Pamukkale University
Faculty

Faculty of Medicine

Pamukkale University

260

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde tedavi gören yenidoğanların cilt florasında üreyen malassezia türleri ve etki eden faktörler

Malassezia mayaları hem yetişkinlerin hem de yenidoğanların normal cilt florasında bulunan, üremesi lipide bağımlı olan lipofilik kommensal maya mantarlarıdır. Hem yetişkinlerde hem de yenidoğanlarda fırsatçı enfeksiyonlara neden olmaktadır. Yenidoğan döneminde birçok farklı nedenle yüksek Malassezia kolonizasyonu görülmektedir. Çalışmamızda yenidoğan yoğun bakım ünitesindeki yenidoğanlarda Malassezia kolonizasyonu araştırılmıştır. Çalışmamız; 1 Ocak 2021- 1 Ocak 2022 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesin'de takip edilen 150 yenidoğan üzerinde yapılmıştır. Yenidoğanlardan Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesine yatışlarından sonraki 24-48 saat içinde örnekler alınmıştır. 150 yenidoğanın alın, yanak ve göğüslerinden steril pamuklu eküvyonla cilt sürüntü örnekleri alınmıştır. Alınan örnekler mDixon agar besiyesine ekilerek iki hafta 32C'de, nemli etüvde inkübasyona bırakılmıştır. Üreme görülen koloniler nativ mikrokopik inceleme ile maya olarak doğrulandıktan sonra Sabouraud'un dektrozlu agar (SDA) besiyerine ekilmiştir. Bir hafta süre ile aynı şartlarda inkübe edilen örnekler, SDA besiyerinde üremenin olmamasını takiben, tween asimilasyonları (%10 Tween 20, %0.5 Tween 40, %0.5 Tween 60, %0.1 Tween 80) ile tiplendirilmiştir. Örnek alınan 150 yenidoğanın 50'sinde (%33,3) hem alın hem yanak hem de göğsünde üreme olmuştur. Malassezia üremesi olan yenidoğanların her 3 vücut bölgesinden aynı tür Malassezia izole edilmiştir. Malassezia üremesi saptanan 50 yenidoğanda 16 (%32) Malassezia furfur, 13 (%26) Malassezia sympodialis, 9 (%18) Malassezia restricta, 6 (%12) Malassezia obtusa, 6 (%12) Malassezia globosa izole edildi. 150 yenidoğanın 50'sinde (%33,3) kolonizasyon bulundu. Örnek alınan 150 yenidoğandan 30'u (%20) flukonazol profilaksisi almaktaydı. Flukonazol profilaksisi alan 30 yenidoğanın 3'ünde (%10) Malassezia üremesi oldu. Flukonazol profilaksisi almayan 120 yenidoğanın 47'sinde (%39,1) Malassezia üremesi oldu. Çalışmamız sonucunda flukonazol profilaksisi ve örnek alım yaşı yenidoğan kolonizasyonunda istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Flukonazol profilaksisi alan yenidoğanlarda kolonizasyon oranı düşük bulundu. Örnek alımındaki yaşı büyük olan yenidoğanlarda kolonizasyon oranı yüksek bulundu. Yenidoğanın cinsiyeti, örnek alındığı zamanki ağırlığı, örnek alındığı zaman total parenteral nütrisyon alıp almadığı, doğum şekli kolonizasyon açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Yenidoğanlarda flukonazol profilaksisi alımının Malassezia kolonizasyonu açısından koruyucu olduğu bulundu. Ayrıca yenidoğanların yaşla beraber cilt kolonizasyonlarının arttığı bulundu.

Bebek-yenidoğmuşBebeklerDeri+4
Mehmet Okul
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otozomal dominant polikistik böbrek hastalarında kalp-ayak bileği vasküler indeksi ile ölçülen arteriyel sertliğin inflamatuvar ve aterosklerotik parametreler ile ilişkisi

