001; p<0,01) ve SS/ToSH % seviyeleri ise kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. (p=0,001; p<0,01) Sonuç: Tiyol/ disülfid homeostazının nazal polipli hastalarda native tiyol oksidasyonunun bir sonucu olarak disülfid oluşumuna doğru kaydığı gösterilmiştir. Tiyol/disülfid homeostazı parametreleri nazal polipte yeni oksidatif stres belirteçleri olarak kullanılabilir. Nazal polip tedavisinde antioksidan tedavi eklemenin ne kadar etkili olabileceği, tedavi modalitelerini değiştirip değiştirmeyeceğini, cerrahinin mutlak üstünlüğünü kırıp kıramayacağını öğrenmek için daha geniş klinik çalışma ve gözleme ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Nazal polip, Oksidatif stres, Tiyol/disülfid homeostazı
Parotis tömürlerinde radyolojik görüntüleme yöntemlerinin histopatolojik sonuçlarla korelasyonu
Amaç: Parotis tömürü nedeniyle opere edilmiş olguların histopatolojik sonuçlarının ve radyolojik görüntülemelerinin retrospektif olarak karşılaştırılarak, parotis lezyonlarının preoperatif değerlendirilmesinde radyolojik görüntülüme yöntemlerinin tanısal değerinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Kliniği'nde son 10 yıl (2012-2021) içerisinde parotis kitlesi nedeniyle ameliyat ettiğimiz 91 vakanın, preoperatif radyolojik görüntülemeleri ile aynı hastaların operasyon materyallerini retrospektif olarak karşılaştırmak suretiyle, radyolojik görüntüleme yöntemlerinin parotis kitlelerindeki etkinliğini araştırdık. Bulgular: Çalışmamıza parotis bezi kitlesi olan 50 (%54,9) kadın hasta ve 41 (%45,1) erkek hasta olmaz üzere toplam 91 hasta dahil edildi. Kadın hastaların yaş ortalaması 45,14(yıl); erkek hastaların yaş ortalaması 46,56(yıl)'dır. Parotis bezi kitlelerinde görüntüleme yöntemlerinin malign ve benign sensitivite ve spesivitesi incelendiğinde bilgisayarlı tomografinin malignite için sensitivitesinin %75,00 spesifitesinin %84,50 olduğu, negatif prediktif değerin %92,30, pozitif prediktif değerin 57,69 olduğu görüldü. Parotis bezi kitlelerinde bening ve malign kitle ayrımında MR'ın sensitivitesinin %70,00, spesifitesinin %84,50 olduğu, negatif prediktif değerin %90,90, pozitif prediktif değerin ise %56,00 olduğu bulundu. Sonuç: Radyolojik görüntüleme yöntemleri (MRG ve BT) preoperatif dönemde; tanı koyma, lezyonun büyüklüğü, yerleşim yeri, eşlik eden patolojiler ve sonuçta operasyon planlaması için cerrah için oldukça yol gösterici yöntemler olup her ne kadar kesin tanı koymada yetersiz olsa da lezyonların malign-benign ayırımını yapmakta da son derece faydalı yöntemlerdir. Anahtar sözcükler: Parotis, tümör, radyoloji, patoloji, sensitivite, spesivite
Idiopatik ani işitme kayıplarında steroid tedavisi ile steroid ve hiperbarik oksijen kombine tedavisinin karşılaştırılması
Amaç: İdiopatik ani işitme kaybında (AİK) etkinliği kanıtlanmış tek ilaç steroidler olmakla beraber son yıllarda yapılan çalışmalarda hiperbarik oksijen tedavisinin (HBOT) de faydalı olabileceğine yönelik birçok çalışma mevcuttur. Bu çalışmada AİK hastalarında sadece steroid tedavisi ile steroid tedavisine HBOT eklenen hastaların tedaviye yanıtları karşılaştırıldı. