
129
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Lipopolisakkarit ve temozolomid ile muamele edilmiş glioblastoma hücresinde gremlin -1 ekspresyon düzeylerinin belirlenmesi
Glioblastoma (GB) bilinen en maling beyin tümörüdür. Son yıllarda yapılan çalışmalar gremlin 1'i belirli kanser türlerinde potansiyel bir terapötik hedef olarak göstermektedir. Gremlin 1'in tümör dokularında kanserle ilişkili stromal hücreler tarafından eksprese edildiği ve bu şekilde mikroçevre tarafından regüle edilen tümör büyümesine ve invazyonuna katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Glioblastoma Multiforma'nın kemoterapi tedavisinde sıklıkla temozolomid (TMZ) kullanılır ve anti-tümör etkisi olan tek alkilleyici ajandır. Lipopolisakkarit (LPS) tümör hücrelerini uyaran bir bakteri hücre duvar elemanı olup, gliomalar üzerinde anti-tümör etkisi bulunmaktadır. Bu deneysel çalışmada; U-118 insan glioblastoma multiforme hücre hattı, hücre kültürü ortamında çoğaltılarak, yaklaşık %95 yoğunluk gözlemlendiği gün flasktan hücreler tripsin-EDTA ile kaldırıldı. Hücre süspansiyonu hazırlanarak 60 mm2lik petrilere hücreler eklenerek çoğalması beklendi. İstenilen yoğunluğa ulaşan hücrelere 200 µM, 100µM, 50 µM, 25 µM konsantrasyon aralıklarında TMZ ve 10 µg/ml, 1 µg/ml, 0,1 µg/ml, 0,01 µg/ml konsantrasyon aralıklarında LPS uygulandı. 24 saat ve 48 saat inkübasyon sürelerinin hemen ardından protein izolasyonu yapıldı. Gremlin 1 protein düzeyleri sodyum dodesil sülfat-poliakrilamid jel elektroforezi (SDS-PAGE) ve Western blot ile analiz edildi. Çalışmamızda, 24 saat 25 ve 50 µM konsantrasyonlarda TMZ muamele edilen glioblastoma hücre hatlarında Gremlin-1 ekspresyonlarında artış ve 24 saat 0.1 µg/ml konsantrasyonda LPS uygulanan glioblastoma hücrelerinde gremlin-1 ifadesi seviyelerinde bir azalma gösterdik. Bu bulgular glioblastomada gremlin-1 düzeylerinin önemli bir rol oynadığına işaret etmektedir. Glioblastoma tümörlerinde direnç gelişme sıklığı ve sağ kalım süresinin kısalığı düşünüldüğünde gremlin-1'in etkinliğinin araştırılmasının oldukça önemli sonuçlar ortaya çıkarılabileceği kanısındayız.
Obez adolesanlarda serum neudesin düzeyinin araştırılması
Vücut yağ oranının artmasına bağlı olarak tüm yaş gruplarında oluşan endokrin ve metabolik değişiklikler ile karakterize bir hastalık olarak tanımlanan obezite, günümüzde önlenebilir sağlık sorunları arasında yer almakta ve dünya genelinde, çocuk ve adolesanlarda artış göstermektedir. Çocukluk dönemi obezitesi yaşamın ileriki dönemlerini de etkilemekte ve prediyabet, Tip 2 Diyabet (T2DM), metabolik sendrom, hipertansiyon, dislipidemi, polikistik over sendromu (PCOS), kardiyovasküler hastalıklar, koroner arter hastalığı, depresyon gibi birçok sağlık sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Çalışmamızda amacımız yakın zamanda keşfedilen nörotrofik faktör neudesinin obez adolesanlarda düzeylerini incelemek ve obezite için yeni bir biyobelirteç olabilirliğini değerlendirmektir. Çalışmaya 58 obez adolesan hasta ve 30 sağlıklı adolesan kontrol grubu olarak alındı. Obez adolesanlarda neudesin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,013). Obez adolesanlarda VA, VASDS, BOYSDS, VKİ, VKISDS, bel/kalça, glukoz, insülin, total kolesterol (TK), trigliserid (TG), HOMA-IR, tansiyon sistolik (SKB), tansiyon diyastolik (DKB) kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı ( sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,001, p=0,000, p=0,000, p=0,026, p=0,001, p=0,000, p=0,000, p=0,019, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Morbid obez hastalarda