
78
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Derin öğrenme yöntemi kullanılarak geliştirilen yapay zeka uygulamaları aracılığıyla diagnostik doğruluğun tespiti
Amaç: Bu çalışmada amaç derin öğrenme algoritmasıyla eğitilmiş olan yapay zeka modelinin, panoramik radyografide, 5-12 yaş arası çocukların süt molar dişlerindeki arayüz, bukkal ve oklüzal çürük durumunu değerlendirerek bunu farklı tecrübelere sahip üç diş hekiminin panoramik radyografilerden yaptıkları arayüz, bukkal ve oklüzal çürük teşhisiyle kıyaslamak ve panoramik radyografilerde arayüz, bukkal ve oklüzal çürük tanısındaki performanslarının karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, 2018-2024 yılları arasında Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi'nde tedavi gören 5-12 yaş arası çocuklara ait panoramik radyografiler kullanıldı. Süt molar dişlerdeki arayüz, bukkal ve oklüzal çürükler, üç farklı deneyime sahip diş hekimi tarafından CranioCatch etiketleme yazılımı (Eskişehir, Türkiye) ile etiketlendi. Bu etiketlerle YOLOv8x algoritması kullanılarak bir yapay zeka modeli geliştirildi. Ardından, araştırmacıların ve modelin tanı başarısını karşılaştırmak amacıyla 100 röntgen rastgele seçildi ve yeniden etiketlendi. Bu görüntüler için doğru etiketler, 10 yıllık tecrübeye sahip bir çocuk diş hekimi tarafından belirlendi. Bulgular: Mevcut çalışmada, elde edilen yapay zeka modelinin genel çürük tespit başarısı orta düzeyde bulundu. Arayüz çürüklerinde başarı orta, oklüzal çürüklerde zayıf, bukkal çürüklerde ise düşük bulundu. Hem yapay zeka modeli hem de diş hekimleri en iyi performansı arayüz çürüklerinde, en düşük performansı ise bukkal çürüklerde gösterdi. Tecrübeli asistanın tespit başarısı, model ve diğer etiketleyicilere kıyasla daha yüksekti. Sonuç: Çalışmamızda özellikle ara yüz çürükleri ve tecrübeli asistanın gösterdiği başarı dikkat çekmektedir. Elde edilen bulgular, yapay zeka modellerinin tanı sistemlerinin klinik verimliliği ve doğruluğu artırabileceğini göstermekte; bu alanda yapılacak ileri araştırmalar için güçlü bir temel oluşturmaktadır. Anahtar kelimeler: Derin öğrenme, Diş çürüğü, Panoramik radyografi, Yapay zeka, YOLOv8x,
Çocuk hastalarda diyetin inflamatuar potansiyeli ile oral ve periodontal sağlık ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada, sağlıklı 6-14 yaş arası çocuklara ait kişisel faktörlerin (sosyodemografik faktörler, ağız-diş sağlığı alışkanlıkları, antropometrik ölçümler), beslenme alışkanlıklarının ve diyetin inflamatuar potansiyelinin (C-Dİİ) ağız ve diş sağlığı üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Ana Bilim Dalı'na muayene ve tedavi amacıyla başvuran 300 çocuk ve ebeveynleri ile yürütülmüştür. Katılımcılardan sosyodemografik veriler, ağız hijyeni alışkanlıkları, besin tüketim sıklıkları ve üç günlük besin tüketim kayıtları elde edilmiştir. Çocukların ağız içi muayeneleri sırasında DMFT, dmft, Pİ, Gİ ve SKİ değerleri kaydedilmiştir. Çocuğun üç günlük beslenme kaydının bulunduğu formdaki veriler, BeBiS 8.1 programına girilerek alınan besin ögeleri miktarı belirlenmiştir. Bu veriler ışığında; C-Dİİ skorları hesaplanmıştır. İstatiksel analiz için, Jamovi:2.3.28 İstatistik Programı kullanılmıştır. Veriler Ki-kare, Mann-Whitney U Testi, Kruskal-Wallis Testi ve Spearman Korelasyon Analizi ve Regresyon Analizi yapılarak analiz edilmiştir. