
325
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Haber medyasının dijital dönüşümü ve veri gazeteciliği uygulamaları: Birleşik Krallık'taki haber odaları üzerine bir alan araştırması
Bu araştırma, Birleşik Krallık haber medyasını temel alarak veri gazeteciliği uygulamalarının haber odalarında yol açtığı dönüşümü detaylı bir şekilde incelemektedir. Bourdieu'nün Alan Teorisi merceğinden bakan araştırma, yapı (haber odaları) ve fail (gazeteciler) arasındaki karşılıklı dönüşümü keşfetmeye çalışmaktadır. Bu amaçla, haber odalarından birincil veri toplamak için nitel araştırma yöntemlerinden etnografik yaklaşım benimsenmiştir. Araştırmada veri üçgenlemesi yapılarak toplamda 42 veri gazetecisiyle derinlemesine görüşme ve odak-grup görüşmeleri gerçekleştirilmiş, haber odalarında katılımcı gözlem tekniğiyle saha notları tutulmuştur. Araştırma bulgularına göre haber odalarındaki veri gazeteciliği uygulamaları, haber üretiminde kilit bir rol oynamakla kalmayıp diğer gazetecilik türlerini de önemli ölçüde etkileme potansiyeline sahiptir. Üstelik veri gazeteciliği disiplinler arası bir yapı içinde sürekli olarak gelişmekte, niş bir haber çalışması olmaktan çakarak haber odalarının artık vazgeçilmez ve dinamik birimlerinden birisi olmuştur. Bu durum veri gazetecileri arasında alana yeni girenler ve kıdemli olanlar için bir takım ortak ve farklı epistemolojik gerilimlerin yaşanmasını da görünür kılmıştır. Son olarak araştırma, elde edilen tüm veriler ve bulgular ışığında gazetecilik habitusuna "veri habitusu" adında yeni bir alt-habitus önermektedir.
Siyasi ve ekonomik yönleriyle III. Gıyâseddin Keyhusrev ve Konya Etnografya Müzesi'ndeki sikkeleri
XIII. yüzyılın ikinci yarısı, Türkiye Selçuklu Devleti için Moğol hegemonyasının arttığı, siyasi otoritenin zayıfladığı ve ekonomik istikrarsızlığın derinleştiği bir dönem olmuştur. 1266 yılında Selçuklu tahtına oturan III. Gıyâseddin Keyhusrev saltanatı süresince Moğolların siyasi ve askerî baskısı altında kalmış, devletin gerçek yönetim gücü büyük ölçüde Moğol valileri ve Muînüddin Süleyman Pervâne gibi son derece nüfuzlu devlet adamlarının elinde olmuştur. Muînüddin Süleyman Pervâne Anadolu'da Moğol hâkimiyetini pekiştiren en etkili devlet adamlarından biri olmuştur. Moğollara sadakati sayesinde devlet yönetiminde büyük bir nüfuza sahip olmuş, ancak zaman zaman Memlükler'le de gizli ittifaklar kurarak kendi siyasi çıkarlarını korumaya çalışmıştır. Onun yönetimdeki etkisi, Selçuklu sultanlarını gölgede bırakmış ve Türkiye Selçuklu Devleti'nin Moğollara bağımlılığını artırmıştır. Bu dönemde Türkmen beyliklerinin güçlenmesi, Anadolu topraklarında siyasi dengeleri değiştirmiştir. Karamanoğulları gibi bağımsız hareket eden beylikler, Moğol-Selçuklu otoritesine karşı direniş göstermiştir. Aynı zamanda Hatîroğlu Şerefeddin ve diğer Türkmen beyleri, Moğol tahakkümüne karşı bağımsızlık mücadelesi vermiştir. 1277 yılında Memlük Sultanı Baybars'ın Anadolu'ya düzenlediği sefer ile Moğol hakimiyetine meydan okumuş, bu durum Türkmenleri cesaretlendirmişti. Ancak Selçuklu emirlerinin Moğollara olan sadakati, Baybars'ın desteğinin kalıcı olmasını engellemiştir. Bu isyanların bastırılması, Moğolların Anadolu'daki kontrolünü daha da güçlendirmiştir. Yine bu dönemde Moğol vergi politikaları ve artan mali yükümlülükler, Anadolu'daki ticari faaliyetleri sekteye uğratmış, bu durum tüccar ve üreticiler üzerindeki baskıyı daha da artırmıştır. Sinop, Antalya ve Alanya gibi liman şehirleri ticaret açısından önemini korusa da, Moğolların ağır ekonomik talepleri devletin mali bağımsızlığını zayıflatmıştır. Ekonomide yaşanılan zayıflama dönemin sikkelerine de gözlemlenmektedir. III. Gıyâseddin Keyhusrev'e ait sikkelerinde altın ve gümüş saflığında azalma, Selçuklu ekonomisindeki bozulmanın ve enflasyonist baskının bir yansımasıdır.
