
5.576
Arşivlenen Tez
12
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Lütfi Oğuzcan'ın hayatı, eserleri ve basın dünyasındaki yeri
Lütfi Oğuzcan; asker, Kuva-yı Milliyeci, yazar, şair, tarihçi ve gazeteci olarak tanımlanan bir kişidir. Küçük yaşta babasını kaybetmiş ve yetim kalmıştır. Bu yetim kalma durumu, hayatının seyrinde büyük bir etki yaratacak olaylara neden olmuştur. Henüz on beş yaşında iken yaşını iki yıl büyütüp Birinci Dünya Savaşı için orduya katılmak üzere İstanbul'a gönderilmiştir. İstanbul'da aldığı askerî eğitimden sonra asteğmen olarak burada görev almıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında ordunun terhis edilmesi üzerine 1918'de memleketi Tarsus'a dönmüştür. Burada kısa bir süre subay olarak görev yapmıştır. 1920'de askerlik mesleğini bırakarak Kuva-yı Milliye'ye katılmıştır. 1920'de düzenli orduya katılmak için Konya'ya geçmiştir. Düzenli ordu içerisinde Millî Mücadele'nin bütün savaşlarına katılmıştır. Millî Mücadele'nin zaferle sonuçlanmasından sonra Eskişehir, Adana ve Mersin'de kâtiplik ve benzeri devlet memurluklarında bulunmuştur. Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında yaşadığı ve gördüğü bütün olayları aktarmak üzere birçok gazete ve dergide yazılar yazmıştır. Bunların yanında konuları tarihe dayanan roman, şiir ve hikâyeler kaleme almıştır. Daha sonra bu eserlerini yayımlamak üzere kendi gayret ve imkânlarıyla Her Yönde Türk'e Doğru dergisi, Türkedoğru gazetesi, Akdeniz gazetesi ve Kuvayi Milliye dergisini çıkartmıştır. Bu basın araçlarıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü, Türk gençliğine tanıtmayı ve Millî Mücadele'yi sonraki nesillere aktarmayı amaçlamıştır. Oldukça uzun sayılar çıkan bu gazete ve dergiler, birer tarihî kaynak olma özelliği kazanmışlardır. Lütfi Oğuzcan gazileri bir araya toplayıp haklarını savunabilmek ve seslerini duyurabilmek için Kuva-yı Milliye Mücahit ve Gazileri Cemiyetini kurarak bu cemiyetin başkanlığını da yapmıştır. Aynı zamanda Komünizm, Atatürkçülük, vatan sevgisi, iman meselesi gibi konulardaki düşünceleriyle de Türk düşünce dünyasına hizmet etmiştir. Son yıllarında Adana ve Mersin'de belediye başkan yardımcılığı görevini üstlenmiştir. Yaptıklarıyla her anlamda memleketine ve tarihe hizmet etmiş bir kişidir.
Fransız sömürgeciliğine karşı Fas'ın bağımsızlık hareketi
Modern dünyanın kurulduğu 18. ve 20. yüzyıllar aralığı, radikal değişim ve dönüşümlerin bütün insanlığın sosyal, ekonomik ve kültürel yapı taşlarında bir farklılaşma yaratmıştır. Bu değişimlerden madalyonun bir yüzü Batı'daki ulusların devrimlerinin ortaya çıkardığı bilim, teknik ve sanat harikaları, diğer karanlıkta kalan yüzü ise sömürgecilik faaliyetleri ile kan, göz yaşı ve vahşet olmuştur. Müstemleke faaliyetinin en önemli aktörleri Birleşik Krallık ve Fransa olarak, hemen öne çıkmaktadır. Sömürgecilik çağı denebilecek periyotta, batılı güçler dünyanın her bölgesine her şekilde yayılmıştır. Bu yayılmacılık sürerken belki de en büyük zorluklara göğüs geren Kara Kıta'nın siyah tenli insanları olmuştur. Bir Kuzey Afrika ülkesi olan Fas da bu paylaşımda, başta stratejik konumu sebebiyle Fransız ve İspanyol egemenliğinde kanlı ve acılı zamanlardan geçmiştir. Fransa müstemleke idaresi, Fransız ulusunun aydınları ve politikacılarınca geliştirilen ve kendi uluslarının 'medeniyet götürücü' bir misyonu olduğunu ifade edip benimseyerek, sömürgelerinde 'geliştirilmiş, modernleştirilmiş, değiştirilmiş' yerli- sömürge uluslarını inşa etme yoluna gitmişlerdir. Öyle ki; bu misyon çerçevesinde uluslara dil, din ve kültür asimilasyonu yapmak için eğitimi en önemli faktör olarak kullanmıştır. Bunun yanı sıra müstemleke faaliyetinin temeli iktisadi olduğundan, sömürge- uluslara ağır ekonomik şartlar dayatılmıştır. Bu çalışmamızda, sömürgecilik faaliyetlerinin tabii bir durum kabul edildiği ve sanayi devriminin gerçekleşmesiyle ortaya çıkan hammadde ve emek gücü ihtiyacının karşılanması için en büyük pazarı Afrika'nın yahut yörenin gerçek adıyla Mağrip (Güneşin battığı yer)'in kuzey batısındaki günümüz Fas'ının İspanyol ve özellikle Fransız sömürgeciliğinden bağımsızlığını kazanışının tarihsel gelişimi özetle incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma, Fas Devleti'nin olgu-tarihsel biçimde, önemli dönüm noktaları ile ayrılarak sosyal, ekonomik ve idari olarak başından geçen değişim ve dönüşümlerinin bilgiselini verdikten sonra sömürge idarelerinin arasındaki çekişmelerden bahsedip, sömürge yönetimi altında yaşadıklarını aktarmıştır. Makalede müstemleke idarelerinin, bölgenin yerli ulusu olan Berberiler ve zaman içinde yerli gibi olan Arapların üzerindeki nicelik ve nitelik bakımından yarattıkları değişimi inceleyip müstemleke idaresinden bağımsızlıklarını kazanmak için verilmiş olan mücadeleyi, özünü ortaya çıkararak ve tarihsel sırasıyla aktararak ifade etmektedir. Fas'ın ulus devletleşmesinde önemli bir dönüm noktası olan milliyetçi hareketlenme, bu hareket doğrultusunda verilmiş olan, halkın ve monarşinin birlikte desteklediği çetin bir mücadele sonunda, 1956'da protektora (himaye) anlaşmasına son verilip, önce Fransız müstemlekecilerden kısa bir süre sonra da İspanyol müstemlekecilerden bağımsızlıklarını kazanmaları ile yeni bir anayasal monarşi olan Fas Devleti Krallığı'nın kurulması başarısı aktarılmaktadır.
Hasan Saka'nın hayatı ve siyasi, diplomatik, iktisadi faaliyetleri (1885-1960)
"Hasan Saka'nın Hayatı ve Siyasi, Diplomatik, İktisadi Faaliyetleri (1885-1960)" isimli çalışmada Hasan Saka'nın hayatı ve siyasi faaliyetleri incelenmiştir. 1885 yılında dünyaya gelen Hasan Saka, ilk ve orta öğrenimini Trabzon'da tamamlamıştır. Yükseköğrenimine İstanbul'da Mülkiye Mektebi'nde başlamış; daha sonra Paris'te Siyasi İlimler Fakültesi'nde 1912 yılına kadar öğrenimine devam etmiştir. Eğitimini tamamlamasının ardından 1912 yılında İstanbul'a dönen Hasan Saka, Maliye Bakanlığı'na bağlı kurumlarda çalışmış aynı zamanda Mülkiye Mektebi'nde maliye derslerine girmiştir. 1919 yılına kadar çeşitli görevlerde bulunan Hasan Saka, bu dönemde Trabzon Mebusu olarak Son Osmanlı Mebusan Meclisi'ne katılmıştır. Hasan Saka İstanbul'un işgal edilmesi üzerine Ankara'da açılan TBMM'ye katılmış; Milli Mücadele Dönemi'nde Mustafa Kemal Paşa ile birlikte hareket etmiştir. Bu dönemde TBMM'de Maliye, Ticaret ve İktisat Vekillikleri yapmıştır. Kurtuluş Savaşı'nın zor şartlarında ordunun finansmanını sağlamada önemli faaliyetlerde yer almıştır. Milli Mücadele zaferle sonuçlandıktan sonra Lozan Barış Konferansı'na delege olarak katılmış ve Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasında önemli hizmetlerde bulunmuştur. Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte Atatürk Dönemi'nde Milletvekili, Bakanlık ve Meclis Başkanvekilliği görevlerinde bulunmuştur. Türkiye İş Bankası'nın kuruluşu, Balkan Konferansları, Parlamentolar Birliği Konferansı gibi önemli çalışmaların içerisinde yer almıştır. II. Dünya Savaşı'nın sonlarında Dışişleri Bakanı ve Başbakan olarak önemli bir rol üstlenmiştir. Ayrıca Dışişleri Bakanlığı Dönemi'nde katılmış olduğu San Francisco Konferansı ile Türkiye'nin Birleşmiş Milletlere üye olmasında büyük katkı sağlamıştır. Türkiye'nin değişen iç ve dış politikalarında önemli bir rol üstlenmiştir. Hasan Saka'nın, atmış olduğu demokratik adımlarla Türkiye'nin çok partili hayata girmesinde katkıları olmuştur. 1950 seçimleriyle iktidar olan DP Dönemi'nde 1954 yılına kadar siyasetin içinde yer almıştır. Bilim adamı olarak Mülkiye, Ankara Hukuk Mektebi ve Siyasal Bilgiler Okulu'nda maliye dersleri vermiştir. Bilim dünyasına üç eserle katkıda bulunmuştur. 1960 yılında vefat eden Hasan Saka, Cumhuriyet'in ilk otuz yılında siyasi ve bilimsel faaliyetleriyle önemli hizmetlerde bulunmuş bir devlet adamıdır. Anahtar Kelimeler: Hasan Saka, Lozan Barış Konferansı, Birleşmiş Milletler, II. Dünya Savaşı.
Sicill-i Ahvâl Defterlerine göre Kosova doğumlu Osmanlı devlet memurları (1834-1889)
Günümüzde biyografi denilen hal tercümeleri kişilerin memuriyet hayatları hakkında bilgi veren kayıtlardır. Bu kayıtlar tarihin en önemli malzemelerinden biridir. İlk olarak ortaçağdan itibaren tutulmuştur. Bu vesikalar bizlere geçmişte yaşamış önemli kişiler hakkında önemli bilgiler sunarlar. Benzer kayıtlar Osmanlılar döneminde de tutulmuştur. Osmanlılarda da devlet kurumlarında en üst makamdan en alt birimlere varıncaya kadar çalışan tüm memurların hal tercümelerinin kayıtları tutulmuştur. Bu süreç Tanzimat'la beraber hız kazanmıştır. II. Abdülhamit döneminde devlet memurlarının biyografileri ilk kez resmi olarak kayıt altına alınmaya başlanmıştır. Memur biyografileri 1879 yılında kurulan Sicill-i Ahval Komisyonunca oluşturulan Sicill-i Ahval Defterlerine kaydedilmiştir. Bu defterler çalışmamızın da ana malzemesini teşkil etmiştir. Yakın dönem biyografi çalışmalarının en önemli kaynak malzemelerinden birini oluşturan Sicill-i Ahval kayıtlarına dayanarak yaptığımız bu çalışma ile 1834-1889 yılları arasında Kosova ve Kosova'ya bağlı yerleşim birimlerinde doğmuş olan toplam 73 memurun sicil kayıtları incelenerek çeşitli değerlendirmelere tabi tutulacaktır. Böylelikle Kosova'nın Osmanlı Devleti'ne katılmasından ayrılmasına kadarki süreçte devlet kademelerinde istihdam ettiği Kosova doğumlu Osmanlı devlet adamlarının kimler olduğu, baba adı, baba mesleği ve sülale adı, bunun yanında memurların hangi okullarda okudukları bu okullardan mezun olup olmadıkları, bildikleri diller, göreve başlama yaşları, işe başlama biçimleri, aldıkları maaşlar, kendilerine verilen madalya, rütbe ve nişanlara dair detaylı bilgiler verilerek Kosova doğumlu memurların Osmanlı Devleti'nin yönetim ve aydınlanmasına hangi düzeyde katkı sağladıkları ortaya konulmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Osmanlı, Kosova, Sicill-i Ahval Kayıtları ve Memur.
Yeni Asur ordusunun kuzey ve batı seferlerinin sonuçları
Bu çalışma, Yeni Asur İmparatorluğu'nun özellikle MÖ. 9. yüzyıldan itibaren gerçekleştirdiği kuzey ve batı yönlü askeri seferlerinin siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel sonuçlarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yeni Asur Devleti, merkeziyetçi bir bürokrasiye ve disiplinli, iyi organize edilmiş bir orduya sahipti. Bu askeri kapasite, sadece iç düzeni sağlamakla kalmamış; aynı zamanda dışarıya yönelik genişlemeci politikaların uygulanmasına da olanak tanımıştır. Seferler özellikle kral II. Aşurnasirpal, III. Şalmaneser ve II. Tiglatpileser dönemlerinde yoğunluk kazanmıştır. Kuzey seferleri, başta Urartu olmak üzere Anadolu'nun doğu ve güneydoğu bölgelerinde yer alan beylikler ile sınırlandırılmış kabile topluluklarına karşı yapılmıştır. Bu seferlerin temel amacı, Asur'un kuzey sınırlarını güvence altına almak, doğal kaynaklar üzerinde kontrol kurmak ve Urartu gibi güçlenen rakipleri zayıflatmaktı. Bu süreçte Asur, kuzeydeki bazı bölgeleri doğrudan ilhak etmiş, bazılarını ise vergiye bağlayarak egemenliğini pekiştirmiştir. Böylece kuzeydeki stratejik geçitler ve ticaret yolları denetim altına alınmıştır. Batı seferleri ise daha çok Levant bölgesi, Arami şehir devletleri, Fenike kentleri ve Filistin topraklarını hedef almıştır. Bu bölgelerdeki şehir krallıkları, zengin ticaret ağları ve limanlar açısından son derece önemliydi. Asur orduları bu bölgelere düzenli olarak seferler düzenleyerek hem siyasi egemenlik kurmuş hem de bu şehirlerden haraç toplamaya başlamıştır. Bu sayede imparatorluk, büyük ekonomik gelir elde etmiş ve gücünü artırmıştır. Ayrıca Fenike'nin deniz ticareti deneyimi ile sanat ve zanaat birikimi, Asur başkentlerine taşınarak kültürel etkileşimi hızlandırmıştır. Söz konusu seferlerin sonuçlarından biri de Asur'un bölgeye kalıcı idari ve askeri yapılanmalar yerleştirmesidir. Ele geçirilen bölgelerde valilikler kurulmuş, askeri garnizonlar ve kaleler inşa edilmiştir. Bu sayede hem isyanlar önlenmiş hem de uzun vadeli bir istikrar sağlanmıştır. Bununla birlikte, bu genişlemeci politika zamanla imparatorluk için büyük askeri ve ekonomik yük haline gelmiş, özellikle artan isyanlar ve sınır bölgelerindeki direnç, ilerleyen dönemlerde Asur'un yıkılış sürecini tetiklemiştir. Yeni Asur'un kuzey ve batı seferleri, kısa vadede büyük bir bölgesel güç oluşumunu sağlarken, Orta Doğu'nun siyasi haritasını değiştirmiştir. Ancak bu yayılmacı strateji, uzun vadede hem kaynakların tükenmesine hem de iç huzursuzluklara neden olarak imparatorluğun sonunu hazırlayan etkenlerden biri olmuştur. Bu bağlamda söz konusu seferler, Yeni Asur tarihinin hem zirve hem de kırılma noktalarından biri olarak değerlendirilebilir.
