
756
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Kliniğimizde açık redüksiyon internal fiksasyon ya da iliosakral vida fiksasyonu ile tedavi edilen pelvisin instabil posterior halka yaralanması olan hastaların fonksiyonel sonuçlarının analizi
Bu çalışmada retrospektif olarak, 2011-2023 yılları arasında kliniğimize başvuran, açık redüksiyon internal fiksasyon veya kapalı redüksiyon perkütan iliosakral vida fiksasyonu ile tedavi edilen, instabil pelvis posterior halka yaralanması olan hastaların radyolojik ve fonksiyonel sonuçlarının analiz edilmesi amaçlandı. Hastaların epikrizleri, poliklinik takip kartları, bilgisayar kayıtları, preoperatif ve postoperatif takip grafileri arşiv kayıtlarından ve hastane bilgisayar veri tabanından temin edildi. Hastaların çalışmaya dahil edilme kriterleri; instabil pelvis posterior halka yaralanması olması, tarafımızca ameliyat edilmiş olması, postoperatif en az 12 ay tarafımızca takip edilmiş olması, dosya ve radyolojik verilerine ulaşılabilir olması, iletişim bilgileri ile hastaya ulaşılabilmesi ve hasta onayı olarak belirlendi. Bu kriterlere uyan 84 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmada açık redüksiyon internal fiksasyon ve kapalı redüksiyon perkütan iliosakral vida fiksasyonu uygulanan hastaların klinik ve radyolojik sonuçları karşılaştırıldı. Hastaların fonksiyonel sonuçları, Majeed fonksiyonel skorlama sistemi ile değerlendirildi. Hastaların postoperatif son takip grafilerinde, vertikal deplasman miktarı Matta'nın tarif ettiği yöntem ile, ön-arka deplasman miktarı ise Henderson'un yöntemi ile değerlendirildi. Majeed fonksiyonel skorlar KRPİV grubunda anlamlı olarak yüksek bulunurken, iki yöntem arasında radyolojik sonuçlar arasında anlamlı bir fark görülmedi. Posterior pelvik halka fiksasyonunda KRPİV ve ARİF yöntemleri karşılaştırıldığında operasyon süresinin, hastanın postoperatif dönemde hastanede yatış süresinin ve peroperatif kanama miktarının KRPİV grubunda anlamlı olarak daha düşük olduğu görüldü. Sonuç olarak her iki yöntemde posterior pelvik halka yaralanmalarında geçerli olan cerrahi tekniklerdir. Yöntem seçimi; kırığın tipine, hastanın klinik durumuna ve cerrahın tecrübesine göre yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Posterior pelvik halka, kırık fiksasyonu, fonksiyonel sonuç
Posterolateral spinal füzyon yapılan ratlarda duloksetinin füzyon üzerine etkisi
Nöropatik kaynaklı alt bel ağrısı tedavisinde sıklıkla kullanılmakta olan ve spinal füzyon cerrahisi sonrasında da sıklıkla kullanılan duloksetin adlı ilacın füzyon üzerine etkisinin incelendiği çalışmamız, Trakya Üniversitesi Deney Hayvanları Yerel Etik Kurulu onayı (Ek 1) alınarak Trakta Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları ve Araştırma Laboratuvarından temin edilen 8 'er haftalık 180-220 gr ağırlığındaki 40 adet Sprangue-Dawley cinsi rat üzerinde gerçekleştirildi. 1. Grup: Kontrol grubu olup L5-L6 posterolateral spinal füzyon cerrahisi sonrasında duloksetin verilmeyecek olan grup olarak belirlendi. 2. Grup: L5-L6 posterolateral spinal füzyon cerrahisi sonrasında postoperatif 1. günde başlanacak şekilde ve günlük olarak yeme karıştırılarak 30 mg/kg duloksetin verilecek olan grup olarak belirlendi. 3. Grup: L5-L6 posterolateral spinal füzyon cerrahisi sonrasında postoperatif 1. günde başlanacak şekilde ve günlük olarak yeme karıştırılarak 60 mg/kg duloksetin verilecek olan grup olarak belirlendi. 4. Grup: L5-L6 posterolateral spinal füzyon cerrahisi sonrasında postoperatif 1. günde başlanacak şekilde ve günlük olarak yeme katılarak 120 mg/kg duloksetin verilecek olan grup olarak belirlendi. Gruplar sırası ile Kontrol, D30, D60 ve D120 grubu olarak isimlendirildi (Tablo 1). Tüm gruplardaki ratlara posterior orta hat longitudinal insizyon ile girildi. L5-L6 seviyelerinden omurgaların posterolateral bölgeleri dekortike edilerek spinal füzyon cerrahisi gerçekleştirildi. Gruplar planlandığı şekillerde postoperatif 6 hafta takip edildi. Postoperatif 6 hafta dolduğu zaman tüm ratlara anestezi altında radyografi çekildi, ardından ratların sakrifikasyonları sağlandı. Tüm gruplardaki ratların spinal füzyon cerrahisi yapılan segmentleri cerrahi olarak çıkarılarak manuel palpasyon skorlaması ve histopatolojik çalışma yapılması amacı ile ayrıldı. Yapılan manuel palpasyon muayenesinin istatistiksel analizinde gruplar arasında anlamlı bir fark olmadığı görüldü. Yapılan radyolojik çalışmalarda da füzyon açısından gruplar arasında anlamlı bir fark olmadığı görüldü. Histolojik olarak yapılan istatistiksel çalışmada inflamasyon hücre sayısı değerleri kontrol grubunda D30 ve D60 gruplarına göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Neovaskülarizasyon skorları açısından yapılan değerlendirmede kontrol grubunun skorları D30, D60 ve D120 gruplarına göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Yaptığımız çalışmaya göre herhangi bir nedenle omurga füzyonu yapılan hastalarda nöropatik kökenli ağrının tedavisinde kullanılan duloksetin adlı ilacın füzyon üzerine negatif etkisinin olduğuna dair zayıf bir görüş oluşmuştur. Manuel palpasyon muayenesinde, radyolojik çalışmada ve histopatolojik olarak yeni kemik oluşumu açısından yapılan istetistiksel değerlendirmede gruplar arasında anlamı bir farkın görülmemesi duloksetinin füzyon üzerinde olumlu veya olumsuz herhangi bir klinik etkisi olmadığı sonucunu vermektedir. Histopatolojik olarak ilaç alan gruplarda füzyon sahalarındaki inflamasyon ve onarım fazlarının hızlanmış olabileceği bu nedenle inflamasyon hücrelerinin azalmış olduğu, bunun yeni kemik oluşumu açısından gruplar arasında fark olmaması durumunu anlamlandırdığı yönündeki patolog yorumunu da hesaba katarsak, ilacın kullanımının iyileşmeyi hızlandırdığı ve füzyon matürasyonuna olumlu etki ettiği şeklinde bir sonuç da ortaya atılabilir. Bu çalışmada elde edilen sonuçlar bu şekilde olup konunun daha fazla aydınlatılması için yeni çalışmalar yapılması gereklidir. Anahtar kelimeler: duloksetin, spinal füzyon, nöropatik ağrı, rat
Pediatrik önkol çift kemik kırıklarında konservatif ve cerrahi tedavi sonuçlarımız
Bu çalışmada retrospektif olarak, 2016 Ocak ve 2024 Ocak ayları arasında kliniğimize başvuran, pediatrik önkol çift kemik kırığı tanılı hastaların radyolojik ve fonksiyonel sonuçlarının analiz edilmesi amaçlandı. Hastaların epikrizleri, poliklinik takip kartları, bilgisayar kayıtları, preoperatif ve postoperatif takip grafileri arşivden ve hastane grafi arşiv sisteminden temin edildi. 16 yaş altında, önkol çift kemik kırık tanısı almış, travma anından 6 hafta boyunca radyolojik ve klinik takibi, uygun doz ve pozisyonda grafi çekilmiş olan 83 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu çalışmada hastaların demografik veriler analiz edildi. Kırık tipi ve kırık lokalizasyonu, tedavi türü ve kırık lokalizasyonu, kırık tipi ve refraktür, redüksiyon kaybı ve kırık tipi arasındaki ilişki incelendi. Çeşitli radyolojik parametreler ve alçı indeksleri ölçüldü. Bu indeks ve parametrelerin redüksiyon kaybına, nihai tedavi seçimine, açık redüksiyon ihtiyacına etkisi incelendi. Yaş grupları arasında travma açısından anlamlı fark görüldü. Nihai tedaviyi belirleme açısından redüksiyon öncesi radiusun anteroposterior planda açılanması, radius ve ulnadaki translasyon ve süngülenmenin önemli olduğu görüldü. Üç nokta indeksinin nihai tedaviyi ve redüksiyon kaybını öngörmede güçlü bir indeks olduğu belirlendi. Redüksiyon öncesi radiustaki açılanmanın, radiusun lateral planda translasyonunun, ulnanın hem anteroposterior hem de lateral planda translasyonunun, ulnanın süngülenmesinin; redüksiyon sonrası ulnanın lateral plandaki açılanmasının, radiusun ve ulnanın anteroposterior ve lateral planda translasyonunun, radius ve ulnanın süngülenme miktarı ile redüksiyon kaybı arasında bir ilişki olduğu saptandı. Sonuç olarak pediatrik önkol çift kemik kırıklarında redüksiyon kaybını öngörmek konservatif tedaviyi sürdürme açısından, nihai tedaviyi öngörme ise gereksiz manipülasyonlardan kaçınma açısından önemlidir. Bu açıdan üç nokta indeksi en güçlü alçı indeksi olarak görünmektedir. Anahatar Kelimeler: Önkol yaralanmaları, alçı indeksi, kapalı redüksiyon
Ortopedik onkolojide kullanılan lokal adjuvanların kemik üzerine etkisi; deneysel bir çalışma
Bu deneysel çalışmanın amacı, ortopedik onkoloji pratiğinde sıkıca uygulanan fenol, radyofrekans ablasyon, sıcak su, elektrokoter, kriyoterapi ve polimetilmetakrilat gibi lokal adjuvanların sağlıklı kemik dokusu üzerindeki histopatolojik ve radyolojik etkilerini in vivo bir rat modeli kullanarak niceliksel olarak değerlendirmektir. Her biri sekiz rat içeren altı gruba ayrılan toplam 48 ratta, iliak kanat bölgesinde standart defektler oluşturulmuş ve ilgili adjuvanlar uygulanmıştır. Postoperatif 3. gününde hayvanlar sakrifiye edilerek nekroz derinlikleri histopatolojik olarak, ödem derinlikleri ise manyetik rezonans görüntüleme ile radyolojik olarak ölçülmüştür. Elde edilen bulgulara göre, fenol uygulanan grupta ortalama nekroz derinliğinin 3.38 mm ile en düşük olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı şekilde diğer gruplardan ayrılırdığı; radyofrekans ablasyon (11 mm) ve sıcak su (10,5 mm) gruplarında bu değerlerin belirgin şekilde daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Benzer bir şekilde, ödem derinliği de fenol (5,01 mm) ve kriyoterapi (4,78 mm) gruplarında en düşük olduğu; radyofrekans ablasyon (8,33 mm) ve sıcak su (6,56 mm) uygulamalarını takiben daha yaygın intraosseöz inflamasyon gözlenmiştir. Elektrokoter ve polimetilmetakrilat grupları ise nekroz ve ödem derinlikleri açısından orta düzey etkiler göstermiştir. Nekroz ve ödem arasında zayıf pozitif bir korelasyon bulunmuş (r=0,21), ancak bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0,05). Bu durum, nekrozun ve inflamasyonun birbirinden bağımsız fizyopatolojik mekanizmalarla gelişebileceğini ortaya koymaktadır. Sonuç olarak, bu çalışma lokal adjuvanların kemik dokusunda oluşturduğu biyolojik etkilerin sadece tümör kontrolü değil, sağlıklı doku korunumu açısından da dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini göstermiştir. Fenol en düşük histolojik ve radyolojik hasarı 54 gösteren adjuvan olarak öne çıkarken, radyofrekans ablasyon ve sıcak su gibi adjuvanlar daha agresif doku yanıtı oluşturmuştur. Klinik uygulamalar için bu bulgular, adjuvan seçiminin tümör eradikasyonu kadar, kemik dokusunun korunmasına da odaklanması gerektirdiğini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: lokal adjuvan, kemik nekrozu, intraosseöz ödem, fenol, radyofrekans ablasyon, kriyoterapi, polimetilmetakrilat, elektrokoter, ortopedik onkoloji
Papaverin'in aşil tendon tamiri yapılan ratlarda tendon iyileşmesi ve adezyon üzerine etkisi (Deneysel çalışma)
Tendon yaralanmaları sık görülür ve güncel tekniklere rağmen hasarlı tendonlar yavaş iyileşir ve bunun yanında sağlıklı bir tendonun yapısal bütünlüğünü ve mekanik gücünü nadiren korur. Bu durum genellikle klinik zorluklara ve hastaya, ailesine ve topluma yük olarak geri döner. Vücutta aynı zamanda en güçlü tendon olan Aşil tendon yaralanmaları en sık görülen tendon yaralanmasıdır. Papaverin vazodilatör etkili fosfodiesteraz inhibitörü bir opioid analoğu ilaçtır. Çalışmamızda 48 adet rat üzerinde sağ alt ekstremitede Aşil tendon tamiri yapılarak sistemik olarak ve lokal olarak Papaverin uygulanmıştır. 15. ve 30. günlerde alınan numunelerin yarısı için Soslowsky, Svensson ve Cook kriterleri ile histopatolojik inceleme yapılmış, diğer yarısı biyomekanik çekme testine tabi tutulmuştur. Histopatolojik olarak 15. gün erken sonuçları göz önüne alındığında gruplar arası anlamlı farklılık görülmemiştir. 30. gün geç dönem dikkate alındığında ise lokal Papaverin grubunun Hücresellik, Kartilaj oluşumu ve toplam skor bakımından kontrol grubundan anlamlı üstün bulunmuştur (p<0.05). Adezyon bakımından gruplar arası farklılık görülmemiştir. Biyomekanik analiz sonucunda kopma öncesi en yüksek kuvvet değerleri bakımından erken dönemde lokal Papaverin ve geç dönemde hem sistemik, hem lokal Papaverin grubunda istatistiksel olarak kontrol grubuna göre anlamlı üstünlük gösterilmiştir. Numunelerin maksimum gerilme ve elasitisite modülü değerlerine bakıldığında ise erken dönemde lokal Papaverin grubunda ortalama değerlerde daha iyi olmak üzere her iki grupta da anlamlı üstünlük görülürken, geç dönemde sadece lokal Papaverin grubunda anlamlı farklılık görülmüştür. Elde edilen veriler ışığında ve özellikle geç dönem histopatolojik ve biyomekanik verilerin korelasyonu göz önüne alındığında lokal olarak uygulanan Papaverin'in tendon iyileşmesine olumlu etki edeceği kanaatindeyiz.
