
21
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Vestibüler migren ve vestibüler semptomu olmayan migren hastalarında vestibüler evoked myogenic potentials (VEMP) ve video head impuls testlerinin (VHIT) karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Migren hastalarının bazılarında vestibüler semptomlar görülürken bazılarında denge sorunları ile karşılaşılmamaktadır. Migrende görülen vestibüler semptomlların fizyolojik temeli ve neden bazı hastalarda görülüp bazılarında görülmediği günümüze kadar anlaşılamamıştır. Vestibüler migrenli hastalarda her Migren atağı sırasında vestibüler semptomların olmaması, teşhisin geç kalmasına veya teşhis konulamamasına neden olur. Çalışmamızın amacı, bir grup vestibüler migren hastasında ve vestibüler fonksiyon ve duyarlılığı normal migrenli hasta grubunda Vestibüler Evoked Myogenic Potentials (VEMP) ve Video Head Impuls Testlerini (vHIT) karşılaştırarak, bu testlerin ileride bize tanı amacıyla kullanılıp kullanılamayacağını göstermektir. YÖNTEM: Vertigo polikliniğimizde Neuhauser kriterlerine göre vestibüler migren tanısı konan hastalar ve yine Nöroloji kliniği tarafından takipli vestibüler semptomu olmayan migren hastalarına VEMP ve vHIT testleri uygulanması planlandı. Çalışmaya 3 aylık sürede 18-55 yaş aralığında toplamda 31 adet vestibüler migren ve 31 adet takipli migren hastası katıldı. Hastalara otoskopik, vestibüler muayene sonrası odyometrik inceleme yapıldı. Dahil edilme kriterlerine uyan hastalara c-VEMP ve vHIT testleri uygulandı. BULGULAR: vHIT sonuçları değerlendirildiğinde sağ ve sol kulakta yalnızca posterior kanal vestibulo-okuler refleks (VOR) kazançları gruplar arasında anlamlı izlendi. Patolojik VOR sayıları migren grubunda sayısal olarak daha fazla olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi. c-VEMP sonuçları kıyaslandığında dalga yokluğu, kulaklar arasında ve migren grubu ile vestibüler migren grubu arasında istatistiksel anlamlı fark taşımıyordu. Bunun haricinde P1 ve N1 dalga latansları ile P1-N1 interpik amplitüdleri ile amplitüd asimetri oranları da gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı görülmedi. SONUÇ: Posterior kanal VOR kazancı migren grubunda vestibüler migren grubuna göre istatistiksel olarak daha düşük saptansada, vHIT ve VEMP testinin migren ve vestibüler migren ayrımının yapılmasında yetersiz kaldığı sonucuna varıldı.
Ani idiopatik işitme kaybı olan hastalarda serum salusin alfa ve serum salusin beta seviyelerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Ani işitme kaybı (A.İ.K.) için ateroskleroz kötü prognostik faktör olarak değerlendirilmektedir. Bu çalışmada yeni bulunan markerlar olan serum Salusin alfa ve Salusin beta değerlendirilerek A.İ.K. patogenezinde aterosklerozun öneminin araştırılması planlandı. Aynı zamanda hastaların lipit profili, sigara kullanımı, B.K. İ., bel çevresi gibi ateroskleroz için risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: A.İ.K. tanılı 15-70 yaş arası 35 hasta dahil edildi. Kontrol grubuna ise otoskopik muayenesi ve işitme seviyesi normal olan 30 hasta dahil edildi. A.İ.K. olan hastalar hospitalize edilerek rutin uyguladığımız tedavi şeması uygulandı ve ateroskleroz için risk faktörleri olan sigara kullanımı, B.K.İ. lipit profili ve serum salusin alfa ve salusin beta seviyeleri değerlendirildi. Bulgular: Salusin alfa ortalamasında her iki grup arasında anlamlı fark yokken, Salusin beta değeri A.İ.K. grubunda anlamlı yüksek bulundu. (p < 0,05) Gruplar arasında yaş, cinsiyet dağılımı, B.K.İ., T.K., T.G., HDL, LDL ortalamasında anlamlı fark elde edilmedi. Hastalık seyri değerlendirilirken kısmi ve tam iyileşme birlikte sayıldı. Böylece 35 hastanın %74,28' de (n: 26) iyileşme gözlenirken, %25,71 (n:9) hastada iyileşme olmadı. Salusin-α, salusin-b değeri, B.K.İ, bel çevresi, sigara, ortalama kan basıncı, vertigo tinnitus varlığı, ortalama başvuru süresi, odyometri tipi ve başlangıç seviyesinin prognoza etkisi gösterilmedi. Sonuç: Ateroskleroz patogenezinde önemi olan Salusin-α, Salusin-b peptitlerinin A.İ.K. hastalarındaki değerleri araştırıldı ve hastalık seyrine etkisi değerlendirildi. Bu çalışmayla birlikte bu peptitlerin A.İ.K. etiyolojisi araştırılırken biomarker olarak kullanılabileceği düşünülmektedir
Deneysel olarak oluşturulan akut travmatik orta kulak mukoza hasarının iyileşmesinde ve işitmede, biyolojik olarak emilebilen Poly(DL-Lactide ε-Caprolactone) (Vivosorb® ),Spongostan(Gelfoam ® / Gelfilm ®) ve Silikon Silastik Sheet (Silastic® ) etkisi: Histolojik ve otoakustik emisyon ile değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada Vivosorb, Silastik ve Spongostan destek materyallerinin, hasarlı orta kulak mukozası iyileşmesi üzerine olan etkilerinin ortaya konması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Sıçanlar randomize olarak dört gruba (n:7) ayrıldı. Tüm gruplarda sıçanlara cerrahi öncesi işitmeyi değerlendirmek amaçlı DPOAE ve TOAE testleri uygulandı. Tüm gruplarda sıçanların orta kulak mukozalarına hasar verildi. Kontrol grubu, hasarlı orta kulak mukozasına destek materyali konulmadan deneye dahil edildi. Diğer gruplardaki sıçanların hasarlı orta kulak mukozasına vivosorb, spongostan ve silastik yerleştirildi. 28 günlük takip sonrası işitmeyi değerlendirmek amaçlı DPOAE ve TOAE testleri tekrar edildi. Sıçanların sakrifiye edilmesinden hemen sonra timpanik bullaları çıkarıldı. Histolojik tekniklerle hazırlanan kesitler, ışık mikroskobuyla değerlendirilmeye alındı. BULGULAR: Cerrahi işlem öncesinde ve sonrasında yapılan TOAE ve DPOAE testlerinde, gruplar kıyaslandığında anlamlı bir fark gözlenmedi. Her grup kendi içinde değerlendirildiğinde ise, TOAE testinde cerrahi sonrası anlamlı fark görülmezken, DPOAE testinde cerrahi sonrası anlamlı bir düşüş gözlendi. Spongostan grubunda, orta kulak mukozasında artmış fibrobilastik aktivite, enflamasyon ve neovaskülarizasyon gözlendi. Silastik, vivosorb ve kontrol grubunda ise fibrobilastik aktivite, enflamasyon ve neovaskülarizasyon açısından anlamlı bir fark gözlenmedi. SONUÇ: Bu çalışma vivosorbun ototoksik etkisinin olmadığını, biyouyumlu olduğunu ve emilebilir ideal destek meteryali olarak, orta kulakta adhezyonu önlemek amaçlı kullanılabileceğini göstermiştir.
