Marmara University
Faculty

Faculty of Medicine

Marmara University

25

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Tez
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatik ensefalopati tedavisi için rifaksimin ve laktuloz kullanan siroz hastalarının barsak mikrobiyotalarının tedavi ile değişiminin incelenmesi

Amaç: Karaciğer sirozu (KC-S) toplumda sık görülen çeşitli etiyolojileri olan kronik bir hastalık olup en önemli komplikasyonlarından birisi hepatik ensefalopatidir. Hepatik ensefalopatinin patogenezinde barsak mikrobiyotasında olan değişimler önem kazanmıştır ve tedavisinde kullanılan ilaçların mikrobiyotada ne gibi değişimler oluşturduğu konusu tartışmalıdır. Bu çalışma hepatik ensefalopati tedavisi ve profilaksisinde rifaksimin ve laktuloz kullanımının, gastrointestinal (GİS) mikrobiyotaki değişiminin incelenmesini ve diğer siroz hastalarıyla karşılaştırılmasını amaçlamıştır. Gereç Yöntem: Çalışmaya gastroeneroloji polikliniğine başvuran veya gastroenteroloji kliniğine interne edilen hastalarda 5 hepatik ensefalopati hastasının (HE-I grubu) tanı anında ayrıca 4 kompanse siroz (KS grubu) ve 4 dekompanse siroz (DS grubu) hastalarının başvuru sırasında dışkıları alındı. Hepatik ensefalopatili 5 hastaya 3 ay laktuloz ve rifaksimin tedavisi verilip, tedavi sonunda 3 tanesinden (HE-II grubu) tekrar dışkı örneği alınabildi. Alınan dışkılardan, bakteryel 16S rDNA gen analizi yapılarak bakteri popülasyonlarının tayini ve yoğunluğu ölçüldü. Bu yoğunluklar ve bakterilerin birbirine oranları ile HE hastalarının ilişkileri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan siroz hastalarının mikrobiyotalarında dekompanse siroz (DS) grubunda; kompanse siroz ve diğer gruptaki hastalara kıyasla Enterobacteriaceae artışı dikkati çekmiş olup istatiksel olarak anlamlıdır. Hepatik ensefalopati grubunda ilk alınan dışkılar (HE-I) ile tedavi sonrasında alınan dışkılar (HE-II) arasında istatiksel olarak anlamlı mikrobiyal farklılık saptanmamıştır. Siroz disbiyozis oranı gruplar arasında anlamlı olmamıştır. Sonuç: Dekompanse siroz hastalarında kompanse siroz hastalarına kıyasla mikrobiyomda anlamlı değişimler gözlenmiş olup siroz disbiyozis oranı (CDR) hesaplanmasında kullanılan mikrobiyal topluluğun farklı popülasyonlarda farklılık gösterebileceği, CDR hesaplanmasında kullanılan bakteri ailelerinin tekrar gözden geçirilebileceği önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Karaciğer sirozu, hepatik ensefalopati, intestinal mikrobiyota

Bağırsak mikrobiyotasıGastrointestinal mikrobiyomHepatik ensefalopati+6
Ali Arınç Harman
Marmara University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hasta aktiflik düzeyinde klinisyen desteği ölçüm aracının (Clinician support for patient activation measure) Türkçeye uyarlanması: Geçerlik ve güvenirlik çalışması

