
857
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Acil servise başvuran üst gastrointestinal kanamalı hastalarda periferik perfüzyon indeksi ölçümünün hipovolemik şoku ve kan transfüzyon ihtiyacını öngörmedeki yeri; ileriye dönük, gözlemsel çalışma
Yatmazoglu Aki, Z. Acil Servise Başvuran Üst Gastrointestinal Kanamalı Hastalarda Periferik Perfüzyon İndeksi Ölçümünün Hipovolemik Şoku ve Kan Transfüzyon İhtiyacını Öngörmedeki Yeri; İleriye Dönük, Gözlemsel Çalışma Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Tıpta Uzmanlık Tezi, Eskişehir, 2024. Yapılan çalışmalarda gastrointestinal kanama hastalarında transfüzyon ihtiyacı ve mortaliteye yönelik birçok klinik skorlama sistemi geliştirilmiştir. Gastrointestinal kanamalarda mortalitenin azalması için kritik hastanın erken saptanması gerekmektedir. Bu bilgiden hareketle araştırmamızın amacı acil serviste üst gastrointestinal kanamalı hastalarda Pİ ölçümüyle kritik hastayı erken tespit etmeyi ve transfüzyon ihtiyacını tahmin etmeyi amaçladık. Çalışma, tek merkezli, prospektif ve gözlemseldir. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurul onayı alınmıştır. Çalışmaya 18 ve üzeri yaş grubundaki üst gastrointestinal kanama tanısı alan toplam 134 hasta alındı. Hastaların demografik özellikleri, komorbid hastalıkları, vital bulguları, laboratuvar verileri, transfüzyon kaydı, endoskopi bulguları, şok indeksi ve Pİ değerleri kaydedildi. Pİ<1 saptanan 66 hastada acil serviste kan transfüzyon ihtiyacı (p<0,001) ve hastane içi mortalitenin (p>0,044) daha fazla olduğunu bulduk. Acil serviste kan transfüzyon ihtiyacını saptamak için yapılan ROC analizinde Pİ'nin transfüzyon ihtiyacını ön görmede şok indeksi, laktat ve baz açığı ölçümlerinden daha anlamlı olduğu bulduk (AUC ve p değerleri: Pİ için 0.771, p<0.0001). Bu da gösteriyor ki Pİ ölçümleri sayesinde, hastaların daha hızlı ve etkili bir şekilde triyaj edilmesi, kritik hastaların erken saptanması ve transfüzyon ihtiyacının tahmin edilmesi mümkün olabilir. Anahtar Kelimeler: Üst gastrointestinal kanama, Şok, Kan Transfüzyonu, Perfüzyon İndeksi
TÖTM acil servisine başvuran hastaların değerlendirilmesinde modifiye erken uyarı skoru ve mainz acil değerlendirme skoru kullanımının hasta prognozunu öngörmedeki etkinliği
Giriş ve Amaç: Son yıllarda, acil servisler ve yoğun bakım birimlerinde kritik hastaların taburculuk ve hastalık ciddiyetinin değerlendirilmesinde kullanılabilecek skorlama sistemlerine olan ilgi giderek artmaktadır. Bu çalışmada amacımız acil servise başvuran hastaların hastalık ciddiyetlerini belirleme ve hastaneye yatırılan hastaların sonlanımlarını öngörmede MEES ve mEWS sistemlerinin etkinliğini araştırmaktır.Materyal ve Metot: 01 Ocak ? 15 Şubat 2011 tarihleri arasında, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Acil Servisi'ne herhangi bir yakınma ile başvuran ve acil serviste müdahale edilen veya gözlem altında tutulan tüm hastalar arasından hastaneye yatışı gerçekleştirilen 1051 hasta çalışma evrenimizi oluşturdu. Çalışmaya alınan hastaların yaşının, cinsiyetinin, triaj kategorisinin, acil servise başvuru saatlerinin, mEWS ve MEES parametrelerinin herhangi bir kliniğe yatırıldığında yatış yerlerine ve mortalitelerine göre etkileri araştırıldı. İstatistiksel verilerin analizinde windows için SPSS paket programının 16.0 nolu versiyonu kullanıldı. Veriler ortalama, standart sapma (SD), ve yüzde olarak özetlendi. Risk faktörlerinin hesaplanması amacıyla univariate ve multivariate analizler kullanıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalamaları 58±19'du ve bunların 467'si (%44) kadın, 584'ü (%56) erkekti. Hastaların 21'i (%2) triaj 1 kategorisi, 646'sı (%61) triaj 2 kategorisi ve 384'ü ise (%37) triaj 3 kategorisindeydi. Bu hastaların 341'i (%32) yoğun bakıma, 710'u ise (%68) herhangi bir sevise yatırıldı. Çalışmaya alınan 1051 hastadan 935'i (%89) hastaneden taburcu edilirken, 116 hasta (%11) hastanede ex oldu. Hastaların mortalitelerine göre GKS, AVPU ve mEWS değerleri istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.0001).Hastaların mortalitelerine göre delta MEES değerleri istatistiksel olarak anlamsız olarak bulundu (p<0.127). Yapılan multivariate analizde hastaların mortalitelerini belirlemede hasta yaş grupları, GKS ve mEWS değerleri ve yatış yerlerini belirlemede ise yaş grupları, GKS ve AVPU değerleri etkin faktörler olarak bulundu.Sonuç: Çalışmamızın sonuçları mEWS değerlendirmesinin acil serviste kullanımının hasta prognozunu ön görmede ve hastaların yatacağı birimlerin belirlenmesinde etkin ve güvenilir bir araç olduğunu desteklemektedir. Aynı zamanda acil servislerde kolayca kullanılabilen GKS ve AVPU değerlerinin de güvenilir yol göstericiler olduğunu ortaya koymuştur. Diğer yandan MEES değerleri acil servislerde kullanım için uygun bulunmamıştır.
Acil serviste dinamik bilgisayarlı tomografi ile pulmoner emboli tanısı konulan hastaların manyetik rezonans görüntüleme bulgularının değerlendrilmesi
ÖZETGiriş ve Amaç: PE hayatı tehdit eden acil servislerde hekimlerin sık karşılaştığı birhastalıktır. Erken tanı tedavisi kadar önemlidir. Toraks BT, PE tanısında en sık kullanılangörüntüleme yöntemidir. Gebelerde, kontrast alerjisi ya da böbrek yetmezliği olanhastalarda toraks BT kontrendikedir. MR tetkiki son yıllarda kullanımı artan radyasyoniçermemesi nedeniyle önemli bir görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmanın amacı; PEdüşünülen ancak böbrek yetmezliği, kontrast madde alerjisi, gebeliği olan hastalar ilegörüntülemenin hızlı yapılması gereken hastalarda, toraks difüzyon MR görüntülemetekniğinin kullanabilirliğini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışma 5 Aralık 2010 ? 31 Kasım 2011 tarihleri arasındahastanemiz Acil Servisine başvuran dinamik kontraslı BT ile PE tanısı konulmuş 29 hastayıkapsamaktadır. Dinamik kontrastlı toraks BT ile PE tanısı konulmuş bu hastalara toraksdifüzyon MR görüntüleme yöntemi uygulandı.Bulgular: PE tanısı konulan 29 hastada, dispne ve göğüs ağrısının en sık başvuru nedeniolduğu tespit edildi. Ortalama ADC değeri tüm hastalar için 2.39x10-³±4.6 mm²/sn olarakbulundu. Enfarktların ortalama ADC değeri 1,98x10-³±4,5 mm²/sn olarak bulundu.Atelektazi alanları için ortalama ADC değeri 2,57x10-³±3,3 mm²/sn olarak bulundu.Atelektazi 20 (%59,1) hastada, enfarkt 9 (%30,9) hastada gözlendi. ADC değeri açısındanatelektazi ve enfarkt arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.0001).Sonuç: PE tanısının konulmasında ve PE'nin periferik lezyonlarının değerlendilmesindetoraks difüzyon MR tetkiki alternatif bir görüntüleme yöntemi olabilir. Özellikle gebelerde,kontrast madde alerjisi olanlarda, böbrek yetmezliği olan olgularda ve hızlı görüntülemeningerektiği durumlarda, PE tanısında ve PE'nin periferik lezyonlarının değerlendilmesindetoraksın difüzyon ağırlıklı görüntüleme tetkiki yararlı sonuçlar verebilir. Difüzyon toraksMR görüntüleme tetkikinin PE tanısında kullanılabilmesi için daha erken dönemdeuygulanmış daha çok vaka ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.nahtar kelimeler: Pulmoner emboli, toraks difüzyon manyetik rezonans görüntüleme,toraks bilgisayarlı tomografi
Kafa travması ve hemorajik şok oluşturulan sıçanlarda, farklı sıvı tedavilerinin beyin ödemi, koagülasyon parametreleri, serum ADH, ACTH ve aldosteron düzeyleri üzerine olan etkilerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi
Amaç: Deneysel kafa travması ve hemorajik şok oluşturulan sıçanlarda gelişen beyin ödemi, koagülasyon parametreleri, hipoksiyi gösteren laktat düzeyi, hipotalamik hipofizyel aksı gösteren hormonlar (ADH, Aldosteron ve ACTH) üzerine travmadan hemen sonra verilen sıvıların etkilerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Ayrıca bu sıvıların travmatik beyin dokusundaki etkilerini histopatolojik olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Çalışmada ağırlıkları 180-210 gram arasında değişen 48 adet Spraque-Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Her biri 8 adet sıçan içeren 6 deney grubu oluşturuldu. Bütün sıçanlara kafa travması modeli uygulandıktan hemen sonra vena cava inferior kateterize edilerek hemorajik şok yapıldı. Hemorajik şoktan hemen sonra yine aynı yolla %09 serum fizyolojik, ringer laktat, hiperheas ve %3 serum fizyolojik verildi. Her grupta yer alan toplam 48 sıçan travmadan 24 saat sonra yaş-kuru ağırlık, kan analizi (aPTT, INR, trombosit, fibrinojen, D-dimer, laktat, ADH, ACTH, aldosteron) ve beyin dokusu (hasarsız olarak çıkarıldı) patolojik değerlendirmesi için sakrifiye edildi. Bulgular: Yaş-kuru ağırlık metodu ile ölçülen beyin su oranı %9 serum fizyolojik ve ringer laktat grubunda diğer gruplarda daha düşük bulundu. Koagülasyon parametrelerinden ortalama trombosit sayıları gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Ringer laktat ve %09 serum fizyolojik grubunda ortalama aPTT süresi travma grubundan daha kısaydı. En düşük INR düzeyi %09 serum fizyolojik grubundaydı. Ringer laktat grubunda sadece bir sıçanda D-dimer yüksekliği görülürken kontrol grubu dışındaki diğer gruplarda birden fazla sıçanda D-dimer yüksekliği tespit edildi. Bu verilerden farklı olarak fibrinojen düzeyi en düşük grup hiperheas resüsitasyon grubunda bulundu. Doku hipoksisi göstergesi olan laktat düzeyi hiperheas ve ringer laktat grubunda travma grubundan daha düşük olarak bulundu. Hemorajik şokta sıvı kaybına bir yanıt olarak salınan ADH sadece hiperheas grubunda düşük olarak tespit edildi. Grupların ACTH düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Travma grubunda aldosteron düzeyi diğer gruplardan daha yüksekti. Histopatolojik olarak iskemik hasar göstergesi olan red nöron ortancası hiperheas grubunda en düşüktü. Ödem en düşük ringer laktat ve %09 serum fizyolojik grubundaydı. Hücre ölümü göstergesi olan nekroz en düşük hiperheas ve %09 serum fizyolojik grubunda görüldü. Kanama en yüksek %3 serum fizyolojik grubunda tespit edildi. Sonuç: Bu çalışmada, kafa travması ve hemorajik şok ile gelen hastalarda sahada yada acil serviste %09 serum fizyolojik yada hiperheas (poli (O-2-hidroksietil) nişasta ve %7.2 sodyum klorür) sıvı resüsitasyonunda ilk olarak verilmesinin hastaya yarar sağlayacağı düşünülmektedir. Bununla birlikte, hangi sıvının diğerinden daha üstün olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Anahtar Kelimeler: Hemorajik şok, Hipertonik salin, Kristaloid, Kafa travması
Kafa travmalı geriatrik hastalarda prognozu etkileyen faktörlerin incelenmesi
Giriş: Kafa travmaları geriatrik hastalarda önemli morbidite,mortalite ve ekonomik kayıp sebebi olan bir sağlık sorunudur.Kafa travması ile acil servise başvuran 65 yaş üstü hastalardan, hayati tehlike ya da ciddi morbidite nedeni olabilecek intrakraniyal patolojileri tespit etmek acil servis hekimlerinin üzerinde dikkatle durması gereken görevleri arasında yer almalıdır. Amaç: Çalışmamızda 65 yaş üstü kafa travması tanısı alan hastalarda bilgisayarlı tomografide patolojik bulgu prevalansını değerlendirmeyi ve geriatrik kafa travmalı hastalarda prognozu etkileyen hematolojik faktörleri değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmamızda ayrıca, geriatrik kafa travması konusunda ülkemizin epidemiyolojik verilerine katkıda bulunmak ve bu hastaların hastanede kalış süresini arttıran parametrelerin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda Dumlupınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine kafa travması nedeniyle başvuran ve bilgisayarlı tomografi incelemesi yapılan 65 yaş üstü hastalar geriye dönük olarak incelendi. Çalışmamıza dahil ettiğimiz vakaların,yaş,cinsiyet, travma oluş mekanizması,koagülopati,beyin bilgisayarlı tomografi sonuçları,lökosit sayısı,nötrofil/lenfosit oranı(NLO),trombosit/lenfosit oranı(TLO),taburculuk,yatış,sevk,ex durumları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 320 hastanın 151'i erkek, 169'u kadın idi.Geriatrik popülasyonun kafa travmasıyla sıklıkla karşılaştığı nedenler arasında ise düşmelerin(%37.2) ve trafik kazalarının(%18.8) en sık nedenler olduğu belirlendi(%56).65 yaş üstü kafa travması olan hastalarda anormal Beyin BT bulgusu olan hasta sayısı 34 olup,geriatrik kafa travmalarında anormal Beyin BT prevalansı %10.6 saptandı.Bu oranın erken yaşlılık(65-74 yaş),orta yaşlılık(75-84 yaş),geç yaşlılık(85 yaş ve üstü) gruplarında anlamlı değişimi saptanmadı.Çalışmaya dahil edilen 320 hastanın 7'si ex olup,geriatrik kafa travmalarında mortalite oranı %2.2 olarak saptandı.Lökositoz,nötrofil/lenfosit oranı yüksekliği,koagülopati olması ve 75 yaş üstü geç yaşlılık dönemi morbidite ve mortaliteyi arttıran nedenler olarak tespit edildi. Sonuç:Geriatrik kafa travmalarında,kafa travmasının düşme veya trafik kazası sonrası yaşanması,lökositoz olması,nötrofil/lenfosit oranının yüksek olması,geç yaşlılık evresi hasta olması(75 yaş ve üstü) intrakraniyal patoloji riskini artırmaktadır.Kafa travmalı hastaları acil serviste değerlendirirken yaşını,travma mekanizması ve şiddetini sorgulamayı,kan tahlili alım ve bilgisayarlı tomografi çekim endikasyonlarını geniş tutmayı,acil servis gözlem süresini uzatmayı ve konsültan hekim desteği almayı planlamak akılcı bir yaklaşımdır. Anahtar kelimeler: Geriatrik kafa travması,nötrofil/lenfosit oranı,trombosit/lenfosit oranı,İNR,Bilgisayarlı Tomografi,Mortalite
Akut serebrovasküler hastalık tanısı ile takip edilen hastalardaki sıvı elektrolit dengesizliklerinin retrospektif olarak incelenmesi
İnme; aniden ortaya çıkan fokal ya da global serebral disfonksiyona yol açan, vasküler neden dışında görünen farklı bir sebebi olmayan, yirmi dört saat veya daha uzun süren ya da ölüme sebep olan klinik durum olarak tanımlanmaktadır. Elektrolit bozuklukları inmenin akut fazının sonucu üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilmekte ve bu sebeple elektrolit bozukluğunun erken tespiti ve tedavi edilmesi son derece önemli olarak görülmektedir. Çalışmamızın amacı inme alt tipleri ile elektrolit imbalansı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne 1.03.2017-1.03.2022 arasında başvurup akut serebrovasküler hastalık tanısı alan 128 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, hastane başvuru saatleri, radyolojik görüntülemeleri, sodyum, potasyum, klor, glukoz, üre, kreatinin, hemogram, ek hastalıkları, vital bulguları (ateş, nabız, tansiyon değerleri, parmak ucu saturasyonu, solunum sayısı ve GKS Skoru) ve klinik seyirleri retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmamızda hiponatremik olan hastaların 11 tanesi (%57,9) iskemik, 8 tanesi (%42,1) hemorajik serebrovasküler hastalığı olan grupta olup her iki hasta grubunda ortalama sodyum değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Hipokalemik hastaların 3 tanesi (%75) iskemik grupta, 1 tanesi (%25) hemorajik grupta olup her iki hasta grubunda ortalama potasyum değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Hipokloremi saptanan hastaların ise 5 tanesi (%62,5) iskemik, 3 tanesi (%37,5) hemorajik grupta yer almakta olup her iki hasta grubunda ortalama klor değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Sonuç olarak akut serebrovasküler hastalıklarda elektrolit değişikliklerini incelediğimiz bu çalışmada hemorajik tip ve iskemik tipteki serebrovasküler hastalıklarda elektrolit imbalansları anlamlı sonuç vermemiştir. Çalışmamız literatürdeki çoğu çalışma ile paralel sonuçlar göstermektedir.
Acil servise başvuran alzheimer hastalarının başvuru şikayetlerine göre prospektif olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, acil servislere (AS) başvuran Alzheimer hastalarının, başvuru nedenlerinin analizidir. Çalışma, 01.07.2021-01.07.2022 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Bursa Şehir Hastanesi acil servislerine başvuran ve Alzheimer hastalığı (AH) olan hastalar üzerinde prospektif olarak yürütüldü. Araştırma kapsamına 103'ü erkek (%41,5) ve 145'i kadın (%58,5) olmak üzere toplam 248 hasta alındı. Bu hastaların ortalama 4,58±3,68 yıldır AH tanısı olduğu tespit edildi. Başvuru nedenleri incelendiğinde en sık üç şikayetin sırasıyla genel durum bozukluğu (%18,9) dispne (%15,7) ve ateş yüksekliği (%14,1) olduğu görüldü. En az bir konsültasyon istenen hasta sayısı 202 (%81,5) olduğu, en sık konsültasyon istenen üç kliniğin göğüs hastalıkları, dahiliye ve nöroloji olduğu saptandı. Hastaların AS'de aldıkları en sık üç tanının sırasıyla pnömoni (%17,7), iskemik serebrovasküler hastalık (SVH) (%10,3) ve üriner sistem enfeksiyonu (%9,3) olduğu belirlendi. Hastaların 42,7'sinin klinik, %18,1'inin yoğun bakım ünitelerine yatışının yapıldığı belirlendi. En sık yatış yapılan üç bölümün göğüs hastalıkları, dahiliye ve nöroloji olduğu görüldü. Bu süreçte AS'de kalma süreleri ortalama 7,93±5,93 saat olduğu hesaplandı. Sonuç olarak AS'ye başvuran Alzheimer hastalarına en sık konan tanıların sırasıyla pnömoni, iskemik SVH ve üriner sistem enfeksiyonu olduğu; yaş ilerledikçe AS'ye başvurma sıklığının arttığı ve başvuran tüm hastaların yarısından çoğunun yatış endikasyonu olduğu tespit edilmiştir.