Nazal septum perforasyonu modelinde trombositten zengin plazmanın (TZP), nazal septum perforasyonu ve septum mukozasında yara yeri iyileşmesi üzerine etkinliğinin araştırılması (Deneysel çalışma)
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, deneysel olarak tavşanlarda septum perforasyon modelinde PRP' nin, nazal septal perforasyona ve septum mukozasındaki yara iyileşmesi üzerine etkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 14 adet erkek yeni zellanda tavşanı anterior rinoskopik muayenede septum patolojisi ve enfeksiyon bulgusu görülmedikten sonra iki gruba ayrıldı. Çalışma ve kontrol grubu tavşanlarına, anestezi uygulandıktan sonra kolumelladan yaklaşık 5mm posteriordan, sirküler 5mm çapında perforasyon oluşturuldu. Çalışma grubundaki tavşanlara kulak marjinal veninden kan, PRP (Platelet rich plasma) oluşturmak için alındı. PRP ve Kontrol grubu olarak salin 15 gün boyunca günaşırı uygulandı. Gruplar 15 günün sonunda sakrifiye edilerek septum kıkırdağı bütün halde çıkarıldı. Alınan materyaller, perforasyon alanları makroskopik incelendikten sonra histopatolojiye gönderildi. BULGULAR: Her iki grupta epitel dejenerasyonu, epitel rejenerasyonu, fibroblast proliferasyonu, kollajen miktarı, granülasyon dokusu miktarı, kapiller damar varlığı, akut ve kronik iltahap hücresi varlığı, kıkırdak rejenerasyonu, kıkırdak dejenerasyonu ve eozinofil miktarı, dev hücre varlığı ve perforasyonun makroskopik kapanma oranı parametreleri ölçülüp analiz edildi. Perforasyonun makroskopik kapanma alanları karşılaştırıldığında, PRP grubundaki perforasyonun kapanma oranının Salin grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,048; p<0,05). Defektin kapanma bölgesinde, Epitel rejenerasyonu (p=0,021; p<0,05), Fibroblast proliferasyonu (p=0,046; p<0,05), kollajen yoğunluğu (p=0,021; p<0,05), Granülasyon dokusu (p=0,021; p<0,05) gibi parametreler PRP grubunda Salin grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Diğer parametrelerin değerlendirmesinde istatistiksel anlamlı fark bulunmadı(p>0.05). SONUÇ: PRP' nin yara iyileşme mekanizmaları üzerinden nazal septuma yönelik cerrahi esnasında ya da cerrahi sonrasında oluşabilecek septum perforasyonlarının önüne geçilmesi ve tamirinde, kolaylıkla uygulanabilir otolog kan ürünü olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz ANAHTAR SÖZCÜKLER: Nazal mukoza; PRP; septum perforasyonu; trombosit; yara iyileşmesi.
Lokal diklofenak sodyum uygulamasının ototoksik ve nörotoksik etkisinin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Diklofenak sodyum non-steroid antiinflamatuvar ilaçlar grubundandır ve anti-inflamatuar, analjezik ve antipiretik etkileri bulunur. Bu çalışmayla kolestatoma üzerine sitotoksik etkisi gösterilen diklofenak sodyumun orta kulağa uygulamasının ototoksik ve nörotoksik etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Denekler ototoksisite değerlendirilmesi için serum fizyolojik uygulanan grup (negatif kontrol), diklofenak sodyum uygulanan grup (deney grubu), gentamisin uygulanan grup (pozitif kontrol) olmak üzere üçe ayrıldı. Ototoksisite, distorsiyon ürünü otoakustik emisyon ve işitsel beyin sapı cevabı ölçümleri kullanılarak ve histopatolojik inceleme ile değerlendirildi. Nörotoksisite değerlendirmesinde ise denekler serum fizyolojik grubu (negatif kontrol) ve diklofenak sodyum grubu(deney grubu) olarak ikiye ayrıldı. Nörotoksisite açısıdan denekler fonksiyonel ve histopatolojik olarak değerlendirildi. BULGULAR: Distorsiyon ürünü otoakustik emisyon testlerinde preoperatif ölçümlerde üç grup arasında anlamlı fark bulunmadı (p0.05). Postoperatif 3. gün ölçümünde üç grup arasında anlamlı fark varken (p<0.05) posthoc analizde ikili karşılaştırmalarda diklofenak ve gentamisin grubu arasında anlamlı fark bulunmadı (p0.05). Postoperatif 28. gün karşılaştırmasında üç grup arasında anlamlı fark bulundu (p<0.05). İşitsel beyin sapı cevabı ölçümlerinde diklofenak ve gentamisin grubunda zamanla eşikte anlamlı yükselme görülürken (p<0.05) serum fizyolojik grubunda anlamlı değişim görülmedi (p0.05). Ototoksisitenin histolojik analizinde sitoplazik vakuolizasyon, hücresel dejenerasyon, dilatasyon derecesi gentamisin grubunda diklofenak sodyum grubuna göre daha fazla bulundu (p<0.05). Apoptotik hücre ve nöral dejenerasyon skorunda gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark izlendi (p<0.05). Nörotoksisitenin fonksiyonel ve histolojik analizinde ise iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p0.05). SONUÇ: Çalışmamız verileri değerlendirildiğinde saf diklofenak sodyumun orta kulağa lokal uygulamasının ototoksik etkisi gösterilse de, nörotoksik etkisi olmadığı bulunmuştur. Kolesteatom dokusuna sitotoksik etkisi bilinen bu molekülün özellikle kullanılabilir işitmesi olmayan veya işitmesi feda edilebilecek olan ileri kolesteatom olgularda destekleyici tedavi olarak kullanılabileceği düşünülebilir. Anahtar Sözcükler: Diklofenak sodyum; distorsiyon ürünü otoakustik emisyon; işitsel beyin sapı cevabı; nörotoksisite; ototoksisite.
Ratlarda rekürren larengeal sinir yaralanması sonrası melatonin uygulamasının sinir rejenerasyonundaki etkisinin değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Rekürren laringeal sinir(RLS) hasarı anterior boyun cerrahisinde karşılaşılan önemli bir komplikasyondur. Tedavi sonrasında sinir iyileşmesi görülse de fonksiyonel sonuçlar pek de yüz güldürücü değildir. Sinir rejenerasyonu ile ilgili bir çok çalışma olmasına karşın kesin olarak etkili tedavi oluşturulamamıştır. Çalışmamızda; RLS kesisi sonrası sutürasyonun ve melatonin tedavisinin sinir rejenerasyonuna etkisini değerlendirmeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmamız; 28 adet erkek Wistar Albino Rat kullanılarak yapılmıştır. Tüm deneklerin sol RLS kesisi yapılmıştır. Kesi sonrası sinir onarımı sadece birinci ve dördüncü grupta yapılmıştır. Üçüncü ve dördüncü gruba altı hafta boyunca günlük 10 mg/kg intraperitoneal melatonin verilmiştir. Tüm deneklerin işlem öncesi, sonrası, üçüncü hafta ve altıncı hafta transoral laringeal EMG uygulanmış ve vokal kord hareketleri larengeal muayene ile değerIendirilmiştir. Altı hafta sonunda tüm denekler sakrifiye edilerek alınan larenks ve trakea dokusu histolojik olarak incelenmiştir. BULGULAR: İşlem sonrası tüm deneklerde sol VKP izlendi. Altıncı haftada; birinci grupta üç ve dördüncü grupta dört denekte bilateral vokal kordları hareketli izlendi. Yapılan EMG ile üçüncü ve altıncı haftada en yüksek motor ünite potansiyeli amplitüd değeri dördüncü grupta kaydedilmiştir. Histolojik olarak dördüncü grupta diğer gruplara oranla schwann hücre sayısında artış, akson hasarında ve sitoplazmik vakuolizasyonda azalma görüldü. SONUÇ: Çalışmamızda laringoskopik muayene, elektrofizyolojik ve histopatolojik bulgular bize melatoninin, periferik sinir iyileşmesine katkı sağladığını göstermektedir.
