
139
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Manyetik rezonans görüntülemede saptanan vertebra korpus lezyonlarının ayırıcı tanısında derin öğrenme tabanlı yapay zekanın etkinliğinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Omurga (vertebra) hastalıkları insan ömrünün uzamasıyla birlikte oldukça yaygın olarak görülmektedir. Vertebra korpusunda, metastazlar, en sık görülen malign hastalık grubudur. Hemanjiomlar, en sık izlenen benign tümörlerdir. Bunun dışında çökme kırıkları ve spondilodiskit oldukça sık görülmektedir. Bu hastalıkların tanısında MRG altın standarttır ancak lezyonların benzer görüntüleme özellikleri gösterebilmesi ayırıcı tanıda güçlük oluşturabilmektedir. Biz bu çalışmamızda, tedavi yaklaşımları ve prognozu birbirlerinden oldukça farklı olan bu antitelerin ayırıcı tanısında MRG kullanarak derin öğrenme modellerinin etkinliğini değerlendirmeyi amaçlamaktayız. Gereç ve Yöntem: Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Ocak 2019- Mart 2024 tarihleri arasındaki hastalar geriye dönük olarak incelendi. Herhangi bir klinik gerekçeyle, 1.5 T (Tesla) MR cihazında torakal ve lomber spinal MRG çekimi yapılan hastaların görüntüleri taranarak toplamda 235 hastaya ait 392 vertebra korpus lezyonu çalışmaya dahil edildi. Çalışma için uygun görüntü verileri sagittal planda çekimi yapılmış T1 ve T2 ağırlıklı sekanslardan elde edilip kaydedildi. Tüm görüntüler standart boyutta düzenlendi. Standartize edilmiş görüntülerden T1 ve T2 ağırlıklı görüntüler için iki ayrı veri seti oluşturuldu. Patoloji grupları metastaz, akut çökme kırığı, hemanjiom, atipik hemanjiom ve spondilodiskit olarak sınırlayıcı kutu ile işaretlenerek belirlendi. 181 hastanın görüntülerinden oluşturulan veri seti %80 eğitim ve %20 doğrulama olarak ikiye ayrıldı. Ek olarak test amacıyla 54 hastanın görüntüleri kullanıldı. Görüntü ön işleme aşamalarının ardından YOLOv8 derin öğrenme modeli kullanılarak tespit ve sınıflandırma işlemi gerçekleştirildi. Bulgular: Test seti sonuçlarına göre; T1 ve T2 ağırlıklı görüntülerden elde edilen veri setleri için mAP (B) değeri sırasıyla 0,82 , 0,86, mAP (M) değeri sırasıyla 0,83, 0,85'tir. Kesinlik (B) değeri sırasıyla 0,85 ve 0,86, kesinlik (M) değeri sırasıyla 0,81 ve 0,82 elde edilmiştir. Geri çağırma (B) değeri sırasıyla 0,82, 0,84 ve geri çağırma (M) değeri 0,84 ve 0,82 olarak bulunmuştur. F1 skoru sırasıyla 0,82 ve 0,83 olarak tespit edilmiştir. Doğruluk oranı T1 veri seti için 0,84 ve T2 veri seti için 0,85'tir. Sonuç: Derin öğrenme modelleri vertebra korpus lezyonlarının ayırıcı tanısında yüksek başarı performansı göstermektedir. Bu sonuçlar derin öğrenme mimarilerinin, görüntüleme analizleri gerçekleştirerek tanısal süreçlerde değerli bir araç olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Derin öğrenme yaklaşımları, vertebra korpus lezyonlarının tespitinde ve ayırıcı tanısında klinik uygulamalar için güçlü bir destek sunarak hasta bakımını iyileştirme potansiyeline sahiptir. Anahtar Kelimeler: Vertebra korpus lezyonları, manyetik rezonans görüntüleme, derin öğrenme, tespit, sınıflandırma, ayırıcı tanı
İnsidental papiller tiroid karsinomlu hastaların preop nodül özellikleri ve tiroid fonksiyon testleri açısıdan değerlendirilmesi