Dönemin Kayseri basınının Demokrat Parti iktidarına bakışı
İletişim, insanlık tarihiyle başlamış, doğal olarak uygarlık geliştikçe iletişim metotları da değişmiş ve gelişmiştir. İnsanlığı iletişim bahsinde arayışlara yönlendiren faktör insanın bilgiye olan ihtiyacıdır. Bundan dolayı bilgi yani haber insan için değerlidir. Öyle ki matbaanın icadıyla başladığını kabul edilen gazetenin varlığı milattan öncesine kadar uzanır. Avrupa basın tarihine nazaran geç ortaya çıkan Türk basın tarihi, Osmanlı Devleti'nin son yıllarında oluşmaya başlamıştır. Gazetenin yani basının gücünü gören Osmanlı Devleti resmî ilanlarını duyurmak gayesiyle gazete çıkarmış ardından Türk basını hızlı bir gelişme göstermiştir. Türk basını Milli Mücadelenin kazanılmasında etkin propaganda vazifesi üstlenmiştir. Türk basını Cumhuriyet Türkiye'si döneminde de gelişmeye devam etmiştir. Aslında Türk basın tarihi bir anlamda Türk demokrasi tarihidir. Gerçekten de basın, ülkemizin demokratik gelişimine paralel bir gelişim göstermiş ve toplumsal ve siyasî hayatımızın en önemli aktörlerinden birisi durumuna gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı'nda tek partili rejimlerin mağlup olması ile demokrasi idaresi bütün dünyayı etkisi altına almıştır. Türkiye de savaş sonrası oluşan bloklaşmada kendisinden toprak talebinde bulunan SSCB önderliğindeki sosyalist doğu bloğuna karşı demokrasi taraftarı ABD liderliğindeki batı bloğu saflarına katıldı ve ardından çok partili siyasi hayata geçti. 1946 yılında Demokrat Parti'nin kurulmuş ve 14 Mayıs 1950 seçimlerinde de iktidara gelmiştir. Demokrat Parti, bu tarihten sonra Adnan Menderes liderliğinde katıldığı her seçimden galip çıkmış ve Cumhuriyet Halk Partisi başta olmak tüm muhalefete rağmen on yıl boyunca kesintisiz iktidarda kalmıştır. Demokrat Parti iktidarı toplumun kamplara ayrılması ve demokrasinin tehlike altına düşmesini bahane olarak gören ordu içindeki bazı subaylar tarafından 27 Mayıs 1960'ta yapılan darbe ile sona ermiştir. Bu tez varlığı 1910 yılına kadar uzanan Kayseri basınının 1950-1960 seneleri arasında çıkarılan Yeni Kayseri, Erciyes Telgraf ve Anadolu gazetelerinin Demokrat Parti iktidarının faaliyetlerine bakışına ışık tutmaktadır. Anahtar Kelimeler: Basın, Demokrasi, DP, Adnan Menderes, CHP, Seçim
Mesnevî adlı eseri bağlamında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin tarih kullanımı
Kendisi bizâtihi bir tarihçi olmayan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî adlı eserinde tarih biliminin inceliklerinden faydalanmıştır. Söylenişten ziyade anlam üzerine yoğunlaştığı bu eserinde, tarihî olay ve anlatımlara geniş yer vermiştir. Düşüncelerini insanlara beyan etmek ve ikna kabiliyetini arttırmak için tarih bilimini bir alternatif olarak görmüştür. Bugün Mevlânâ'nın bakış açısının, sadece yaşamış olduğu coğrafyada değil dünyanın pek çok yerinde kabul gördüğünü göz önünde bulundurduğumuzda, tarih anlatımının gücünü doğru yönde kullandığı sonucunu çıkarabiliriz. Hayatta olduğu dönemde kendisini bir tarihçi olarak tanımlamadığı gibi sonrasında da ona böyle bir sıfat atfedilmemiştir. Bizâtihi tarihçi olmaması hasebiyle, geleneksel ve çağdaş tarih anlayışları içerisinden bir veya birkaçını benimsemiştir demek doğru olmayacaktır. Ancak üslup ve anlatım tarzını analiz ederek, bu tarih anlayışlarından hangileri ile aynı doğrultuda hangileri ile zıt olduğu tespit edilebilir. Mevlânâ'nın Mesnevî'deki anlatımlarında genel itibariyle tarihsiz tarih yaklaşımına göre hareket ettiği söylenebilir. Onun, yalnızca tarih değil aynı zamanda mekân ve kişi gibi tarihi bir bilim yapan temel kavramlara da büyük oranda yer vermediği tespit edilmiştir. Rivayetleri doğrudan nakletmek yerine yaşadığı toplumun gözünden yansımalar ile eserine almıştır. Mesnevî'de tarihi derinlemesine işlemiş olan zatın tarihî anlatımları nasıl ele aldığını, kendi eklemeleri ve üslubuyla okuyucusuna nasıl sunduğunu analiz etmek, bir tarihçiye muhakkak yeni bakış açıları sunacaktır.
XIII. yüzyılda Türkiye Selçuklu Devleti'nin ticarî hedeflere yönelik politikaları ve fetihleri
Anadolu, sahip olduğu jeopolitik konumu sayesinde, taşıdığı potansiyeli ve fırsatları yüzyıllar boyunca değerlendirmesini bilmiştir. Önemli ölçüde doğal yol ağının varlığı, ulaşımda elverişli koşullar sunduğu gibi beşerî ve iktisadî etkinlikler de tarihi süreçte iç içe bir yön takip etmiştir. Bizans Devleti'nin siyasî ve iktisadî sisteminin XI. yüzyıldan itibaren zayıflaması, Türkiye Selçukluları adına bu nizamı tekrar inşa etmesi için uygun ortamı hazırlamıştır. Selçuklu sultanları, ülke içinde huzur ve güvenliği sağladıktan sonra fetih hareketlerini, iktisadî amaçlar gözeterek, ticarî yolları güvenli hale getirmek üzerine planlamışlardır. Karadeniz'de Sinop ve Suğdak; Akdeniz'de Alâiye ve Antalya gibi liman şehirlerini ele geçirerek, doğu-batı ve kuzey-güney istikametinde yürütülen ticareti denetim altına almışlar, bu da Anadolu'ya dinamizm katmıştır. Selçuklu sultanları, iktisadî ve ticarî hareketliliğe ivme kazandırmak için koruyucu ve teşvik edici önlemlere de yönelmişlerdir. Bazı hukukî tanzimler yapılarak, tüccar devletlerle antlaşmalar imzalanmıştır. Gümrük vergi oranları düşürülürken, tacirlerin zararları devlet sigortası kapsamında garanti altına alınmıştır. Böylece ticarî akım Selçuklu sahasına çevrilmiş ve ihracat ön plana çıkmıştır. Ticaretin milletlerarası boyuta taşınmasında, ticarî yol ağının varlığı ve sunduğu elverişli koşulların da önemli ölçüde katkısı olmuştur. Seyahat sırasında umulan güvenlik ve ulaşım rahatlığı, Selçuklu yöneticilerinin gözünden kaçmamış, mevcut olanı geliştirmek ve himaye etmek maksadıyla ribât, kervansaray, han ve köprü gibi yapılar meydana getirmişler ve bunlara büyük önem atfetmişlerdir. Bu araştırmada, Türkiye Selçuklu Devleti'nin Anadolu'yu milletlerarası ticaret ağına entegre edebilmek için ne tür politikalar izlediği, ekonomik amaçlara binaen gerçekleşen fetih faaliyetleri ve yatırımların, bu coğrafyayı nasıl refaha kavuşturduğu incelenmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Selçuklular, Anadolu, Ticaret, İhracat, İthalat
Bizans İmparatorluğu'nun İtalyan şehir devletleri ile siyasi ve ticari ilişkileri (XI-XIII. yüzyıllar)
Bizans İmparatorluğu, ilk olarak VI. yüzyılda tanışıp hamiliğini yaptığı İtalyan Şehir Devletleri ile zamanla hamilikten müttefikliğe akabinde ortaklığa giden siyasi ve ticari ilişkiler kurmuşlardır. Bizans İmparatorluğu, İtalyanlara vermiş olduğu ticari imtiyazlar ile kendi ticaretine ağır bir darbe indirirken aynı zamanda İtalyanların Adriyatik'teki ticaretlerini Doğu Akdeniz'e yayma fırsatını da beraberinde getirmiştir. Bu durum tek geçim kaynakları denizcilik olan İtalyanların ekmeğine yağ sürmüş ve Doğu Akdeniz ticareti ile tanışmalarına vesile olmuştur. Haçlı Seferleri, Bizans İmparatorluğu ve İtalyan Şehir Devletleri'nin kaderini etkileyen bir dönemi meydana getirmiştir. İtalyanlar, Haçlı Seferleri ile bölgede kurulan Haçlı Devletleri'nden ve Mısır'dan almış oldukları imtiyazlar ile kısa sürede zenginleşirken imparatorluk ise bölgedeki ticaretini ve hakimiyetini zamanla kaybetmiştir. XI-XIII. yüzyıllar arasında süregelen bu durum Bizans İmparatorluğu ile İtalyanlar arasındaki ilişkilerin odak noktası olmuştur. İtalyan Şehir Devletleri, Haçlı Seferleri'ni kendi menfaatlerine göre kullanmışlar ve bölgede elde ettikleri koloniler ile de Doğu Akdeniz ticaretinde hâkim duruma gelmişlerdir. Bu dönemde Doğu Akdeniz ticaretinin baş aktörü olan İtalyanlar, başta Uzak Doğu'dan olmak üzere çeşitli coğrafyalardan gelen ticari ürünlerin Avrupa'ya aktarılmasında aracı olmuşlardır. Bu aracılık faaliyetlerini, bankacılık ve kredi sistemleri ile de geliştirerek bölge ticaretinin gelişmesi ve genişlemesine katkılarda bulunmuşlardır.
Antik Yunan'da kurban ve kurban ritüelleri
Yunan coğrafyası Antik Çağ'ların başından itibaren farklı olay ve olgulara şahitlik etmiştir. Çeşitli etnik unsurları kendi bünyesinde barındırmıştır. Bu etnik unsurların kültürlerini kendi bünyesine uygun hale getirerek kabul etmiştir. Bu durum yunan dünyasının sosyal ve siyasal olarak etkileşiminin getirileri yunan kültürünün temelinde yenilenmelere sebep olmuştur. Kurban konusu dini ritüeller ile birlikte tüm toplumlarda yer alan bir olgudur. Tezimizde genel olarak kurban ve kurban ritüellerini ele alarak özelde de Antik Yunan dünyasında kurbana değinilmiştir. İki bölümden oluşan tezimizin birinci bölümünde kurbanı tanımlayan bilim insanlarının görüşlerine ve karşılaştırmalarına yer verilmiştir. Devamında ikinci bölümde ise Antik Yunan'da dini ritüeller ile kurban ritüellerini nasıl kullandıklarını ve bu durumun Antik Yunan dinlerini nasıl meydana getirdiği anlatılmıştır. Bu şekilde kurban ve kurban ritüellerinin Antik yunan Dünyasındaki yeri ve tanımı ortaya konmaya çalışılmıştır.
Osmanlı'da suç ve ceza: XIX. yüzyılın ikinci yarısında Halep ve Konya
Bu tez, Osmanlı Devleti'nin XIX. yüzyılın ikinci yarısında geçirdiği hukuki değişimleri ceza kanunnameleri ve pratiği bağlamında incelemiştir. Bu dönemde keskin idarî, hukukî ve iktisadî değişimlere maruz kalan Osmanlı toplumu, bu durum karşısında Müslümanların siyasi ve idari olarak egemen olduğu yapısını kaybetmiştir. Bunun sonucunda ekonomik olarak zenginleşen gayrimüslimlerin toplumda siyasî ve idarî olarak farklı statü talepleri siyasî suçların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Müslüman-gayrimüslim ilişkilerinin şekillendirdiği siyasî suçların yanı sıra savaş, kıtlık, salgın ve ekonomik kriz dönemlerinde adi suçların arttığı görülmektedir. Bu durum, Osmanlı arşiv belgeleri, Fransız ve İngiliz konsolosluk kayıtları, dönemin basılı ve süreli eserleri ile seyahatnameler kullanılarak ortaya konmaya çalışılmıştır. Halep ve Konya vilayet örnekleri seçilerek coğrafi konum, demografi, ticari etkinlik ve sosyal yapı gibi faktörlerin suç ve suçlu pratikleri üzerinde ne derece etkili olduğu gösterilmiştir. Halep Vilayeti'nin ticari etkinliği, göç hareketleri, heterojen nüfus yapısı ve demografisi daha yoğun bir siyasi suç niceliğine neden olurken, Konya Vilayeti'nde ise daha homojen nüfus yapısının, sınırlı göç hareketlerinin ve ekonomik kapalılığın adi suçların yoğunlaşmasına neden olduğu görülmüştür. Bu çalışmada, belirtilen faktörlerin mahkeme kararlarındaki etkinliği ve kararların bölgesel farklılıkları bu bağlamda değerlendirilmiştir.