Posterior kanal BPPV hastalarında epley manevrası öncesi ve sonrası servikal vestibüler miyojenik potansiyellerin karşılaştırılması
Amaç: İzole posterior kanal benign pozisyonel vertigo hastalığı, BPPV türleri içerisinde en sık karşılaşılandır. Hastalığın tanısında en değerli tanı aracı pozisyonel manevralardır. Ancak pozisyonel manevralar subjektiftir ve santral supressan ilaçlardan etkilenmektedir. Bu tezde hastalığın değerlendirilmesinde daha objektif bir test olan servikal vestibüler miyojenik potansiyel (cVEMP) kayıtlarının tedavi öncesi ve sonrası karşılaştırılarak değişimin ortaya konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Abant İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz Kliniğinde odyoloji bölümünde yapıldı. sVEMP kayıtları için "Neurosoft, Neuro-Audio, Ivanova, Rusya" cihazı kullanıldı. Öncelikle VEMP cihazı yetkili teknik personel tarafından standartlara uygun olarak kalibre edildi. sVEMP kayıtları (clik uyaran) (0,1 ms, 9,1 Hz), 95 dB HL yoğunluğunda ve ortalama 100 averajlama ile elde edildi. Aktif elektrot SCM'nin orta 1/3'üne yerleştirilirken, referans elektrot ise supra-sternal çentik bölgesine yerleştirildi. Toprak elektrot ise alnın orta kısmına yerleştirilir. Kayıt elektrotlarının empedansı 5 KOhm'un altında tutuldu. Test sırasında her iki kulağa ayrı ayrı 95 db de clik ve tone-burst uyaran verilerek tedavi öncesi, tedaviden 1 saat sonra ve 1 hafta sonra ayrı ayrı incelenerek kayıt edildi. Sağlam ve hasta grubun P1, N1 latanslar ve amplitüd verileri istatiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: BPPV hastalarında tedavi öncesi hasta kulakların tone-burn uyarı verilirken P1 latansı 17,93± 3,01 msn, N1 latansı 23,20± 2,96 msn, P1-N1 amplitüd değeri 84,50± 32,22 olarak tespit edildi. Aynı grupta tedavi sonrası 1. saatte P1 latansı 15,96 ± 2,65 msn, N1 latansı 21,70 ± 2,54 msn P1-N1 amplitüd değeri 87,72 ± 33,73 olarak tespit edildi. Tone-burst uyaran ile yapılan kayıtlamada tedavi öncesi ve sonrası karşılaştırıldığında P1 ve N1 değerlerinde anlamlı değişiklik saptanırken, P1-N1 amplitüd değerinde anlamlı değişiklikle karşılaşılmadı. Aynı kayıtlama clik uyarı verilerek yapıldığında ise tedavi öncesi hasta kulakların P1 latansı 14,80 ± 3,84 msn N1 latansı 19,06 ± 3,77 msn P1-N1 amplitüd değeri 78,43 ± 27,84 olarak ölçüldü. Tedavi sonrası hasta kulaklarda P1 latansı 14,70 ± 3,58 msn, N1 latansı 19,90 ± 3,92 ve P1-N1 amplitüd değeri 79,05 ± 33,97 olarak ölçüldü. Clik uyaran ile yapılan kayıtlamada P1, N1 ve P1-N1 amplitüd değerlerinde tedavi öncesine göre anlamlı değişiklik saptanmadı. Sonuç: BPPV hasatlarında cVEMP testi düşük maliyetli kolay kullanımlı pratik ve objektiv bir test olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Ayrıca posterior kanal BPPV hastalarında tone-burst uyaranın, clik uyarana göre daha doğru sonuçlar verebileceğini düşünmekteyiz.
Biyolojik olarak emilebilen polimer film (Vivosorb ®) ve hyalouronik asit ester yamanın (Epifilm ®) akut kulak zarı yırtığının iyileşmesine etkisi: Deneysel çalışma
Giriş ve Amaç : TM perforasyonlarını kapatmak için birçok teknik ve materyal kullanılmıştır. Kağıt, ipek yama, gelfoam, mikropor strip, alloderm ve suda çözünebilir kitosan band daha önce yama işleminde kullanılan materyallerdir. Deneysel çalışmamızda Epifilm® ve Vivosorb® un sıçanlarda oluşturulan travmatik TM perforasyonlarındaki iyileşmeye olan etkisini klinik ve histolojik olarak değerlendirilmesini amaçladık. Gereç ve Yöntem : 14 adet sıçanın her iki kulağında TM posteroinferior kadranında 20-g iğne ucu ile perforasyon oluşturuldu. . Bu prosedür sonrası denekler iki gruba ayrıldı. Birinci grupta, perfore edilen sağ TM'lara Vivosorb® uygulandı. Ikinci grupta ise perfore edilen sağ TM lara Epifilm® uygulandı. Perfore edilen sol TM lar ise kontrol grubunu oluşturdu. Postoperatif 15. günde histopatolojik inceleme için alınan doku örnekleri ışık mikroskobu altında değerlendirildi. Bulgular: Postoperatif 15. günün sonunda kontrol grubu ve Vivosorb kullanılan grupta kapanma oranları % 85.7 (6/7) olarak gözlenirken Epifilm kullanılan grupta bu oran %100 (7/7) olarak belirlendi. Kontrol grubunda ortalama fibroblastik reaksiyon skoru 1,71±0,48 (+) olarak bulunurken Epifilm grubunda bu oran 0,57±0,53 (+) olarak belirlendi. Vivosorb grubunda ise ortalama fibroblastik reaksiyon skoru 2,14 ±0,37 (+) olarak tespit edildi. Kontrol grubunda ortalama neovaskülarizasyon skoru 0,57±0,53 (+) olarak değerlendirildi. Epifilm grubunda ise bu oran 0,14±0,37 (+) şeklindeydi. Vivosorb grubunda ortalama neovaskülarizasyon skoru 1,42 ±0,78 (+) olarak değerlendirildi. Sonuç : Çalışmamızda bir çok cerrahi prosedürde kullanılan Vivosorb'un iyileşmeyi olumlu yönde etkilediği saptanmıştır. . Ancak bu konuda yapılan yeterli çalışma olmadığı için bu sonucun başka çalışmalar ile desteklenmesi gereklidir.