GİRİŞ Otozomal Dominant Polikistik Böbrek Hastalığı, bilateral böbreklerde progresif kist oluşumuyla karakterize kalıtımsal bir hastalık olup son dönem böbrek yetmezliğinin sık görülen nedenlerinden biridir. Kronik böbrek hastalarında geleneksel kardiyovasküler risk faktörlerinin yanı sıra geleneksel olmayan risk faktörlerinin (inflamasyon, vasküler kalsifikasyon vs) de bulunması daha yüksek kardiyovasküler morbidite ve mortaliteye yol açmaktadır. Son zamanlarda kalp-ayak bileği vasküler indeksi (CAVI), kan basıncından bağımsız bir şekilde, arteriyel sertliğin ve kardiyovasküler hastalıkların erken belirleyicisi olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada böbrek fonksiyonları korunmuş hipertansif ve normotansif ODPBH hastalarında CAVİ'nin aterosklerotik ve inflamatuvar parametreler ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Nefroloji Kliniğinde Ekim 2021- Mart 2022 tarihleri arasında takip edilen 57 ODPBH'lı hasta (ortalama yaşı 39,59, %61 kadın) ve 26 sağlıklı gönüllü, tek merkezli prospektif çalışmamıza dahil edildi. Çalışmaya alınan tüm kişilerin CAVI ölçümü Fukuda Denshi model VS-1500N cihazı ile yapıldı. Tüm hastalarda 12 saatlik açlığı takiben FGF-23,s-Klotho, MCP-1, Salusin A, Salusin B, pro-BNP, homosistein, kreatinin (Cr), magnezyum, Sodyum, Potasyum, Fosfor, ürik asit, LDL, HDL, trigliserid, total kolesterol, glukoz, albümin, PTH, vitamin D ve spot idrar mikroalbumin/Cr oranı çalışıldı. İstatiksel değerlendirmede veriler SPSS Version 28.0, Inc. Chicago, IL, USA programıyla analiz edildi. BULGULAR ODPBH'lı hastaların 29'u (%50,8) hipertansif, 28'i normotansif (%49,2) iken 26 katılımcı sağlıklı grupta idi. CAVİ ölçümleri hipertansif (8.19±1.08) ve normotansif (7.24±0.86) ODPBH hastalarında kontrol grubuna (6.38±1.3) göre anlamlı yüksek saptandı (sırasıyla p=0,000; p=0,000). FGF-23 ölçümleri ODPBH grubunda (365.6±46.38) kontrol grubuna göre (171.04±4.85) anlamlı yüksek saptandı (p=0,033). MCP-1 ölçümleri ODPBH grubunda (290.46±39.97) kontrol grubuna göre (99.95±3.61) anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,026). Salusin A, ODPBH grubunda (562.61±84.14) kontrol grubuna göre (201.19±9.73) anlamlı yüksek tespit edildi (p=0,002). Salusin B düzeyleri ODPBH grubunda (415.12±58.85) kontrol grubuna göre (182.28±8.68) anlamlı yüksek saptandı (p=0,011). Pro-BNP ölçümleri ODPBH grubunda (78.51±10.06) kontrol grubuna göre (46.1±8.23) anlamlı yüksek tespit edildi (p=0,026). Homosistein düzeyleri ODPBH grubunda (16.45±1.37) kontrol grubuna göre (12.81±0.54) anlamlı yüksek saptandı (p=0,030). Yüksek CAVI skoru (≥8.0) olan hastalarda yaş, ortalama kan basıncı, CKD-EPİ, BUN, kreatinin, PTH, Pro-BNP, MCP-1, FGF-23 ve Salusin B ölçümleri düşük CAVI skoru (<8.0) olan hastalara göre anlamlı yüksek saptandı (sırasıyla p=0,026, p=0,000, p=0,003, p=0,006, p=0,032, p=0,057, p=0,005, p=0,000, p=0,007, p=0,016). SONUÇ Erken evre normotansif ve hipertansif ODPBH hastalarında CAVI'nin yüksek olduğu tespit edilmekle birlikte özellikle MCP-1, diyastolik kan basıncı, CKD-EPİ ve magnezyumun CAVI yüksekliğini öngörmede belirteç olarak kullanılabileceği de gösterilmiştir. Ancak bu konuda çok merkezli ve daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: ODPBH, CAVI, Arteriyel sertlik, MCP-1

AterosklerozAyak bileğiBöbrek fonksiyon testleri+7
Uğur Dinç
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrointestinal stromal tümör tanılı hastaların klinik ve biyokimyasal belirteçlerin prognoz üzerine etkisi

Gastrointestinal stromal tümörler gastrointestinal sistemin en sık gözlenen mezenkimal tümörleridir. Karın ağrısı, kanama, karında kitle gibi semptomları olabileceği gibi insidental olarak da tespit edilebilir. En sık mide ve ince barsakta gözlenir. Bilinen tek küratif tedavi halen cerrahi sınırlar negatif olarak yapılan cerrahi operasyondur. Medikal tedavi olarak imatinib kullanılabilir. İmatinib direnci olan vakalarda ikinci basamak olarak sunitinib ve üçüncü basamak olarak regorafenib tercih edilebilir. Bu çalışmamızın amacı hastalık takibine yardımcı olabilecek, klinisyenlere tedavi seçenekleri ve hastalığın ilerlemesi hakkında fikir verebilecek prognostik belirteçleri saptayabilmek ve güncel literatür ile karşılaştırmaktır. Çalışmamızda Ocak 2010-Aralık 2021 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran ve takipli olan GİST tanılı 70 hastamızın demografik, klinik, patolojik, biyokimyasal belirteçleri ve prognoza etkisi retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmamızda hastalarımızın çoğunluğu 50 yaşın üzerindeydi ve erkek hastamız daha fazlaydı. En sık tümör yerleşim yeri mideydi. Hastalarımızın çoğu AFIP sınıflamasına göre yüksek riskliydi. Cerrahi yapılan hastalarda hem genel sağkalım hem de progresyonsuz sağkalım cerrahi yapılamayan hastalara göre daha uzun olarak saptadık.Evre ile hem genel sağkalım hem de progresyonsuz sağkalım arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcuttu.Progresyonsuz sağkalım üzerine kolon yerleşimli GİST olması olumsuz risk oluşturduğu bulundu. Adjuvan imatinib tedavisi almak progresyonsuz sağkalım üzerine olumlu etkili olarak mevcuttu. Yapılan çalışmamızda biyokimyasal belirteçler (LDH, Albümin, NLR, PLR, PNİ, Ca 19-9, CRP/ALB, LDH/ALB) ile prognoz ve genel sağkalım arasında anlamlı bir ilişki saptayamadık. Ancak metastatik GİST tanılı hastalarda LDH/Albümin değeri yüksekliğinin progresyonsuz sağkalım üzerine olumlu etkisini bulduk. Sonuç olarak bu çalışmada; GİST tanılı hastalarda sağkalım için etkili olabilecek ve klinisyenler için çıkarımlar sağlayabilecek birtakım parametreler tespit edilmiştir. Bu çalışma, gastrointestinal stromal tümörlerim birçok farklı prediktif ve prognostik değişkeni olan heterojen bir hastalık olduğunu vurgulamaktadır. Çalışmamızda değerlendirilen hasta sayısı geniş bir örneklem oluşturmamaktadır. Literatürdeki farklı sonuçların nedenlerini ortaya koymak için daha fazla hastayı içeren daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimler: Gastrointestinal stromal tümör, sağkalım, prognoz, imatinib