Total kalça protezi uygulanan hastaların kemik yoğunluk ölçümü ve femur rezeksiyon materyalinin histopatolojik sonuçlarının korelasyon açısından değerlendirilmesi
Çalışmanın amacı; ilk olarak tek taraflı koksartrozu olan hastalarda bilateral yapılan proksimal femur Dexa sonuçlarında artroz olan taraf ile normal tarafa kıyasla kemik mineral yoğunluğunda meydana gelen farklılıkları saptamaktı. İkinci olarak koksartroz olan proksimal femurda hangi bölgelerin daha fazla etkilendiğini ortaya çıkarmaktı. Son olarak da Total Kalça Artroplastisi (TKA) sonrasında alınan femur baş-boyun ve femoral ward örneklerinin histomorfometrik ölçümlerinin yapılarak elde edilen Dexa sonuçları ile korelasyonunu ortaya çıkarmaktı. İzlenen Methodoloji: Haziran 2021'den Ocak 2023'e kadar Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında TKA uygulanan 30 hasta dahil edildi. Hastaların bilateral proksimal femur Dexa ölçümleri Total ve bölgesel (femur boynu, trokanterik, intertrokanterik ve ward üçgeni) olarak yapıldı. Ölçümler artroplasti ameliyatından 2 hafta önce yapıldı. Proksimal femur baş ve boyun dahil olacak şekilde TKA sırasında çıkartıldıktan sonra femur başı, femur boynu ve femoral ward bölgelerinden 1 cm x 2 cm kemik numuneleri her bölgeden 3 adet olacak şekilde toplam 9 adet örnek alındı. Örnekler üzerinde histomorfometrik inceleme ile trabeküler kalınlık, trabeküler uzaklık, trabekül volümü/kemik volümü (% olarak), trabekül sayısı değerleri ortaya çıkartıldı. Normal dağılım olup olmadığının belirlenmesi için normalite testleri kullanıldı. Bilateral Dexa sonuçlarının değerlendirilmesi için Bağımlı Örneklem T- Testi kullanıldı. Histomorfometrik sonuçların ipsilateral Dexa sonuçları ile korelasyonu için Pearson korelasyon testi yapıldı. Araştırmanın Bulguları: Çalışmanın ilk aşamasında femur boyun ve femoral ward bölgesinde normal ve artroz olan kalça eklemi Dexa sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulundu. Bu verilerin güvenilirliğini ortaya çıkarmak amacıyla yapılan koksartroz olan kalça ekleminin histomorfometrik değerlendirilmesinde femur boyun ve femoral ward bölgelerinde oluşan KMİ ve KMY artışının ölçülen parametrelerle korelasyon gösterdiği bulundu. Bu bölgelerde trabeküler kalınlık artışı, trabeküller arası mesafede azalma, trabekül sayısında azalma saptandı. Ayrıca trabekül kalınlığındaki artışın femoral ward bölgesinde daha fazla olduğu, trabeküller arası mesafede azalmanın ise femur boyun bölgesinde daha fazla olduğu diğer elde edilen sonuçlardır. Osteoartrit olan kadınlarda erkeklere göre histomorfometrik ölçümler değerlendirildiğinde düşük KMY, KMİ, T skoru ile sonuçlanan bulgular elde edildi. Araştırmanın Sonuçları: Osteoartritin kemik yapısında gerçekleştirdiği değişiklikler sürekli araştırılan bir konudur. Çalışmamızda koksartroz olan kalça ekleminde femur boyun ve femoral ward bölgesinde KMİ ve KMY'nun anlamlı derecede arttığı saptandı. Bu bölgelerin histomorfometrik incelemesinde osteoartrit bulgularının olduğu aynı bölgelerle korelasyon gösterdiği bulundu. Ayrıca makroskobik kemik kalitesini değerlendirme yöntemi olan Dexa'nın mikroskobik kemik değerlendirme kriteri olan kemik histomorfometrisi ile korele olduğu sonucuna ulaşıldı. Koksartrozda osteoartrit etkilerinin tam olarak ortaya çıkartılması için geniş vaka serili ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
İzole lunatum kistlerinin skafolunat ligament lezyonları ile ilişkisi
Lunatumun intraosseoz ganglion kistleri genellikle asemptomatik olarak görülür fakat semptomatik olduğunda kronik el bileği ağrısının nadir nedenlerindendir. Skafolunat ligament komşuluğunda olan bu kistlerin standart tedavisi açık tekniklerle yapılan küretaj ve grefonajdır. Bu teknikler ameliyat sonrasında sertlik, vasküler bozulmalarla sonuç verebilmektedir. Artroskopik teknikler bu komplikasyonların önlenmesinde daha güvenilir bir tercihtir. Bu çalışmada lunatumdaki intraosseoz ganglion kisti nedeniyle artroskopik küretaj grefonaj yapılan hastaların fonksiyonel sonuçlarını ve skafolunat ligament hasarı birlikteliğini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamız retrospektif bir çalışmadır. Lunatumda izole intraosseoz kist görülen, artroskopik olarak küretaj ve grefonaj uygulanan 18 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların ameliyat öncesinde ve sonrasındaki eklem hareket açıklıkları, Modifiye Mayo el bileği skorları, VAS skorları ve kavrama gücü kaydedildi. Hastalar ortalama 25 ay (18-52) takip edildi. skafolunat ligament hasarı olan hastalara artroskopik dorsal kapsülodez uygulandı. Çalışmaya katılan hastaların 15'inde skafolunat ligament lezyonu olduğu görüldü ve tedavi edildi. Ameliyat öncesine göre Modifiye el bileği skorlarında, VAS skorlarında ve kavrama gücünde anlamlı iyileşme olduğu görüldü. Eklem hareket açıklıklarının anlamlı olarak değişmediği görüldü. Hastaların tamamı iyileşti ve nüks görülmedi. Herhangi bir komplikasyonla karşılaşmadık. Sonuç olarak, gelişen artroskopik tekniklerle lunatumdaki intraosseoz ganglion kistlerinin tedavisi tatmin edici gözükmektedir. Ayrıca skafolunat ligament lezyonlarıyla birlikte görülebileceği ve aynı seansta tedavi edilebileceği akılda tutulmalıdır.
Opere edilmiş tibia eminentia kırığı olan hastalar ile ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu yapılanlar ve sağlıklı bireylerin denge ve fonksiyonel açıdan karşılaştırılması
Günümüzde spor yaralanmaları ve araç kazaları nedeniyle eminentia kırıklarının sayısı artmaktadır ve yetişkinlerde de çocuklarda olduğu kadar sık görülmektedir. Bu kırıklar, birçok açıdan ÖÇB rüptürüne eşdeğer yaralanmalar olarak değerlendirilmektedir. Mevcut literatürde, ÖÇB rüptürü olan hastaların rekonstrüksiyonu sonrası denge sorunları yaşadığı bilinmektedir ancak eminentia kırıklarıyla ilgili denge çalışması bulunmamaktadır. Bu nedenle, eminentia kırığı nedeniyle ameliyat olan hastaları, ÖÇB rekonstrüksiyonu yapılan hastaları ve sağlıklı gönüllüleri denge ölçüm sonuçları ve fonksiyonel skorlar açısından karşılaştırdık. Eminentia grubunda 3 kadın ve 19 erkek, ÖÇB grubunda 4 kadın ve 21 erkek, sağlıklı gönüllülerde ise 2 kadın ve 23 erkek olmak üzere toplam 25 hasta seçildi. Her üç grubun da Korebalance® Premiere-22 denge ölçümleri yapıldı. Ayrıca, her üç grubun fonksiyonel skorlamaları yapıldı. Ek olarak ÖÇB grubunun preop-postop denge ve fonksiyonel skorları da karşılaştırıldı. Eminetia kırıkları da ÖÇB rüptüründe olduğu gibi denge açısından sağlıklı kişilere göre daha kötü sonuçları olduğu görüldü. Özellikle tek ayak statik ölçümlerin istatiksel anlamlı olarak daha kötü çıktığı görüldü. Sağlam dizinde cerrahi yapılan diz ile denge açısından aynı seviyede etkilendiği görüldü. ÖÇB'nin denge açısından operasyon öncesine göre daha iyi skorlar olduğu fakat sağlıklı kişilere göre anlamlı derecede kötü olduğu görüldü. Fonksiyonel skorların ise eminentia ve ÖÇB gruplarında kabul edilebilir düzeyde iyi olmakla beraber sağlıklılara göre daha düşük olduğu ayrıca ÖÇB grubunda ameliyat öncesine göre fonksiyonel skorlarda belirgin iyileşme olduğu görüldü.
Halluks Valgus cerrahisinde yeni tanımlanan distal osteotominin distal chevron osteotomisi ile biomekanik olarak karşılaştırılması
Halluks valgus ayakta görülen en sık deformitedir. Distal Chevron osteotomisi HV cerrahisinde yaygın olarak kullanılan ve kaynamama, redüksiyon kaybı, osteolizis gibi komplikasyonları nedeniyle literatürde bir çok farklı osteotomi yöntemi tanımlanmıştır. Bu çalışmada tanımlanan osteotomilerden Parmaksızoğlu osteotomisi ile distal Chevron osteotomisinin biyomekanik olarak karşılaştırması amaçlanmıştır. Aynı minral yoğunluğuna sahip birbirine eş 14 kemik model iki gruba ayırılıp skopi yardımı ile oluşturulan kesi kılavuzları ile Parmaksızoğlu ve distal Chevron osteotomisi uygulandı. Birer adet 3.5 mm' lik başsız kompresyon vidası ile tespit edildi. Çalışmada iki deney grubundan da birer numune siklik yüklenme kuvvetinin belirlenmesi için maksimum kuvvet ile sakriyife edildi. Kalan numuneler biyomekanik testler için MTS 858 Mini Bionix II cihazına çelik pota 15° açı ile yerleştirilerek numunelere 0-10 N' a kadar 1000 siklus aksiyel yüklenme ile yorgunluk testi yapıldı. Başlangıç-200-400-600-800-1000. siklus rijidite, dorsal angulasyon ve deforme edici kuvet değerlerinin hesaplamaları MATLAB R2022b ile gerçekleştirildi. Chevron osteotomisi grubunda 1000. siklus ortalama rijidite değeri 3,69 N/mm (SS:3,19), 1000. siklus ortalama dorsal angulasyon değeri 1,95°(SS:1,14), deforme edici kuvvet değeri ortalama 20,14 N (SS:10,64) olarak ölçülmüş; Parmaksızoğlu osteotomisi grubunda 1000. siklus ortalama rijidite değeri 2,28 N/mm (SS:0,75), 1000. siklus ortalama dorsal angulasyon değeri 2,12°(SS:1,21), deforme edici kuvvet değeri ortalama 26,72 N (SS: 18,66) olarak ölçülmüş ve bu iki grup arasında rijidite, dorsal angulasyon ve deforme edici kuvvet yönünden istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Çalışmada Parmaksızoğlu osteotomisi ile Chevron osteotomisi rijidite, dorsal angulasyon ve deforme edici kuvvet yönünden karşılaştırılmış ve istatistiksel olarak bu iki tekniğin birbirine istatistiksel olarak anlamlı bir üstünlüğü görülmemiştir. Literatürde biyomekanik HV çalışmaları incelendiğinde osteotomi tekniğinin karşılaştırıldığı biyomekanik çalışmaların sayısı yetersiz görülmüştür. Aynı osteotomi üzerinde farklı fiksasyon tekniklerinin biyomekanik olarak karşılaştırıldığı çalışmalar literatürde daha çok görülmektedir.
Ön çapraz bağ rekonstrüksiyonuyapılan hastalarda rerüptür açısından risk parametrelerinin değerlendirilmesi ve analizi
Çalışmamızda ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu sonrası rerüptür gelişiminde rolü olduğu düşünülen risk parametrelerinin sonuçlarını ortaya çıkarmak. Ön çapraz bağ rerüptürü gelişimine sebep olabilecek yumuşak doku (ALL),kemik morfolojisi (LFKO,PTLE,PTME VE NOTCH HACMİ gibi…) ve anatomik olmayan tünel yerleşimlerini çeşitli görüntüleme yöntemleri ile uygun metodlarla ölçümlerini yapıp geniş radyografik sonuçlar ortaya çıkarmak Tekirdağ Üniversite Hastanesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğinde ve Gaziosmanpaşa Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde 2014-2023 tarihleri arasında ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu yapılan ve rerüptür gelişen hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu yapılan 120 ve rerüptür gelişen 55 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm hasta gruplarının sosyodemografik özellikleri(yaş, cinsiyet), diz tam ap ve yan grafide(tibial slope, tibia ve femoral tünel eğim açıları gibi…), diz mr(proksimal tibial medial ve lateral eğim,proksimal tibial medial derinlik ve proksimal tibial lateral yükseklik, notch indeks gibi…) radyoljik ölçümler kaydedildi. . Gruplar arasındaki tüm elde edilen verilere spss 20.0 (statistical package for social sciences) programı kullanıldı. Dizin lateral kompartmanını oluşturan kemik morfolojisinin rerüptür gelişiminde rolü olduğunu saptadık. Distal femoral kemik morfolojisini oluşturan lateral femoral kondil ve notch volümünün rerüptür açısından insidans artışlarına sebep olacağını saptadık. Proksimal tibia kemik morfolojisini oluşturan proksimal tibia lateral eğim, proksimal tibia medial derinlik gibi yapıların rerüptür lehine risk oluşturabileceği sonuçlarını elde ettik. Anahtar kelimeler: Diz Anatomisi, Medial Proksimal Tibial Açı, Ön Çapraz Bağ, Posterior Tibial Eğim
İzole ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu ve ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu ile birlikte menisküs cerrahileri yapılan hastaların klinik sonuçlarının karşılaştırılması
Ön çapraz bağ yırtıkları diz ekleminde özellikler futbol ve basketbol gibi sportif aktivitelerin, trafik ve iş kazaların sonucunda sıklıkla meydana gelebilen yaralanmalardır. Öte yandan çapraz bağ kopması ile birlikte menisküs yırtıkları eşlik edebilir. Özellikle aktivite düzey yüksek bireylerde veya sporcularda hayat kalitesini oldukça etkilenir. Retrospektif olan bu çalışmamızda izole ÖÇB rekonstrüksiyonu ve ÖÇB rekonstrüksiyonu ile birlikte menisküs tamiri veya menisküs rezeksiyonunun klinik sonuçlarını karşılaştırmak amaçlanmıştır. İzole ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu grubunda 4 kadın ve 25 erkek, ÖÇB rekonstrüksiyonu ile birlikte menisküs tamiri yapılan grubunda 6 kadın ve 21 erkek, ÖÇB rekonstrüksiyon ile birlikte menisektomi yapılan grubunda 4'ü kadın 21'i erkek hasta dahil edildi. Tüm hastalarımız transtibial, dörtlü hamstring otogreft ile tek demet ve tek tünel endobutton yöntemiyle opere edildi. Menisküs yırtıkları ise tamamen içerde yöntemle onarıldı. Tüm grupların demografik özellikler, preop ve postop birinci yılda fonksiyonel skorlamaları (Lysholm, Tegner, Cicinnati ve İKDC), preop ve postop 1. yıl ön çekmece testi ve lachman testleri, yaralanma-operasyon arasında geçen süreleri, menisküsün yırtık tipi ve posterior tibial eğim açıları karşılaştırıldı. Menisküs rezeksiyonu yapılan grubun %56'si 12. aydan sonra ameliyat olup hastaların menisküs yırtıkların onarıma uygun olmayan bir menisküs yırtığı paternine karşılaşma olasılığı artmış olduğu görüldü. Her üç grubun post-op fonksiyonel sonuçları preop sonuçlarına göre anlamlı düzeyde yüksek ve her üç grubun erken dönemde klinik sonuçları tatmin edici seviyede saptadık. Tegner aktivite düzeyi skoru ön çapraz bağ rekonstrüksiyon ile beraber menisküs onarımı olan grupta menisküs rezeksiyonu yapılan grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek saptadık.