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız retrospektif olup Ocak 2010 - Nisan 2017 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları polikliniğine başvuran ve kliniğimizde ani işitme kaybı nedeniyle yatarak tedavi edilen 85 hasta ile yapıldı. Bu çalışmamıza 3 gün içinde meydana gelen en az 3 ardışık frekansı tutan en az 30 dB SNİK olan 16-76 yaş arası hastalar çalışmaya dahil edildi. İşitme kaybının başlangıcı ile tedaviye başlama zamanı arasında 1 aydan fazla sürenin olmamasına dikkat edildi. İdiyopatik AİK dışında kalan (AİK geçiren kulakta daha önce operasyon ve akut veya kronik otitis media öyküsünün olması, ototoksisite, retrokoklear patoloji, perilenf fistülü, akustik travma vb..) hastalar, pediatrik hastalar, önceden bilinen Meniere hastalığı olanlar çalışmaya dahil edilmedi. İşitme kayıpları 500, 1000, 2000, 4000 Hz frekanstaki ortalama saf ses eşiklerine göre; Hafif (26-40 dB), orta (41-55 dB), orta-ileri (56-70 dB), ileri (71-90 dB) ve total veya çok ileri (91 dB ve üstü) olarak sınıflandırıldı. Hastalar, saf ses odyogram tipine göre; Düz tip (en iyi ve en kötü işitme eşikleri arasında 20 dB'den fazla fark olmayan işitme kayıpları), yükselen (250-500 Hz. frekansları tutan işitme kayıpları), alçalan (4000-8000 Hz. frekansları tutan işitme kayıpları) ve diğer tip olarak dört gruba ayrıldı. Çalışmamızda hastalar aldıkları tedaviye göre 2 gruba ayrıldı. Sadece steroid tedavisi alan hastalar steroid tedavi grubu, steroide ek olarak hiperbarik oksijen tedavisi(HBOT) alan hastalar steroid tedavi+HBOT grubu olarak gruplandırıldı. İlk grupta 42 hasta ikinci grupta 43 hasta yer aldı. Saf ses ortalaması(SSO) 500 Hz, 1000 Hz ve 2000 Hz'deki saf ses eşik seviyelerinin ortalaması kabul edildi. Tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde Siegel kriterleri kullanıldı. Bulgular: Grupların tedaviye yanıtının değerlendirilmesinde tam iyileşme, parsiyel iyileşme, zayıf iyileşme şeklinde tedaviye yanıtın olduğu ve iyileşme yok şeklinde tedaviye yanıtın olmadığı değerlendirmede steroid grubunda 42 hastadan 24 hasta tedaviye yanıt vermiş 18 hasta tedaviye yanıt vermemiştir. Steroid + HBOT grubunda 43 hastadan 20 hasta tedaviye yanıt vermiş 23 hasta tedaviye yanıt vermemiştir. Yates düzeltmeli ki-kare testiyle yaptığımız istatistik sonucuna göre hastalık gruplarıyla tedaviye yanıt verme arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır (P =0.445). Sonuç: Bizim çalışmamızda HBOT, primer tedavi olarak steroid tedavisiyle kombine olarak verilmiş olup, HBOT ve steroid kombine tedavisiyle sadece sistemik steroid tedavisinin karşılaştırılması esasına dayandı. Çalışmamızda sadece steroid tedavisi verdiğimiz grupta 42 hastanın 24 tanesi tedaviye yanıt vermiş olup 18 hasta da tedaviye yanıt vermemiştir. HBOT ve steroid kombine tedavisi verdiğimiz gruptaki 43 hastanın 20 tanesi tedaviye yanıt vermiş olup 23 hasta da tedaviye yanıt vermemiştir. Çalışmamızda ki-kare testine göre p değeri 0,445 bulunmuş olup bu iki tedavi grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Yaptığımız çalışmada her ne kadar HBOT tedavisi etkisiz gibi görünse de literatürde HBOT' un etkili olduğu çok sayıda çalışma mevcut olup AİK tanısıyla takip edilen her hastaya HBOT tedavisi hakkında bilgi verilip primer tedavide veya kurtarma tedavisinde kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Ani İşitme Kaybı, Hiperbarik Oksijen Tedavisi, Steroid Tedavisi
Adenoidektomi ve adenotonsillektomi operasyonu yapılan çocuklarda preopoperatif ve postoperatif psikosomatik analiz