Gastrointestinal hastalıklarGastrointestinal neoplazmlarPrognoz+2
Özkan Öksüz
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pamukkale Üniversitesi hematoloji kliniğine başvuran mantle hücreli lenfoma hastalarının klinikopatolojik özelliklerinin retrospektif olarak incelenmesi ve SOX-1 ekspresyonunun değerlendirilmesi

Lenfomalar, immün sistemi oluşturan hücrelerin çeşitli farklılaşma evrelerinden köken alan malignitelerdir. Köken aldıkları farklılaşma aşamasına göre farklı özellikler, davranışlar gösterip farklı klinik sonuçlar oluştururlar. Lenfomalar, hodgkin dışı lenfoma (HDL) ve hodgkin lenfoma (HL) olarak ikiye ayrılırlar. Mantle hücreli lenfoma (MHL), lenfoid foliküllerin mantle zonundaki naif B hücrelerinden gelişir. Bu çalışmada MHL tanılı hastaların sağkalımını etkileyebilecek başta SOX11 olmak üzere parametreler araştırılmıştır. Bu çalışma ile hastalık takibine yardımcı olabilecek, klinisyenlere tedavi seçenekleri ve hastalığın ilerlemesi hakkında fikir verebilecek prognostik belirteçleri saptayabilmek amaçlanmıştır. Çalışmamıza Ocak 2016-Haziran 2022 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Bilim Dalında MHL tanısı alan ve takip edilen 38 hasta dahil edilmiştir. Hastaların bilgilerine hastane elektronik dosya sistemi kayıtları taranarak ulaşılmıştır. Otuz sekiz hastanın patoloji ve genetik sonuçları, demografik verileri, hastalık evreleri, laboratuvar verileri, uygulanan kemoterapi rejimleri ve tedavi yanıtları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu parametreler gruplandırılarak sağkalım üzerine etkileri istatiksel olarak analiz edilmiştir. Çalışmamızın sonunda MHL hastalarında tanı anında yaş, ilk tanı bölgesi olarak gastroisntestinal sistem ve batın içi bulky kitleden tanı alan hastalar, tanı anında lökosit sayısı ve β2-mikroglobulin düzeyleri, bulky kitlesi bulunan hastalar, hastaların IPI, MIPI ve MIPI-C skorları, birinci basamak tedaviye yanıt ile OS arasında istatiksel açıdan anlamlı ilişki saptanmıştır. Sonuç olarak bu çalışmada; MHL tanılı hastalarda sağkalım için etkili olabilecek ve klinisyenler için çıkarımlar sağlayabilecek çeşitli prognostik parametreler tespit edilmiştir. Bu çalışma, MHL'nın birçok farklı prediktif ve prognostik değişkeni olan heterojen bir hastalık olduğunu vurgulamaktadır. Çalışmamızda değerlendirilen hasta sayısı geniş bir örneklem oluşturmamaktadır. Literatürdeki farklı sonuçların nedenlerini ortaya koymak için daha fazla hastayı içeren daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Mantle hücreli lenfoma, SOX11, IPI, MIPI, genel sağkalım

Gen ifadesiLenfomaLenfoma-B hücreli+2
Ahmet Çağdaş Zeybek
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trehaloz' un pterjium dokusundaki fibroblastların üzerine inhibitör etkisinin araştırılması

Pterjium şimdiye kadar yapılan çalışmalarla etyolojisi tam olarak aydınlatılamamış, birçok hipotez ortaya konan ancak patogenezinde fibroblast proliferasyonun olduğu dejeneratif bir oküler yüzey bozukluğudur. Tedavisi için genellikle cerrahi eksizyon tercih edilir. Biz çalışmamızda trehalozun fibroblastlar üzerindeki inhibitör etkisini invitro koşullarda incelemek istedik ve bunu hangi hücresel yolaklarla ve hangi genler üzerinden yaptığını analiz etmeyi amaçladık. Kliniğimize başvuran 3 erkek ve 3 kadın toplamda 6 primer pterjiumlu hastayı çalışmamıza dahil ettik. Önce bu hastaların pterjium ve normal konjontivalarını eksize edilip primer hücre kültür yapıldı. Trehaloz(100, 200, 400, 600 mM) ve mitomisin C(0,5, 1, 2,5 ,5 ,10 ve 20 μl) muamelesi gerçekleştirildi ve 48 saat boyunca 37oC'de %5 CO2 ve %95 nemli ortamda inkübe edildi. Bu aşamada trehalozun fibroblastların proliferasyonunu inhibe ettiğini gözlemledik. Geneall marka Hybrid-R total RNA izolasyon kiti aracılığıyla ilaç muamele edilmeyen kontrol ve trehaloz, mitomisin C uygulanan pterjium ve konjonktiva hücrelerinin total RNA izolasyonu gerçekleştirildi. Sonrasında bu örneklerden ikisi mikrodizin analizine gönderildi. Pterjiumda normal konjonktivaya oranla ifadesi değişen VIM, FGF7, FGF10, TGFBR2, TGBR3 MSMO1, Tenascin C, RANBP3L, NR4A1, IGFBP4, CLCA2, SERPIN2,ASPN genleri olarak saptadık. Trehaloz verildiğinde bu genlerdeki değişimler dikkat çekiciydi. Bu genler genel olarak vaskülogenezis, migrasyon, yara iyileşmesi, adezyon, fibroblast proliferasyonu, fibroblast büyüme faktörünün pozitif regülasyonu gibi olaylarda görev alıyorlar ve trehaloz verildiğinde bu genlerin ifadesi pterjium oluşumunu bloke edecek yönde değişti. Ancak çalışmamızda kısıtlı hasta sayısı mevcut olduğundan daha geniş hasta gruplarına ihtiyaç mevcuttur. Anahtar Kelimeler: pterjium, fibroblast, mikrodizin analizi, trehaloz, mitomisin C