Septik artrit tanısında yüksek çözünürlüklü termal görüntülemenin yeri
Amaç: Septik artrit, ortopedideki acil vakalardan olup teşhis edilmesi ve cerrahi operasyon kararı verilmesinde komplike bir süreç mevcuttur.Septik artrit için şüphe duyulduğu durumlarda septik artrit dışlanamadığı için artroskopik debridman uygulanmaktadır. Bu çalışmanın amacı septik ve nonseptik artrit ayrımında ısı değişimlerini yüksek çözünürlüklü termal kamera ile değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya 2024 yılında artrit (septik veya nonseptik) ön tanısıyla 52 hasta dahil edildi. Septik artrit şüphesi olan dizdeki ısı artışı yüksek çözünürlüklü termal görüntüleme kullanılarak değerlendirildi ve karşı sağlam dizle karşılaştırıldı. Daha sonra tanıyı doğrulamak için eklem içi ponksiyon yöntemiyle kültür alındı.Bu çalışmaya alınan vakaların demografik özellikleri (yaş,cinsiyet,boy ve kilo), başvuru zamanı, başvuru şikayetleri(diz ağrısı, ısı artışı, eklem hareket kısıtlılığı, şişlik, kızarıklık), eklem aspirasyon sıvısının laboratuvarda değerlendirilmesi ve ameliyat bilgileri kaydedildi. Tüm bulgular ve sonuçlar Newman'ın septik artrit kriterlerine göre değerlendirilerek, septik-nonseptik olarak hasta grupları oluşturuldu. Bulgular: Septik artrit tanılı 16 hasta ve aseptik artritli 36 hastada termal ölçümler kullanılarak karşılaştırıldı. Ortalama ısı septik artritli grupta 37,36±0,48 °C iken aseptik artritli grupta 34,81±1,09 °C idi (p< 0,001). Her iki eklemdeki ortalama ısı farkı septik grupta 4,2°C iken, septik olmayan grupta 2 °C idi (p < 0,001). Septik artritli grupta ısı ortalaması 37,4 °C iken, nonseptik artritli grupta 34,9 °C olarak ölçüldü (p< 0,001). Sonuç: Septik artrit tanısında yüksek çözünürlüklü termal görüntüleme cihazları girişimsel olmayan bir tanı aracı olarak kullanılabilir. Lokal ısı artışını belirlemek için nicel bir değer elde edilebilir. Gelecek yıllardaki çalışmalarda septik artrite yönelik özel tasarlanmış ve daha komplike termal cihazlar geliştirilebilir. Anahtar Kelimeler: Septik Artrit,Termal Ölçüm,Isı Artışı
Nontravmatik alt ekstremite amputasyonlarının retrospektif incelenmesi
Amputasyon sonrası komplikasyonlar, amputasyon cerrahisinin yanı sıra amputasyon sonrası bakım ve rehabilitasyon sürecinde ortaya çıkabilen sorunları ifade eder. Reamputasyon, daha önce ampute edilen bir uzvun, amputasyon sonrası tekrar cerrahi olarak kesilerek çıkarılması işlemidir. İlk amputasyon sonrası yara iyileşme sorunları veya enfeksiyonlar, ampute edilen bölgenin yetersiz dolaşımı sonucu kötü yara iyileşmesi reamputasyon gerekliliğinin en sık nedenidir. Çalışmamızda kliniğimizde 2010-2023 yılları arasında travma dışı nedenlerle alt ekstremite ampütasyonu yapılan hastaların yaş, cinsiyet, taraf, etiyoloji, amputasyon seviyesi, hastane yatış gün sayısı, kardiyovasküler girişim öyküsü, hemogram, biyokimya, seroloji parametreleri, tekrarlayan cerrahi işlem gereken hastalara uygulanan cerrahi işlem sayısıve tekniği retrospektif olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Bu veriler doğrultusunda amputasyon cerrahisi sonrasında hastaların reamputasyona gidebileceğini öngörebilecek faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Tekrarlayan amputasyon cerrahilerinde incelenen parametrelerdeki değişimler analiz edildi. Amputasyon cerrahisi için optimal verilerin araştırılması hedeflendi. Kliniğimizde 01/01/2013-01/01/2023 tarihleri arasında travma dışı nedenlerle, periferik arter hastalığı ve/veya mikrovasküler bozukluk nedeniyle, alt ekstremite ampütasyon cerrahisi uygulanan 314 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara ait ameliyat raporları, görüntüleme yöntemleri, anamnez bilgileri, laboratuvar sonuçları retrospektif olarak incelendi. Tekerrür eden ampütasyon cerrahilerinde, her cerrahi öncesi artan veya azalan parametreyi elde edebilmek için, hastaların her ampütasyon cerrahisi öncesi verileri elde edildi. İlk ampütasyon ameliyatı sonrası komplikasyonsuz şekilde iyileşen 203 hasta kontrol grubu olarak gruplandırıldı (Grup1). Birinci ampütasyon cerrahisi sonrası gelişen komplikasyonlar nedeniyle birden fazla ampütasyon cerrahisi geçiren hastaları ayrı çalışma grupları olarak ele alındı. Tekerrür cerrahiler geçiren hastaların ilk ampütasyon cerrahisi öncesi veriler analiz edildi ve bu gruba 111 hasta dahil edilerek ikinci grup olarak adlandırıldı (Grup 2). İlk ampütasyon cerrahisi sonrası gelişen komplikasyonlar nedeniyle ikinci reampütasyon cerrahisi (ipsilateral üçüncü ampütasyon cerrahisi) geçiren 104 hasta grup3 olarak adlandırıldı (Grup 3). İlk ampütasyon cerrahisi sonrası gelişen komplikasyonlar nedeniyle üçüncü reampütasyon cerrahisi (ipsilateral dördüncü ampütasyon cerrahisi) geçiren 32 hasta grup4 olarak adlandırıldı (Grup 4). Ayrıca hastalar ampütasyon seviyelerine göre de gruplandırılarak ampütasyon seviyesi seçiminin reamputasyon üzerine etkisi incelenmiştir.Çalışmamıza dahil edilen 314 amputasyon hastasının yaş ortalamasının 69,20±12,18 (yıl) olduğu, 234 hastanın (%74,5) erkek, 80 hastanın (%25,4) kadın olduğu belirlenmiştir. Çalışmamızda 450 ampütasyon cerrahisi içinde 127 sinde (%28,2) ampütasyon cerrahisi öncesinde revaskülarizasyon hedeflenerek periferik vasküler girişim (periferik anjiyoplasti/bypass) uygulandığı görülmüştür. Birinci ampütasyon cerrahisi sonrası gelişen komplikasyonlar nedeniyle birden fazla ampütasyon cerrahisi geçiren hastaların (Grup 2;111 hasta)oranı %35,3 olarak bulunmuştur. İlk ampütasyon cerrahisi sonrası gelişen komplikasyonlar nedeniyle üçüncü ampütasyon cerrahisi geçiren hastaların oranı %32,6 , ilk ampütasyon cerrahisi sonrası gelişen komplikasyonlar nedeniyle dördüncü amputasyon cerrahisi geçiren hastaların oranı %10,1 olarak bulunmuştur. İlk ampütasyon ameliyatı sonrası komplikasyonsuz şekilde iyileşen kontrol grubumuzdaki (Grup1) ampütasyon cerrahileri %48,8 oranında ayak bileğinin distaline (Grup A; parmak, mtp eklem dezartikülasyonu, transmetatarsal, lischfrank, chopart, %34,5 oranında transtibial (GrupB), %16,7 oranında dizüstü (Grup C) seviyesinde uygulanmıştır. Birinci ampütasyon cerrahisi sonrası gelişen komplikasyonlar nedeniyle birden fazla ampütasyon cerrahisi geçiren hastaları içeren grupta (Grup2) %52,3 ayak bileğinin distali (Grup A) seviyesinde, %32,4 transtibial (GrupB) seviyede ,%15,3 dizüstü seviyede (Grup C) cerrahi uygulanmıştır. Çalışmamızda ilk ampütasyon ameliyatı sonrası komplikasyonsuz şekilde iyileşen grup (Grup1) ile birinci ampütasyon cerrahisi sonrası gelişen komplikasyonlar nedeniyle birden fazla ampütasyon cerrahisi geçiren hastaları içeren grup (Grup2) arasında Wbc, trombositler, sedimantasyon, C-reaktif protein, hematokrit, kreatinin değerleri arasında anlamlı bir fark görülmemiştir. Diyabetik ayak ve/veya periferik vasküler hastalık nedeniyle uygulanan alt eksremite ampütasyonları sonrasında yara iyileşme potansiyelini değerlendirilebilecek, reamputasyon riskinin tahmine yardımcı olabilecek, klinisyenlere ampütasyon seviyesi seçiminde karar verirken yardımcı olabilecek, ampütasyon hastalarına bireyselleştirilmiş tahmin modelleri oluşturulmasına yönelik çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. İyileşme başarısızlığı riskini tahmin etmek için kullanılan mevcut klinik algoritmaların sınırlamaları vardır ve karar vermede daha bireyselleştirilmiş bir yaklaşıma ve tahmine dayalı verilerin geliştirilmesi gerekmektedir.
Total diz artroplastisinin erken revizyonu nasıl önlenebilir?
Çalışmamıza; 100'ü geç, 63'ü erken olmak üzere 163 hasta dahil edildi. Hastaların revizyon nedenleri sıklık sırasına göre aseptik gevşeme, PEE, periprostetik kırık, malpozisyon, instabilite, PE aşınması, ağrı olmak üzere 7 kategoride incelendi. Tüm hastalar ele alındığında TDP revizyonunun nedenleri, aseptik gevşeme (%35,5), PEE (%30,6), periprostetik kırık (%11,6), malpozisyon (%9.9), dislokasyon(%5.5), PE aşınması (%4,2), geçmeyen ağrı (%2,4) idi. Revizyon TDP'nın en sık nedeni aseptik gevşemeydi. Protezin aseptik gevşemesi genel olarak başarısızlığın en yaygın etiyolojisiydi ve tüm revizyon prosedürlerinin %35.5'unu oluşturdu. Protezin aseptik gevşemesi geç revizyon grubunda daha yaygındı (p<0,001) ve primer artroplastiden iki yıl sonra revizyon geçiren hastaların %46'sını oluşturuyordu. Buna karşılık aseptik gevşeme, erken revizyon vakalarının %19'ını oluşturuyordu. Erken revizyon grubunda en sık görülen başarısızlık mekanizması enfeksiyondu (p<0.048) ve primer işlemden 2 yıldan daha kısa sürede yapılan revizyonların %39,6'sından sorumluydu. Enfeksiyon aynı zamanda geç başarısızlık grubundaki revizyon TDP'nın %25'ini ve çalışmamızdaki toplam revizyon TDP prosedürlerinin %30,6'sını oluşturmuştur. Çalışmamızda malpozisyon anlamlı bir oranda (P <0.02) erken revizyon nedeni oldu. 16 hasta (%9.9) malpozisyon nedeniyle revizyona giderken bunların 12'si erken 4'ü geç revizyon grubundaydı. Çalışmamızda 7 hastamız tüm hastaların %4.2'si PE aşınması nedeniyle revizyona ihtiyaç duydu. PE aşınması çalışmamızda erken revizyon sebebi olmadı. 7 hastamızın tamamı da geç revizyon (p<0.032) gurubundaydı. PEE, malpozisyon, instabilite primer TDP'nin erken revizyonun engellenebilir nedenlerindendir. Bu durum göz önüne alındığında çalışmamızdaki erken revizyona giden hastaların %66'sının yani yaklaşık 3'te 2'sinin engellenebilir nedenlerden dolayı revizyon cerrahisi geçirdiği sonucuna ulaşabiliriz. Cerrahi dikkat ve özen primer TDP'nin yönetilmesi hasta ve doktor için zor olan bu komplikasyonlarından korunmamızı sağlayabilir.
Düşük ayak hastalarında yapılan tibialis posterior tendon transferinin anatomik ayak parametrelerine ve fonksiyonel sonuçlara etkisi
Düşük ayaklı hastalarda yapılan tibialis posterior tendonunun interosseöz membran üzerinden ayak dorsalinde lateral kuneiforma transferi, ayak bileğinin sadece fonksiyonunu geri kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda ayağın medialindeki deformasyona neden olan kuvvetleri de ortadan kaldırır. Çalışmamızda, düşük ayak nedeniyle tibialis posterior tendon transferi yapılan vakalar incelendi. Düşük ayak problemi nedeniyle ameliyat edilen 11 erkek, 9 kadın toplam 20 hasta çalışmaya dahil edildi. Ortalama yaş 38,45 (dağılım 22-70) idi. 11 hastada sağ ayak, 9 hastada sol ayak etkilenmişti. Paralizi süresi ortalama 45,55 ay (dağılım 2-252 ay) olarak kaydedildi. Hastaların takip süreleri ortalama 42,6 aydı (dağılım 12-85 ay). Tibialis posterior tendonu, navikuladaki insersiyon bölgesinden ayrılarak kruris orta hatta proksimale taşınıp interosseöz yol kullanılarak ayak dorsaline aktarıldı. Tendon lateral kuneiform kemiğe tespit edildi. Transfer sonuçlarını değerlendirmede Stanmore skorlama sistemi kullanıldı. Stanmore skoruna göre 6 hastada (%30) çok iyi, 6 hastada (%30) iyi, 4 hastada (%20) orta, 4 hastada (%20) kötü sonuçlar kaydedildi. Ameliyat sonrası aktif dorsifleksiyon açısı ortalama 9° (Sd ± 5,6) olarak bulundu. Preop ve postop radyografiler incelendiğinde lateral talokalkaneal açı, lateral talus-1. metatars açısı, talohorizontal açı değişimlerinin paralizi süresiyle ilişkili olabileceği bulundu. Bu değişimler MLA'da çökme lehine olsa da hastalarda pes planus veya başka deformiteler görülmedi. Düşük ayak tedavisinde tibialis posterior tendon transferi, hastalarda ortez kullanımını azaltmakta olup ayağın aktif dorsifleksiyonunu yeniden kazandırmak açısından oldukça başarılı sonuçlar vermektedir.
Erişkin femur başı avasküler nekroz gelişen hastaların tedavisinde uygulanılan kor dekompresyon ameliyatının orta dönem klinik ve mrg sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Ocak 2022 ile Ocak 2024 tarihleri arasında kliniğimizde kor dekompresyon ameliyatı yapılan femur başı avasküler nekrozu (FBAN) hastalarının klinik ve radyolojik sonuçlarını retrospektif olarak incelemektir. Erken evre FBAN vakalarında cerrahi müdahalenin etkili olup olmadığını değerlendirmek ve hastaların ameliyat öncesi ve sonrası fonksiyonel durumlarını analiz etmek hedeflenmiştir. Aynı zamanda, hastalığın ilerlemesine neden olan etiyolojik faktörler, COVID-19 gibi dış etkenlerin hastalık üzerindeki etkisi de incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışma, Ocak 2022-Ocak 2024 tarihleri arasında femur başı avasküler nekrozu dekompresyon (KD) ameliyatını destekli olarak hiperbarik oksijen tedavisi yapılan ve en az altı aylık takibi olan 40 hastayı kapsamaktadır. Çalışmaya alınan hastalar, ameliyat öncesi ve sonrası Harris Kalça Skoru (HHS) ve ARCO evreleme sistemi ile değerlendirilmiştir. Hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet), sigara ve alkol kullanımı, COVID-19 geçirme öyküsü ve ek hastalık durumları gibi etiyolojik faktörler de analiz edilmiştir. Ameliyat sonrası en az altı aylık takip süresi boyunca hastaların klinik iyileşmeleri ve radyolojik bulguları kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 40 hastanın %64,1'i erkek, %35,9'u kadın olup yaş ortalaması 49,71 ± 9,36 olarak tespit edilmiştir. Ameliyat öncesinde ortalama Harris Kalça Skoru 73,51 ± 7,26 iken, ameliyat sonrası 6. ayda bu skor 97,18 ± 8,03'e yükselmiştir. Bu sonuçlar, hastaların kalça fonksiyonlarında anlamlı bir iyileşme olduğunu göstermektedir. Preoperatif dönemde ARCO Evre 1'de olan hastaların tamamında ameliyat sonrası hastalık ilerlemesi gözlenmemiştir. Ancak, Evre 2'deki hastaların %17,4'ü ameliyat sonrası Evre 3'e ilerlemiştir. COVID-19 öyküsü olan hastaların %70'i ameliyat sonrası iyileşme göstermiştir, ancak bu grubun bir kısmında hastalık ilerlemesi gözlenmiştir. Sonuçlar: Kor dekompresyon ameliyatı, özellikle erken evre FBAN hastalarında kalça fonksiyonlarını iyileştirmede etkili bir tedavi yöntemi olarak belirlenmiştir. Erken evre (Evre 1) hastalarında hastalığın ilerlemesinin durdurulabildiği görülmüştür. Ancak Evre 2'deki bazı hastalarda ilerleme kaydedilmiştir.
Rotator manşet yırtığı ve subakromiyal sıkışma sendromu hastalarında akromiyon morfolojisinin üç boyutlu değerlendirilmesi
Bu çalışmada, akromiyal morfolojinin rotator manşet yırtığı (RMY) ve subakromiyal sıkışma sendromu (SSS) ile ilişkisi incelenmiştir. Çalışmanın temel amacı, akromiyon tiplerinin klinik önemini değerlendirmenin yanı sıra, yeni geliştirdiğimiz morfolojik parametrelerin —Akromiyon Kesit Alanı (AKA), Akromiyal Örtme Oranı (AÖO), Akromiyal Projeksiyon İndeksi (APİ) ve Korako-Akromiyal Mesafe (KAM)— RMY ve SSS ile ilişkisini literatürdeki mevcut parametrelerle karşılaştırarak analiz etmektir. Toplam 73 olgu (35 hasta, 38 sağlıklı kontrol) retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Geleneksel ölçümler —Kritik Omuz Açısı (KOA), Lateral Akromiyal Açı (LAA), Akromiyo-Humeral Mesafe (AHM), Objektif Akromiyal Açı (OAA), Akromiyon tipi— ve yeni parametreler —AKA, AÖO, APİ, KAM—radyografik ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) verileri üzerinden değerlendirilmiştir. Sonuçlar incelendiğinde, hasta grubunda KOA, OAA, AKA ve APİ değerleri sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek, LAA ve AHM değerleri ise düşük bulunmuştur (p < 0.05). AÖO, hasta grubunda daha yüksek olmakla birlikte, istatistiksel olarak anlamlılık sınırında kalmıştır (p = 0.056). Akromiyon tipi ve KAM değerleri açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p > 0.05). Bu bulgular, AKA ve APİ gibi yeni parametrelerin RMY ve SSS tanısında potansiyel belirteçler olabileceğini düşündürmektedir. AÖO'nun sınırda anlamlılık göstermesi (p = 0.056), bu parametrenin klinik değerinin daha geniş örneklemli çalışmalarla doğrulanması gerektiğine işaret etmektedir. Akromiyon tiplendirmesinin ise klinik açıdan beklenenden daha az önemli olduğu görülmüştür. Çalışmanın bulguları, akromiyal morfolojinin patogenezdeki rolünü aydınlatmaya ve cerrahi planlamaya yönelik yeni yaklaşımlara katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Omuz, Rotator Manşet Yırtığı, Subakromiyal Sıkışma Sendromu, Akromiyon Tipi, Kritik Omuz Açısı, Lateral Akromiyal Açı, Akromiyo-Humeral Mesafe, Akromiyon Kesit Alanı, Akromiyal Örtme Oranı, Akromiyal Projeksiyon İndeksi, Korako-Akromiyal Mesafe.