Larenks displazilerine yaklaşım
GİRİŞ Bu çalışmanın amacı larenks displazisi olan hastalar için yönetim ve takip stratejisi belirlemektir. Displazi genel olarak larenks hastalıklarının önemli ve yeterince fikir birliği oluşmamış konularındandır. Displazi hastalarının histopatolojik görüntüleriyle klinik seyirleri arasında ilişki kurabilmek için önemli çabalar gösterilmektedir. Bu çalışmada WHO'nun tanımladığı displazi sistemine göre histopatolojik olarak sınıflandırılmış hastaların klinik takipleri ve locoregional kontrol oranları istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve hastaların invaziv karsinoma dönüşme oranları saptandı. Ayrıca hastalara uygulanan tedavi yöntemlerinin etkinliği araştırılarak litaratürdeki alternatif tedavi şekilleri eşliğinde tartışıldı. YÖNTEM Çalışma grubu 2008 ile 2014 yılları arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi'nde opere edilen ve histopatolojik olarak displazi tanısı konulan 59 hastanın retrospektif olarak araştırılması sonucu oluşturulmuştur. Hastaların operasyon tarihleri, patolojik raporları ve laringoskopik kayıtları taranarak displazi durumları, takip süreleri ve yapılan operasyon yöntemi belirlendi. Hastalarda invaziv karsinoma dönüşüm olduysa bunun tamzamanı kaydedildi ve buna göre Kaplan Meier survive eğrisi çizildi. 59 hastanın 9'unda invaziv karsinom geliştiği gözlendi. 25 hafif displazi hastasının 2'inde, 16 şiddetli displazi hastasının 3'ünde ve 5 CIS(carsinoma in situ) hastasının 4 'ünde invaziv karsinom geliştiği gözlendi.Tanısı hiperplastik larenks lezyonu(parakeratoz, akantoz,hiperkeratoz) olan 13 hastanın hiç birinde invazif karsinom gelişimi gözlenmedi. Hafif displazi hastalarında 18,5 ayda, şiddetli displazi hastalarında ortalama 12 ayda, CIS hastalarında ortalama 6,7 ayda invaziv karsinom geliştiği görüldü. Hastaların operasyon yöntemlerine bakıldığında 38 hastaya parsiyel stribing ve takip, 21 hastaya total stribing ve takip yapıldığı görüldü. Takip sonuçlarına baktığımızda 38 parsiyel stribing hastasının 12 tekrar biopsi gerektirecek lezyon bulunurken bu sayı 21total stribing hastasında 13 idi. Yapılan tekrar biopsilerde 9 invaziv karsinom gelişen hastanın 7 tanesi daha önce parsiyel stribing biopsi hastaları iken bu sayı total stribing yapılan hastalarda sadece iki di. SONUÇLAR Karsinoma in situ hastalarının invaziv karsinoma dönüşüm bakımından diğer displazi hastalarına göre çok daha agresif olduğunu gözlemledik. Ayrıca şiddetli displazi hastalarınında hafif displazi hastalarına göre malign dönüşüm oranı anlamlı olarak yüksek değildi. Ve 3 grup arasında invaziv karsinoma dönüşüm zamanları arasında anlamlı fark vardı. Biopsi yöntemlerine baktığımızda parsiyel stribing ile biopsi yapılan hastaların tekrar biopsilerinde invaziv karsinom oranın yüksek olduğu görüldü.
Trombositten zengin plazmanın (TZP) septorinoplastide enflamasyon bulgularına etkisinin araştırılması
Amaç TZP, 30 yılı aşkındır içeriğinde yüksek oranda bulunan büyüme faktörleri ile yara iyileşmesinin hızlandırılmasında kullanılmaktadır. Son yıllarda antienflamatuar etkisi gündeme gelmiştir ve bu konuda yapılan çalışmalar kısıtlıdır. Çalışmamızda TZP'nin; kulak burun boğaz kliniklerinde sık uygulanan bir operasyon olan septorinoplastide (SRP) antienflamatuar bulgularına etkisinin incelenmesi amaçlandı. Metod Çalışmaya fonksiyonel ve estetik beklentileri olup, açık septorinoplasti (SRP) uygulanan 160 hasta dahil edildi. Hastalar, kontrol grubu ve Trombositten Zengin Plazma (TZP) grubu olarak iki gruba ayrıldı. Hastalardan operasyon öncesinde 30 cc venöz kan alındı. Kanlar iki ayrı santrifüj işleminden geçirilerek toplamda 3 cc TZP elde edildi. TZP grubundaki hastalara, SRP operasyonu sonunda osteotomi bölgelerine 3cc TZP uygulanırken kontrol grubundaki hastalara aynı miktarda serum fizyolojik uygulandı. Operasyondan sonraki 2., 8., 24. saatlerde, 3., 7. ve 10. günlerde hastaların; ağrı, periorbital ödem ve ekimoz değerleri kaydedildi. Ayrıca hastalara, operasyon öncesinde ve operasyon sonrası 3. ayda Rhinoplasty Outcome Evaluation (ROE) memnuniyet anketi uygulandı. Bulgular TZP grubunda, kontrol grubuna göre periorbital ödem derecesi 8., 24. saat ve 3. günde; ağrının değerlendirilmesinde 8. ve 24. saatte anlamlı olarak daha düşük gözlendi. Periorbital ekimoz derecelendirilmesinde, her iki grup arasında anlamlı farklılık olmamakla beraber TZP grubunda tüm değerlendirme zamanlarında daha düşüktü. ROE memnuniyet anketinde TZP grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Sonuç Çalışmamızın sonucunda elde ettiğimiz verilere göre düşük maliyetli ve kısa sürede hazırlanan TZP'nin septorinoplasti operasyonunda postoperatif periorbital ekimoz düzeyini azaltırken; periorbital ödem ve ağrı düzeylerine olan etkisi anlamlı derecede düşüktü. Bu durum TZP'nin SRP ameliyatlarında kullanılmasını gündeme getirebilir. Bu konuda yapılmış çalışma sayısının az olması, ileride yapılacak kapsamlı çalışmalara olan ihtiyacı işaret etmektedir. Anahtar kelimeler: Septorinoplasti, ödem, ekimoz, ağrı, trombositten zengin plazma
Parkinson hastalığında servikal vestibüler evoked myojenik potansiyeller
Amaç: Parkinson Hastalığı (PH)'nın yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen özelliklerinden biri olan Postural instabilitenin nedeni tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada postüral instabilite de vestibüler sistemin rolünü servikal vestibüler evoked myojenik potansiyel (cVEMP) testi ile değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmaya herhangi bir nörolojik veya otolojik hastalığı olmayan, 30 (23 erkek, 7 kadın) PH olgusu ve 30 (22 erkek, 8 kadın), sağlıklı gönüllü dahil edildi. PH olanların yaşları 50-87 arasında değişmekte olup, ortalama 66±9,2'dir. Kontrol grubunun yaşları ise 48-80 arasında ve ortalama 62±7,8'dir. PH olgularının ortalama hastalık süresi 4,8±3,1 (1-13) yıl olarak saptandı. Vaka grubununda 15 kişi Hoehn-Yahr evre I, 15 kişi Hoehn-Yahr evre II ve 6 kişi Hoehn-Yahr evre III olarak değerlendirildi. Her iki gruptaki bireylerin tümünde bilateral cVEMP kayıtlamaları yapıldı. Bulgular: Kontrol grubunun tümünden bilateral normal bifazik VEMP cevapları (P13-N23) elde edildi. PH grubunun, 11 (% 36,6)'inde ünilateral, 5 (% 16,6)' inde bilateral VEMP cevabı alınmadı. 14 (%46,6) hastadan bilateral VEMP yanıtı elde edildi. PH ortalama P13 latansı istatistiksel olarak anlamlı şekilde kontrol grubundan daha uzun bulundu. Ortalama yanıt amplitüdü de istatistiksel olarak anlamlı şekilde kontrol grubundan daha düşük bulundu. N23 latansları açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Çalışmamızda Parkinson hastalarından elde edilen anormal VEMP cevaplarının postüral instabiltenin sakkülokolik refleks arkı ile ilgili olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Vestibüler Evoked Myojenik Potansiyel, Parkinson hastalığı, Vestibülokollik refleks
Subperikondrial ve supraperikondrial diseksiyonun farklı kartilaj greftler üzerine etkisi