Giriş ve amaç: Günümüzde bulaşıcı olmayan hastalıkların yükünün giderek artması, kronik hastalıkların etkin kontrolünü daha da önemli kılmaktadır. Bu amaçla, hasta özyönetimi ve aktifliği günümüzde önem kazanan ve birbirini tamamlayan kavramlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Kronik hastalıkların yönetimi, bütüncül bakış açısı ile planlanmış bir bakım gerektirmektedir. Düzenli tıbbi izlem ve klinisyen desteği, hastaların öz bakımında ve özyönetiminde üstlenmesi gereken sorumluluğu artırmak için önemlidir. Ülkemizde kronik sağlık sorunu olan hastaların özyönetim becerilerinin önemi hakkında, klinisyenlerin düşüncelerini nicel olarak değerlendiren bir ölçüm aracı bulunmamaktadır. Bu çalışmanın temel amacı; Hasta Aktiflik Düzeyinde Klinisyen Desteği Ölçüm Aracı'nı (CS-PAM) Türkçeye uyarlamak üzere geçerlik ve güvenirliğini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Bir validasyon çalışması olan araştırmanın evrenini, Haziran-Temmuz 2019 tarihleri arasında İstanbul'un Maltepe ilçesinde bulunan Aile Sağlığı Merkezleri ve Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde görev yapmakta olan klinisyenler oluşturmaktadır. Çalışmanın verileri gelişigüzel yöntemle toplanmış ve toplam 210 klinisyene ulaşılmıştır. Veri toplama aracı olarak sosyodemografik özellikler ve özyönetim kavramı ile ilgili soruları içeren bir anket formu ile birlikte Hasta Aktiflik Düzeyinde Klinisyen Desteği Ölçüm Aracı (CS-PAM) kullanılmıştır. Ölçüm aracının dil uyarlaması, Dünya Sağlık Örgütü'nün önerdiği çeviri ve geri çeviri yöntemi ile yapılmıştır. Ölçüm aracının güvenirliği; test-tekrar test güvenirliği, madde toplam puan korelasyon katsayıları, iç tutarlılık güvenirlik katsayıları, alt-üst grup ortalamalarına dayalı madde analizi ve Rasch analizi ile elde edilen kişi güvenirliği, kişi ayırıcılık indeksi ve madde güvenirliği aracılığıyla değerlendirilmiştir. Ölçüm aracının geçerliği; açıklayıcı faktör analizi, bilinen gruplar karşılaştırılması ve Rasch analizi ile elde edilen madde zorluk yapısı ve madde uyum istatistikleri aracılığıyla değerlendirilmiştir. Araştırma için; ölçeği geliştiren kurum olan Insignia Health'den, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulundan ve İstanbul İl Sağlık Müdürlüğünden gerekli olan izinler alınmıştır. Bulgular: İki hafta ara ile uygulanan ölçüm aracının test-retest korelasyon katsayısı 0,79'dur (p˂0,001). Madde toplam puan korelasyon katsayıları, en düşük 0,45 ile en yüksek 0,71 arasındadır. Cronbach alfa iç tutarlık güvenirlik katsayısı 0,90'dır. Alt-üst grup ortalamalarına dayalı madde analizi ile ölçüm aracında yer alan tüm maddelerin, destek düzeyi açısından en yüksek toplam puanları alan 56 klinisyeni ve en düşük toplam puanları alan 56 klinisyeni ayırt edebildiği görülmüştür. Ölçüm aracının kişi güvenirlik katsayısı 0,86 olarak; kişi ayırıcılık indeksi 2,45 olarak; madde güvenirlik katsayısı 0,99 olarak bulunmuştur. Katılımcıların ölçüm aracından aldıkları puanlar ile yaş, mesleki tecrübe süresi, çalışılan birim, çalışılan birimdeki görev ve özyönetim kavramını duyma gibi değişkenler arasında ilişki olduğu görülmüştür (p˂0,05). Açıklayıcı faktör analizi ile elde edilen Barlett testi sonucuna göre ki-kare değeri:1170,62 ve p˂0,001 olarak; KMO değeri: 0,90 olarak saptanmıştır. Döndürme sonrası, ortaya çıkan iki alt boyutun özdeğerlerinin sırasıyla 4,62 ve 2,87 olduğu görülmüştür. Birinci alt boyutun açıkladığı varyans %35,53 olarak, ikinci alt boyutun açıkladığı varyans %22,06 olarak, toplam açıklanan varyans ise %57,59 olarak saptanmıştır. Birinci alt boyutta yer alan maddelerin (1 ile 8 arası maddeler) faktör yüklerinin 0,88 ile 0,48 arasında; ikinci alt boyutta yer alan maddelerin (9 ile 13 arası maddeler) faktör yüklerinin ise 0,79 ile 0,60 arasında olduğu görülmüştür. Alt boyutlar için hesaplanan Cronbach alfa değerleri sırasıyla 0,88 ve 0,80 şeklindedir. Alt boyutlar kavramsal olarak değerlendirildiğinde, birinci alt boyut "Hasta Sorumluluğu" başlığı altında; ikinci alt boyut "Ortak Karar Verme" başlığı altında toplanmıştır. Ölçüm aracının Rasch analizi ile belirlenen madde zorluk yapısı değerleri 34-69 arasında değişmektedir. Ölçüm aracının Rasch analizi ile belirlenen INFIT değerleri 0,76-1,57 arasında; OUTFIT değerleri ise 0,62-1,79 arasındadır. Sonuç: Hasta Aktiflik Düzeyinde Klinisyen Desteği Ölçüm Aracı'nın (CS-PAM) kronik sağlık sorunu olan hastaların özyönetimi hakkında, ülkemizde çalışan klinisyenlerin düşüncelerini değerlendirmede kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olduğu saptanmıştır.