VASDS, VKİ, VKİSDS, insülin, HOMA-IR düzeyleri obez grubu hastalara göre anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla p=0,005, p=0,000, p=0,000, p=0,036, p=0,029). Tüm çalışma grubuna uygulanan korelasyon analizinde neudesin ile VKİSDS düzeyleri arasında negatif korelasyon tespit edildi (r= -0,40, p=0,000). Çalışmamızda ülkemizdeki diğer çalışmalarla uyumlu olarak Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) kriterleri ile metabolik sendrom sıklığı %31 ve serum neudesin düzeyleri metabolik sendrom, insülin direnci, dislipidemi, hipertansiyon olan adolesanlarda, olmayan adolesanlara göre yükselme eğiliminde bulunmuş fakat istatistiksel farklılık saptanmamıştır (sırasıyla p=0,259, p=0,246, p=0,259, p=0,523). Sonuç olarak obez adolesanlarda serum neudesin düzeyleri ile VKİSDS arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Serum neudesin düzeylerinin obez ve morbid obez adolesanlarda düşük olduğu, metabolik komplikasyonlar ile artış eğilimi gösterdiği ortaya konmuştur. Obezitenin tanı ve takibinde neudesinin kesin rolünü bulmak için ayrıntılı araştırmalara ihtiyaç vardır.
Metabolik sendromda preptin düzeyinin kardiyovasküler risk faktörleriyle ilişkisi
Metabolik sendrom başlangıçta insülin direnci varlığı ile meydana gelen bunu takiben obezite, diyabet, lipid profili bozukluğu olan dislipidemi ve çeşitli kardiyovasküler rahatsızlıkların metabolik bozukluklarını bir çatı altında birleştiren bir endokrin bozukluktur. Dünya üzerinde ciddi bir problem olarak karşımıza çıkan metabolik sendromda, görülme sıklığının nedeni deneklerin bireysel özellikleri ve hayat tarzları ile araştırmanın yapıldığı zaman aralığı ileri sürülmüştür. Metabolik sendromlu kişilerde görülen subklinik kardiyovasküler hastalıkların varlığının da kardiyovasküler hastalık riskinin artmasında etkili olduğu ileri sürülmüştür. Dünyada hızlıca yayılan diyabet ve metabolik sendrom, araştırmacıları bu hastalıkların tanı, tedavi ve patogenezinde görev alan ayıraçlar hususunda araştırmaya yönlendirmiştir. Bu araştırmaların sonucunda da kardiyovasküler hastalıkların önüne geçilebileceği umut edilmektedir. Çalışmamızdaki amacımız yakın zamanda keşfedilen yeni bir peptid olan preptinin metabolik sendromla olan ilişkisini incelemek ve buna bağlı olarak kardiyovasküler risk faktörleriyle ilişkisini değerlendirebilmektir. Çalışmaya 58 metabolik sendrom hastası deney grubu ve 30 sağlıklı birey kontrol grubu olarak alındı. Metabolik sendromlu hastalarda preptin, yaş, bel çevresi, kalça çevresi, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, glukoz, insülin, LDL, HDL, total kolesterol, TG, HOMA, HbA1c, VKİ, QUICKI, SCORE risk değerlendirmesi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,005, p=0,000, p=0,000 p=0,008, p=0,000, p=0,033, p=0,000, p=0,043, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Metabolik sendrom hasta grubuna uygulanan korelasyon analizinde Preptin düzeyi ile bel çevresi, sistolik kan basıncı, HOMA ve VKİ arasında pozitif korelasyon tespit edildi (sırasıyla r=0,324 p<0,005, r=0,293 p<0,05, r=0,332 p<0,05, r=0,308 p<0,05). Metabolik sendrom hasta grubu VKİ ve SCORE risk yönünden 4 farklı alt grup altında preptin seviyesi ile ilişkisi değerlendirildi. VKİ ve SCORE risk arttıkça preptin seviyelerinde de artış olduğu gözlemlendi. Sonuç olarak metabolik sendromlu hastalarda yükselen düzeyleri nedeniyle, preptinin kardiyovasküler risk faktörlerini belirlemede yardımcı olabilecek olan bir peptit olabileceği öngörülmüştür. Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, Preptin, Kardiyovasküler risk, İnsülin direnci, Hiperlipidemi, HOMA.