Dizi analiziFibroblastlarMitomisin+2
Yasin Durkal
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üreteropelvik bileşke darlığında separe böbrek fonksiyonlarını belirlemede MAG-3- DMSA sintigrafik yöntemlerinin karşılaştırılması

Üreteropelvik bileşke darlığı (UPD) klinik olarak anlamlı antenatal hidronefrozların en sık sebebini oluşturmaktadır. İlerleyen dönemlerde kalıcı böbrek hasarına neden olabileceği için UPD' nin doğru yönetilmesi ve uygun zamanda cerrahi tedavi kararı verilmesi önemlidir. Hastaların takibinde semptomatik olması, hidronefroz derecesi ve böbrekte fonksiyon kaybı gibi durumlar yol gösterici olmaktadır. Ancak hastaların izlem veya cerrahi tedavi kararı (zamanı ve endikasyonları) verilmesi açısından henüz net bir kılavuz yoktur. UPD tanı, takip ve tedavi kararında ultrasonografi (USG) en iyi görüntüleme yöntemidir. USG' nin yanında nükleer tıp görüntüleme yöntemleri olan mercaptoasetiltriglisin (MAG-3) ve dimerkaptosüksinik asit (DMSA) sintigrafileri hastaların takibinde kullanılmaktadır. Sintigrafik yöntemler ile radyolojik görüntüleme yöntemlerinden farklı olarak separe böbrek fonksiyonları hesaplanabilmektedir. Separe böbrek fonksiyonu toplam böbrek fonksiyonunun her iki böbreğe göre dağılımıdır. Ancak UPD' de MAG-3 sintigrafisinin separe böbrek fonksiyonlarını olduğundan fazla hesapladığını (supranormal fonksiyon), separe böbrek fonksiyonunu DMSA sintigrafisinin daha doğru gösterdiğini ileri süren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda UPD' de separe böbrek fonksiyonlarının belirlenmesinde MAG-3 ve DMSA sintigrafik yöntemlerinin karşılaştırılması hedeflendi. UPD tanılı hastaların izleminde ve separe böbrek fonksiyonunu belirlemede MAG-3 sintigrafisi ile takibin yeterli olup olmadığı, ek olarak DMSA sintigrafisinin çekilmesinin gerekliliğinin sorgulanması amaçlanmıştır. Kliniğimizde son 10 yılda UPD tanısı ile izlenen ve hem MAG-3 hem de DMSA sintigrafisi çekilen hastalar retrospektif olarak incelendi, separe fonksiyonlar sistemden tekrar okundu ve sintigrafi sonuçları, USG bulguları ve tedavi yöntemleri (izlem, piyeloplasti) ile karşılaştırıldı. Separe böbrek fonksiyonları DMSA ve MAG-3 sonuçlarında karşılaştırıldığında UPD olan böbrekte istatiksel olarak anlamlı pozitif yönde kuvvetli düzeyde ilişki bulunmuştur (p=0,0001, r=0,752). Separe böbrek fonksiyonlarının belirlenmesinde MAG-3 ve DMSA sonuçlarının UPD olan böbrekte sınıflaması (supranormal, normal, düşük fonksiyon) yapıldığında %76 oranında tutarlılık mevcuttu ve korelasyon göstermekteydi. Uyum incelemesi p=0,0001/k=0,456 idi. MAG-3' te 2 hastada supranormal fonksiyon, 13 hastada düşük fonksiyon var iken DMSA' da 5 hastada supranormal fonksiyon, 8 hastada düşük fonksiyon mevcuttu. DMSA' da supranormal fonksiyon oranı MAG-3' e göre daha yüksek idi. MAG-3 ise düşük fonksiyonlu olan böbrekleri DMSA' ya göre daha fazla tespit etmişti. Literatürdekinin aksine MAG-3 sintigrafisinin supranormal ölçüm oranını düşük saptadık. Ayrıca separe böbrek fonksiyonu açısından supranormal fonksiyon ölçülmesi nedenini ve etkileyen faktörler açısından incelenen verilerle (böbrek boyutları, parankim incelmesi, böbrek pelvis anterior-posterior çap) supranormal fonksiyon arasında ilişki değerlendirildi. Artmış böbrek boyutunun DMSA' da ki supranormal fonksiyon ile anlamlı ilişkisi saptanmışken diğer parametrelerin DMSA ve MAG-3 sintigrafisinde supranormal fonksiyon üzerine etkisi saptanmamıştır. Ancak bu durum supranormal ölçülen hasta sayımızın azlığı ile ilişkili olabilir. Çalışmamızın sonuçları bize her UPD' de her iki sintigrafik yöntemin kullanılmasına gerek olmadığını, MAG-3 ile takibin yeterli olabileceğini, DMSA' nın kortikal defekt şüphesi olan ya da operasyon kararı verilen hastalarda bazal kortikal fonksiyonu belirlemek amacı ile operasyon öncesi çekilebileceğini düşündürdü. Anahtar Kelimeler; Üreteropelvik bileşke darlığı, Separe böbrek fonksiyonu, Supranormal fonksiyon, MAG-3, DMSA