İlhanlılar döneminde tıp bilimi (kurumlar ve tedavi usulleri)
Moğol istilası, insanlık tarihinin en büyük yağma ve yıkım olaylarından biri olarak öne çıkmaktadır. Yaklaşık elli yıl süren bu yıkım ve yağmanın ardından, Bağdat'ın ele geçirilmesiyle Azerbaycan merkezli Moğol Hanedanlığı'nın bir kolu olan İlhanlı Hanlığı kurulmuş ve Yakın Doğu'da yeni bir dönem açılmıştır. Bu dönem, yıkımın yanı sıra önemli değişimleri de beraberinde getirmiştir. Bu değişim ve dönüşüm, özellikle bilim alanında kendini belirgin bir şekilde göstermiştir. İlhanlı Devleti'nin etkisiyle İslam ve Roma tıbbı Çin topraklarına ulaşmış, buna karşılık Çin tıbbı da Asya'nın batısında tanınmaya ve uygulanmaya başlamıştır. Bu çalışmada, İlhanlı tıp biliminin gelişiminde etkili olan unsurlara odaklanarak, bu dönemde kurulan dârüşşifâlar çerçevesinde tıp eğitimi, hekimler, hanların ve çevresindeki devlet adamlarının maruz kaldığı hastalıklar ile bu hastalıkların teşhis ve tedavi yöntemleri incelenmiştir.
Osmanlı arşiv belgelerine göre Osmanlı-Napoli Krallığı ilişkileri (1740-1800)
Bu çalışmada, Osmanlı - Napoli Krallığı diplomatik ve siyasî ilişkileri 1740 - 1800 yılları arasındaki zaman dilimi bağlamında incelenmiştir. Napoli Krallığı'nın Bourbon Hanedanı'nın hakimiyetine geçmesi ile birlikte kral olan Carlo'nun Akdeniz'de güvenli bir şekilde ticaret yapma isteği ve Akdeniz ticaretinden payına düşeni almak amacıyla hareket etmesi Osmanlılar ile yakınlaşmasını sağlamıştır. Ayrıca Garp Ocakları'na bağlı olarak faaliyet yürüten korsanların tehditlerinden de kurtulmak isteyen Kral Carlo, Osmanlılar ile 7 Nisan 1740 tarihinde ticaret ve dostluk antlaşması imzalayarak bu isteğini gerçekleştirmek için önemli bir adım atmıştır. Osmanlı Devleti de XVIII. yüzyılın değişen dengleri karşısında Avrupa'da yeni bir müttefik edinmenin faydalı olacağını düşünerek bu yakınlaşmaya sıcak bakmıştır. İki devlet arasındaki münasebetler genel olarak karşılıklı dostluk ilişkileri etrafında başlamıştır. Ancak bu ilişkileri etkileyen önemli bir faktör olarak korsanların meydana getirdiği sorunlar hem Napoli Krallığı yönetici ve elçilerini hem de Osmanlı bürokratlarını zaman zaman sıkıntıya sokmuştur. Bu faaliyetleri engelleyebilmek için gerekli tedbirler alınmaya çalışılmışsa da korsanlık olaylarını tamamen engellemek mümkün olmamıştır. Hatta Napoli Krallığı, Garp Ocakları ile de yakınlaşarak bu sorunu çözmek istemişse de sadece Trablus Ocağı ile 3 Haziran 1741 tarihinde bir antlaşma imzalamayı başarabilmiştir. Ancak bu antlaşma da korsan meselesine tam olarak çözüm olmamıştır. Osmanlı - Napoli Krallığı ilişkileri kültürel açıdan da son derece renkli anlara sahne olmuştur. Karşılıklı hediyeleşmeler ve özellikle de I. Mahmud tarafından Carlo'ya hediye olarak gönderilen fil kral ve halk tarafından memnuniyetle karşılanmıştır. Bu hediye Napoli halkının hafızasında asırlar boyunca yer etmiştir. Bunlarla birlikte Napoli Krallığı'nın Osmanlı toprakları üzerinde kurmaya çalıştığı diplomatik ağ da esasen ticari amaçların bir tezahürü olarak görünmektedir. Selanik'ten Kıbrıs'a kadar uzanan ve Mora ve havalisini kapsayan tüm sahaya yayılmış bir vaziyette bulunan Napoli diplomatik temsilcilikleri Napoli Krallığı'nın Akdeniz ticaretine verdiği önemi göstermektedir. Son olarak, Napoli Krallığı ile Osmanlıların XVIII. yüzyılın sonlarına doğru topraklarını işgal etmek için harekete geçen Fransa'ya karşı 21 Ocak 1799 tarihinde ittifak kurmaları benzer politikalar yürütebildiklerini ortaya koymaktadır.