Mitral kapak cerrahisi uygulanan hastalarda kardiyopulmoner bypass süresinin post-operatif renal fonksiyonlar üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Kardiyak cerrahi sonrası gelişen akut böbrek hasarı mortalite ve morbidite oranları ile sonuçlanmaktadır. Çalışmanın amacı kardiyopulmoner bypass süresinin böbrek fonksiyonları üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntemler: Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği'nde 2010-2019 yılları arasında median sternotomi ile mitral kapak cerrahisi uygulanan 80 hasta yaş, cinsiyet, ameliyat öncesi ve sonrasındaki serum üre ve kreatinin değerleri, yapılan ameliyat, kardiyopulmoner bypass (KPB) süresi açısından incelendi. İstatistiksel analiz için Bağımsız Örneklem T ve Ki-Kare testleri uygulandı. Bulgular: Çalışma grubundaki 25'i (%31,3) erkek ve 55'i (%68,7) kadın hastanın yaş ortalaması 56.8±10,7 yıl idi. Ameliyat öncesi ortalama serum üre ve kreatinin değerleri 40,6±17,3 ve 0,91±0,25 mg/dl iken ameliyat sonrası dönemde aynı değerlerin ortalaması sırasıyla 45,2±16,9 ve 1,1±0,36 mg/dl olarak saptandı. En sık yapılan mitral kapak cerrahisinin mitral kapak replasmanı (n= 55, %68,8) olduğu görüldü. Ortalama KPB süresi 85,6±17,3 (aralık= 60-137) dakika idi. Ameliyat sonrası böbrek fonksiyonları değerlendirildiğinde tüm hastaların AKIN (Acute Kidney Injury Network) sınıflamasına göre Evre 1 olduğu saptandı. KPB süresinin uzaması ile ameliyat sonrası daha yüksek serum üre ve kreatinin değerlerinin saptanması arasında belirgin bir ilişki saptandı (P< 0,05). Sonuç: KPB süresinin kısaltılması yönündeki çabalar mitral kapak cerrahisi sonrasında gelişebilecek akut böbrek hasarını önlemede faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Mitral kapak cerrahisi, kardiyopulmoner bypass süresi, renal fonksiyon, akut böbrek hasarı
Okul sporlarına katılan ve katılmayan ortaöğretim öğrencilerinin sosyal beceri düzeylerinin incelenmesi (Isparta ili örneği)
Yapılan bu çalışmanın hedef kazanımı; okul sporları faaliyetlerine katılımın ortaöğretim öğrencilerinin sosyal beceri düzeyleri üzerindeki etkilerine farklı değişkenler açısından (düzenli spor yapma, sportif müsabakalara katılma, derse yönelik yeterlilik, soğuk havada spor yapma, spor malzemesi kullanımı) bakılarak sonuçlarının karşılaştırmasını yapmaktır. Bu araştırma tarama modelli betimsel bir çalışmadır. Çalışmanın evreni Isparta ili Şarkikaraağaç ilçesinde okuyan ortaöğretim öğrencileri, örneklem grubu ise beş farklı ortaöğretim kurumunda okuyan ve okul sporları faaliyetlerine katılan ve katılmayan 300 (137 erkek 163 kadın) öğrenciler oluşturmaktadır. Çalışmanın amacına ulaşmak için Riggio (1989) tarafından geliştirilen ve Yüksel (1997) tarafından Türkçeye uyarlaması yapılan sosyal beceri envanteri öğrenci grubuna uygulanmıştır. Bununla beraber, çalışmaya katılan öğrencilerin demografik bilgilerine ulaşmak gayesiyle araştırmacı tarafından geliştirilen Kişisel Bilgi Formu kullanılmıştır. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro-Wilks testi kullanılarak incelenmiş ve yapılan analiz sonucunda alt boyut ve toplam ölçek puanına ilişkin verilerin normal dağılım göstermediği tespit edilmiştir (p<0,05). Bu nedenle non-parametrik analiz yöntemleri tercih edilmiştir. Yapılan analizlerde anlamlılık seviyesi p<0,05 olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak gerek yapılan literatür taraması gerekse de istatistiksel analiz sonucunda okul sporları ve sosyalleşme üzerine yapılan çalışmalar ile araştırmalar ışığında, okul sporlarının ortaöğretim öğrencileri üzerinde önemli bir etken olduğu saptanmıştır.