AMAÇ Çalışmamızda adenoidektomi veya adenotonsillektomi endikasyonu alan çocuklarda, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası, çocuklarda ruhsal bozuklukları taramaya yardımcı ölçekler kullanılarak ameliyat endikasyonuna neden olan etkenin çocukların ruh sağlığı üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM Çalışmaya sadece adenoidektomi yapılan 6-12 yaş arası 41 çocuk, adenotonsillketomi yapılan 6-12 yaş arası 41 çocuk ve sağlıklı 6-12 yaş arası 40 çocuk alındı. Adenoidektomi yapılan hastalar, adenotonsillektomi yapılan hastalar ve kontrol grubu olarak üç gruba ayrıldı. Ameliyat öncesi ve sonrası uygulanan anketlerle mevcut etkenin çocukların ruh sağlığı üzerindeki etkisi araştırıldı. Taramada Güçler ve Güçlükler Anketi Ebeveyn Formu, Çocuklarda Anksiyete Tarama Ölçeği Ebeveyn Formu, Çocuklarda Uyku Ölçeği ve Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği Ebeveyn Formu kullanıldı. BULGULAR Rekürren enfeksiyon ve adeno/adenotonsiller hipertrofi nedeniyle sleep apne yapan adenoidektomi/adenotonsillektomi uygulanan çocuklarda ameliyat sonrasında; Güçler ve Güçlükler Anketi, Çocuklarda Anksiyete Tarama Ölçeği, Çocuklarda Uyku Ölçeği puanlarında anlamlı düşüme, Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği puanlarında ise anlamlı şekilde yükselme olduğu görüldü. SONUÇ Sonuç olarak tekrarlayan enfeksiyon atakları ve adeno/adenotonsiller hipertrofi nedeniyle sleep apne oluşan çocuklarda geç kalınmadan adenoidektomi/adenotonsillektomi uygulanması, çocuklarda ileride daha karmaşık hale gelebilecek nörodavranışsal sorunları engelleyebileceği, uyku sorunlarını azaltabileceği, yaşam kalitesini artırabileceği düşünülmüştür. ANAHTAR KELİMELER Adenotonsillektomi, adenotonsiller hipertrofi, dikkat eksikliği, anksiyete, yaşam kalitesi, uyku bozukluğu
Adenoidektomi,tonsillektomi veya adenotonsillektomi yapılan hastalarda serum IGF-1 (İnsülin Like Growth Faktör 1), IGFBP-3 (İnsülin Like Growth Faktör Bağlayıcı pProtein 3) ve GH (Growth Hormon) düzeyleri
Kulak Burun Boğaz (K.B.B), pratiğinde en sık yapılan operasyon olan adenotonsillektominin, ameliyat sonrası kişide oluşturacağı olumlu ve olumsuz etkilerin iyi bir şekilde ortaya konması gereklidir. Söz konusu ameliyattan sonra çocuklarda büyüme ve gelişmenin hızlandığı pratikte çok iyi bilinmesine rağmen teorik olarak bu konuda yapılan çalışmalar az sayıdadır.Bu çalışmanın amacı değişik nedenlerle adenotonsillektomi yapılmış hastalarda, ameliyat sonrası 6 aylık süreçte, büyüme ve gelişmenin hormonal göstergesi olan IGF-1 (İnsülin like growth faktör 1), IGFBP-3 (İnsülin like growth faktör bağlayıcı protein 3) ve GH (Growth Hormon) değerlerini ameliyat öncesi değerler ile karşılaştırmaktır.Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi K.B.B. Kliniği'nde Ocak 2006- Temmuz 2006 tarihleri arasında adenoid vejetasyon, kronik tonsillit ve hipertrofik tonsil nedeni ile opere edilen 50 hasta çalışmaya alınmıştır.Tüm hastaların anamnez ve bulguları kaydedildikten sonra, ameliyat öncesi IGF-1, IGFBP-3 ve GH değerleri tayini için kan alındı, boy ve kiloları kaydedildi. Ameliyattan sonra 6 ay sonrasında hastalar kontrole çağrılarak tekrar IGF-1, IGFBP-3 ve GH değerleri tayini için kan alındı, boy ve kiloları ölçülerek kaydedildi. Boy ve kilo açısından çalışma grubu, benzer yaş grubundaki tonsil ve adenoid hastalığı ve kronik bir hastalığı olmayan sağlıklı bireylerle karşılaştırıldı.Çalışma grubunda kilolar daha düşük iken boy açısından fark yoktu. Çalışmada post op IGF-1, IGFBP-3 ve GH düzeylerinin cinsiyet, yaş, kilo, boy gibi değişkenin üzerindeki etkileri değerlendirildi. Hemen hemen tüm değişkenlerde ameliyat öncesine göre ameliyat sonrasında hormon seviyesinde artış tespit edildi.