Acil servise başvuran yaşlı hastalarda farklı kırılganlık ölçeklerinin kısa dönem mortalite tahmininde değerliliğinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, acil servis (AS)'e başvuran 65 yaş ve üstü hastalarda "Edmonton Kırılganlık Ölçeği (EKÖ)", "Identification of Seniors at Risk (ISAR)" ve "Program of Research to Integrate Services for the Maintenance of Autonomy (PRİSMA) 7" ölçeklerini kullanarak kırılganlığın değerlendirilmesi ve bu ölçeklerin kısa dönem (30 gün) mortalite tahminlerini incelemektir. Metod: Bu prospektif kesitsel çalışma Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi AS'inde 1 Ocak 2022 – 31 Temmuz 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Bu tarihlerde AS'e travma dışı nedenlerle başvuran 65 yaş ve üzeri 103 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Olguların AS başvurularında ISAR, PRİSMA-7 ve EKÖ skorları kaydedilmiştir. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 73,96±7,19 yıl ve %58,3'ü erkekti. ISAR skoruna göre olguların %94,2'si kırılganlık açısından yüksek riskli iken, PRİSMA-7 skoruna göre olguların %73,8'inin kırılganlık riski artmıştı. EKÖ skoruna göre olguların %30,1'i kırılgan değilken, %20,4'ü ise şiddetli kırılgandı. Olguların %34'ü kliniğe, %10,7'si yoğun bakım ünitesine (YBÜ) yatırıldı. AS'e ilk başvuru sonrasında olguların %1,9'u ilk 24 saat içerisinde, %2,9'u ilk 7 gün içerisinde, %15,5'i ise ilk 30 gün içinde mortalite ile sonlandı. İlk 30 gün içinde sağ kalan olgularla karşılaştırıldığında; malignite varlığı, hastaneye yatırılma oranı, ISAR, PRİSMA 7 ve EKÖ skorları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı (p<0,05). ISAR skorunun 3< kesim noktasında %75 sensitivite, %70,1 spesifite ile; PRISMA-7 skorunun 4< kesim noktasında %68,8 sensitivite, %70,1 spesifite ile; EKÖ skorunun ise 7< kesim noktasında %100 sensitivite ve %52,9 spesifite ile 30 günlük mortaliteyi öngörebildiği belirlendi. Sonuç: Sağ kalanlarla karşılaştırıldığında, mortalite ile sonlanan olgularda her üç skor da anlamlı düzeyde daha yüksekti ve belirli kesim noktasında 30 günlük mortaliteyi düşük-orta düzeyde öngörebildiği; 30 günlük mortalitenin öngörülmesinde ise, EKÖ skorunun diğer iki skordan daha hassas olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Acil servis, yaşlılık, kırılganlık ölçekleri, mortalite.
COVID-19'a bağlı akciğer tutulumu gösteren hastalarda paraspinöz kas kitlesi ölçümünün prognostik değerinin retrospektif olarak belirlenmesi
COVID-19, 2019 yılında Çin'de ortaya çıkmış ve kısa sürede tüm dünyayı etkileyen bir salgın haline gelmiştir. Enfekte kişiler asemptomatikten kritik hastalığa kadar çeşitli klinik belirtiler gösterebilir. Başarılı aşı çalışmalarına rağmen COVID-19 hastalığının hali hazırda kesin bir tedavisi bulunmamaktadır. COVID-19'da prognoz ve mortalitenin erken dönemde değerlendirilebilmesi için hızlı ve güvenilir testlere gereksinim vardır. Bu çalışma; COVID-19 hastalarında paraspinöz kas kitlesi ve kas radyodansitesindeki azalmanın mortalite ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladı. Çalışmamıza 11.03.2020-26.10.2021 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Pandemi Polikliniğine başvuran, COVID-19 servisleri ve yoğun bakım ünitelerine yatışı yapılan COVID-19 tanılı 493 hasta dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, ek hastalıkları, vital bulguları, laboratuvar değerleri, paraspinöz kas boyutu, kas radyodansitesi, hastanede yatış süreleri ve mortalite durumları retrospektif olarak incelendi. Bir radyoloji hekimi tarafından toraks bilgisayarlı tomografi görüntülerin T12 pedikül çıkıntıları düzeyinden paraspinöz kas kitlesi ve kas radyodansitesi ölçüldü. Paraspinöz kas kitlesi, paraspinöz kas indeksi olarak sunuldu. Etkenlerin değerlendirilmesinde tek değişkenli ve çok değişkenli lojistik regresyon analizleri uygulandı. Çalışmaya dahil edilen 493 hastanın 194'ü (%39,4) kadın, 299'u (%60,6) erkekti. Hastaların ortalama yaşı 59,34 ± 15,10 yıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların 391'i (%79,3) iyileşme ile taburcu edilmiş olup, 102'si (%20,7) hastanede öldü. Yapılan istatistiksel analizlerin sonucunda yaş (p<0,001), diyabetes mellitüs (p<0,001), immünsüpresyon (p=0,002), oksijen satürasyonu (p<0,001), hastanede yatış süresi (p=0,001) mortalite ile istatistiksel olarak anlamlı izlendi. Anahtar Kelimeler: COVID-19, paraspinöz kas kitlesi, mortalite
Acil servise başvuran 18 yaş alt künt ve penetran travma hastalarının retrospektif analizi
Amaç: Bu çalışmanın amacı bir üniversite hastanesi acil servisinde değerlendirilen 18 yaş altı künt ve penetran travma hastalarının demografik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi ve klinik sonlanım ile ilişkili parametrelerin belirlenmesidir. Metod: Retrospektif kesitsel tipte olan bu çalışmaya Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine Aralık 2020 – Kasım 2021 tarihleri arasında travma nedeni ile başvuran olgular dahil edilmiştir. Olguların başvuru ve klinik sonlanım özellikleri hastane kayıtlarından taranarak kaydedilmiş ve uygun analizler gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmada değerlendirilen 341 olgunun %70,4'ü erkek ve yaş ortalaması 8,29 ± 5,48 yıl olarak saptanmıştır. Olguların GKS ortalaması 14,78 ± 1,46 olarak bulunmuştur. En sık travma nedenleri yüksekten düşme (%33,4), kesici delici alet yaralanması (%16,5) ve ezilme (%14,1) iken sıklık sırasına göre yaralanma saptanan bölgeler ekstremite (%57,8), kafa (%18,5), toraks (%7,6), batın (%6,5), maksillofasiyal (%5,6), pelvis (%3,5) ve vertebra (%2,9) olarak saptanmıştır. Olguların %37,2'si taburcu edilirken, %5,9'u YBÜ'ye yatırılmış ve %0,6'sı eksitus olarak kaydedilmiştir. Acil servise ambulansla getirilme, hipotansiyon ve abdominal travma varlığının kötü prognoz açısından bağımsız risk faktörleri olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Acil servise başvuran 18 yaş altı olgular arasından ambulansla gelen, hipotansiyon ve abdominal yaralanma saptanan olgularda başvuru sonrasında daha sıkı takip ve ileri önlemlerin alınması ile uygun tedavinin erken dönemde sağlanması mortalite ve morbiditeyi azaltabilecek müdahaleler arasında yer alabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, abdominal travma,hipotansiyon
Acil servise başvuran kritik yaşlı hastalarda kısa dönem mortalite tahmininde risk skorlarının karşılaştırılması
Amaç: Bu yapılan çalışmanın amacı acil servise başvuran 65 yaş ve üzerindeki hastaların "National Early Warning Score (NEWS)", "Rapid Emergency Medicine Score (REMS)", "VITALPAC Early Warning Score (ViEWS)" ve "Emergency Department Triage Early Warning Score (TREWS)" skorlarını kullanarak kısa dönem mortalite tahminlerini incelemektir. Metod: Bu prospektif çalışma Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisinde 16 Nisan 2022 – 31 Aralık 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Bu tarihlerde Acil Servise travma dışı nedenlerle başvuran 65 yaş ve üzeri 311 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Olguların Acil servis başvurularında NEWS, REMS, VİEWS ve TREWS skorları kaydedilmiştir. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 75,05±7,18 yıl idi. En sık başvuru nedeni %36,3'lük oranı ile nefes darlığı oldu. Başvurularda erkek cinsiyet daha fazla olarak görüldü ve en sık ek hastalık kronik kalp hastalığı idi. Manchester Triyaj Skoruna (MTS) bakıldığında %39,2'si kırmızı, %60,8'i turuncu kategorideydi. Hastaların %46'ı taburcu edildi, %25'i kliniğe yatırıldı, %26'sı yoğun bakım ünitesine yatırıldı, %3'ü ise tedaviyi red ile acil servisten ayrıldı. Hastaların %87,5'i 30 günün sonunda yaşıyorken %12,5'i exitus olduğu görüldü. MTS skoru kırmızı olanlarda, oksijen desteği verilenlerde mortalite belirgin yüksekti(p<0,001). AVPU skalasında Alert olarak değerlendirilen hastalarda mortalite daha düşüktü(p<0,001). NEWS skorunun kesim noktası 6 olarak kabul edildiğinde sensitivitesi %50,0, spesifitesi %89,89, VİEWS skorunun kesim noktası 3 olarak kabul edildiğinde sensitivitesi %65,89, spesifitesi %71,16, TREWS skorunun kesim noktası 8 olarak kabul edildiğinde sensitivitesi %36,84, spesifitesi 93,26, REMS skorunun kesim noktası 5 olarak kabul edildiğinde sensitivitesi %89,47, spesifitesi %25,84 olarak bulundu. NEWS, TREWS ve VİEWS skorlarının artmış mortalite ile ilişkili olduğu görüldü(p<0,001). Sonuç: Acil servise başvurusu olan yaşlı hastalarda kısa dönem mortalite tahmininde NEWS, TREWS ve VİEWS skorlarının kullanılabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, yaşlılık, NEWS, VİEWS, TREWS
Deneysel olarak hafif kafa travması oluşturulan sıçanlarda serum pNF-H düzeyinin ilk altı saatlik seyri
Çalışmamızda deneysel olarak hafif travmatik beyin hasarı oluşturulan ratlardan alınan serum örneklerinde travmatik beyin hasarını göstermede biyobelirteç olarak kullanılabilecek Fosforile Nörofilaman Ağır Zincirin travmadan sonraki ilk altı saatlik seyrini araştırmak amaçlanmıştır. Hayvan deneyi olarak tasarlanan çalışmamızda 32 adet Spraque Dawley cinsi dişi sıçan kullanılmıştır. Denekler, 3 deney grubu ve 1 kontrol grubu olmak üzere 4 gruba eşit (n=8) şekilde ayrılmıştır. Deneklere 80 cm yüksekten serbest düşme ile bırakılan 50 gr'lık bilye ile travmatik beyin hasarı oluşturulmuştur. Kontrol grubunda travmatik beyin hasarı yaratılmadan, deney gruplarında ise travmatik beyin hasarı sonrası 2., 4. ve 6. saat serum Fosforile Nörofilaman Ağır Zincir ölçülmüştür. Travmatik beyin hasarı sonrası 2. saatte ve 4. saatte ölçülen serum Fosforile Nörofilaman Ağır Zincir değeri travmatik beyin hasarı oluşturulmayan kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Serum Fosforile Nörofilaman Ağır Zincir düzeyleri, 4. ve 6. saatlerde 2. saate göre tedricen düşmekte, 6. saatte kontrol grubu değerleriyle benzer düzeylere inmektedir. Elde edilen kanıtlar doğrultusunda, travma sonrası hafif travmatik beyin hasarı gelişen ve görüntüleme yöntemi ile bulgu saptanamayan hastalarda, özellikle ilk 2 veya en fazla ilk 4 saatte serum Fosforile Nörofilaman Ağır Zincir değeri yüksekliğinin travmatik beyin hasarı tanısında kullanılabileceği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Acil Servis, Kafa Travması, Hafif Travmatik Beyin Hasarı, Fosforile Nörofilaman Ağır Zincir
Minör kafa travmalı pediatrik olgularda ubiquitin c-terminal hidrolaz (UCH-l1) kan düzeylerinin tanısal etkinliğinin araştırılması
Çocukluk çağında kafa travmaları acil servise travma ile başvuran hastaların önemli bir kısmını oluşturur. Büyüme dönemindeki çocuklarda kafa travması büyüme ve gelişme basamaklarını etkilemekte, bu nedenle erişkin hastalara göre farklı bir değerlendirme gerekmektedir. Minör kafa travması ile acil servise başvuran hastalarda intrakraniyal yaralanmaları saptamada beyin bilgisayarlı tomografi (BBT) altın standart haline gelmiştir fakat yaygın ve gereksiz kullanımı sağlık giderlerinde artışa ve uzun dönemde radyasyona bağlı risklere sebep olmaktadır. Bu çalışmada minör kafa travması nedeniyle acil servise başvuran 0-18 yaş grubu hastalarda UCH-L1 düzeylerinin BBT'ye alternatif olup olamayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma 07.03.2019 ile 27.02.2020 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi (UÜTF) hastanesi acil servisine minör kafa travması ile başvuran 0-18 yaş grubu hastalardan Glaskow Koma Skoru (GKS) 14-15 olup BBT çekilen 60 hasta ve kafa travması dışında minör travma veya medikal nedenler ile acil servise başvuran 20 hasta prospektif olarak değerlendirilerek yapılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, hastaneye başvuru tarihleri (gün, ay, yıl, saat), GKS, yaralanma bölgesi, yaralanma şekli, travmanın oluş saati, hastaneye geliş saati, tetkik alınma saati ve serum UCH-L1 düzeyleri kayıt altına alınmıştır. Uygun sayıya ulaşıldığında UCH-L1 düzeyi çalışılarak dosyaya eklenmiştir. Minör kafa travmalı pediatrik olgularda UCH-L1 düzeyi kafa travması olan hastalarda kafa travması olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı çıkmasına rağmen BBT bulgusu olan olguları BBT bulgusu olmayan olgulardan ayıramamıştır.