Tiroid kanseri insidansı son yıllarda dünya çapında artış göstermiştir. Bu artışın nedeni ultrasonografik tetkiklerin ve patolojik değerlendirmelerin yaygın olarak uygulanmaya başlanmasıdır. Ancak tiroid kanser insidansında artış olmasına rağmen tiroid kanserine bağlı mortalitede artış olmamıştır. Tiroid karsinomlarının en sık görülen türü epitelyal tiroid karsinomlarından olan papiller tiroid karsinomlarıdır. Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan tanımlamaya göre en büyük çapı ≤10 mm olan tümörler tiroid papiller mikrokarsinomları olarak (PTMK) adlandırılmaktadır. Tirotoksikoz, bası yapan guatr ya da multi nodüler guatr (MNG) gibi kanser dışı nedenlerle yapılan tiroidektomiler sonrasında patoloji spesmenin incelenmesi ile tesadüfen tanı alan tümörlere insidental papiller karsinom denmektedir. Bu tümörlerin klinik önemiyle ilgili birçok tartışmalı konu vardır. İnsidental PTMK sağkalım oranı hemen hemen genel popülasyon ile aynıdır. İnsidental tiroid karsinomu son yıllarda artış göstermekte ancak bu artışa rağmen bu olguların saptanması için henüz belirlenmiş spesifik özellikler ortaya konamamıştır. Çalışmamızda kliniğimizde tanı alan 250 insidental PTMK hastası ile total tiroidektomi sonrası benign patoloji rapor edilen 250 nodüler guatr hastası (kontrol grubu) retrospektif olarak taranmıştır. Her iki grup arasında preop nodül özellikleri ve tiroid fonksiyon testleri (TFT) açısından maligniteyi ön gören bir fark olup olmadığı değerlendirildi. Çalışmanın sonucunda malign ve benign gruplar arasında T3 değeri, nodül boyutları, nodül çap oranları, nodül ekojenitesi, EU-TIRADS skoru ve tiroid bez boyutları parametrelerinde istatistiksel anlamlı farklar tespit edildi. ANAHTAR SÖZCÜKLER: İnsidental tiroid papiller karsinomu, tiroid nodülü, Tiroid fonksiyon testleri
18-65 yaş arası erişkinlerin yeme tutumları ile besin neofobisi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, bireylerin gıda neofobisi düzeyleri ile yeme tutumları arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yürütülmüştür. Araştırmada veri toplamak için Yeme Tutum Testi (YTT-26) ve Yeni Besin Korkusu Ölçeği (FNS-10) kullanılmıştır. Çalışma grubunu 345 yetişkin birey oluşturmuştur. Katılımcıların demografik ve sağlık özellikleriyle birlikte antropometrik ölçümleri değerlendirilmiştir. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre, gıda neofobisi puanı 42 yaş ve üstü bireylerde, eğitim düzeyi lise ve altı olanlarda ve çalışmayan bireylerde daha yüksek bulunmuştur. Yeme tutum puanı ise kadınlarda ve üniversite mezunlarında anlamlı düzeyde daha yüksektir. Ayrıca, 42 yaş altı bireylerde yeme tutum bozukluğu daha sık görülmüştür. Zayıflama diyeti yapan bireylerde yeme tutum puanı ve bozukluk oranı belirgin olarak yüksektir. Çalışma bulguları, gıda neofobisi ve yeme tutumlarının yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi ve bazı sağlık davranışlarıyla ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Besin neofobisi, Yeme tutumu, Yetişkin
Rize ilinde aile sağlığı çalışanlarının bebek, çocuk ve ergen izlemleri hakkındaki bilgi düzeylerinin belirlenmesi