Güvenilirlik ve geçerlilikHastalarHekimler+4
Ercan Kulak
Marmara University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perinatal depresyonda parlak ışık terapisinin etkinliği- çift kör randomize kontrollü çalışma

Amaç: Perinatal dönemdeki ruhsal bozukluklarda mevcut tedavi yöntemleri ile ilgili soru işaretleri ve ulaşmadaki güçlükler birçok annenin bu dönemde tedaviye karşı mesafeli durmasına sebep olmaktadır. Parlak ışık terapisi gibi farklı duygudurum bozukluklarında etkinliği ve güvenilirliği birçok çalışamda gösterilmiş kronobiyolojik bir tedavi yönteminin perinatal depresyon hastalarında etkinliğinin ve güvenilirliğinin gösterilmesi bu alanda tedavideki zorluklara fayda sağlayacaktır. Bu çalışmada perinatal depresyon hastalarında parlak ışık terapisinin plasebo ışığa oranla depresif belirtiler üzerindeki etkinliğinin ve yan etkiler açısından güvenilirliğinin gösterilmesi, ayrıca parlak ışık terapisine yanıtı yordayan faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniğine başvuran veya konsülte edilen, gebe ya da doğum sonrası ilk 12 ay içerisinde olan 30 hasta dahil edilmiştir. Çift kör olarak dizayn edilen bu çalışmada hastalar randomize kontrollü olarak tedavi ve plasebo kollarına ayrılmıştır. Tedaviye yanıtını değerlendirmek için MADRS, HAM-D ve EDSDÖ uygulanmıştır. Uyku ve mevsimsellik ile ilgili değişkenlerin değerlendirilmesinde ise MGDF, PUKİ, UŞİ, EUS ölçekleri kullanılmıştır. Bulgular: Başlangıç depresyon skorları ortalaması (MADRS) arasında anlamlı fark bulunmamaktadır (parlak ışık grubu: 27,2 plasebo grubu: 26,1). Üç hafta sonunda tedaviye yanıt oranları parlak ışık grubu için %75, plasebo grubu için ise %9,1 olarak bulunmuş olup iki grup arasında farkın anlamlı olduğu saptanmıştır (p=0,002). Tedaviye bağlı yan etkilerde her iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmamaktadır(p>0,05). Sonuç: Bu çalışmanın sonunda perinatal depresyon hastalarında tek başına uygulanan parlak ışık terapisinin etkinliğinin plasebodan üstün ve yan etkiler açısından plaseboya benzer olduğu sonucuna varılmıştır. Gelecekte parlak ışık terapisinin perinatal depresyon hastalarında daha yaygın kullanılabilmesi için daha geniş ölçekli ve standardize uygulama yapılmış yeni araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