Üreteropelvik bileşke darlığı
Hale Özdemir
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ailesel akdeniz ateşi tanılı hastalarda mitokondriyal stres ile ilişkili mitokondriyal derive peptidlerin rolü

Ailesel Akdeniz ateşi (AAA) hastalığından sorumlu MEFV geni Pirin proteinini kodlar. Pirin, NLRP3 (Nod benzeri reseptör proteini 3) ve ASC (Apaptoz ilişkili benek benzeir protein) gibi proteinlerle beraber, inflamatuar yanıtları yoğunlaştıran multiprotein kompleksler olan inflamazomların düzenlenmesinde rol oynar. İnflamazomlar, IL-1β ve IL-18 olgunlaşmasına ve salımına neden olan kaspaz-1'in aktivasyonu sağlar. Mitokondrinin NLRP3 inflamazomuna ve sitokinlerin oluşumuna katkı sağladığı halen tartışma konusudur. Mitokondriyal DNA'da kodlanan ve mitokondriyal stresle ilişkili bir takım mitokondriyal derive peptidlerin (MDP) keşfi bu ilişkiler arasında daha karmaşık bir etkileşim olduğunu düşündürmektedir. MDP'lerden Humanin'in sitoprotektif etkileri olduğu ve NLRP3 inflammasomu, IL-1β ve IL-18 üzerinde ise inhibe edici etkisi gösterilmiştir. Diğer bir MDP olan MOTS-C'nin ise antiinflamatuar özellikte olduğu, TNF-α ve IL-6 seviyelerini azaltıp, IL10 seviyesini arttırdığı gösterilmiştir. AAA hastalarının farklı klinik durumlarında (atak, atak dışı, subklinik inflamasyon) Humanin ve MOTS-C'nin nasıl bir değişim gösterdiğini belirlemeyi amaçlayan bu çalışma, literatürdeki ilk çalışmadır. Çalışmaya çocuk romatoloji ve çocuk acil polikliniğine başvuran AAA tanılı çocuklar dâhil edildi. Çalışmadaki hasta grubu dört alt grup olarak şekillendirilirken (remisyon AAA, yeni tanı AAA, Atak AAA, Subklinik inflamasyonlu AAA) karşılaştırma için kontrol grubu da oluşturuldu. Güç analizi ile incelenecek gruplar arası farkın etki büyüklüğünün orta düzeyde (f=0.3) olabileceği varsayılarak, çalışmaya en az 148 kişi (her hasta alt grubu için en az 37 kişi) alındığında %95 güven düzeyinde %80 güç elde edilebileceği hesaplandı. Başvuruda alınan venöz kandan hemogram ve akut faz göstergeleri çalışıldı. Aynı zamanda, çalışma sonuna kadar -80 derecede saklanan ek 10 cc venöz kandan serum MOTS-C, humanin, IL-1β, IL-18 ve IL-10 düzeyleri analiz edildi. Karşılaştırmalar hasta ve sağlıklı grup dışında hasta grubu içindeki alt gruplar arasında da yapıldı. Çalışmamızda MOTS-c düzeylerinin hasta grupta sağlıklı gruba göre anlamlı derecede yüksek olduğunu tespit ettik (p=0,0001). Humanin düzeylerinin ise sağlıklı grupta hasta gruba göre istatistiksel açıdan anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,024) (Tablo 1). Atak AAA grubunda humanin, yeni tanı AAA, subklinik inflamasyonu olan AAA ve sağlıklı kontrollere göre anlamlı derecede düşüktü (p=0,0001) (Tablo 2). Çalışmamızda hemen tüm gruplarda humanin, IL-1β, IL-10 ve IL-18 arasında istatistiksel anlamlı, pozitif yönde orta-kuvvetli düzeyde korelasyon gösterdiği saptandı (p=0,001). Bu çalışma AAA hastalarında MDP'lerden Humanin'in sağlıklı kontrollerden anlamlı düzeyde düşük olduğu, MOTS-C'nin ise hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düzeyde yüksek olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar AAA hastalarında mitokondriyal stresin daha ileri araştırmalar ile değerlendirilmesi gerektiğinin açık bir örneğidir. AAA'nın mitokondriyal stres ve mitokondriyal derive peptidler ile ilişkisinin daha ileri çalışmalarla ortaya konması otoinflamatuar hastalıkların patogenezinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayabilir.