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: C-Dİİ skoru ile DMFT (r=-0,122, p=0,035) arasında negatif, Pİ (r=0,125, p=0,03) arasında pozitif yönde korelasyon gözlemlenmiştir. 6-10 yaş grubunda Pİ (F3,152=4,33, p=0,011), Gİ (F3,152=3,74, p=0,011) ve SKİ (F3,152=2,76, p=0,041); 11-14 yaş grubunda Gİ (F3,140=3.50, p=0,021) değerlerinin, C-Dİİ çeyreklikleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gösterdiği belirlenmiştir. Diyet ile alınan besin ögeleri ve besin tüketim sıklıklarının; DMFT, dmft, Pİ, Gİ ve SKİ üzerine etkilerinin olduğu gözlemlenmiştir. Gece diş fırçalama alışkanlığı olan çocuklarda Pİ (p<0,01), Gİ (p<0,01) ve SKİ (p=0,01) anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Diş fırçalarken kanama görülen bireylerde DMFT (p<0,01), Gİ (p<0,01) ve SKİ (p<0,01) değerleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Ayrıca, kardeş sayısı (p=0,005), hasta yaşı (p<0,001) ve VKİ (p<0,001) ile DMFT ve SKİ arasında anlamlı pozitif ilişkiler bulunmuştur. Sonuç: Çalışma sonuçlarımız dahilinde diyetin inflamatuar yapısının çocukluk dönemi periodontal sağlığı üzerinde belirgin etkiler oluşturduğu saptanmıştır. Antiinflamatuar özellik taşıyan beslenme düzenlerinin, periodontal parametrelerde iyileşmeye katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle çocuklarda erken dönemde, antiinflamatuar temelli beslenme alışkanlıklarının kazandırılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Ağız sağlığı, Antiinflamatuar diyet, Beslenme, Çocuk diş hekimliği, Diyet inflamatuar indeksi
Derin öğrenme yöntemi kullanılarak geliştirilen yapay zekâ uygulamaları aracılığıyla panoramik radyografiden diş yaşının tespiti ile demirjian diş yaşı belirleme yönteminin kıyaslanması
Derin Öğrenme Yöntemi Kullanılarak Geliştirilen Yapay Zekâ Uygulamaları Aracılığıyla Panoramik Radyografiden Diş Yaşının Tespiti ile Demirjian Diş Yaşı Belirleme Yönteminin Kıyaslanması Amaç: Bu çalışmanın amacı, çocuklara ait panoramik radyografilerden Demirjian yöntemiyle etiketlenen diş gelişim evrelerini kullanarak geliştirilen derin öğrenme tabanlı yapay zekâ modelinin diş yaşı tahminindeki performansını değerlendirmek ve bu modelin, aynı yöntemi manuel olarak uygulayan uzman ve araştırma görevlisi ile doğruluk ve güvenilirlik açısından karşılaştırılmasını sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif tanımlayıcı tasarıma sahip bu çalışmada, 5–14 yaş aralığındaki çocuklara ait 1910 panoramik radyografi değerlendirilmiştir. Mandibular sol daimi dişler Demirjian yöntemine göre manuel olarak etiketlenmiş ve veriler, YOLOv8x tabanlı CranioCatch yazılımıyla geliştirilen yapay zekâ modeline öğretilmiştir. Modelin segmentasyon, nesne tespiti ve sınıflandırma performansı analiz edilmiş; diş yaşı tahminleri çocuk diş hekimi uzmanı, araştırma görevlisi ve yapay zekâ tarafından hesaplanarak istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Yapay zekâ modeli, diş gelişim evrelerini sınıflandırmada orta düzeyde bir başarı sergilemiştir. Kadın bireylerde yöntemler arasında anlamlı fark saptanmazken, erkek bireylerde yapay zekâ ve araştırma görevlisi tarafından etiketlenen gelişim evrelerinden hesaplanan diş yaşları, kronolojik yaştan anlamlı biçimde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Bununla birlikte, yapay zekâ modeli genel olarak diğer gözlemcilere kıyasla daha