Amaç: Bu çalışma, Rize ilinde görev yapan aile sağlığı çalışanlarının bebek, çocuk ve ergen izlemleri konusundaki bilgi düzeylerini belirlemek ve bilgi düzeyini etkileyen sosyodemografik ve mesleki faktörleri değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Birinci basamak sağlık hizmetlerinde görev yapan aile sağlığı çalışanları, koruyucu sağlık hizmetlerinin uygulanmasında ve toplum sağlığının korunmasında kilit rol üstlenmektedir. Bu nedenle, onların bilgi düzeyi hizmet kalitesini ve izlem süreçlerinin etkinliğini doğrudan etkilemektedir. Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu araştırma, 2025 yılında Rize ilinde bulunan aile sağlığı merkezlerinde yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini Rize'de aktif olarak görev yapan tüm aile sağlığı çalışanları oluşturmuş, örneklemine araştırmaya katılmayı kabul eden 102 ebe ve hemşire dahil edilmiştir. Veriler, araştırmacı tarafından literatür taraması sonucunda oluşturulan ve Sağlık Bakanlığı Bebek, Çocuk ve Ergen İzlem Protokolleri esas alınarak hazırlanan bir anket formu ile toplanmıştır. Anket formu iki bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde katılımcıların sosyodemografik ve mesleki özellikleri (yaş, cinsiyet, unvan, mezuniyet, hizmet yılı, görev yeri, hizmet içi eğitim alma durumu vb.) yer almakta; ikinci bölümde ise bebek, çocuk ve ergen izlemlerine ilişkin bilgi düzeyini ölçen 30 çoktan seçmeli soru bulunmaktadır. Verilerin analizinde SPSS 25.0 programı kullanılmış, tanımlayıcı istatistikler, bağımsız örneklem t-testi, ANOVA ve ki-kare testleri uygulanmış, anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 37,8±6,4 yıl olup, %86,3'ü kadındır. Çalışanların %74,5'i hemşire, %25,5'i ebe olarak görev yapmaktadır. Katılımcıların %58'i 10 yıl ve üzeri mesleki deneyime sahiptir. Araştırma bulgularına göre aile sağlığı çalışanlarının %78'i izlemler sırasında rehber veya algoritma kullandığını, %63'ü ise bu konuda hizmet içi eğitim aldığını belirtmiştir. Rehber veya algoritma kullananların bilgi puan ortalaması (X̄=24,3±3,2), kullanmayanlara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.05). Yaş gruplarına göre yapılan analizde 40 yaş altı çalışanların bilgi düzeyi daha yüksek saptanmıştır (p=0.021). Eğitim düzeyi, medeni durum ve çalışma yılı gibi değişkenlerle bilgi düzeyi arasında anlamlı fark saptanmamıştır. En fazla bilgi eksikliği gelişimsel kalça displazisi taraması, diş sağlığı izlemi, hiperlipidemi ve ergen izlemi alanlarında tespit edilmiştir. Sonuç: Araştırma sonuçları, Rize ilindeki aile sağlığı çalışanlarının genel olarak bebek ve çocuk izlemleri konusunda yeterli bilgiye sahip olduklarını, ancak ergen izlemleri ve gelişimsel taramalar konusunda bilgi düzeylerinin düşük olduğunu göstermiştir. Bu bulgular, mevcut hizmet içi eğitimlerin periyodik olarak güncellenmesi ve uygulamalı eğitimlerle desteklenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca rehber temelli izlem uygulamalarının aile sağlığı merkezlerinde standart hale getirilmesi, izlem kalitesini artıraracaktır. Anahtar Kelimeler: Aile sağlığı çalışanı, bebek izlemi, çocuk izlemi, ergen izlemi, bilgi düzeyi ,aile sağlığı merkezi
Komplikasyonsuz fakoemülsifikasyon cerrahisi sonrası maküla değişikliklerinin optik koherens tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada komplikasyonsuz katarakt cerrahisinin santral maküla kalınlığı üzerine etkisinin OKT ile incelenmesi amaçlandı. Hastalar ve yöntemler: Herhangi bir sistemik hastalığı, fundus veya başka oküler patolojisi bulunmayan, komplikasyonsuz fakoemülsifikasyon cerrahisi geçiren 50 hastanın 100 gözü çalışmaya dahil edildi. Hastaların ameliyat olmayan gözleri kontrol grubu olarak kabul edildi. Hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 