Ailevi akdeniz ateşiHumaninMitokondriler+3
Safanur Üstündağ
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) fenotiplerinin TNF-alfa (-308G/A), PGE2 reseptör polimorfizmi ile ilişkisi

Obstrüktif uyku apnesi (OUAS), uyku sırasında üst hava yollarının tekrarlayan obstrüksiyonu, obstrüksiyona karşı artan solunum eforu, oksijen satürasyonunda azalma ve uyku bölünmeleri ile karakterize bir hastalıktır. OUAS tanısı günümüzde PSG ile konmaktadır. OSAS tanısı için AHİ ≥ 5/sa saptanmalı; AHİ 5-15, 16-30 ve >30/sa olmasına göre hafif, orta ve ağır OUAS olarak sınıflandırılarak tedavi planlanmaktadır. Klinik olarak heterojen bir hastalık olan OUAS'ın tanı ve şiddetinin belirlenmesinde AHİ 'nin kullanılmasının hastalığın genetik ve biyolojik temellerini daha iyi anlaşılması için yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle OUAS'ın genetik biyolojik temellerini, patogenezini anlamak için fenotipler şeklinde hastaları sınıflandırmak gerekmektedir. OUAS'da tekrarlayan apne ve hipopne epizotları sırasında gelişen hipoksi-reoksijenasyon reaktif oksijen radikallerinin oluşumu ve oksidatif strese neden olarak lokal ve sistemik inflamasyona neden olur. İnflamasyonda önemli rolü olan Tümör nekroz faktörü alfa (TNF-alfa) uyku sırasında pro-enflamatuar sitokinlerin düzenlenmesinde rol oynar. OUAS'da TNF-alfa 308G / A polimorfizminin aralıklı hipoksemide yer alan artmış TNF-alfa seviyeleri ile ilişkilendirilmiştir. Ayrıca inflamasyonda görev alan PGE2 reseptöründeki (PTGER3) rs1409986 SNP polimorfizminin OUAS ile anlamlı derecede ilişkili olduğu görülmüştür. Bu çalışmada kliniğimizde 2020-2022 yıllarında yeni tanı alan OUAS hastaları klinik olarak fenotiplere sınıflamak, bu hastalarda TNF-alfa (-308G/A), PGE2 reseptör polimorfizmine bakarak OUAS fenotipleri ile ilişkilerini incelemek, OUAS etiyolojisine katkı sağlayacak bilgileri literature kazandırmak ve tedavi açısından yeni metodlara yol göstermek amaçlanmıştır. Bu amaçla PSG'de. AHİ ≥ 5 olup OUAS tanısı alan 100 çalışmaya dahil edilmiş olup semptomlar, demografik özellikler, komorbiditeler ve PSG bulgularına göre fenotiplere ayrıldı. AHİ<5 olan hastalar basit horlama olarak değerlendirildi ve kontrol gurubunu oluşturdu. Genetik değerlendirme için çalışma ve kontrol grubundan alınan kan örneğinden TNF-alfa (-308G/A), PGE2 rs1409986 SNP polimorfizmleri çalışıldı. Çalışmamızda oluşturulan fenotipik gruplar; Küme 1'de 72 (%72), Küme 2'de 12(%12), Küme 3'te 16 (%16) hastadan oluşmuştur. Küme 1'in %31.9'unu AHİ'si 5-15 arasında, %31.9'unu AHİ'si 16-30 arasında, %36.1'ini AHİ'si ≥30 olan bireyler oluşturmuştur. Küme 2'nin %16.7'sini AHİ'si 16-30 arasında ve %83.3'ünü AHİ'si ≥30 olan bireyler, küme 3'ün ise %100'ü AHİ ≥30 olan bireyler oluşturmuştur ve gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p=0.0001). AHİ sınıflandırılması ve ortalama AHİ değerleri göz önüne alındığında çalışmamızdaki en şiddetli hastalık kliniğine sahip fenotipik grup Küme 3 olarak değerlendirilmiş, sonrasında Küme 2 ve Küme 1 takip etmiştir (Küme 1; 24.56, Küme 2; 39.74, Küme 3; 80.48, p:0.0001). Benzer şekilde ortalama obstrüktif apne sayısı Küme 1 de (94.53/saat) en düşük saptanmışken Küme 2 (154.75 /saat) ve Küme 3'te (340.31/saat) daha yüksek değerdedir (p:0.001). Ortalama oksijen satürasyonunun Küme 1'de %92.45, Küme 2'de %86.17, Küme 3'te %87.94 saptanması diğer bulguları desteklemektedir (p:0.001). Her ne kadar AHİ değeri 5-15 arasında olan bireylerin tümü Küme 1'de yer almış olsa da AHİ değeri 16-30 arasında olanların %92'si Küme 1'de %8'i Küme 2'de; AHİ değeri ≥30 olanların %50'si Küme 1'de, %19.2'si Küme 2'de, %30.7'si Küme 3'te yer almıştır. Bu durum OUAS fenotipik kümeleri içerisinde AHİ değerlerinin farklılık gösterebileceğini ve hastalığı sınıflandırmada tek parametre olarak değerlendirilmemesi gerektiğini göstermektedir. Çalışmamızda sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubu ile OUAS tanılı hastaların TNF-α(-308G/A) polimorfizmi ve PGE2 reseptör polimorfizmi karşılaştırıldığında her iki polimorfizm OAUS grubunda daha sık izlenmiş ve literatürlerde belirtildiği gibi istatistiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (sırasıyla; p=0,011, p=0,014). Kümelere göre TNF-α(-308G/A) polimorfizmi saptanma sıklığı değerlendirildiğinde Küme 3'te bulunan bireylerin %75'inde, Küme 1'de %55.6'sında, Küme 2'de %33.3'ünde saptanmıştır. Kümeler arasında istatiksel anlamlı farklılık saptanmamış olsa da (p=0.088) PSG verilerine göre en şiddetli hastalık grubu olan Küme 3'te TNF-α(-308G/A) polimorfizmi saptanma sıklığı diğer gruplardan daha yüksek bulunmuştur. PGE2 reseptör polimorfizm saptanma oranları değerlerinde bütün kümelerde benzer oranlar elde edilmiş istatistiksel anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0.962). Sonuç olarak, bulgularımız iki ana açıdan klinik olarak önemlidir. İlk olarak; klinik, patofizyolojik, hücresel, biyolojik ve moleküler özelliklere dayanarak AHİ değerlerini de kapsayacak şekilde 'Fenotipler' olarak adlandırılan daha homojen sınıflara ayırmak; hastalığı, tedaviye yanıtı ve prognozu anlamaya daha çok yardımcı olacaktır.İkinci olarak, OUAS'ın farklı klinik profillerini belirlemek, gelecekte daha kişiselleştirilmiş tedaviler sunmak için bir temel oluşturur. Farklı klinik sunumlarla ilişkili genotipik farklılıklar da dahil olmak üzere, farklı klinik fenotiplerin altında yatan mekanizmaları araştırmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