Gaziantep ilindeki hastanelerin acil servislerine en sık başvuran ilk 20 ICD kodu ve başvuru sayılarının 3 aylık periyotlar halinde incelenmesi
AMAÇ: Covid-19 ile mücadele sırasında alınan bazı izolasyon tedbirleriyle beraber acil servis başvurularında gözle görülür bir düşüş yaşanmıştır. Bu düşüş Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Amerikan Acil Uzmanları Birliği (ACEP) sınıflandırmasına göre kırmızı alan hastası olarak kabul edilen hasta gruplarında da yaşanmıştır. Her şart altında acil servislere gitmesi gereken kırmızı alan hastalarının COVID-19 pandemi süresinde nasıl bir değişiklik gösterdiğini saptamak amacı ile bu çalışma düzenlenmiştir. MATERYAL VE METOD: WHO ve ACEP sınıflandırmasına göre 20 ICD tanı kodlu kırmızı alan hastaları belirlendi. 15.12.2019-14.03.2020 (Dönem I: Covid-19 başlangıcı öncesi), 15.03.2020-14.06.2020 (Dönem II: Covid-19 nedeni ile tam izolasyon tedbirleri dönemi) ve 15.06.2020-14.09.2020 (Dönem III: tam normalleşme dönemi) tarihleri arasında Gaziantep ilindeki beş kamu hastanesinin acil servislerine başvuran hastalar çalışmaya dâhil edildi. Retrospektif olarak elde edilen verilerin değerlendirilmesinde Medcalc istatistik programı kullanıldı. BULGULAR: Her üç dönem boyunca ilgili beş hastane acil servislerine toplam 881.711 hasta başvurusu oldu. Dönem I, II ve III' te sırasıyla 389.768, 169.194 ve 322.749 hasta başvurusunun olduğu saptandı. Kısıtlama döneminde en fazla azalma yeşil alan hastaların başvurularında görülse de kırmızı alan hasta başvurularında anlamlı bir azalma olduğu tespit edildi. Kırmızı alan hasta başvuru sayısı dönem I, II ve III' te sırasıyla 11026, 7787 ve 12785 oldu. Dönem II' de en fazla azalma (-%60,83) 16-25 yaş aralığında olanlarda saptandı. SONUÇ: Covid-19nedeni ile yeşil ve sarı alan hastalarının acil servislere daha az sayıda başvurmaları beklenen ve anlaşılır bir durumdur. Kırmızı alan hastası olarak bilinen hastaların da Covid-19 ile enfekte olma korkusu nedeniyle hastane başvurularını erteledikleri ve gerekli acil tedaviyi alamadıkları saptanmıştır. ANAHTAR KELİMELER: Acil servis, ICD, Covid-19, Triyaj, Pandemi
COVİD-19 pandemisinin üçüncü basamak sağlık kuruluşu üzerine olan etkileri
AMAÇ: Pandemiler, vakaların sayısını ve ciddiyetini tahmin etmedeki zorluk, acil aşıların bulunmaması ve talebi karşılamak için yetersiz ilaç ve medikal cihazlar nedeniyle sağlık sistemlerini ciddi şekilde tehdit edebilmektedir. Pandemilerde bazı bölümlere hasta başvurularında azalma görülür iken bazı bölümlere başvurular anormal artış gösterebilmektedir. Araştırmamızda; çeşitli bölümlere başvuru ve yatışlar incelenmiş, ayrıca bu durumun hastanenin mali durumuna etkileri incelenmiştir. MATERYAL VE METOD: Araştırma; retrospektif olarak yürütülmüştür. Pandemi öncesi ve pandemi dönemi kıyaslanarak (1 Mart 2019 – 1 Ocak 2020 ile 1 Mart 2020 – 1 Ocak 2021), Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne başvuran hastaların bölümler arası dağılımları ve hastanenin mali tablosu incelenmiştir. Araştırmaya 35 bölüm dahil edilmiş olup, bunların 10 aylık periyodlar halindeki dağılımları değerlendirilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde MedCalc version 18.11.3 programı kullanılmıştır BULGULAR: Çalışmamız 35 bölüm ve 5 kategori üzerine olmuştur. Poliklinik başvurularında; 2019 yılına göre 2020 yılında %31,76 oranında azalma olmuştur. Servis yatışlarında ise %21,6 oranında azalma tespit edilmiştir. Yoğun bakımlarda önceki yıla göre toplamda %5,74 oranında azalma görülmüştür. Ameliyat sayılarının %22,86 oranında azaldığı tespit edilmiştir. Bölüm bazlı değerlendirmede polikliniklerin tamamında düşüş gözlenirken, servis yatışlarında Enfeksiyon hastalıklarında belirgin bir şekilde artış gözlenmiştir. Hastanenin mali tablosu değerlendirildiğinde, hastane gelirleri arttığı halde hastane giderleri daha fazla olduğundan mali yönden kayıp yaşandığı gözlenmiştir. SONUÇ: COVID-19 pandemisi, hasta başvurularının bölümler arası farklılaşmasına yol açarak hastanelerin normal işleyişini değiştirir iken, COVID-19 hastaları ile birebir ilgilenen bölümlerde yoğunlaşmaya yol açmıştır. ANAHTAR KELİMELER: COVID-19 pandemisi, Poliklinik, Servis, Yoğun bakım, Ameliyat, Mali tablo
Acil serviste kardiyak arrest hastaların cpr sonlandırılmasının bispektral modül cihazı ile değerlendirilmesi
AMAÇ: AHA 2015 kılavuzuna göre kardiyopulmoner resüsitasyon (KPR) sırasında geri dönüşsüz beyin hasarı ya da beyin ölümünün tahmin etmek zordur. Resüsitasyonun başlanmaması ya da hayatı sürdürücü tedavinin kesilmesi etik olarak eşittir. Temel yaşam desteği 3 parametreden oluşan sonlandırma kriterleri vardır. Temel yaşam desteğini sonlandırmak için bunların üçü de karşılanmış olmalıdır. Bunlar; arrestin sağlık çalışanı ya da kurtarıcı bir kişi tarafından tanıklı olmaması, 3 tam tur KPR ve OED analizi sonrasında ROSC sağlanmamış olması ve OED şoku verilmemiş olmasıdır. Araştırmamızda amacımız kardiyopulmoner resüsitasyon sonlandırmada BİS etkinliğini saptamaktır. MATERYAL VE METOD: Bu çalışma Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı, Acil Tıp Kliniği'nde yapıldı. Acil servise arrest olarak getirilen ve Acil serviste arrest olan hastalara BİS cihazı kitapçığına uygun talimatlarla resüsitasyon aksatılmadan bağlandı. Hastanın müdahalesi esnasında 0.dk, 10.dk, 20.dk., 30.dk, 40.dk yani her 10 dakikadaki BİS değerleri alındı. ROSC sağlandığı anda ve Ex kararı verildiğinde BİS takibi bırakıldı. Çalışma 5 ay içinde tamamlandı. Çalışma, istatistiksel olarak power analiz yapıldıktan sonra belirlenen sayı 20 olarak saptandı. Arrest olan 25 hasta çalışmaya alındı. Çalışma verileri SPSS 22.0 Windows versiyon paket programı kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya katılan 25 hastanın 16'sı Ex olup, 9'unda ROSC sağlandı. Hastaların %64'ü ASH tarafından Acil servise getirildi. %36'sı ise hastane içi tanıklı arrestti. Hastaların ilk andaki BİS değerleri ortalaması 33,48 (± 13,93) saptanırken, Ex anındaki BİS değeri ortalaması 34,06 (± 19,66) ve ROSC sağlandığında 36,56 (± 23,7) olarak saptanmıştır. SONUÇ: Hastanede resüsitatif çabaları sonlandırma kararı tedavi eden hekime aittir ve pek çok faktör göz önüne alınarak karar verilir. Bu faktörler; tanıklı veya tanıksız arrest olması, CPR süresi, ilk arrest ritmi, defibrilasyon süresi, eşlik eden hastalıklar, arrest öncesi durum ve resüsitasyon sırasında bir noktada ROSC olup olamadığıdır Çalışmamızdaki verilere göre KPR sonlandırmada BİS kullanımının yararı saptanmamıştır. ANAHTAR KELİMELER: Acil servis, KPR, Arrest, ROSC, BİS,
COVID-19 pandemi sürecinin acil servis hasta başvurularına etkilerinin retrospektif olarak incelenmesi
Günümüzün en önemli ve güncel olayı olan COVID-19 pandemisinin, acil servislere olan etkilerini incelemek amacıyla bu araştırma planlanmıştır. Araştırmaya 11.03.2019-31.12.2019 ve 11.03.2020-31.12.2020 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne başvuran toplam 190338 hasta dahil edilmiştir. Başlangıç tarihi olarak Türkiye'de ilk COVİD-19 vakasının görüldüğü 11.03.2020 tarihi esas alınmış ve önceki yılın aynı aylarıyla karşılaştırılmıştır. Pandemi süresince acil serviste pandemi alanına başvurular araştırmaya dahil edilmemiş, acil servisin triyaj, müdahale, gözlem, travma ve küçük cerrahi odalarında müdahele edilen tüm hastalar dahil edilmiştir. Araştırmaya dahil edilen hastaların yaş, cinsiyet, başvuru tarihi, acil servise geliş şekli (kendi imkânı, ambulans), sonlanma şekli (taburcu, hastaneye yatma, sevk, exitus, tedaviyi reddetme), başvuru zamanı (hafta içi, hafta sonu) ve ICD tanı kodları kaydedilmiştir. Bu değişkenler, pandemi öncesi ve pandemi döneminde karşılaştırılarak incelenmiştir. Pandemi döneminde önceki döneme göre acil servise başvuruda %48 azalma olmuştur. Pandemi döneminde erkeklerin acil servis başvurularındaki yüzdesinin ve ortanca yaş değerinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur. Ayrıca pandemi döneminde acil servise ambulans ile başvurma, hastaneye yatış yapılma ve hafta içi başvuru yüzdesi anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur. Pandemi döneminde üst ve alt solunum yolu hastalıklarının, nörolojik acillerin yüzdesinde anlamlı derecede azalma olurken, genel vücut travmasının, ekstremite travmasının, kardiyak acillerin, kardiyovasküler acillerin, psikiyatrik acillerin, obstetrik ve jinekolojik acillerin ve darp nedeniyle başvuruların yüzdesinde anlamlı artış tespit edilmiştir. Sayısal olarak ise pandemi döneminde sadece ekstremite travması ve kardiyovasküler acillerde artış görülmüştür. Sonuç olarak pandemi, COVİD-19 dışı hastalıklar nedeniyle acil servislere yapılan başvuruları önemli ölçüde değiştirmiştir.
COVID-19 salgını süresince hasta ve yakınlarının şikâyetlerindeki değişikliklerin retrospektif analizi
Sağlık hizmetlerinin başlıca hedefleri; sunulan sağlık hizmeti kalitesini arttırmak, toplumun her yerine ve tüm bireylerine eşit, etkili, kaliteli sağlık hizmeti sunmak, hasta memnuniyetini yükseltmek, sağlık hizmetlerinin verimliliğini ve etkinliğini daha yüksek seviyelere ulaştırmaktır. Sağlık sektöründe sunulan hizmetin kalitesini belirlemek için hizmet kalitesini oluşturan bileşenleri incelemek gereklidir. Hizmet kalitesini etkileyen faktörler; ortamın fiziksel özellikleri, hizmetin zamanlaması, hizmetin alındığı kişinin konusunda uzman olması, hizmetin sürekliliği, güvenilir ve doğru olmasıdır. 31 Aralık 2019'da Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Çin Ülke Ofisi, Çin'in Hubei eyaletinin Wuhan şehrinde etiyolojisi bilinmeyen pnömoni vakalarını bildirmiştir. 7 Ocak 2020'de etken daha önce insanlarda tespit edilmemiş yeni bir koronavirüs (2019- nCoV) olarak tanımlanmıştır. Daha sonra 2019-nCoV hastalığının adı Covid-19 olarak kabul edilmiş, virüs SARS-CoV'e yakın benzerliğinden dolayı SARS-CoV-2 olarak isimlendirilmiştir. Ülkemizde Covid-19 ile ilgili çalışmalar 10 Ocak 2020'de başlamış ve 22 Ocak 2020'de T.C. Sağlık Bakanlığı Bilimsel Danışma Kurulu ilk toplantısı gerçekleştirilmiş, alınan önlemler ile ilk Covid-19 vakası 11 Mart 2020 tarihinde ülkemizde görülmüştür. Bu çalışma Mart 2019 ile Kasım 2019 ve Mart 2020 ile Kasım 2020 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi (UÜTF) hastanesine yönelik yapılmış olan şikâyet başvurularının araştırılması ve Covid-19 pandemisi döneminde şikâyet nedenlerinde farklılık görülüp görülmediğinin belirlenmesi amacıyla yapılmış olup böylece gerekli tedbirlerin alınabilmesi amaçlanmıştır. Araştırmamızda 2019 yılı için 840, 2020 yılı için 668 toplamda 1508 veri incelenmiştir.vi Sağlıkta Dönüşüm Programı (SDP) kapsamında artık hastaların beklentileri de artmıştır. Hasta memnuniyetinin arttırılması, ancak mevcut olan aksaklıkların değerlendirilmesi ve aksaklıklarla ilgili olarak düzenlemelere gidilmesi ile sağlanabilir.
Serum copeptin düzeylerinin unstabil angina pektoris (USAP)'de klinik rolü ve kısa dönem prognozda değerliliğinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı acil servis (AS)'te Unstabil Angina Pektoris (USAP) düşünülen hastalarda, copeptin düzeyi ve HEART skorlama sisteminin birlikte kullanılmasının klinik özellikleri öngörmedeki değerliliğinin saptanmasıdır. Bu çalışmaya, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi AS'ine Eylül 2020 – Mart 2021 tarihleri arasında kardiyak tipte göğüs ağrısı ile başvuran ve USAP düşünülen erişkin hastalar (n=65) ve hastane çalışanlarından oluşan sağlıklı kontroller (n=45) dahil edilmiştir. Olguların %81.5'i erkekti, yaş ortalaması 51.17 ± 14.77 yıldı. Çalışmaya alınan olguların ortalama HEART skorları 3.51 ± 1.71 idi (%32.3'ü düşük, %36.9'u orta, %30.8'i yüksek risk grubu). Olguların %83.1'i taburcu edilirken, %16.9'una yatış önerildi/sevk edildi, %3'ü opere edildi, %47.7'si kardiyoloji bölümüne konsülte edildi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında; USAP grubunda erkek cinsiyet sıklığı, yaş ve başvuruda kaydedilen troponin değerleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlayken, başvuruda kaydedilen copeptin düzeyi anlamlı düzeyde daha düşüktü (p<0.001). Başvuru copeptin düzeyinin sağlam olguları belirleme açısından 3.86 pmol/L kesim noktasında %57.8 sensitif, %95.4 spesifik olduğu, troponin düzeyinin ise USAP olgularını belirleme açısından 1.1 ng/mL kesim noktasında %64.6 sensitif, %80.0 spesifik olduğu belirlendi (p<0.001). HEART skoruna göre düşük riskli grupla karşılaştırıldığında orta ve yüksek riskli grupta yaş, başvuru (0. saat) ve 3. saat troponin düzeyi ve kronik hastalık sıklığı (Hipertansiyon ve Koroner Arter Hastalığı) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p<0.05). HEART skoruna göre risk arttıkça taburcu edilme sıklığı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmakta; kardiyolojiye konsültasyon, hastaneye yatış ve 1 ay içinde girişim/tedavi uygulanma sıklığı ise artmaktaydı (p<0.05). VIII Başvuru anında kaydedilen troponin ve copeptin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde negatif yönde (r= -0.288, p = 0.020), HEART skoru ile başvuru troponin düzeyi arasında pozitif yönde zayıf düzeyde korelasyon ilişkisi saptandı (r= 0.396, p= 0.001). Copeptin düzeyi ile nihai sonuç ve HEART skoru arasında anlamlı ilişki saptanmadı. USAP olgularında sadece copeptin düzeyinin nihai sonucu öngörmede yeterli olmadığı, HEART skorunun ise bu açıdan klinik pratikte daha kullanışlı olabileceği belirlendi.
Acil servise senkop ile başvuran hastalarda kranial görüntülemenin retrospektif incelenmesi
Bu çalışmada, acil servise senkop ile başvuran hastalarda patolojik kranial görüntüleme bulgularını tanımak ve ilişkili muhtemel risk faktörlerini analiz etmek amaçlanmıştır. Haziran 2018 ile Şubat 2021 tarihleri arasında Bursa'da bulunan iki adet üçüncü basamak sağlık uygulama ve araştırma hastanesinin acil servisine senkop ile başvuran ve intrakranial patoloji düşünülerek kraniyal görüntüleme yapılan 2000 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Senkopu taklit edebilecek hipoglisemi, nöbet, konversiyon gibi durumlar, primer yakınması senkop ile uyumlu olmayan hastalar, 18 yaşından küçük, travma öyküsü, koma durumu, persistan bilinç kaybı, alkol veya madde kullanımı ve bilinen intrakranial patolojisi olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Verilerin analizi SPSS v22 paket programı ile yapılmıştır. 1394 hasta (672 erkek ve 722 kadın, 18 – 96 yaş aralığı, ortalama yaş 57,5) çalışmaya dâhil edilmiştir. 151'i (%10,8) kranial BT ve 372'si (%26,7) kranial MR olmak üzere, toplamda 523 (%37,5) hastada patolojik görüntüleme bulgular saptanmıştır. Fokal nörolojik defisit, tansiyon yüksekliği, nörolojik semptom, koagülopati, AFR yüksekliği, troponin yüksekliği, atriyal fibrilasyon, anemi ve ek hastalık (malignite, hipertansiyon, diyabet, serebrovasküler hastalık) varlığı istatistiksel olarak ilişkili risk faktörleri olarak belirlenmiştir. Acil servis hekimleri hayatı tehdit eden intrakranial patolojileri kaçırmamak için çoğu zaman kesitsel görüntüleme yöntemlerine başvurmaktadır. Bu durum sağlık hizmetlerinin maliyetini arttırmakla beraber, birçok hastayı gereksiz radyasyona bağlı oluşabilecek komplikasyonlara maruz bırakmaktadır. Anormal kraniyal görüntüleme ile ilişkili risk faktörlerinin belirlenmesinin, acil servise senkop ile başvuran hastalarda rutin kraniyal BT ve MR kullanımını azaltma potansiyeline sahip olduğu düşünülmektedir.
Pandemi adli vakalar üzerine etkisi
Covid- 19 pandemi döneminde, sosyal izolasyon önlemleri ve karantina uygulamaları ile birlikte dünyanın çeşitli yerlerinde, toplumsal suç oranlarının düştüğü tespit edilmiştir. Sokağa çıkma kısıtlamaları ile yine dünyada ve ülkemizde trafik kazaları azalmaktadır, diğer taraftan ev içi izolasyonun olması gibi birçok faktörün etkisiyle ev kazaları, aile içi şiddet, suistimal gibi olaylarda artış olduğuna yönelik araştırmalar da mevcuttur. Ülkemizde bu konuda yeterince araştırma yapılmaması bize pandeminin adli başvuru oranına nasıl bir etki oluşturduğunu araştırma düşüncesi doğurmuştur. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi bilgisayar kayıt sisteminde acil servise adli vaka olarak başvuran vakalar retrosepektif olarak incelenmiştir. Ülkemizde pandeminin ilan edildiği 11.03.2020- 10.03.2021 (Dönem II) tarihleri arasındaki adli vakaları inceleyip 11.03.2019- 10.03.2020 (Dönem I) tarihleri arasındaki pandemi öncesi döneme ait adli vakaların sayıları ve içerikleri açısından farklılıkları karşılaştırılmıştır. Dönem I ve II adli vaka başvuru sayıları sırasıyla 3384 ve 2425'tir. Her iki dönem toplamında en sık karşılaşılan olay türü trafik kazası (%40,76) iken en az oranda yanık (%0,36) olmuştur. Olaylar daha çok sokağa çıkma yasağının olmadığı (%81,94) ve hafta içi günlerinde (%69,59) meydana gelmiştir. Dönemler arası cinsiyetler kıyaslandığında Dönem II' de Dönem I' e göre erkek cinsiyet başvurularında anlamlı artış olup (%69,15; %65,16; sırasıyla), kadın cinsiyet başvurularında ise anlamlı bir azalma görülmüştür (%30,85; %34,84; sırasıyla) (p:0,001). Dönem II' de erkek cinsiyette en sık başvuru nedeni trafik kazası iken; kadın cinsiyette ise darp olmuştur. Literatürde pandemi başlangıcında hastane kullanım anlayışının değişmesi birçok faktöre bağlanmış olup; bunlardan bazıları: bireylerin enfekte olma korkusu, yaşlı bireylerin aile yakınlarına erişiminin kısıtlanmasının sonucu olarak hastane kullanım sıklıklarının değişmesi, sokağa çıkma yasaklarının uygulanması, acil olmayan durumlar halinde acil servisin kullanımının azalması olarak sayılabilir. Pandemi sürecindeki hareket kısıtlamasının toplum genelinin psikolojisine etkisi olarak birçok çalışma ve yine bizim çalışmamız da adli vaka olaylarından özellikle darp, iş kazası, intihar girişimi, kesici-delici alet yaralanması ve ateşli silah yaralanması artması, özellikle kadınlarda darp ve intihar girişimlerinin artması kanısını desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Yakın Partner Şiddeti, COVİD-19, Acil Servis, Aile İçi Şiddet, Kısıtlama
İleri hava yolu yönetiminde macintosh laringoskop ve gum elastik buji uygulamalarının karşılaştırılması
Daha önce entübasyon deneyimi olmayan tıp fakültesi intern öğrencilerinin acil rotasyonları döneminde, maket üzerinde endotrakealentübasyon (ETE) yöntemlerinden olan Macintosh (MAC)laringoskop ilegum elastik buji (GEB)uygulamasında entübasyon başarılarının karşılaştırılması. Çalışma prospektif, crossover olarak yürütülmüştür. Gaziantep Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı' na eğitim amaçlı rotasyona gelen intern doktorlara öncellikle teorik olarak birer saat kardiopulmonerresusitasyon (CPR) ve Macintosh laringoskop ile entübasyon ve Gumelastic bujiile entübasyon pratik olarak anlatılıp, örnek modelde gösterilecektir. Daha sonra çalışmaya katılan her bir intern doktora en az 3'er kez her iki teknik uygulatılacaktır. İntern doktorların teorik ve pratik eğitimleritamamlandıktan sonra her bir intern doktora her iki teknik tekrar üçer kez uygulatılacaktır. Araştırmacıların oluşturduğu kontrol listesindeki kriterlere göre (entübasyonun süresi, entübasyon girişimi/komplikasyonu, dentalfraktür, manipülasyon ihtiyacı sayısı, kullanım kolaylığı ve ilk girişim başarı oranı, genel başarı oranı) her iki yöntem uygulanması değerlendirilip kayıt altına alınacaktır. Çalışmaya gönüllü 150 (%81)intern doktor dahil edilmiştir. Yaş ortalaması 24,7, %52' si erkektir. Girişim sayısına göre ortalama uygulama süresi GEB'de anlamlı oranda düşük tespit edilmiştir (p<0,05). GEB ile başarılı trakealentübasyon oranı (365 (%81,11); 317 (%70,44); sırasıyla), MAC' a göre istatistiksel olarak fazladır (p: 0,001). MAC ile özefagialentübasyon (112 (%24,89); 71 (%15,78); sırasıyla) ve dentalfraktürü (143 (%31,78);102 (%22,67); sırasıyla) oranı GEB' e göre istatiksel açıdan anlamlı olarak fazladır (p: 0,001). İlk entübasyon girişim başarı oranı karşılaştırıldığında GEB'in daha üstün olduğu saptanmıştır (%78; %64; sırasıyla) (p: 0,001). GEB (45 (%10); 120 (%26,67); sırasıyla) ile yapılan endotrakealentübasyondalaringeal manipülasyon istatiksel açıdan anlamlı olarak daha az sıklıkla uygulanmıştır (p:0,001). Her iki tekniğin genel entübasyon başarı oranları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadığı tespit edilmiştir (p:0,125). GEB ile ETE yönteminin gerek intern öğrencilerin gerekse hastane öncesi ve hastane içi entübasyon uygulayan sağlık çalışanlarının eğitim modellerine eklenmesi ileentübasyon başarı oranının artması, kısa sürede gerçekleşmesi, eksternallaringeal manipülasyon ihtiyacının da daha az olması ve komplikasyonların az olması gibi katkıları olabilir.