yüksek diş yaşı değerleri üretmiştir. Tüm gözlemciler arasında yüksek düzeyde uyum gözlenmiştir (ICC=0,927). Sonuç: Çalışma sonuçlarımıza göre Demirjian yöntemine dayalı yapay zekâ modeli, diş yaşı tahmininde ortalama düzeyde farklılık göstermiş olsa da, yöntemler arasında yüksek düzeyde gözlemci uyumu saptanmıştır. Bu çalışma, derin öğrenme algoritmalarının diş yaşı tahmininde destekleyici bir araç olarak potansiyel taşıdığını, ancak daha ileri boyutlu çalışmalarla model doğruluğunun artırılması ve sınıf bazlı performansın iyileştirilmesi gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Çocuk diş hekimliği, Demirjian yöntemi, Derin öğrenme, Diş yaşı tahmini, Yapay zekâ, YOLOv8x
Dental anomaliye sahip olan daimi santral dişe farklı yönlerden gelen kuvvetlerin yarattığı etkinin sonlu elemanlar etki analizi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, SEEA kullanılarak talon tüberkülü şekil anomalisine sahip daimi santral dişe farklı yönlerden uygulanan travmatik kuvvetlerin diş ve çevre kemik dokuda oluşturduğu stres ve deformasyonların belirlenmesi, travmanın anomalisi olan ve anomalisi olmayan normal morfolojideki simetrik sağlıklı diş üzerindeki biyomekanik etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'nda, sistemik olarak sağlıklı, 6–14 yaş aralığındaki çocuk hastalara ait CBCT görüntüleri incelendi. Daimi santral dişinin birinde talon tüberkülü şekil anomalisi olan, simetrik santral dişin normal morfolojide olduğu vaka çalışmaya dahil edildi. CBCT görüntüleri bilgisayar programına aktarılıp SEEA'da kullanılmak üzere üç boyutlu dijital model elde edildi. Travmatik kuvveti simüle etmek için 10 mm yarıçapındaki çelik bir bilye, dişlere bukkal yüzey ve insizal kenardan 10 m/s hızla çarptırılarak oluşan stres ve deformasyonlar analiz edildi. Stres dağılımları von Mises stres değerleri esas alınarak; deformasyonlar ise maksimum toplam deformasyon değerlerine göre değerlendirildi. Bulgular: Uygulanan travma simülasyonları sonucunda tüm modellerde insizal kenardan dikey yönde uygulanan darbenin, bukkal yüzden yatay yönde uygulanan darbeye kıyasla belirgin farkla daha fazla stres ve deformasyona neden olduğu gözlemlendi. Tüm modeller arasında hem stres hem de deformasyonda görülen en büyük değer talon tüberkülü olan dişte bulundu. Sonuç: Mevcut çalışma sonuçlarımız travma karşısında dişin geometrik yapısının da kuvvetin yönü ve büyüklüğü kadar önemli bir parametre olduğunu ortaya koymuştur. Anomalisi olan dişteki stres ve deformasyon değerleri tüm modeller arasında en yüksek değeri göstermiştir. Şekil anomalisinin stres ve deformasyon dağılımları üzerinde anlamlı fark yarattığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Dental travma, Diş anomalileri, Sonlu elemanlar etki analizi, Talon tüberkülü
Periodontitisli bireylerde cerrahisiz periodontal tedavinin apelin ve oksidatif stres düzeyleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, sistemik olarak sağlıklı bireylerde farklı evrelerdeki periodontitis olgularında DOS Apelin-13, Apelin-36, TAS, TOS ve OSİ düzeylerini ve cerrahisiz periodontal tedavi (CPT) sonrası bu biyokimyasal parametrelerdeki değişimi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Evre 1–2 (G1, n=31) ve Evre 3–4 (G2, n=30) periodontitis tanısı almış toplam 61 birey dahil edildi. Katılımcılardan T0 (CPT öncesi), T1 (CPT sonrası 