FenotipPolimorfizm-genetikTümör nekroz faktörü-alfa+1
Bahriye Parça
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserinde erken tanı, tedavi, prognoz ve aksiller metastazda lncRNA ve miRNA rolü

Meme kanseri dünyada kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Ayrıca kadınlarda kanser mortalitesinde ilk sırada yer almaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) GLOBOCAN 2020 verilerine göre yaklaşık 2,3 milyon yeni vaka ve %11,7 oranı ile tüm kanserler arasında en sık görülen kanser türüdür (1). Meme kanserinin tanı, tedavi ve prognozunda aksiller metastaz varlığı önemli bir kriterdir. Meme kanserlerinde aksiller metastaz varlığı araştırmasında Sentinel Lenf Nodu Biyopsisi (SLNB) altın standarttır. Ancak SLNB operasyon süresini uzatan invaziv bir yöntemdir. Son yıllarda alternatif aksiller metastaz tespit yöntemleri araştırılmaktadır (2). Günümüzde kanser hastalarında long non coding RNA (lncRNA), mikro RNA (miRNA/miR) çalışmaları popülerlik kazanmaya başlamış ve bu çalışmalarda anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Son zamanlarda çeşitli miRNA'ların meme kanseri patogenezi üzerinde hayati bir etki yaptığı ortaya konmuştur. lncRNA'lar meme kanseri dahil çeşitli kanser türlerinde önemli roller oynar. lncRNA'ların anormal ekspresyonu meme kanserinde kanserin başlamasına ve ilerlemesine önemli ölçüde katkıda bulunur (3, 4). Biz bu çalışmada Pamukkale Üniversitesi Genel Cerrahi Kliniğinde son 2 yılda tedavi edilen erken evre meme kanseri olan hastalarda; ameliyat öncesi alınan kan örneklerinden serum miR150-5p ve miR503-5p, lncRNA BLACAT1, bir kemokin reseptör proteini olan Ccr2, bir apoptoz regülatörü olan Bcl-2'yi çalıştık. Böylece bu çalışmada; meme kanserinde aksiller metastaz varlığını sadece doku örneklerinden değil de serum örnekleri üzerinden de tespit edebilmenin mümkün olup olmadığını araştırdık. Operasyon sırasında meme kanserinde aksiller metastaz doğrulaması için SLNB frozen çalışması yapıldı. Ayrıca operasyon sonrası parafinli patoloji örneklerinde aksiller metastaz varlığı kontrol edildi. Çalışmamızda yaş ortalaması 53,15±12,82 olan 57 hasta yer aldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre; Hastaların Sentinel lenf nodu frozen sonuçlarıyla ekspresyon analizleri yapıldığında sadece miR-503-5p ekspresyonu en az bir adet malign sentinel lenf nodu olan hastalarda sentinel lenf nodu tamamı benign olan hastalara göre aşağı yönde 2,33 kat oranında ekspresyon gösterdi diğer markerlarda anlamlı fark bulunamadı. Ekspresyon analizleri tedavi açısından önemli olan kriterlere göre de değerlendirildi. Moleküler sınıflamalarına göre incelendiklerinde lncRNA BLACAT 1 ekspresyonu Luminal B tümörlerde diğer moleküler subtiplere göre 3,04 kat yükselme ve HER2 tümörlerde 26,65 kat yükselmeyle anlamlı bulunmuştur. miR-503-5p Luminal B tümörlerde diğerlerine oranla 2,12 kat yüksek, Her 2 tümörlerde 82,33 kat yüksek eksprese edilerek anlamlı bulunmuştur. miR-150-5p Luminal B tümörlerde diğerlerine oranla 2,93 kat yüksek eksprese edilerek anlamlı bulunmuştur. Prognoz açısından önemli olan yaş ile korelasyon değerlendirildiğinde; BLACAT1' in 50 yaş altı hastalara göre 50 yaş üstü hastalarda 2,48 kat aşağı yönde eksprese olduğu gözlemlenip anlamlı olarak bulunmuştur. Mir-150-5p'nin 50 yaş altı hastalara göre 50 yaş üstü hastalarda 2,50 kat artış yönünde eksprese olduğu gözlenerek anlamlı olarak değerlendirildi. Erken tanı için önemli olan aile öyküsü ile korelasyon değerlendirildiğinde; BLACAT1'in ailesinde meme kanseri öyküsü olan hastalarda ailesinde meme kanseri öyküsü olmayan hastalara göre 5,37 kat aşağı yönde anlamlı olarak eksprese oldukları gözlemlenmiştir. miR-503-5p'nin ailesinde meme kanseri öyküsü olan hastalarda ailesinde meme kanseri öyküsü olmayan hastalara göre 6,41 kat yukarı yönde anlamlı olarak eksprese oldukları gözlemlenmiştir. mir-150-5p'nin ailesinde meme kanseri öyküsü olan hastalarda ailesinde meme kanseri öyküsü olmayan hastalara göre 2,29 kat yukarı yönde anlamlı olarak eksprese oldukları gözlemlenmiştir. Tanı, tedavi ve prognozda önemli olan Ki-67 ile korelasyon değerlendirildiğinde, çalışmamızda mir-503-5p ekspresyonu Ki-67 %20'den fazla sentezlenen hastalarda Ki-67 %20'den daha az sentezlenen hastalara göre 3,52 kat artış göstererek anlamlı olarak değerlendirilmiştir. mir-150-5p ekspresyonu Ki-67 %20'den fazla sentezlenen hastalarda Ki-67 %20'den daha az sentezlenen hastalara göre 3,54 artış göstererek anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak çalışmamızda erken evre meme kanseri tanısı alan, herhangi bir ek kanseri olmayan, neoadjuvan kemoterapi almayan hastalarda meme kanseri ile ilişkilendirilen miRNAlar (miR-503-5p, miR150-5p) lncRNA BLACAT1, bcl2,ccr2'nin operasyon öncesi serum örneklerindeki ekspresyon seviyeleri incelenmiştir. Bu parametrelerin operasyon öncesi serum örneklerinde değişiklikleri gösterilmiştir. Çalışmamıza göre serum mir 503-5p ekspresyonunun aksiller metastaz tespiti için kullanılan SLNB ye göre daha az invaziv ek bir yöntem olarak kullanılabileceği düşünülmüştür. Erken tanı, tedavi ve prognoz için önemli olan faktörlerle değerlendirildiğinde, lncRNA BLACAT1, miR 503-5p ve miR150-5p'nin erken evre meme kanserli, neoadjuvan kemoterapi almamış hastaların serum örneklerinden bakılarak tanı, tedavi ve prognoz açısından fikir sunabileceği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: miR150-5p,miR503-5p, BLACAT1, moleküler sınıflandırma, sentinel lenf nodu