DepresyonIşıkKronobiyoloji+3
Melike Dönmez
Marmara University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-alkolik yağlı karaciğer hastalarının atriyal ve ventriküler fonksiyonlarının iki-boyutlu speckle-tracking ekokardiyografi ile değerlendirilmesi: Yeni bir parametre olarak mekanik dispersiyonun yeri

Amaç: Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı toplumda en sık görülen karaciğer hastalığı olup en sık mortalite nedenini kardiyovasküler hastalıklar oluşturmaktadır. Metabolik sendromun hepatik tutulumu olarak görülen NAYKH'nın kardiyovasküler bulgularını subklinik dönemde tanımak hastalığın seyri için önemlidir. Çalışmamızda NAYKH ile kardiyak senkronizasyon arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi hedefledik. Metod ve Yöntem: Retrospektif veri toplama yönteminin kullanıldığı çalışmamıza Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Bölüm'ünde takip edilmekte olan biyopsi ile tanı konulmuş 65 NASH ve yaş/cinsiyet açısından eşleştirilmiş 39 kontrol dahil edildi. Hastaların ekokardiyografik görüntüleri üzerinde konvansiyonel parametreleri değerlendirildi. 2D-speckle tracking ekokardiyografi ile strain ve mekanik dispersiyonları ölçüldü ve kontroller ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda NASH hasta grubunda diyabet, hipertansiyon, metabolik sendrom, insülin rezistansı ve hiperlipidemi oranı kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde fazla olarak görüldü. Hastaların sol venrikül longitudinal strain, sol ventrikül sirkumferansiyal strain ve sağ ventrikül strain değerleri kontrol grubuna göre azalmış bulundu. Atrial global ve fazik strain değerlerinde ve mekanik dispersiyonlarda gruplar arası farklılık görülmedi. Yapılan subgrup analizlerinde, artmış sol atrial mekanik dispersiyon ve sağ ventrikül serbest duvarında azalmış strain bulgularının karaciğer fibrozisini öngörmede bağımsız birer belirteç olduğu saptandı. Sonuç: NASH hastalarında diyastolik ve strain parametreleri bozulmuş olarak bulunmuştur. Kardiyak senkronizasyona olan etkisini incelemek için yaptığımız değerlendirmesinde atrial ve ventriküler MD değerlerinde artış görülmemiştir. Ciddi fibrozis varlığını öngörmede, sağ ventrikül strain ve sol atriyal mekanik dispersiyon parametreleri bağımsız risk öngörücülerdir. Sonuçların daha iyi yorumlanabilmesi için daha geniş çapta çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Atriyal fonksiyonEkokardiyografiKaraciğer hastalıkları+4
İpek Yıldız
Marmara University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuvar barsak hastalıklarında osteopeni ile osteoporoz sıklığının ve ilişkili faktörlerin incelenmesi