Süperfisyal femoral arter lezyonlarında endovasküler tedavi yöntemi olarak aterektomi, stent ve ilaçlı balon anjioplasti sonuçlarının karşılaştırılması
Bu çalışmada akut kritik bacak iskemisi belirtileri ile hastaneye başvuran ve yapılan incelemelerde periferik arter hastalığı tanısı konmuş ve tedavisinde süperficial femoral artere endovasküler girişim uygulanmış hastaların, tedavi sonrasındaki süreçte ayak bileği-brakial arter indeksi (ABI) ölçümleri ve şikayetleri değerlendirildi. Yapılan değerlendirme sonucu endovasküler tedavi yöntemleri arasında süperficial femoral arter içi açıklığını sağlama ve devam ettirmeye yönelik etkinliklerinin saptanması amaçlandı. Hastaların demografik risk faktörleri; yaşı, cinsiyeti, kronik böbrek yetmezliği (KBY), koroner arter hastalığı (KAH), diyabetus mellitus (DM), kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), hipertansiyon (HT), serebrovasküler hastalık (SVH), hiperlipidemi (HL), sigara kullanımı, kullandığı ilaçlar, ağrı ve yürüme mesafeleri sorgulandı, laboratuvar tetkikleri yapıldı. 6 aylık kontrol izlemine alınan hastaların 3 ay ara (1. ölçüm, 2. ölçüm, 3.ölçüm ) ile ayak bileği- brakial arter indeksi ölçümleri değerlendirildi. Çalışmaya katılan 62 hastanın, ayak bileği- brakial arter indeksi ölçümlerinin değerlendirilmesi sonucu uygulanan endovasküler tedavi girişimlerinin arasında süperficial femoral arter içi açıklığını sağlama ve devam ettirmeye yönelik etkinliklerinin aynı olduğu aralarında anlamlı bir fark olmadığı saptandı. Ayak bileği- brakial arter indeksine ek olarak ağrı, yürüme mesafesi ve ampütasyon gerçekleşmesi şikâyetlerinden elde edilen verilerin değerlendirilmesi de endovasküler tedavi girişimleri arasında fark olmadığını destekler niteliktedir. Yapılan araştırma nihayetinde periferik arter hastalığı tanısı almış olan hastalarda süperficial femoral artere uygulanacak olan endovasküler tedavi girişimlerinin yararlılıkları eşdeğer olduğundan, hastanın hekim tarafından değerlendirilmesi sonucu hasta için en uygun olan endovasküler girişime karar verilip, ivedilikle uygulanabileceği sonucuna ulaşıldı.
Tip-2 diyabetli sıçanlarda irisin ve vaspin hormonlarının değerlendirilmesi ve diyet ile ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmada, diyabet gibi önemli kronik hastalıklarda bir gösterge olarak kabul edilen vaspin ve irisin hormonlarının değerlendirilmesi ve bu hormonların beslenmeyle olan ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, 12'si sağlıklı ve 6'sı diyabetik olmak üzere toplam 18 adet Wistar-Albino türü sıçan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dâhil edilen 6 sıçana Streptozotosin (STZ) uygulanarak tip-2 diyabet olmaları sağlanmıştır. Sağlıklı sıçanlar kendi aralarında iki eşit gruba ayrılarak gruplara kontrol yemi ve yüksek yağlı yem ile 4 hafta süreyle beslenmiştir. Diyabetik sıçanlara ise 4 haftalık süre boyunca yüksek yağlı diyet uygulanmıştır. Çalışma başlangıcından itibaren günlük olarak yem tüketimleri kaydedilmiş, haftada 1 kez kan glukoz ölçümü ve ağırlık tartımı yapılmıştır. 4 haftalık beslenme uygulamasının sonunda vaspin ve irisin analizi gerçekleştirilmiş, trigliserit, total kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), düşük dansiteli lipoprotein (LDL), kan glukoz, insülin direnci skoru (HOMA-IR) ve açlık insülin parametreleri ölçülmüştür. 