Septorinoplasti ameliyatı estetik veya fonksiyonel amaçlarla yapılan bir cerrahidir. Bu ameliyatta nazal rekonstrüksiyon aşamasında birçok greft materyali kullanılmaktadır. Kıkırdak doku da septorinoplasti ameliyatlarında yaygın bir şekilde greft kaynağı olarak kullanılan bir dokudur. Tavşanlar üzerinde yapılan bu çalışma, subperikondrial ve supraperikondrial kıkırdak diseksiyonunun intakt, doğranmış ve ezilmiş kıkırdak greftlerdeki etkilerini inceleyerek çıkan sonuçlara göre septorinoplasti ameliyatlarında diseksiyon planları ve kıkırdak greft seçiminde en efektif olanı kullanmayı amaçlamaktadır. Çalışmamızda kıkırdaklar üzerinde fibrozis, viabilite (canlılık), inflamasyon, kalsifikasyon, kemik metaplazisi, immatür kıkırdak, bazofili ve rezorbsiyon parametrelerindeki değişimler incelenmiştir. Çalışmamızda ağırlıkları 3500 mg ile 4000 mg arasında değişen 22-36 haftalık 5'i dişi 5'i erkek olmak üzere 10 adet Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Tavşanların aurikula tabanından perikondriumsuz olarak alınan 3x1 cm'lik kıkırdak greft materyali 3 eşit parçaya bölünerek ezilmiş, doğranmış ve intakt olacak şekilde hazırlandı. Sağ kulakta supraperikondrial diseksiyon yapılan ceplere; sol kulakta ise subperikondrial diseksiyon yapılan ceplere ezilmiş, doğranmış ve intakt kıkırdak greftler ayrı ayrı yerleştirildi. 3 aylık takip sonunda tavşan aurikulaları eksize edilerek, daha önce sağ ve sol kulakta belirlenmiş perikondrial diseksiyon planlarına yerleştirilen greftler çıkarıldı. Histopatolojik olarak incelendi. Takipler sırasında 2 tavşanın aurikulalarında abse gelişmesi üzerine çalışmadan çıkarıldı ve 8 tavşanla çalışma tamamlandı. Kıkırdak greft viabiliteleri değerlendirildiğinde; subperikondrial diseksiyon yapılan kulaklarda tüm kıkırdak tiplerindeki greft viabiliteleri supraperikondrial diseksiyon yapılan gruba göre yüksek bulundu. Sadece ezilmiş kıkırdaklar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. (p>0,05) Doğranmış ve intakt kıkırdak greft tiplerinde subperikondrial diseksiyonun greft viabilitesi üzerindeki etkisi istatistiksel olarak anlamlıydı. (p<0,05) Subperikondrial diseksiyon yapılan kulakta; kıkırdak viabilitesi intakt kıkırdakta %81, doğranmış kıkırdakta %51 ve ezilmiş kıkırdakta %21 olarak bulundu. Supraperikondrial diseksiyon yapılan kulakta ise kıkırdak viabiliteleri; intakt kıkırdakta %61, doğranmış kıkırdakta %29 ve ezilmiş kıkırdakta %9 olarak bulundu. Greftler yapısal olarak birbirleriyle kıyaslandığında hem subperikondrial diseksiyon yapılan kulakta hem de supraperikondrial diseksiyon yapılan kulakta viabilite en yüksek intakt kıkırdak greftte ikincil olarak doğranmış kıkırdak greftte en az ise ezilmiş kıkırdak greftte bulundu. Her iki diseksiyon planında da tüm kıkırdak tipleri arasındaki viabilite farklılıkları istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p<0,05) Hem subperikondrial hem de supraperikondrial diseksiyon planında kıkırdak greftlerin yapısal bütünlüğü bozuldukça greftlerdeki kemik metaplazisi ve kalsifikasyon oranlarının da arttığı görüldü. Bu bulgularla, kıkırdak greftlerde perikondrium varlığının kondrosit viabilitesini artırdığı, kıkırdakların yapısal bütünlüğü bozuldukça (sırasıyla intakt, doğranmış ve ezilmiş kıkırdaklar) greft viabilitelerinin azaldığı dolayısıyla septorinoplasti ameliyatlarında kullanılacak greftlerin subperikondrial olarak yerleştirilmesinin ve kıkırdak bütünlüğünün minimum derecede bozulmasının uzun dönem cerrahi sonuçlarına daha çok katkı sağlayacağı sonucu çıkarılabilir. Anahtar Kelimeler: subperikondrial diseksiyon, supraperikondrial diseksiyon, kıkırdak viabilitesi, rinoplasti
İşitme cihazı kullanan ve kullanmayan presbiakuzili geriatrik popülasyonun yaşam kalitesinin karşılaştırılması
Amaç: Geriatrik popülasyondaki presbiakuzili bireylerin; en az altı aydır işitme cihazı kullananlar ile işitme cihazı kullanmayanların yaşam kalitesini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya katılan 65 yaş ve üzeri, bilateral orta ve orta-ileri derecede yaşa bağlı SNİK 113 gönüllüye; Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Yaşlı Modülü, Yaşlılar için İşitme Engeli Ölçeği (HHIE) ve en az altı aydır işitme cihazı kullanan bireylere, Uluslararası İşitme Cihazları Değerlendirme Envanteri Türkçe Versiyonu (IOI-HA-TR) uygulandı. Bireylerin; cinsiyeti, yaşı, işitme kaybı derecesi, işitme cihazı kullanma durumu ve ölçeklerin puanları incelendi. Bulgular: 113 katılımcının 71'i erkek, 42'si kadın, bireylerin yaş ortalaması 77.7 idi. Bireylerin 79'u orta, 34'ü orta-ileri derece SNİK idi. Çalışmaya işitme cihazı kullanmayan 64, kullanan 49 kişi katıldı. WHOQOL-OLD'da işitme cihazı kullanan bireylerin yaşam kalitesi yüksek bulundu (p<0.001). HHIE'de işitme engeli fazla olan bireylerin yaşam kaliteleri düşük bulundu (p<0,001). IOI-HA-TR ile WHOQOL-OLD analizinde işitme cihazı memnuniyeti ile yaşam kalitesi anlamlı olarak ilişkili bulunmuştur. Sonuç: İşitme cihazı kullanan bireylerin, kullanmayanlara göre yaşam kalitesi anlamlı olarak yüksek elde edildi. İşitme engeli fazla olan bireylerin yaşam kaliteleri düşük bulundu. İşitme cihazı kullanan orta-ileri dereceli SNİK'lilerde konuşmayı anlama yüzdelerinin işitme cihazı kullanmayanlara göre yüksek olduğu görüldü. İşitme cihazı kullanım oranı orta-ileri dereceli işitme kaybı olan bireylerde daha fazla görüldü. İşitme cihazı kullanım süresi ile memnuniyetinde doğru orantılı bir ilişki görüldü. İşitme cihazının günlük kullanım süresinin, işitme cihazına adaptasyon ve başarı açısından önemli olduğu söylenebilir. Presbiakuzi nedenli sosyal izolasyonun önüne geçilmesi için geriatrik popülasyona; rutin odyolojik tetkiklere ek, yaşam kalitesi envanterleri uygulanmalı, gereklilik durumunda işitsel rehabilitasyona başlanmalıdır. Anahtar Sözcükler: presbiakuzi, geriatri, işitme kaybı, işitme cihazı, yaşam kalitesi
Benign paroksismal pozisyonel vertigo (BPPV) hastalarında repozisyon manevraları öncesi ve sonrasındaki video head impulse test (VHIT) bulgularının değerlendirilmesi
daha sonra doldurulacaktır
Trefoil faktör ailesi peptidlerinin sinonazal inflamasyonla ilişkisinin bir hayvan modeli kullanılarak araştırılması
Burun ve paranazal sinüslerin inflamatuar hastalıkları dünya çapında sık tanı konulan hastalıklardandır. Trefoil faktör ailesi nispeten yeni bir protein ailesidir. Yapılan bazı çalışmalarda Trefoil faktörlerin nazal ve paranazal sinüs inflamatuar hastalıkları ile ilişkili olabileceği ileri sürülmüştür. Ancak solunum yolu inflamasyonu ile trefoil peptidler arasındaki ilişki henüz net değildir. Bu çalışmanın amacı, sıçanlar üzerinde çeşitli sinonazal inflamasyon modelleri kullanılarak, nazal mukozada TFF1, 2 ve 3'ün varlığı ve bunların inflamasyon ile ilişkisinin araştırılmasıdır. Sinonazal inflamasyon modelleri oluşturmak için nazal tampon, lipopolisakkarit ve ovalbumin uygulaması yapılarak sıçanlarda rinosinüzit ve alerjik rinit oluşturuldu. Gruplarda on adet sıçan olacak şekilde, dört adet rinosinüzit, iki adet alerjik rinit ve bir adet kontrol grubu oluşturuldu. Deney sonunda bütün sıçanların sinonazal mukozaları histolojik olarak değerlendirildi ve Trefoil faktörlerin incelenmesi için immünohistokimyasal yöntem kullanıldı. Histopatolojik değerlendirme sonunda sıçan nazal mukozasında her üç TFF peptidinin de varlığı tespit edildi. Trefoil faktörlerin skorlarının deney grupları arasında anlamlı farklılık göstermediği görüldü. Ancak Trefoil faktörler ile silia kaybı arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon olduğu saptandı (p<0,05). Sonuç olarak sinonazal inflamasyon ile TFF skorları arasında doğrudan bir ilişki gösterilememiştir. Fakat TFF skorlarının silia kaybı ile korelasyonu TFF'nin sinonazal inflamasyonlarda epitel hasarı veya rejenerasyonuyla ilişkili olabileceğini gösterebilir.