Acil serviste yatakbaşı ultrasonografi ile karotis doppler tepe akış hızı ve vena kava inferior çapı ölçümlerinin volüm değerlendirilmesindeki rolü
Acil servise başvuran hastalar arasında intravasküler volüm durumu düşük olan hastalarda dolaşım yetersizliğinden dolayı çoklu organ hasarı gelişir. Hipovolemik şok tedavisindeki gecikme ölüm oranını arttırabilir. Çalışmamızda hastalar acil servise başvurdukları anda yatak başı ultrasonografi ile daha önceden volüm durumunu gösterdiği ispatlanmış Vena Kava İnferior (VKİ) çap ölçümünü yaptık. Daha sonra yapılması daha kolay ve hızlı olan karotis doppler tepe akış hızı solunumsal varyasyonunu ölçtük. Bunları kıyaslayarak karotis dopplerin intravasküler durum hakkında ne kadar bilgi verebildiğini araştırdık. Çalışmaya 30 hipovolemik hasta ve kontrol grubu için 30 sağlıklı gönüllü alındı. VKİ çapları yatakbaşı ultrasonografi ile subksifoidal bölgeden inspiryumda ve ekspiryumda ölçüldü. Karotis arter tepe akış hızı solunumsal varyasyonu (ΔVpeak) ölçüldü. Hasta grubunun ultrasonografik ölçümleri 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra tekrarlandı. Hasta ve kontrol grubu arasında değişkenlerin karşılaştırılmasında Independent Samples t test, hasta grubunun tedavi öncesi ve sonrası değişkenlerinin karşılaştırılmasında Paired t test kullanıldı. İstatistiksel olarak p değerinin <0,05 olması anlamlı kabul edildi. Hasta grubunda VKİ'un inspiryum çapı (0,24±0,23 cm) kontrol grubundan (1,44±0,33 cm) anlamlı derecede düşüktü (p<0,001). VKİ'un ekspiryum çapı hasta grubunda (0,78±0,38 cm) kontrol grubundan (1,79±0,37 cm) anlamlı derecede düşüktü (p<0,001). Karotis ΔVpeak hasta grubunda (87,87±35,71 cm/sn) kontrol grubunda (106,2±21,21 cm/sn) anlamlı derece düşük (p=0,047). Hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra VKİ'un inspiryumdaki çapı (0,61±0,4 cm) tedavi öncesi değerden anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra VKİ'un ekspiryumdaki çapı (1,16±0,51 cm) tedavi öncesi değerden anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Karotis ΔVpeak hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra (84,82±38,35 cm/sn) tedavi öncesi değerle anlamlı fark saptanmadı (p=0,729). VKİ çapları ve karotis doppler ΔVpeak'inin yatak başı ultrasonografik ölçümleri; acil servise başvuran hastalarda hipovoleminin erken tanısının noninvaziv, hızlı ve güvenilir şekilde konulmasını sağlar. Ayrıca çalışmamız sonucunda karotis doppler ΔVpeak'i yatak başı ultrasonografi ile yapılan seri ölçümleri hipovolemik hastalarda yapılan sıvı tedavisinin takibinde yeterince faydalı olmamakla birlikte VKİ çaplarının ölçümü faydalı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Hipovolemi, Yatakbaşı ultrasonografi, Vena kava inferior, Karotis arter tepe akış hızı solunumsal varyasyonu
Toksik tarama birimine başvuran madde kullanıcılarının sosyodemografik özelliklerinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Bu çalışmada; Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Toksik Madde Tarama Birimine madde kullanımı şüphesiyle adli birimlerce getirilen vakaların sosyodemografik özelliklerini incelemeyi amaçladık. MATERYAL VE METOD: Bu çalışma; 24-03-2021 ile 24-03-2022 tarihleri arasında, verileri anket yöntemi ile elde edilmiş olup, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Kliniği'nde yürütülmüş kesitsel tipte bir araştırmadır. Yaş, cinsiyet eğitim seviyesi gibi sosyodemografik özellikleri yanında hangi maddeyi ne kadar süredir kullandığı, madde kullanmaya başlamasına etki eden faktörleri, anne ve babanın; birlikte yaşama durumu, meslekleri, eğitim durumları, sağ olup olmadıkları gibi veriler toplanarak SPSS 22.0 programı ile istatistiksel analizi yapıldı. BULGULAR: Çalışma; dâhil edilme kriterlerini karşılayan 17 kadın, 131 erkek olmak üzere 148 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların benzer oranlarda sigara ve madde kullandığı, çoğunun madde kullanımına bağlı suç işlediği görülmüştür. Madde kullananların çoğunun ortaokul mezunu olduğu, il merkezinde yaşadığı, özel sektörde asgari ücret veya daha az ücretle çalıştığı, ebeveynlerinin birlikte yaşadıkları, ilkokul mezunu ve sağ oldukları görülmüştür. Madde kullanmaya başlamasına etki eden faktörün en yüksek oranda arkadaş olduğu görülmüştür. Katılımcıların yaş, cinsiyet sosyodemografik özellikleri ve ailelerinin sosyokültürel, sosyoekonomik ve eğitim özelliklerinin; sigara içme, alkol tüketimi ve madde kullanımı açısından değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır (p>0,05). Ailede alkol kullanımı ile kişinin alkol kullanması arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0,027). SONUÇ: Madde kullanımı ile mücadelede okul, aile, birey ve arkadaş çevresini kapsayan çok yönlü müdahale programları geliştirilmelidir. Eğitim sistemi, önleme programları geliştirmek ve uygulamak açısından en önemli yere sahiptir. Öğrencilere madde kötüye kullanımı, sağlık üzerine olumsuz etkileri, sosyal yaşamda yarattığı sorunlar gibi konularda eğitim programları hazırlanmalı ve uygulanmalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Madde kullanımı; sosyodemografik özellikler
Deneysel kafa travması oluşturulan sıçanlarda nöronal hasarı belirlemede alfa sinuklein protein etkinliğinin araştırılması
Çalışmamızın amacı deneysel olarak hafif travmatik beyin hasarı oluşturulan kafa travması modelinde sıçanlardan alınan serum örneklerinde alfa-sinüklein düzeyinin akut dönemde travmatik beyin hasarını göstermede tanısal değerini araştırmaktır. Çalışmamızda toplam 40 adet erişkin Spraque-Dawley cinsi sıçan kullanılmıştır. Denekler kontrol grubu (n=8) ve 4 ayrı deney grubu (n=8) olarak 5 gruba ayrıldılar. Çalışmamızda Marmarou ve ark.'nın tanımladığı model modifiye edilerek uygulandı. Bu modelde farklı yüksekliklerden farklı ağırlıklarda bilyeler serbest düşme yöntemiyle bırakılarak sırayla 0.05, 0.1, 0.2 ve 0.4 Newton şiddetinde travma oluşturulması hedeflendi. Travmanın indüksiyonundan 2 saat sonra sıçanların kalbinden alınan kanlarda α-syn düzeyi araştırıldı. Kontrol grubuna göre kan α-syn düzeyleri ölçüldüğünde, 0.05 ve 0.2 newton şiddetinde travma oluşturduğumuz gruplarda düşüş görülmüştür. Daha şiddetli travma oluşturduğumuz (0.2 Newton) grup, az şiddetli oluşturduğumuz gruba (0.05 Newton) göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak farklı şiddetlerde kafa travması oluşturduğumuz sıçanlardan ikinci saatte alınan kan örneklerinden α-syn düzeylerinde anlamlı bir yükselme görülmemiştir. Aksine iki travma grubunda kontrol grubu ile kıyaslandığında düşme görülmüştür. Bu sonuçlar kafa travması sonrası ikinci saatte alınan kanlardan bakılan α-syn düzeyinin TBY için erken dönemde tanısal olarak etkin olmadığını düşündürmektedir.
COVID-19 pandemisinin tromboz kaynaklı hastalıklar (pulmoner emboli, iskemik inme, miyokard enfarktüsü ve derin ven trombozu) ile ilişkisi
2019 sonlarında Çin'in Wuhan kentinde ortaya çıkan yeni bir koronavirüs türü COVID-19 pandemisine yol açmıştır. Milyonlarca insan enfekte olmuş bununla beraber çeşitli komplikasyonlar ortaya çıkmıştır. Ağır solunum yetmezlikleri dışında hayatı tehdit eden bir diğer önemli komplikasyon ise venöz tromboembolik olaylardır. Bununla ilgili çeşitli literatür çalışmaları vardır. Bu çalışma ile pandemi öncesi ve sonrası birer yıllık dönemlerde acil tıp kliniğimize başvuran hastaların derin ven trombozu, pulmoner tromboemboli, akut koroner sendrom ve iskemik inme başlıkları altında tromboembolik olaya sahip olanları incelenmiş olup her iki dönem arasındaki istatistiksel farklara bakılmıştır. Pandemi öncesi ve sonrası birer yıllık dönemde Gaziantep Üniversitesi Acil Tıp Kliğimize başvuran hastaların yaş, cinsiyet, tromboemboli tanısı, laboratuvar ve radyolojik verileri, konsültasyon notları retrospektif olarak incelenmiştir. Veriler toplanarak SPSS 22.0 ve MedCalc programı ile istatistiksel analizleri yapılmıştır. Çalışma dahil edilme kriterlerini karşılayan pandemi öncesi 853, pandemi sonrası 880 olmak üzere toplam 1733 hasta ile gerçekleştirilmiştir. COVID sonrası dönemde tromboembolik olayların arttığı ve her bir tromboembolik başlık altında toplanan hastaların başvurusunun istatistiksel olarak arttığı saptanmıştır. Bu çalışma COVID pandemisiyle beraber tromboembolik olaylarda artış olduğunu göstermektedir. Elde edilen bulgular klinisyenlerin bu konuda daha dikkatli olmalarını sağlayıp, tedavi protokollerini düzenlemelerine katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: COVID-19; Venöz tromboembolizm; Acil Servis
Geriatrik hastaların, acil servise tekrarlayan başvurularının reçete edilen potansiyel olarak uygunsuz ilaçlarla ilişkisi
Bu çalışmada; Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na başvuruları sırasında reçete edilen Potansiyel Olarak Uygun Olmayan İlaçların, geriatrik hastalarda artan acil servis başvuruları ile ilişkili olup olmadığını belirlemeyi hedefledik. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na başvuran 65 yaş üstü hastalara düzenlenen reçeteler, geriye dönük arşiv taraması yapılarak incelenmiştir. Potansiyel olarak uygunsuz ilaç alma durumu, yaş grupları, cinsiyet, başvuru şikâyeti, reçetelerdeki ilaç sayısı, taburculuktan sonraki 30 gün içerisinde acil servise tekrarlayan başvurularının olup olmaması, taburculuktan sonraki 30 gün içerisinde hastaneye yatış olup olmaması ve reçetelerin ortalama maliyetleri gibi veriler toplanarak, bu verilerin istatistiksel analizi SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı ile yapıldı. Araştırma evreni 1 Eylül 2020 ve 31 Ocak 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Erişkin Acil Servisi'ne başvurmuş 65 yaş ve üstü, reçete ile taburcu edilmiş hastalardan oluşmaktadır. Çalışmamıza %48'i erkek (n=4142), %52'si ise kadın (n=4422) olmak üzere toplam 8564 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %51'i (n=4341) reçete alırken, %49'u (n=4223) ise reçete almamıştır. Çalışmaya dahil olup reçete alan hastaların %59 gibi yüksek bir oranla 65-74 yaş arası olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamıza dahil edilip reçete ile taburcu olan hastaların %50,2'sine (n=2181), herhangi bir ilacın endikasyon dışı veya yan etki açısından yüksek risk alınarak kullanımı olarak tanımlanan 'potansiyel olarak uygunsuz ilaç' reçete edilmiş olup, %49,8'ine (n=2160) potansiyel olarak uygunsuz ilaç reçete edilmemiştir. Potansiyel olarak uygunsuz ilaç reçete edilen hastaların acil servise 30 gün içerisinde mükerrer başvuru oranları ve bu başvurular sırasında hastaneye yatış oranları anlamlı derecede düşük olarak tespit edildi. Acil Tıp kliniğimize, reçete ile taburcu olduktan sonraki 3-30 gün içerisinde tekrardan başvurma sırasında hastaneye yatış durumu, 4 adet ve üzerinde ilaç alan hastalarda anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Çalışmaya dahil edilen katılımcılara düzenlenen reçetelerin %48'i 150TL ve üstü, %19'u 100-150TL arası, %21'i 50-100TL arası ve %12'si ise 1-50TL arası ortalama maliyete sahipti. Bu çalışmada, 65 yaş üstü hastaların acil servise tekrarlayan başvurularının ve hastaneye yatış oranlarının, reçete edilen potansiyel olarak uygunsuz ilaçlarla ilişkili olamayabileceği, hastane yatış oranlarının daha çok reçete edilen ilaç sayısı ile ilişkili olabileceği sonucuna varılabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Potansiyel olarak uygunsuz ilaç; Geriatrik hastalar; Beer's kriterleri; Acil servis.
Tıp fakültesi intörn öğrencilerinin fizyolojik parametrelerine göre kardiyopulmoner resusitasyon (CPR) etkinlik ve yeterliliğinin CPR mankeni üzerinde değerlendirilmesi
Çalışmamızda intörlerin cinsiyet ve vücut kitle indeksi (BMI) özellikleri gibi fizyolojik parametreleri ile sigara kullanımı ve düzenli spor yapma durumlarının, CPR kalitesini etkileyip etkilemediğini araştırmayı amaçladık. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Kliniği stajını tamamlamış intörnlerin Tıp Fakültesi Dekanlığı' ında bulunan simülasyon merkezinde, manken üzerinde gerçekleştirdikleri göğüs kompresyonlarının sayısal verileri elektronik ortamda kayıt altına alınmıştır. CPR kalite parametreleri olan göğüs bası derinliği, sayısı, gevşemesi, doğru el pozisyonu ve kesintisiz CPR uygulaması gibi parametreler 6 siklus boyunca incelendi. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı ile yapıldı. Çalışmamız Mayıs 2022 – Kasım 2022 tarihleri arasında Gaziantep Tıp Fakültesi Dekanlığı Simülasyon merkezinde yapıldı. Çalışmaya 62 erkek 38 kadın intörn katılmıştır. İntörnlerin ortalama BMI değeri 23,7 kg/m₂ olarak hesaplandı. Düzenli spor yapanların sayısı 13, sigara kullanım durumları 34 aktif içici, 12 bırakmış, 54 hiç kullanmamış olarak belirlendi. Erkek intörnler ve BMI yüksek (BMI≥24) intörnler daha başarılı göğüs bası derinliği ve göğüs bası sayısı uyguladı (p<0,05). Göğüs gevşemesi ve doğru el pozisyonu parametrelerini kadın ve BMI düşük (BMI<24) grup daha başarılı uyguladı (p<0,05). Kesintisiz CPR uygulaması parametresinde gruplar arasında farklılık görülmedi (p>0,05). Sigara kullanmamış kadın intörnler aktif içici kadın intörnlere göre göğüs gevşemesinde daha başarılı oldular fakat diğer parametrelerde anlamlı bir fark görülmedi. Sigara kullanım durumu erkek intörnler arasında anlamlı bir farklılık göstermedi. Düzenli spor yapma durumu göğüs bası derinliği, göğüs bası sayısı, göğüs gevşemesi, doğru el pozisyonu ve kesintisiz CPR uygulaması parametrelerinde anlamlı farklılık göstermedi. CPR uygulaması hem güç gerektiren hem de tekniksel bilgi gerektiren bir müdahaledir. Bu sebeple kas kitlesi ve pratik eğitimlerin CPR kalitesi üzerinde etkili olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Göğüs Basısı; Kardiyopulmoner Resüsitasyon (KPR); Temel Yaşam Desteği; CPR mankeni; fiziksel parametre
COVID-19 pandemi döneminde üst solunum yolu enfeksiyonlarının pandemi öncesi dönem ile karşılaştırılması
Günümüzde halen önemini ve güncelliğini koruyan Covid-19 pandemisinin özellikle üst solunum yolu hastalıkları olmak üzere acil servise etkilerinin incelenmesi amacı ile yapılan bu çalışmaya 01.04.2019-01.01.2020 (Dönem I) ve 01.04.2020-01.01.2021 (Dönem II) tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi' ne başvuran Dönem I' de 213147, Dönem II' de 200994 hasta dahil edilmiştir. Başlangıç tarihi olarak Covid-19'un Türkiye'de ki ilk vaka tarihi olan 11.03.2020 tarihini takip eden ve Covid-19' un etkilerinin yurt çapında görülmeye başlandığı Nisan ayı esas alınmış ve önceki yılın aynı ayları ile kıyaslanmıştır. Araştırmaya pandemi sürecinde ve önceki dönemde acil servise başvuran 18 yaş ve üzeri tüm hastalar dahil edilmiştir. Araştırmaya dahil edilen hastalar yaş, cinsiyet, başvuru tarihi, ICD tanı kodları kullanılarak retrospektif olarak incelenmiştir. Bu değişkenler pandemi öncesi ve pandemi dönemi karşılaştırılarak incelenmiştir. Pandemi döneminde toplam başvuru sayısında %5.7' lik bir azalma olmuştur. Pandemi döneminde Üst solunum yolu hastalığı tanısı alan hastalarda ise %55,66 'lık bir düşüş saptanmıştır. Pandemi ilanını takiben Nisan ayındaki başvurularda %67,9' luk, Mayıs ayında %59'luk bir düşüş tespit edilmiştir. Pandemi döneminde erkek hasta başvurularının tüm başvurulardaki yüzdesel oranlarında, ortalama yaş değerlerinde ve ortanca yaşlarında pandemi öncesi döneme kıyasla artış tespit edilmiştir. Kronik hastalıkları daha çok olabilen 65 yaş üzeri hasta başvurularında Dönem II' nin Nisan ayında %69,31 'lik bir düşüş izlenirken Kasım ayında %68' lik bir artış görülmüştür. Dönem II' de en sık acil servis başvurularından olan üst solunum yolu enfeksiyonlarının yanı sıra karın ağrısı, yumuşak doku bozuklukları, baş ağrısı ve göğüs ağrısı tanılarında da anlamlı düşüşler tespit edilmiştir. Literatürde pandemi süreci ile acil servislerin kullanım anlayışının değişimi birçok faktöre bağlanmıştır ve bunlardan bazıları; kişilerin enfekte olma korkuları, yaşlı bireylerin kronik hastalıkları sonucu Covid-19 enfeksiyonunu daha şiddetli geçirmeleri ve mortal seyredebilmesi, sokağa çıkma kısıtlamalarının ve izolasyon önlemlerinin uygulanması, kişisel temizlik ve maske kullanımının artması, acil olmayan durumlarda acil servise başvuruların azalması şeklinde sıralanabilir. Sonuç olarak Covid-19 pandemi süreci acil servis başvurularının çehresini önemli ölçüde değiştirmiştir. Anahtar kelimeler: Covid-19, Pandemi, Acil Servis, Üst Solunum Yolu Hastalığı, Kısıtlama
Dispne nedeniyle acil tıp kliniğine başvuran hastaların yönetiminde yatak başı odaklanmış ultrasonografi ile pulmoner ve kardiyak değerlendirme
Dispne acil tıp kliniklerinde sık karşılaşılan bir semptomdur. Altta yatan nedenin hızlı tanımlanması prognozu iyileştirir. Tanı için çoğunlukla görüntüleme yapılması gerekmektedir. Bu nedenle dipsne ile başvuran hastaların tanı sürecinde yatak başı odaklanmış ultrasonografi kullanımının değerini araştırdık. Gaziantep Üniversitesi Acil Tıp Kliniği'ne başvuran 77 hasta prospektif olarak incelendi. Araştırmacı tarafından odaklanmış kardiyak ultrasonografi ve yatak başı akciğer ultrasonografi uygulandı. Başvurulan hekim tarafından istenilmiş ise laboratuar ve görüntülemeler incelendi. Hastaların nihai tanısı başvurulan hekim tarafından etki altında kalmadan belirlendi. Kesin tanılar ile ultrasonografi sonucunda elde edilen veriler karşılaştırıldığında akut kalp yetmezliği (AKY) hastalarının sistolik fonksiyonları anlamlı oranda deplese bulundu (p=0,001). İnferior vena cava inspirasyon ve ekspirasyon çapları anlamlı oranda yüksek bulundu (p=0,004 ve p=0,024). Kaval indeks anlamlı oranda düşük bulundu (p=0,001). Yatak başı akciğer ultrasonografi protokol algoritmalarına göre sensitivite ve spesifite sırasıyla pulmoner ödem için %96,8 ve %95,7 , pnömoni için %87,5 %97,8 saptandı. AKY grubunda Troponin I ve NT-proBNP düzeyleri anlamlı oranda yüksekti (p=0,001). Ortalama USG uygulama süresi direkt grafi ve bilgisayarlı tomografiye göre önemli ölçüde düşüktü. Elde ettiğimiz veriler literatürle uyumlu şekilde sonuçlandı. Dispne ile başvurmuş hastalarda yatak başı odaklanmış ultrasonografi yüksek tanısal doğruluk oranlarıyla güvenle uygulanabilir.