Eski Mezopotamya toplumlarında suyun dini niteliği
Su, başta insan olmak üzere tüm canlıların hayatını devam ettirebilmesi için gerekli olan en önemli maddedir. Bu özelliği nedeniyle hemen hemen her din ve inanç kültünde suya kutsiyet atfedilmiştir. Suyun olmaması, hayatın olmaması anlamına gelmektedir. Bu nedenle insanoğlu suya karşı her zaman bağlılık hissetmiş, suyun hayat bahşetmesi nedeniyle kutsiyetin sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla suya ilk insandan günümüze kadar bir şekilde ya bizzat tanrı olarak ya da tanrının yeryüzündeki simgesi olarak kutsanmıştır. Medeniyetin doğduğu coğrafya olarak bilinen Mezopotamya Bölgesi, birçok inanç ve kültüre ev sahipliği yapmıştır. İnsanın olduğu her çağda inanç ve ritüelde bulunmaktadır. Mezopotamya bereketli toprakları, Fırat ve Dicle nehirlerinin arasında olması sebebiyle suya karşı kutsiyet atfedilerek kült merkezi haline gelmiştir. Bölgeye ilk olarak Sümerlerin gelmesiyle beraberinde tapınmalar ve kutsal alanlar oluşmuştur. Toplumlar, inançlar ve kültler, Mezopotamya kültürünün temellerini oluşturmaktadır. Bölgenin nehir ve su kaynakları bakımından önemli bir konumda olması dini ve kültürel hayatında vazgeçilmez unsurunu oluşturmaktadır. Dini hayatın bir unsuru olan suya karşı çeşitli tapınmalar ya da ibadet öncesi hazırlık sürecinde su Mezopotamya'da en etkili maddeyi temsil etmektedir. Su, bereketin simgesi olarak kabul edilmiş ve suya karşı adaklar adanmış, suyun tanrısı hoş tutulması amaçlanmıştır. İnsanoğlu, suyun arındırıcı ve temizleyici özelliklerinden yararlanmış, suyu arınma ayinlerinin en temel ögesi haline getirmiştir. Suyun canlılara sunduğu mükafatların yanında cezalandırıcı yönü de insanlar tarafından göz önünde tutulmuş; bu durum farklı ritüellerin, kültlerin oluşmasına zemin hazırlamıştır.
Mirât-ı Târîh-i Osmânî
Rüştiye mekteplerine tarih dersleri konulmasının ardından sistemli bir tarih ders kitabı lüzumu görüldü. Bu ihtiyaç üzerine Aziz, Sami ve Şevki Beyler, Osman Gazi'den başlayıp II. Abdülhamid devrine kadar yaşamış olan bütün padişahları konu alan Mirât-ı Târîh-i Osmânî adlı ders kitabını kaleme almışlardır. Bu çalışma giriş, iki bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Çalışmanın giriş bölümünde esere kısaca değinilmiştir. Birinci bölümde Mirât-ı Târîh-i Osmânî'nin transkripsiyonu, ikinci bölümde eserin değerlendirilmesi ve bazı konuların mukayesesi yapılmıştır. Sonuç bölümünde ise genel bir değerlendirme yapılmıştır.
Demokrat Parti ve Demokrat Parti Van milletvekilleri
Demokrat Parti'nin 1950 Genel Seçimleri ile iktidara gelmesi Türk siyasi hayatında yeni bir dönemi başlattı. Ülke genelinde hızlı bir şekilde yapılanan ve halkın ilgisini cezbeden DP, Van'da da saygı duyulan isimleri etrafına toplayarak kendisine bir faaliyet alanı oluşturdu. Özellikle uzun yıllar baskılanan konulara karşı hassasiyet göstermesi 1950 ve 1954 yıllarında Van seçim bölgesindeki halkın da dikkatini çekti. 1950 ve 1954 seçimleri ile DP milletvekilli olarak TBMM'ye giren İzzet Akın, Kemal Yörükoğlu, Muhlis Görentaş, Hilmi Durmaz ve Hamit Kartal ise gerek şahsiyetleri gerekse yaptıkları hizmetlerle uzun yıllar isimlerinin iyi anılmasını sağladı.
Eski Anadolu coğrafyasında dağ kültü
Dağlar oldukça büyük kütleleri, heybetli görüntüleri, yaşam alanı olmaları, barınma, korunma ve avlanma olanağı sağlamaları gibi birçok hayati özellikleri nedeniyle ilk insandan günümüze önem arz etmiş, dünya mitolojilerinde kutsal olarak görülmüş ve kültleştirilmiş yeryüzü oluşumlarıdır. Dağlar neredeyse tüm inanışlarda farklı nedenlerle önemli yer işgal eden bir öge olmuştur. Zaman zaman tanrısal bir mekân, zaman zaman vahyin geldiği yer ve tanrılara götüren bir yol, zaman zaman da evrenin kozmik merkezi olarak algılanmıştır. Kendilerine verilen değer nedeniyle, ayinlerin yüksek dağ başlarında gerçekleştirilmesi ve insanların dağ başlarına gömülmesi normal kabul edilmiştir. Gizemli konumu, göğe doğru yüksekliği ile dikkatleri üzerine çeken dağların sahip olduğu bu özellik, onları tarihi çağların tamamında cazibeli kılmıştır. Eski Anadolu'nun coğrafi olarak özel bir konumu bulunmaktadır. Ayrıca aşılması güç ancak belirli noktalarından geçitler ile geçilebilen paralel doğrultuda uzanan dağlar silsilesine sahip olduğu da bilinmektedir. Anadolu'da yaşayan muhtelif toplumlar da diğer toplumlar gibi, dağlara çeşitli anlamlar yüklemişler ve zamanla bu dağların kült olmasını sağlamışlardır. Bu nedenle dağ kültü açısından Eski Anadolu coğrafyası oldukça zengin bir birikime sahiptir. Eski Çağ Anadolu coğrafyasında yaşanan tarihi olaylara ve inançsal davranışlara tanıklık yapan bu dağlar sayesinde bölgenin zengin bir kültür ve inanç birikimine sahip olduğu değerlendirilmektedir. Bu çalışmanın amacı, dağ kültünün Eski Anadolu coğrafyasında yaşayan toplumların hayatındaki yerini, önemini ve işlevini incelemektir. Araştırma kapsamında Eski Çağ Anadolu kavimlerinin dağ ile olan ilişkileri inanç başta olmak üzere sosyal, tarihi ve kültürel boyutlarda çok yönlü olarak ele alınmış ve dağ kültü üzerine değerlendirmeler yapılarak ilgili alana katkı sağlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Kült, Dağ Kültü, Dağ-Tanrı, Eski Anadolu İnançları, Eski Anadolu Dağları.
Sebepleri ve sonuçları açısından Hendek Gazvesi
Hendek Savaşı, Hz. Peygamber'in Bedir ve Uhud savaşlarından sonraki üçüncü büyük savaşıdır. Savaşın tarafları açısından, savaşta kullanılan taktikler bakımından, tarafların kayıpları yönünden diğer savaşlardan farklılıkları dikkat çekmektedir. Savaş 3 bin kişilik İslâm ordusuyla 10 bin kişilik Müşrik-Yahudi-Münafık müttefik ordusu arasında gerçekleşmiştir. Daha önceki ve daha sonraki savaşlardan farklı olarak Medine, şehrin etrafına hendek kazılarak korunmuş, sonuçta kalabalık sayıdaki orduların 20 günü aşkın mücadelesine rağmen her iki taraftan yaklaşık 14 kişi ölmüştür. Kuşatma, hicretin 5. yılı Şevvâl ayının 7. günü (1 Mart 627 Pazar) başlayıp Şevvâl ayının 27. günü (21 Mart 627 Cumartesi) sona ermiş, hendek kazım ve müttefik kuvvetlerin Medine'ye intikal süresi hariç yaklaşık 21 gün sürmüştür. Savaşın azmettiricisi Yahudilerdir. Antlaşmaya ihanetleri sebebiyle Medine'den sürülen Yahudiler, Mekkeli Müşriklerle ve diğer Müşrik kabilelerle, Medine içinde de Benî Kurayza Yahudileri ve Münafıklarla ittifak yapmışlardır. Müttefik kuvvetleri savaşa iten sebepler siyasî, dinî ve ekonomik endişelerken, Müslümanların savaşma sebebi meşru müdafaadır. Savaşın hem İslâm ordusu hem de müttefik kuvvetler açısından siyasî, askerî, dinî, sosyal ve ekonomik anlamda önemli sonuçları olmuştur. Bu savaş Müslümanların son savunma savaşıdır. Devam eden süreçte Müslümanlar otoritelerini kabul ettirmiş, müttefikler mağlup olup itibar kaybetmişlerdir. Savaşın gidişatını belirleyen Hz. Peygamber'dir. Kullandığı ve müttefiklerin de uymak zorunda kaldıkları hendek kazma taktiği, soğuk savaş, safları bölme gibi taktikler savaşta az sayıda kişinin ölmesini sağlamıştır. Hz. Peygamber istişareye dayalı, disiplinli, planlı bir şekilde mücadele etmiş, savaş için gerekli bütün imkânlarını seferber etmiş, bulduğu her fırsatta yaptığı dualarla Cenâb-ı Allah'tan yardım istemiş ve dilediği yardıma nâil olmuştur. Bu zafer bir anlamda kulun irade ve gayretiyle, Allah'ın yardımının birleşmesinin ürünüdür. Müttefik orduların mağlubiyetlerinde ordunun çok başlılığı, disiplinsizliği, farklı grupların amaçlarının bire bir örtüşmemesi etkili olmuştur. Neticede İslâmiyet'i tamamen ortadan kaldırmak amaç ve idealiyle Medine'ye saldıran müttefik kuvvetlerin ordusu beklemedikleri bir şekilde hezimete uğramışlar, siyasî, askerî, dinî, sosyal ve ekonomik anlamda ağır bedel ödemişler, bir daha Müslümanlara saldırma cesareti gösterememişlerdir. Müslümanlar ise hemen her alanda önemli kazanımlar elde etmişlerdir. Anahtar Kelimeler: İslâm Tarihi, Hendek Savaşı, Ahzâb Savaşı, Benî Nadîr, Benî Kurayza oldurulacaktır.
Üsküp medreseleri
Balkanlar, konum itibarıyla tarihte pek çok devletin hakimiyet kurmak için mücadele ettiği bir coğrafyadır. Üsküp, Osmanlı döneminde Kosova Vilayetinin merkezi olması hasebiyle Türk kültürünün Bursa gibi önde gelen şehirlerinden biridir. 1392'de Paşa Yiğit Bey'in fethiyle Osmanlı birliğine katılan Üsküp, 1913 Bükreş Antlaşması'yla Osmanlının elinden çıkmıştır. Üsküp'ün fethinden sonra Türk yurdu haline getirilmesi için Anadolu'dan Türkler göç ettirilmiş ve şehri geliştirmek için vakıflar aracılığıyla cami, mescit, han, hamam, mektep, medrese, tekke, zaviye, hankâh gibi birçok yapı inşa ettirilmiştir. Medreselerin burada kurulmasıyla birlikte devlete ve topluma gerekli din hizmetlerinin yanı sıra aynı zamanda adlî ve idarî görevleri alacak kişileri yetiştirmek, toplumun refah ve kültür seviyesini yükseltmek amaçlanmıştır. Bu bağlamda kimi zaman padişah veyahut devlet adamları kimi zaman da hayırseverler eliyle Gazi İshak Bey, Gazi İsa Bey, Yahya Paşa, Mustafa Paşa, Lonca, Tütünsüz, Sultan Murad ve Meddah medreseleri gibi eğitim yapıları inşa ettirilmiştir. Burada Osmanlı devrinin ünlü âlimlerinden, aynı zamanda Tevârîh-i Âl-i Osmân adlı eserin de yazarı olan Kemalpaşazâde ve Taşköprülüzâde Ahmed Efendi gibi ilim adamları görev yapmış; hatta bazı eserlerini burada yazmışlardır. Ayrıca Mustafa Efendi, Şücâüddin İlyas Efendi ve Hasan Fehmi Efendi gibi Üsküp'te kendini yetiştirmiş âlimler burada görev yapmışlardır. Pek çok ilmiye mensubu Üsküp medreselerinden icazet alıp İstanbul, Edirne ve Bursa gibi köklü şehirlerin medreselerinde hocalık yapmışlardır. Bu nedenle Üsküp ve diğer şehirler arasında organik bir bağ vardır. Bu çalışmada Osmanlı döneminde Üsküp şehir merkezinde kurulmuş olan medreseler incelenmiştir. Araştırma neticesinde 21 adet medresenin bulunduğu sonucuna varılmıştır. Bu eğitim yapılarının hiçbiri günümüzde mevcut değildir. Fakat, Osmanlı dönemine ait vakıf eserlerinin bir kısmı ayakta ve kullanılabilir bir haldedir. Anahtar Kelimeler: Üsküp, Medrese, Osmanlı Devleti, Balkanlar, Makedonya.
Türkiye'de eğitim ve kültür faaliyetleri (27 Mayıs 1960-12 Eylül 1980)
Bu çalışmada; 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 tarihleri arasında Türkiye'de gerçekleşen iki darbe arası dönemdeki eğitim ve kültür faaliyetleri incelenmiştir. Çalışmada her öğretim kademesindeki gelişmeler; dönemin beş yıllık kalkınma planları, Millî Eğitim Bakanlığı'nın şȗra kararları, eğitim ile ilgili çıkarılan kanunlar ve yönetmelikler ile değerlendirilmiştir. Kültürel gelişmeler ise dönemin edebiyat, tiyatro, sinema, resim, heykel, müzik ve müze faaliyetleri hakkında bilgiler anlatılmıştır. Anahtar Kelimeler: Millî Eğitim Şȗrası, Beş Yıllık Kalkınma Planı, Eğitim, Kültür, 27 Mayıs 1960, 12 Eylül 1980, Sinema, Tiyatro.