Diskoid menisküs sebebiyle parsiyel menisektomi yapılanhastaların uzun dönem sonuçları ve sağkalım analizi
Diskoid lateral menisküs (DLM), en sık görülen menisküs varyantıdır. Yapısal değişikliklerin, menisküs yırtıklarının ve instabilitenin mekanik sonucu ortaya çıkan semptomatik DLM olgularında cerrahi tedavi önerilmektedir. Bu tez kapsamında, DLM sebebiyle artroskopik yeniden şekillendirme yapılan hastaların orta ve uzun dönem sonuçlarının ortaya konulması hedeflenmiştir. Çalışmanın hipotezi, cerrahi sırasında DLM'nin mekanik semptomları engelleyecek miktarda yeniden şekillendirilmesi, fazla rezeksiyondan kaçınılması ile başarılı sonuçlara ulaşılabileceğidir. Çalışmaya, Hacettepe Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda 2000-2018 yılları arasında diskoid menisküs tanısıyla artroskopik tedavi uygulanan, cerrahi sonrası en az 5 yıl takibi olan, 53 hastanın 57 dizi dahil edilmiştir. Ortalama takip süresi 12.1 (5-23,1) yıldır. 31 diz pediatrik, 26 diz erişkin yaş grubunda iken tedavi edilmiştir. Kellgren-Lawrence evreleri pediatrik ve erişkin grupta farklılık göstermektedir. Tedavi öncesi ve sonrası evreler karşılaştırıldığında pediatrik grupta değişiklik gözlenmezken (p=0,125), erişkin grupta osteoartritin ilerlediği gösterilmiştir (p<0,001). Femorotibial açı için pediatrik ve erişkin grupta farklı bulunmamakla (p=0,316) birlikte yaş ile korelasyon yapıldığında negatif yönlü zayıf ilişki saptanmıştır (r=-0,299; p=0,03). Klinik skorlar pediatrik grupta erişkine göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Toplam 4 dizde reoperasyon ihtiyacı olduğu görülmüştür. 10 yıllık sağkalım %90,6'dır. Çalışmada, uygulanan tedavi tekniğinin ve hedeflerinin başarılı olduğu gösterilmiştir. Yeniden şekillendirme sonrası oluşabileceği gösterilen valgus dizilimi ve komplikasyonlarından kaçınılmıştır. Erişkin yaş grubunda tedavi edilen hastaların sonuçlarının daha kötü olduğu gösterilmiştir. Semptomatik DLM'nin tedavisi ertelenmemelidir. Tedavi sırasında DLM'nin normal menisküs yapısından farklı mekanik özelliklere sahip oldığu göz önünde bulundurulmalı ve fazla rezeksiyondan kaçınılmalıdır.
Pediatrik suprakondiler humerus kırıklarında medial kolon parçalanma miktarının ve farklı K-teli konfigürasyonlarının sentetik kemik modelinde biyomekanik değerlendirilmesi
Suprakondiler humerus kırıkları (SHK) çocukluk çağının en sık cerrahi gerektiren kırıklarındandır. Redüksiyon kaybı %3-15 oranlarında görülebilmektedir. Redüksiyon kaybının en sık nedeni cerrahi teknikteki yetersizlikler olsa da medial kolon parçalanması, alçak kırıklar, sagital oblik kırıklar gibi kırık morfolojileri de stabiliteyi azaltmakta ve redüksiyon kaybı riskini arttırmaktadır. Bu çalışmanın amacı biyomekanik olarak medial kolon parçalanmasının boyutunun stabiliteye etkisinin ve medial kolon parçalanmasında kullanılabilecek olan üç K-telli konfigürasyonlarının stabilitelerinin araştırılmasıdır. 120 sentetik humerus kemiği ve 700 adet Kirschner teli temin edildi. 20'şer kemikten oluşan altı grup oluşturuldu. Lateral girişli diverjan üç K-teli (3LDP) ve iki lateral girişli bir medial girişli çapraz üç K-teli (3XP) konfigürasyonlarına ve medial taraftan kırık hattının %25'i ve %50'si olacak şekilde kama çıkarılması planlanarak gruplar oluşturuldu. Torsiyon ve varus bükme testleri uygulandı. Bu testlerde sertlik, maksimum tork/yük verileri ve kırık hattındaki değişim fotoğrafları elde edildi. .Verilerin değerlendirilmesi için ANOVA, Mann Whitney U ve Fischer LSD ikili karşılaştırma testleri kullanıldı. Torsiyon testinde 3XP konfigürasyonunun sertliği ve maksimum torku 3LDP konfigürasyonuna göre daha yüksek bulundu. 5° ve 10° rotasyonlar için gereken tork değerleri kama çıkarılmayan 3XP konfigürasyonu grubunda kama çıkarılan gruplara göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Varus bükme testinde konfigürasyonların arasında anlamlı fark yoktu. Çıkarılan kama boyutunun 3XP konfigürasyon gruplarında stabiliteye anlamlı bir etkisi bulunamadı. 3LDP konfigürasyonu gruplarında büyük kama çıkarılan grubun maksimum yükü kama çıkarılmayan gruba göre anlamlı olarak daha düşükken, sertlikleri açısından anlamlı fark olmasa da daha az sertliğe sahip olduğu görüldü. Konfigürasyonların kırık hattındaki değişiminin anlamlı bir fark oluşturmadığı görüldü. Kama çıkarılması sonucu bütün konfigürasyonlarda kırık hattında anlamlı bir değişim olurken, 3XP konfigürasyonunda kama boyutunun kırık hattındaki değişime anlamlı bir etkisinin olmadığı görüldü. Üç K-teli ile oluşturulan konfigürasyonlarda kama boyutunun ve kama çıkarılmasının sertliğe anlamlı bir etkisinin olmadığı görüldü. 3LDP konfigürasyon gruplarında büyük kama çıkarılması varus bükme testinde maksimum yükü anlamlı olarak düşürürken 3XP gruplarında böyle bir bulgu yoktu. 3XP konfigürasyonunda kama çıkarılması kırık hattında anlamlı bir değişim yaparken, kama boyutunun buna bir etkisi olmadığı görüldü. Medial kolonun parçalanması durumunda biyomekanik olarak 3XP konfigürasyonu bu bulgulara göre en stabil ve güvenli konfigürasyondur.
Erken başlangıçlı skolyoz hastaları ile adölesanidiopatik skolyoz hastalarının eşleştirilmişgruplarda posterior enstrümantasyon ve füzyonameliyatı sonuçlarının karşılaştırılması
. Erken başlangıçlı skolyoz (EOS) ilerleyici, hayatı tehdit eden ve dikkatle tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Büyüyen rod (GR) tedavisi en sık tercih edilen yöntemdir ve genellikle bunu mezuniyet olarak isimlendirilen posterior enstrümantasyon ve füzyon (PEF) ameliyatı takip eder. Mezuniyet cerrahisi teknik olarak zor ve karmaşıktır, bu nedenle skolyoz açısı kabul edilebilirse, implant yetmezliği olmadığında ve enstrümantasyon seviyesini değiştirmeye gerek olmadığında PEF tercih edilmez. Çalışmanın amacı standart PEF ile tedavi edilen adölesan idiyopatik skolyozlu (AİS) hastalar ile GR tedavisi ile mezuniyet sırasında PEF uygulanan idiyopatik etiyolojiye sahip EOS'lu hastalar arasında eşleşmiş gruplarda PEF'in kar-zararını karşılaştırmaktır. Çalışma retrospektif olarak dizayn edilmiştir. Çalışmaya idiyopatik etiyolojiye sahip, GR ve definitif cerrahi uygulanan EOS hastaları ile AIS tanısıyla standart PEF uygulanan hastalar dahil edildi. AIS ve EOS grupları koronal deformite (skolyoz açısı), sagital deformite (T2-T12 kifoz, L1-S1 lordoz), cinsiyet ve yaş değişkenleri açısından eğilim skoru eşleştirme analizi ile eşleştirildi (en yakın komşuluk 1:3 yöntemi). Yedi yüz yetmiş altı hasta (24 EOS, 752 AIS) çalışmaya dahil edilmiştir. Yetmiş iki AIS hastası 24 EOS hastası ile eşleştirilmiştir. Gruplar arasında skolyoz düzeltme yüzdesi, ameliyat süresi, transfüzyon ihtiyacı ve enstrümante edilen segment sayısı açısından anlamlı farklılıklar bulundu. T1-T12 artış yüzdesi, T1-S1 artış yüzdesi, enstrümante edilen spinal segment uzunluğu artışı ve tahmini kan kaybı (EBL) benzerdi. EOS grubunda beş hastada (%20.8) komplikasyon görüldü. Bir hastada intraoperatif nöromonitörizasyon uyarıları görüldü, uygun müdahale ile düzeldi. Bir superior mezenterik arter sendromu, iki proksimal ankor gevşemesi ve bir yüzeysel enfeksiyon kaydedilmiştir. AIS grubunda 5 hastada (%6.8) komplikasyon görüldü (iki vida malpozisyonu, bir omuz dengesizliği, bir gövde kayması, bir adding-on) ve revizyon cerrahisi geçirmeleri gerekti. EOS grubunda daha uzun cerrahi süre, daha fazla kanama ve koronal deformitede daha az düzeltme olmasına rağmen, definitif cerrahi ile kazanılan gövde yüksekliği AIS grubu ile aynıdır. Koronal deformite düzeltme oranları açısından gruplar arasında AIS lehine bir fark vardır, ancak EOS hastalarının nihai skolyoz açısı klinik olarak yeterlidir [(22.17 ±13.07°)]. Sonuç olarak, idiyopatik etiyolojili EOS'da definitif füzyon komplikasyonlar açısından aşırı risk taşımamaktadır ve hastaların cerrahi sonunda elde ettikleri kazanımlar dikkat çekicidir.
Primer diz artroplastisi sonrası sagittal instabilitenin değerlendirilmesinde diz çökme grafisinin ve fizik muayenenin tanı yöntemi olarak kullanımı
Fleksiyon instabilitesi, diz artroplastisi sonrasında hasta memnuniyetini olumsuz etkileyen ve revizyon ihtiyacı doğurabilen ciddi bir komplikasyondur. Bu etkilerine karşın, fleksiyon instabilitesine tanı koymaya yardımcı olan fizik muayene ve görüntüleme bulguları ile ilgili kesin kriterler bulunmamaktadır. Son yıllarda tanıya yardımcı yöntemlere stres grafi metotları da eklenmeye başlamıştır. Bu çalışmada Şubat 2018-Haziran 2023 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Ortopedi ve Travamatoloji Anabilim Dalı'nda bağ kesen implantlar kullanılara primer diz artroplastisi uygulanan 119 hasta ve 145 diz hasta değerlendirildi. Hastaların dizde güvensizlik semptomları, ön çekmece, posterior sag ve Vince testleri, unutulan eklem skoru (UES) ve Diz Cemiyeti Skorları (KSS ve fKSS) değerlendirildi. Hastaların standart diz grafileri incelendi. Diz çökme grafileri stres uygulanmadan (pre-stres) ve stres uygulanarak çekildi. Tibia posterior hattı ile femoral komponent anterioru arası mesafenin (TPkFA) iki diz çökme grafisi arasındaki farkı (-TPkFA) ölçüldü. Hastaların fKSS skorları ile -TPkFA değerleri arasında negatif ilişki olduğu görüldü (p: 0,005). Hastaların posterior tibial eğimleri (PTE) ile diz skorları arasında ilişki gösterilemedi (p>0,05). Hastalar daha sonra dizde güvensizlik şikayetinin olup olmamasına göre iki gruba ayrıldı. Grupların ortalama yaş, takip süresi, vücut kitle indeksi (VKİ) ve diz ekstansiyon gücü açısından aralarında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Diz skorları diz güvensizliği grubunda anlamlı olarak düşüktü (fKSS için 74,9 12,4 ve 85,1 11,1, p:0,00). Diz güvensizliği olan grupta posterior sag işareti pozitifliği anlamlı derecede yüksek bulundu (p: 0,00). Öte yandan ön çekmece testi pozitifliği açısından fark gösterilemedi (p: 0,964). -TPkFA değerleri güvenli diz grubunda -1,2 3,3 mm, güvensiz grupta ise 1,05 3,8 mm olarak bulundu (p: 0,001). Güvensiz ve güvenli grup arasında PTE değerleri açısından anlamlı fark görülmedi (2,5 3,8 ve 1,9 3,3, p>0,05). Öte yandan, post-operatif ve pre-operatif posterior femoral offset farkı açısından anlamlı fark bulundu (2,9 4,9 mm ve 0,6 4,1mm, p: 0,019).
Total kalça artroplastisi yapılan genç hastalarda orta ve uzun dönem sonuçların değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, genç hastalarda yapılan total kalça artroplastisinin orta ve uzun dönem sonuçlarını, klinik ve radyografik bulgular, komplikasyon oranları ve implant sağkalım oranları açısından kapsamlı bir şekilde değerlendirmektir. Çalışmaya, 2004-2019 yılları arasında Anabilim Dalımızda çimentosuz primer total kalça artroplastisi uygulanan, ameliyat olduklarında 40 yaş ve altında olan ve en az 5 yıllık takip süresi bulunan 101 hastanın 134 kalçası dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, ameliyat öncesi tanıları, geçirilmiş cerrahi öyküleri ve kullanılan implant detayları kaydedilmiştir. Klinik sonuçları değerlendirilmesinde Harris Kalça Skoru (HKS) ve Unutulan Eklem Skoru (UES) kullanılmıştır. Radyografik değerlendirme, ameliyat öncesi, erken postoperatif ve rutin poliklinik kontrollerinde tetkik edilen pelvis ön-arka ve kalça yan grafileri üzerinden yapılmıştır. Takip süresince meydana gelen komplikasyonlar, gerçekleştirilen reoperasyon ve revizyon cerrahileri retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların ameliyat oldukları zamandaki ortalama yaşı 29,93 (aralık: 13-40) ve ortalama takip süresi 10,51 yıl (aralık: 5,02-19,86) idi. TKA endikasyonları arasında en sık tanılar gelişimsel kalça displazisi (%35,1) ve avasküler nekroz (%22,4) olarak belirlenmiştir. Eklemleşme yüzeyleri için %56,7 seramik-seramik, %21,6 seramik polietilen, %9 seramik-metal, %7,5 metal-polietilen ve %5,2 metal-metal kombinasyonu kullanılmıştır. Kullanılan polietilen liner'ların tamamı yüksek oranda çapraz bağlıdır. Ameliyat öncesi HKS ortalama 37,84 (± 12,71) iken ameliyat sonrası son kontrolde ortalama 95,88 (± 6,14) puan olarak bulunmuştur. Ameliyat sonrası HKS'de preoperatif döneme göre ortalama 58,04 (± 12,47) puanlık anlamlı bir iyileşme olduğu kaydedilmiştir (p< 0.001). Ameliyat sonrası son kontrolde hesaplanan UES'nin ortanca değeri 81,25 (20,83 – 100) olarak bulunmuştur. Takip süresinin sonunda 5 kalçaya (%3,7) revizyon cerrahisi yapılmıştır. Revizyon gerektiren komplikasyonlar arasında 1 aseptik gevşeme, 3 periprostetik enfeksiyon ve 1 tekrarlayan dislokasyon yer almıştır. Kaplan-Meier yöntemiyle yapılan sağkalım analizinde, 5, 10 ve 15 yıllık revizyonsuz sağkalım oranları sırayla %97, %95,4 ve %95,4 olarak hesaplanmıştır. Aseptik gevşeme nedeniyle yapılan revizyon durumu ele alındığında ise ortalama 10,5 yıllık takipte revizyonsuz sağkalım oranı %99,3 olarak bulunmuştur. Bu çalışma, total kalça artroplastisinin genç hastalarda başarılı klinik sonuçları ve yüksek sağkalım oranları olduğunu göstermektedir.