4. haftanın sonunda sağlıklı gruplardaki vücut ağırlıkları benzer, diyabetik grupta sağlıklı gruplara göre önemli ölçüde düşük bulunmuştur. Açlık kan glukoz düzeyinin, tüm haftalarda diyabetik yağlı grupta diğer iki gruba göre yüksek, sağlıklı gruplar arasında başlangıç ölçümü dışında benzer olduğu görülmüştür. Trigliserit, total kolesterol, HOMA-IR skorunun açlık glukoz seviyelerine benzer şekilde diyabetik grupta önemli oranda yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sağlıklı gruplar arasında ise benzer ölçümler ortaya çıkmıştır. Gruplar, HDL kolesterol ve açlık insülini bakımından bir farklılık göstermemiştir. İrisin düzeyi tüm gruplarda benzerlik gösterirken, vaspin düzeyinin yüksek yağla beslenen diyabetik grupta anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptanmıştır. Vaspin seviyesinin kanda glukoz, trigliserit, total kolesterol ve HOMA-IR ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışma, özellikle vaspinin T2DM hastalığındaki rolü ile ilişkili kanıtları güçlendirmektedir. Ayrıca, beslenme örüntüsündeki farklılıkların kısa vadede biyokimyasal sonuçlar üzerinde büyük bir etkisi olmasa da, bu farkın hormon düzeylerini etkileyip daha uzun vadede T2DM hastalığına ilişkin bulguları ortaya çıkarabileceğini veya hastalık sürecini etkileyebileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Tip-2 diyabet, irisin, vaspin, beslenme, adipoz doku
KABG yapılan 75 yaş üstü hastalarda operasyonrisk analizinin retrospektif değerlendirilmesi
Koroner arter hastalığının (KAH) gelişiminde yaş önem arzeden bir risk faktörüdür. Ülkemizde de tüm dünyada olduğu gibi toplumun demografik farklılık göstermesiyle artmaktadır. Çalışmamıza dahil edilen 75 yaş ve üzeri hastaların cinsiyetleri, renal disfonksiyonunun olup olmaması, peroperatif kros-klemp süresi, bypass süresi, postoperatif dönemde yoğun bakım sürelerine göre değerlendirerek çalışmamızda mortalite ve morbiditenin risklerinin derecesini belirlemeyi amaçladık. Cinsiyete göre kadın hastaların yoğun bakımda kalma süresinin erkek hastalara oranla daha uzun olduğu ve damar sayısı sınıflarına göre damar sayısının artmasına paralel olarak bypass ve kros-klemp sürelerinde artma olduğu gözlendi. Yoğun bakımda yatış süresinin 1 birim artması sonucunda, mortalite riski 1,697 kat artacaktır (%69,7). Renal disfonksiyon durumunun mortaliteyi etkileyen anlamlı bir değişken olduğu tespit edilmiştir. Renal disfonksiyonu olanların, olmayanlara göre mortalite riski 12,875 kat daha fazla olduğu görüldü.
Multipl myelomalı hastalarda NKT hücre sayılarının vitamin D reseptör polimorfizmi ile ilişkisi
Multipl myelom (MM), kemik iliğinde malign plazma hücrelerinin çoğalması ile karakterize hematolojik bir neoplazmlardır. MM tüm hematolojik neoplazmların yaklaşık %10 unun ve tüm kanser ölümlerinin %2 sini oluşturan neoplastikbir hücre bozukluğudur. Patolojik şartların NKT hücrelerinin in vivo şartlarda tümör büyümesinin kontrolündeki rolleri gösterilmiştir.Vitamin D3 ün son yıllarda immünoregülatuvar rolünün de olduğu gösterilmiştir. Mutasyonlar bir nükleotidin başka bir nükleotidle değişimi sonucu olabileceği gibi (tek nükleotid değişimi-SNP), DNA dizisine bir nükleotidin eklenmesi ya da çıkması sonucu da oluşabilirler. D vitamininin biyolojik etkilerinin çoğunu bir hücre içi reseptör (VDR)ile gerçekleşir.Bu reseptör geninde nükleotid gen polimorfizmleri tanımlanmıştır.Tanımlanan bu polimorfizmler arasında rs1544410 (BsmI) intron 8'de, rs731236 (TaqI) ekson 9'da bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı MM 'da kansere karşı immünitede önemi olan NKT hücre sayısını belirleyerek, MM' da NKT hücre sayılarının VDR polimorfizminin (Taq1, BSML) ile ilişkisini belirlemektir.