
77
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Konvansiyonel hemodiyaliz hastalarında volüm durumunun ve akciğer sıvısının akciğer ultrasonografisi ile değerlendirilmesi
Amaç: Son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) ve anürisi olan hastalarda konvansiyonel hemodiyaliz (HD) ve ultrafiltrasyon (UF) en sık uygulanan tedavilerden biridir. Bu çalışmada HD ve UF uygulanan hastalarda akciğer ultrasonografisi (LUS) ve inferior vena kava (İVK) ölçümlerinin UF ile ilişkisinin ve hastaların sıvı durumu değerlendirilmesinde kullanılabilirliğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya NEÜ MTF Hastanesi, İç Hastalıkları AD, Nefroloji Bilim Dalı, Diyaliz Ünitesinde SDBY tanılı, en az 6 aylık süre boyunca haftada 3 kez 4 saatlik HD uygulanan anürik, ultrafiltrasyon yapılan 40 hasta dahil edildi. Katılımcılar çalışma öncesinde, çalışma ile ilgili tüm detaylar hakkında bilgilendirildikten sonra yazılı aydınlatılmış onamları alındı. Ultrasonografik değerlendirme, hem LUS hem de İVK ölçümleri için supin pozisyonda HD'den hemen önce ve sonrasında yapıldı. LUS her hasta için her iki hemitoraks anterior, lateral ve posterior bölgede toplamda 12 alan taranarak gerçekleştirildi. Her bir alanda B çizgi algoritmaya göre puanlandı; 0: normal akciğer havalanması olacak şekilde 0'dan 3'e kadar tüm akciğer segmentlerine ayrı ayrı puan verilerek total B çizgi sayısı hesaplandı. Her hasta için HD öncesi ve sonrası B çizgileri sayısındaki değişim delta B çizgisi olarak kaydedildi. İVK incelemesi subkostal yaklaşımla gerçekleştirildi. Ekspiryum (İVK maks) ve inspiryum (İVK min) sonrasında görüntü dondurularak çapları ölçüldü. Kollapsibilite indeksi (İVK-Kİ) = (İVK maks-İVK min)/İVK maks x 100 formülüne göre hesaplandı. Bulgular: Diyaliz öncesi B çizgi sayısı, diyaliz sonrası B çizgi sayısından anlamlı olarak daha yüksekti (p <0,001). Diyaliz öncesi ve sonrası bakılan anterolateral B çizgi ve anterior B çizgi sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı (p <0,001). UF miktarı ile diyaliz öncesi ve sonrası hesaplanan B çizgi sayısı değişimi arasında düşük orta derecede korelasyon vardı (p = 0,014; r = +0,387). HD öncesi ve sonrası B çizgi sayısındaki değişim ile hastaların kilo değişimi arasında düşük orta düzeyde bir korelasyon vardı (p = 0,013, r = +0,389). Hastaların diyaliz öncesi İVK min ve İVK maks ortalamaları diyaliz sonrası İVK min ve İVK maks ortalamalarına göre anlamlı daha yüksekti (p < 0,001). HD öncesi İVK maks ölçümü ile HD öncesi B çizgi sayısı arasında mükemmel derecede korelasyon saptandı (r=0,998, p<0,001). Diyaliz öncesi ve sonrası ölçülen İVK kollapsibilite indeksi ortalama değerlerinde anlamlı fark yoktu (p değeri=0,421). Sonuç: Bu çalışmada LUS ile belirlenen B çizgi sayıları ve İVK çap ölçümlerinin hemodiyaliz öncesi değerlere göre hemodiyaliz sonrasında azaldığı belirlenmiştir. Bu parametrelerin hastanın fazla sıvı yükünün belirlenmesinde faydalı olabileceğini ve birlikte kullanılması gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Akciğer ultrasonografisi, B çizgi sayısı, vena cava kollapsibilite indeksi, hemodiyaliz, ultrafiltrasyon.
Postpartum dönemde COVID-19 fobisinin yalnızlık ve depresyon üzerine etkisinin incelenmesi
Amaç: Yeni doğum yapmış hayatının çok önemli ve zorlu bir döneminden geçen, salgın gibi olağan dışı durumlar olmadığı zaman bile depresyon riskinin arttığı postpartum kadınlarda COVID-19 pandemisinin yol açtığı korku duygusunun ve doğumda, doğum sonrasında hastalığın bulaşma riskinden dolayı hiçbir yakınından yeterince destek görememesinin sebep olduğu yalnızlık duygusunun depresif duygu durumunu daha da arttırabileceği ve bu dönemi daha zorlu geçirmelerine sebep olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı da birinci basamağa başvuran 4-8 haftalık bebeği olan postpartum dönemdeki kadınlarda COVID-19 fobisinin, depresyon ve yalnızlık üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Bu çalışma Konya ilinin üç merkez ilçesinden (Meram, Selçuklu, Karatay) seçilen toplam 6 Aile Sağlığı Merkezine 01.06.2021-01.09.2021 tarihleri arasında başvuran doğumunun üzerinden 4-8 hafta geçmiş kadınlar dahil edilerek gerçekleştirildi. Katılımcıların sosyodemografik özelliklerini ve bebeğiyle alakalı özelliklerini değerlendirmeye yönelik sosyodemografik bilgi formu, postpartum depresyon durumunu değerlendirmeye yönelik "Edinburgh Postpartum Depresyon Ölçeği", COVID-19 fobisini değerlendirmeye yönelik "COVID-19 Fobi Ölçeği", yalnızlık düzeylerini değerlendirmek için ise "UCLA Yalnızlık Ölçeği" uygulandı. İstatiksel analizler için SPSS 20.0 (Statistical Package for Social Sciences) programı kullanıldı. İstatiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 425 kişinin yaş ortalaması 28,57±4,59 (min=18; maks=42) yıl olarak hesaplandı. Katılımcıların %56,4'ü (n=240) üniversite mezunuydu, %48,5'i (n=206) doğum öncesinde çalışıyordu. Katılımcıların %21,9'unun (n=93) geliri giderinden çok, %55,3'ünün (n=235) geliri giderine eşit, %22,8'inin geliri giderinden azdı, %95,1'i il merkezinde yaşıyordu. Katılımcıların %88,2'sinin son gebeliği istenilen bir gebelikti ve %22'si bebek bakımı konusunda hiçbir yardım almıyordu. Katılımcıların %22,3'ünde (n=95) postpartum depresyon belirtisinin olduğu bulundu, EPDÖ puanlarıyla öğrenim durumu (p<0,001) ve doğum öncesi çalışma durumu (p<0,001) arasında anlamlı ilişki saptandı, öğrenim durumu lise ve altı olanların ve doğum öncesinde çalışmayanların ortalamaları daha yüksekti. Algılanan gelir düzeyi ile EPDÖ toplam puanı arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p<0,001). Geliri giderinden az olan katılımcıların PPD sıklığı geliri giderine eşit ve geliri giderinden çok olanlardan daha yüksekti. Plansız gebe kalan (p=0,004) ve doğum öncesi COVID-19 geçiren annelerde (p=0,001) PPD sıklığı daha fazlaydı. Katılımcıların çocuk sayısı (p=0,001), öğrenim durumu (p<0,001) ve doğum öncesi çalışma durumu (p=0,004) ile yalnızlık düzeyi arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Algılanan gelir düzeyi ile UCLA-YÖ toplam puanı arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p<0,001). Geliri giderinden az olan annelerin ortalamaları daha yüksekti. Gebe kalmayı isteme durumu ve bebek bakımında yardımcı olunma durumu (p=0,034) ile annelerin yalnızlık düzeyi arasında anlamlı ilişki olup (p=0,012) istemeyerek gebe kalan ve bebek bakımında yardımcı olunmayan anneler kendini daha yalnız hissediyordu. Katılımcıların C-19FÖ toplam puan ortalaması 46,94±13,49 (min:20, maks:79) idi. C-19FÖ toplam puanı ve tüm alt boyut puanları ile öğrenim durumu, meslek, algılanan gelir düzeyi, gebe kalmayı isteme durumu, bebek bakımında yardımcı olunma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. C-19FÖ psikolojik alt boyut puanı ile doğum öncesi çalışma durumu arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0,025), doğum öncesi çalışmayanlarda ortalama daha yüksekti. Katılımcıların COVID-19 geçirme durumuyla C-19FÖ somatik alt boyut (p=0,002), sosyal alt boyut (p=0,003), ekonomik alt boyut skorları (p=0,002) ve ölçeğin toplam skoru (p=0,001) arasında anlamlı ilişki saptandı. Katılımcıların EPDÖ toplam puanı ile UCLA-YÖ toplam puanı arasındaki korelasyon incelendiğinde pozitif yönde ve güçlü derecede istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptandı (r=0,615) (p<0,001). Katılımcıların EPDÖ toplam puanı ile C19-FÖ toplam puanı arasındaki korelasyonda pozitif yönde orta derecede anlamlı korelasyon saptandı (r=0,300) (p<0,001), UCLA-YÖ toplam puanı ile C-19FÖ toplam puanı arasındaki korelasyon incelendiğinde pozitif yönde zayıf derecede anlamlı bir korelasyon saptandı (r=0,150) (p=0,002). Sonuç: Postpartum dönemdeki kadınlarda COVID-19 pandemisinin yol açtığı korku duygusunun ve doğumda, doğum sonrasında hastalığın bulaşma riskinden dolayı yakınlarından yeterince destek görememesinin sebep olduğu yalnızlık duygusunun postpartum depresyon belirtilerini daha da arttırdığı sonucuna varılmıştır. Bizler birinci basamak hekimleri olarak gebelikte ve doğum sonrasında kontrole gelen anneleri postpartum depresyon açısından değerlendirilmeli ve hem anne hem bebek sağlığı için bu konuda erken önlemler almalı, gerekirse sevk etmeliyiz. Anahtar kelimeler: Postpartum depresyon, COVID-19 pandemisi, sosyal yalnızlık
Pankreas lezyonlarının biyopsi uygulamalarında transabdominal ultrasonografi kılavuzluğunda perkütan çekirdek iğne biyopsi ve endoskopik ultrasonografi kılavuzluğunda aspirasyon biyopsi sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı, 22 gauge iğne kullanılarak endoskopik ultrason kılavuzluğunda ince iğne aspirasyonunun (EUS-İİA) ve 18 gauge iğne kullanılarak transabdominal ultrason kılavuzluğunda çekirdek iğne biyopsisinin (US-ÇİB) pankreas lezyonlarının teşhisi için tanısal performanısını karşılaştırmaktı. Buradan yola çıkarak pankreas lezyon biyopsilerinin gerçekleştirileceği yöntemin seçimine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: Kliniğimizde Ocak 2019 - aralık 2022 tarihleri arasında pankreas lezyonları nedeniyle US-ÇİB ve EUS-İİA yapılan hastaların verileri retrospektif olarak değerlendirildi. İşlem yöntemi, kullanılan iğne tipleri belirtildi. Arşivdeki patoloji ve