1. gün, 1. hafta, 1. ay her iki göz santral maküla kalınlığı ölçümleri OKT (Carl Zeiss Cirrus-HD) cihazı ile yapıldı. Bu parametreler eşliğinde istatiksel analizleri yapıldı (SPSS 13.0, SPSS Inc., Chicago, IL, USA). Bulgular: Çalışma grubundaki gözlerde ameliyat öncesi ve sonrası 1.gün, 1.hafta, 1.ay ve 3.aylardaki santral maküla kalınlığı ölçümleri sırasıyla, 248.56±21.67 µm, 249.08±21.36 µm, 250.26±19.8 µm, 254.3±24.81 µm ve 251.36±21.3 µm olarak ölçüldü. Ameliyat öncesi ölçümlere kıyasla, ameliyat sonrası ölçümlerin tamamında artış saptandı. Ancak ameliyat sonrası 1.günde tespit edilen artış istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Kontrol grubundaki gözlerde ameliyat öncesi ve sonrası 1.gün, 1.hafta, 1.ay ve 3.aylardaki santral maküla kalınlığı ölçümleri sırasıyla 250.80±21.47 µm, 251.46±21.44 µm, 251.36±21.41 µm, 251.3±21.51 µm ve 251.32±20.87 µm olarak ölçüldü. Kontrol grubunu oluşturan gözlerin ameliyat öncesi ve sonrası OKT ölçümleri karşılaştırıldığında, 1.gün, 1.hafta, 1.ay ve 3.aylarda santral maküla kalınlığı ölçümlerinde artış saptandı. Bununla beraber, bu değişikliklerin hiçbirisi istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Çalışmamızdaki hastalardan 1‟inde, 1.ayda klinik olarak anlamlı kistoid maküla ödemi gelişti. Topikal non-steroid anti-inflamatuar ve oral karbonik anhidraz inhibitörü tedavisi ile iv 3.ayda kistoid maküla ödemi kayboldu ve son görme keskinliği Snellen eşeli ile 1.0 değerine ulaştı. Sonuç: Çalışmamızda, komplikasyonsuz katarakt cerrahisi sonrası görme düzeyini etkilemese bile özellikle 1. ayda orta derece bir maküla kalınlık artışı gözlendi. Ancak bu artışın 3.ayda düşme eğilimine girdiği tespit edildi.
Retina ven tıkanıklığına bağlı gelişen makula ödeminde intravitreal bevacizumab enjeksiyonu sonuçlarımız
Amaç:Retina ven tıkanıklığına bağlı oluşan maküla ödemi tedavisinde intravitreal bevacizumab enjeksiyonu sonrası görme keskinliği ve santral fovea kalınlığı değişiklikleri incelemek. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya retina ven tıkanıklığına bağlı maküla ödemi tanısı alarak takip edilen intravitreal bevacizumab (Avastin) enjeksiyonu uygulanan 21 hastanın 21 gözü incelendi.Olgulara birer ay aralıklarla izlenerek 3 doz intravitreal 1.25mg/0.05ml bevacizumab enjeksiyonu uygulandı. Görme keskinliği (GK),Santral fovea kalınlıkları (SFK) ve komplikasyonlar kayıt edildi. Verilerin karşılaştırılmasında t-test kullanıldı, p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya RVT olan 11'i (% 52,36) erkek, 10'u (% 47,64) kadın olmak üzere 21 hastanın 21 gözü dahil edildi. Hastaların genel yaş ortalaması 62.14±9.4 yıl (46-84) idi. Hastaların enjeksiyon öncesi santral fovea kalınlığı ortalaması 548,0 ± 227,8μm iken, enjeksiyon sonrası 1.ay 272,8 ± 128,6μm ve 3.ay 269,6 ± 125,7μm olarak bulundu. Preoperatif santral fovea kalınlıgına göre, tedavi sonrası 1.ay ve 3.ay santral fovea kalınlıklarında azalma saptanmıştır. SFK'da görülen tüm bu azalmalar istatistiksel olarak anlamlı tespit edilmistir (p<0,05). Hastaların enjeksiyon öncesi görme keskinligi ortalaması 0,72 ± 0.45 logMAR (0.10- 2.0) iken, enjeksiyon sonrası 1.ay 0,39 ± 0,41 logMar (0,0- 1,1) ve 3.ay 0,41 ± 0,38 logMar (aralık; 0,0-1,3) olarak bulundu. Hastaların enjeksiyon öncesine göre 1. ayda ve 3. ayda EİDGK istatistiksel olarak anlamlı bir artış vardı (p < 0,05).
Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz üreten gram negatif enterobakterilerde blactx-m beta-laktamaz direnç genlerinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Son yıllarda toplum ve nazokomiyal enfeksiyonların en sık sebebi olarak kabul edilen Enterobacteriaceae ailesinde ki GSBL üretme ve beta-laktam antibiyotiklere karşı direnç sürekli artış göstermektedir. Enterobacteriaceae ailesinde tedavide karşılaşılan zorluklar sebebiyle beta-laktam direncinin doğru tespit edilmesi önem arz etmektedir. Bu nedenle son dönemde GSBL üreten Enterobacteriaceae' ler de en sık direnç geni olarak tanımlanan ve pandemilere yol açan blaCTX-M enzim tipini epidemiyolojik verilere de katkıda bulunabilecek şekilde bölgemizde tespit etmek amaçlandı. Materyal ve Metot: Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi rutin klinik mikrobiyoloji laboratuarına poliklinik, servis ve yoğun bakım ünitelerinden gelen klinik örnekler çalışmaya dâhil edilmiştir. Bu çalışmada ki klinik suşlar 27.10.2010 ile 28.02.2012 tarihleri arasında her hastadan tek örnek olacak şekilde toplandı ve tarama testi sonuçlarına göre GSBL olarak tanımlanan 276 suş çalışmaya alındı. GSBL tanısı kombine disk difüzyon yöntemi ve çift disk sinerji testi ile doğrulandı. Antimikrobiyal hassasiyet testleri disk difüzyon yöntemiyle CLSI kriterlerine göre yapıldı. Klinik suşlarda blaCTX-M beta-laktamaz direnç genleri, iki farklı primer seti içeren, multipleks polimeraz zincir reaksiyonu ile araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen 276 klinik izolatın 206 (%74,6)'ı E.coli iken ikinci sırada 61 suş (% 22,2) ile Klebsiella spp. idi. Çalışmaya dâhil izolatların poliklinik ve servis oranları birbirlerine eşit olarak saptandı. Antimikrobiyal duyarlılığında ise 3. Kuşak sefalosporinlere % 90 üzerinde direnç saptandı. Kinolonlardan siprofloksasin direnci ve trimetoprim/sulfametaksazole direnci % 50' nin üzerinde saptandı. Karbapenem dirençli izolata ise rastlanılmadı. Bu suşlardan 194 tanesinde (% 70,2) tanesinde blaCTX-M beta-laktamaz direnç genleri saptanmıştır. En sık saptanan CTX-M grubu 155 suş ( % 79,8) ile blaCTX-M -1olurken blaCTX-M-8 grubuna hiç rastlanmamıştır. Tartışma ve Sonuç: Günümüzde; hem ülkemizde hem de dünyada artan GSBL pozitifliği üretimi ve bunlar içinde özellikle plazmid kökenli CTX-M direncinin yüksek oranda saptanması ve beta-laktam antibiyotiklere direncin dramatik boyutlara ulaşması bir takım önlemler almayı zorunlu kılmaktadır. Fenotipik ve genotipik olarak GSBL tiplerinin doğru tanımlanması önemlidir., antibiyotik kullanımında yeni politikalara ihtiyaç duyulması ve epidemiyolojik çalışmaların sürekli yapılarak veri tabanlarının oluşturulması kaçınılmazdır. Sonuç olarak bu konuda daha çok çalışma yapılması ve eğitimlerin devamlılığı önemlidir. Anahtar Kelimeler: Genişlemiş Spektrumlu Beta-laktamaz, blaCTX-M Enterobacteriaceae,