Deneysel hayvan modelinde gentamisine bağlı gelişen kokletoksik etkiyi önlemede ginkgo biloba ve betahistin dihidroklorür'ün rolünün otoakustik emisyonla araştırılması
Çalışmamızda betahistin ve ginkgo bilobanın gentamisinin neden olduğu ototoksisite üzerindeki profilaktik etkileri araştırıldı. Bu deneyde toplam 30 adet Wistar Albino kobay fare kullanıldı. Fareler, 10'arlı gruplar olarak 3 gruba şu şekilde ayrıldı: a- ginkgo biloba grubu, b- betahistine dihidroklorid grubu ve c- kontrol grubu. Çalışmaya başlamadan önce tüm deneklerin otoskopik muayeneleri yapılarak, dış kulak yollarının doğal ve timpanik membranlarının normal olduğu görüldü. Deney protokolünün ilk aşaması olarak bütün deneklerin otoakustik emisyon ölçümleri yapılarak deneklerin bazal koklear fonksiyonları ölçüldü. Betahistin grubuna 21 gün boyunca ip 5 mg/kg betahistin dihidroklorür, ginkgo biloba grubuna 10 mg/kg ginkgo biloba ve kontrol grubuna ip 0,25cc salin solusyonu uygulandı ve 22. günde deneklerin ikinci otoakustik emisyon ölçümleri yapıldı. Daha sonra her üç gruba 20 gün süresince 8 mg/kg ip gentamisin uygulandı. Gruplara gentamisin uygulanma aşamasında, betahistin grubuna 5 mg/kg betahistin, ginkgo biloba grubuna 10 mg/kg ginkgo biloba ve kontrol grubuna ip salin solusyonu verilmeye devam edildi. Yirmi günlük gentamisin uygulanması sonrasında deneklerin son otoakustik emisyon ölçümleri yapıldı. Deneklere yüksek doz ksilazin ve ketamin verilerek denekler sakrifiye edildi. Her grupta her bir denek için elde edilen emisyon değerlerinin SNR değeri ve DP değerleri dikkate alındı ve grup içi ve gruplar arası karşılaştırmalarda kullanıldı. İstatistiksel olarak her bir grup kendi içerisinde karşılaştırıldığında gentamisin uygulaması sonrasında her üç grupta da emisyon değerlerinde düşüş saptandı. Kontrol grubunda gentamisin uygulaması sonrasında emisyon değerleri, uygulama öncesiyle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde düşüş saptandı. Böylelikle ototoksisite gerçekleştirilmiş oldu. Gentamisin uygulanması sonrasında her üç grupta emisyon değerlerinde düşüş saptanmasına rağmen, ginkgo biloba ve betahistin grubunun değerlerine bakıldığında kontrol grubuna göre düşüşün daha az olduğu gözlendi ve istatistiksel olarak anlamsız idi. Bu sonuç kullanılan ajanların gentamisin ototoksisitesine karşı koruyucu özellikleri olduğunu düşündürdü. Gruplar arasındaki karşılaştırmalarda ise gentamisin uygulanması sonrasında yapılan emisyon ölçümünde DP1000, DP2000, SNR1000, SNR 2000, SNR 6000 değişkenlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandığı, DP1000, DP 2000, SNR 1000 ve SNR 6000 değişkeninde bu farklılığı ginkgo biloba grubunun yarattığı, SNR 2000 değişkeninde ise betahistin grubunun yarattığı görüldü. Sonuç olarak, bu çalışma ginkgo biloba ve betahistinin, gentamisin ototoksisitesine karşı koruyucu olma özellikleri olabileceğini gösteriyor. Bununla birlikte bu çalışmanın benzer çalışmalar ve histopatolojik verilerle desteklenmesi gerektiği düşünülmektedir.