sitoloji raporları değerlendirild. Biyopsi sonuçları benign, malign ve yetersiz olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Çalışmaya dahil edilen toplam 229 hastadan 89'una EUS kılavuzluğunda ince iğne aspirasyonu (EUS-İİA) ve 140'ına US kılavuzluğunda çekirdek iğne biyopsisi (US-ÇİB) uygulandı. Çalışmaya dahil edilen 229 hastadan 102'sinde cerrahi sonuçlarının patolojik değerlendirilmesi, metastatik lezyonlardan alınan biyopsi sonuçları ve takip bulguları vasıtasıyla tanısal doğruluğu kanıtlandı. Doğrulanan sonuçlar gerçek pozitifler ve gerçek negatifler olarak gruplara ayrıldı. Bulgular: 229 hastaya biyopsi işlemi yapıldı (US kılavuzluğunda ÇİB, n = 140; EUS kılavuzluğunda İİA, n = 89). Hastaların yaş ortalaması 66 (56-74) yıl iken %54,6'sı erkekti. Örneklerin elde edildiği lezyonların %16,6'sı 2 cm'den küçük iken %56,8'i 2-4 cm arasında ve geriye kalan %26,6'sı 4 cm'den büyüktü. Lezyonların %59,0'ı pankreasın baş-unsinat proçesinde, %24,5'i gövdesinde, %16,6'sı ise kuyruğunda idi. Lezyonların %76,9'u solid, %15,3'ü kistik ve %7,9'u kompleks idi. İncelenen örneklerin %55,5'inde biliyer dilatasyon, %44,5'inde damar invazyonu mevcuttu. Örneklerin %25,8'inde metastaz mevcut olup %22,3'ü karaciğere, %6,6'sı peritona ve %3,5'i akciğere idi. İncelenen örneklerin %86,5'i patolojik inceleme için yeterli düzeydi idi. Örneklerin patolojik sonucunun %62,0'ı malign, %24,5'i benign ve %13,5'i yetersiz numune olarak geldi. Örneklerin 198'inde biyopsi işlemi başarıyla elde edildi (US-ÇİB, n = 135; EUS- İİA, n = 63). İşlemlerin 31'inde yetersiz örnek alımı geldi (US-ÇİB, n = 5; EUS-İİA, n = 26). US-ÇİB'nin doğruluk yüzdesi, yeterlilik oranı, ve sensitivitesi (sırasıyla %92.7, %96.4 ve %90.7) EUS-İİA'nınkine göre (%83.0, %70.8 ve %74.2) yüksek iken spesifiteleri eşitti (%100). Her iki modalitenin tanı verimi (örnek alma başarısı) ve tanısal doğruluk oranları karşılatırıldı. Tanı verimi, yöntemler arasında US-ÇİB'de EUS-İİA'ya göre daha üstün bulundu (sırasıyla %96.4, EUS-İİA'da ise %70.8 P<0.001). Ayrıca lezyon boyutu, yeri ve natürüne göre gruplara ayrıldıktan sonra karşılaştırmalar yapıldı. Lezyon boyutu <2 cm ve 2-4 cm olanlarda, baş-unsinat, gövde yerleşimi olanlarda, solid ve kistik natürlü olanlarda US-ÇİB yönteminde EUS-İİA'dan daha yüksek tanı verimi alındı. Bu açıdan boyutu >4 cm olan, kuyruk yerleşimli ve kompleks natürlü lezyonlarda istatiksel fark yoktu. Tanısal doğruluk oranlarına geldikte ise US-ÇİB'nin doğru tanı koyma başarısı EUS-İİA'nundan daha başarılıydı (%92.7'e karşı %83). Sonuç: Pankreas lezyonları için US-ÇİB'nin tanısal verimi ve tanısal doğruluğu EUS-İİA'nunkinden daha üstün bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Pankreas; endoskopik ultrason eşliğinde ince iğne aspirasyonu; görüntü rehberliğinde biyopsi; çekirdek iğne biyopsisi; ultrasonografi; endoskopik ultrasonografi
Jüvenil idiyopatik artritli hastalarda tek merkez deneyimi
Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefrolojisi PolikliniğindeOcak 2010 ve Aralık 2021 tarihleri arasında takip edilmiş olan jüvenil idiyopatik artritli (JİA) hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, JİA alt grup dağılımları, klinik özellikleri, laboratuvar bulguları, aldığı tedaviler incelendi. İstatistiksel analizler için SPSS 22.0 programı kullanıldı ve p<0,05 olması anlamlı kabul edildi. Çalışmaya 88 hasta dahil edildi. Hastaların, 36'sı (%40,9) erkek, 52'si (%59,1) kız idi. Erkek/kız oranı 0,69 olarak saptandı. Hastaların yaş ortalaması 97,67±52,62 ay, yaş ortancası 96 (min: 9 – mak: 192) aydı. Hastaların, JİA alt grup dağılımına baktığımızda 31'i (%35,2) sistemik, 35'i (%39,8) oligoartiküler, 19'u (%21,6) poliartiküler, biri (%1,1) psöriatik artrit ve ikisi (%2,3) entezit ilişkili artrit olarak saptandı. Hastaların başvuru anındaki semptom ve bulguları incelendiğinde; hastaların tamamında (%100) artrit saptandı. Hastaların 36'sında (%40,9) ateş öyküsü vardı. Bu hastaların 31'i (%86) sistemik JİA idi. Hastaların 19'unda (%21,6) organomegali (hepatomegali ve/veya splenomegali) olduğu görüldü. Yirmi hastada (%22,7) lenfadenopati mevcuttu. Hastaların 11'inde (%12,5) ilk tanı anında ve/veya takibinde üveit olduğu saptandı. Hastaların 80'ine (%90,9) ekokardiyografi yapıldığı görüldü. Ekokardiyografi yapılan 70 hastanın (%87,5) normal olarak değerlendirildiği görüldü. On hastada (%12,5) ise mitral kapak prolapsusu, mitral yetmezlik veya pulmoner stenoz gibi patolojik bulgular saptandığı görüldü. Hastaların 45'inde (%51,1) anti nükleer antikor (ANA) testi pozitif saptandı. Hastaların diğer laboratuvar bulguları