Diyarbakır il ve ilçe merkezlerindeki ilköğretim ve kreş çocuklarında efüzyonlu otitis media prevalansı ve risk faktörleri
Efüzyonlu otitis media (EOM), akut enfeksiyon belirti ve bulguları olmaksızın sağlam kulak zarı arkasındaki orta kulak boşluğu ve mastoid hücre sisteminde sıvı birikmesine yol açan, orta kulak mukozasının enflamasyonudur. EOM oluşumunda rol oynayan önemli üç etyolojik neden; enfeksiyon, enflamasyon ve orta kulağın havalanma bozukluğudur.Fizik muayene, Otoskopi ve timpanometri ile değerlendirilen, 1763 çocuğun 256 `sına (%14.5) EOM teşhisi konuldu.118 olguda (%46.01) bilateral EOM tespit edilirken,89'u sol 49'u sağ olmak üzere toplam 138 olguda (%53.9) unilateral EOM tespit edilmiştir. Çalışmaya katılan çocukların 863'ü kız ve 900'ü erkektir. EOM tespit edilen kız çocuklarının sayısı 119 (% 46), EOM teşhisi konulan erkek çocuk sayısı ise 137'dir(%53). Çalışmamızda il merkezinde bulunan 4 ilköğretim okulu ve çevre ilçelerdeki 13 ilköğretim okulu ve il merkezinde 3 anaokul seçildi. Çevre ilköğretim okullarındaki 550 ilköğretim 1.sınıf öğrencisinden 90 öğrencide (%16.3) EOM saptanmıştır. İl merkezindeki ilköğretim okullarındaki 718 ilköğretim 1. sınıf öğrencisinden 91 öğrencide (%12.6) EOM saptanmıştır. İl merkezindeki anaokullardaki 495 anaokul öğrencisinden 75 öğrencide (%15.2) EOM saptanmıştır. EOM prevalansı, allerji ve pasif sigara içimi ile ilişkili bulundu. EOM prevalansının cinsiyet, yaş, kreşte bulunma, sosyoekonomik durum ile anlamlı ilişkisi tespit edilmemiştir.Sonuç olarak; yaygınlığı, olası sekel ve komplikasyonların ciddiyeti ve hastalığın sinsi şekilde ilerleyişi düşünüldüğünde 1.basamak sağlık hizmetlerinde tarama yapabilecek ekipman bulundurulmalıdır. Özellikle kreş ve erken ilköğretim çağındaki çocukların rutin olarak KBB hekimi veya pnömatik otoskopi, timpanometri konusunda eğitilmiş pediatrist veya pratisyen hekimler tarafından değerlendirilmeleri zorunlu hale getirilmelidir.