Afganistan Özbeklerinin masalları ile Anadolu Türk masallarının karşılaştırılması (İnceleme-metinler)
ÖZET Masallar, evrensel anlatı formları içermekle birlikte, her milletin kendi tarihî birikimini, toplumsal yapısını, değerler sistemini ve estetik anlayışını yansıtan özgün kültürel göstergelerle örülü sözlü halk edebiyatı ürünleridir. Bu yönüyle masallar, sadece eğlence amacı taşıyan anlatılar olmanın ötesinde, toplumların kolektif hafızasını ve kültürel kimliğini yansıtan önemli kaynaklardır. Farklı kültürlere ait masalların karşılaştırmalı yöntemle incelenmesi ise hem halk edebiyatı araştırmalarına yeni ufuklar kazandırmakta hem de milletler arası tarihsel ve kültürel etkileşimi bilimsel bir zemin üzerinde görünür kılmaktadır. Bu bağlamda hazırlanan bu çalışma, Afganistan Özbekleri ile Anadolu Türklerine ait masalları karşılaştırmalı olarak ele alarak, iki kültürün sözlü anlatım geleneği içerisindeki benzerlik ve farklılıklarını yapısal, tematik ve işlevsel yönlerden ortaya koymayı hedeflemektedir. Araştırmada, masal kavramının her iki halkın kültürel kodları içerisindeki yeri belirlenmiş; masallarda yer alan epizotlar, karakter tipolojileri, anlatı mekânları, kullanılan eşya ve araçlar, yiyecek-içecek unsurları ve anlatıya yön veren formel yapı taşları karşılaştırmalı bir yaklaşımla analiz edilmiştir. Çalışma aynı zamanda, masalların işlevsel halk bilimi kuramı çerçevesinde değerlendirilmesine imkân tanımakta; bu doğrultuda masalların eğlendirici, eğitici, kültürel değerleri aktarıcı ve protesto işlevleri tartışılmıştır. Araştırmanın uygulama bölümünde ise, incelemeye konu edilen 50 Afganistan Özbek masalı ile 50 Anadolu Türk masalının özgün metinlerine yer verilmiş; bu metinler, iki halkın anlatı dünyasındaki ortak kodları ve ayrışan yönleri doğrudan gözlemleme olanağı sağlayacak biçimde düzenlenmiştir. Sonuç olarak bu çalışma, Afganistan Özbekleri ile Anadolu Türkleri arasında tarihsel süreç içerisinde şekillenen kültürel bağları masal geleneği üzerinden irdeleyerek, sözlü kültür alanındaki etkileşimleri somut veriler ışığında ortaya koymakta ve halk edebiyatı disiplininde gerçekleştirilecek karşılaştırmalı çalışmalara metodolojik bir katkı sunmayı amaçlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Afganistan Özbekleri, Anadolu Türkleri, masal, sözlü kültür, halk edebiyatı, karşılaştırmalı inceleme.