incelendiğinde, eritrosit sedimatasyon hızı (ESH) ortalaması 52,7±33,68 mm/saat, ferritin ortalaması 901,69±2007,89 mg/dl, c reaktif protein (CRP) ortalaması 71,79±67,4 mg/L olarak saptanmıştır. Hastalara verilen tedaviler incelendiğinde, toplam 42 (%52,3) olguda kortikosteroid, 75 (%85,2) olguda metotreksat, sekiz (%9,1) olguda biyolojik ajan kullanıldığı saptandı. JİA, çocukluk çağının en sık görülen kronik romatizmal hastalığıdır ve çocukluk döneminde fonksiyon kayıplarının önemli nedenlerindendir. JİA'da erken tanı koyup, gerekli tedaviyi başlamak, hastalığın kontrol altına alınmasında ve fonksiyon kayıplarının önlenmesinde önem arz etmektedir. Literatür incelendiğinde JİA alt grupları coğrafi bölgelere göre değişik oranlarda dağılım gösterdiği, gelişmekte olan tedavi yöntemleriyle de fonksiyon kayıplarının azaldığı görülmektedir. Çalışmamızda hastanemizde takip edilen JİA hastalarından yola çıkarak bölgemizdeki JİA hastalarının demografik, klinik özelliklerini, alt grup dağılımlarını, verilen tedavileri ve hastaların uzun dönem takiplerinde ortaya çıkan komplikasyonları inceledik. Benzer çalışmaların farklı bölgelerde yapılmasıyla farkındalığın artmasını, JİA dağılımını ve hasta profilinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacağını düşünmekteyiz.
Nötrofil lenfosit oranının, sepsisin şiddetinin belirlenmesinde prokalsitonin ile karşılaştırılması
Giriş ve Amaç Sepsis önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir ve her yıl dünya çapında milyonlarca insanı etkilemektedir. Sepsisin erken tanınması ve kısa zamanda tedavisinin başlanması, morbidite ve mortalite oranını düşürmek açısından oldukça önemlidir. Çalışmamızda sepsisin şiddetinin belirlenmesinde, daha ulaşılabilir ve hızlı sonuç elde edilebilen nötrofil lenfosit oranının, prokalsitonin ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Bu çalışma retrospektif olarak 01.01.2019 ile 01.11.2022 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Acil Servis Yoğun Bakım Ünitesinde takip ve tedavisi yapılmış olan sepsis tanılı hastalar ile gerçekleştirilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, başvurudaki vital bulguları, mevcut hastalıkları, laboratuvar değerleri, yoğun bakım kalış süreleri ve hastane içi sonlanım bilgileri kaydedilerek analiz edildi. Bulgular Sepsis tanısı almış olan 763 hastadan, dahil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 522 hasta çalışmaya alındı. Çalışmamızdaki yaş ortalaması 71,9 ± 14,9 (18-100 yaş aralığında) idi. Olguların %60'ı erkekti. Hastaların %87,1'inde komorbidite mevcuttu. Olguların %45,8'inde sepsis odağı saptanamamıştı. Sepsis odağı saptananlar ise sırasıyla pnömosepsis (%28,7), ürosepsis (%13,2), kolanjiyosepsis (%8,4) ve ensefalit (%3,8) şeklindeydi. Hastaların %23'ünde ilk 24 saat içerisinde inotrop ihtiyacı mevcuttu. Yoğun bakımda kalış süresi median 6 gün idi (1-90 gün). Olguların hastane sonlanımında %66,3'ünün exitus (n=346), %33,7'sininde (n=176) taburcu olduğu görüldü. Başka bir merkeze sevk edilen (n=26) ve kendi isteği ile taburcu olan (n=3) hastaların verileri çalışmaya dahil edilmedi. Hayatını kaybeden hastaların ilk 24 saat içerisinde inotrop ihtiyacının daha fazla (p<0,001), yoğun bakım kalış süresi ise daha uzundu (p<0,001). Kaybedilen hastaların laktat seviyesi anlamlı derecede daha yüksek izlenirken (p<0,001), nötrofil, lenfosit, NLO ve prokalsitonin seviyeleri açısından anlamlı farklılık izlenmedi. Septik şok olgularında olmayanlara göre NLO (p=0,030), V prokalsitonin (p<0,001) ve laktat (p<0,001) seviyelerinin daha yüksek olduğu izlendi. Mortaliteyle ilişkili faktörler ROC analizleri ile değerlendirildi. Mortalitede en belirleyici parametrelerin sırasıyla YBÜ kalış süresi (AUC=0,650, p<0,001), laktat (AUC=0,639, p<0,001), SKB (AUC=0,589, p<0,001), OAB (AUC=0,587, p<0,001) ve DKB (AUC=0,575, p=0,004) olduğu izlendi. Bununla birlikte NLO, nötrofil ve lenfosit seviyesi mortalitede belirleyici değildi. NLO'nun AUC değeri prokalsitoninden kısmen yüksek olmasına rağmen, iki parametrenin de mortalitedeki belirleyiciliği düşüktü. Sepsis hastalarında, NLO'nun 12,5'in üzerinde olması ise mortalitede %21,6 sensitivite, %53,1 spesifite göstermekteydi. Prokalsitonin seviyesinin 49 ng/mL üzerinde olması ise %7,5 sensitiviteye, %82,3 spesifiteye sahipti. Septik şoklu hastalarda, Prokalsitonin seviyesinin 4,1 ng/mL üzerinde olması ise %61,9 sensitivite, %68,8 spesifite göstermekteydi. NLO'nun 20'nin üzerinde olması ise septik şokta %48,9 sensitiviteye ve %71,1 spesifiteye sahipti. Demografik ve klinik faktörler arasındaki korelasyon analiz edildi. YBÜ kalış süresi