Tek parti iktidarının iktisadi dış politikası
Türkiye Cumhuriyeti, bu yıl içerisinde yüz yılı aşmış bir devlettir. Devletin bir asırlık ömründe gerçekleştirmiş olduğu siyasi, ekonomik ve eğitim amaçlı birçok politikası ve bu politikalarında başta iç ve dış olmak üzere pek çok belirleyici unsur bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk yirmi yedi yılını kapsayan tek parti iktidarı dönemi, bir asırlık tarihte önemli ve ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Bu dönemin önemi ve ayrıcalığı, ülkenin bizzat kurucuları tarafından yönetim sürecinin gerçekleştirilmiş olmasından ileri gelmektedir. Bunun yanında Millî Mücadele sonrasında ve İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki politikalara tek parti dönemi içerisinde yön verilmiş olması, bu dönemi Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ayrıcalıklı bir yere taşıyan önemli konu başlıklarıdır. Söz konusu olayların yanı sıra ekonomi politikalarındaki yol haritaları ve ülke ekonomisini güçlendirmek ile beraber uluslararası ticaret faaliyetlerinde gösterilen atılım süreçleri, tek parti dönemini incelemek için önemli ekonomik sebepler arasında yer almaktadır. Bu tezde tek parti iktidarı olarak literatüre geçen yirmi yedi yıllık kesintisiz bir sürecin dış siyaseti ve ekonomi politikaları incelenmiştir. İncelenen dış ilişkiler, siyasi politika değerinde değil; ekonomik alanda irdelenmiş, ilişkilere yön veren ekonomik faktörler ve altyapıları değerlendirilmiştir. Uygulanan politikalar ile ulaşılmak istenen kazançlar ve ittifaklar, altyapıları ve uluslararası ortam dikkate alınarak değerlendirilmiştir.
Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisine katılan Konya milletvekillerinin faaliyetleri
Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, olağanüstü şartlar altında 23 Nisan 1920'de açılarak demokrasi ve millet adına büyük bir adım atılmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisine katılacak üyeler iki kez seçimle belirlenmiştir. Bu olay Türk inkılabının organı olan ilk Meclisi farklı yapan unsurdur. Olağanüstü yetkilere sahip olan kurucu Meclise, her sancaktan 5 üye seçilerek Ankara'ya gönderilmiştir. TBMM'nin ikinci oturumunda Mustafa Kemal Atatürk, 110 TBMM üyesinin oyu ile Meclis Başkanlığına seçilmiştir. Meclis Başkan Vekilliğine ise Konya Mevlana Dergâhı Postnişi Abdülhalim Çelebi 91 oy ile görevlendirilmiştir. Konya'dan katılan üye sayısı ilk günler 5 kişiyken Mebusan Meclisi'nin kapatılması üzerine temsil heyetinin çağrısına uyan mebusların Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisine katılmaları ile sayısı 10'a çıkmıştır. Meclis-i Mebusan'dan katılan TBMM üyeleri: Mehmet Vehbi Efendi, Yalvaçlı Ömer Vehbi Efendi, Hacı Kurrazade Bekir Efendi, Halil Kazım Hüsnü Bey ve Musa Kazım Efendi'dir. Konya'da yapılan seçim sonucunda katılanlar ise: Abdülhalim Çelebi Efendi, Bekir Refik Koraltan, Hacı Arif Bey, Saatçizade Mehmet Rıfat Efendi ve Hulusi Bey'dir. Vatanın kurtuluşunda Konya'yı temsil eden TBMM üyeleri olarak, hepsi birer Kuva-yı Milliye taraftarı olmuşlardır. Birinci TBMM'de Konya'dan katılan TBMM üyeleri önemli görevlerde yer almışlardır. Anahtar Kelimeler: Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, TBMM Üyesi, Konya, Seçim, Ankara.
Amasya şehrinin fiziki oluşumunda vakıfların rolü (XIII-XVIII. yüzyıl)
İslam medeniyetinin en önemli unsurlarından birisi de hiç şüphe yok ki vakıf müessesesidir. Hayırseverler tarafından dinî/hayrî gayelerle tesis edilen vakıflar İslam medeniyetini birçok yönden etkilemiştir. Özellikle Osmanlılar döneminde zirvesini yaşamış olan bu kurum; toplumdaki ekonomik, dini, sosyal, sağlık ve temizlik ihtiyaçları gibi günümüzde karşılanması devlet vazifesi sayılan ihtiyaçların, hayırseverler tarafından yapılan hayrat binalar ya da bu binaların hizmet ve yapılarının devamlılığı için kurulan vakıflar sayesinde giderilmesini sağlamıştır. Vakıflar, yerine getirdikleri bu hizmetlerle beraber kuruldukları yerlerde yeni bir şehrin ortaya çıkmasını sağladıkları gibi şehirlerin genişleme yönünün belirlenmesini de doğrudan etkileyerek fiziki yapının oluşmasında önemli bir faktör olmuşlardır. Nitekim hayırseverlerin gelir getirici unsurlar olarak vakfettikleri iktisadî unsurlar şehirlerin ticarî alanlarını oluştururken, yaptırdıkları hizmet binaları da dinî ve sosyal alanları olarak yerleşme ve genişleme de aslî unsurlar olmuşlardır. Öte yandan vakfedilen yeşil alanlar, temiz su kaynakları ve tahsis edilen temizliki kadroları, vakfın ebediliği ilkesi gereği şehirde yeşil alanların uzun yıllar korunmasını sağlamıştır. Bununla birlikte yapıların bakım-onarımının da yine vakıflar tarafından yerine getirilerek bu müesseselerin birçoğunun günümüze ulaşmasını sağlaması, çağının üzerinde bir çevrecilik anlayışının ürünüdür. Nitekim Amasya şehri 200 yıla yakın bir süre şehzade sancağı olması ve doğuda İran savaşlarında bir sınır şehri olması nedeniyle birçok hanedan üyesi ve üst bürokrasiden kişiler tarafından sayısız hayrat eserin ve bunların ihtiyaçları için gelirlerin vakfedildiği örneklerin görüldüğü bir şehir olmuştur. Arşiv vesikaları ve araştırma kaynaklarından yararlanılarak hazırlanan bu çalışmada Amasya şehrinin fiziki oluşumunda vakıf kurumunun rolünün çok önemli bir paya sahip olduğu görülmüştür.
Demirel hükümetlerinin Kıbrıs politikası (1965-1971)
Bu tez çalışmasında Kıbrıs'ın tarihsel önemi ve geçirdiği evler açıklanmaya çalışıldıktan sonra, tezin esas konusunu teşkil eden 27 Ekim 1965 ve 26 Mart 1971 yılları arasında tek başına iktidar olan Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi'nin Kıbrıs meselesine yaklaşımı ve faaliyetleri incelenmiştir. Çalışmada Kıbrıs'taki gelişmeler, Cumhuriyet Senatosu Tutanakları esas alınmak üzere, cumhurbaşkanlığı arşivi, dönemin ulusal gazetelerinden Tercüman, Milliyet ve Hürriyet gazeteleri, Dışişleri Belleteni ve TBMM Zabıtları ile akademik tez, kitap, dergi, makale ve internet kaynakları değerlendirilerek çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kıbrıs, Adalet Partisi, Süleyman Demirel, Enosis, Taksim, Federal Devlet, Dış Politika.
Soğuk Savaş döneminde Demokratik Alman Cumhuriyeti'nden Türkiye'ye propaganda yayını yapan Bizim Radyo (1958-1989)
Bizim Radyo 1958 yılında Demokratik Alman Cumhuriyeti'nin Leipzig şehrinde Türkiye içinde illegal ilan edilmiş Türkiye Komünist Partisi'nin dış bürosu tarafından kuruldu. Gizli bir propaganda radyosu olan Bizim Radyo'nun temel amaçları arasında Türkiye'ye yönelik komünizm propagandası yapmak, anti-emperyalist yayınlara imza atmak ve sosyalist ülkelerdeki politik gelişmeleri Türkiye'deki dinleyicilerine aktarmak yer almaktadır. 1989 yılına kadar yayın hayatını sürdüren Bizim Radyo İsmail Bilen, Nazım Hikmet ve gazeteci Sertel ailesinin üyeleri Zekeriya Sertel, Sabiha Sertel ve Yıldız Sertel tarafından kurulmuştur. Daha sonra Zeki Baştımar, Aram Pehlivanyan, Hayk Açıkgöz ve eşi Anjel Açıkgöz, Bilal Şen ve Gün Benderli gibi isimlerin katılımı sonucunda genişleyen kadrosuyla yayın hayatına devam eden Bizim Radyo birçok konu hakkında propaganda yayınları yaptı. Bu konular arasında Türk-Sovyet dostluğu, Amerikan emperyalizmi karşıtlığı, Türkiye'deki işçi-köylü hareketleri, Batı Almanya'daki Türk işçiler, Türkiye'deki askeri darbeler ve ordu, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), Merkezi Antlaşma Teşkilatı (CENTO), Amerika Birleşik Devletleri'ne hizmet ettiklerini düşündükleri Demokrat Parti, Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve kendilerine ideolojik olarak daha yakın buldukları Türkiye İşçi Partisi gibi siyasi partiler, Türk dış politikasını ilgilendiren Kıbrıs ve Ortadoğu gibi meseleler ve Kürt hareketi yer almaktadır. Bizim Radyo, Soğuk Savaş'ın bitişini simgeleyen 1989 yılındaki Berlin Duvarı'nın yıkılmasının birkaç gün öncesinde yayın hayatını noktalamıştır. 31 yıllık yayın hayatına bakıldığında Bizim Radyo'nun propaganda yayınları Türkiye iç siyasetinde, Türk-Sovyet ilişkilerinde ve daha birçok konuda etki bırakmıştır. Ayrıca Türk-Sovyet ilişkilerinin gelişmeye başladığı 1960'ların ikinci yarısında Bizim Radyo'nun propaganda yayınları Türkiye tarafından sık sık Sovyetlere şikayet edilmişse de bu yayınlar iki ülke arasında büyük bir sorun yaratmamıştır. Anahtar Kelimeler: Bizim Radyo, Propaganda, Soğuk Savaş, Türkiye Komünist Partisi, Gizli Radyolar, İsmail Bilen, Nazım Hikmet.
İki savaş arasında Osmanlı idaresinde Bosna eyaleti (1739-1768)
Bu çalışma dört asrı aşkın Türk idaresi altında kalan Bosna eyaletinin 1739-1768 yılları arasındaki tarihî kesitine odaklanmaktadır. Osmanlı Devleti'nin Balkan yarımadasındaki en önemli eyaletlerinden birisi olan Bosna'da Osmanlı-Avusturya-Rus savaşının (1736-1739) ardından bir müddet sükûnet hâkim olsa da XVIII. yüzyıl ortalarına doğru büyük bir isyan patlak vermiştir. Bu çalışma sonuçları itibariyle söz konusu isyanın ortaya çıkmasında görevlerini suistimal eden yerel yönetici sınıfın ve kendilerini yeniçeri ilan eden bazı asilerin önemli rol oynadığını göstermiştir. Merkezî hükûmet ve yerel yönetici sınıf söz konusu isyanı bastırmakta oldukça güçlük çekmiş, eyaletteki mevcut yönetim işleyemez bir hâle gelmiştir. Bu nedenle isyan fasılalarla yaklaşık on yıl devam etmiştir. İsyanın bastırılmasından sonraki yıllarda ise Bosna'da devlet otoritesi yeniden sağlanmış ve eyalet nispeten daha huzurlu bir ortama kavuşmuştur. Ele alınan dönemde eyaletin Avusturya ve Venedik hudutlarında asayişi bozan çok sayıda olay yaşanmıştır. Bu sorunların çözümünde diplomatik yollar tercih edilmiş ve uzlaşmacı bir siyaset takip edilmiştir. Bosna valileri bu yıllarda Karadağ'da ortaya çıkan isyanlarla da ilgilenmek zorunda kalmışlardır. Bosna'dan bölgeye düzenlenen askerî operasyonlarla Karadağlı asiler itaat altına alınmışlarsa da askerî geri çekilişi fırsat bilen Karadağlılar her defasında yeniden isyan bayrağı açmışlardır. Bu çalışmada söz konusu döneme dair Bosna eyaletindeki sadece siyasi ve sosyal gelişmelere ışık tutulmamıştır. Aynı zamanda eyaletteki idari, askerî, dinî, kültürel ve iktisadi yapılar ile mimari alandaki faaliyetlere yönelik de fikir verici tespitlerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Osmanlı Devleti, Bosna, Hersek, Bosna eyaleti, Balkanlar, XVIII. yüzyıl.