1. Ay), T3 (CPT sonrası 3. Ay) ve T6 (CPT sonrası 6. Ay) zaman noktalarında biyokimyasal analizler için DOS örnekleri toplandı ve klinik periodontal parametrelerin ölçümleri yapıldı. Bulgular: DOS Apelin-13 değerleri G2'de G1'e göre daha yüksekti ve her iki grupta da CPT sonrası azalma gözlendi (p<0,01). Her iki grupta da Apelin-36 düzeylerinde CPT sonrası artış vardı ve T0'da G1'in Apelin-36 düzeyi G2'den anlamlı derecede yüksekti (p<0,01). TAS değerleri G1'de G2'den daha yüksekti ve G1'de zamana bağlı anlamlı bir azalma, G2'de anlamlı bir artış görüldü (p<0,01). TOS değerleri açısından gruplar arasında belirgin farklar gözlemlenmedi (p>0,05). G2'de TOS değerleri zamanla istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermezken (p>0,05), G1'de belirgin bir artış meydana geldi (p<0,01). OSİ değerlerinin G2'de G1'den belirgin yüksek olduğu gözlemlendi (p<0,01) ve G2'de OSİ değerleri zamanla belirgin bir azalma gösterdi (p<0,01). Apelin-13, TOS ve OSİ ile klinik parametreler arasında pozitif korelasyonlar tespit edildi (p<0,01). Apelin-36 ve TAS ile ile klinik parametreler arasında negatif korelasyonlar tespit edildi (p<0,05). Sonuç: Apelin-13 ve apelin-36'nın periodontal hastalık patogenezinde rol oynayabileceği, apelin-13'ün proinflamatuar, apelin-36'nın antiinflamatuar etki gösterebildiği ve bu belirteçlerin periodontal sağlık durumunun değerlendirilmesinde kullanılabileceğini düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Apelin-13, apelin-36, cerrahisiz periodontal tedavi, DOS, oksidatif stres, periodontitis
Farklı vaka zorluk sınıfına sahip dişlerin endodontik tedavi sonrasındaki ağrı ile ilişkisinin değerlendirilmesi: Klinik çalışma
Amaç: Çalışmanın amacı, Endodontik Zorluk Değerlendirme Aracı (E-CAT) kullanılarak sınıf 1 (düşük zorluk), sınıf 2 (orta zorluk), ve sınıf 3 (yüksek zorluk) şeklinde sınıflandırılan dişlerin endodontik tedavi sonrasındaki belirli zaman noktalarında (1., 3., 5., ve 7. günlerde) deneyimledikleri postoperatif ağrı düzeylerini değerlendirmek ve vaka zorluk derecesi ile ağrı düzeyi arasındaki olası ilişkiyi ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya, dahil edilme kriterlerini karşılayan ve 15 yaşından büyük 162 hasta alınmıştır. Tüm tedaviler, tek bir operatör tarafından ve tek seansta gerçekleştirilmiştir. Vakalar, E-CAT formuna göre düşük (0-5), orta (6-11) ve yüksek (12 ve üzeri) zorluk olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Postoperatif ağrı düzeyleri, işlem sonrası (1., 3., 5. ve 7. Günlerde) görsel analog skala (GAS) ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Vakaların %32,7'si düşük, %34,0'ı orta ve %33,3'ü yüksek olarak sınıflandırıldı. E-CAT skorları ile tedavi süresi arasında anlamlı ve pozitif korelasyon bulundu (r=0,540, p<0,001). Tüm gruplarda ağrı düzeyleri zamanla azaldı. 5. ve 7. günlerde yüksek zorluk grubunda ağrı devam ederken, düşük zorluk grubunda tamamen sona erdi (p<0,05). Preoperatif ve postoperatif ağrı düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). Ancak, daha önce restorasyon yapılmış dişlerde ve RT uygulanan vakalarda postoperatif ağrı düzeyi anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p=0,016). Sonuç: Artan vaka zorluğu, daha uzun tedavi süreleri ve postoperatif ağrı görülme sıklığı ile ilişkilendirilmiş olsa da, ağrı şiddeti açısından zorluk grupları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Endodontik zorluk değerlendirme aracı, görsel analog skala, kök kanal tedavisi, postoperatif ağrı