Rekürren tonsillit ve hipertrofik tonsilli hastalarda D vitamini düzeylerinin inflamasyonla ilişkisi
Bu çalışmanın amacı, rekürren tonsillit ve hipertrofik tonsilli hastalarda D vitamini düzeylerinin inflamasyonla ilişkisini araştırmaktır. Çalışmamıza, Ekim 2016-Şubat 2018 tarihleri arasında kliniğimize başvuran, 30 rekürren tonsillit ve 30 tonsil hipertrofisi nedeniyle operasyon endikasyonu konan 60 hasta ve kliniğimize veya çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniği'ne başvuran kişilerden 30 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Operasyon öncesi klinik bulgularla, operasyon sonrası histopatolojik inceleme sonucu korelasyon gösteren hastalar çalışmaya alınmıştır. Hastalardan operasyon öncesi rutin biyokimyasal inceleme için alınan kandan serum elde edilmiş, operasyon sonrası hastaların dokuları rutin patolojik inceleme için patoloji bölümüne gönderilmiştir. Dokular ve serum örnekleri -80 °C saklanmıştır. Laboratuvar ortamında ELIZA yöntemiyle D vitamini, IL-17, IL-18, IgA ve IgG çalışılmıştır. Tonsil hipertrofisi grubundaki 30 hastanın, 14'ü (%46,6) erkek, 16'sı (%53,4) kadın ve yaş ortalaması 15,33±14,67'ydi. Rekürren tonsillit grubundaki 30 hastanın 12'si (%40) erkek, 18'i (%60) kadın ve yaş ortalaması 17,66±12,57'ydi. Kontrol grubundaki 30 hastanın 14'ü (%46,6) erkek, 16'sı (%53,4) kadın ve yaş ortalaması 18,27±11,49'du. Rekürren tonsillit, hipertrofik tonsil ve kontrol grubundan elde edilen serumlarda vitamin D, IgA, IgG, IL-17 ve IL-18 düzeyleri karşılaştırıldığında, rekürren tonsillitte IL-17 düzeyleri kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p=0.012). Rekürren tonsillit ve tonsil hipertrofisi grubunun, tonsil dokularındaki vitamin D, IgG ve IgA düzeyleri karşılaştırıldığında, rekürren tonsillitte doku IgA düzeyleri istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0.042). Rekürren tonsillit grubunda 17 hastada (%56.7) ve tonsiller hipertrofide 12 hastada (%40) D vitamin düzeyi yetersizlik sınırı olan 20 ng/mL'nin altında saptandı. Kontrol grubunda ise bütün hastalarda D vitamini düzeyi 20 ng/mL üstündeydi. Bu çalışmada rekürren tonsillitli, hipertrofik tonsilli hastalarla sağlıklı kontroller arasında vitamin D, IL-18, IgG, IgA düzeyleri açısından farklılık yoktu. Rekürren tonsillit grubundaki hastalarda vitamin D düzeyleri kontrol grubuna göre düşük olup, IL-17 düzeyleri kontrol grubuna göre yüksek tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Tonsil hipertrofisi, Rekürren tonsillit, D vitamini, IL-17, IL-18, IgA, IgG
Alt kranial sinirlerin boyundaki seyirlerinde görülen anatomik farklılıklar
ÖZET Amaç: Alt kranial sinirlerin boyundaki seyirleri, belli anatomik noktalara uzaklıkları ve komşulukları değişkenlik gösterebilmektedir. Bu değişkenliklerin bilinmemesi cerrahi travma riskini artırırken, bu değişkenliklerin tespiti ve bilinmesi; sinirlerin cerrahi sırasında kolay tanınması ve korunmasına yardımcı olarak cerrahi travma riskini azaltır. Bu nedenlerle bu çalışmada, alt kranial sinirlerin boyundaki seyirlerinin incelenerek, farklı anatomik noktalara uzaklıklarının belirlenmesi ve yeni tanımlayıcı ve tamamlayıcı anatomik bilgiler elde edilmesi amaçlanmıştır. Gereç- Yöntem: Alt kranial sinirlerin (n. vagus, n. aksesorius ve n. hipoglossus) boyundaki seyirleri, belli anatomik noktalara uzaklıkları ve komşuluklarını belirlemek amacıyla, 18-50 yaş arası 39 taze kadavra ve toplamda 70 taraf diseksiyonu yapıldı. Spinal aksesuar sinir' in jugular foramende, digastrik kas arka karnı seviyesinde ve daha alt seviyede internal juguler venle ilişkisi incelendi. Hipoglossal sinirin ve vagus sinirinin belli anatomik noktalara (krikoid kıkırdak, hyoid kemik, digastrik kas arka karnı) uzaklıkları ölçüldü. İstatistiksel analizde SPSS 22.0 programı kullanıldı. Bulgular: Hipoglossal sinir diseksiyonu sonrası elde edilen verilerde, hipoglossal sinir ile karotis bifurkasyonu arasındaki ortalama mesafe 27.7 mm, hyoid kemik ile arasındaki mesafe 9.3 mm ve krikoid kıkırdak alt sınırı arasındaki mesafe 54.7 mm olarak ölçüldü. Vagus siniri,diseksiyon yapılan 70 boyun içinde 1(1,43%) kadavrada karotid arterin posterolateralinde, 1(1,43%) kadavrada posteriorunda ve 2(2,9%) kadavrada medialinde yerleşim göstermekte idi. Vagus siniri ile krikoid kıkırdak lateral sınırı arasındaki ortalama mesafe 23.7 mm, hyoid kemik lateral yüzü ile arasındaki ortalama mesafe 20.8 mm ve digastrik kas arka karnı arasındaki ortalama derinlik mesafesi 8.4 mm olarak ölçüldü. Juguler foramen seviyesinde diseke edilerek bulunan aksesuar sinir incelendiğinde 6 (8.57%) kadavrada internal juguler ven lateralinde, 10 (14.3%) kadavrada posteriorunda, 7 (10%) kadavrada anterolateralinde, 36 (51.4%) kadavrada anteriorunda, 1 (1.43%) kadavrada posterolateralinde, 7 (10%) kadavrada anteromedialinde, 3 (4.3%) kadavrada medialinde yerleşim göstermekte idi. Digastrik kas arka karnı seviyesinde internal juguler ven ile ilişkisi incelendiğinde 39 (55.7%) kadavrada internal juguler venin lateralinde, 8(11.4%) kadavrada posteriorunda, 1(1.43%) kadavrada anterolateralinde, 21(30%) kadavrada anteriorunda ve 1(1.43%) kadavrada posterolateralinde yerleşim göstermekte idi. Digastrik kas sonrası spinal aksesuar sinir incelendiğinde 63(90%) kadavrada internal juguler ven lateralinde, 3(4.3%) kadavrada posteriorunda, 1(1.43%) kadavrada anterolateralinde, 2(2.85%) kadavrada anteriorunda ve 1(1.43%) kadavrada posterolateralinde yerleşimli olduğu gözlendi. Sonuç: Çalışmamızda alt kranial sinirlerin (10-11-12. kranial sinirler) boyundaki seyirleri, belli anatomik noktalara uzaklıkları ve komşulukları taze kadavralarda incelenmiştir. Spinal aksesuar sinirin foramen jugularede çoğunlukla, internal juguler venin anteriorunda olduğu, digastrik kas seviyesi ve inferiorunda ise internal juguler venin lateralinde olduğu gözlenmiştir. Nadir de olsa vagus sinirinin karotid arterin medialinde olabileceği ve hipoglossal sinir ile hiyoid kemik arasındaki ortalama mesafenin de 1 cm altında olduğu gösterilmiştir. Bu özellikler boyun diseksiyonlarında akılda tutulmalı ve total larenjektomi operasyonlarında özellikle hipoglossal sinire dikkat edilmelidir. Bununla birlikte, çalışmamızın kadavra çalışması olduğu ve değiştirilemeyen birçok faktör nedeni ile yapılan ölçümlerin, canlı boyun anatomisinden farklılıklar gösterebileceği de unutulmamalıdır. Anahtar kelimeler: Spinal aksesuar sinir, hipoglossal sinir, vagus, kadavra çalışması, alt kranial sinirler, foramen jugulare.