COVID-19 pandemisi bir yıllık dönemi ile bir yıl öncesi erişkin yoğun bakımlarındaki ölüm nedenlerinin karşılaştırılması
AMAÇ: Geçtiğimiz üç yılda Çin'in Wuhan kentinden ortaya çıkarak tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 pandemisi, tüm dünyada milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine yol açmıştır. Maske kullanımı, sosyal mesafe, sokağa çıkma yasağı gibi tedbirler alınması toplumun sosyal dinamiklerinde değişiklikler oluşturmuştur. Ölüm nedenleri ve bu nedenlerin istatistikleri, bir popülasyonun içinde bulunduğu sosyal ve sağlık durumunun anlaşılmasında önemlidir. Ciddi mortaliteye neden olan böyle bir pandeminin ölüm nedenlerinde yaptığı değişiklik merak konusu olmuştur. GEREÇ VE YÖNTEM: Pandemi öncesi ve sonrası birer yıllık süreçte Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi erişkin yoğun bakımlarında ölen hastaların yoğun bakım notları, konsültasyon sonuçları, radyoloji ve laboratuvar tetkikleri, COVID-19 PCR sonuçları yaş, cinsiyet parametreleriyle beraber geriye dönük olarak incelenmiştir. Elde edilen verilerin SPSS 22. ile istatistiksel analizleri yapılmıştır. BULGULAR: Çalışma, dahil edilme kriterlerini karşılayan pandemi öncesi 831, pandemi sonrası 989 olmak üzere toplam 1820 hasta ile gerçekleştirilmiştir. COVID sonrası dönemde toplam ölüm sayısının arttığı, COVID-19' a bağlı ölümlerin erkeklerde daha fazla olduğu görülmüştür. SONUÇ: Bu ve benzeri çalışmalardaki ölüm istatistikleri sağlıkta etkili kaynak dağıtımında ve alınacak önlemler hakkında fikir verici olabilir. ANAHTAR KELİMELER: COVID-19; Ölüm nedenleri, Acil servis
Acil servise başvuran COVİD 19 pnömoni hastalarında ortalama trombosit hacmi ve CURB-65'in beraber kullanımının yatış yeri ve 28 günlük mortalite öngörmedeki ilişkisi
Acil servise başvuran Covid-19 pnömoni hastalarında ortalama trombosit hacmi ve CURB-65'in birlikte kullanımının yatış yeri ve mortaliteyi öngörmedeki ilişkisi: Prospektif Gözlemsel Çalışma, Dr.Hatice MERT, Uzmanlık Tezi, Ankara Amaç: COVID-19 hastalığının ileri yaşlarda morbidite ve mortalitesinin yüksek olduğu bilinen bir gerçektir. Bu çalışmanın amacı Covid-19 pnömoni hastalarında ortalama trombozit hacmi ce CURB-65 skorunun birlikte kullanımının hastaların yatış yeri ve mortalitesini öngörmedeki ilişkisini incelemektir. Çalışmamız ile oldukça mortal seyreden Covid-19 pnömonisi için bir mortalite öngörücüsü olarak ortalama trombosit hacmi ve CURB-65'in birlikte kullanımının etkin olabileceğini göstermeyi hedeflemekteyiz. Yöntem: Ankara Şehir Hastanesi Erişkin Acil Tıp Kliniği'ne başvuran toraks BT'de tutulumu olan ve PCR sonucu pozitif olan hastaların demografik verileri, başvuru semptomları, klinik özellikleri, laboratuvar ve görüntüleme bulguları ile CURB-65 skorları değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 500 hasta değerlendirilerek çalışma yapılmıştır. Çalışmamızda yaş faktörünün, ek hastalıklardan KAH, HT, kanser/immünsüpresyon, SVO öyküsünün, yoğun bakım takibinin ve ileri oksijen desteği tedavisi almanın, CURB-65 skorunun yüksek olmasının, nefes darlığı semptomunun, ateş yüksekliği, taşikardi, takipne, hipoksi ve hipotansiyonun, hematolojik parametrelerden HGB, RBC, RDW, NLR ve MPV'nin, biyokimyasal parametrelerden üre, kreatin, LDH, AST, kardiyak markerlar (troponin, CK-MB, miyoglobin)'ın, koagülasyon parametrelerinden PT, INR, D-dimer, fibrinojenin, akut faz reaktanlarından CRP, prokalsitoninin; BT bulgularından dağınık infiltrasyon, konsolidasyon, LAP ve plevral effüzyon bulgusunun mortaliteyle ilişkili olduğu görüldü. Yine tüm değişkenler içinde yaş, SVO, kanser/immünsüpresyon ve diastolik kan basıncının bağımsız prognostik belirteçler olduğu tespit edildi. Çalışmamızda CURB-65 skoru ve MPV değerinin birlikte kullanımının yoğun bakım takibi ve mortalite öngörücüsü olduğu saptandı. Sonuç: Acil servise başvuran Covid-19 hastalarında ortalama trombosit hacmi ve CURB-65 skorunun birlikte kullanımı yatış yeri ve mortalite öngörücüsü olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Covid-19, Ortalama trombosit hacmi (MPV), CURB-65, Mortalite
Hastane öncesi sağlık personelinin prone kardiyo pulmoner resüsitasyon hakkında bilgi düzeyinin değerlendirilmesi
GİRİŞ: Prone KPR özellikle son dönemde COVID-19 pandemisiyle birlikte önemi bir kat daha artan bir müdahale biçimidir. Prone KPR prone pozisyonda takip edilen hastalarda gelişen arrestin yönetilmesinde veya prone pozisyonda arrest olarak bulunan hastalarda ön plana çıkan bir müdahale şeklidir. Bu hastaların hastaneler arası nakli sırasında ve olay yeri müdahalesinde görev yapan hastane öncesi sağlık personelinin bu konuda özellikle bilgi sahibi olması önem arz etmektedir. Bu çalışmada hastane öncesi sağlık personelinin bu konudaki bilgi düzeyinin belirlenmesi amaçlanmıştır. MATERYAL VE YÖNTEM: Çalışmamız tek merkezde yapılan kesitsel bir anket çalışmasıdır. Çalışmaya 1-31Temmuz 2021 tarihleri arasında tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesine ambulans ile hasta nakleden hastane öncesi sağlık personeli dahil edildi. Katılımcılara 25'i demografik bilgiler ve eğitim durumlarını tespit etmeyi amaçlayan, 6'sı prone KPR konusunda teorik teknik bilgi ölçen toplamda 31 soruluk anket yöneltilmiştir. Verilerin analizi IBM SPSS 16.0 for Windows programında gerçekleştirilmiş ve anlamlılık değeri p <0,05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya toplam 99 hastane öncesi sağlık personeli katıldı. Verilen yanıtlar incelendiğinde katılımcıların çoğunluğunun daha önce Prone KPR ile ilgili eğitim almadığı ve prone KPR yapmadığı, prone KPR konusunda bilgili olmadığı tespit edildi. SONUÇ: Hastane öncesi sağlık personelinin prone KPR hakkında yeterli bilgisinin olmadığı tespit edildi. Prone KPR ile karşılaşması muhtemel olan hastane öncesi sağlık personelinin hizmet içi eğitim programlarında göz önünde bulundurulmalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Prone KPR, Reverse KPR, Hastane öncesi
Acil tıp kliniğine hızlı ventrikül yanıtlı atriyal fibrilasyon ile gelen hastaların ekokardiyografi bulgularına göre metoprolol ve diltiazem'in karşılaştırılması
Bu çalışmamızda hızlı ventrikül yanıtlı AF'li hastaların ekokardiyografi bulguları (sol atrium A/P çapı, sol ventrikül sitolik/diastolik çapı, sol ventrikül hipertrofi ve EF), vital parametreleri (Ateş, sistolik/diastolik tansiyon, nabız ve parmak ucu kan şekeri) incelenmiş ve bu ajanların etkinliğini ve birbirine üstün olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Acil Tıp Kliniği'ne başvuran 120 hasta prospektif ve gözlemsel olarak incelendi. Randomizasyon sağlanmış 60 hastaya ilk tedavi olarak diltiazem ve 60 hastaya ilk tedavi olarak metoprolol verilmiştir. Çalışmaya katılar hastaların 53'ü erkek (%44,2), 67'i kadın (%55,8) olarak bulundu. Metoprolol verilen 21 hastada (%35) ve diltiazem verilen 11 hastada (%18,3) ek hız kırıcı ajan ihtiyacı mevcuttu. Metoprolol başlanan hastalarda ek hız kırıcı ajan ihtiyacı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.039). Sol ventrikül hipertrofisi olan hastalarda metoprolol kullanımında ek hız kırıcı tedavi ihtiyacı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.02). Hastaların sol atriyum A/P çapı, sol ventrikül sitolik/diastolik çapı ve EF ölçümlerine göre metoprolol ve diltiazemin tedavi etkinliği arasında anlamlı fark bulunmadı. Çalışmamızda literatürden farklı olarak kalp kapak hastalığı olan hastalarda diltiazem ve metoprolol başlanan hastalarda ek hız kırıcı ajan ihtiyacı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p<0.158). Çalışmamızda literatürden farklı olarak ekokardiyografi incelemeleri Yatak Başı Odaklanmış Ultrasonografi çekirdek eğitimi kapsamında Temel USG eğitimi almış acil tıp hekimleri tarafından yapılmıştır. Diltiazem çalışmamızda ilk doz etikliğinde metoprololden daha üstün olduğu görülmüştür.
Akut iskemik inme olgularında primer girişimsel ve trombolitik tedavinin oksidan-antioksidan durum ve lenfosit DNA hasarı üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada acil serviste klinik ve radyolojik bulgularla iskemik inme tanısı konulan erişkin hastalarda erken dönemde (ilk 4-6 saat) uygulanan trombolitik veya trombektomi tedavisinin lenfosit DNA hasarı ve oksidatif stres parametreleri üzerindeki etkilerini araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine; Mayıs 2014-Kasım 2014 tarihleri arasında akut iskemik inme tanısı konulan 62 erişkin hasta prospektif olarak alındı. Çalışmaya kriterlere uygun olan 32 hasta ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Akut iskemik inme kliniğinde başvuran hastalar; ilk başvuruda Ulusal Sağlık Enstitüsü İnme Skalası'na (NIHSS) göre 3 gruba ayrıldı. Ayrıca tedavi sonrası 24. saatte modifiye Rankin Skalası (mRS) ile farklı 3 gruba ayrıldı. NIHSS ve mRS'ye göre ayrılan gruplarda ilk başvuruda (tedavi öncesi) ve tedavi sonrası plazma lenfosit DNA hasarı, Total Oksidan Seviye (TOS), Total Antioksidan Seviye (TAS) ve Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) çalışıldı. Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, inme grubunda plazma TOS, OSİ ve lenfosit DNA hasarının istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yükseldiği; TAS değerinin ise anlamlı olarak azaldığını saptadık (bütün parametreler için p<0,001). NIHSS'ya göre gruplar karşılaştırıldığında inme ciddiyeti arttıkça DNA hasarı düzeylerinde anlamlı artış ve TAS düzeylerinde ise anlamlı azalma olduğu gözlendi (sırasıyla p<0,001 ve p=0,034). mRS'sına göre grublar değerlendirildiğinde akut inmede nörolojik fonksiyon kaybı arttıkça; grup 1'den grup 3'e doğru gidildikçe DNA hasarı, TOS ve OSİ düzeyinin yükselme eğiliminde olduğu gözlendi (sırasıyla p=0,003, p=0,001 ve p=0,006). Sonuç: İskemik inme geçiren hastalarda erken dönemde, oksidatif stresin biyolojik belirteçleri olarak TAS ve DNA hasarı; inmede kulanılan skalalara alternatif ve objektif bir kriter olarak beyin hasarının şiddetini göstermede kullanılabilir. Ayrıca, bu hastalarda erken dönemde trombolitik veya endovasküler trombektomi tedavisinin etkinliğinin ve nörolojik fonksiyonların iyilik halinin değerlendirilmesinde lenfosit DNA hasarı, TOS ve OSİ düzeylerininin biyolojik belirteçler olarak kullanılabileceğini önermekteyiz. Anahtar Kelimeler: Akut iskemik inme, TOS, TAS, lenfosit DNA hasarı, trombolitik tedavi, trombektomi
Akut iskemik ve hemorajik inme olgularının ayrımında oksidatif stres parametrelerinin ve lenfosit DNA hasarının tanısal rolünün araştırılması
Amaç: Bu çalışmada acil serviste klinik ve radyolojik bulgularla akut inme tanısı konulan erişkin hastalarda inme tipinin ayrımında ve hastalığın ciddiyetinin belirlenmesinde serum oksidatif stres parametrelerinin ve lenfosit DNA hasarı düzeylerinin prediktif bir değeri olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine; Mayıs 2014-Ekim 2014 tarihleri arasında başvuran ve akut inme tanısı konulan 66 erişkin hasta prospektif olarak çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastaların 42'si iskemik inme ve 24'ü hemorajik inme olguları idi. Kontrol grubu olarak 35 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Çalışmaya dâhil edilen olgular, anamnez, fizik muayene, laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinden yararlanılarak iskemik inme olguları ve hemorajik inme olguları şeklinde ayırıcı tanı yapılarak iki gruba ayrıldı. Her iki hasta grubundan da semptomların başlangıcından itibaren ilk 24 saat içinde plazma oksidatif stres parametreleri olarak total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) değerleri ve lenfosit DNA hasarı düzeyleri çalışıldı. İskemik ve hemorajik inme olguları anamnez ve fizik muayene bulguları ile Ulusal Sağlık Enstitüsü İnme Skalası (NIHSS)'na göre 1.grup; NIH, 0-6 puan, hafif-orta, 2. grup; NIH, 7-15 puan, orta-ağır ve 3. grup; NIH, 16-42 puan, ağır-çok ağır şeklinde, inme ciddiyetine göre üç gruba ayrıldı. Guruplar arasında oksidatif stres parametreleri olarak TOS, TAS ve OSİ değerleri ve DNA hasarı düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, inme grubunda serum TAS, TOS, OSİ değerlerinin ve lenfosit DNA hasarı düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yükseldiği saptandı (bütün parametreler için p<0,05). İnmenin tipinin belirleyiciliği açısından gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında plazma DNA hasarı düzeyleri ve OSİ değerleri bakımından anlamlı fark saptanmadı (her iki parametre için p>0,005). İskemik inme olgularında hemorajik inmeli olgularla karşılaştırıldığında plazma TAS ve TOS değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yüksek olduğu saptandı (her iki parametre için p<0.001). NIHSS' ya göre gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında plazma TAS, TOS ve OSİ değerleri bakımından anlamlı fark saptanmadı (bütün parametreler için p>0,005). Fakat inme ciddiyeti arttıkça (grup 1'den grup 3'e doğru) plazma DNA hasarı düzeylerinde anlamlı artış olduğu gözlendi (p<0,001). Sonuç: Akut inme geçiren hastalarda erken dönemde, oksidatif stresin erken biyolojik belirteçleri olarak plazma TOS ve TAS değerlerinin inme tipinin ayrımında, radyolojik görüntüleme yöntemlerine yardımcı olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Yine, bu hastalarda erken dönemde serum lenfosit DNA hasarı düzeylerinin; inmede kullanılan skalalara alternatif ve objektif bir biyolojik belirteç olarak inme ciddiyetini göstermede kullanılabileceğini belirtmek istiyoruz.