Endodontik tedavi sonrası postoperatif ağrının rotasyon ve resiprokasyon hareketli döner eğe sistemleri kullanılarak karşılaştırılması: Bir prospektif klinik çalışma
Amaç: Bu çalışma, mandibular vital premolar dişlerde tek seansta yapılan kök kanal tedavisinde, hareket prensipleri farklı döner eğe sistemlerinin postoperatif ağrı üzerindeki etkilerini farklı zaman dilimlerine göre karşılaştırmayı ve ayrıca bu sistemlerin analjezik kullanım ihtiyacı üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Endodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne başvuran, dahil edilme kriterlerini karşılayan ve 18-65 yaş aralığında olan 121 hasta alınmıştır. Tüm tedaviler, tek bir operatör tarafından ve tek seansta gerçekleştirilmiştir. Hastalar iki gruba ayrılmıştır: Grup 1. T-endo MUST (TeM) (n = 62) ve Grup 2. Scope RS Narrow (SRN) (n = 59). Postoperatif ağrı düzeyleri, işlem sonrası 1., 3., 5. ve 7. günlerde görsel analog skala kullanılarak değerlendirilmiş; bu günlerde hastaların ağrı kesici kullanıp kullanmadıklarına ilişkin bilgiler de ayrıca kayıt altına alınmıştır. Bulgular: Her iki grupta da postoperatif ağrı skorlarında zamanla anlamlı düzeyde azalma gözlenmiştir (P < 0,001). Üçüncü günde, TeM grubunun ortalama ağrı skorları, SRN grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p = 0,019). Ayrıca, TeM grubundaki hastaların %12,9'u (n = 8) analjezik kullanmışken, SRN grubunda hiçbir hasta ağrı kesici kullanmamıştır; bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p = 0.004). Sonuç: Elde edilen bulgular, döner eğe sistemlerinin kinetik özelliklerinin postoperatif ağrı üzerinde etkili olabileceğini göstermektedir. Resiprokasyon hareket prensibiyle çalışan TeM sistemi ile karşılaştırıldığında, sürekli rotasyonel hareketle çalışan SRN sisteminin daha düşük düzeyde postoperatif ağrıya neden olması ve hiçbir hastada analjezik kullanımının gerekmemesi, hasta konforu açısından klinik olarak anlamlı bir avantaj olarak değerlendirilebilir. Bu sonuçlar, endodontik tedavilerde hasta memnuniyetini artırmak amacıyla döner sistem seçiminin klinik karar verme sürecinde dikkate alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Görsel analog skala, Kök kanal tedavisi, Postoperatif ağrı, Scope RS Narrow, T-endo MUST
Dramatik oyun terapisi ve müzik terapinin diş çekimi yapılacak çocuklarda görülen dental anksiyete üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, oyun terapisi ve müzik terapisi uygulamalarının diş çekimi yapılacak çocuk hastaların dental anksiyete ve ağrı düzeyleri üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu randomize kontrollü çalışmaya Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Ana Bilim Dalına başvuran 6-8 yaş aralığındaki 126 hasta dahil edildi. Katılımcılar; kontrol (AGU), müzik terapisi ve oyun terapisi olmak üzere üç gruba (n=42) ayrıldı. Hastaların diş çekimi öncesinde ve sonrasında vital bulguları, Modifiye Çocuk Dental Anksiyete Skalası Yüzler Versiyonu (MCDASf) ve Görsel Yüz Skalası (FIS) değerleri; diş çekimi sonrasında Wong-Baker yüz ifadeleriyle ağrı skalası (WBS) değerleri kaydedildi. İstatistiksel analizlerde Pearson Ki-kare, One-Way ANOVA, Kruskal Wallis, Wilcoxon İşaretli