Eyyûbîler Ve Memlûkler döneminde İskenderiye (1167-1517)
Bu tez Mısır'da yer alan İskenderiye şehrinin 1167-1517 yılları arasındaki tarihini incelemektedir. Çalışma, Eyyûbîlerin daha Mısır'da yönetime gelmeden şehirle gerçekleşen ilk temasıyla başlayıp Osmanlıların fethiyle sonra ermektedir. İskenderiye, tarih boyunca önemli bir şehir olmakla birlikte Haçlı seferleri döneminde kilit bir role bürünmüştür. Eyyûbîlerin tarih sahnesine çıkmalarından kısa bir süre sonra Haçlıların yönünü Mısır'a çevirmesi, şehrin stratejik önemini arttırmıştır. İskenderiye, sahilde bulunması sebebiyle her zaman tehdit altında olsa da Haçlılar döneminde bunu daha da yakından hissettirmiştir. Dolayısıyla Mısır yöneticileri için İskenderiye savunması ciddi bir devlet stratejisi haline gelmişti. Eyyûbîler döneminde Haçlıların yönünü Dimyât'a çevirmesiyle 1174 yılındaki Norman saldırısı dışında şehre karşı bir atak olmamıştır. Memlûkler döneminin ilk asrında devletin İskenderiye politikası değişmese de ilerleyen süreçte karşımıza zıt bir tablo çıkmaktadır. XIV. yüzyılda devletin yaşadığı rehavet ve iç çekişmeler şehir savunmasını zayıflatmıştır. Böylelikle İskenderiye 1365 Haçlı seferine hazırlıksız yakalanmıştır. Kıbrıs kralı Pierre de Lusignan önderliğindeki Haçlı ordusu tarafından kısa sürede düşen İskenderiye, oldukça büyük yıkım ve yağmaya uğramıştı. 1365 yılında gerçekleşen Haçlı seferi şehir tarihinde önemli gelişmelere yol açmıştır. İlk olarak İskenderiye, normal vilayet yönetiminden niyâbetü's-saltana yönetimine geçirilmiştir. Tesis edilen yeni sistemde şehrin yönetiminde daha rütbeli emîrler görevlendirilmiştir. Aynı zamanda şehrin askerî gücü de arttırılmıştır. İdarî sistemde İskenderiye'nin bu yüksek konumu, devlet yıkılana kadar devam etmiştir. 1365 Haçlı seferi aynı zamanda parlak bir çağ yaşadıktan sonra İskenderiye'nin gerilemeye başlamasında ilk aşamalardan biri olmuştur. Bu tarihten sonra başlayan gerileme XV. yüzyılda zirveye çıkmıştır. İskenderiye, sahip olduğu coğrafî konum ve bunun getirisi olan ticarî zenginlik ile Mısır'ın en önemli ikinci şehri olmuştur. Dolayısıyla burada güçlü bir idarî sistem tesis edilmiş ve birçok kamu görevlisi şehirde görev yapmıştır. Yine şehrin nüfusunun kalabalık olması burada güçlü bir adlî sistemin olmasını da gerektirmiştir. İskenderiye aynı zamanda kozmopolit bir şehirdi. Müslüman, Hristiyan ve Yahudi halk bir arada yaşamaktaydı. Bunların dışında şehirde geçici olarak bulunan yabancı tüccarlar mevcuttu. Bütün bunlar şehirde canlı bir sosyal yaşama yol açmıştır. İskenderiye bütün olumlu özelliklerine rağmen XV. yüzyılda hızla küçülmüştür. Sürekli tekrarlayan korsan saldırıları, sık sık kendini gösteren afetler, devlet yönetiminin ticarette uyguladığı sert poltika ve konulan ağır vergiler, İskenderiye'de nüfus kaybına yol açmıştır. Nüfusun azalması ise şehrin giderek tahrip olmasına sebep olmuştur. XV. yüzyıl sonlarında Ümit Burnu'nun Portekizlerce keşfi, İskenderiye'nin en önemli vasfı olan ticarete büyük zarar vermekle birlikte şehri daha da kötü bir duruma sokmuştur.
Doğu Roma İmparatoru Tıberıus Constantinus (574-582)
Doğu Roma İmparatoru Tiberius Constantinus, kısa süreli hükümdarlığına rağmen dikkate değer bir kişidir. Doğu Roma veya diğer tanımlama ile Bizans Tarihi içinde, İmparator Iustinianus'un 565 yılında ölümü ile İmparator Heraclius'un 610 yılında tahta çıkışı arasında geçen dönemde hüküm sürmüş imparatorlardan birisidir. 574-578 yılları arasında caesar olarak devlet yönetiminde yer almıştır. 578-582 yılları arasında ise augustus olarak tek başına imparatorluğu yönetmiştir. Onun hükümdarlığında, birçok önemli gelişme olmuştur. Toplum hayatından devlet yönetimine, ekonomik durumdan siyasi olaylara ve diplomatik diyaloglara kadar bunlar sıralanabilir. Ek olarak bütün bunlar, Doğu Roma İmparatorluğu Tarihi kadar Türk Tarihi, İran Tarihi, Avrupa Tarihi, bölgesel tarihçilik açısından da önemlidir. Ayrıca, onun yönetim anlayışı hem kendi dönemini hem de imparatorluğun sonraki dönemlerini etkilemiştir. İmparator II. Iustinus'tan tacı devralan Tiberius Constantinus'un ölümünden sonra İmparator Mauricius'un hükümdarlık dönemi başlamıştır. Bu çalışma, Doğu Roma İmparatoru Tiberius Constantinus'un hükümdarlık dönemini kapsamaktadır. Aynı zamanda biyografi çalışması olan bu tezde, Tiberius Constantinus'un hayatı ve hükümdarlık dönemi Doğu Roma Tarihi kaynaklarının yardımı ile incelenmiştir. İçeriğin oluşumunda, etimoloji, numismatik, hukuk gibi alanların yanı sıra, Roma Tarihi'nden de destek alınmıştır. Tez çalışmasının giriş kısmında, tezin amacı ve Doğu Roma Tarihi içerisinde tezin kapsamı açıklanmıştır. Ardından, yöntem ve kaynaklar belirtilmiştir. Kökeni, ailesi ve kariyeri, imparator olmadan önceki yaşamında yer almıştır. II. Iustinus'un hastalığı sonrasında tahta çıkma süreci ve sonrasında dahili konular, dış politika içerisinde Sâsânîler, Avarlar, Göktürkler ve Avrupa'daki Erken Ortaçağ krallıkları ile ilişkiler bu tezin ana bölümünde incelenmiştir.
et-Tâi'-Lillâh ve Büveyhîler (974-991)
Bu çalışma 24. Abbâsî Halifesi et-Tâi'-Lillâh'ın 363-381/974-991 yılları arasındaki hilâfet dönemini ve Abbâsî Halifeliği'nin Büveyhîler yönetimindeki dönüşümünü incelemektedir. et-Tâi'-Lillâh, makamına tayin edildiğinde Abbâsîler siyasî, sosyal, iktisadî ve dinî bakımdan büyük bir gerileme içindeydi. Esasında Halife el-Mütevekkil-Alellâh'dan (232-247/847-861) itibaren idarede özellikle Türk emîrlerin etkinlikleri artmış, halifeler ise siyasî otoritelerini yavaş yavaş kaybetmeye başlamışlardı. Bu durum merkezî otoritede birtakım aksaklıkların oluşmasına sebebiyet vermişti. Neticede İslâm Devleti'nin farklı bölgelerinde yarı bağımsız veya tam bağımsız hareket eden mahallî hânedanlar kurulmuştu. IV./X. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren bu duruma çareler aramaya başlayan Abbâsî halifeleri, askerlerin siyasete ve orduya müdahalelerini kolaylaştıran emîrü'l-ümerâlık adında bir müessese teşkil etmişlerdi. Bahsi geçen yüzyılın ortalarına doğru Deylem asıllı Zeydî-Şiî inancını benimsemiş Büveyhî hânedanının kurulması ve hilâfet merkezi Bağdat'ı ele geçirmeleri ile Abbâsî halifeleri üzerinde yaklaşık bir asır sürecek bir tahakküm başlatmıştır. Diğer yandan Büveyhîler Şiî olmalarına rağmen Sünnî Abbâsî hilâfetini ortadan kaldırmamışlardır. Kendi iktidarlarının meşruluğunu sağlayabilmek için halifelerin dinî ve manevî gücünden yararlanmayı tercih etmişlerdir. Hilâfetinin tamamını Büveyhî tahakkümünde geçiren Abbâsî Halifesi et-Tâi'-Lillâh'ın döneminde idarenin hemen her alanında fazlasıyla hissedilen bir baskı ortaya çıkmış, böylelikle hilâfette hukukî, idarî ve dinî açıdan dönüşüm kaçınılmaz olmuştur. Halifelerin uzun yıllardır sahip oldukları bazı yetkileri bu dönemde Büveyhî emîrlerinin kısıtlamalarına maruz kalmıştır. Abbâsî tarihinde halifeler hiçbir zaman et-Tâi'-Lillâh'a uygulanan bir muamele ile karşılaşmamış, onun kadar küçük düşürülmemişlerdir. Bu yönüyle diğer halifelerden farklı bir konumda olan et-Tâi'-Lillâh'ın döneminde gerçekleşen olaylar Abbâsî tarihine damga vurarak sonraki halifelerin takip ettikleri siyasete yön vermiştir. Onun hilâfetinde Büveyhîlere karşı kaybedilen nüfuz, kudret ve itibar sonraki dönemlerde yeniden kazanılmaya çalışılmıştır. Büveyhîlerin tahakkümündeki Abbâsî Halifesi et-Tâi'-Lillâh'ın döneminde gerçekleşen olayların ve onun hayatının konu edildiği bu çalışmanın ilk bölümünde doğumu, hilâfeti öncesi siyasî ortam ve halife olması, ikinci bölümünde onun döneminde Bağdat iktidarını ele geçiren Büveyhî emîrleri zamanında hilâfet merkezinde gerçekleşen hadiseler, üçüncü bölümünde dış münasebetler, dördüncü bölümünde hilâfetin dönüşümü ve son bölümünde ise onun halifelik kariyerinin nihayete ermesi, şahsiyeti ve ailesi incelenmektedir.
M.S. IV.- VI. yüzyıllar arasında Batı ve Doğu Roma İmparatorluklarındaki elçilik faaliyetleri
Bu çalışmada, M. S. IV. - VI. yüzyıllar arasında Batı ve Doğu Roma İmparatorlukları'ndaki elçilik faaliyetleri incelenmiştir. İmparatorlukların içinde bulunduğu ve dönemsel olarak değişen siyasi ve askerî şartları politik kariyerlerini de etkilemiş; askerî başarılar yahut başarısızlıklar diplomatik faaliyetleri kaçınılmaz kılmıştı. Söz konusu tarihlerde Roma devleti için batıda Germen kavimlerinin yarattığı tehlikeler, doğuda Sasaniler ile yürütülen mücadelelere ek olarak Ermeni ve İberya krallıkları ile inişli çıkışlı olan ilişkiler, Balkanlar'da ise Avarlar büyük bir tehkike oluşturmaktaydı. Savaşı son çare olarak gören Batı ve Doğu Roma devletleri için diplomatik ilişkiler, yürütülen müzakereler azami önem taşımaktaydı. Roma devleti diplomasiyi, yabancı ve komşu halklar yahut devletlerle gerçekleştirdiği müzakereleri belli prensipler üzerinde temellendirerek uygulamıştır. Söz konusu diplomatik faaliyetler Sasaniler başta olmak üzere, Germen kavimleri (Ostrogotlar, Vandallar, Vizigotlar, Süevler, Franklar, Gepidler, Sarmatlar), Hunlar, Avarlar, Göktürkler ve bazı topluluklar ile gerçekleşmişti. Ayrıca, imparatorluk sınırlarında gerçekleşen ve sayıca fazla olan iç elçilikler de çalışmada incelenmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde M. S. IV. - VI. yüzyıllar arasında batı ve Doğu Roma devletlerinin siyasi durumu genel hatlarıyla verilmiştir. İkinci bölümünde diplomasinin tanımı, Eski Yunan şehir devletleri ve Roma devletlerinde diplomasinin özellikleri, incelediğimiz tarih aralığında diplomaside görevli birimler ve memurlar verilmiştir. Bu bölümde ayrıca, antik kaynaklardan taradığımız ve kataloğunu oluşturduğumuz elçilikleri alt başlıklar halinde çeşitli özelliklerine göre ayırıp bunlara ilişkin değerlendirmelerde bulunduk. Çalışmanın üçüncü bölümü Batı ve Doğu Roma İmparatorlukları'ndan yapılan elçilikler, dördüncü bölümü ise Batı ve Doğu Roma İmparatorlukları'na yapılan elçiliklerden katalog oluşturduğumuz bölümlerdir. Antik kaynaklardan aktardığımız diplomatik faaliyetlerin yorum kısmında ise söz konusu elçiliği anlamaya yönelik siyasi tarihe ilişkin bilgiler verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Roma Devleti, Dış ilişkiler, Diplomasi, Elçilik.
Kaçar tarih yazıcılığında hanedanın meşruiyeti
Safevi Devleti'nin yıkılışı ile birlikte Kaçarlar İran'ın iktidara talip güç unsurlarından biri oldular. Rakipleri Afşarlar ile Zendleri bertaraf edip İran saltanatını ele geçirmeleri 1796 yılını buldu. Meşrutiyet Devrimi'nin sarstığı Kaçar hanedanı Birinci Dünya Savaşı'nı takip eden istikrarsızlık sırasında, 1925'te Meclis kararıyla son buldu. Doktora tezi olarak hazırlanan bu çalışmada Kaçar idaresinin tarih yazıcılığı vasıtasıyla ortaya koyduğu meşruiyet anlayışı incelenmiştir. Kaçar vekayinamelerinde hanedana idari, dinî ve tarihî meşruiyet kazandırmaya yönelik anlatılara yer verilmiştir. İdari meşruiyetin inşası amacıyla hükümdarlar ile veliahtlarının saltanatın hak sahipleri oldukları açıklanmış, devletin hanedana aidiyetinin nedenleri, ülkenin tarihî topraklarına niçin hâkim olunması gerektiği ve iktidarın mutlak oluşunun lüzumu üzerinde durulmuştur. Dinî meşruiyetin inşasında Şii fıkhıyla doğrudan çelişilmeyerek hükümdarların ve devletin İslamiyet'i ve Şiiliği temsil ettikleri ileri sürülmüştür. Kullanılan hukukî kavramlarla Kaçar yönetim anlayışının hukuka yaklaşımı ortaya konmuştur. Bu sayede kanuna dayalı bir idarenin kurulamayışının düşünsel nedeni anlaşılmaktadır. Tarihî meşruiyetin teminine yönelik, hanedanın kökeni ve geçmiş devirlerin hanedanlarıyla bağları hakkında iddialarda bulunulmuştur. Bu iddialar Türklerin ve İran'ın İslam öncesi tarihleri ile İslam'dan sonra İran'ı yöneten hanedanların bir arada değerlendirildiğini göstermektedir. Halkın memnuniyetini kazanmayı başaramayan Kaçar idaresinin inşasına çabaladığı meşruiyet anlayışı, muhaliflerinin fikriyatına yenik düşmüştür. Şii fıkhının siyasi kuramı Kaçar tarihi boyunca hanedanın dinî zeminini aşındırmıştır. Kanuna dayalı muntazam bir idare kuramayan mutlak saltanatın yerini meşruti saltanat almış, nihayet Kaçar hanedanı iktidarı kaybetmiştir. Kaçar hanedanı ıslahatın başarılamayışının ve ülkenin içinde bulunduğu zaafın müsebbibi olarak addedilmiştir. Islahat talep eden aydınların faaliyetleri neticesinde İran'ın İslam öncesi tarihini merkeze alarak Türk unsurunu dışlayan bir tarih ve kimlik anlayışı gelişmiştir.