Unstable angina pectoris hastalarında signal peptide complement C1R/C1S, UEGF, ve BMP1 epıdermal growth factor-like domain-containiing protein 1' in tanısal değerinin araştırılması
Amaç: Sıgnal peptıde complement c1r/c1s, uegf, and bmp1 - epıdermal growth factor - lıke domaın - contaınıng protein 1 (SCUBE1) yakın zamanda bazı çalışmalarda Akut koroner sendromun tanısında biyobelirteç olarak kullanılmıştır. Bu çalışmanın amacı unstable angına pectorıs (USAP) kliniği ile başvuran hastaların; ST elevasyonu olmayan miyokart enfarktüsü (NSTEMI) ve kardiyak dışı göğüs ağrılı (NCCP) hastalardan ayrımında SCUBE1‗in etkili olup olmadığını araştırmaktır. Materyal ve Metot: Çalışma grubumuz, acil servis ve kardiyoloji polikliniğine göğüs ağrısı ve akut koroner sendrom düşündüren şikayet ile başvuran hastalardan oluşmuştur. Hastalar anamnez, fizik muayene, laboratuar tetkikleri ve EKG bulguları ile değerlendirilerek Amerika Kardiyoloji Derneği (AHA) kılavuzlarına göre USAP, NSTEMI, ST elevasyonlu miyokart enfarktüsü (STEMI) ve NCCP olarak toplamda 185 hasta ve 45 sağlıklı olarak 5 gruba ayrıldı. Tüm gruplardan başvuru esnasında alınan kan örneklerinden SCUBE1 değerleri çalışıldı. Bulgular: SCUBE1 değerleri açısından hasta grupları ile kontrol grubu karşılaştırıldığında anlamlı fark görülmedi (p = 0.630). Troponin değerleri hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek bulundu (p < 0.001). USAP grubunda SCUBE1 degerleri, GENSİNİ Skorlama ve Global Registry of Acute Coronary Events (GRACE) risk skorlaması açısından kıyaslandığında anlamlı fark çıkmadı (p = (0.485), (0.932), (0.585)). Sonuç: Çalışmamızda SCUBE1 değerleri ile biyokimyasal parametreler ve klinik skorlamalar arasında hasta kliniğine yön verecek anlamlı bir korelasyon oluşmadı. Gruplar arasında da SCUBE1 değerleri' nin göğüs ağrılı hastalarda akut koroner sendromu (AKS) öngördürecek bir parametre olmadığını saptadık. SCUBE1' in AKS' lerde kullanılabilmesi için daha kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Akut Koroner Sendrom, SCUBE1, GENSİNİ Skorlaması, GRACE Skorlaması.
Acil serviste kardiyopulmoner resüsitasyon uygulanan erişkin hastalarda serum SCUBE 1 düzeyinin spontan dolaşımın geri dönüşü ile ilişkisi
Amaç: Signal peptide-CUB (complement C1r/C1s, Uegf, and Bmp1)-EGF (epidermal Growth factor)-like domain-containing protein 1 (SCUBE 1)'in son güncel çalışmalarda miyokart enfarktüsü, inme, mezenter iskemi, gastrik kanser gibi hastalıklarda biyobelirteç olarak kullanılabilirliği üzerinde durulmuştur. Bu çalışmada kardiyopulmoner resüsitasyon (KPR) uygulanan hastalardaki SCUBE 1 değerinin spontan dolaşımın geri dönüşü (SDGD) ile ilişkisi araştırıldı. Materyal ve Metod: Acil serviste KPR yapılan 18 yaş üzerindeki gebe olmayan hastalar, KPR sonucuna göre exitus kabul edilenler (grup I) ve SDGD sağlananlar (grup II) olarak iki gruba ayrıldı. İki gruba da 25 hasta alındı. İlk başvuru anında alınan kan örneğinden SCUBE 1 ve diğer rutin biyokimyasal parametreler çalışıldı. Bulgular: İki grup arasında cinsiyet dağılımı ve hastaların yaşı arasında anlamlı farklılık görülmedi (p=0.248). SCUBE 1 değerleri SDGD sağlanan grupta exitus kabul edilen gruba göre anlamlı oranda yüksek bulundu (p=0.002). Cut off 9 ng/mL değerinde duyarlılığı %100, pozitif kestirim değeri %65.8, özgüllük %48, negatif kestirim değeri %100 olan sonuçlar elde edildi. Bakılan diğer parametreler( Hgb, pH, PCO₂, HCO₃, nötrofil lenfosit oranı, lökosit sayısı, Trombosit sayısı, AST, ALT, LDH, CK, CK-MB, Troponin-I, üre, D-Dimer, INR, kreatinin) için iki grup arasında anlamlı farklılık görülmedi (p > 0.05). Sonuç: Çalışmamızda KPR sırasında ölçülen SCUBE 1 değeri SDGD sağlanan hastalarda exitus olanlara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0.002). Bu veriler bize KPR'nin sonucu ile ilgili bir öngörüde bulunulabileceğini, ancak daha net yargılar ortaya konulabilmesi için kardiyopulmoner arrest (KPA) etyolojilerine göre daha büyük alt gruplar ile daha kapsamlı çalışma yapılmasına gerek olduğunu düşündürmektedir.
Acil serviste akut apandisit tanısı konulan hastalarda SCUBE1 proteininin tanısal değerinin araştırılması
ÖZET Acil Serviste Akut Apandisit Tanısı Konulan Hastalarda SCUBE1 Proteininin Tanısal Değerinin Araştırılması Amaç: Signal peptide - CUB (complement C1r/C1s, Uegf, and Bmp1) - EGF (epidermal growth factor) - like domain - containing protein 1 (SCUBE1) yakın zamanda bazı çalışmalarda bazı kanserlerde, Akut koroner sendromun (AKS) tanısında, iskemik strokta ve Kırım Kongo Kanamalı Ateşi'nde (KKKA) biyobelirteç olarak araştırılmıştır. Bu çalışmanın amacı akut apandisit (AA) tanısı konan hastalarda SCUBE1'in tanısal değerini araştırmaktır. Materyal ve Metot: Çalışmamıza acil servise başvuran AA ön tanılı 150 hasta alındı. Bunlardan çeşitli nedenlerle çalışmadan çıkarılan hastalar ile patolojik tanısı AA olmayanlar çalışmadan dışlandı. Hasta grubu patolojik tanısı AA olarak kesinleşen 47 hastadan oluştu. Kontrol grubu da 43 sağlıklı gönüllüden oluştu. Gruplarda SCUBE1, Alvarado skoru (ASK), C-reaktif protein (CRP), rutin testler karşılaştırıldı. Bulgular: SCUBE1 değerlerinde hasta grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında anlamlı fark görülmedi (p=0,209). SCUBE1 değerleri, CRP (+) hastalarda anlamlı yüksek çıktı (p=0,048). Hasta grubunda SCUBE1 değerlerinde, ASK açısından kıyaslandığında anlamlı fark çıkmadı (p=0,304). Bilgisayarlı tomografide (BT) apendiks çapı arttıkça SCUBE1 değerleri artmaktadır (p=0,043). CRP değerleri perfore apandisitte (PA), nonperfore apandisitten (NPA) anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,007). Beyaz kan hücreleri (WBC), PA ve NPA'yı ayırmada etkili değildi (p=0,06). Sonuç: Çalışmamızda SCUBE1'in AA'da tanısal bir değeri olmadığını bulduk. Ancak CRP'si pozitif olan hastalarda SCUBE1 in anlamlı yüksek olduğunu bulduk. SCUBE1 değerleri ile BT apendiks çapları arasında pozitif korelasyon bulundu. Anahtar Kelimeler: Akut Apandisit, SCUBE1, Alvarado Skorlaması, USG, BT, CRP
Acil serviste troponin yükselmesini tahmin etmede lökosit, trombosit sayıları ve nötrofil/lenfosit oranının yararı
Amaç: Acil servise akut koroner sendrom (AKS) düşündürecek şikayetlerle başvuran ve troponin takibi gerektiren hastalarda, başvuru esnasındaki lökosit, trombosit sayıları ve nötrofil/lenfosit oranının, troponin değeri pozitifleşerek ST Segment Yükselmesiz Miyokart Enfarktüsü (NSTEMI) kabul edilen hastaların belirlenmesinde öngördürücü değeri olup olmadığını bulmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Acil servise göğüs ağrısı veya AKS düşündürecek şikayetler ile başvuran ve elektrokardiyogram (EKG)'da ST elevasyonu saptanmayan 328 hasta retrospektif olarak incelendi. Takipleri sırasında troponin değeri yükselerek NSTEMI tanısı alan 163 hasta vaka grubu olarak, Amerikan Kalp Derneği (AHA) 2014 Non-ST Elevasyonlu Akut Koroner Sendrom (NSTE-AKS) yönetim kılavuzuna göre AKS dışlanarak non-kardiyak göğüs ağrısı tanısı ile acil servisten taburcu edilen 165 hasta da kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Gruplar arasında lökosit sayısı, trombosit sayısı, nötrofil/lenfosit oranları ve rutin testler Statistical Package for Social Sciences (SPSS) for Windows 22.0 programı ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan vaka ve kontrol grubu hastaları, kardiyovasküler risk faktörleri açısından karşılaştırıldığında yaş, cinsiyet dağılımı, aile öyküsü ve koroner arter hastalığı (KAH) öyküsü, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi (p ˃ 0.05); diabetes melitus, hipertansiyon, hiperlipidemi ve sigara kullanım oranı ise vaka grubunda kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p=0.006, p=0.0.009, p=0.011, p=0.009). Lökosit değeri ve nötrofil/lenfosit oranı, vaka grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek (p<0.001); trombosit değeri ise anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0.001). Receiver operating curve (ROC) eğrisi analizlerinde tropononin artışı olan hastaları öngörmede cut off değeri, duyarlılığı ve özgüllüğü, sırası ile lökosit için 9.10*3/uL, %74, %70,8, trombosit için 235.10*3/uL, %71,3, %72, nötrofil/lenfosit oranı için 2.5 , %84,8, %71,9 olarak saptandı. Sonuç: Acil servise AKS düşündürecek şikayetler ile başvuran hastaların ilk alınan kan örneklerindeki lökosit değerinin 9.10*3/uL'nin ve nötrofil/lenfosit oranının 2.5'un üzerinde, trombosit değerinin ise 235.10*3/uL'nin altında oluşu, takiplerinde troponin artışı olan hastaları öngördürmektedir. Bu parametrelerin, acil servise göğüs ağrısı veya AKS düşündürecek şikayetler ile başvuran ve troponin takibi gerektiren hastalarda NSTEMI tanısı koymada diğer kardiyak parametrelerle birlikte kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Acil Servis, Akut Koroner Sendrom, Lökosit, Nötrofil/Lenfosit oranı, Trombosit, Troponin
Warfarin kullanan hastalarda taze donmuş plazma ve protrombin kompleks konsantresi'nin maliyet, mortalite ve morbidite üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Varfarin kullanan hastalar çoğu zaman acil servise kanama şikayeti ile başvurmaktadır. Varfarin birçok hastalık tedavisi ve profilaksisinde kullanılmaktadır. Düşük değerlerde tromboz, yüksek değerlerde ise kanama riski artmaktadır. Varfarin doz aşımına bağlı kanamalı olgularda kullanılan taze donmuş plazma (TDP) veya Protrombin kompleks konsantresi (PCC)'nin maliyet, morbidite ve mortalite oranlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız 01.01.2015 – 31.12.2017 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi acil servisine başvuran Uluslararası Normalleştirilmiş Oran (INR) değeri varfarine bağlı yükselmiş 309 hastayla retrospektif olarak yapılmıştır. Hastalara uygulanan TDP veya PCC tedavileri incelenip, sonuçlanma şekilleri, maliyet etkinlik durumları, morbidite ve mortalite oranları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Acil servise başvuran ve çalışma kriterlerini karşılayan hastaların yaş ortalaması 68±14,48'dir. Hastaların %71,5'inin acilden taburcu edildiği, %8,4'sının yoğun bakım ünitesine yattığı belirlenmiştir. Yatış süresine bakıldığında hastaların %20,4'ü 3 günden fazla yatarak tedavi görmüştür. Tüm hastaların acil servise başvurusunda %38,5'inin major kanama görülen , %33'ünün de kanama görülmeyen varfarin over doz olduğu saptanmıştır. Major kanamalı hastaların çoğunda (%76,5) INR değeri beklenildiği gibi terapötik değerin üzerinde bulunmuştur ve etiyolojide en sık neden üst gastrointestinal sistem (GİS) kanamalarıdır (%61.34). Tüm hastaların %89,3'üne TDP, %10,7'sine PCC verildiği tespit edilmiştir. PCC verilen hastalarda INR değeri düşüş ortalaması 6,64±5,62, TDP verilenlerde ise bu değer 4,16±4,29 bulunmuştur. Tüm hastalarda TDP kullanım miktarı 736 adet ve maliyeti 55.936 TL'dir. Toplamda PCC kullanımı 82 adet ve maliyeti 40.590 TL'dir. Sonuç: Varfarin over doz hastalarının çoğu acil servisten taburcu edilmektedir. Major kanamaların etiyolojisinde çoğunlukla GİS kanaması mevcuttur. INR değeri düşüşü PCC kullanılanlarda TDP kullananlara göre daha fazladır, dolayısıyla PCC etkinliği TDP'ye göre daha üstündür. Maliyet açısından karşılaştırıldığında, TDP kullanılanların sayısının PCC kullanılan hastalara göre yaklaşık 9 kat fazla olmasına rağmen toplamda harcanan miktarın daha az olduğu görülmektedir. Her iki grupta mortalite oranları benzerdir. ANAHTAR KELİMELER: Varfarin, INR, TDP, PCC
COVİD-19 pandemisi döneminde nefes darlığı ile acil servise başvuran hastalarda opera / mews skorlamaları ve görüntüleme bulgularının karşılaştırılması
Amerikan Toraks Topluluğu nefes darlığını "kişinin sübjektif bir deneyimi" olarak tanımlar. Birden çok fizyolojik, psikolojik, sosyal ve çevresel faktör arasındaki etkileşimlerden, ikincil fizyolojik ve davranışsal tepkilerden kaynaklanabileceği öngörülmüştür. 11 Mart 2020'de Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Çin'de başlayan ve tüm dünyada sürekli artan vaka sayısı nedeniyle şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs 2 (SARS-CoV-2) salgınını bir pandemi olarak ilan etti. Çalışmamızda COVİD-19 pandemisi döneminde nefes darlığı ile acil servise başvuran hastalarda OPERA skorlaması, MEWS skorlaması ve görüntüleme bulgularının karşılaştırılarak aralarındaki farklılıklar ve benzerliklerin ortaya konulup hastaların aldığı tanılar, prognoz ve sağkalımının tahmini hususundaki bulguların araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Retrospektif kesitsel olarak planlanan çalışmamıza bir üniversite acil servisine nefes darlığı ile başvuran 271 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların MEWS ve kendi geliştirdiğimiz OPERA skorlamaları yoğun bakım ihtiyacı ve mortalite açısından karşılaştırıldı. Bununla birlikte hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik özellikleri, bilinen kronik hastalıkları, başvuru şikayetinin başladığı süre, acil servis başvuru anındaki vital bulguları, hemogram parametreleri, biyokimyasal parametreler, serolojik testler, koagülasyon parametreleri ve çekilen bilgisayarlı tomografinin (BT) ayrıntılı bulguları tarandı. Hastalar aldıkları tanı, yoğun bakım ihtiyacı ve iki aylık sağkalım açısından analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda acil servise nefes darlığı ile başvuran hastaların tanıları 83 (%30.6) COVID-19, 30 (%11.1) dekompanse kalp yetmezliği, 46 (%17.0) diğer akciğer enfeksiyonu, 17 (%6.2) KOAH atağı, 11 (%4.1) malignite, 6 (%2.2) pulmoner emboli ve 78 (%28.8) diğer olarak görüldü. Hastaların iki aylık sağkalımı ve yoğun bakım ihtiyacı BT bulguları ile karşılaştırıldı. Lezyon dağılımı ve tutulum şekline göre bilateral (%86.2) ve yama tarzı (%61.5) tutulumun fazla olduğu durumlarda yoğun bakım ihtiyacının ve mortalitenin daha fazla olduğu saptandı. Hava bronkogramı (%26.2), konsolidasyon (%31), lenfadenopati (%71.4) ve plevral efüzyonun (%57.1) eşlik ettiği tablolarda ise iki aylık sağkalım daha azdı ve aradaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Hastaların acil servise başvuruları sırasındaki vital bulguları Modifiye Early Warning Score (MEWS) ile değerlendirildi. MEWS skoru için 4 değeri sınır olarak belirlendiğinde yoğun bakıma yatanlar MEWS skoru <4 olanlarda 21 (%14.1) hasta iken, MEWS skoru ≥4 olanlarda 48 (%39.3) olarak tespit edildi. Yine MEWS skoru <4 olan hastaların 9 (%6.0)'u mortal seyrederken bu sayı MEWS skoru ≥4 olanlarda 34 (%27.9) olarak saptandı ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Bizim geliştirdiğimiz skorlama sisteminde hastanın oksijen satürasyonu, predispozan faktörler (ek hastalıklar), efüzyon varlığı, radyolojik bulgular ve yaşa bakıldı. Skorlama sistemimizi içinde bulunan faktörlerin baş harflerini ingilizce alarak OPERA (Oxygen, Predisposing factors, Effusion, Radiology, Age) şeklinde isimlendirdik. Bu skorlama tablosu için uygulanan ROC analizi neticesinde sınır değeri 6 olarak kabul edildi. OPERA skoru sınır değeri açısından hastaların yoğun bakım ünitesine yatış durumları incelendiğinde OPERA skoru <6 olup yoğun bakıma yatan 27 (%12.8) hasta iken bu sayı ≥6 olanlarda 52 (%37.7)'dir. OPERA skoru sınır değerine göre mortalite sayıları incelendiğinde OPERA skoru <6 olan hastaların 4 (%3.0)'ü mortal seyrederken bu sayı OPERA skoru ≥6 olanlarda 39 (%28.3)'dur ve aradaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). MEWS skorunun yoğun bakım ihtiyacı olan hastalarda sensivitesi %69.6, spesifitesi %63.4 iken mortal seyreden grupta ise sensivitesi %79.1, spesifitesi %61.4 bulundu. OPERA skorlamasında ise yoğun bakım ihtiyacı olan hastalarda sensivite %75.4, spesifite %57.4 iken mortal seyreden grupta sensivite %90.7, spesifite %56.6 olarak bulundu. Sonuç: Çalışmamızda pandemi döneminde acil servise nefes darlığı ile başvuran hastaların şikayetine, vital parametrelerine, tomografi bulgularına göre tanı ve prognoz hakkında erken fikir elde edilebileceği gösterilmiştir. Bizim yeni geliştirdiğimiz OPERA skorlamasının MEWS'e kıyasla yoğun bakım ihtiyacı olan hastalarda %75.4 mortal seyreden hastalarda %90.7 ile daha sensitif olduğu saptanmıştır. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, COVID-19 tanı, tedavi ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir.