Sıralar ve Eşleştirilmiş örneklem t testleri kullanıldı. Sonuçlar p<0,05 anlamlılık derecesi kabul edilerek değerlendirildi. Bulgular: Tüm gruplarda işlem öncesi ve sonrası ölçülen MCDASf ve FIS skorları arasında anlamlı bir fark bulundu (p<0,001; p<0,001). Kontrol grubuna kıyasla oyun terapisi ve müzik terapisi uygulanan gruplarda, dental anksiyete düzeylerinde anlamlı bir azalma gözlendi. Ayrıca müzik terapisi grubuna kıyasla oyun terapisi grubunun dental anksiyete değerlerinin daha düşük olduğu belirlendi. Fizyolojik parametreler açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi. Ancak her üç grupta da işlem öncesine göre işlem sonrasında kaydedilen sistolik ve diyastolik kan basıncı ile nabız değerlerinin daha yüksek olduğu görüldü. WBS skorları açısından gruplar arasında anlamlı fark bulundu (p<0,001); en düşük ağrı skorları oyun terapisi grubunda kaydedildi. Sonuç: Çalışmanın sınırları dahilinde, oyun terapisi ve müzik terapisi gibi yenilikçi davranış yönlendirme yöntemlerinin, çocuk hastalarda dental anksiyete ve ağrı algısını azaltmada etkili olduğu görülmektedir. Bu doğrultuda çocuk odaklı yaklaşımların benimsenmesi, tedaviye uyumu artırarak klinik sürecin daha konforlu ve etkili ilerlemesine katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: AGU, Anksiyete, Davranış Yönlendirme, Müzik Terapisi, Oyun Terapisi
Çocuk diş hekimliğinde ebeveynlerin antibiyotik kullanımına yönelik bilgi ve tutumları: Kesitsel bir çalışma
Amaç: Bu çalışmanın amacı, ebeveynlerin antibiyotik kullanımına yönelik bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi ve çocukların ağız sağlığı ile ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel araştırmaya Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Ana Bilim Dalı'na başvuran 3–14 yaş arası 805 çocuk ve ebeveyni dahil edildi. Çalışmanın ilk aşamasında ebeveynlere dört bölüm ve 45 sorudan oluşan anket yüz yüze uygulandı. Ebeveynlerin antibiyotik kullanımına ilişkin bilgi ve tutum düzeyleri, Anne ve Babaların Antibiyotik Algıları (ABANA) ölçeği aracılığıyla değerlendirildi. Çalışmanın ikinci aşamasında ise çocukların ağız sağlığı durumları DMFT ve PUFA indeksleri ile değerlendirildi. İstatistiksel analizlerde Mann-Whitney U testi, Kruskal Wallis Testi, Bağımsız Örneklem t testi ve Spearman Korelasyon testi kullanıldı. Tüm analizlerde anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Yüksek eğitim düzeyine sahip olan, sağlık alanında çalışan, yüksek gelir düzeyi olan ebeveynlerin ABANA puanlarının daha yüksek olduğu görüldü (p<0,05). Çocuğunda kronik bir hastalık olmayan, son bir yıl içinde çocuğu birden çok kez antibiyotik kullanan ve ailesindeki çocuk sayısı fazla olan ebeveynlerin ABANA skorlarının daha düşük olduğu belirlendi (p<0,05). Ayrıca ortalama ABANA puanları ile çocuklara ait D, DMFT, P, F1, A ve PUFA indeksleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ve negatif yönlü ilişkiler saptandı (p<0,05). Diş ağrısına bağlı antibiyotik kullanma öyküsü olan çocukların M, DMFT, P, F1, A ve PUFA değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edildi (p<0,05). Antibiyotik kullanımı sonrası şikâyetlerin geçmesi durumunda hekime başvuran ebeveynlerin daha yüksek ABANA puanları olduğu ve çocuklarının ağız sağlığı durumlarının daha iyi olduğu tespit edildi (p<0,05). Sonuç: Çalışmanın sınırlılıkları dahilinde, ebeveynlerin antibiyotik kullanımına dair bilgi ve tutum düzeyleri arttıkça çocukların ağız sağlığının olumlu yönde etkilendiği görülmektedir. Bilinçli antibiyotik kullanımını teşvik eden bilgilendirme ve farkındalık programlarının, toplum ağız ve diş sağlığı açısından önemli katkılar sağlayabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: ABANA, Ağız sağlığı, Çocuklarda antibiyotik kullanımı, DMFT, Ebeveyn bilgi ve tutumları, PUFA