Eklem kıkırdak defektlerine hücreden arındırılmış insan omentumu ve hidroksiapatit ile hazırlanan bilayer biyoçatı, mezenkimal kök hücre ve PRP kombinasyonlarının uygulanması ile iyileşmenin değerlendirilmesi – sıçan modeli
Osteokondral defektlerin ideal tedavisi tartışmalıdır. Palyatif, onarıcı ve restoratif gibi birçok cerrahi yöntem tanımlanmıştır. Rejeneratif tedavi yöntemleri içindeki doku mühendisliği çalışmaları, farklı biyomalzemeler kullanarak ideal iskeleler üretmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla hücreden arındırılmış insan omentumu ile hazırlanan kompozit çift tabakalı biyoçatının kıkırdak defektlerinin iyileşmesinde etkili olabileceği varsayımı yapılmıştır. Etkinin mezenkimal kök hücre (MKH) ve PRP eklenmesi ile arttırılması öngörülmüştür. In vivo deneylerde Wistar albino sıçan kullanıldı. Deney grupları olarak kontrol (K) grubunda işlem uygulanmadı. O grubu sadece hücreden arındırılmış insan omentum kompozit biyoçatısı, OK grubu biyoçatı ile MKH, OP grubu biyoçatı ile PRP, OKP grubu ise biyoçatı, MKH ve PRP birlikte uygulanarak 12 haftalık takip sonucunda makroskopik ve histomorfometrik değerlendirme yapıldı. Makroskopik değerlendirmede O grubunun ve OKP grubunun skorlarının K grubu skorlarına göre yüksek olduğu görüldü. Defekt alanındaki baskın dokunun yapısı tüm gruplarda fibröz ve hiyalin kıkırdak arasında değişkenlik gösterdi. Kıkırdak matriks, hücre dağılımı ve subkondral kemiğin yeniden yapılanma sürecine ait skorlar 12. haftada kontrol ve deney gruplarında benzer olarak değerlendirildi. OKP grubu tek başına O uygulanan ve OK grubuna göre daha yüksek skor aldı. OKP grubunun OK grubuna göre toplam skorlarının daha yüksek olması, PRP'nin iyileştirici etkisini destekledi. OK uygulaması O uygulanan gruba göre daha iyi kalsifiye kıkırdak yapılanması sağladı. MKH ve PRP omentum iskelesinin etkisine beklenilen düzeyde olumlu katkıda bulunamadı. Sonuç olarak tek doz ve 12 haftalık tek zaman penceresinde uygulanan hücresizleştirilmiş omentum kompozit ksenogrefti, MKH ve PRP ortobiyolojik girişimleri osteokondral defekt rejenerasyonunda sınırlı etki göstermiştir.
Pelvik halka malign kemik metastazlarının tedavisinde radyofrekans ablasyon ve çimentolama kombine tedavisinin başarısı ve güvenilirliği
Akciğer ve karaciğerden sonra malign tümörlerin en sık metastaz yaptıkları organlardan biri kemiktir. Malign tümöerlerde görülen kemik metastazları ciddi morbidite yaratan ağrı ve yürüme problemleri gibi sıkıntılara neden olmaktadır. Malign metastazlara bağlı kronik kemik ağrısının yönetiminde cerrahi, radyasyon tedavisi (RT), medikal tedaviler ve ablasyon tedavileri gibi çok yönlü ve çok disiplinli bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Ağrı palyasyonunda medikal tedavilere dirençli hastalarda minimal invaziv cerrahi işlemlerin gün geçtikçe önemi artmaktadır. Bu tez kapsamında temel olarak kombine perkütan RF ablasyon ve çimentolama, malign pelvis ve sakrum metastazlarının ağrı palyasyonu ve hastaların fonksiyonel kapasitesinin artırılmasında etkin bir tedavi olduğunun gösterilmesi hedeflenmiştir. Çalışma kapsamında Ocak 2014 ile Aralık 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi' nde ameliyat edilen pelvik kemiklere ve sakruma kemik metastazı olan malign tümöre sahip 20 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların tamamı RF ablasyon ve çimentolama tedavilerinin kombine uygulandığı, 18 yaşın üzerinde, 1 ay üzerinde yaşam beklentisi olan, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrasındaki ilk 1 ay takipleri mevcut olan hastalardan seçildi. Hasta kayıtları üzerinden hastaların ameliyat öncesi ve sonraki kontrollerindeki VAS, Karnofsky Performans ve MSTS skorları hesaplandı. Ayrıca hastaların ameliyat öncesi ve sonraki kontrollerindeki yürüme kapasitesi; merdiven çıkabilme, toplu taşıma kullanabilme, çorap giyebilme kabiliyetleri; destek cihaz kullanımı ve topallama durumları değerlendirildi. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrasında aldıkları KT, RT ve bifosfonat tedavileri tespit edildi. Çalışmada ameliyat öncesi VAS değeri ortalaması 7,15 (Ss=2,834), ameliyat sonrası ilk kontrol VAS değeri ortalaması 4,7 (Ss=1,922), 3. aydaki VAS değeri ortalaması 3,06 (Ss=2,323), 6. aydaki VAS değeri ortalaması 2,17 (Ss=2,443) ve 12. aydaki VAS değeri ortalaması 2,5 (Ss=3,423) olarak hesaplanmıştır. Ameliyat öncesi değerle ameliyat sonrası 3., 6. ve 12. aylardaki değerler arasındaki azalma ise anlamlı olarak bulunmuştur (p=0,006). Hastaların ameliyat öncesi Karnofsky Performans (KP) değeri ortalaması 61,5 (Ss=25,189), 3. aydaki KP değeri ortalaması 81,88 (Ss=19,738), 6. aydaki KP değeri ortalaması 86,670 (Ss=10,731) ve 12. aydaki KP değeri ortalaması 83,75 (Ss=16,850) olarak hesaplanmıştır. Ameliyat öncesi ile ameliyat sonrası KP değerleri karşılaştırıldığında 3., 6. ve 12. ay değerlerindeki artış istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,05). Ameliyat sonrası MSTS değerlerinde ameliyat öncesine göre yükselme görüldüğü halde istatistiksel anlamlı bulunmamıştır (p=0.083). Hastaların ameliyat öncesine göre sonraki takiplerinde merdiven çıkabilme ve yürüme kapasitelerinde artış gözlenirken destek cihaz kullanımı belirgin şekilde azalmıştır. Lezyon dışına çimento sızıntısı hastaların 5' inde (%25,0) gözlenmiş ve hastalarda buna bağlı semptom görülmemiştir. Lezyonun çimento doluluk oranı ortalaması 0,708±0,236 (0,18-1,0) olarak bulunmuştur. Lezyon doluluk oranı ile VAS, KP ölçeği ve MSTS skorları arasındaki korelasyon ilişkileri istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). 3. aydaki MSTS ölçümü ile yaş arasında r=-0.577 negatif yönde, orta (p=0,019<0.05); KP değerinin ameliyat sonrası 3. aydaki değeri ile yaş arasında r=-0.796 negatif yönde yüksek (p=0,000<0.05) düzeyde korelasyon bulunmuştur. Yaş ile VAS arasındaki korelasyon ilişkileri istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmamızda kombine RF ablasyon ve perkütan çimentolama tedavisinin ağrı ve fonksiyonellik üzerine etkin bir tedavi olduğu gösterilmiştir. Hastaların fonksiyonel durumlarını araştıran çalışmaların oldukça yetersiz sayıda olduğunu göz önüne alındığında çalışmamızda bunun 2 farklı skorla bunun değerlendirilmiş olması önem arz etmektedir. Yaş, lezyon doluluk oranı, çimento sızıntısı gibi değişkenlerin ağrı ve fonksiyonel skorlar üzerine etkileri değerlendirilmiş ve sonraki çalışmalara öncü olması bakımından önemli sonuçlara ulaşılmıştır.
LEGG-calve-perthes patogenezinde endotel inflamasyonunun rolü
Legg-Calve-Perthes hastalığında idiyopatik osteonekroz tablosunun neden ortaya çıktığı ve daha sonra kendiliğinden iyileştiği henüz kesin olarak bilinmemektedir. Genetik, epigenetik ve çevresel faktörler sonucu meydana gelen trombotik süreçlerin ön planda yer aldığı düşünülmekle birlikte kök sebebin ne olduğu tam olarak aydınlatılamamaktadır. Bazı görüşlere göre, altta yatan endotel patolojileri bu süreçleri tetikleyebilir. Bu tez kapsamında Legg-Calve-Perthes hastalığında, endotel disfonksiyonu ve endotelitin belirteçleri olan ICAM-1 ve E-Selektinin femur boynu çevresindeki lokal kandaki ve periferik damarlardaki seviyelerinin benzer yaş grubunda yer alan kontroller ile karşılaştırılması ve bulguların histopatolojik incelemeler ile detaylıca değerlendirilmesi hedeflendi. Her iki grup arasında ne femur boyun bölgesindeki ne de periferik damarlardaki ICAM-1 ve E-Selektin seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Histopatolojik incelemede hastalarda duvarı kalınlaşmış ve lümeni oblitere olmuş arteriyoller görüldü. Hastaların yarıdan çoğunda farklı şiddetlerde plazma hücresi ve lenfosit infiltrasyonuna sahip kronik sinovit saptandı. İki hastada papiller proliferasyonların eşlik ettiği proliferatif sinovit bulguları ve bir hastada lenfoid foliküller görüldü. Bu histolojik bulgulara sahip örneklerde endotel belirteçleri de grup ortalamasının genellikle üstündeydi. Bu bulgular, endotelitin tek başına Legg-Calve-Perthes hastalığının oluşumuna sebep olduğunu düşündürmemektedir. Arteriyol harabiyeti ve kronik sinovitin ise etiyopatogenezde eşzamanlı veya farklı aşamalarda yer alabileceğine işaret eden sonuçlarımız vardır.
Kısaltmalı kalça artroplastisi yapılan gelişimsel kalça displazili hastaların uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi
Gelişimsel kalça displazisi (GKD), çocukluk döneminde uygun tedavi edilmez ise erişkinlerde kalça ağrısına ve sekonder osteoartrite neden olan önemli bir hastalıktır. Özellikle yüksek kalça dislokasyonu olan hastaların tedavisi erişkin yaşta zorluklar içermektedir. Bu çalışmada Crowe 4 yüksek kalça dislokasyonu tanısıyla, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda subtrokanterik femur kısaltma osteotomisi (SFKO) ile birlikte total kalça artroplastisi (TKA) uygulanmış hastaların operasyon öncesi ile sonrası klinik ve radyolojik sonuçlarının karşılaştırılması, klinik sonuçları etkileyebilecek değişkenlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza 1995-2018 yılları arasında GKD sekeli tanısıyla SFKO ile TKA yapılan 62 hastanın 77 kalçası dahil edildi. Hastaların demografik ve klinik bulguları, cerrahi komplikasyonları, Harris kalça skoru (HKS) ve unutulmuş eklem skorları (UES) hastane kayıt sisteminden retrospektif olarak değerlendirildi. Radyolojik olarak, hastaların pre-operatif ve post-operatif dönemde bakılan pelvis, kalça ve ekstremite uzunluk grafileri incelendi. Bu grafiler değerlendirilerek hastaların evrelemesi, rotasyon merkezi değişimi ve ekstremite boy farkı hesaplandı. Takip sürecindeki komplikasyonlar not edildi. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi IBM® SPSS versiyon 25 yazılımı kullanılarak yapıldı. Ameliyat yaşı ortalaması 45.39±9.96, ortanca takip süresi 190.6 ay (60.2-297.5 ay) olarak hesaplandı. Hastaların preoperatif HKS 32.55 (25.3-73.8)'ten son kontrolde 94 (70.55-99.85)'e yükselmesi ile cerrahi öncesi ve sonrası aksama düzeyi arasındaki fark anlamlı olarak tespit edildi. (p<0.001) Son kontrolde UES'nun ortanca değeri 91.66 (58.3-100) bulundu. UES ve son kontrol HKS arasında güçlü pozitif korelasyon olduğu görüldü. (r=0.632, p<0.001) Takip süresi boyunca sağkalım %86.4 (%95 CI: 69.4-103.4) olarak tespit edildi.Çalışmamız sonucunda proksimal 1/3 hidroksiapatit kaplı stemler ve plak fiksasyonu kullanılarak oblik subtrokanterik femur kısaltma osteotomisi yapılan total kalça artroplastisinin hastaların klinik ve fonksiyonel skorlarını önemli ölçüde arttıran başarılı ve sağ kalımı yüksek olan bir cerrahi teknik olduğu değerlendirildi. Anahtar Kelimeler: Gelişimsel kalça displazisi, subtrokanterik osteotomi, kalça artroplastisi
Omuz osteoartritli hastalarda artroplasti öncesi sıfır eko zaman sekanslı manyetik rezonans görüntüleme ile kemik stoğunun ve kas kalitesinin değerlendirilmesi
Omuz osteoartritinin sebeplerinden biri Rotator Manşet Artropatisidir (RMA). Tez kapsamında RMA'lı hastalarda omuzdaki morfolojik değişikliklerin, Sıfır Eko Zamanlı Manyetik Rezonans Görüntüleme (Zero Time Echo MRI-[ZTE]) ile gözlemciler arası ve gözlemci içi ölçümlerin uyumunun değerlendirilmesi ve bu ölçümlerin Rotator Manşet (RM) kaslarının kesit alanları ve omuz fonksiyonel skorları ve aktif eklem hareketleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Gözlemciler arası; glenoid versiyon ve Kritik Omuz Açısı (KOA) ölçümlerinde mükemmel, Humeral Sublüksasyon İndeksi (HSİ), humerus başı medializasyonu, glenoid santral ve posterior kemik kaybı ve tam uyumlu daire glenoid çapı ölçümlerinde iyi, glenoid anterior kemik kaybı, glenoid vault derinliği ve tam uyumlu daire glenoid çap kaybı oranı arasında orta uyum bulundu (p<0,05). Bu ölçümler için gözlemci içi uyum iyi ve mükemmel olarak bulundu (p<0,05). Modifiye walch sınıflandırması için gözlemciler arası ve gözlemci içi uyum orta olarak bulundu(p<0,05). Subskapularis kasının kesit alanı ile aktif öne elevasyon, abdüksiyon ve internal rotasyon arasında orta derecede korelasyon bulundu (p<0,05). Anterior kemik kaybı ile öne elevasyon ve abdüksiyon arasında orta negatif korelasyon, humerus başı medializasyonu, santral kemik kaybı ve posterior kemik kaybı arasında düşük negatif korelasyon bulundu (p<0,05). Glenoid retroversiyonu ile HSİ, humerus başı medializasyonu, tam uyumlu daire çap kaybı oranı arasında düşük ve orta korelasyon bulunmaktaydı (p<0,05). Çalışmada RMA tanısı almış omuzların osseöz morfolojisinin değerlendirilmesinde ZTE MRG'nin kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. RMA'lı hastalarda psödoparezi açısından subskapularis kasının kesit kalınlığının en önemli faktörlerden biri olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Omuz, Rotator manşet, Manyetik rezonans görüntüleme, Sıfır eko zamanlı görüntüleme, Rotator manşet artropatisi
Doğumsal brakiyal pleksus yaralanması olan çocuklarda önkol pronasyon osteotomisi ameliyatlarının uzun dönem sonuçlarının incelenmesi
Doğumsal brakiyal pleksus yaralanmasına bağlı gelişebilen sekonder problemler günlük yaşam aktivitelerinde yetersizliklere neden olmaktadır. Total pleksus hasarı olan çocuklardaki flask paralizi beraberinde pronator ve supinator kas grupları arasındaki güç dengesizliği sonucunda oluşan supinasyon kontraktürleri günlük yaşamda hastaların el kullanımlarındaki kısıtlılıkların önemli nedenlerindendir. Doğum sonrasındaki süreçte interosseos membranda retraksiyon, distal radyoulnar eklemin subluksasyonu ve radius başı dislokasyonu gibi sorunlar gözlenebilmektedir. Pronasyon yetersizliğine yönelik; biseps yeniden yönlendirme, interosseoz membran gevşetme veya derotasyon osteotomi cerrahileri yapılmaktadır. Bu cerrahilerin temel hedefi etkilenen ele, yardımcı el fonksiyonu kazandırmaktır. Çalışmamızın ilk amacı; pronasyon kazanımı için yapılan osteotomi cerrahisi ve sonrasında yapılandırılmış hedefe yönelik fizyoterapi programının hem vücut yapı ve fonksiyon alanındaki aktif/pasif eklem hareket açıklıkları, istirahatte önkol rotasyon postürü, Aktif Hareket Skalası(AMS) skorları, Modifiye Mallet Skalası istirahatteki önkol pozisyonu, Raimondi El Skalası sonuçları hem de aktivite alanını değerlendiren Brakiyal Pleksus Sonuç Ölçümü(BPOM) puanlarındaki değişimlerin araştırılmasıdır. Çalışmamızın ikinci amacı ise, önkol derotasyon osteotomilerinde sadece radius ve kombine(radius ve ulna) derotasyon cerrahi grupları tüm parametrelerle karşılaştırmaktır. Bu çalışma, 2018-2023 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda, doğumsal brakiyal pleksus yaralanması tanısı ile takipli, total pleksus hasarına sahip 5-18 yaş aralığındaki 37 çocukta önkol supinasyon kontraktürüne yönelik önkol derotasyon osteotomisi sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesidir. Hastalar osteotomi tekniklere göre; sadece radius derotasyon(24 hasta) ve kombine derotasyon(13 hasta) olarak ikiye ayrılmıştır. Çalışmadaki veriler; hem tüm hastalarda hem de 2 cerrahi grubunda ayrı ayrı analiz edilerek toplanmıştır. Eklem hareketleri incelendiğinde; pasif pronasyonda 45º[(40º)-(47,5º)]'lik artış, pasif supinasyonda 20º[(15º)-(25º)]'lik azalma, aktif pronasyonda 10º[(5º)-(15º)]'lik artış, aktif supinasyonda 10º[(5º)-(15º)]'lik azalma gözlenmiştir(p<0,001). İstirahatte önkol rotasyon postüründe 45º[35º-60º]'lik pronasyon yönüne değişim olmuştur(p<0,001). AMS'ye göre pronasyon skoru cerrahi öncesi 1,0[(0,0)-(2,0)] iken sonrasında 2,0[(1,0)-(3,0)]'ye yükselmiştir(p<0,001). Raimondi El Skalasına göre skorlar cerrahi öncesi 2,0[(1,5)-(3,0)] iken sonrasında 3,0[(2,0)-(4,0)]'ye yükselmiştir(p<0,001). Modifiye Mallet Skalasına göre hastaların %48,6'sının pronasyon yönüne çevirilebildiği ve aktivite alanında ise BPOM skorlarında artış olduğu saptanmıştır(p<0,001). Yapılan tüm değerlendirmeler cerrahi gruplar açısından da karşılaştırıldı. Kombine derotasyon grubunda; pasif el bilek ekstansiyonu, aktif dirsek fleksiyonu ve AMS supinasyon skorlarının sadece radius derotasyon grubuna göre daha yüksek olduğu görülmüştür(p<0,01). Diğer tüm parametrelerde gruplar arasında fark gözlenmemiştir(p>0,05). Bu araştırma sonunda, her iki osteomi sonrasında pronasyon hareketi artmış ve aktivite düzeyleri yükselmiştir. Total pleksus hasarlı çocuklarda elin "yardımcı el" olarak kullanılması hedeflenmiş, bu seviye Raimondi El Skalasında 3 olarak belirlenmiş, iki cerrahi seçenek ve yapılandırılmış hedefe yönelik fizyoterapi süreci ile "yardımcı el" fonksiyonuna ulaşılabileceği gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Doğumsal Brakiyal Pleksus Yaralanması, supinasyon kontraktürü, derotasyon osteotomisi, pronasyon kazancı, Brakiyal Pleksus Sonuç Ölçümü (BPOM)