Giriş ve Amaç: İnflamatuvar barsak hastalıkları (İBH) kronik, immün aracılı barsak hastalığıdır. İBH hastalarında hastalık sürecinde ekstraintestinal bulgularla karşılaşılabilir. Metabolik kemik hastalıkları da bunlardan biridir. İBH'da düşük kemik yoğunluğunu açıklayacak birçok faktör üzerinde durulmaktadır. Çalışmamızda İBH'da osteopeni ile osteoporoz (OP) sıklığı ve ilişkili olabilecek demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda klinik, endoskopik ve histopatolojik olarak İBH tanısı alan hastalar incelendi. İBH tanılı, Dual-enerjili X-ray absorbsiyometri (DXA) ile kemik mineral yoğunluğu (KMY) ölçümü yapılmış olan 141 hasta çalışmaya dahil edildi. İBH'da osteopeni ile OP sıklığı ve ilişkili olabilecek faktörler sürekli değişkenlerde Mann-Whitney-u, T testi, ANOVA, Kruskal-Wallis; kategorik değişkenlerde Ki kare analizi ile incelendi. Tüm analizlerde p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 141 İBH tanılı hastanın 67'sinde (%47,5) Crohn Hastalığı (CH), 68'inde (%48,2) Ülseratif Kolit (ÜK) tanısı mevcuttu. Tüm İBH hastalarının 61'inde (%43,3) osteopeni, 14'ünde (%9,9) osteoporoz mevcuttu. Femur boynu KMY ortalamaları kadın, postmenopozal, vücut kitle indeksi (VKİ) düşük olan, sigara içmeyen, cerrahi öyküsü olan, biyolojik ajan kullanan hastalarda anlamlı düzeyde düşük saptandı. Ayrıca CH olanlarda da femur boynu KMY ortalamaları daha düşüktü. Hastaların glukokortikoid kullanımı, hastalık tutulum yeri ve aktivasyonu ile osteopeni/OP arasında ilişki saptanmadı. Sonuç: Sonuç olarak kadın cinsiyet, postmenopozal durum, ileum rezeksiyonu olan hastalarda OP daha sık görülürken, cerrahi öyküsü olanlarda osteopeni ve OP daha sık görüldü. OP'si olan grubun inflamasyon göstergeleri daha yüksek bulundu. İBH'da genel risk faktörlerine ek olarak hastalık ilişkili faktörlerin de osteopeni/OP'ye sebep olabileceği gözlendi. İBH'da osteopeni/OP risk faktörlerine yönelik daha kapsamlı bilgi sahibi olmak için daha çok hasta ile prospektif takipli çalışmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuvar barsak hastalıkları, osteopeni, osteoporoz, femur boynu kemik mineral yoğunluğu, L1-L4 lomber kemik mineral yoğunluğu

FemurFemur boynuKemik dansitesi+3
Hacer Şahika Yıldız
Marmara University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastalarında sözel iletişim becerileri ve sözel olmayan iletişim hassasiyetinin sosyal işlevsellik üzerine etkilerinin incelenmesi

Amaç: Kişilerarası etkileşimde sözel iletişim becerileri kadar sözsüz ipuçlarını algılama ve kullanma becerilerinin de önemi büyüktür. Şizofreni hastalarının sözel ve sözel olmayan iletişimde güçlükler yaşadıkları bilinmektedir. Bu çalışmada şizofreni hastalarının sağlıklı kontrol grubu ile sözel olmayan ipuçlarını algılama becerileri ve sözel iletişim güçlükleri yönünden karşılaştırılması, her iki grupta sözel olmayan iletişim hassasiyeti ve sözel iletişim güçlüklerinin sosyal işlevsellik üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 38 şizofreni hastası ve 40 sağlıklı kontrol katılmıştır. Tüm katılımcılara sayı menzili testi, DSM-5 bozuklukları için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-5-CV), Mini Sözel Olmayan Hassasiyet Profili (Mini-SOHP), Sosyal İşlevsellik Ölçeği (SİÖ), İletişim Güçlükleri Endeksi (İGE) uygulanmıştır. Ek olarak şizofreni grubuna Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) ve Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği (CŞDÖ), kontrol grubuna Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D) uygulanmıştır. Bulgular: SİÖ ve Mini-SOHP toplam puanları sağlıklı kişilerde, İGE ile belirlenen konuşma hataları ise şizofreni grubunda daha yüksektir. Mini- SOHP'un tüm kanallarında da sağlıklı kişiler daha başarılı bulunmuştur. Şizofreni hastalarında İGE ve Mini-SOHP toplam puanlarının SİÖ toplam puanları ile arasında korelasyon saptanmışken, sağlıklı grupta bu ilişki gösterilememiştir. Regresyon analizinde SİÖ toplam puanlarının üzerine etki eden faktörler 4 ayrı modelde incelenmiş, 3 modelde PANSS toplam puanı ve Mini-SOHP toplam puanlarının SİÖ üzerindeki etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Sonuç: Bu bulgulardan yola çıkılarak şizofreni hastalarının sözel olmayan iletişim hassasiyetlerinin sağlıklı bireylere göre daha düşük olduğu, konuşmaları esnasında ise sağlıklı kişilere göre daha fazla hata yaptıkları ortaya konmuştur. Her iki alandaki güçlüklerin sosyal işlevsellik üzerine olan etkileri gözetildiğinde, gelecekte psikososyal müdahalelerin bu iki alan üzerine yoğunlaştırılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Sözel olmayan iletişim hassasiyeti, sosyal algılama, sözel iletişim güçlükleri, sosyal işlevsellik, şizofreni