Diyabetik maküla ödeminde intravitreal anti-vegf sonuçlarımız
Amaç: Diyabetik maküla ödemi (DMÖ) tedavisinde, intravitreal ranibizumab (İVR) monoterapisi ile intravitreal ranibizumab + intravitreal triamcinolon (İVR + İVTA) kombinasyon tedavisinin, düzeltilmiş en iyi görme keskinliği (GK) ve santral fovea kalınlığı (SFK) üzerine etkilerini araştırmak. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya, ETDRS sınıflamasına göre "klinik olarak anlamlı maküla ödemi" tanımına uyan ve SFK > 300 μm olan 37 hastanın 52 gözü dahil edildi. Tüm hastalara ilk olarak intravitreal 0.5 mg / 0,05 cc Ranibizumab enjeksiyonu uygulandı. Hastalar aylık kontrollere çağrıldı. Üst üste birer ay ara ile 2 ranibizumab enjeksiyonu sonrası SFK değişmeyen ve görme keskinliği artmayan 16 göze, intravitreal 0,5 mg / 0,05 cc İVR + 2 mg / 0,05 cc İVTA kombinasyon tedavisi uygulandı. Enjeksiyon öncesinde ve sonrasındaki 1., 3. ve 6. ay kontrollerinde görme keskinliği ve SFK değerleri kaydedildi. Verilerin karşılaştırılmasında t-test kullanıldı, p < 0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların genel yaş ortalaması 60,7 ± 9,2 yıl olarak tespit edildi. Tüm hastalarda enjeksiyon öncesi ortalama görme keskinliği değeri 0,68 ± 0,42 logMAR iken, enjeksiyon sonrası 1.ayda 0,54 ± 0,42 logMar, 3.ayda 0,58 ± 0,44 logMar ve 6.ayda 0,59 ± 0,40 logMar olarak bulundu. Hastaların enjeksiyon öncesi görme keskinliğine göre 1. ve 3. ayda istatistiksel olarak anlamlı bir artış vardı (p < 0,05). Görme keskinliği 6. ayda da artmakla beraber istatistiksel olarak anlamlı değildi (p > 0,05). Hastaların enjeksiyon öncesi ortalama SFK değerleri 557,4 ± 157,7 μm iken, enjeksiyon sonrası 1.ayda 359,7 ± 154,5 μm, 3.ayda 449,8 ± 202,8 μm ve 6.ayda 446,0 ± 209,3 μm olarak bulundu. Preoperatif SFK‟ya göre, tedavi sonrası 1., 3. ve 6.ay kontrollerin tümünde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı (p<0,05). Sadece İVR yapılanlar ile İVR + İVTA kombine tedavisi uygulanan hastalar, 6. ay sonuçları açısından karşılaştırıldığında ortalama görme keskinliği sırasıyla 0,60 ± 0,41 logMar ve 0,58 ± 0,38 logMar, ortalama SFK ise sırasıyla 419,35 ± 205,5 μm ve 487,0 ± 215,5 μm olarak bulundu. İki grup arasında, görme keskinliği ve SFK açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi (p > 0,05). Sonuç: İntravitreal ranibizumab monoterapisi DMÖ‟de, görme keskinliğini artırmakta ve SFK‟yı azaltmaktadır. İntravitreal ranibizumab monoterapisinin yetersiz kaldığı, dirençli DMÖ olgularında İVR + İVTA kombinasyon tedavisinin uygulanması tedavinin etkinliğini artırabilir. Anahtar Kelimeler: Diyabetik maküla ödemi; ranibizumab; triamsinolon asetat; dirençli diyabetik maküla ödemi; intravitreal enjeksiyon
Tekrarlayan gebelik kayıplarında scube1 düzeyinin ve carotis intima media kalınlığının değerlendirilmesi