Feminist eleştiri bağlamında 1980 sonrası Türk plastik sanatlarında sanatçı kadınlar
Çağdaş Türk sanatı içerisinde 1980 yılı sonrasında seçili sanatçı kadınların ürettikleri çalışmaların feminist eleştiri yöntemiyle değerlendirme ve yorumlanmaları üzerine temellenen bu çalışma Giriş, Kavramsal Çerçeve, Türkiye'de Sanat Ortamı ve Sanat Tarihi Kanonunda Sanatçı Kadınlar, Feminist Eleştiri Bağlamında 1980 Sonrası Türk Plastik Sanatlarında Sanatçı Kadınlar ve Sonuç ana bölümlerinden oluşmaktadır. Çalışmanın Giriş bölümünde konumun sanat ve sanat tarihi yazını açısından önemi, çalışmanın niteliği ve sınırlılıkları; sanatçı kadınlar başta olmak üzere çalışma bağlamında öne çıkan önceki yayınlar ve araştırmalar ile çalışmanın araştırma ve yazın süreçlerinde kullanılan yöntemler açıklanmıştır. Kavramsal Çerçeve bölümünde ana konuya temel ve alt yapı oluşturan Batı ve Türkiye'de modern ve çağdaş sanat, tezin başlangıç sınırı olan 1980 yılına kadar Türk sanatı içerisinde sanatçı kadınlar, feminist sanatın ortaya çıkışı, sanatçıların çalışmalarıyla doğrudan bağlantılı olan Osmanlı ve Türkiye'deki kadın hareketleri ve feminist eleştiri yöntemi hakkında kapsamlı bilgiler verilmiştir. Türkiye'de Sanat Ortamı ve Sanat Tarihi Kanonunda Sanatçı Kadınlar isimli kısımda 1980 yılından günümüze kadar olan süreçte sanatçı kadınların sanat ortamı ile sanat ve sanat tarihi yazımındaki durumları tartışılmıştır. Bu bağlamda sanatçı kadınlara dair yapılan çalışmalar, toplu ve karma sergilerde sanatçıların oranları, sanatçı kadın girişimleri gibi unsurlar nicel verilerle desteklenerek değerlendirilmiştir. Feminist Eleştiri Bağlamında 1980 Sonrası Türk Plastik Sanatlarında Sanatçı Kadınlar başlıklı kısım 1980'li yıllardan itibaren sanatçı kadınların ellerinden ve zihinlerinden çıkmış olan çalışmaların yorumlandığı bölümü oluşturmaktadır. Bu bölümde sanatçıların çalışmaları kadının sanat eserlerinde nesne konumundan özne durumuna geçişi, kadın-kadınlık kimliğinin tartışılması, toplumsal cinsiyet kalıplarına dair tavırları, toplumsal sorunlara karşı tutumları üzerine odaklanan alt başlıklar altında değerlendirilmiştir. Sonuncu bölüm olan Sonuç bölümünde ise ana bölümde yer alan eserlerin çözümleme ve yorumlamaları üzerinden tümevarım yöntemiyle sanatçı kadınların çağdaş sanata, kadın hareketine, sanat ortamına dair söylemleri, katkıları ve etkin pozisyonlarının bir değerlendirilmesi yapılmıştır.