Üç boyutlu biyoyazıcı ile üretilen gradyan hidrojel doku iskelesinin tavşan dizi osteokondral defekt modelinde rejenerasyon etkisinin araştırılması
Doku mühendisliği osteokondral defektlerin (OKD) tedavisinde yaratıcı çözümler sunmaktadır. Üç boyutlu (3-B) biyoyazıcı teknolojisi sayesinde osteokondral dokuyu taklit edebilecek biyomalzemeler üretmek mümkündür. Bu tezin amacı 3-B biyoyazıcı ile üretilen doku iskelelerinin tavşan dizi OKD modeline implantasyonu ve iyileşmedeki etkinliğinin belirlenmesidir. Kitosan temelli doku iskelesi 3-B biyoyazıcı kullanılarak mikroekstrüzyon tekniğiyle gradyan yapıda üretilmiştir. Kıkırdak doku için peptit amfifilleri, kemik doku için nano-hidroksiapatit ve bor katkılı nano-hidroksiapatit kullanılmıştır. Rejeneratif etkinliği arttırmak için insan umbilikal kord mezenkimal kök hücreleri doku iskeleleri içerisine eklenmiştir. In-vivo deneylerde New Zealand White cinsi erkek tavşanlar kullanılmış olup negatif kontrol (NK), pozitif kontrol (PK), hücresiz hidrojel gradyan iskele (HGİ) ve hücreli hidrojel gradyan iskele (h-HGİ) deney grupları oluşturulmuştur. Post-op 6. ve 12. hafta analizlerinde makroskobik skorlama, mikro BT ve histolojik değerlendirme kullanılmıştır. Makroskobik skorlamada 6. ve 12. haftalarda en düşük ortalama NK grubunda görülürken, en yüksek ortalama PK grubunda görülmüştür. On ikinci haftada HGİ ve h-HGİ grupları PK grubuna yakın sonuçlar vermiştir. HGİ ve h-HGİ gruplarının 12. haftada kemik hacmi/doku hacmi oranı ve kemik mineral dansitesi değerlerinin PK grubundan da yüksek olduğu görülmüştür. Histolojik incelemede; en iyi iyileşme bulguları PK grubunda ikinci olarak ise h-HGİ grubunda gözlenmiştir. h-HGİ grubunda hiyalin benzeri kıkırdak oluşumu gözlenmiştir ancak sonuçlar heterojendir. HGİ grubunda negatif kontrol grubuna kıyasla çok daha iyi kollajen sentezi görülmüştür. Sonuç olarak üretilen doku iskelesi OKD tedavisinde defekt dolumu açısından başarılı sonuçlar göstermiştir. MKH eklenerek iskelenin rejeneratif potansiyeli arttırılmıştır.
Myelomeningosel skolyozunda posterior enstrümantasyon ve füzyon: ardışık iki ve daha fazla lamina defekti olan eğriliklerde posterior enstrümantasyon ve füzyon cerrahisi sonuçlarının değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı yaygın lamina defekti olan myelomeningosel (MMS) skolyozunda, pedikül vidası-rod sistemleri (PVRS) kullanılarak posterior yaklaşımla yapılan enstrümantasyon ve füzyon tedavisinin sonuçlarını sunmaktır. Çalışmaya iki veya daha fazla posterior lamina defekti olan ve cerrahi sonrası en az 2 yıl takip edilen 20 MMS hastası dahil edildi. Kifotik deformitesi olan hastalar dışlandı. On hastada torasik seviyede MMS saptandı. Cerrahi sonrası ortalama takip süresi 52±29 aydı. Lamina defekti olan omurga seviye sayısı ortalama 4.7±2.2 idi. Ortalama kan kaybı ve cerrahi süre sırasıyla 1558±933 ml ve 351±47 dakikaydı. Ana eğriliğin pre-op ve post-op Cobb açıları sırasıyla 86°±26° ve 43°±27° idi. Ana eğriliğin korreksiyon oranı %54±21 tespit edildi. Psödoartroz, enfeksiyon ve implant ilişkili komplikasyon oranları sırasıyla %10, %25 ve %50 olarak tespit edildi. Clavien-Dindo sınıflandırmasına göre hastaların %15'inde 1. derece , %20'sinde 2. , %55'inde 3. ve %10'unda 4. derece komplikasyon görüldü. Torasik seviyede MMS'si olan hastalarda enfeksiyon oranı anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). Lamina defekti 3'den fazla olan, torasik seviyede MMS'si olan, ambulatuar olmayan ve pelvik enstrümantasyon yapılan hastalarda 3. derece komplikasyon oranı daha yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Posterior lamina defekti olan MMS skolyozunda posterior enstrümantasyon ve füzyon etkin ve güvenilir bir tedavi yöntemidir. Psödoartroz oranı düşüktür. İmplant ilişkili komplikasyon oranları yüksek olsa da, komplikasyonların birçoğu basit cerrahi müdahalelerle tedavi edilebilir. Anahtar kelimeler: Myelomeningosel, skolyoz, posterior enstrümantasyon ve füzyon, pedikül vidası-rod sistemleri, lamina defekti.
Gelişimsel kalça displazili hastaların tedavisinde pelvipeal alçılama ve rijit abdüksiyon ortezi uygulamalarının klinik ve radyolojik sonuçları
Amaç: Bu çalışmada, 4-15 ay yaş aralığındaki asetabular displazili hastalarda rijit abdüksiyon ortezi ve pelvipedal alçılamanın klinik ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bu çalışma, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde Kasım 2021-Mart 2023 tarihleri arasında 4-15 ay yaş aralığında Ortoloni ve Barlow testleri negatif olan 41 hastanın 71 kalçası dahil edilerek yapıldı. 21 hastanın 37 kalçası rijit abdüksiyon ortezi ve 20 hastanın 34 kalçası pelvipedal alçılama ile tedavi edildi. Hastaların IHDI, Tönnis ve asetabular indeks ölçümlerine tedavi öncesi ve sonrası bakıldı. Gruplar arasındaki tedavi yanıtları karşılaştırıldı. GKD olup 15 aydan büyük olan hastalar, Serebral palsi (n=3), konjential anomali (n=2), Ortolani veya Barlow'u pozitif olan (n=18), takipten çıkan (n=5), çalışmaya katılmayı kabul etmeyen (n=4), abdüksiyon kısıtlılığı nedeniyle addüktor tenotomi uygulanan (n=2) hastalar çalışma dışı bırakıldı. Bulgular: Hastaların IHDI sınıflamasına göre tedavi öncesi gruplar arasında anlamlı fark olmayıp tedavinin 3. ayında iki grup arasında IHDI sınıflamasına göre tedavi yanıtında istatiksel olarak alçı grubu lehine anlamlı fark vardı (P=0,039). Hastaların Tönnis sınıflamasına göre tedavi öncesinde gruplar arasında anlamlı fark saptanmayıp tedavinin 3. ayında gruplar arasında 3. ayda tedavide alçı grubu lehine anlamlı bir fark vardı (P=0,027). Alçı grubunda hastaların AI ortalaması 35,82±2,71 (minimum-maximum: 32-41) ve ortez grubundaki hastaların AI ortalaması 36,54±3,49 (minimum-maximum:32-47) idi. Gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (P=0,34). X Hastaların tedavi sürecinde 3. ayda yapılan radyolojik incelemede; alçı grubunda AI ortalaması 29,17±3,45 (minimum-maximum: 23-37) ve ortez grubunda AI ortalaması 30,08±3,91 (minimum-maximum:23-39) idi. Gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (P=0,31). Hastaların tedavi sürecinde 6. ayda yapılan radyolojik incelemede; alçı grubunda AI ortalaması 24,11±38,4 (minimum-maximum: 17-22) ve ortez grubunda AI ortalaması 25,67±3,17 (minimum-maximum:19-33) idi. Gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (P=0,06). Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda asetabular displazisili Ortoloni ve Barlow testleri negatif olan 4-15 aylık hastalarda kullanılan kapalı redüksiyon eşliğinde pelvipedal alçılama ve rijit abdüksiyon ortezinin tedavide etkili olduğu sonucuna ulaştık. Pelvipedal alçılama yapılan hastalar ile rijit abdüksiyon ortezi kullanılan hasta grubu karşılaştırmasında Tönnis ve IHDI sınıflamasına göre pelvipedal alçı ile takip edilen hastalarda ilk 3 aylık tedavide istatiksel olarak anlamlı fark saptadık. Pelvipedal alçı grubu ve rijit abdüksiyon ortezi kullanılan hasta gruplarının tanı ve tedavi takibinde kullanılan AI ölçümüne göre gruplar arasında anlamlı fark saptamadık. Anahtar Kelime: Gelişimsel Kalça Displazisi, Asetabular Displazi, Açık Redüksiyon, Pelvipedal Alçılama, Rijit Abduksiyon Ortezi
Total diz protezi yapılacak hastalarda preoperatif egzersiz eğitiminin postoperatif klinik ve fonksiyonel sonuçlarına etkisi
Amaç: Bu çalışmada gonartrozlu dizlerde Preoperatif Egzersiz Eğitiminin total diz protezi ameliyatı yapılacak hastalarda prospektif olarak incelenerek erken dönem klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarının ortaya konulmasıdır. Materyal ve Metod: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde mayıs 2022 ve temmuz 2023 tarihleri arasında primer osteoartritli 68 hastanın 50 dizi çalışmaya dâhil edildi. 50 yaş ve üzeri, primer osteoartritli, varus gonartrozlu hastalar çalışmaya dâhil edilirken, 50 yaşından genç hastalar, romatoit artrit, posttravmatik artrit veya septik artrite sekonder osteoartrit gibi sekonder osteoartritli, valgus gonartrozlu ve aynı seans bilateral diz protezi yapılan hastalar çalışmaya dâhil edilmedi. Hastalara arka çapraz bağ koruyan çimentolu total diz protezi uygulandı. Eğitim grubundaki hastalardan, ameliyattan 12 hafta önce kendilerine verilen egzersiz eğitimininden sonra Amerikan Kalça ve Diz Cerrahları Derneği tarafından pre-operatif dönemde uygulanması tavsiye edilen egzersizleri uygulamaları istendi. Hastalara çalışma başlangıcında ve operasyondan iki hafta sonra klinik ve radyolojik değerlendirme yapıldı. Amerikan Diz Cemiyeti skoru ve WOMAC skoru, TAMPA kinezyofobi değerlendirilerek ameliyat öncesi ile karşılaştırıldı. Hastaların radyolojik değerlendirilmesi ise Total Diz Protezi Radyolojik Değerlendirme Kriterlerine göre yapıldı. Elde edilen sonuçlar preoperatif eğitim verilen kontrol grubu ve eğitim verilmeyen grupla karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 50 hastanın 7'si (%13,7) erkek ve 43'ı (%84,3) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 64,90±7,29 idi. Hastaların vas ağrı skorlamasında ameliyat öncesi egzersiz grubunda ort 8,16 kontrol grubunda 7,96 iken ameliyat sonrası egzersiz grubunda 3,4 kontrol grubunda 4,2'e düştüğü görüldü görüldü. her iki grupta da ağrı ile ilişkili skorların iyileştiği ve bu gelişmelerin istatistiksel açıdan anlamlı olduğu saptandı. Hastaların fleksiyon ve ekstansiyon sonuçlarına ait grup içi veriler analiz edildiğinde her iki grupta da eklem hareket açıklığı ile ilişkili skorların iyileştiği ve bu gelişmelerin istatistiksel açıdan anlamlı olduğu saptandı. Hastalarda ameliyat öncesi egzersiz grubunda ortalama 11,52±4,65 varus, kontrol grubunda ise 13±4,5 varus varken ameliyat sonrası bu değerler egzersiz grubunda ortalama 2,62±1,82 valgus kontrol grubunda 2,61±2,08 valgus olarak tespit edildi. Hastaların TAMPA kinezyofobi incelenmesinde ameliyat öncesi egzersiz grubunda ortalama 40,16±3,44 kontrol grubunda 39,12±3,01 iken ameliyat sonrası bu değerler egzersiz grubunda 30,96±4,14 kontrol grubunda ise 33,08±2,94 tespit edildi. Hastaların radyolojik incelemesinde hiçbir hastada osteoliz bulgusuna rastlanmadı. Hastaların takibleri süresince hiçbir hastada derin protez enfeksiyonu görülmedi ve revizyon uygulaması hiçbir hastaya uygulanmadı. Sonuç: TDA sonrası hastaların fonksiyonel kapasitelerinin ve günlük yaşamda bağımsızlıklarının artması için rehabilitasyon süreci vazgeçilmezdir. Osteoartrit hastalarda dejenere ve afonksiyonel olduğu düşünülerek planlanan total diz protezi ameliyatında, ameliyat öncesi verilen egzersiz eğitim programının ameliyat sonrası hastalarda iyileştirici güç olduğu düşünülmektedir. Preoperatif başlanan rehabilitasyon, hastaların kas gücü rezervinin artmasını ve kişilerin postop yaklaşımlar için bilinç kazanmasını sağlamaktadır. Anahtar kelime: Osteoartrit, gonartroz, artroplasti, ameliyat öncesi egzersiz eğitimi
Artroskopik omuz cerrahisi yapılan hastalarda biseps tendon patolojilerinin klinik ve radyolojik etkinliği
Amaç: Bu çalışmanın amacı, artroskopik cerrahi yöntem ile ameliyat edilen hastalardaki biseps tendon patolojilerine bağlı yapılan tenotominin ağrı ve fonksiyonel sonuçlar üzerine etkisinin araştırılması ve manyetik rezonans görüntülemenin (MRG) güvenilirliğinin belirlenmesidir. Materyal ve Metod: Bu çalışmada, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde 2022-2023 tarihleri arasında artroskopik omuz cerrahisi yapılan ve kontrollerde takip edilen 41 hastanın ameliyat sonrası omuz fonksiyonları incelendi. Hastalar izole tendiniti olan ve olmayan olarak iki gruba ayrıldı; gruplar tenotomi yapılan ve yapılmayan olarak iki gruba daha ayrıldı. Toplamda 23 hastaya biseps tenotomisi uygulanırken, 18 hastaya tenotomi uygulanmadı. Hastaların MRG bilgileri, sosyo-demografik bilgileri (sosyo-demografik form), omuz eklem hareket açıklıkları, ağrı durumu vizüel analog skala (VAS) skoru ile, fonksiyonel durumu Amerikan Omuz ve Dirsek Cerrahları skoru (ASES), Constant skoru, omuz ağrı ve disabilite indeksi (SPADI), kol-omuz-el sorunları anketi (DASH), Oxford omuz skoru ile; sağlık durumu sağlık ölçütü anketi (SF-36) ile hem ameliyat öncesi hem de ameliyat sonrası 2.aydaki kontrolleri yapılarak kayda alındı. Biseps tenotomisi yapılan hastalarda ameliyat sonrası Popeye bulgusunun gelişip gelişmediği değerlendirildi. Ameliyat öncesi MRG ile ameliyat sırasında artroskopi görüntüleri karşılaştırılarak MRG'nin güvenilirliği değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 41 hastadan 15'i erkek, 26'sı kadındı. Ortalama yaş 53,29'du ve 26 hasta sağ koldan 15 hasta sol koldan ameliyat edildi. Tüm gruplarda cinsiyet ve ameliyat tarafı açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi (p>0,05). 15 hastada MRG uyumlu değildi ve 15 hastada ameliyat sonrası Popeye deformitesi gelişti. İzole tendinti mevcut olan grupta tenotomi yapılanların, tenotomi yapılmayanlara göre istatiksel olarak VAS ve SPADI indeksinde anlamlı düzelme görüldü (p<0,05). Tüm gruplarda kendi içinde bakıldığında, omuz ağrısı ve fonksiyonları açısından ameliyat sonrasında istatiksel olarak anlamlı bir düzelme saptandı (p<0,05). Sonuç: İzole tendiniti olan ve biseps tenotomisi yapılan hastaların; ağrı ve fonksiyonel açıdan iyileşmeleri tenotomi yapılmayan hastalara göre daha üstün olduğu saptandı. MRG'nin %36,58 hastada biseps tendinitini atladığı ve güvenilirliğinin düşük olduğu görüldü. Anahtar Kelime: Biseps Tendonu, Biseps Tendiniti, Biseps Tenotomi, MRG, omuz artroskopisi