Erken teşhisMeme hastalıklarıMeme neoplazmları+7
Taha Yasin Baran
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Denovo sentezlenen antrakinon türevlerinin pankreas kanseri hücre kültüründe etkinliğinin araştırılması

Dünya çapında pankreas kanserinin görülme sayısı 459.000'dir. Bunların 432.250'si ölümle sonuçlanmaktadır. Kanser mortalite sıralamasında 7. sırada yer almaktadır. Pankreas kanseri nispeten kısa hayatta kalma süresine ve kanser teşhisinin ardından 5 yıllık düşük sağ kalım oranına sahiptir. Ayrıca insidans oranı yılda %1.5 artmaktadır ve pankreas kanseri hastalarının hayatta kalma oranı sabittir. En aktif kemoterapi rejimleriyle tedavi edildiğinde bile sağ kalımları yüz güldürücü değildir. Radyoterapi, lokal olarak ileri hastalığı olanların tedavisine katkısı çok az olduğu görünmektedir. Bu nedenle, bu tümör hücrelerini daha etkili bir şekilde hedefleyebilen ve nüksetme insidansını azaltabilen yeni ilaçlara kritik bir ihtiyaç vardır. Bunlardan, en umut verici yaklaşım olan immünoterapi etkili bir terapötik stratejidir. Son yıllarda pankreas kanseri hastalarında immünterapi tedavisi için telomeraz inhibitörleri kullanılmıştır. Yapılan çalışmalar, telomeraz aktivitesinin pankreas adenokarsinomunun prognozunu iyileştirebileceğini ve terapötik bir hedef olabileceğini göstermektedir. Antrakinon türevleri, yarım asırdır antikanser ajanları olarak kullanılmaktadır. Bu moleküller, DNA ile etkileşime girme yetenekleri açısından önemlidir. Yapılan birçok çalışma doğal antrakinonların antikanser, anti-inflamatuar, immünosupresif, antimikrobiyal, diüretik, katartik, laksatif, damar gevşetici, antioksidan ve fitoöstrojen aktiviteleri gibi çok çeşitli biyoaktivitelere sahip olduğunu göstermiştir. Ftalosiyaninler, aromatik yapısı ve π-elektronlarınca zenginliği sayesinde güçlü kimyasal, termal ve foto kararlılığa sahip yoğun renkli sağlam moleküllerdir. Ftalosiyanin bileşiklerinin telomerik G-Kuadrupleks DNA'ya bağlanma özellikleri kanser tedavisinde yeni bir araştırma alanıdır. Biz bu çalışmada yeni sentezlenen ve moleküler docking analizlerinde G-Kuadrupleks DNA'ya bağlanma enerjileri yüksek olarak belirlenen antrakinon yan zincir taşıyan 2 farklı ftalosiyanin türevleri çinkoftalosiyanin bileşiklerinin (p–ZnPc ve np–ZnPc) pankreas kanseri hücre hatlarında (Mia-PaCa-2 ve PANC-1) telomeraz inhibitörü aktivitelerinin belirlenmesi için; Telomeraz reverse transkriptazın (TERT) ekspresyon tayini araştırarak olası yeni aday telomeraz inhibitörlerinin gösterilmesi amaçladık. Anahtar kelimeler: Pankreas kanseri, Antrakinon, Ftalosiyanin, Telomer, Telomeraz inhibitörü

AntrakinonlarFtalosiyaninlerHücre kültürü+6
Samet Demirci
Pamukkale University
2023
00