Türkiye Selçukluları ve beylikler döneminde tıp ilmi
1071 yılı itibariyle Anadolu'ya Türklerin yerleşmesi sonucunda ilk olarak çeşitli beylikler siyasi hâkimiyet kurmuş, akabinde 1078 yılında Türkiye Selçukluları Devleti tarih sahnesinde yerini almıştır. Anadolu'da tıp ilminin gelişimi Türk-İslâm medeniyetinin bir sentezi neticesinde oluşmuştur. Bu dönemde sultanlar ve devlet görevlileri ülkenin pek çok şehrinde dârüşşifalar ve eğitim kurumlarının kurulmasına vesile olmuştur. Türk tıp tarihinin en büyük gelişimleri Türkiye Selçukluları ve Beylikler döneminde meydana gelmiştir. Tıp fakültelerinin ilk örnekleri Anadolu'da görülmüş aynı zamanda bu alanda Türkçe eserler yazılmaya başlanmıştır. Yaklaşık üç yüzyıllık süreçte yaşanan iç çatışmalar, savaşlar ve salgın hastalıklara rağmen tıp alanındaki gelişimin sürdürüldüğü görülmektedir.
Ankara's phantom bourgeoisie in the Late Ottoman and Early Republican Periods
This study focuses on the development and relationship with the state of the Muslim-Turkish commercial bourgeois class in Ankara from the Tanzimat era to the early years of the Republic. In Ottoman and Turkish historiography, it has generally been argued that the bourgeois class developed later than in Europe and that it was created by the state. This vested narrative, which operates on the assumption that capitalists were passive in relation to politics, has pushed class analysis in the formation of the nation-state to the background. Muslim - Turkish merchants were instrumentalized in the creation of a new bourgeois class and used to Turkify the economy during the nation-state phase. Contrary to the general belief, this thesis draws attention to the class dynamics of the Muslim-Turkish bourgeoisie in Ankara, tracing its roots back to the Ottoman era. By examining the family origins, commercial ties, roles in local councils, and class characteristics of some prominent political and economic figures from Ankara, particularly during the first ten years of the Republic, demonstrates that the seeds of this class were sown well before the advent of national economic policies. This study argues that this class, which successfully adapted to each new era, including the Second Constitutional Period, the National Struggle, and the Republic, was not created from scratch but increased its commercial and political influence in conjunction with the implementation of the national economic programs. It is asserted that the commercial bourgeoisie tried to prioritize their class interests with their actions throughout all these periods.
The making of the Christian incubation: A study on Late Antique Miracula
Since ancient times, divination involving divine communication and guidance has been an inherent component of belief systems and relationships with the sacred. One aspect of these divination practices is incubation, which involves seeking healing through divine revelations while in a state of sleep in a sacred space. This practice has persisted over time and across different locations, with its influence still observable today. Therefore, this thesis will examine the complex structure of incubation rituals, especially in relation to pagan and Christian traditions in the late antique period. Advocating for a more nuanced explanation that embraces both continuity and change in these practices, this thesis also aims to challenge the dichotomy observed in recent studies that predominantly support or emphasize direct continuity or a distinct Christian incubation. The first chapter presents a comprehensive analysis of incubation rituals through a comparative study of the importance of sacred spaces, ritualistic procedures, and dreams in facilitating divine communication and healing in both Christian and pagan practices. The second chapter explores the significance of healing within pagan and Christian frameworks, along with various perspectives on the human-divine relationship and healing, including an evaluation of the evidence presented in Miracula. To better understand how divinely sanctioned healing practices shape societal dynamics and the human-divine relationship, the third chapter examines reactions to magical practices as alternatives to incubation rituals and evaluates the role of supernatural powers within the Christian incubation narrative as presented in Miracula.
Uşak'ta kadın halı dokuma işçilerinin makine kırma eylemleri: 1880-1909
This study focuses on the class and political relations that emerged in the triangle of labor, capital and state in the Late Ottoman Empire, in the light of the machine breaking actions led by women carpet weaving and carpet yarn producers in Uşak in 1908. The main purpose of the study is to discover the continuity of the class conflict that spread over the years of these actions that took place a few months before the Second Constitutional Monarchy in 1908. Examining this historical period in which Muslim women workers organized against Muslim merchants has the potential to contribute to the class nature of labor movements in the Late Ottoman Empire. In addition, it aims to contribute to the history of the agency of Ottoman women workers. Rather than an action-oriented labor history study, the study focuses on the multifaceted character of the relationships that emerged in the production process and to reveal a more in-depth picture of the period. The historical role of Uşak merchants, both as a part of the class conflict and as a national economic will, also has been the subject of investigation. Finally, the interest of the study is to reveal the state's relationship with different layers of society in the midst of this class conflict and its strategic policy that were constructed between oppression and concession towards this relationship. This study draws mainly from Ottoman archive sources and newspapers of the period to evaluate this multi-layered relationship between labor, capital and the state.
Hitit ritüellerinde sağaltma ve arındırma
"Hitit Ritüellerinde Sağaltma ve Arındırma" başlıklı bu tez çalışmasının iki amacı vardır: (1) Söz konusu ritüeller aracılığıyla tedavi edilen hastalık, rahatsızlık ve olumsuzlukları incelemek, onlarla ilgili belirtilen semptomlar doğrultusunda da Hititler'in muzdarip olduğu durumların, modern tıpta benzer bir karşılığının olup olmadığını belirlemek. (2) Bu ritüellerdeki uygulamaların hastaların sağaltılması ve arındırılması noktasında başvurduğu edimleri, bu edimlerin işlevlerini ve bunlar doğrultusunda da ritüellerin hasta üzerinde nasıl bir etkiye sahip olmuş olabileceğini tespit etmektir. Bu doğrultuda beş bölümden oluşan bu çalışmanın üçüncü ve beşinci bölümleri asıl olarak çalışmanın amaçlarına yöneliktir. Diğer bölümler ise söz konusu ritüellerin unsurlarını, araçlarını, öğelerini ve doğasını daha iyi anlamlandırmamızı sağlayacak bilgi ve analizler içerir. Anahtar Kelimeler: Hitit, Ritüel, Sağaltma, Arındırma, Plasebo, İyileştirme
Bitlis vilayet hapishaneleri (1908-1918)
İnsanlık tarihi kadar eski bir kavram olan suç davranışı işlendikten sonra suçun faili hakkında yasal süreç başlatılır. Bu süreç sonuçlanana kadar fail önce şüpheli sıfatıyla tutuklu olarak alıkonur. Suç kesinleştiği takdirde mahkûm edildiği süre kadar ceza, faile hapishanede tutularak çektirilir. Hapishaneler suça karşılık cezanın kurumsallaştığı mekânlardır. Osmanlı Devleti'nde zindandan hapishaneye geçiş, Tanzimat Dönemi ile başlayan bir süreçtir. Tanzimat Fermanı'nın ilanı sonrasında ceza infaz sisteminde bir takım değişiklikler gündeme getirilmiştir. Osmanlı hapishanelerinde yapılmak istenen iyileştirmelerle ilgili olarak mevcut hapishanelerin Avrupa hapishane sistemine bakılarak ıslahı için Avrupa'dan getirtilen uzmanlar ve raporları doğrultusunda hareket edilmeye çalışılmıştır. Hapishanelerle ilgili olarak somut reform adımları ise II. Abdülhamid döneminde başlamış, İttihat ve Terakki iktidarında ve II. Meşrutiyet Döneminde hız kazanmıştır. Karmaşık dinî ve etnik nüfus yapısına sahip Bitlis Vilayeti, Rus ve İngiliz emperyalist hedeflerinin kesiştiği, ülkenin doğu sınırına yakın önemli bir bölgedir. Bitlis Vilayeti; I. Dünya savaşı öncesinde ve savaş sırasında yaşanan Ermeni Komitacı eylemleri, 1914 yılındaki Bitlis Vakası, I. Dünya Savaşı sürecinde 1915 yılında gerçekleştirilen zorunlu göç, 1916 yılında maruz kalınan Rus işgali ile ekonomik canlılığını yitirmiş, sınırları içerisindeki nüfus ciddi oranda azalmıştır. 1908-1918 yılları arasında Bitlis vilayetinde bulunan Bitlis Merkez Sancağı, Ahlat Kaza, Hizan Kaza, Mutki Kaza; Genç Sancak, Çapakçur Kaza, Kulp Kaza; Muş Sancak, Bulanık Kaza, Malazgirt Kaza, Sason Kaza, Varto Kaza; Siirt Sancak, Eruh Kaza, Garzan Kaza, Pervari Kaza, Şirvan Kaza Hapishaneleri kısaca vilayetin tüm sancak ve kaza hapishaneleri çalışmamızda incelenmiştir. Araştırmamızın temel amacı; Osmanlı hapishane sistemi içerisinde Osmanlı modernleşmesini bir kurum ve vilayet örneğinde takip ederek II. Meşrutiyet Döneminde yapılmak istenen hapishane reform girişimlerinin Bitlis Vilayet Hapishaneleri üzerindeki etkisini saptamaktır. Ayrıca reform çabaları neticesinde hapishanelerin fiziki şartlarında, hapishane çalışanları ve mahkûmların sosyal yaşantılarında görülen değişiklikleri akademik düzlemde analiz ve tespit etmektir. Araştırmamızda ayrıca yapılan reformların başarısı ve başarısızlığı ortaya konmaya çalışılmıştır.
Tarihî kaynaklara göre 10-13. yüzyıllarda Suriye'de Türkler
Türk varlığı Ortaçağ boyunca Suriye ve çevresinde artış gösteren bir olgudur. Bilhassa günümüz Kahramanmaraş-Tarsus hattını kapsayan Suğur bölgesinden güneye doğru, Şam vilayetine kadar uzanan bölgeydeki Türklerin etkinlikleri çalışmanın temel konusu oluşturmaktadır. IX. yüzyıl itibarıyla Türkler Emevî, Abbâsî ile başlayan göçleri bölgede önemli bir Türk varlığının çıkışına zemin hazırladı. Bu dönemden sonra gelen Hamdânî ve Fatımî hâkimiyeti ise durumda büyük bir değişim yaratmadı. Fatımîlerin Mısır merkezli oluşu Türklerin güneydeki hareketlerini artırır nitelikte oldu. Tolunoğlu ve İhîdîler ise Araplar tarafından kurulan devletlerin aksine Türkler tarafından kuruldu. Bu sayede Mısır dâhil olmak üzere Suriye'nin tamamında siyasi, askeri, ekonomik faaliyetler yürütmelerine imkân verdi. Bu coğrafya Türklerin gelişiyle pek çok değişim geçirdi. Bunların başında bölgenin demografik değişimi yer almaktadır. Bu tez ise değişimi iktidarlara göre tetkik etmeye çalışmaktadır. Tetkik aşamasını komutanların biyografileri üzerinden yapmaktadır.
Orta çağ seyahatnameleri ve coğrafi eserlerine göre giyim kuşam geleneği (IX.-XV. yüzyıl)
İnsanların en temel ihtiyaçlarından biri giyinmektir. Bu nedenle insanların giyim kuşamı geçmişten günümüze evrilerek devam eden bir durumdur. Tarihi süreçlere bakıldığında ilk zamanlarda insanların çeşitli etkenlerden korunmak amacıyla vücudunu örttüğü/giyindiği fakat sonraki dönemlerde bambaşka anlam ve amaçlarla örtünmeye/giyinmeye başladığı görülür. İnsanların giyinmeye ne zaman başladığı, nasıl giyindiği, bunun için nelerden yararlandığı gibi pek çok konu büyük bir merak uyandırmaktadır. Literatür incelemesi yapıldığında bu konuyla ilgili birçok çalışmanın var olduğu görülür. Ancak seyyahların gözüyle giyim kuşama dair aktarılanlar işin bir başka bir boyutunu sunmaktadır. Orta Çağ dönemindeki seyahatnameler ve bunlardan beslenen coğrafi eserlerde dönemin giyim kuşamına dair bilgiler günümüze ışık tutmaktadır. Zira seyyah ve coğrafyacılar bizzat şahit oldukları veya kimi zaman onlar da kendilerinden önceki müelliflerden aldıkları bilgilerle kendilerinden sonraki insanların meraklarına cevap vermektedir. Seyyahların yerinde görme ve inceleme bağlamında yaptıkları gözlemler doğrultusunda Orta Çağ dünyasında insanların neler giyinip kuşandığı, bunlar için nelerden ve nasıl yararlandığı, bunların ticaretinin nasıl yapıldığı, diplomaside kullanımının nasıl olduğu gibi daha pek çok konu hakkında önemli bilgiler elde edilmektedir. Böylece insanların cinsiyetini, statülerini, içinde bulunduğu toplumun algısını, inançlarını, gelenek ve göreneklerini, iktisadi durumunu, kültürünü, psikolojisini hatta gücünü giyim kuşamla nasıl ifade edilebildiği gibi giyinmenin başka boyutlarını ortaya koymaktadır. Bu durum sosyal tarihçilik için birer veri kaynağı olarak araştırmacılar için büyük bir önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Orta Çağ'da Giyim Kuşam, Giyim Tarihi, Seyyahlar, Seyahatnameler, Coğrafi Eserler.
Cizye defterlerine göre Diyarbekir Eyaleti'nde gayrimüslimler (1691-1695)
Hz.Muhammed (s.a.v.) zamanından itibaren başlayan Müslim gayrimüslim ilişkileri zaman içerisnde devam etmiştir Müslüman devletlerin egemenliğinde kalan gayrimüslimlerin can ve mal güvenliklerinin korunabilmesi için bazı uygulamlara gidilmiştir. Bu uygulamalardan biri olan cizye vergisi sadece gayrimüslimlerden alınan bir vergi türüdür. Zaman içerisinde Haraç vergisi olarak da adlandırılan cizye vergileri herkesten alınmadığı gibi herkesten aynı miktarda da alınmazdı. Halkın gelirine göre zengin, orta ve yoksul olarak sınıflandırılırdı. Ancak 1691 yılından sonra yapılan bazı reformlardan sonra alınan cizye miktarlarında değişiklikler yaşanmıştır. XVI. yüzyılda Osmanlı hâkimiyetine giren Diyarbekir Eyaleti'nde yurtluk-ocaklık sistemi ile buralardaki yönetim idari olarak yerel beylere bırakılmıştı. Yeni ihdas edilen Diyarbekir Eyaleti beylerbeyliğine ise Bıyıklı Mehmed Paşa getirilmiştir. XIX. yüzyıla kadar Diyarbekir'e bağlı sancakların büyük kısmı bu sistem ile idare edilmiştir. Osmanlı Devleti'nde toplum millet sistemine göre ayrılmıştı. Müslim ve gayrimüslim olarak ayrılan Osmanlı toplumunda gayrimüslimlerin toplum içerisinde bulundukları yaşam şartları ve ekonomik durumları cizye defterleri üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır.MAD.d. 5921 nolu cizye defteri H.1103/M.1691-92,MAD.d. 3639 nolu cizye defteri H.1104/M.1692-93 ve MAD.d. 3640 numaralı cizye defteri ise H.1106/M.1694-95 yıllarına aittir. Anahtar Kelimeler: Cizye, Diyarbekir, Gayrimüslimler, Osmanlı, Sancak.