Vergilemenin demokrasi üzerindeki etkisi: Türkiye'den yeni kanıtlar
Demokrasi ve vergileme arasındaki ilişkiler çeşitli teoriler tarafından tartışılmakta ve ampirik olarak test edilmektedir. Bu bağlamda Türkiye'de vergileme ve demokrasi ilişkisinin incelenmesi önem taşımaktadır. Çalışma vergileme düzeyi, vergi yapısı ve vergi kategorilerinin demokrasi düzeyi üzerindeki etkisini Türkiye için incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmada 1980-2021 yılları arasındaki yıllık veriler kullanılmıştır. Araştırma sorusuna yanıt bulabilmek için zaman serisi ekonometrisindeki standart regresyonlara göre çeşitli avantajlara sahip Ridge regresyon kullanılmıştır. Bu yöntem bağımsız değişkenler arasındaki çoklu doğrusallık riskinin de üstesinden gelebilmektedir. Bulguların doğruluk kontrolü makine öğrenmesi temeline dayanan Lasso regresyonla sağlamlaştırılmıştır. Bulgular Türkiye'de vergilendirme düzeyinin, doğrudan vergilerin, gelir, kar ve sermaye kazançları üzerinden alınan vergilerin ve mülkiyet üzerinden alınan vergilerin istatistiki olarak demokrasiyi pozitif yönde etkilediğini göstermektedir. Uluslararası ticaret vergileri ve mal ve hizmetler üzerinden alınan vergiler istatistiksel olarak demokrasi üzerinde negatif bir etkiye sahiptir. Doğrudan vergiler, gelir, kar ve sermaye kazançları ve mülkiyet üzerinden alınan vergilerin demokrasi üzerinde negatif bir etki yaratabileceğine dair bulgular da elde edilmiştir. Ayrıca dolaylı vergilerin demokrasiyi pozitif yönde etkileyebileceğine dair istatistiki bulgu elde edilmiştir. İstatistiki olarak vergileme düzeyinin, dolaylı vergilerin, doğrudan vergilerin ve diğer vergi değişkenlerinin demokrasiyle ilişkili olmadığı görülmüştür. Çalışmada doğrudan vergilerin, dolaylı vergilerin ve mülkiyet üzerinden alınan vergilerin demokrasiyle anlamlı olmaması, mülkiyet üzerinden alınan vergilerin ve gelir, kar ve sermaye kazançları üzerinden alınan vergilerin demokrasiyi negatif yönde etkilemesi çalışmanın literatürde alışılagelmiş bulgulardan farklılaşmasına neden olmuştur.
III. Mehmed Dönemi sonuna kadar osmanlı şair meclisleri
Edebiyat meclisleri veya edebî muhitler konusu, Klasik Türk Edebiyatı araştırmaları kapsamında çok önemli olmasına rağmen bir o kadar da ihmal edilen bir inceleme alanıdır. Edebî bir üretim değerlendirilirken içinde bulunduğu sosyo-ekonomik ve kültürel şartlardan bağımsız düşünülmez. Ancak klasik şiirimize dair bir dönem geliştirilen halktan kopuk olduğu algısı bunun üzerine düşünülmesini bile geciktirmiştir. Oysa klasik şiirin üretildiği mecralar olan şair meclisleri pek çok unsuruyla birlikte şiirde varlık gösterdiği gibi aynı zamanda Klasik Tür Edebiyatı içinde en çok rağbet gören nazım biçimi olan gazele bağlam oluşturması açısından incelemeye değerdir. Bununla beraber meclis ortamları, şiirin ortaya çıktığı yer olmakla kalmayıp aynı zamanda bu edebî üretimin dolaşımına imkân veren oluşumlardır. Bu çalışmanın amacı da başlangıçtan 16. yüzyıl sonuna kadar Osmanlı şair meclislerinin oluşum, gelişim ve unsurlarına eğilerek edebiyata tesirini incelemektir. Kaynaklardan elde edilen verilere dayanarak fiziki olarak bizzat bir araya gelmiş, çoğunlukla sahibi, mekânı ve katılımcılarından bir kısmı bilinen meclisler tespit edilerek sosyo-kültürel yönleriyle tartışılmış ve söz konusu dönemdeki şair haritası gösterilmeye çalışılmıştır.