Sosyal iletişimSosyal ilişkilerSözel iletişim+3
Zeynep Nur Demirok Akça
Marmara University
2020
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Premenstrüel sendrom ve dismenorenin yaşam kalitesi üzerine etkisi

Amaç: Premenstrüel sendrom (PMS) ve dismenore, özellikle adölesanlar ve yetişkinler arasında üreme çağındaki kadınlarda en sık görülen bozukluklardan ikisi olup, bunlar yaşam kalitesi üzerinde olumsuz bir etkiye sahiptir. Bu bilgiler ışığında bu çalışmada amacımız premenstrüel sendrom ve dismenorenin üreme çağındaki Türk kadın populasyonda prevelansı ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini göstermektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif bir anket çalışması olup, çalışmaya Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim Araştırma Hastanesi'nde Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniklerine başvuran 18-45 yaş arası 500 kadın dahil edildi. Katılımcılardan gönüllü onam formu onayı aldıktan sonra ilk önce demografik bilgiler alındı. Katılımcıların boy ve kiloları ölçülecek vücut kütle indeksleri hesaplandı. Hastalara hekim eşliğinde dismenore derecelendirmesi yaptırıldı, premenstruel sendrom değerlendirme formu ve kısa form 36'yı doldurdular. Bulgular: Çalışmamıza katılan kadınların yaş ortalaması 28,01±6,05 yıldır. VKİ ortalaması 24,99±4,79'dur. Çalışmamızdaki PMS prevelansı %70 ve dismenore prevelansı %80 olarak saptanmıştır. Çalışmanızda premenstrüel sendrom ve dismenorenin yaşam kalitesi alt ölçekleri üzerindeki etkisi ortaya konuldu. Sonuç: Çalışmamızda Türk kadın popülasyonda premenstrüel sendrom ve dismenore prevelansının üreme çağındaki kadınlarda yaygın görülen jinekolojik durumlar olduğunu tesbit ettik. Ancak prementrüel sendrom ve dismenorenin yaşam kalitesiyle anlamlı ilişkisini tesbit etmedik. Anahtar Kelimeler: Premenstrüel sendrom, dismenore, yaşam kalitesi

DismenoreMenstrüasyonPremenstrüel sendrom+1
Rezzan Berna Baki
Marmara University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer glomerüler hastalıklarda pyüri varlığı ile klinik ve histopatolojik bulgular arasındaki ilişkiler