Alt çene tam dişsizlik durumunda farklı tutucu ataşmanlar ve alt yapılara sahip implant destekli overdenture protezlerin protetik yapılar, implantlar ve çevre dokularda oluşturduğu streslerin sonlu elemanlar analiz yöntemiyle değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, alt çenede tam dişsizlik olan vakalarda uygulanan overdenture protezlerde implant sayısı, ataşman türü ve altyapı materyali değişikliklerinin; kortikal ve trabeküler kemik ile implant ve protez bileşenlerinde oluşturduğu stresleri Sonlu Elemanlar Stres Analizi (SESA) yöntemiyle incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, 4,1 mm çapında ve 12 mm uzunluğunda Straumann marka implantlar, tam dişsiz alt çeneye iki farklı konfigürasyonda yerleştirilmiştir. İki implantlı modellerde implantlar; lateral ile kanin diş bölgesine, üç implantlı modellerde ise sağ ve sol kaninler ile orta hat bölgesine aksiyel olarak konumlandırılmıştır. Ball ve locator ataşmanların kullanıldığı overdenture protezlerde, altyapı materyali olarak; alt yapısız (Polimetil Metakrilat (PMMA)), Krom-Kobalt (Cr-Co) ve Polieter Eter Keton (PEEK) kaide materyalleri kullanılarak, toplam 12 model oluşturulmuştur. Çiğneme fonksiyonunu simüle etmek amacıyla, yarıçapı 1 cm olan daire şeklinde rijit bir gıda parçası (foodstuff), birinci molar dişin santral fossa bölgesi ile kanin dişinin insizal kenarına yerleştirilmiş ve orta noktasına dik yönde bilateral kuvvet uygulanmıştır. Uygulanan kuvvetler, birinci molar bölgesinde 100 N, kanin bölgesinde ise 65 N olarak belirlenmiştir. Modellemelerde, kortikal ve trabeküler kemikte oluşan çekme ve basma stresleri ile implant, abutment ve protez bileşenlerinde meydana gelen von Mises stresleri, sonlu elemanlar stres analizi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Bulgular: Yapılan sonlu elemanlar stres analizi sonuçlarına göre; tüm modellerde kortikal kemikte oluşan stresin, trabeküler kemikte oluşandan daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Üç implant destekli overdenture modellerinde, iki implantlı modellerden daha dengeli bir stres dağılımı oluştuğu, özellikle orta hat bölgesinde stresin azaldığı tespit edilmiştir. Ataşman türleri karşılaştırıldığında, locator ataşman kullanılan modellerde implant ve protez bileşenlerinde von Mises stres düzeyleri artarken, çevre kortikal ve trabeküler kemik dokularında stres birikimi ball ve locator sistemleri arasında anlamlı bir fark oluşturmamıştır. Altyapı materyali açısından değerlendirildiğinde, PEEK altyapılı modellerin Cr-Co altyapılı modellerden daha fazla stres oluşturduğu görülmüştür. Sonuç: Overdenture protezlerde implant sayısındaki artış, yük paylaşımını iyileştirmiş; ancak bu durum, lokal gerilme alanlarının yer değiştirmesine neden olmuştur. Altyapı malzemesinin rijitliğindeki artış ise hem kemik hem de implant bileşenlerinde daha düşük ve daha homojen stres dağılımı oluşturmuştur.