Alt konka hipertrofilerilerinde radyofrekans uygulamasının, etkinliğinin, rinomanometrik olarak incelenmesi
Bu çalışmada amacımız; alt konka hipertrofilerinde radyofrekans ile ablasyon öncesi ve sonrası nazal tıkanıklık semptomlarını vizüel analog skala ile değerlendirmek, nazal pasaj değişikliklerini ameliyat öncesi ve sonrası rinometri ile incelemektir.Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB polikliniğine Şubat 2007 ? Ocak 2010 tarihleri arasında başvuran 30 hasta çalışmamıza dâhil edildi. Hastaların yaş aralığı 23?35 arasında olmakla birlikte ortalama 28.2 idi. Hastalara lokal aneztezi altında alt konkaya radyofrekans termal ablasyon uygulandı. Objektif değerlendirme amacıyla hastalara RF uygulama öncesi ve 8 hafta sonrası anterior rinomanometri yapıldı. Vizüel analog skala ile hastalara semptomlardaki düzelmeler saptanarak istatiksel olarak yorumlanmıştır. Elde edilen verilerle alt konkanın radyofrekans ile tedavisinin etkinliği değerlendirilmiştir.Yapılan değerlendirmede; görsel analog skala ile nazal obstrüksiyonu içeren semptom skorunda ve rinomanometri ile nazal açıklık değerlerinde preoperatif ve postoperatif değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptanmıştır.Sonuç olarak uygulama kolaylığı ve minimal invaziv özelliği dolayısıyla alt konka hipertrofilerine bağlı burun tıkanıklıklarının azaltılmasında güncel olan radyofrekans termal ablasyon tedavisi hem objektif hemde subjektif olarak değerlendirilmiş. Bu uygulamanın etkin ve güvenilir olduğu ortaya konmuştur.
Horlama ve obstrüktif sleep apne sendromu hastalarında damak radyofrekans uygulanması etkinliğnin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmanın amacı basit horlama ve hafif OSAS tanısı alan hastalarda, yumuşak damağa ısı kontrollü radyofrekans doku ablasyonu tedavisinin etkinliğini epworth uyku skalası ile değerlendirmektir.Materyal ve metot: Bu çalışma Mart 2008 ve Nisan 2010 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi K.B.B. bölümüne başvuran hastalar ile yapılmıştır. Basit horlama ve hafif obstrüktif uyku apne sendromu olan 30 hasta çalışmaya dahil edildi. Bunlardan 13 kişide horlama varken, diğerlerinde hafif OSAS mevcuttu. Uygulamalar lokal anestezi altında yumuşak damağın üç bölgesine yapıldı. Değerlendirmeler uygulama öncesinde ve altıncı haftada yapıldı. Hastalar EUS ile değerlendirildi. EUS ölçümleri arasındaki farklılığın istatistiksel karşılaştırılmasında eşleştirilmiş t-testi, hafif OSAS ve basit horlama grupları arasındaki EUS ortalamaları arasındaki farklılığın analizinde ise bağımsız t-testi analizi kullanıldı.Bulgular: Ortalama EUS değeri anlamlı olarak 10,5 ±2,4'den 8,4±2,1'e düştü. (p<0,05). Hafif OSAS'ı olan hastalarda, basit horlaması olan hastalara göre tedavi sonrası ortalama EUS değerinde daha anlamlı bir düşme olduğu görüldü (p<0,05).Tartışma: Isı kontrollü yumuşak damak radyofrekans doku ablasyonu basit horlama ve hafif obstrüktif uyku apne sendromunda etkilidir. Isı kontrollü yumuşak damak radyofrekans doku ablasyonu; etkili, çok az invaziv, komplikasyon riski düşük bir tedavi seçeneğidir.