Gelişimsel kalça displazisi bulunan hastalarda pavlik bandajı kullanımının kapalı redüksiyon başarısına etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Pavlik bandajı kullanımı sonrası redüksiyon elde edilemeyip kapalı redüksiyon ve pelvipedal alçı uygulaması yapılan hastalarda pavlik bandajına uyumunun kapalı redüksiyon başarısı üzerine etkisini araştırmaktır. Aynı zamanda pavlik bandajı kullanmayıp direk kapalı redüksiyon uygulanan hastalar ile pavlik bandajı kullanan hastaların tedavi sonuçlarını karşılaştırmaktır. Materyal ve Metod: Bu çalışmada, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde 2020 Ocak ve 2021 Haziran tarihleri arasında Kapalı Redüksiyon uygulanan GKD hastalarının tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Belirlenen tarih aralığında kliniğimizce tedavi ve takibi yapılan, 12 aydan önce kapalı redüksiyon uygulanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Dışlama kriterleri uygulandıktan sonra direk kapalı redüksiyon kararı alınan ve pavlik bandajı kullanımı sonucunda başarı elde edilemeyince kapalı redüksiyon uygulanan Toplamda 106 hasta tespit edildi. Düzenli kontrollere gelmeyen hastalar takipten çıkarılınca çalışmaya 87 hastanın 148 kalçası dahil edildi. Hastaların KR öncesi çekilen pelvis AP grafilerinde Asetabuler İndeks (Aİ) değeri ve IHDI derecesi ölçüldü. KR sonrası 3. ayda alçı çıkarılınca Aİ, 6. ayda ise Aİ ve IHDI derecesi ölçüldü. Bir yıl içinde redüksiyon kaybı olup ek cerrahi prosedür gereken hastalar "başarısız" olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastalarımızın 8'i erkek, 79'u kadındı. 6 tanesinde izole sağ taraf 18 tanesinde sol taraf ve 63 tanesinde bilateral tutulum mevcuttu. 87 hastanın 65'inde(%74,7) kundaklama öyküsü mevcuttu. Hastalarımızın 39 tanesinin (%44,8) ebeveynleri arasında akrabalık ilişkisi mevcuttu. 32 tanesinde (%36,8) ailede GKD öyküsü mevcuttu. KR uygulanan148 kalçanın 136 kalçası (%91,9) "başarılı" olarak değerlendirildi, 12 kalça (%8,1) ise işlem sonrası 1 sene içinde redüksiyon kaybı olup açık redüksiyon ihtiyacı olduğu için "başarısız" olarak değerlendirildi. Gruplara göre baktığımızda ise hiç pavlik kullanmayan 66 kalçadan 4'ü (%6,1), uygun kullanmayan 26 kalçadan 6'sı (%23,1) ve uygun kullanan 56 kalçadan 2 'si (%3,8) başarısız sayıldı. Çalışmaya dahil ettiğimiz hastalarımızda 88 kalça IHDI 2,43 kalça IHDI 3 ve 17 kalça IHDI 4 olarak sınıflandırılmıştı. Gruplara göre başarısız olan kalça sayısı sırasıyla 3,1 ve 8'di. IHDI 2 olan kalçalarda %3,4 IHDI 3 olan kalçalarda %2,3 ve IHDI 4 olan kalçaların %47 başarısız olarak değerlendirildi. Sonuç: Bu çalışma ile pavlik bandajının uygun kullanılmaması ve uzun süreli kullanılmasının KR başarısını düşürdüğünü tespit ettik. Pavlik bandajını hiç kullanmayan grup ile uygun kullanan grubun KR başarısı arasında anlamlı bir fark olmaması da KR başarısına olan etki açısından pavlik bandajının hiç kullanılmamasının yanlış kullanılmasından daha sağlıklı olduğu sonucuna vardık. Anahtar Kelime: Pavlik bandajı, Kapalı redüksiyon, pavlik bandajı uyumu, displazi
Talus osteokondritis dissekans'ın (OCD) artroskopik tedavisinin kısa dönem klinik ve fonksiyonel sonuçları
Amaç: Talus OCD tedavi planlamasında kullanılabilen birden fazla cerrahi teknik bulunmaktadır. Kullanılan her ameliyat yönteminin muhakkak birbirinden farklı avantaj ve dezavantajları bulunmaktadır. Bu çalışmada küçük ve orta boyutlu talus osteokondral lezyonlarının tedavisinde en sık başvurulan yöntem olan "mikrokırık ve beraberinde skaffold uygulama" tekniğini artroskopik olarak uyguladığımız hastaların prospektif olarak 3-6 aylık takibindeki klinik ve fonksiyonel sonuçlarını araştırmayı amaçladık Gereç ve Yöntem: Eylül 2023 – Ocak 2024 tarihleri arasında küçük ve orta boyutlu talus OCD nedeniyle cerrahi tedavi kararı alınan 22 hastaya "mikrokırık ve beraberinde hücresiz çatı implantı (skaffold) uygulama" tekniği kullanılarak ameliyat edildi. Hastalar prospektif şekilde takip edildi, ameliyat öncesi ve ameliyet sonrası klinik ve fonksiyonel değerlendirme için VAS skoru ve AOFAS skoru hesaplanarak yapılmıştır. Bulgular: Küçük ve orta boyutlu talus OCD tanısı olan 22 hasta prospektif olarak değerlendirilmiştir. 22 hastanın tamamına aynı teknik ile artroskopik olarak mikrokırık yapılmış ve beraberinde hücresiz çatı implantı (skaffold) uygulanmıştır. Hastaların 9'u kadın, 13'ü erkek; yaş ortalaması 34,3'tür. Ameliyat sonrası 3. ay ve 6. aylardaki VAS ve AOFAS skorlarının tüm hastalarda ameliyat öncesi döneme göre istatistiksel olarak anlamlı iyileşme olduğu görülmüştür (p0,05). Yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, yaşadığı çevre gibi etmenlerin iyileşme üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı görülmüştür. Travma öyküsünün olmaması, düşük VKİ olması ve ağrı sonrası erken cerrahi müdahale edilmesinin klinik iyileşme ve skorlar üzerine istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olduğu sonucuna ulaştık (p<0,05) Sonuç: Klinik ve fonksiyonel skorlar açısından "artroskopik mikrokırık ve beraberinde hücresiz çatı implantı (skaffold) uygulama" tekniği küçük ve orta boyuttaki talus OCD lezyonlarının cerrahi tedavisinde tercih edilebilecek başarılı bir kombine yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Talus, osteokondral lezyon, OCD, skaffold, hücresiz çatı implantı, VAS, AOFAS
Gelişimsel kalça çıkığı olan hastalarda pelvik osteotomi sonrası kalça gelişiminin radyolojik takibi
Amaç: Bu çalışmada, Pemberton osteotomisi sonrası uzun dönemde meydana gelen radyolojik değişikliklerin asetabulum gelişimiyle olan ilişkisi incelenecektir. Materyal ve Metot: Bu çalışma kalça çıkığı tanısı konulan hastalardan, pemberton osteotomisi ile tedavi edilen hastaların uzun dönem kalça gelişimlerini kontrol etmek ve radyolojik olarak değerlendirmek adına yapılmış retrospektif bir çalışmadır. Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji polikliniğine başvurup pemberton osteotomisi yapılmış hastalar belirlenecektir. Hastalara preop ve postop son kontroldeki asetabular indeks (AI), ortalama asetabular derinlik indeks, merkez kenar açısı, Tönnis, Kalamchi-MacEwen sınıflaması bakılacaktır ve kaydedilecektir. Hastalar muayene edilip fleksiyon ve abduksiyon dereceleri kaydedilecektir. Ameliyat süresi üzerinden en az 5 sene geçmiş hastalar kontrole çağrılıp kontrol pelvis grafileri çekilecektir ve radyolojik ölçümler yapılacaktır. Ayrıca fiziksel muayeneleri yapılıp eklem hareket açıklıkları kaydedilecektir. Bulgular: Toplam 79 hasta; %26,71'i çift taraflı, %63,29'u tek taraflı olmak üzere opere edildi. Hastaların %13,92'si erkek %86,08'i kadın idi. Toplam 108 kalçaya pemberton osteotomisi uygulandı. 25 femura kısaltıcı osteotomi uygulandı. Revizyon ihtiyacı olan 6 kalçaya revizyon operasyonu yapıldı. Opere edilen kalçaların, preop dönemde %14,81'i Tönnis grade 2; %21,30'u grade 3; %63,89'u grade 4 evre idi. Postop dönemde %92,59'u Tönnis grade 1, %7,41'i kalça grade 2 olarak bulundu. Kalamchi-Macewen sınıflamasına göre %56,48'inde avasküler nekroz (AVN) yoktu. Kalçaların %20,37'si grade 1, %12,96'sı grade 2, %5,56'sı grade 3, 5%4,63'ü ise grade 4 evre idi. Hastaların postop CEA ortancası 31 (9, 62); Aİ1 ortancası 40 (26, 60); Aİ2 ortancası 20 (6, 41); ADİ1 ortancası 15 (6, 38); ADİ2 ortancası 35 (20, 53); Reimer1 ortancası 100 (40, 100); Reimer2 ortancası 0 (0, 35) olarak bulundu. Sonuç: Pemberton osteotomisi uygulanan vakalarda literatürle uyumlu olarak vakaların preop Aİ düzeyleri postop Aİ düzeylerinden daha yüksek bulundu. Vakaların postop ADİ düzeyleri preop ADİ düzeylerinde anlamlı ölçüde yüksek bulundu. Vakaların postop Reimer düzeyleri preop Reimer düzeylerine göre anlamlı düzeyde düşük bulundu. Aİ, ADİ, CEA ve Reimer belirteçleri, pemberton osteomisi yapılan vakalarda asetabulumun gelişimini takip etmek amacıyla izlenebilir. Anahtar Kelimeler: Gelişimsel Kalça Displazisi, Pemberton, Osteotomi, Radyolojik İndeksler
Gelişimsel kalça displazinde tübingen ortezi ile pavlik bandajının konservatif tedavideki etkinliğinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, GKD tanısı almış ve konservatif tedavi planlanmış hastalarda Tübingen ortezi ve Pavlik bandajı kullanımının ebeveyn eğitim düzeylerine göre başarı oranlarının karşılaştırılması Materyal ve Metod: Bu çalışmada, 2022 Mayıs ayı ile 2023 aralık ayı içerisinde Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji polikliniğine başvuran GKD'li hastaların prospektif olarak konservatif tedavileri ve takipleri incelendi. Belirlenen tarih aralığında kliniğimizce tedavi ve takibi yapılan, 6 aydan küçük hastalar çalışmaya dahil edildi. Dahil edilme ve çıkarılma kriterleri uygulandıktan sonra toplam 48 hasta 70 adet kalça çalışmaya dahil edildi. Hasta yakınları tedaviye başlanmadan önce bilgilendirme eğitimine alındı. Eğitim tek ve aynı kişi tarafından ve eşit süre ile verildi. GKD tanısı alan hastamızdan USG istendi. USG takibi her 2 haftada 1 olmak üzere 3 defa tekrarlandı. USG ile Graf skalası takibi ve pelvis ön arka grafisiyle de IHDI sınıflaması takibi yapıldı. Hastalar her hafta kliniğe davet edilerek uygun kullanım açısından takip ve kayıtları alındı. Her hafta hasta kontrollerinde bakım verenin kendi ifadesinin yanı sıra Pavlik bandajında kullanılan çizgiler ve Tübingen ortezinde boncuk sayısını belirtmeye yarayan iplerin konumu, abduksiyon ve fleksiyon açıları, kalçaların simetrik olup olmaması, günlük kullanım sürelerine uyum uygun kullanım belirleme kriteri olarak belirlendi. Bulgular: Çalışmamız toplam 48 hasta ve 70 kalçadan oluşmaktaydı. Bu 48 hastanın 5'i(%10,4) erkek ve 43'ü(89,5) kadındı. Hastalarımızın 4'ü(%8,3) sağ, 22'si(%45,8) sol ve 22'si(45,8) bilateraldi. 48 hastanın 27'sinde(%56,3) kundak kullanım öyküsü mevcuttu. 48 hastanın 24'ünde(%50) ebeveynler arasında akrabalık öyküsü mevcuttu. Hastaların 24(%50) tanesinin ailesinde GKD öyküsü mevcuttu. Anenin etnik köken dağılımında 25'i(%52,1) Arap 20'si(%41,7) Kürt ve 3'ü(%6,3) Türk'dü. Baba etnik köken dağılımında ise 24'ü(%50,0) Arap 20'si(%41,7) Kürt ve 4'ü(%8,3) Türk'dü. 32 tanesinde (%36,8) ailede GKD öyküsü mevcuttu. 48 hastanın ebeveyn eğitim düzeyleri açısından değerlendirilmesi sonucu 48 annenin 14(%29,2) tanesi okuryazar değil, 14(%29,2) tanesi ilkokul mezunu, 11(%22,9) tanesi ortaokul mezunu, 4 (%8,3) tanesi lise mezunu, 5(%10,4) tanesi lisans mezunuydu. 48 babanın 26(%54,2) tanesi ilkokul mezunu, 12(%25) tanesi ortaokul öezunu, 4(%8,3) tanesi lise mezunu, 6(%12,5) tanesi ise lisans mezunuydu (Grafik 5). Tedavide başarısız olan 7 hastanın annelerinin 3(%47) tanesinin ortaokul mezunu 2(%28) tanesinin okur yazar olmadığı, 1(%14) tanesinin lisans mezunu olduğu tespit edildi. Babalarının ise 3(%47) tanesinin ilkokul mezunu, 2(%28) tanesinin ortaokul mezunu olduğu ve 2(%14) tanesinin ise lise mezunu olduğunu tespit edildi. Tübingen ortezi kullanan 36 kalçanın 35'inin (%97,2), Pavlik bandajı kullanan 34 kalçanın ise 28'inin(%82,3) başarılı olduğunu tespit ettik. Ayrıca ilk iki hafta abduksiyon gereçlerinin uygun kullanımı açısından istatistiksel anlamlı fark olmamasıyla beraber devam eden haftalarda ise istatistiksel olarak anlamlı fark olduğunu ve uygun kullanımı sağlamayan hastalar ile başarısız olan hastalar arasında korelasyon olduğunu tespit ettik. Uygun kullanmayan ve başarısız olan hastaların tamamı Pavlik bandajı kullanan hastalardaydı. Sonuç: Bu çalışmada abduksiyon gereci kullanımında tedaviye uyumun, ebeveyn eğitim düzeyinin, tedavi sürecinin ve abduksiyon gereci seçiminin etkili olduğu sonucuna vardık. Tedavide eğitimin tedavi süreci içerisinde takrarlanması ve anlaşıldığından emin olunması gerektiğini düşünmekteyiz. Ayrıca iki gereç arasındaki eğitim düzeyine göre kullanım kolaylığının ve uygulama doğruluğunun Tübingen ortezi lehine olduğu sonucuna vardık. Anahtar Kelime: Pavlik bandajı, Tübingen ortezi, pavlik bandajı uyumu, displazi, ebeveyn eğitimi
Uluslararası kalça displazisi enstitüsü (IHDI) sınıflama sistemine göre evre 3-4 gelişimsel kalça displazili hastaların kapalı redüksiyon tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma, IHDI sınıflamasına göre evre 3-4 Gelişimsel Kalça Displazisi (GKD) hastaların, kapalı redüksiyon başarı oranlarını incelemek ve redüksiyon kaybı sonrası ek cerrahi gerektiren durumları tespit ederek prognostik faktörlerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Özellikle, addüktör ve iliopsoas tenotomisinin kapalı redüksiyon üzerindeki etkisini araştırmaktır. Materyal ve Metot: Bu çalışmada, Ocak 2020 ile Haziran 2024 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde KR uygulanan GKD hastalarının tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Belirlenen tarih aralığında kliniğimizde yaşları 4 ile 18 ay arasında KR tedavisi uygulanan ve KR öncesi Preop pelvis AP grafilerinde IHDI sınıflamasına göre IHDI evre 3-4 olarak sınıflandırılan hastalar çalışmaya dahil edildi. Toplamda 81 hastaya ait 117 kalça çalışmaya dahil edildi. Hastalara ek olarak Tonnis sınıflaması yapıldı ve Aİ değerleri ölçüldü. KR uygulaması sırasında, addüktör ve iliopsoas tenotomi prosedürlerinin uygulanıp uygulanmadığı kaydedildi. Postop, postop 3.ay, postop 6.ay ve postop 12.ay pelvis AP grafilerinde, IHDI sınıflamasına göre hastaların IHDI tipleri belirlenerek kapalı redüksiyonun başarısı değerlendirildi. IHDI sınıflamasına göre evre 3 ve evre 4 olarak sınıflandırılan kalçalar, başarısız redüksiyon olarak kabul edildi. KR yapıldıktan sonra 1 yıl içinde abdüksiyon ortezi ve ek cerrahi işlem gereken hastalar başarısız olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 81 hastasının 117 kalçası değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 8,55 ay olup, %83,95'i kadın cinsiyet oluşturdu. Kalça tutulumunda %44,44 oranında bilateral, %35,80 oranında sol, %19,75 oranında sağ taraf etkilendi. KR başarı oranı %52,14 (61 kalça) olarak belirlenirken, başarısızlık oranı %47,86'dır. Ossifik çekirdek varlığı %53,85 hastada gözlendi. IHDI sınıflamasına göre 87 kalça (%74,36) evre 3, 30 kalça (%25,64) evre 4 olarak değerlendirildi. KR uygulamasında addüktör tenotomi uygulanan 79 kalça (%67,52), addüktör ve ilopsoas tenotomi uygulanan 9 kalça (%7,69) ve tenotomi yapılmayan 29 kalça (%24,79) belirlendi. KR başarısız olarak değerlendirilen 56 kalçanın 14'ü ikincil müdahale (RAO, KR tekrarı) sebebiyle başarısız sayıldı. Sonuç: KR tedavisinin, özellikle daha küçük yaş grubunda daha başarılı sonuçlar verdiğini gözlemledik. Bu nedenle, erken tanı koyulması ve tedaviye en uygun yaş aralığında başlanması tedavi sonuçlarını olumlu yönde etkileyecektir. Çalışmamızda tenotomi kararının büyük ölçüde addüktör kasına yönelik verildiği görüldü. Ancak, hastaların yalnızca küçük bir kısmında iliopsoas tenotomisi uygulandı ve bunun KR başarısına etkisi belirgin olmadı.