Giriş ve Amaç: Primer glomerüler hastalığı (PGH) olanlarda idrar yolu enfeksiyonu olmaksızın lökositürinin görülebildiği iyi bilinmektedir. Buna karşılık farklı PGH etyolojilerindeki pyüri sıklığı, klinik veya patolojik bulgular ile ilişkisi hakkında literatürde yeterli veri bulunmamaktadır. Glomerüler hastalıklar nefrotik sendrom (NS), nefritik sendrom, miks NS (nefrotik ve nefritik sendrom) ve asemptomatik idrar anormallikleri ile karşımıza çıkabilirler. Bu çalışmanın amacı, farklı PGH'larda pyüri varlığını ve pyüri ile PGH'ların klinik veya histopatolojik bulguları arasındaki olası ilişkileri belirlemektir. Yöntem: Çalışmaya, Türk Nefroloji Derneği Glomerüler Hastalıklar Çalışma Grubunun veri tabanındaki 3875 PGH tanılı hasta alındı. Bu hastalar içinde idrar analizi (lökositüri varlığı açısından) sonucu olan 3383 hasta çalışmaya dâhil edildi. Başlangıçta, idrar mikroskobisinde yüksek güç alanı (HPF) başına 5 veya daha fazla lökosit olması pyüri olarak kabul edildi. İdrar mikroskobisinde HPF başına 5 veya daha fazla eritrosit olması hematüri olarak kabul edildi. Hastalar, pyüri ve hematüri varlığı ya da yokluğuna göre gruplara bölündü. Hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri, laboratuvar verileri ve böbrek histopatolojik sonuçları incelendi. Bulgular: Çalışmaya alınan 3383 hastanın (1925 erkek, 1458 kadın) 645'inin (%19) pyürisi varken 2738 (%81) hastanın pyürisi yoktu. Erkeklerde pyüri sıklığı anlamlı olarak azdı (%42'e karşın %58, p<0.05). Pyürisi olanlarda glomerüler filtrasyon hızı (GFH), albumin ve hemoglobin değeri anlamlı olarak daha düşük idi. Pyürisi olanlarda C3 düşüklüğünün sıklığı daha fazla idi. Pyürisi olanlarda NS sıklığı anlamlı olarak daha azdı (%44,5'e karşın %53,9, p<0.05). Pyürisi olanlarda nefritik sendrom sıklığı olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla %28,5'a karşın %15,9, p<0.05). Miks NS tanısı, benzer olarak pyürisi olanlarda daha fazla idi (%7,1'e karşın %4,9, p<0.05). Nefrotik sendromu olan membranoproliferatif glomerülonefrit (MPGN) hastalarında pyüri sıklığı %28,6 iken, NS olmayan MPGN hastalarında %42,4 olarak saptandı. IgA nefropatisi olan hastalarda, pyüri sıklığı NS varlığında %11,7, NS olmayanlarda %23,5 olarak bulundu. Pyürisi olanlarda selüler ve fibrosellüler kresent sayısı anlamlı yüksek saptandı. Mezengial ve endokapiller proliferasyon, glomerüler eksüdatif değişiklik ve interstisyel inflamasyon sıklığı pyürisi olanlarda anlamlı olarak daha yüksekti. C3 (3+) boyanma sıklığı pyürisi olan hastalarda daha yüksek bulundu (%19,4'e karşın %15,1, p<0.05). Pyüri ve hematürisi olanlarda olmayanlara göre GFH ve proteinüri değerleri daha düşük iken, serum C3 düşüklüğünün sıklığı ve histopatolojik inflamasyon daha fazla idi. Sonuç: Böbrek biyopsisinde kresent, endokapiller proliferasyon veya mezengial proliferasyon gibi aktif inflamatuar değişikliklerin olduğu hastalarda pyüri sıklığı artmaktadır. Glomerüler inflamasyonun baskın olduğu nefritik sendrom ile seyreden PGH'larda pyüri sıklığı artmıştır. Buna karşılık izole NS'si olan hastalarda pyüri sıklığı daha düşüktür. Bu bulgular, piyüri varlığının PGH olan hastalarda aktif glomerüler inflamasyonu yansıtabileceğini düşündürmektedir.

Böbrek hastalıklarıGlomerüler filtrasyonNefrotik sendrom+2
Ahmet Başgöze
Marmara University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste izole uzun kemik kırığı tanısı almış hastalarda ketamin ve fentanil ilaçlarının analjezik etkilerinin VAS skorlarına göre karşılaştırılması