Acil serviste akut koroner sendrom tanısı konulan hastalarda yaş ile serum paraoksonaz/arilesteraz aktivitesi arasındaki ilişkinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Modifiye edilebilir bir risk faktörü olan HDL kolesterol, tıkayıcı plakların oluşumunun önlenmesinde rol almakta ve antioksidan özelliği paraoksonaz enzimine atfedilmektedir. HDL kolesterole bağımlı olan paraoksonaz/arilesteraz (PON1)'in, LDL kolesterolün oksidasyonunu önleyen antioksidan ve ateroprotektif etkisiyle KAH'deki etkileri yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır. Birçok hastalıkta biyomarker olan PON1 aktivitesinin aterosklerotik hastalıklarda ve yaşlanmayla birlikte azaldığı belirtilmiştir. Halihazırda yaşlanmayla birlikte azalan PON1 enzim aktivitesinin AKS hastalarında ve sağlıklı gönüllülerde yaş gruplarına ayırılarak karşılaştırılması daha önce çalışılmamıştır. Biz bu çalışmamızda özellikle 50 yaş altı genç popülasyondaki bireyleri hedef aldık. Acil servise başvuran AKS tanısı olan hastaları ve sağlıklı gönüllüleri karşılaştırarak, akut miyokard enfarktüsü ile PON1 enzim aktivitesi ve fenotipleri arasındaki ilişkiyi araştırdık. Böylece bu enzim aktivitesinin, AKS tanı, tedavi ve prognozunda kullanılmasının yanı sıra, bir tarama testi olarak etkisinin araştırılmasında yapılacak yeni çalışmalara ışık tutmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine Ekim 2019 – Kasım 2020 tarihleri arasında göğüs ağrısı şikayetiyle başvuran ve AKS ön tanısı ile acil kırmızı alanda değerlendirilen 18 yaşından büyük 215 hasta ve herhangi bir ilaç kullanmayan sağlıklı 80 gönüllü alınmıştır. Prospektif olarak tasarlanan çalışmada dahil olma kriterlerini sağlayan ve KAH tanısı anjiyografi ile >%50 stenoz ya da total oklüzyon olarak kanıtlanmış 118 hasta ve 80 kontrol grubu verileri not edilerek karşılaştırıldı. AKS düşünülen hastalardan çekilen ilk elektrokardiyografi sonrası tedavi başlamadan önce alınan kan örneklerinden rutin tetkikler, lipid paneli, PON1 enzim aktivitesi ve fenotip dağılımı çalışıldı. Hastalarda yaş, cinsiyet, koroner anjiyografi öyküsü, kardiyak by-pass operasyon öyküsü, aile öyküsü, eşlik eden hastalıklar, kullanılan ilaçlar, sigara kullanımı değerlendirildi ve demografik veriler formuna not edildi. Tüm veri analizleri Windows v.22 için SPSS (IBM, Armonk, NY, Amerika Birleşik Devletleri) istatistik paketi kullanılarak yapıldı ve istatistiksel anlamlılık p<0.05 olarak belirlendi. Bulgular: Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran 216 hastanın 118'i çalışmaya uygun kabul edildi. AKS ön tanısı ile koroner YBÜ yatışı yapılan ve KAH tanısı koroner anjiyo ile kanıtlanmış 118 hastanın ve 80 sağlıklı gönüllünün verileri incelendi. Hasta grubunun 25'i (%21.2) kadın, 93'ü (%78.8) erkekti ve yaş ortalaması 58.61±11.31 olarak hesaplandı. Sağlıklı grubun 29'u (%36.3) kadın, 61'i (%63.7) erkekti ve ortalama yaş 49.98±12.14 olarak saptandı. Her iki grup yaş ve cinsiyet açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (sırasıyla p<0.001, p=0.020). Hasta ve sağlıklı gönüllülerin PON1 enzim aktivitesi olarak paraoksonaz ve arilesteraz medyan değerleri kıyaslanmış ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0.05). Hastalar 50 yaş altı (A grubu) ve 50 yaş ve üstü (B grubu) olarak iki gruba ayrıldı. PON1 aktivitesinin paraoksonaz ve arilesteraz medyan değerleri hesaplanarak yaşla kıyaslanmış ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0.05). 50 yaşından genç olan 26 hasta ve 47 sağlıklı gönüllünün PON1 aktivitesi karşılaştırılmış ancak önemli fark saptanmamıştır (p>0.05). Her iki grupta LDL düzeyi kıyaslandığında hasta grubunda ortalama 141.74±36.46 mg/dL, kontrol grubunda ortalama 130.91±33.49 mg/dL olarak tespit edilmiş ve istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0.037). Hasta ve kontrol gruplarının PON'in üç ayrı fenotip dağılımı incelendiğinde, fenotip1 (PON1192QQ) en çok bulunan fenotiptir [hasta grubunda n=41 (%34.7), kontrol grubunda 39 (%48.8)]. Ancak fenotip dağılımında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Hasta grubundaki tıkalı damar sayısı (tek damar n=65, çift damar n=28, üç damar n=25) ile fenotipik dağılım incelendi ve gruplar arası karşılaştırmada anlamlılık saptanmadı (p>0.05). Fenotip1'de %95.1 oranında, fenotip2'de %70 oranında, fenotip3'de %63.6 oranında 50 yaş üstünde hasta sayısı saptanmıştır ve istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p=0.006). Sonuç: Akut koroner sendromda PON1 enzim aktivitesinin incelendiği çalışmamızda, 50 yaşından genç hasta ve sağlıklı grubunda PON1 enzim aktivitesi karşılaştırıldı. Buna göre, yaşlılık durumunun paraoksonaz/arilesteraz aktivitesini etkilemediği izlenmiştir. Ayrıca çalışmamızda PON1 enziminin Q/R polimorfizmi incelenmiş olup, fenotip dağılımında ve KAH şiddetinde anlamlı bulguya rastlanılmamıştır. R-alelinin lipid oksidasyonuna karşı iyi koruma sağlamadığı yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Çalışmamızdaki 50 yaş üstü AKS hastalarında fenotip dağılımında elde edilen anlamlı sonuca göre, RR fenotipi genç yaşta ateroskleroza yatkınlığı göstermektedir ancak tek başına bunu kanıtlar nitelikte değildir. PON1 enzim aktivitesi ve genotip dağılımının AKS tanısını koymada ve risk sınıflandırılmasında işlevselliğine veya aterosklerozla olan ilişkisine ait belirgin bir kanıt saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Paraoksonaz, Arilesteraz, Akut Koroner Sendrom, PON, Yaş
Epileptik nöbet sırasında ölçülen çinko ve bakır düzeylerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Epilepsi, dünyada yaklaşık 50-65 milyondan fazla insanı etkileyen yaygın görülen nörolojik bir hastalıktır. Epilepsiyi ortaya çıkaran mekanizmalar çok faktörlüdür. Farmokolojik olarak epilepsi kontrol altına alınabilse de hastaların yaklaşık üçte birinde tedaviye dirençli hale gelmiştir bu sebeple yeni yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Epileptik nöbet ile acile başvuru yapan hastalarında bulunabilecek bir çinko ve bakır eksikliği, kişinin kullanmış olduğu antiepileptik ilaçların yan etkisi, düzensiz ilaç kullanımı, polifarmasi, gastrointestinal emilim bozukluğu ya da sosyoekonomik durumlardan kaynaklanan bir durum olabilir. Bu çalışmada hedefimiz eser element eksikliğinin epileptogenez ile ilişkisini saptamak, bu alanda araştırmaların geliştirilmesine katkıda bulunmaktır. Böylelikle epilepsi hastalarında meydana gelebilecek atak nöbetleri engelleme stratejileri oluşturup, epilepsi hastaların yaşam kalitesini iyileştirmektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil servis Anabilim Dalı 02.10.2019- 01.10.2020 tarihler arası prospektif olarak yapıldı. Epileptil nöbet ile acil servise gelen 65 hasta ve aile hekimliği polikliniğine sağlık kontrolü amacı ile gelmiş, tamamen sağlıklı olup ek hastalık ve ilaç kullanım öyküsü olmayan 65 gönüllü bireyin katılımı olmak üzere toplam 130 kişinin verileri incelendi. Çalışma için iki grup oluşturuldu; Hasta gurubu: Epileptik nöbet ile gelen, Sağlıklı kontrol gurubu: Herhangi bir hastalığa sahip olmayan, ilaç kullanmayan gönüllü bireylerden oluştu. Hastaların epileptik nöbet esnasında veya postiktal döneminde ilk 5-10 dakikada herhangi bir tedavi uygulamadan kan tahlilleri alınarak serumda eser elementler (Zn, Cu) analiz edildi. Hastaların anamnez ve demografik bulguları hazırladığımız formlara kaydedildi. Tüm olgular için istatistiksel anlamlılık p<0.05 olarak belirlendi. İstatistiksel analizler IBM SPSS (Windows için Sosyal Bilimler için İstatistik Paketi, Sürüm 21.0, Armonk, NY, IBM Corp.) paket programı ile sağlandı. Bulgular: Çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servis Anabilim Dalı'na nöbet ön tansı ile başvuran 83 hastayla başlandı. Hastalardan 4'ü sınıflandırılamayan nöbet grubu ve 14'ü EEG ve/veya diğer tanısal parametrelerle epileptik nöbet tanısı konmayarakçalışmadan çıkarıldı. Geriye kalan 65 epileptik nöbet geçiren hasta ve 65 sağlıklı gönüllü kişilerle çalışmaya devam edildi. Demografik özellikleri incelendiğinde nöbet gurubundaki (NG) 65 hastanın 29'u (44.61%) kadın, 36'sı (55.38%) erkektir. Sağlıklı gurubun (SG) 33'ü (50.8%) kadın, 32'si (49.2%) erkektir. NG ortalama yaş 43.75±19.49 yıl iken, SG ortalama yaşı 42.88±18.92 yıl olup istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.78). NG serum Cu düzeyi 98.41±31.5 μg/dL iken, SG serum Cu düzeyi 108.11±19.09 μg/dL olup istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0.02). Fokal nöbet gurubunda (FNG) (105.17±32.75 μg/dL) ve SG (108.11±19.09 μg/dL) serum Cu düzeyi, jeneralize nöbet gurubuna (JNG) (86.88±26.0 μg/dL) oranla daha yüksek olup istatiksel olarak anlamlı saptandı (p=0.003). NG serum Zn düzeyi 72.59±20.87 ug/dl, SG serum Zn düzeyi 96.69±10.21 ug/dl olarak saptandı ve istatiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p<0.001). FNG serum Zn düzeyi (76.5±19.37 ug/dl) ve JNG serum Zn düzeyinin (65.92±22.02 ug/dl) her ikiside SG serum Zn düzeyine (96.69±10.21 ug/dl) göre istatiksel olarak anlamlı düşük gözlendi (p<0.001). Antiepileptik ilaç (AEİ) tedavisi kullanan hastalarda serum Cu düzeyi (95.38±31.27 μg/dL iken, AEİ kullanmayan hastalarda serum Cu düzeyi 110.54±30.66 μg/dL bulunumuş olup aralarında istatistiksel anlamlı fark vardı (p=0.009). AEİ kullanan hastalarda serum Zn düzeyi 70.82±22.35 μg/dL iken, AEİ kullanmayan hastalarda serum Zn düzeyi 79.69±11.44 ug/dl olarak saptanmış olup aralarında istatiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0.001). Sonuç: Sonuç olarak Cu ve Zn elementlerinin nöbet geçirme esnasındaki seviyeleri sağlıklı guruba göre anlamlı düzeyde düşük bulundu (p=0.02, <0.001). Zn düzeyi hem FNG, hem de JNG'de SG'ye göre anlamlı seviyede düşük gözlenirken (p<0.001), Cu düzeyi sadece JNG gurubunda SG'ye göre anlamlı seviyede düşük saptandı (p=0.003). AEİ tedavisi alanlar, AEİ tedavisi almayanlara göre anlamlı olarak düşük seviyelerde Cu ve Zn düzeyleri tespit edilirken, bu ilaçlardan sadece karbamazepin tedavisi alan hastalarda ise en fazla Zn düzeyi düşüklüğü tespit edildi. Nöbet esnasındaki bu eser element seviyeleri nöbetsiz tanılı hastalardaki seviyeler ile genel olarak benzer şekilde düşük bulundu. Anahtar Kelimeler: Epilepsi, Çinko düzeyi, Bakır düzeyi
COVİD-19 pandemisinin acil serviste akut koroner sendromlarının başvuru sayısına ve yönetimine etksisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: SARS-CoV-2 virüsü COVİD-19 hastalığına neden olarak şimdiye kadar tüm dünyada yaklaşık 620 milyonu ekfekte ederek pandemiye sebep olmuştur. Pandemi sürecinde sağlık sisteminde ciddi değişikliler olmuş olup kısıtlamarla birlikte hastaneler başvuru sayısında düşüşler gözlenmiştir. Akut koroner sendromların (AKS) sayısında da azalma görülmekle birlikte yaklaşım şeklinde de değişiklikler izlenmiştir. Çalışmamızda pandemi döneminin hastanemizin acil servisine AKS ile başvuran hastaların sayısı, başvuru şekli ve yönetimine etkileri araştırlımıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil servis Anabilim Dalı 10.03.2019- 10.03.2021 tarihler arası retrospektif olarak yapıldı. Çalışmamızda toplam iki senede acilimize başvuran ve AKS tanısı konulan 1297 hasta tarandı. Hastaların verileri pandemi öncesi (PÖ) (10.03.2019-10.03.2020) ve pandemi sonrası (PS) (10.03.2020-10.03.2021) olacak şekilde iki grup halinde incelendi. Hastaların demografik özelliklerine, tanılarına, başvuru şekillerine, kronik hastalıklarına, tedavi ve sonuçlanma şekillerine bakıldı ve hazırladığımız forma kaydedildi. Daha sonra toplanan veriler PÖ ve PS olmak üzere karşılaştırıldı. Tüm olgular için istatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak belirlendi. İstatistiksel analiz, IBM SPSS for Windows v.22 (IBM, Armonk, NY, Amerika Birleşik Devletleri) istatistik paketi kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmaya iki yıl boyunca acil tıp anabilim dalına AKS tanı kodu girilmiş 1962 hastayla başlandı. Verileri eksik olan 101 hasta ve acil hekimi yahut kardiyoloji hekimi tarafından AKS tanısı dışlanan, acilden taburcu edilmiş 201 hasta ve başka tanılarla koroner yoğun bakım ve kardiyoloji servisine yatış verilen 363 hasta araştırmadan çıkarıldı. Kesin AKS tanısı alan 1297 hastayla devam edildi. Olgular PÖ ve PS olmak üzere ikiye ayrıldı. Başvuru sayısı PÖ dönemde 703 iken, PS'da 594 oldu. PÖ dönemde ortalama aylık başvuru sayısı 59 iken PS dönemde ortalama aylık başvuru sayısı 50 olarak hesaplandı. Demografik özellikleri incelendiğinde PÖ dönemde 703 hastanın 488'i (%69,4) erkek, 215'i (%30,6) kadın, PS dönemde 594 hastanın 410'u (%69,0) erkek, 184'ü (%31,0) kadın bulundu. Ortalama yaş 57,1 ± 13,2 yıl saptandı. PÖ dönemde STEMİ 242 (%34,4), NSTEMI 461 (%65,6) iken PS dönemde STEMI 225 (%37,9) ve NSTEMI 369 (%62,1) şeklinde bulundu. Hastaneye başvurularda PÖ döneminde ayaktan başvuru 602 (%85,6), iken PS dönemde ayaktan başvuru 474'e (%79,8) düştü ve istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). PÖ dönemde başka merkeden sevk 38 (%5,4) iken, PS dönemde başka merkezden sevk 57'e (%9,6) yükselerek istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). Tedavi şeklinde medikal tedavi kararı PÖ dönemde 112 (%15,9) iken, PS dönemde 56'a (%9,4) düşerek istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). Anjio ve stent uygulaması PÖ'de 412 (%58,6) iken, PS'da 404'e (%68,0) bulundu ve istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). Bypass kararı PÖ'de 41 (%5,8) iken, PS'da 20'e (%3,14) gerileyerek istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). PÖ dönemde başka merkeze sevk edilen hasta sayısı 34 (%4,8) iken, PS dönemde 8'e (%1,3) gerileyerek istatiksel olarak anlamlı fark gözlendi (p<0,05). Sonuç: Sonuç olarak pandemi döneminde ayaktan başvuru şekli anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0,05). Başka merkezden sevk şeklindeki başvurularda pandemi döneminde anlamlı artış saptandı (p<0,05). Anjio ve stent uygulamalarında pandemi döneminde anlamlı artış izlendi (p<0,05). Ayrıca medikal tedavi ve bypass miktarında ve dış merkeze sevk edilen hasta sayısında PS döneminde PÖ döneme kıyasla istatiksel olarak anlamlı düzeyde düşüş oldu (p<0,05). Hastaların demografik verileri, MI çeşitleri, kronik hastalıkları ve mortalite oranları iki dönem arasında benzer bulundu. Anahtar Kelimeler: Akut koroner sendrom, pandemi, sevk, acil servis başvuru
Üst gastrointestinal kanaması olan hastalarda yeni kuşak oral antikoagülan kullanımının hastane içi advers olaylara etkisi