Eski Mısır'ın kadın firavunu: Hatşepsut (MÖ 1479-1458)
Eski Mısır toplumundaki kraliçelerin diğer Ön Asya toplumlarındaki kra-liçelere göre çok daha nüfuzlu oldukları anlaşılmaktadır. Özellikle XVIII. Hane-dan döneminde kraliçelerin çeşitli unvanlar alarak hakimiyetlerini ve saraydaki nüfuzlarını güçlendirdikleri görülmektedir. Eski Mısır'da kraliçelerin önemli görülmesinin sebebi veraset ve naibelik gibi önemli görevlerinin olmasından kaynaklanıyordu. Eski Mısır'da tahtın hâkimi erkek olsa da veraset kralın yasal eşinden doğan çocuktan devam ettiği için kraliçer ve prensesler Eski Mısır sara-yında önemli görülüyorlardı. Bu sebeple kralların kız kardeşleriyle hatta kızla-rıyla dahi evlenmeleri oldukça doğal karşılanmaktaydı. Kraliçelerin diğer önem-li bir görevi ise naibelik yapmalarıydı. Bu hususta tahta geçmeye hak kazanan varis, tahta geçecek erişkinliğe gelene kadar kraliçe onun naibesi olarak ülkeyi yönetiyordu. Bu kraliçelerden biri olan Hatşepsut, naibelikten firavunluğa yük-selerek kendi hakimiyetini Eski Mısır'da ilan etti ve yirmi yıldan fazla tahtta kalarak Eski Mısır'ın en uzun süre yönetimde kalan kraliçesi oldu. Tüm bunlar değerlendirildiğinde Kraliçe Hatşepsut'un yalnızca Eski Mısır'ın değil, Eskiçağ tarihinin en önemli kadın simalarından biri olduğu anlaşılmaktadır. Çalışma-mızda Kraliçe Hatşepsut'un Eski Mısır'da gerçekleştirdiği siyasi, ticari, mimari, dini ve kültürel faaliyetlere ve nasıl başarılara imza attığına değinilmiştir.
Akadlardan cahiliye devrine kadar Sami kavimlerinde sosyal hayat ve kadının konumu
Çalışmada, Akadlardan Cahiliye Devrine Kadar Sosyal Hayat ve Kadının Konumu ele alınmıştır. Kadın insanın var olmasında, dünyaya gelmesinde ve ilk yaşam noktası ana rahminin sahibidir. Böylesine insanın adeta varlık nedeni olan kadının konumu tarihi süreçte çok farklı noktalarda olmuştur. Çalışmada Akad, Asur, Babil, Yeni Babil ve Cahiliye dönemlerinde kadınların konumuna bakıldığında zengin, soylu ve hanedandan olanların durumunun oldukça iyi olduğu görülmüştür. Ancak sosyal hayatta kadınların genel olarak haklarının çok sınırlı olduğu anlaşılmıştır. Kadınların genel olarak evlenmeden önce babalarının, babalarının olmadığı durumlarda varsa erkek kardeşlerinin ve evlendikten sonra da kocalarının sözü altında oldukları, kendilerine söz hakkı tanınmadığı ve kararları önce babalarının, yoksa erkek kardeşlerinin evlenince de kocalarının verdiği görülmüştür. Kadınların boşanma hakkının olmadığı, miras hakkının sınırlı olduğu ya da verilmediği araştırmada tespit edilmiştir. Kadınların ikinci sınıf insan, meta, alınıp satılabilen eşya gibi görüldüğü Sami toplumlarında en çok hak kaybının Cahiliye Devrinde olduğu görülmüştür. Kız çocuğu sahibi olmanın ayıp sayıldığı ve kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü vahşetin yaşandığı dönem olan Cahiliyede kadınlara neredeyse yaşama hakkının dışında hak verilmemiştir. Kadınlar meslek olarak genellikle ev işleri, hayvan bakma, tarım işleri, kısmen de olsa ticaret işleri gibi işlerde çalışmışlardır. Ancak bira ve meyhanecilik, dans, eğlence ve şarkıcılık gibi mesleklerde de kadınların çalıştıkları ve bu işlerin toplumda beğenilmeyen kötü meslekler içinde yer aldığı bilinmektedir. Kadın haklarının ihlallerinin ve kadının konumunun en dipte olduğu dönem olan Cahiliye İslam dininin gelmesi ile birlikte sona ermiş ve kadına hak ettiği değer verilmiştir. Kadının konumu hala birçok toplumda araştırılmaya değer ve sorunludur. Bu durum aynı coğrafyada temel insan hakları sorunu olarak da varlığını sürdürmektedir. Bunun nedeni erkek egemen ataerkil aile yapısının varlığı, kültürel ögelerin taraflı yorumlanması, cahillik ve geri kalmışlık olarak düşünülmektedir.
İlm-i ruh'tan modern psikolojiye: İmparatorluktan Cumhuriyete psikolojik bilginin serencamı (1908-1937)
Psikoloji bilimi ve psikolojik bilgi, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılda insan bilgisine dair olan tanımlamaları ve algılamaları başlı başlına değişime uğratmıştır. İnsanın bireysel ve toplumsal doğasının anlaşılmasına olan ilgi modern zamanların bir olgusu olarak algılanabilir ancak bilginin gelişiminde var olan gri tonlar ve çizgisel olmayan süreç, psikolojik bilginin gelişim sürecinde de gözlemlenmektedir. Nitekim bu bir birikim sürecidir ve psikolojik bilginin gelişim aşamalarında süreklilikleri ve kopuşları da süreç olarak içerisinde barındırmaktadır. Bu bakımdan, psikolojik bilginin gelişiminin tarihselleştirilmesinde çeşitli kaynakların ve belirleyenlerin etkisi yadsınmamalıdır. Böylesi bir tarih yazımı ayrıca dini, geleneksel ve metafizik bilgi kaynaklarından beslenen insan bilgisinin yerine rasyonel ve ampirik olarak nitelenen deneysel/uygulamalı psikolojinin teleolojik bir şekilde ikame edilmesi olarak sınırlanan kalıplaşmış ve ana akım haline gelmiş alanın dışına çıkarak söz konusu gri tonların tespit edilmesine yarar sağladığı gibi süreklilik ve kopuşların belirlenmesinde de fayda sağlamaktadır. Bu çerçevede, bilimsel bilginin gelişim sürecini tarihsel olgular ile ilişkilendirmek bunun yanında da bilimsel gelişimde politik, toplumsal ve özellikle de zihniyet etkilerini incelemek etkili bir tarih yazımını ortaya koyacaktır. Türkiye, psikoloji biliminin ve psikolojik bilginin gelişmesinde gerek imparatorluğun son dönemlerinde gerekse de cumhuriyetin erken dönemlerinde geçirdiği tarihsel süreç göz önüne alındığında yukarıda sözü edilen tarih yazımı için uygun ve özgün koşulları sunmaktadır. Bu tarih yazımının ilk teması, insana ve ruhuna yapılan psikolojik tanımlamaların teolojik, metafizik ve geleneksel düşünce ögelerini bir bilgi kaynağı olarak ele almasıdır. Avrupa'da modern psikoloji bilgisinin gelişim sürecine bağlı olarak değişen ve yaygınlaşan tercüme faaliyetleri felsefi bir yapıda psikoloji bilgisinin tekrardan üretilmesine uygun bir ortam hazırlamıştır. Bu duruma ek olarak da bu iki olgunun bir aradalığı ise bu tarih yazımının genel temasını karakterize etmiştir. Bu çalışmadaki ikinci ana tema ise yukarıda düalist bir biçimde şekillenen gelişim çizgisinin farklı siyasi ve sosyal işlevler çerçevesinde epistemolojik nitelikler kazandığını ihtiva etmektedir. Bu çerçeve, çeşitli tarihsel olayların ve koşulların sonuçlarının etkileri dahilinde belirlenen olguları, yine bu etkiler dahilinde psikolojik bilginin tespit edilen gelişim sahaları ve kaynakları bütünsel bir çerçevede zamansal akışa yerleştirilmeye çalışılmıştır. İkinci Meşrutiyet Devri'nin toplumsal, siyasi ve entelektüel dünyası, Büyük Savaş, Savaş Sonrası ve Mütareke Dönemi, Bağımsızlık Savaşı ve son olarak da Erken Cumhuriyet Dönemi'nin toplumsal ve kültürel sorunları bu çalışmada tarihsel dönemde ortaya çıkan önemli başlıklardır ve psikolojik bilgi ile ilişkisi incelenerek bilimsel değişim ve gelişim konu edinilmiştir.
Eski Anadolu mitlerinde geçen canlı varlıklar ve sembolik değerleri (MÖ II. binyılın sonuna kadar)
Anadolu'nun en eski mitlerinden biri olan Hitit mitolojisinde, Tanrılar ve Tanrıçalar yanı sıra hayvanlar da önemli bir yere sahiptir. Özellikle boğa, aslan ve kartal gibi güçlü hayvanlar, güç ve kudret sembolü olarak kullanılmıştır. Hititlerin inanışına göre, boğa güçlü bir Tanrı olan Teshub'un sembolüdür. Aslan ise, kralların simgesi olarak kullanılmıştır. Kartal ise, Tanrıların gökyüzündeki temsilcisidir. Anadolu'nun diğer önemli mitolojisi olan Frig mitolojisinde de, hayvanlar önemli bir yere sahiptir. Frigler, atları çok önemserlerdi ve atlarının gücüne inanırlardı. Bu nedenle, atlar Frig mitolojisinde önemli bir sembol haline gelmiştir. Ayrıca, Frig mitolojisinde kaplan da önemli bir yere sahiptir. Kaplan, güçlü ve kudretli bir hayvan olarak kabul edilir ve savaşçıların sembolü olarak kullanılır. Anadolu'nun en eski halklarından biri olan Lidyalılar da, hayvanları sembolik olarak kullanmışlardır. Lidyalıların en önemli sembollerinden biri olan yaban keçisi, bereket ve zenginlik sembolü olarak kabul edilmiştir. Ayrıca, Lidyalıların sembolleri arasında aslan da yer almaktadır. Aslan, güç ve kudret sembolü olarak kullanılmıştır. Anadolu'nun en ünlü mitolojisi olan Yunan mitolojisinde de, hayvanlar önemli bir yer tutar. Özellikle Zeus'un sembolü olan kartal, Yunan mitolojisinde çok önemlidir. Ayrıca, Yunan mitolojisinde boğa da önemli bir semboldür. Boğa, güç ve kudret sembolü olarak kabul edilir. Anadolu mitolojilerinde canlı varlıkların sembolik değeri çok yüksektir. Güçlü hayvanlar, Tanrıların veya kralların sembolü olarak kullanılırken, diğer hayvanlar bereket veya zenginlik sembolü olarak kabul edilmiştir. Anadolu'nun bu zengin mitolojisi, hala günümüzde de ilgiyle takip edilmektedir ve kültürümüzün önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bu bağlamda çalışma Anadolu ve diğer uygarlıkların sembolik değerlerinin incelenmesi üzerine şekillenmiştir.
Eski Yakın Doğu'da fildişi kullanımı ve ticareti (MÖ 5. yüzyıla kadar)
Fildişi, fillerin savunma amaçlı kullandıkları bir organ olmasının yanında, çeşitli sanat eserlerinde süsleme ve eser ana yapım maddesi vazifesi gören bir ticari emtiadır. Zira dünyanın farklı alanlarında yapılan araştırmalar fildişinin Paleolitik Çağ'dan itibaren bir prestij göstergesi olarak boncuk ve takı yapımında kullanıldığını göstermektedir. Ayrıca fildişi, ok ve mızrak uçları, iğne, bız, obsidyen bıçak sapları küçük figürinler, flüt ve düdük gibi üflemeli müzik enstrümanlarının yapımında da sıklıkla tercih edilmiştir. Bununla birlikte fildişinden kozmetik kutu, kaşık, mobilya aksesuarı, tılsım objesi, ayna ve yelpaze sapı, bıçak ve kılıç kabzası ile kınlarının yapıldığı da görülmektedir. Öte yandan Eski Yakın Doğu'da önceden beri varlığı görülen fildişinin Demir Çağ'dan itibaren yoğun olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim farklı yerleşimlerde ele geçen fildişinin yüksek tabakaya ait kişiler tarafından bir prestij nesnesi olarak tercih edildiği ve krallar arasında gerçekleşen hediyeleşme ve haraçlar içerisinde ilk sıralarda yer aldığı görülmektedir. Bu durum dönemin güçlü devletlerinden Mısır, Asur ve Babil'in siyasi-ticari içerikli yazışmalarından da teyit edilmektedir. Nitekim Mısır kralları ile Babil, Asur, Hitit, Alašiya (Kıbrıs) ve Levant Bölgesi krallıkları arasında gerçekleşen siyasi içerikli çivi yazılı mektuplarda da fildişi gereksinimi ve ticaretinden söz edilmektedir. Diğer taraftan Yakın Doğu'da geniş kullanım alanı bulan fildişinin Afrika içlerinden Nil Vadisini takip eden ticaret güzergahından Eski Mısır'a ulaştığı oradan da Levant Bölgesi üzerinden Anadolu ile Mezopotamya içlerine kadar taşındığı ortaya çıkmaktadır. Buna karşın Asya Fili dişinin ise Eski Hindistan bölgesinden Meluhha, Magan ve Dilmun'lu tüccarlar tarafından Mezopotamya ve Anadolu'ya getirildikleri anlaşılmaktadır. Nitekim yapılan araştırmalar Eski Mısır, Mezopotamya, Anadolu ve Levant krallıklarının çeşitli yerleşim yerlerinde özellikle de saray yapıları içerisinde çok sayıda fildişinden sanat eserine rastlanmıştır. Bu durum fildişinin kullanımının yanı sıra Eski Yakın Doğu'nun önemli bir ticaret malzemesi olduğunu göstermektedir. Her ne kadar fildişinin ticari değeri konusunda herhangi bir bilgiye rastlanmamış olsa da kullanım alanı ve talepleri bakımından değerli bir ürün olduğu anlaşılmaktadır.