Giriş: Uzun kemik kırıkları acil servis başvurularının önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Opioidlerin yan etki ve bağımlılık potansiyelleri nedeniyle uzun kemik kırığı tanısı almış hastalarda ağrı yönetimi için alternatif ajanlara ihtiyaç vardır. Bu çalışmanın amacı izole uzun kemik kırığı tanısı almış hastalarda, düşük doz ketamin ile fentanilin ağrı kesici etkinliklerini karşılaştırmak olarak belirlenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız tek merkezli, prospektif gözlemsel çalışma olarak bir üniversite hastanesi acil servis ünitesinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya alım kriterlerini karşılayan izole uzun kemik kırığı tanısı almış hastalardan, ağrı kesici olarak düşük doz ketamin veya fentanil uygulanan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların başlangıç (0. dk), 30. dk ve 60. dk ağrı düzeyleri ve gözlemlenen yan etkiler kayıt altına alınarak gruplar karşılaştırılmıştır. Bulgular: Fentanil grubunda 52 hasta, ketamin grubunda 48 hasta olmak üzere toplamda 100 hasta çalışmaya dahil edildi. Düşük doz ketamin ve fentanil tedavi grupları arasında ağrı kesici etkinlikleri açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Her iki grupta da tıbbi müdahele gerektirecek yan etki gözlemlenmemiştir. Sonuç: İzole uzun kemik kırıklı hastaların ağrı yönetiminde, düşük doz ketamin ve fentanil tedavilerinin etkin ve güvenli tedaviler olduğu görülmüştür. Çalışmamızın sonuçları; düşük doz ketamin ve fentanil tedavileri arasında analjezik etkinlik ve tıbbi müdahele gerektirir yan etkiler açısından anlamlı fark olmadığını göstermektedir. Gelecekte yapılacak olan ve bu iki tedavinin analjezik etkinliklerinin karşılaştırıldığı randomize kontrollü çalışmalar literatüre ışık tutacaktır.

Acil servis-hastaneAcil tıpAnaljezi+5
Muhammet Yılmaz
Marmara University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliği tanısı ile takip edilen hastalarda tarama testi olarak uygulanan düşük doz deksametazon supresyon testi için uygun sınır değerin araştırılması

Amaç : Kronik böbrek yetmezliği (KBY) Overnight 1 mg Deksametazon Supresyon Testi (1 mg DST) için yalancı pozitiflik nedenidir. Çalışmalarda bunun nedeni olarak; KBY hastalarında deksametazon biyoyararlanımındaki değişkenlikler, bazal kortizol salınımında artış ve diürnal ritmin bozulması, protein düzeylerindeki düşme nedeniyle serbest ve bağlı kortizol düzeylerinde dengesizlik gibi çeşitli nedenler ortaya atılmıştır. Bu çalışmada KBY hastalarında 1mg DST için standart sınır değer ile görülen yalancı pozitifliklerin önüne geçilmesi için spesifik bir sınır değer belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem : Hastanemiz endokrinoloji polikliniğine 01 Ocak 2018 ve 31 Aralık 2019 tarihleri arasında başvuran ve 1 mg DST istenen 1038 hastanın verileri hastane bilgi ve yönetim sisteminden (HBYS) retrospektif olarak tarandı. Hastalar glomeruler filtrasyon hızlarına (GFR) göre 4 gruba ayrıldı. Gruplar arasında 1 mg DST ortancaları ve Psödocushing Sendromu tanıları açısından farka bakıldı. Fark saptanan gruba yeni sınır değer belirlenmesi amacıyla ROC analizi uygulandı. Bulgular : GFR 30 ml/dk/1.73m2'nin altında olan ve Grup IV içerisinde sınıflandırılan hastalarda hem 1 mg DST ortancası hem de Psödocushing Sendromu görülme yüzdesi diğer gruplardan anlamlı yüksek bulunmuştur. Bu hastalara uygulanan ROC Analizi sonucunda %100 duyarlılık ve %92 özgüllük ile yeni sınır değer 3.2 mcg/dl olarak saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışma KBY hastaları için 1 mg DST de sınır değer belirlemeye yönelik ilk çalışmadır. Bununla beraber analizin doğruluğunun artması için daha fazla hemodiyaliz hastasında bu çalışmanın uygulanarak Psödocushing Sendromu ile uyumlu olanlara ROC analizi uygulanması gereklidir. Anahtar kelimeler: DST, KBY, sınır değer, ROC analizi

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-kronik+3
Arzu Ece Uluer
Marmara University
2020
00