ile prokalsitonin seviyesi negatif yönde koreleydi (p<0,001). NLO ile prokalsitonin (p<0,001) ve laktat (p<0,001) pozitif yönde koreleydi. Prokalsitonin seviyesi ile laktat seviyesi pozitif yönde (p<0,001) köreleydi. Sonuç Çalışmamızda sepsis şiddetinde NLO'nun belirleyici olduğu görüldü. Prokalsitonin sepsis şiddetinde daha iyi bir belirleyici olmasına rağmen, NLO'nun daha hızlı hesaplanması ve daha ucuz bir tetkik olması önemli avantajlarındandır. Özellikle septik şok olgularında NLO, YBÜ ortamında kullanışlı olabilir. Ayrıca NLO'nun prokalsitonin seviyeleriyle arasında güçlü korelasyon olmasa da prokalsitonine iyi bir alternatif olarak düşünülebilir. Mortalite açısından NLO'nun tanısal performansının yeterli olmadığı görüldü. Bu nedenle NLO'nun APACHE-II, SOFA gibi şiddet skorlamaları, klinik değerlendirme veya prokalsitonin gibi diğer inflamatuvar belirteçlerle birlikte kullanılması ile daha doğru sonuçlar elde edilebilir.
Resveratrolün ıshikawa endometriyal kanser hücrelerindeki apoptozis ve otofaji üzerine etkileri
Endometriyum kanseri, kadınlarda jinekolojik kanserler içinde birinci sırada yer alan bir kanser tipidir. Tanı ve tedavi aşaması üzerine olan çalışmalar son zamanlarda önem kazanmıştır. Mevcut tedavi seçeneklerine ek olarak geleneksel ilaçlar geliştirilmeye çalışılmaktadır. Resveratrol, antiinflamatuvar, antikanser etki gibi birçok biyolojik etkisi olan bir fitoaleksindir. Resveratrol'ün kanserdeki terapötik etkisini hücre ölüm mekanizmaları yoluyla gösterdiği düşünülmektedir. Ancak bu etkilerinin mekanizması tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmada Resveratrol'ün endometriyal kanser hücre hattı olan Ishikawa hücreleri üzerindeki doz bağımlı etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Resveratrol' ün Ishikawa hücreleri üzerindeki sitotoksik etkisi MTT testi ile belirlendi. IC50 dozu ile RT-qPCR ile Apoptoz ve Otofaji İlişkili Genlerin mRNA Ekspresyon Analizi gerçekleştirildi. IC50 dozu uygulandıktan sonra immunoflorasan boyama yapıldı. Resveratrol'ün, Ishikawa hücrelerinin proliferasyonunu doza bağlı bir şekilde inhibe ettiği görüldü. IC50 doz grubu, kontrol grubu hücreleri ile mRNA ekspresyon düzeylerine göre karşılaştırıldığında Beclin-1, LC3-I, LC3-II, Casp-7, Casp-8, Casp-9, CycS ve FADD düzeylerinde anlamlı bir artış gözlendi. Çalışmamızda, Resveratrol'ün apoptozisi ve otofajiyi indüklemesi kanser tedavisinde kullanılabilecek bir ajan olabileceğini düşündürmüştür. Resveratrol'ün anti kanser özelliklerinin klinik çalışmalarla da değerlendirilmesi; yeni tedavi stratejileri geliştirmek için önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: Ishikawa hücreleri, hücre ölüm mekanizmaları, Resveratrol
IGA nefropatili hastaların prognozunda böbrek biyopsisinin rolü
Amaç: Bu çalışmada, IgA nefropatisi tanısı almış hastaların biyopsi materyallerinin patogenezle ilişkisi olduğu bilinen C4d, IL-10, PDGF ve TGF- beta immunhistokimyasal boyalarıyla boyanmasının demografik, histopatolojik ve klinik verilerle beraber değerlendirildiğinde son dönem böbrek yetmezliğine ilerleyişi ve erken dönemde tedavi modalitesini belirlemede katkısının olup olmayacağı hedeflenmiştir. Materyal ve Metot: Çalışmamıza 2015 Ocak ve 2022 Ocak tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Nefroloji Kliniğinde böbrek biyopisisi yapılıp primer IgA nefropatisi tanısı alan 18 yaş ve üzeri 59 hasta dahil edildi. Hastaların biyopsi esnasında bakılan yaş, cinsiyet, kan grubu gibi demografik verileri ile üre (mg/dL), kreatinin (mg/dL), eGFR (50 mL/dk/1,73 m²), 24 saatlik idrarda proteinüri (mg/dL) değerleri, biyopsiden 1 yıl sonra ve sistemde bulunan en son laboratuvar değerleri karşılaştırmaya alınmıştır. C4d, IL-10, PDGF ve TGF- β immunhistokimyasal boyanması pozitif ve negatif olanlar ve tanı anındaki GFR düzeyleri, MEST-C skoru, yıllık GFR ve proteinüri değişimleri, tedavi yanıtları, 1 ve 5 yıllık süreleri içeren IgA prediction tool oranları ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya primer IgA nefropatisi tanısı alan 59 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 24'ü kadın, 35'i erkekti. Tüm hastaların yaş ortalaması 39.4814,81 ve ortalama tanı yaşı 37.6112,82 yıldı. Hipertansiyon %70 (n=41) hastada mevcut olup, başka ek hastalık yoktu. Takip edilme süreleri ortalama 42,9823,5 aydı. Tanı anında bakılan ortalama GFR 66,6129,7 ml/dk, kreatinin 1,430,8 mg/dL, proteinüri 26702110 mg/dL ve CRP 7,5111,5 mg/dL olarak bulundu. 59 hastanın tümü RAS blokörü kullanmaktaydı ve %69'una (n=40) immunsupresif tedavi eklendiği görüldü. 