Eski Mezopotamya tasvir ve mühür sanatında hayvan sembolizmi
Hayvanlar, var olduğu günden beri insanoğlunun hayatında önemli rol oynamıştır. İnsanoğlu başlangıçta kendisine karşı tehdit olarak gördüğü hayvanlardan korkmuş, tehlike olarak algılamış ve daha sonra onlara hükmederek yaşamına dâhil etmiştir. Zira insanoğlunun önce korktuğu ve zamanla üzerinde hâkimiyet kurduğu bu canlılar onun düşünce ve inanç dünyasında da yer almaya başlamıştır. Sembolik düşüncenin konusu olan hayvanlara dair ilk tasvirler Paleolitik Dönem yerleşimleri olan mağara duvarlarında görülmektedir. Akabinde Neolitik Dönem'de yerleşik hayata geçilmesiyle birlikte bazı hayvanlar evcilleştirilerek gündelik yaşamın her alanında kendilerine yer edinmeye başlamışlardır. Eski Çağ'da geçimini tarım ve hayvancılıkla sürdüren Mezopotamya toplumlarının dini ve kültürel yaşamında evcil ve yabani hayvan türleri oldukça önemli görülmüştür. Zira inanç bağlamında birden fazla anlamı bünyelerinde barındıran hayvanlar karakteristik özellikleri temelinde sembolleştirilerek tasvir edilmişlerdir. Çok tanrılı dini yapı arz eden Mezopotamya toplumlarında bazı hayvan türleri belirli tanrı-tanrıçalarla ilişkilendirilmiş olup çoğunlukla bu tanrı-tanrıçalarla bir arada tasvir edilmişlerdir. Hatta bazen simgesi oldukları tanrı-tanrıçaları temsilen tek başına betimlendikleri de görülmektedir. Ayrıca zaman zaman bir hayvan birden fazla tanrının kutsal simgesi olarak da yer almaktadır. Neolitik Dönem'den itibaren arkeolojik buluntular üzerinde betimlenen bu sembolik ilişkinin tarihsel dönemlerin başlangıcıyla birlikte damga ve silindir mühürler, rölyefler, kudurrular (sınır taşları) üzerinde sıklıkla tasvir edildiği anlaşılmaktadır. Aynı zamanda çivi yazılı belgelerde de evcil ve yabani hayvan türleri ile ilgili bilgiler yer almaktadır. Nitekim Mezopotamyalıların tasavvurunda hayvanların doğurgan, vahşi, güçlü, kuvvetli olma gibi öne çıkan doğal ve fiziki yönleri gözlemlenmiş olup tanrılara da bu fonksiyonlarını yüklemişlerdir. Ayrıca sembolik özellikleri bulunan hayvanların çoğu kötülüğü önleyici (apotropaik) niteliklere sahip olmuş, geleneksel olarak da tapınak, saray ve evlerin koruyucu misyonunu üstlenmişlerdir. Öte yandan hayvanlarla ilgili çivi yazılı belgelerde benzetme ve yakıştırmalar da yapılmıştır. Örneğin, krallar kendi kuvvetli ve güçlü yönlerini ortaya koymak için vahşi ve iri cüsseli hayvanlara gönderme yapmışlardır. Yani sahip oldukları hayvanların çeşitli özelliklerini ön plana çıkararak bu yönlerini sembolik anlatımda kullanmışlardır. Aynı zamanda hayvanlar kralı temsilen tasvirlerde sık sık betimlenmiştir. Tüm bunlardan hareketle bu çalışmada öncelikle bölgenin faunasında yer alan hayvanların Mezopotamya kültürü içerisinde sembol olarak kullanımı arkeolojik bulgular ve çivi yazılı kaynaklar dâhilinde incelenmiş olup simgesel anlama sahip olduğu anlaşılan evcil ve yabani türler belirli sembolik özelliklerine göre temel bir çerçeve doğrultusunda değerlendirilmeye çalışılmıştır.
17. yüzyılda Osmanlı topraklarında veba ve veba anlatıları
Kuruluşundan itibaren Osmanlı Devleti'nin topraklarında varlığını sürdüren veba salgınları, 17. yüzyılda ve sonrasında da etkisini kaybetmeden devam etmiştir. Jeopolitik konumu ve siyasi etkinliği nedeniyle salgınlara açık bir coğrafya olan Osmanlı toprakları, deniz ve kara yolları aracılığıyla taşınan veba karşısında çoğu zaman savunmasız kalmıştır. Genel olarak farklı türleri bulunan veba salgınları, havaların ısınmasıyla birlikte ortaya çıkmış, yaz mevsiminin sona ermesiyle de etkisini yavaş yavaş yitirmeye başlamıştır. Salgınlardan daha fazla etkilenen geçici veba odaklarında hastalık, her zaman daha yüksek can kayıplarına yol açmış ve sık aralıklarla yeniden görülmüştür. Bu odakların başında gelen payitaht İstanbul ise, vebadan en fazla etkilenen yerlerin başında gelmiştir.
Osmanlı şehzâdelerinin idarecilik ve savaş tecrübeleri: II. Mehmed örneği
Osmanlı İmparatorluğu tarih yazımında en çok tartışılan meselelerden biri, bu devletin nasıl olup da küçük bir uç beyliğinden kısa süre içinde bir dünya imparatorluğuna dönüşebildiği ve bu kudretini asırlar boyunca muhafaza edebildiğidir. Bu soruya verilen cevabı Paul Wittek'in "Gaza Tezi" açıklamıştır. Bu teze göre Osmanlı Beyliği'nin kuruluş ideolojisi, dinî bir gayeye dayalı olarak yürütülen "gâzâ" esasına dayanıyordu. "Osmanlı Şehzâdelerinin İdarecilik ve Savaş Tecrübeleri: II. Mehmed Örneği" başlıklı bu çalışmada Osmanlı tarihinin en kudretli hükümdarlarından biri olan II. Mehmed'in eğitimi, tahta çıkmadan önceki şehzâdelik dönemindeki idarî faaliyetleri, ilk tahta çıkışı, tahtan indirilişi ve ikinci kez hükümdar oluşuna kadar geçen süreçte kazandığı tecrübeler ayrıntılı biçimde değerlendirilmiştir. Çalışmanın temel tezi, şehzâdelik döneminin sadece bir eğitim safhası değil; aynı zamanda fiilî idarecilik, savaş tecrübesi ve devlet mekanizmasını tanıma süreci olduğunu ortaya koymaktır. Çalışma, "şehzâdelik" döneminin yalnızca teorik bir eğitim süreciyle sınırlı görülmemesi gerektiğini; bilakis, savaş, kriz yönetimi ve fiilî uygulama yoluyla olgunlaşan bir dönem olarak ele alınmasının zorunlu olduğunu vurgulamaktadır. Araştırmanın ulaştığı sonuçlara göre, idarî ve askerî tecrübeye sahip olmayan şehzâdeler genellikle başarısız veya sönük bir saltanat dönemi geçirmişlerdir. Buna karşılık, II. Mehmed gibi mücadele içinde yetişen ve devlet işleyişini genç yaşta tecrübe eden şehzâdeler, güçlü, kararlı ve etkili hükümdarlar olarak tarih sahnesinde yer almışlardır.
Antik Çağ'da Kilikya Bölgesi'ndeki korsanlık faaliyetleri (MÖ. 4-1.yy.)
Bu tez, Antik Çağ'da Kilikya bölgesinde MÖ 4. yüzyıldan 1. yüzyıla kadar ortaya çıkan korsanlık faaliyetlerini incelemeyi amaçlamaktadır. Kilikya, coğrafi konumu itibarıyla karasal ulaşımı zor, deniz kıyılarının ise çok sayıda doğal liman ve sığınaklarla donatılmış olması nedeniyle korsanlar için ideal bir bölge olmuştur. Tez kapsamında, Kilikya'daki korsanlığın sosyo-politik, ekonomik ve stratejik boyutları ele alınmaktadır. Büyük İskender'in ölümünün ardından ortaya çıkan siyasi boşluk ve Hellenistik krallar arasındaki güç mücadeleleri, Akdeniz'in kontrolünün merkezi otoritelerden kopmasına ve korsanların güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Korsanlar, yalnızca deniz ticaret yollarını tehdit etmekle kalmamış, aynı zamanda bazı Hellenistik krallarla işbirliği yaparak siyasi güç kazanmışlardır. Tezde, bu dönemde korsanların kullandığı kentler, stratejik üsler, filolar ve yönetim biçimleri arkeolojik ve edebi kaynaklar ışığında incelenmektedir. Ayrıca Kilikya korsanlığının Roma Cumhuriyeti ve İmparatorluğu üzerindeki etkisi, Roma'nın doğu Akdeniz politikaları çerçevesinde değerlendirilmektedir. Korsanlık faaliyetlerinin Roma tarafından bastırılması süreci, bölgedeki siyasi, ekonomik ve askeri yapının yeniden şekillenmesine katkı sağlamıştır. Sonuç olarak tez, Kilikya'daki korsanlığın sadece bir suç veya kanunsuzluk olgusu olmadığını; aynı zamanda bölgesel güç dinamiklerini etkileyen, Hellenistik ve Roma döneminin siyasi ve ekonomik tarihini anlamada önemli bir olgu olduğunu ortaya koymaktadır.
Yazılı kaynaklar ışığında eski çağ'da mitler
Mitler, antik halklara ait olan, evrenin ve tanrıların varoluşlarını açıklamaya çalışan, kahramanı genelde tanrılar veya doğaüstü güçlere sahip kimseler olan, ayrıca toplumları derinden etkileyen olayları açıklamayı amaçlayan yazın anlatısı veya söylencedir. Mitlerin ne olduğu sorusu, toplumların psikolojik bir yapısı, özlemleri ve korkuları olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesiyle cevaplandırılamaz. Biz de bu gerçeklerden hareketle, "Yazılı Kaynaklar Işığında Eski Çağ'da Mitler" başlıklı bu çalışmamızda, antik mitlerden eski toplumlara dair ulaşılabilecek gerçekleri değerlendirmeye çalıştık. Bu bağlamda, tezimizin temel coğrafyası uygarlığın beşiği olarak kabul edilen Mezopotamya'dan başlayarak Anadolu ve Batı güzergâhı üzerinde ilerlemektedir. Bu durum, diğer eski çağ uygarlıklarının öneminin yadsındığı anlamına gelmemektedir. Zaman ve mekân darlığından dolayı Mezopotamya- Anadolu- Batı sıralaması takip edilmiş olup bahsi geçen bu coğrafyalar içerisinde dahi sınırlandırmalara gidilmiştir. Tezimiz 5 bölüm halinde ele alınmıştır, öncelikli olarak mit hakkında bilgiler verilmiş, ardından Mezopotamya kültürü ile yazılmış mitler incelenmiştir. Sırası ile takip eden bölümde Anadolu mitleri incelenmiş olup, ardından Yunan ve Roma mitlerine yer verilmiştir. En son bölümde ise kültürler arası olası etkileşimi gözler önüne sermek adına karşılaştırmalara gidilmiş, bahsi geçen bölgeler arasındaki paralellikler ve farklılıklar değerlendirilmiştir. Konuya farklı bir bakış açısı katmak amacı ile en son bölümde ise adı geçen mitler ile kutsal kitaplar arasında bir değerlendirme yapılmaya çalışılmıştır. Sonuçta görülmüştür ki, antik çağ mitleri birçok açılardan içinden çıktığı toplumu yansıtmaktadır ve mitleri içinden çıktığı atmosferden ayrı düşünmek mümkün değildir. Mitler, peşinen uydurmaca hikâyeler olarak kabul edilmemeli, aksine bu edebi anlatımların altındaki olası gerçekler değerlendirilmeye çalışılmalıdır. Bunun dışında sınırlı iletişim imkânları içerisinde dahi, antik toplumların birbirlerini etkilediği ve bu etkileşimin de kendini mitlerde açık bir biçimde gösterdiği anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Mit, Mezopotamya, Anadolu, Yunan, Roma.
1909 - 1939 yılları arasında yapılan yurtiçi ve yurtdışı askeri hava seyahatleri
Bu çalışmada, Türkiye Cumhuriyeti'nin dış politika alanındaki stratejik düşüncesinin bir parçası olarak komşu ülkelere yapmış olduğu Osmanlıdaki askeri havacılık tecrübesiyle birlikte 1939 yılına kadar yapılan Askeri Hava Seyahatleri incelenmiştir. İran, Yunanistan, Sovyetler Birliği, Romanya ve Balkan ülkeleri ile olan siyasi ilişkiler temelinde Türk diplomasisine olan katkıları üzerine değerlendirmeler yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Tahran, Moskova, Romanya, Atina, Seyahat, Uçak
Mehmed Emin Vahid Paşa hayatı, eserleri, vakfiyesi ve kütüphanesi
Bu çalışma, Mehmed Emin Vahid Paşa'nın hayatını, vakfiyesini ve kütüphanesini incelemek üzere hazırlanmıştır. Mehmed Emin Vahid Paşa'nın hayatını incelemeden eserlerinin ve kütüphane kurma sebebinin tam olarak anlaşılamayacağı fikrinden hareketle, arşiv belgeleri ve başvuru kaynakları ışığında hayatı incelenmiş ve kendisine has özelliklerine çalışma içerisinde değinilmiştir. İlk aşamadan sonra vakfiye ve kitap listeleri transkribe edilerek incelenmiş ve son olarak da vakfiyelerde listelenen kitaplar güncel kitap listesi ile karşılaştırılarak günümüze intikal etmeyen kitaplar tespit edilmeye çalışılmıştır.