Mihr-u Müşteri Mesnevisi minyatürleri (TSMK H. 831 yazması)
"Mihr-u Müşteri Mesnevisi Minyatürleri (TSMK H. 831 Yazması)" isimli bu yüksek lisans tezinde, 778/1377 yılında Assâr-ı Tebrîzî tarafından Farsça olarak telif edilen ve 905/1500 yılında Katib Şeyh Muhammed bin Fahreddin Ahmed el-Ensari tarafından istinsah edilen nüshanın minyatürleri incelenmiştir. Günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesinde Hazine 831 kayıt numarası ile muhafaza edilen resimli el yazması eserin; konu, kompozisyon, teknik ve sembolik anlatımların incelemeleri yapılarak tanıtılmasını ve incelenmesini amaçlayan bu çalışma; "Giriş", "H. 831 No'lu Yazmanın Minyatürleri", "Minyatürlü Mihr-u Müşteri Yazmaları", "Değerlendirme", "Karşılaştırma" ve "Sonuç" olmak üzere altı ana bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde konunun tanımı yapılmış, konuyla ilgili yayın ve araştırmalara değinilmiş, tezde kullanılan metot ve düzen belirtildikten sonra, eserin müellifi Assâr-ı Tebrizi'nin hayatı ve önemine değinilerek Mihr-u Müşteri mesnevisinin hikayesi kısaca tanıtılmış ve minyatürlü aşk mesnevilerinin genel tarihçesine yer verilmiştir. Bu bölümde son olarak H. 831 nüshasının sayısal verileri sunulmuştur. İkinci bölümde TSMK H. 831 numaralı Mihr- u Müşteri ismiyle bilinen yazmanın 49 minyatürünün tek tek ele alınmıştır. Minyatürler varak numaralarının esas alındığı sıralamaya uygun olarak minyatürün konusu, tanımı ve resim-metin ilişkisi başlıklarından oluşan bir katalogda detaylı bir biçimde incelenmiştir. Minyatürlü Mihr-u Müşteri Yazmaları isimli bölümde Mihr-u Müşteri Mesnevisinin 15-17. yüzyıl aralığında Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi, Özbek Hanlığı ve Osmanlı dönemlerinde üretilen resimli nüshalarından tespit ve temin edilen 28 yazmanın da konularına göre tasnifi yapılmıştır. Dördüncü bölümde, H. 831 nüshasındaki 49 minyatür ile diğer 28 nüshadaki minyatürlerde yer alan konular, kompozisyonlar, renkler ve minyatürlerdeki sembolik öğeler; incelenerek birbirleri ile karşılaştırılmıştır. Beşinci bölümde ise minyatürlü Mihr-u Müşteri Mesnevilerinin farklı konulu eserlerdeki aynı ve yakın dönemlerde üretilen farkı yazmalarda da benzer konu ve sahnelerin kısaca kıyaslaması yapılmıştır. Sonuç bölümünde ise bu çalışmadan elde edilen yeni bulgular ile Mihr-u Müşteri H. 831 (14 Şevval 905/13 Mayıs 1500) minyatürlü yazması ile tespit edilen diğer 28 resimli Mihr-u Müşteri nüshasının Türk minyatür sanatı içerisindeki yeri ve taşıdığı önem hakkında bilgiler bulgular ile verilmiştir. Sonuç bölümünde, 13 Mayıs 1500 tarihli H. 831 yazmasının minyatürleri derinlemesine analiz edilmiştir. Bu analizde, diğer 28 resimli Mihr-u Müşteri nüshasıyla yapılan karşılaştırmalar sonucu, H. 831 nüshasının estetik incelikleri, konu derinliği, kompozisyon çeşitliliği, sembolizm dili, tekniği ve üslubuna dair önemli bulgular belirtilmiştir.
Silo dizi evreninde Schopenhauerci var oluş ve hipergerçeklik
Çalışma, Silo (2023-) dizi anlatısını temel alarak, Baudrillard'ın simülasyon kuramı çerçevesinde bireylerin simülasyon evrenlerde –bu evrenlere doğrudan doğmuş ya da sonradan dahil olmuş olmalarına bakılmaksızın– nasıl bir varoluş biçimi geliştirdiklerini ve bu simülatif gerçeklik içinde Schopenhauerci bir ontolojiden kaçınmalarının mümkün olup olmadığını incelemektedir. Çalışmada uygulanan hermenötik analiz sonucunda, simülasyon temelli ve kapalı yapıya sahip sistemlerde, bireylerin içinde bulundukları yanılsamalarla şekillenen yaşam pratikleri ve benimsedikleri varoluşsal tutumların hem sistem düzeyinde hem de bireysel düzeyde, Schopenhauer'in öne sürdüğü varoluş anlayışından kaçınamadıklarını ortaya koyduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Bu bağlamda, simülasyon evrenlerinde geçen sinemasal anlatıların, Schopenhauerci bir varoluş formuna doğal bir eğilim taşıdığı ve bireylerin varlıklarını kurma biçimlerinin de büyük ölçüde Schopenhauer'in irade, acı ve yazgı kavramlarıyla açıklanabilir olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Simülasyon, Varoluş, İrade, Baudrillard, Schopenhauer, Anlatı, Silo