59 hastanın patoloji bloklarının hepsi TGF-beta ile boyandı. Blokların %56'sı (n=33) C4d, %96,6'sı (n=57) PDGF ve %62,7'si (n=37) IL-10 ile boyandı. TGF-beta, PDGF ve IL-10 ile boyananlar, boyanmamın şiddetine göre numaralandırıldı. Şiddetine göre boyanan TGF-betanın %30,5'i (n=18) hafif dereceli, %45,8'i (n=27) orta dereceli, %23,7'si (n=14) ciddi dereceliydi. . PDGF ile boyananların %50,8'i (n=30) hafif dereceli, %37,3'ü (n=22) orta dereceli ve %8,5'i(n=5) ciddi dereceliydi. IL-10 ile boyananların %39'u (n=23) hafif dereceli, %20,3'ü (n=12) orta dereceli ve %3,4'ü(n=2) ciddi dereceliydi. C4d antikoru ile boyanma, boyanın lokalizasyonu ve boyandığı lokalizasyonun boyanma yüzdesine göre değerlendirildi. Lokalizasyonlar glomerüllerde mesengial/perimesengial(m/pm) boyanma, periferal boyanma ve sklerotik glomerülerde non spesifik boyanma olarak üç bölümde gruplandı. Boyanan lokalizasyon eğer %50'nin altında boyama gösteriyorsa fokal, %50'nin üstünde boyama gösteriyorsa diffüz olarak değerlendirildi. M/pm boyaması olup glomerüllerin %50'sinden fazla boyananlar 10 blok, m/pm boyaması olup glomerüllerin %50'sinden azı boyananlar 7 bloktu. Glomerüllerin periferal %50'den fazla boyandığı blokların sayısı 7, glomerüllerin periferal %50'den az boyandığı blok sayısı ise 2 adetti. Sklerotik glomerüler segmentte non spesifik boyanması %50'den az olan 7 adet bloktu. GFR değeri 60 altında ve üstünde olan hastalar karşılaştırıldığında, GFR< 60 olan hastalarda TGF-beta ve PDGF ile boyanma şiddetinin daha yüksek olduğu bulundu (sırasıyla p=0,004, p=0,008). Ciddi boyanan TGF-beta ve PDGF boyalarının 1 yıl sonra son dönem böbrek yetmezliğine ilerleme hızı daha fazlaydı (sırasıyla p=0,002, p=0,001). GFR değeri 60 altında olan hastaların C4d ve IL-10 ile boyanma oranı, biyopsi esnasındaki GFR değeri 60 üzerinde olan gruba göre daha fazlaydı (sırasıyla p=0,002, p=0,033). C4d boyanan grupta, 1 yıllık ve 5 yıllık IgA Prediction Tool formülü ile hesaplanan SDBY'ne ilerleme oranı C4d boyanmayan gruba göre daha yüksekti (sırasıyla p=0,001, p=0,001). IL-10 boyanan grubun, 1 yıllık ve 5 yıllık IgA Prediction Tool formülü ile hesaplanan SDBY'ne ilerleme oranı IL-10 ile boyanmayan gruba göre daha yüksekti (sırasıyla p=0,001, p=0,001). Binary regresyon analizine geleneksel kriterlerden cinsiyet, tanı yaşı, tanı esnasındaki GFR ve proteinüri değerleriyle, immunhistokimyasal boyalar dahil edildi. Klinik progresyonun bağımsız ön gördürücüsü olarak IL-10 tespit edildi. IL-10 boyanan grubun, boyanmayan gruba göre 4,9 kat daha fazla tedaviye yanıtsız olduğu saptandı (p= 0,008). Sonuç: Çalışmamızda renal biyopsi preparatının IL-10 ile immunhistokimyasal boyanmasının olumsuz renal sağkalım ile ilişkili olduğu bulunmuştur. IL-10'nun IgA nefropatisinin erken dönemde prognozunu tahmin etme açısından yol göstermesi, umut vadedicidir. Ancak çalışmamızda hasta sayısı sınırlı olduğundan, daha geniş hasta popülasyonunun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Akut pankreatit hastalarında serum SuPAR (Çözünür ürokinaz plazminojen aktivatör reseptör) düzeyi ile hastalık şiddeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Akut pankreatit (AP) şiddetli karın ağrısına, pankreatik nekroza ve çoklu organ disfonksiyonuna neden olabilen, %1-5'lik bir mortalite oranına sahip, pankreasın yaygın inflamatuar bir hastalığıdır. Hafif AP (MAP), organ yetmezliği olmaması ve lokal veya sistemik komplikasyon olmaması ile karakterizedir. Orta şiddetli AP (MSAP), geçici organ yetmezliği (48 saat içinde düzelir) ya da lokal, sistemik komplikasyonların olmasıdır. Şiddetli AP (SAP) bir veya daha fazla organı tutabilen kalıcı organ yetmezliği (48 saatten uzun süren) gelişmesidir. SuPAR proteini hücre yüzeyinden ayrıldıktan sonra kanda ve diğer organik sıvılarda bulunur. Hücre adezyonu, migrasyon, kemotaksis, proteoliz, immün aktivasyon, doku yeniden şekillenmesi, invazyon ve sinyal transdüksiyonu dahil olmak üzere çeşitli immünolojik fonksiyonlarda yer alır. Çalışmamızda AP hasta grubu şiddetine göre sınıflanıp, serum SuPAR düzeyi ile AP şiddeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 30.10.2021 ve 30.06.2022 tarihleri arasında hastanemize başvuran 18-80 yaş arası 130 akut pankreatitli ve 50 sağlıklı gönüllü ile yapılmıştır. Hastalar demografik özellikleri, hastalığın etiyolojisi, laboratuvar parametreleri ve Atlanta sınıflamasına göre gruplandırıldı. Akut pankreatitli hastalar MAP, MSAP ve SAP olarak sınıflandırıldı. Hasta ve kontrol grubu serum SuPAR düzeylerine göre değerlendirildi. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yapılan bu çalışmaya 130 AP hastası ve 50 sağlıklı birey dahil edildi. Hastaların %53,1'i (n=69) kadın, %46,9'u (n=61) erkekti. Kontrol grubunun %54'ü (n=27) kadın, %46'sı (n=23) erkekti. AP hastalarının yaş ortalaması 55,53 ± 18,01 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 51,20 ± 6,6 yıl olarak tespit edildi. AP hastalarında etiyolojik sebepler incelendiğinde %76,9 (n=100) ile safra taşı ilk sırada yer almaktaydı. AP hastalarının %20'sinde (n=26) AKI (Akut Kidney Injury) geliştiği saptandı. AKI saptanan hastaların %84,6'sı (n=22) evre 1 olarak bulundu. AP grubunda hematolojik parametrelerden lökosit, nötrofil, RDW (Eritrosit dağılım genişliği) değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek (p<0,001); lenfosit, hematokrit (Hct), platelet (PLT) değerleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p<0,001, p=0,011, p=0,038). Evreden bağımsız olarak SuPAR düzeyi AP hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek tespit edildi. Hasta grubunda NLR (Nötrofil Lenfosit Oranı), PLR (Platelet Lenfosit Oranı), SII İndeks (Sistemik İmmun İnflamasyon İndeks), SIRI (Sistemik İnflamatuar Yanıt İndeksi) değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0,001). Hasta grubunda CRP (C reaktif protein), AST (Aspartat Transaminaz), ALT (Alanin Transaminaz), LDH (Laktat dehidrogenaz), amilaz, lipaz, glukoz değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0,001). Hastaların %51,6'sında (n=67) hafif şiddette AP, %44,6'sında (n=58) orta şiddetli AP, %3,8'inde (n=5) SAP saptandı. Hafif, orta ve şiddetli AP karşılaştırılmasında yatış süresi, lökosit, nötrofil, monosit, CRP, kreatinin, kalsiyum, SuPAR değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p değerleri sırasıyla; p<0,001, p=0,006, p=0,021, p=0,016, p=0,015, p=0,014, p=0,026, p=0,028). SuPAR ile Ranson skoru arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,183, p=0,037). SuPAR ile Bısap skoru arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,193, p=0,028). SuPAR ile Atlanta sınıflaması arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,263, p=0,002). SuPAR ile AKI arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptandı (r=0,288, p=0,001). SuPAR ile yatış süresi arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,183 p=0,037). SuPAR'ın SAP'ı öngörmedeki yerini belirlemek için ROC eğrisinin altında kalan alan hesaplandı; AUC=0,687, p=0,15 olarak sonuçlandı. İnflamatuar biyobelirteç olarak SuPAR düzeyinde hastalık şiddeti ile artış tespit edildi ancak istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemedi. Sonuç: Çalışmamızda AP şiddeti ile artan serum SuPAR düzeyleri, SuPAR'ın AKI ile korelasyonu umut vadedicidir. Ancak çalışmamızda hasta sayısı sınırlı olup daha geniş hasta popülasyonunun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Sıçanlarda göğüs ön duvarına verilen radyoterapinin stromal vasküler fraksiyon enjekte edilen latissimus dorsi kası üzerine etkisi
Amaç: Toraks bölgesinin rekonstrüksiyonunda latissimus dorsi kas flebi uzun zamandır kullanılmaktadır. Yara yatağının enfektif olması, onkolojik süreçlerden sonra bu bölgeye verilen radyoterapi bu kas flebini kullanırken karşılaşılabilecek zorluklardan birkaçını oluşturmaktadır. Özellikle radyoterapinin olumsuz lokal yan etkilerini gidermek ve yara iyileşmesine yardımcı olmak adına birçok tedavi stratejisi sunulmasına rağmen; kesin bir tedavi modalitesi bulunmamaktadır. Mezenkimal kök hücreler trofik faktörler salgılayarak yara iyileşmesini ve doku rejenerasyonunu indükleyen bağ dokunun temel yapıtaşlarından biridir. Çalışmamızda mezenkimal kök hücreden zengin stromal vasküler fraksiyon latissimus dorsi kasına enjekte edilerek; radyoterapinin latissimus dorsi kas flebi üzerinde oluşturabileceği yan etkilerdeki değişikliği histopatolojik ve elektrofizyolojik olarak araştırmayı hedefledik. Materyal ve Metot: Bu çalışma, her grupta 10 (n=10) sıçan olmak üzere 3 grup oluşturularak 30 adet sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Sıçanların omentum yağ dokusu alınarak Histoloji Anabilim Dalı tarafından mezenkimal kök hücreden zengin stromal vasküler fraksiyon hücresel pelleti elde edildi. Bu hücresel pellet cerrahi ekip tarafından göğüs ön duvarına getirilen latissimus dorsi kasına homojen olarak intramusküler enjekte edildi. Grup I: Göğüs ön duvarındaki cilt altı poşa nörovasküler bağlantısı korunan latissimus dorsi kası transpoze edildi; Grup II: Göğüs ön duvarındaki cilt altı poşa nörovasküler bağlantısı korunarak transpoze edilen latissimus dorsi kasına; transpoze edildikten 10 gün sonra tek fraksiyonda 20 Gy'lik eksternal radyoterapi uygulandı; Grup III: Göğüs ön