Kronik otitis media'lı hastalarda periostin, fibronektin ve tenaskin-c seviyelerinin değerlendirilmesi
Giriş/Amaç: Kronik otitis media ve kolesteatoma oluşum mekanizmaları yapılan çalışmalara rağmen halen net olarak açıklanamamıştır. Bu çalışmada kronik otitis media'lı hastalarda, hücre adezyonunda, hücre farklılaşması, inflamasyon, fibrozis, anjiogenez ve hücre proliferasyonu gibi birçok mekanizmada görev alan matrisellüler proteinler periostin, fibronektin ve tenaskin-C düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal/Metod: Bu çalışmaya, kliniğimizde kronik otitis media tanısıyla cerrahi uygulanan 65 hasta ile kontrol grubu için 15 gönüllü sağlık personelinden oluşan toplam 80 olgu dâhil edildi. Hastalar kolesteatoma, granülasyon, avivasyon ve kontrol grubu olmak üzere 4 gruba ayrıldılar. Bu olguların tamamının serum periostin, fibronektin ve tenaskin-C düzeyleri biyokimyasal olarak belirlendi. Histopatolojik değerlendirme, uygun doku örnekleri elde edilen 47 hasta ve bunlardan alınan 20 deri örneği üzerinde immünohistokimya yöntemi ile yapıldı. Veriler ki-kare ve anova testleriyle analiz edildi. Sonuçlar: Çalışmayı 22 kolesteatoma, 15 granülasyon, 28 avivasyon ve 15 kontrol grubundan oluşan 80 olgu oluşturmaktadır. Gruplar arasında serum periostin, fibronektin ve tenaskin-C düzeyleri bakımından anlamlı bir fark saptanmadı. İmmünohistokimyasal değerlendirmede, kolesteatoma grubunda fibronektinin stromal boyanması ve periostinin epitelyal boyanması diğer gruplara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,001). Tenaskin-C'nin avivasyon grubunda epitelyal boyanması diğer gruplara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,041). Cilt grubunda ise tenaskin-C'nin stromal boyanması diğer gruplara göre istatistiksel olarak daha az boyandığı tespit edildi (p=0,013). Tartışma: Bu çalışmada birçok önemli hücresel fonksiyonu bilinen periostin ve fibronektin düzeyi kolesteatoma dokusunda hem kronik otitin diğer formlarına, hem de cilt dokusuna göre daha fazla saptanmıştır. Bu da etyolojisi halen net olmayan kolesteatom oluşum mekanizmasında bu moleküllerin görev alabileceğini düşündürmektedir. Ancak bu proteinlerin kolesteatomun etyopatogenezinde rol oynadığını kesin bir şekilde ortaya koymak ve bu moleküllerin kolesteatom tanı ve tedavisinde bir belirteç olarak kullanılabilmesi için daha geniş ve ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Koklear hipoplazili hastalarda kokleanın boyutlarının temporal kemik bilgisayarlı tomografi ve temporal manyetik rezonans görüntüleme kullanılarak ölçülmesi ve koklear implant seçimine etkileri
İç kulak kemik anomalileri konjenital sensörinöral tip işitme kayıplarının yaklaşık %20'sini oluşturmaktadır. Günümüzde iç kulak anomalilerini değerlendirmede yaygın olarak Sennaroğlu sınıflaması kullanılmaktadır. Bu sınıflamaya göre koklear hipoplaziler (KH), koklea ve vestibülün ayrı olarak seçildiği fakat kokleanın normalden küçük boyutlarda olduğu anomalilerdir. KH I, II, III ve IV olmak üzere 4 alt tipi vardır. Mevcut sınıflama kokleaların radyolojik görüntüsüne göre yapılmış olup objektif bir ölçüm içermemektedir. Bu çalışmada sağlıklı ve hipoplazik kokleaların boyutlarını ölçerek hipoplazik koklea tanısında objektif değerler elde etmek amaçlanmıştır. Temporal kemik bilgisayarlı tomografi (BT) bulgularına göre koklear hipoplazi tanısı almış 36 hasta ile kronik otit nedeniyle temporal BT çekilmiş iç kulak anomalisi olmayan 40 sağlıklı koklea çalışmaya dahil edilmiştir. Temporal BT kullanılarak yuvarlak pencereden geçen aksiyel kesitte bazal dönüş uzunluğu, aynı kesitte bazal dönüş yüksekliği ve midmodiolar koklea yüksekliği ölçülmüştür.3D MPR (multiplanar rekonstrüksiyon) kullanılarak koklear kanal mid-skalar ve lateral duvar uzunluğu yuvarlak pencereden helikotremaya kadar işaretlenmiş, düz kanal haline getirildikten sonra ölçüm yapılmıştır. Temporal kemik Manyetik Rezonans Görüntüleme kullanılarak koklear sinir varlığı, vestibüler yapılar ve semisirküler kanallar incelenmiştir. Buna göre KH I, II ve III'te bazal dönüş uzunluğu, bazal dönüş yüksekliği, midmodiolar yükseklik, koklear kanal midskalar ve dış duvar uzunluğu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmuştur (p<0.001). KH IV'te bazal dönüş yüksekliği ve koklear kanal dış duvar uzunluğu kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı olarak düşük bulunmuştur (sırasıyla p<0.001 ve p=0.002). Bu çalışmada yapılan ölçümlere göre temporal BT'de yuvarlak pencereden geçen aksiyel kesitte bazal dönüş uzunluğunun 7.5 mm'den, midmodiolar yüksekliğin de 3.5 mm'den düşük olduğu durumlarda koklear hipoplazi akla gelmelidir. Bu iki ölçüm klinisyenler tarafından da kolayca yapılabilmektedir. Hipoplastik koklea tanısı konduktan sonra alt tiplendirme yapılmalı ve uygun koklear implant elektrodu hipoplazi tipine göre seçilmelidir. Koklea boyutuna göre kısa elektrod seçiminden yeterli fayda görülemezken, uzun elektrodlar da apikal hasarı artırmaktadır. Bu çalışmanın koklear hipoplazi alt tipine uygun elektrod seçimi konusunda klinisyenlere yol gösterici olduğu düşünülmektedir.
Hacettepe Üniversitesi erişkin hastanesinde kafa tabanı osteomyeliti tanısı almış olan hastaların klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesi ve bunların prognoz üzerine etkisinin araştırılması
Kafa tabanı osteomyeliti (KTO) nadir görülmesine rağmen yüksek mortalite ve morbidite ile ilişkili bir hastalıktır. Hastalarda sıklıkla şiddetli zonklayıcı vasıfta derin ve aralıksız baş ağrısı, otalji ve tek taraflı kulak akıntısı ile kendisini gösterir. Çalışmamıza kafa tabanı osteomyeliti tanısı konulmuş olan toplamda 32 hasta dahil edilmiştir. Cinsiyet dağılımına bakıldığında hastaların 27'sini erkek (%84.4), 5'ini ise kadın (%15.6) hastalar oluşturmaktadır. Çalışmamızda KTO hastalarının ilk tanı anında hastalık yaygınlığını belirlemek ve hastalığın prognozunu önceden tahmin etmek amacı ile yeni Magnetik Rezonans görüntüleme (MRG) derecelendirme sistemi ve bu derecelendirmenin kranial sinir disfonksiyon durumu ile birlikte değerlendirilmesi ile oluşturulan KTO'ne özgü yeni klinik evreleme sistemi geliştirilmiştir. İlk çekilen MRG derecesi ile hastaların hospitalizasyon süreleri arasındaki ilişki karşılaştırıldığında MRG derecesi arttıkça hastaların hospitalizasyon sürelerinin arttığı görülmüş ve bu durum istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (p = 0,022). Hastalarımızın MRG dereceleri arttıkça taburculuktaki iyileşme oranlarının azaldığı görülmüş; ve MRG derecesi arttıkça hastaların taburculuklarındaki progresif hastalık ve exitus durumlarının daha sık görüldüğü izlenmiştir (p = 0.039). Hastaların klinik evreleri ile yatış süreleri birlikte değerlendirildiğinde klinik evre arttıkça hospitalizasyon sürelerinin arttığı, (p = 0,047) ve taburculuktaki iyileşme oranlarının azaldığı görülmüştür (p = 0,029). Bu sonuçlar ile bakıldığında KTO için yapmış olduğumuz MRG derecelendirme ve klinik evreleme sistemlerinin hastalık takibi ve prognoz tahmini için uygun değerlendirme yöntemleri oldukları anlaşılmaktadır. Anahtar kelimeler: Kafa tabanı, Osteomyelit, Magnetik rezonans görüntüleme, Cerrahi, Mastoidektomi