Amaç: Tekrarlayan gebelik kaybı olan hasta grubu ile tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü olmayan hasta grubu arasında scube1 düzeyinin ve carotis intima media kalınlığının değerlendirilmesi Materyal ve Metot: Prospektif ve tek merkezli çalışmaya 20-40 yaş arasında 30 tekrarlayan gebelik öyküsü olan, 30 tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü olmayan hasta olgusu alınmıştır. Tekrarlayan gebelik kaybı olanlarda ve kontrol grubunda anatomik kalıtımsal endokrin trombofilik defekti olanlar çalışma kapsamına alınmamıştır. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında scube1 düzeyinde ve ölçülen carotis intima media kalınlığı arasında istatistiksel anlamlı fark olup olmadığı araştırılacaktır. Bulgular: TGK kaybı olan hastaların ortalama SCUBE1 düzeyleri (16,44±5,43)kontrol grubunun ortalama SCUBE1 düzeylerinden (10,17±5,19)istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksektir (p=0,001). TGK kaybı olan hastaların ortalama CIMT düzeyleri (0,60±0,09)kontrol grubunun ortalama CIMT düzeylerinden (0,44±0,07) istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksektir(p=0,001). Hasta ve kontrol grubunun BMI ortalamaları arasında bir fark bulunamamıştır(p>0,05). Kontrol grubunun yaş ortalaması (30,73±2,90) ile çalışma grubunun yaş ortalaması (30,47±4,83) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p=0,120). Sonuç: TGK etiyolojisinde iskemi ve endotelyal disfonksiyon etkili olmaktadır. Gelecekte bu konu üzerine yapılacak çalışmalar TGK 'nın tanı tedavi ve yönetimine ışık tutabilir.
Epikardiyal yağ doku kalınlığı ile koroner arter hastalığı yaygınlığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Epikardiyal yağ dokusu kalple olası birçok etkileşimleri olan metabolik olarak aktif endokrin ve parakrin bir organdır. Bu çalışmada pekçok kardiyovasküler hastalığın etyopatogenezinde tetikleyici bir faktör olan epikardiyal yağ dokusunun koroner arter hastalığı yaygınlığı ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık Materyal ve Metod: Çalışmaya stabil angina pektoris nedeniyle kardiyoloji polikliniğine başvuran ve non-invaziv testlerle iskemi tespit edilip koroner anjiografiye alınan ve en az bir koroner arterde lezyon saptanan 53 olgu dahil edildi.Koroner arter hastalığı yaygınlığını belirlemede koroner anjiografide yeni bir formül kullanıldı. Epikardiyal yağ doku kalınlığı da ekokardiyografik olarak ölçüldü. Bulgular: Epikardiyal yağ doku kalınlığı ile koroner arter hastalığı yaygınlığı skoru arasında anlamlı bir korelasyon bulunmaktadır.(p<0,01).Ayrıca koroner arterlerdeki lezyon uzunluğu ile epikardiyal yağ dokusu kalınlığı arasında anlanmlı ilişkili bulunmuştur. (p<0,01) Sonuç: Epikardiyal yağ dokusu kalınlığının , koroner arter hastalığı yaygınlığı ve diffüz tutulumu ile ilişkili olduğu tesbit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Epikardiyal yağ dokusu, koroner arter hastalığı , yaygın tutulum