Giriş ve Amaç: Üst gastrointestinal sistem (GIS) kanaması, anatomik olarak ağızdan Treitz ligamentine kadar olan kısımda meydana gelen kanamalardır. Üst GI kanaması için yaygın risk faktörleri arasında önceki üst GI kanama hikayesi, antikoagülan kullanımı, yüksek doz nonsteroid antiinflamatuar ilaç kullanımı ve ileri yaş yer alır. Tıp alanında yaşanan gelişmelere rağmen gastrointestinal (GI) kanamalar halen ciddi bir mortalite ve morbidite nedeni olmaya devam etmektedir. Üst GI kanamaya bağlı ölüm oranları %4–%10 arasındadır. Akut üst GI kanaması için yıllık hastaneye yatış insidansı 100.000 kişide yaklaşık 100'dür [1] Günümüzde özellikle kardiyovasküler, serebrovasküler gibi hastalıkların prevalansı da artmaktadır. Yaşam süresinin uzaması ve kronik hastalıkların artışı ve daha bir çok nedenler oral antikoagülanların yaygın olarak kullanılmasına neden olmaktadır. Bu ilaçların önemli yan etkisi başta gastrointestinal sistem olmak üzere kanamadır. Bazı klinik avantajlarından ve dozları açısından yakın izlem gerektirmedikleri için yeni kuşak oral antikoagülan (YOAK) ilaçların kullanım sıklığı giderek artmaktadır [2]. Biz bu çalışmamızda kullanım sıklığı giderek artmakta olan YOAK ilaçlarını kullanan hastaların, ilaç kullanmayan hastalara ve antitrombositik, antikoagülan ve diğer kronik ilaç kullanımı olan hastalara kıyasla hastane yatış süresi, klinik progresyon, kan transfüzyonu ve mortalite gibi hastane içi advers olaylara etkisini incelemeyi amaçladık. xii Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 11.09.2018 ile 11.09.2019 tarihleri arasında acil servise başvuran ve üst Gİ kanaması olan 18 yaş üstü hastalar dahil edildi. Toplam 358 hastanın dosyası retrospektif tarand ve içlerinden 222 hasta çalışmaya uygun kabul edildi. Dosyalarında verilerine ulaşılamayan hastalar, 18 yaş altı olanlar, travma hastaları, varis kanaması olanlar, diğer hastanelere sevk edilen hastalar çalışma dışında bırakıldı. Hastalar kronik ilaç kullanımı olanlar ve kronik ilaç kullanımı olmayanlar olarak iki grup olarak incelendi. Kronik ilaç kullanımı olanlar ise kullandıkları ilaç türüne göre antikoagülan (warfarin, DMAH), antitrombositikler (asetilsalisilik asit, klopidrogel, tikagrelor), YOAK (dabigatran, rivaroksaban, apiksaban, edoksaban) olarak sınıflandırıldı. Hastaların demografik verileri ve geliş şikayetleri, kanama şekli, kullandığı ilaçlar, ek hastalıkları, rektal tuşe bulgusu, vital bulguları (kan basıncı, nabız, ateş, solunum sayısı), bilinç durumu, laboratuvar sonuçları,WBC (White Blood Cell), hemoglobin(Hgb), hematocrit (Htc), MCV (Mean Corpuscular Volume), platelet, İNR (International Normalized Ratio), BUN (Blood Urea Nitrogen), kreatin (Cre), üre, PT (Protrombin Zamanı), PTT (Parsiyel Tromboplastin Zamanı), transfüzyon ihtiyacı, hastanede kalış süresi, endoskopi sonucu ve bulguları ile hastanın ne şekilde sonlandırıldığı bilgileri hazırladığımız forma kaydedildi. Tüm istatiksel analizler için IBM SPSS (Windows için Sosyal Bilimler için İstatistik Paketi, Sürüm 21.0, Armonk, NY, IBM Corp.) paket programı kullanıldı. Bulgular: Retrospektif olarak taranan 358 hastanın 246 tanesi üst gis kanama olarak değerlendirildi. Bu hastaların 5 tanesi gebe olduğu için, 14 tanesi varis kanaması olduğu için, 1 tanesi travmaya sekonder kanama olduğu için, 4 tanesi de data eksikliğinden dolayı çalışmaya dahil edilmedi. 222 tanesi çalışmaya uygun kabul edildi. Çalışmaya katılan hastaların 135'i (%60.8) kadın 87'si (%39.2) ise erkekti. Yaş ortalaması ise 62.61 ± 18.62 olarak saptandı. Başvuran hastaların yarısından çoğunun (%54.1) yaşı 65 üzerindeydi. İlaç kullanımı 5 grupta incelendi. Çalışmaya katılanların 76'sı (%34.2) ilaç kullanmıyordu geriye kalan 146 hastanın 52 (%23.4) tanesi YOAK, 27(%12.1) tanesi düşük molekül ağırlık heparin (DMAH) veya coumadin, 17 (%7) tanesi antiagregan ve geri kalan 50 (%22.5) hasta ise bunların dışında herhangi başka bir ilaç kullanmaktaydı. İlaç kullanmayan hastalar ve her bir ilaç grubu arasında hastane içi advers olay, kan transfüzyon sayısı ve hastanede kalış süresi üzerinde anlamlı bir farklılık gözlenmedi. (p =0.387) Bunun yanında Htc/Hgb ve Bun/Cre oranlarının her ikisi de hastanede kalış süresi üzerinde anlamlı bir fark oluşturmamış olmasına rağmen hastane içi advers olayı göstermede anlamlı bir şekilde farklılık oluşturmuştur. (p =0.016, p=0.029) Sonuç: Retrospektif olarak 222 hasta ile gerçekleştirilen çalışmamızda, yeni kuşak oral antikoagülan kullanan hastaların ilaç kullanmayan veya diğer antiagregan ve antikoagülan kullanan hastalara göre; hastane içi advers olayda, hastanede kalış süresinde ve kan transfüzyonu ihtiyacında anlamlı olarak bir farklılık saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Gastointestinal kanama, yeni kuşak oral antikoagülanlar, kan trasfüzyonu, hastane içi advers olay
Acil servise supraventriküler taşikardi ile başvuran hastalarda medikal kardiyoversiyon sonrası EKG analizleri
Giriş ve Amaç: Supraventriküler taşikardi (SVT) her yıl dünya genelinde 100.000 kişiden 35'inde görülen bir ritim bozukluğudur. SVT'yi ortaya çıkaran mekanizmalar çok faktörlüdür. Atrioventriküler Nodal Reentran Taşikardi (AVNRT) en sık görülen SVT çeşididir. SVT 160 atım/dk veya daha fazla ventriküler hız ve düzenli dar kompleks ritim ile karakterizedir SVT'yi sonlandırmak için karotis sinüs masajı ve vagatonik manevralar ilk tercih tedavi yöntemleridir. Bu yöntemlere cevap vermeyen hastalarda medikal kardiyoversiyon seçeneğine ihtiyaç duyulmaktadır. Hemodinamisi unstabil olanlarda ise ilk tercih tedavi yöntemi elektriksel kardiyoversiyondur. Bu çalışmada amacımız SVT hastalarında medikal kardiyoversiyon sonrası EKG'leri değerlendirmek ve sinüs pause süresine etki eden faktörleri incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil servis Anabilim Dalı 31/03/2021-31/03/2022 tarihleri arasında retrospektif olarak yapıldı. SVT ile acil servise gelen 89 hastanın verileri incelendi. Başvuru sonrası EKG'sinde SVT saptanan, hemodinamik olarak stabil, vagal manevralara yanıtı olmayan, Glaskow Koma Skalası (GKS)=15, 18 yaş üstü, gebe olmayan, adenozin, diltizem veya beta bloker'e alerjisi olmayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışma süresince SVT saptanan hastalara adenozin, kalsiyum kanal blokerleri ve beta bloker medikal tedavi seçenekleri uygulandı. Çalışma için hastaların demografik bilgilerini, şikayetlerini ve şikayet sürelerini, özgeçmişlerini, kullandığı ilaçları, tedavi öncesi ve sonrası tansiyon ölçümlerini, tedavi uygulama sırasındaki semptomları, kardiyoversiyon sonrası ritmin defibrilatörden alınan çıktısındaki küçük kare sayısı, nüks olup olmadığını kayıt altına alan bir form oluşturuldu. Bu hastaların tedavisinde, adenozin hızlı puşe devamında 10 cc salinle yıkama, diğer ilaçlar 2-5 dakika aralığında yavaş puşe şeklinde kılavuza uygun olarak uygulanmıştır. Tüm olgular için istatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak belirlendi. İstatistiksel analiz, IBM SPSS for Windows v.22 (IBM, Armonk, NY, Amerika Birleşik Devletleri) istatistik paketi kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servis Anabilim Dalı'na supraventriküler taşikardi, çarpıntı, nabız anormallikleri ve taşikardi ön tanıları konulan 140 hastayla başlandı. Bu hastalardan 25'inin EKG'sinde atrial fibrilasyon, 20'sinde sinüs taşikardisi, 4'ünde atrial flutter, 2'sinde multifokal atrial taşikardi, 89'unda SVT saptandı ve çalışmaya bu 89 hasta ile devam edilip diğerleri çalışma dışında bırakıldı. Demografik özellikleri incelendiğinde 89 hastanın 44'ü (%49.4) kadın, 45'i (%50.6) erkektir. Hastaların yaş ortalaması 51 (44.5- 64.5)'dir. Çalışmaya alınan hastaların yaşı ve pause süresi karşılaştırıldığında yaş arttıkça pause süresinde uzama ile zayıf pozitif korelasyon gösterdiği saptandı (p=0.012). Hastaların vücut kitle indeksi (VKİ) ortalamaları 28.75(25.90-31.73) saptandı. VKİ ile pause süresi arasında zayıf negatif korelasyon eğilimi saptandı (p=0.053). Çalışmaya alınan hastaların başvuru öncesi şikayet süresi ile pause süresi karşılaştırıldığında zayıf pozitif korelasyon gösterdiği saptandı. Sonuç: Acil servise SVT ile başvuran hastalarda medikal tedavi sonrası yaptığımız EKG analizlerinde cinsiyetin, komorbiditelerin, önceki SVT atak sayısının, kullanılan ilaçların, hemoglobin düzeylerinin, adenozin dozunun EKG üzerine anlamlı bir etki oluşturmadığını saptadık. Ancak, yaş arttıkça pause süresinin uzayacağını, yaşlı hastalarda adenozin dozunun azaltılabileceğini değerlendirmekteyiz. Ek olarak VKİ'si yüksek hastalarda pause süresini kısalabileceğini saptadık. Başvuru anında şikayet süresi uzun olan hastaların da pause süresinin diğer hastalara göre daha uzun olduğunu gördük. Anahtar Kelimeler: Supraventriküler taşikardi, EKG, Pause süresi, Adenozin
Acil servise göğüs ağrısı şikayetiyle başvuran ve akut koroner sendrom düşünülen hastaların tanısında kullanılan kardiyak troponin ı, myoglobin ve kalp tipi yağ asidi bağlayıcı protein (h-fabp) testlerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Acil servise göğüs ağrısı şikayeti ile başvurularının %15'ini Akut Koroner Sendrom (AKS) oluşturur. Dünyada halen birinci sırada ölüm nedeni olan AKS'nin erken tanısında rutinde kullanılan testlere göre daha hassas olduğu ileri sürülen H-FABP'nin (yağ asidi bağlayıcı protein) değerliliğinin saptanması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: TC. Bezm-i Alem Vakıf Üniversitesi Acil Tıp AD'a iskemik tipte göğüs ağrısı şikayeti ile başvuran ve AKS düşünülen hastalar araştırmaya alındı. Hastaların anamnez sonrası, 10 dakika içerisinde EKG'leri çekildi. H-FABP, Troponin I, Myoglobin, Kreatinin kinaz ve CK-MB değerleri için kan örnekleri alındı. Hastaların, demografik özellikleri ve bulguları, SPSS for Windows 14 programına kaydedilerek istatistiksel verileri anliz edildi. Bulgular: Araştırmaya 66 hasta alındı. Hastaların %54,5'i AKS tanısı aldı. 66 hastadan %42,4'ü PTCA'ya gönderildi, %9,1'i koroner yoğun bakım ünitesine, %3'ü diğer bölümlere yatırıldı, %3'ü exitus oldu, %42,4'ü acil servisten taburcu edildi. AKS tespitinde H-FABP duyarlılığı %25, özgüllüğü %97, Pozitif Prediktif Değeri (PPD) %90, Negatif Prediktif Değeri (NPD) %52; Troponinin I duyarlılığı %50, özgüllüğü %80, PPD %75, NPD %57; myoglobinin duyarlılığı %30, özgüllüğü %97, PPD %92, NPD %54; CK-MB duyarlılığı %25, özgüllüğü %97, PPD %90, NPD %52 bulundu. H-FABP'ın STEMI ve NSTEMI'da duyarlılığı %25, özgüllüğü %94, PPD %80 ve NPD %57,2 bulundu. Tartışma: Araştırmamızda Myogobinin, CK-MB, Troponin I'nın duyarlılığı, özgüllüğü, PPD ve NPD'si diğer çalışmalarla (sırasıyla; Myoglobinin; %39,3-75,9; %25-95,8; %5,3-100; %51,4-100; CK-MB; %%39,3-70; %35,2-97,6; %7,7-100; %50-%99; Troponin I; %12-64,9; %50-100; %60-100; %34,5-%92) benzer bulunurken, H-FABP'nin duyarlılığının diğer araştırmalardan (%47-94,7) daha düşük, ancak özgüllüğünün, PPD ve NPD'sinin diğer araştırmalarla (sırasıyla; %30-100; %44,4-100; %40-100) benzer olduğu bulundu. Sonuç: Akut Koroner Sendrom'un erken tanısında H-FABP tek başına kullanılabilecek bir biyokimyasal belirteç değildir. Anahtar kelimeler: Akut Koroner Sendrom, H-FABP
Acil serviste pulmoner ödemli hastaların diüretik tedavisine yanıtının ultrasonografik olarak değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Acil servislere en sık başvuru şikayetlerinden biri nefes darlığıdır. Dispneik hastaların hızlı yönetimi önem arz etmektedir. Bazı hastalarda nefes darlığının sebebi kalp yetmezliğidir. Kalp yetmezliği 21. yüzyılın giderek büyüyen bir problemidir. Kalp yetmezliğinde görülebilen pulmoner ödem ölümcül olabilmekt ed ir. Pulmoner ödem, akciğer parankiminin interstis ye l ve alveo la r boşluklarında sıvı artışı olarak tanımlanır. Bu çalışmada acil servise nefes darlığı ile başvuran hastalarda pulmone r ödemin varlığı nın aydınla t ılmas ı nda ve diür e t ik tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesinde bir ultrasonografi prokolü olan reverse- FALLS protokolü kullanılarak, tedavi öncesinde ve sonrasında B çizgileri tespitleri ile IVC ölçümlerinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma etik kurul onayı alınarak Helsinki Bildirgesi'ne uygun olarak yürütüldü. Acil servise nefes darlığı ile başvuran hastalar üzerinde prospektif ve tek merkezli olarak 01 Nisan 2023-30 Haziran 2023 tarihleri arasında yapıldı. Pulmoner ödemli hastalarda diüretik tedavisine rehberlik etmek için bir ultrasonografi protokolü olan Reverse-FALLS protokolü kullanıldı. Diüretik tedavi öncesi ve sonrası ekstravasküler alan değerlendirme amaçlı yapılan USG ile görülen B çizgileri sayısı hazırlanan formlara kaydedildi. Çalışmamızda verilerin istatistiksel analizi için SPSS (Statistical Package for the Social Sciences, Chicago, IL, USA) programının 21.0 versiyonu kullanıldı. Sürekli değişkenlerin değerlendirilmesinde normal dağılım gösterenler için Bağıms ız Gruplarda T testi, normal dağılım göstermeyenler için Mann- Whit ne y U test i uygulandı. Geliş anında uygulanan USG verileri ile tedavi sonrasında uygulanan USG verilerinin değerlendirilmesinde Wilcoxon testi kullanıldı. Sonuçlar %95 güven aralığında değerlendirilerek p<0,05 istatistiksel anlamlılık olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılım kriterlerine uygun 40 hasta dahil edild i. Hastaların 26'si (% 65) kadın, 14'ü (% 35) erkekti ve yaş ortalaması 75.5 yıl olarak bulundu. Diüretik tedavi öncesi ile sonrası karşılaşt ır ı ld ı ğında hastalarım ı z ı n xii %82.5'inde B çizgilerinde düşüş tespit edildi. Katılımcıların geliş anında uygulanan USG'de sağ üst (p=0.005), sağ alt (p=0.013), sol üst (p<0.001), sol alt (p<0.001) bölgesinde tespit edilen B çizgi sayısı ile diüretik tedavi sonrası uygulanan USG'de aynı bölgede tespit edilen B çizgi sayısı değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu tespit edildi. İVC 1 a çap, İVC 1 b çap, İVC 2 a çap, İVC 2 b çap değişkenleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi (p=0.667, p=0.498, p=0.682, p=0.379). Sonuç: Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar acil servislere nefes darlığı ile başvuran hastalarda yapılan akciğer ultrasonografisinin diüretik tedaviye başlama sürecini kısaltacağını ve hasta takibinde etkin olarak kullanılabilece ği ni göstermektedir. Acil servislerde hekimlere oldukça hızlı ve etkili şekilde yol gösteren ultrasonografi cihazının kullanımının daha fazla yaygınlaşması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Akciğer ultrasonografisi, B çizgileri, Vena Kava İnferior
Acil serviste rutin çalışılan biyokimyasal belirteçlerin bir veya birden fazla damar ile ilişkili akut miyokard enfarktüsü vakalarında karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Akut miyokard enfarktüsü (AMI) dünyada önde gelen ölüm nedenlerinden biridir. Göğüs ağrısı şikayeti ile acil servise başvuran hastaların hızlı tanı almaları ve tedaviye başlanması önem arz etmektedir. Acil miyokard infarktüsü ile etkilenen damar sayısı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek, hastalığın yaygınlığını ve tedavi stratejilerini anlamak için önemlidir. Çalışmalar, tek damar koroner arter hastalığına sahip hastaların, özellikle anterior olmayan miyokard enfarktüsü olanların, daha yüksek bir prevalansa ve daha düşük troponin değerlerine sahip olduğunu göstermiştir. Bu nedenle, akut miyokard infarktüsü vakalarında biyokimyasal belirteçlerin performansını karşılaştırmak, klinik sonuçları değerlendirmek için büyük bir değere sahiptir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi acil servisine Ocak 2022 – Aralık 2022 tarihleri arasında başvurup akut miyokard enfarktüsü tanısı alan daha sonra aynı merkezde koroner anjiyografi uygulanıp bir veya birden fazla damarda %50 üzerinde darlık saptanan 18 yaş üzeri hastalar dahil edildi. Retrospektif olarak taranan veriler ile 171 hastanın verileri acil servisteki süreçte doldurulan formlardan elde edilen demografik verileri ve elektronik bilgi yönetim sisteminden elde edilen tetkik sonuçları kayıt altına alındı. Hastalar bir veya birden çok damar ile ilişkili akut miyokard infarktüsü olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Elde edilen veriler bu 2 grup arasında karşılaştırıldı. Bütün verilerin istatistiksel analizi için SPSS (Statistical Package for the Social Sciences, Chicago, IL, USA) programının 21.0 versiyonu kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık sınırı p < 0.05 olarak belirlendi. Bulgular: Acil servise başvurduktan sonra AMI tanısı alıp hastanemizde koroner anjiografi uygulanan ve bir veya birden fazla koroner damarda %50 üzeri darlık saptanan 171 hasta çalışmaya uygun kabul edildi. Hastaların yaş ortalamalası 60,4±12 olarak hesaplandı. Hastaların 125'i (%73,1) erkek, 46'sı (%26,9) kadındı. Hastaların 50(%29,2)'sinin hiçbir kronik hastalık tanısı olmadığı, 11(%6,4)'ünün DM, 37(%21,6)'sinin HT ve 67(%39,2)'sinin birden çok kronik hastalık tanısı olduğu saptandı. İncelenen koroner anjiografi sonuçlarına göre katılımcıların 31 (%18,1)'inde RCA, 40 (%23,4)'ında LAD, 22 (%12,9)'sinde CX, 2 (%1,2)'sinde LMCA, 16 (%9,4)'sında RCA ve LAD, 12(%7)'sinde RCA ve CX, 1(%0,6)'inde RCA ve LMCA, 16(%9,4)'sında LAD ve CX, 30(%17,5)'unda RCA, LAD ve CX ve 1(%0,6)'inde RCA, LAD, CX ve LMCA damarlarının tıkalı olduğu saptanmıştır. Katılımcılardan tek damarı tıkalı olanların sayısının 95 (%55,6), birden çok damarı tıkalı olanların sayısının ise 76 (%44,4) olduğu hesaplanmıştır. Katılımcılar tıkalı damar sayısına göre değerlendirildiğinde LDL/HDL değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (p=0,025). Katılımcılar tıkalı damar sayısına göre değerlendirildiğinde yaş, cinsiyet, kronik hastalık, sigara, tanı, hemoglobin, nötrofil/lenfosit, AST, troponin, CK-MB, trigliserid, kreatinin, HDL ve LDL değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç: Acil serviste rutin çalışılan biyokimyasal belirteçlerin bir veya birden fazla damar ile ilişkili miyokard enfarktüsü hastalarında ilişkilerini incelediğimiz çalışmamızda LDL/HDL oran yüksekliği birden fazla damar ile ilişkili AMI ile ilişkili olduğu sonucuna vardık. İncelenen diğer biyokimyasal belirteçler katılımcı grupları arasında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı başka bir sonuca ulaşılmamıştır.