duvarındaki cilt altı poşa nörovasküler bağlantısı korunarak transpoze getirilen latissimus dorsi kasına stromal vasküler fraksiyon enjekte edildi. Bu işlemden 10 gün sonra tek fraksiyonda 20 Gy'lik eksternal radyoterapi uygulandı. Cerrahi işlemleri takip eden 3. ayda her üç grubun transpoze edilen latissimus dorsi kaslarının EMG testi ile ampitüd ve latans parametreleri hesaplandı. Sıçanlar sakrifiye edildikten sonra göğüs ön duvarına getirilen latissimus dorsi kasından alınan örnekler histopatolojik incelemelerle değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan ratlara uygulanan işlemler sonrası EMG'de latans ve amplitüd parametreleri değerlendirildi. Grup I ratlara ait latans ortanca değeri 1,09 (0,96-1,35), Grup II 1,05 (0,91-1,45), Grup III 1,08 (0,81-1,59) olarak belirlendi. Grup I ratlara ait amplitüd ortanca değeri 7,14 (2,49-11,55), Grup II 3,65 (2,12-16,20), Grup III 7,10 (2,60-22,96) olarak belirlendi EMG sonuçlarının Grup I ve Grup II arasında dağılımı istatistiksel olarak benzer tespit edildi (p>0,05). EMG parametrelerinin Grup II ve Grup III arasında dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Histopatolojik parametrelerin grup içindeki ortalamaları ele alınarak gerçekleştirilen karşılaştırmalarda atrofi ve fibrozis derecesi Grup I'de Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük belirlendi (p değerleri sırasıyla; p=0,019; p=0,015). Grup I ve Grup II arasında vaskülarizasyon, yağlı değişiklik, inflamasyon verilerinin dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Grup III'te Grup II'ye göre atrofi ve fibrozis derecesi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük belirlendi (p değerleri sırasıyla; p=0,007; p=0,029). Grup II ve Grup III arasında vaskülarizasyon, yağlı değişiklik, inflamasyon verilerinin dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada deneysel model üzerinde stromal vasküler fraksiyon enjekte edilen latissimus dorsi kasının radyoterapinin oluşturduğu atrofi ve fibrozis histopatolojik parametreleri açısından etkinliğinin arttığını gösterdik. Göğüs ön duvarı yumuşak doku rekonstrüksiyonunda stromal vasküler fraksiyon klinik uygulanmasının radyoterapinin oluşturabileceği yan etkilerin azaltılması üzerine olumlu katkıları ileri araştırmalarla desteklenebilir.
Sigara içmenin serum immünglobülin seviyeleri üzerine etkisinin incelenmesi
Amaç: Sigara dumanında bulunan çok sayıda toksik madde, sigara içenlerde ve sigara dumanına maruz kalanların vücudunda birçok sistemin çalışmasını etkiler ve patolojilerin meydana gelmesine neden olur. Bu çalışmanın amacı sigaranın serum immünglobülin seviyeleri üzerine etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Vaka-kontrol çalışması olarak tasarlanan bu araştırma 01.11.2020- 31.01.2021 tarihleri arasında yapılmıştır. Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Sigara Bırakma Polikliniği'ne sigara bırakmak için başvuran ve çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan bireyler vaka grubunu oluşturdu. Aile Hekimliği Polikliniği'ne periyodik sağlık muayenesi için başvuran, sigara içmeyen ve çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan bireyler de kontrol grubu olarak alındı. Sigara içen bireylerin Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi (FNBT)'ne göre bağımlılık düzeyleri kaydedildi. Her iki grubun İmmünglobülin G, immünglobülin A, İmmünglobülin M, İmmünglobülin E düzeyleri ölçüldü. .Veriler Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) versiyon 22.0 istatistik paket programında değerlendirildi. Bulgular: toplam 300 kişiyle tamamlanan çalışmada katılımcıların yaş ortalaması 34,28±11,10 (18-65) yıl ve %30,3'ü (n=91) kadın, %41,5'i (n=83) erkekti.. Katılımcıların %19,7'sinin (n=59) kronik hastalığı vardı.. vaka grubunda 27 kadın (%17,6), 126 erkek (%82,4) vardı ve sigara içme oranı erkeklerde anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). IgM düzeyi tüm katılımcılar içinde kadınlarda erkeklerden anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,001). IgG düzeyi hiç sigara içmemişlerde daha yüksek bulundu (p=0,002). IgM, IgA, IgE düzeylerinde hiç sigara içmemişlerle sigara içenler arasında anlamlı fark yoktu (p=0,080). Sonuç: Sigara içen bireylerde IgG düzeyinin hiç içmeyenlere göre daha düşük olduğu görüldü. IgA, IgM, IgE düzeylerinde sigara içenlerle hiç içmeyen bireyler arasında anlamlı fark saptanmadı. Yapılan çalışmayla sigaranın IgG seviyesini negatif etkilediği sonucuna varılabilir, ancak bu konuyla ilgili ek çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Sigara, İmmünglobülin, İmmün sistem, IgG, IgA, IgM, IgE