Yeni doğanlarda işitme taraması
Amaç: Çalışmanın amacı Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesinde doğan ve başvuran tüm yeni doğanların işitme kayıplarının değerlendirilmesidir.Materyal ve Metod: Bu çalışmaya Mart 2008 - Mayıs 2011 tarihlerinde Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde doğan ve başvuran 1120 yenidoğan bebek dahil edilmiştir.Tüm bebekler taburcu olmadan önce taşınabilir otoakustik emisyon cihazı ile ilk testleri yapıldı.Otoakustik emisyon sonucuna göre geçti-kaldı şeklinde değerlendirildi.Çaşılmaya alınan yenidoğanlardan ayrıntılı anamnez alındı ve risk faktörlerine göre sınıflandırıldı.İlk testten kalan yenidoğanlara 15 gün sonra otoakustik emisyon cihazı ile ikinci test yapıldı.İkinci testten kalan bebekler üçüncü kontrole çağrılarak ABR ile işitmeleri değerlendirlildi ve işitme kaybı var olup olmadığı değerlendirildi.Testlerin değerlendirilmesi SPSS 6.0 programıyla yapıldı ve istatistiksel karşılaştırma Pearson Ki-Kare testiyle yapılmıştır.Bulgular: Bu çalışmada 1120 yenidoğan otoakustik emisyon ile taramaya alınmıştır.Birinci testten 341 (%30.4) yenidoğan kaldı,779 (%69.6) geçmiştir.Kalan 341 (%30.4) yenidoğan 15 gün sonra tekrar OAE ile değerlendirildi.İkinci testte 285 (%25.4) yenidoğan geçti,56 (%5.0) sı kaldı.Üçüncü aşama,iki ay sonra ABR kullanılarak yapıldı.Kalan 56 (%5.0) yenidoğan ABR testine tabii tutuldu.ABR sonucu 31 (%2.8) yenidoğanda normal,25'in (%2.2) sonucu anormal çııkmıştır.Risk faktörü olan yenidoğanlarda işitme kaybı %5.7,risk faktörü olmayanlarda işitme kaybı saptanmamıştır.Düşük doğum ağırlığı olan yenidoğanlarda sensorinöral işitme kaybı %6.8,hipebilirunemi olan bebeklerde %4.8 olarak bulunmuştur.Sonuç: İşitme kaybının erken teşhisi bireyin konuşma,lisan,sosyal ve emosyonel gelişimi için önemlidir.Konjenital işitme kaybının erken tanısında ve rehabilitasyonunda yenidoğan işitme taraması önemlidir.OAE ve ABR 'nin birlikte kullanılması taramanın değerini arttıracaktır.İşitme taramalarında tüm yenidoğanlar taranmalıdır ancak risk faktörü olan bebekler üzerinde hassasaiyetle durulmalıdır.
Adenoidektomi /adenotonsillektomi öncesi ve sonrası dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı adenoidektomi ya da adenotonsillektomi yapılması planlanan hastalarda dikkat eksikliği, hiperaktivite ve impulsivite gibi davranışsal problemlerin belirlenmesi ve cerrahinin bu davranış problemlerine olan etkisinin incelenmesidir.Materyal ve Metod: Bu prospektif çalışmaya Ocak 2010 ile Mayıs 2011 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB servisinde klinik ve anamnezine dayanılarak tanı konulup operasyona hazırlanan, adenoid veya adenotonsil hipertrofisi nedeniyle obstruktif semptomları olan 63 hasta (29 kız, 34 erkek) dahil edilmiştir. Yaş aralığı 4-13 arasında seçilmiştir. Kontrol grubu 33 (18 kız, 17 erkek) sağlıklı çocuktan oluşturuldu. Hasta ebeveynlerine preoperatif dönemde DSM-IV Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu tanı kriterlerinden modifiye edilmiş 20 soruluk anket formu doldurtulmuştur. Hastalara adenoidektomi veya adenotonsillektomi operasyonu uygulanmıştır. Ebeveynler tarafından postoperatif 2-15. ayda anket formu tekrar doldurulmuştur.Bulgular: Onbeş hastaya adenoid hipertrofisi nedeniyle adenoidektomi, 13 hastaya kronik adenotonsil hipertrofisi nedeniyle adenotonsillektomi ve kalan 35 hastaya kronik tonsillit veya reküren tonsillitle birlikte adenoid hipertrofisi olması nedeniyle adenotonsillektomi yapılmıştır. Hastalar preoperatif ve postoperatif olarak dikkat eksikliği, hiperaktivite ve impulsivite açısından karşılaştırıldı ve istatiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p=0.000). Hasta grubu ve kontrol grubu arasında preoperatif veriler açısından anlamlı fark tespit edildi (p=0.000). Hasta grupu postoperatif veriler açısından kontrol grubuyla karşılaştırıldı ve anlamlı fark elde edildi (p<0.05).Sonuç: Adenotonsil hipertrofisine bağlı obstruksiyon bulguları olan çocuklarda dikkat eksikliği, hiperaktivite ve impulsivite gibi davranışsal problemler sık görülmektedir. Adenotonsillektomi operasyonu ile bu davranışsal problemlerde gerileme görülmektedir.