Çalışma grubu yirmi erkek ve on kadın olmak üzere otuz hastadan, kontrol grubu beş erkek ve beş kadın olmak üzere on hastadan oluşturulmuştur. Bu kişilerden saflaştırılmış DNA izolasyonu ile vitamin D reseptör geni üzerinde Real time PCR ile BSML, TaqI gen polimorfizmleri çalışıldı. Ayrıca olguların tamamından elde edilen kan örneklerinde akım sitometri yöntemiyle total lenfosit, lenfosit üzerinde CD3+(total T lenfosit) , CD3+/CD4(T hepler) , CD3+/CD8+(T Sitotoksik) , CD3-/ CD56+(NK hücre) , CD3+/CD56+(NKT hücre) hücreler tespit edildi. Çalışma ve kontrol grubu karşılaştırıldığında, total T lenfosit ,T hepler ,ve sitotoksik lenfositlerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Çalışma grubunda BSML ve TaqI polimorfizmi açısından homozigot GG aleli %53,3 ve TT aleli %63,3 oranı ile kontrol grubundan daha yüksek bulunurken mutant aleller AA %16,6 ve CC %13,3 kontrol grubundan daha düşük düzeyde bulundu. Elde edilen sonuçlar MM ve VDR polimorfizmi arasında bir ilişki ortaya koymuş olsa bile bu ilişkinin varlığından bahsedebilmek için daha geniş olgu serileriyle ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler:1.Multipl miyeloma 2.Vitamin D reseptör polimorfizm 3. BSML 4. TaqI 5. CD3
12-14 yaş fazla kilolu ve obez bireylerde uygulanan tabata egzersiz protokolünün fiziksel ve fizyolojik bazı özelliklere etkisi
Bu çalışma, fazla kilolu ve obez çocuklarda Tabata protokolüne göre uygulanan egzersizlerin fiziksel ve fizyolojik etkilerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaç doğrultusunda çalışmaya gönüllü katılım sağlayan 12-14 yaş aralığındaki toplam 24 (Erkek=12, Kadın=12) katılımcı deney grubu (n=12) ve kontrol grubu (n=12) olarak gruplarda erkek ve kadın sayıları eşit olacak şekilde yansız atama yöntemi kullanılarak iki gruba ayrılmıştır. Deney grubunda yer alan katılımcılara 8 hafta süre ile haftada 3 gün Tabata protokolüne göre hazırlanmış egzersiz programı uygulanmıştır. Kontrol grubunda yer alan katılımcılar ile herhangi bir antrenman yapılmamıştır. Deney ve kontrol gurubunda yer alan katılımcıların boy, vücut ağırlığı, VKİ, vücut yağ oranı, istirahat kalp atım sayısı ve VO2Max ölçümlerinin ön test ve son test uygulama verileri alınmıştır. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde SPSS 25.0 programı kullanılmıştır. Denek sayısının az olması sebebi ile verilerin istatistiksel analizlerinde Non-Parametrik testler kullanılmıştır. Grup içi farklılıkların tespit edilebilmesi için Wilcoxon İşaretlenmiş Mertebeler Testi, gruplar arası farklılıkların tespit edilebilmesi için Kruskal Wallis-H ve Mann Whitney-U testleri uygulanmıştır. İstatistiksel işlemlerde değişkenler arası farklılıkların tespitinde 0,05 anlamlılık düzeyi olarak kabul edilmiştir. Tabata protokolüne göre uygulanan 8 haftalık egzersizin deney grubunda vücut ağırlığı, VKİ, vücut yağ oranı ve istirahat kalp atım sayısını istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde düşürdüğü, VO2Max skorlarını istatistiksel olarak anlamlı derecede yükselttiği tespit edilmiştir (p<0,05). 8 haftalık sürede kontrol grubunun vücut ağırlığı ve vücut yağ oranlarında anlamlı derecede yükseliş tespit edilmiştir (p<0,05). Deney grubu ve kontrol grubu ön test – son test verileri arasında anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05). Sonuç olarak fazla kilolu ve obez çocuklarda 8 hafta süre ile uygulanan Tabata protokolüne göre hazırlanmış egzersizlerin vücut ağırlığı, VKİ, vücut yağ oranı ve istirahat kalp atım sayısını düşürerek bireylerin sağlık durumlarını olumlu olarak etkileyebileceği ve VO2Max skorlarını arttırarak aerobik dayanıklılığı da olumlu olarak etkileyebileceği söylenebilir.