Pie Crust Yönteminin total diz artroplastisi uygulanan varus gonartrozlu hastalarda kemik kesileri üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada, varus gonartrozlu hastalarda intraoperatif olarak medial kollateral ligamente uygulanan pie crust yönteminin, varus deformitesinin düzeltilmesine ve yapılan kemik kesileri üzerine etkisi araştırılmıştır. Materyal ve Metod: Ekim 2024 ile Ağustos 2025 tarihleri arasında, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde opere edilen varus gonartrozu olan 28 hasta prospektif olarak değerlendirilmiştir. Valgus gonartrozu olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Ameliyat sırasında çekilen iki ayrı floroskopi görüntüsü üzerinden aks ölçümleri yapılmıştır. İlk floroskopi görüntüsü, pie crust yöntemi uygulanmadan önce alınmıştır. İkinci floroskopi görüntüsü, pie crust yöntemi uygulandıktan sonra kaydedilmiştir. Bu iki floroskopi görüntüsünde aks ölçümleri arasında karşılaştırma yapılmıştır. Pie crust yöntemi sonrası diz varus deformitesindeki açı değişiklikleri ve kemik kesilerinin miktarını azaltmaya yönelik etkisi dolaylı olarak araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan hasta sayısı toplam 28'dir. Hastaların 27 (%96,43)'si kadın, 1 (%3,57)'i erkektir. Yaş ortalamaları 66,14±8,15 olup en genç hasta 47 ve en büyük hasta 81 yaşındadır. Hastaların VKİ ortalamaları 27,35±1,99'dur. Ayrıca hastaların 18 (%66,7)'i kilolu, 6 (%22,2)'sı normal ve 3 (%11,1)'ü şişman-obezite kategorisinde yer almaktadır. Hastaların yaş, cinsiyet ve VKİ değerlerinin normal dağılımı incelenmiştir. Hastaların yaşları arasında istatistiksel farklılık (p=0,000) bulunmaktadır (p<0,05). 18 kadın hastanın 17'si bağ koruyan, 10'ununa bağ kesen yöntemi uygulanmıştır. 1 erkek hastaya bağ koruyan yöntemi uygulanmıştır. Cinsiyetin bağ kesen ve bağ koruyan yöntemine göre istatistiksel farklılık (p=0,141) bulunmamıştır (p>0,05). Bağ koruyanda 6 sol, 12 sağ taraf ve bağ kesende 4 sol, 6 sağ tarafta tespit edilmiştir. Hastaların operasyon öncesi, operasyon sırası ve iyileşme sürecindeki aks ölçüm değer aralıkları incelendiğinde; ameliyat öncesi tüm hastaların aks değerleri -21 ila 0 arasındadır. Operasyon sırasında birinci ölçümde (İNTRAOP_AKS1) hastaların %21,43'ünde (n=6) 0,1–2 aralığında, %35,71'inde (n=10) 2,1– 4 aralığında ve %42,86'sında (n=12) 4,1–20 aralığında AKS değerleri saptanmıştır. Operasyon sırasındaki ikinci ölçümde (İNTRAOP_AKS2) hastaların %11,12'sinde (n=3) 0,1– 2, %14,81'inde (n=4) 2,1–4 ve %74,07'sinde (n=20) 4,1–20 aralığında değerler görülmüştür. x Postoperatif dönemde ise hastaların %3,57'sinde (n=1) 0,1–2, %21,43'ünde (n=6) 2,1–4 ve %75'inde (n=21) 4,1–20 aralığında AKS değerleri bulunmuştur. Hastaların intraoperatif çekilen skopilerdeki aks değerleri karşılaştırıldığında pie crust yönteminin varus deformitesini düzeltmeye etkisi +2,09 derece olarak ölçülmüştür. Hastaların intraoperatif çekilen skopi ve postop aks değerleri karşılaştırıldığında pie crust yönteminin varus deformitesini düzeltmeye etkisi ortalama +1,55 derece olarak ölçülmüştür. Komplikasyon olarak; bir hastada pie crust yönteminin uygulanması aşamasında MCL orta hatta parsiyel rüptür gelişti. Hasta arka çapraz bağ kesen total diz protezi kararı verilen, PCL instabilitesi olan hastaydı. Bu durum PCL instabilitesi olan hastalarda pie crust yönteminin daha dikkatli yapılması gerektiğini gösteriyor. Komplikasyon gözlenme oranı %3,57 (1 hasta)'dir. Hastalarda komplikasyon görülme oranı (p=0,00) istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,05). Sonuç: Pie crust tekniği deneyimli cerrahlar tarafından ve uygun hasta seçimiyle uygulandığında, total diz artroplastisinde varus deformitesinin düzeltilmesinde etkili bir teknik olduğu ve bu düzeltmenin daha az kemik kesisi yapılmasını sağladığı düşünülmektedir. Pie crust yöntemi, yalnızca daha az invaziv bir yaklaşım sunmakla kalmayıp aynı zamanda postoperatif iyileşme sürecini hızlandırarak daha düşük komplikasyon oranları ve daha iyi fonksiyonel sonuçlar elde edilmesine olanak sağlamaktadır. Bu bulgular, pie crust tekniğinin total diz artroplastisinde güvenli ve etkili bir yumuşak doku gevşetme yöntemi olarak değerlendirilebileceğini göstermektedir. Tekniğin etkinliğinin uygulayıcıya bağlı olduğu ve dikkatli bir şekilde standardize edilmesi gerekmektedir.
65 yaş üstü femur pertrokanterik kırıklı hastalarda proksimal femoral nail sonuçlarının değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı pertrokanterik femur kırıklarında PFN implantı uygulanan 65 yaş üstündeki hastaların klinik ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmektir. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp merkezi hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında Eylül 2009 ve Ekim 2019 tarihleri arasında 36 hasta incelendi. Çalışmaya alınan hastalar 20 erkek 16 kadından oluştu. Ortalama yaş 75,33(65-95)'idi. 18 hasta sağ 18 hasta sol taraflı idi. Çalışmamızda hastaların yaşı, cinsiyeti, kırık tarafı, yatış süresi, ameliyatın ilk yatıştan sonraki kaçıncı günde olduğu, cerrahi süresi, travma şekli, kırık tipi, ek kırık olup olmadığı, ASA skoru, anestezi tipi, cerrahinin açık veya kapalı uygulanma türü, harris kalça skoru, radyolojik kaynama süresi, komplikasyon, mortalite değerlendirildi. Çalışmada AO kırık tipi ile radyolojik kaynama süresi ve harris kalça skoru arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Kırık instabil ise sonuçların daha kötü olabileceği muhtemeldir. Prognozu belirlemede kırık tipinin önemini bir kez daha göstermiştir. Erkeklerde sol taraf, kadınlarda sağ taraf tutulumu daha yüksek oranda görülmüş; bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bu konuda daha büyük olgu sayısı olan çalışmalara ihtiyaç vardır.
Diyabetik ayak Wagner evre I ve evre II ülserlerinde PRP uygulamasının yara iyileşme üzerine etkileri
Diyabetik ayak ülserleri (DAÜ), diyabetin en ciddi komplikasyonlarından biri olup, tedavi edilmediğinde ampütasyona kadar ilerleyebilen önemli bir sağlık sorunudur. Diyabetik ayak Wagner evre I ve evre II ülserlerinde trombositten zengin plazma (PRP) yara iyileşmesi üzerindeki etkiler araştırılmıştır. Çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji polikliniğinde toplam 44 hasta üzerinde gerçekleştirilmiştir. Hastalar PRP uygulandı (n=23) ve PRP uygulanmadı (n=21) olmak üzere iki grup halinde ayrıldı. Çalışma grubunda PRP yara dudaklarına ve yara tabanına uygulandı, kontrol grubunda ise geleneksel pansuman yöntemleri uygulandı. Hastalar 28 gün boyunca takip edilmiş ve yaraların iyileşmesi detaylı bir şekilde değerlendirilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre, PRP uygulanan grupta yara boyutlarında anlamlı bir küçülme, granülasyon ve epitelizasyon oranlarında ise belirgin bir artış gözlenmiştir. PRP uygulanan grupta granülasyon oluşma olasılığı, PRP uygulanmayan gruba göre yaklaşık 35.75 kat daha fazla sayıdadır. Benzer şekilde, PRP uygulanan grupta epitelizasyon oluşma olasılığı da 12.86 kat daha yüksek olarak tespit edilmiştir. Ayrıca PRP uygulanan bölgedeki yara akıntısında azalma ve CRP seviyelerinde düşüş tespit edilmiştir. Bununla birlikte ESH ve WBC değerlerinde anlamlı bir değişiklik gözlenmemiştir. PRP'nin herhangi bir yan etkisi olmadığı ve güvenli bir tedavi yöntemi belirlendi. Çalışmada, PRP'nin yara iyileşmesini hızlandırdığı görüldü. PRP uygulanan grupta yara boyutlarının küçülmesi ve akıntının azalması, PRP'nin lokal ve sistemik döngüsü etsi olabileceği düşünüldü. Sonuç olarak, PRP diyabetik ayak Wagner evre I ve evre II ülserlerinde yara iyileşmesini hızlandırdığı, granülasyon ve epitelizasyonun arttığı görüldü. PRP diyabetik ayak tedavisinde etkili bir yöntem olarak kullanılabilir, ancak daha geniş hasta grupları ve uzun süreli takiplerle desteklenmelidir. Ayrıca PRP'nin farklı konsantrasyonlarında ve diğer tedavi yöntemleriyle kombinasyonu ile yapılan çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışma, PRP'nin diyabetik ayak Wagner evre I ve evre II tedavisinde güvenli ve etkili bir seçenek olduğunu göstermektedir.
Distal femur tümör rezeksiyon protezlerinde sağkalım ve sağkalımı etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Otuz yılı aşkın süredir; kemoterapi tedavisinin gelişmesi, implant imalat ve uygulama tekniklerindeki ilerlemeler, cerrahi tekniklerdeki yenilikler ve doğru hasta seçimi sonucu alt ekstremite kas iskelet sistemi tümörlerinde amputasyon yerini eklem koruyucu cerrahiye bırakmıştır. Endoprostetik rekonstrüksiyon ise eklem koruyucu cerrahi yöntemlerinden en sık tercih edilen yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda 2001-2020 yılları arasında distal femur tümör rezeksiyon protezi uygulanan 29'u kadın, 25'i erkek 54 hasta; protezlerin sağkalımı, görülen komplikasyonların değerlendirilmesi, hasta sağkalımı ve fonksiyonel sonuçların değerlendirilmesi amacı ile çalışmaya dahil edilmiştir. Tümör dışı nedenlerle yapılan tümör rezeksiyon protezi cerrahileri dahil edilmemiştir. Fonksiyonel sonuçları değerlendirmek için MSTS skorlaması kullanılmıştır. Minimum takip süresi 1 yıl olan hastalar çalışmaya dahil edilmiş ve sağkalım analizleri Kaplan-Meier analizi ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan 54 hastanın 27'si (%50) osteosarkom, 9'u metastaz (%16.7), 7'si Ewing sarkom (%13) ve 11'i (%20.4) diğer başlığında toplanan dev hücreli tümör (4 hasta), kondrosarkom (3 hasta), multiple myelom (2 hasta), sinoviyal sarkom (1 hasta) ve lenfoma (1 hasta) idi. Yaş gruplarına bakıldığında 28 erişkin (%51.9), 26 pediatrik (%48.1) hasta olduğu görüldü. Son kontrolde 38 hastanın (%70.4) yaşıyor olduğu görüldü. Tarafımızca uygulanan tümör rezeksiyon protezlerinin literatür ile benzer protez sağkalımı, hasta sağkalımı ve komplikasyon oranlarına sahip olduğu görüldü. Fonksiyonel sonuçlarla birlikte değerlendirildiğinde alt ekstremite kas iskelet tümörlerinde rekonstrüksiyon amaçlı tümör rezeksiyon protezi uygulamasının güvenli ve başarılı bir yöntem olduğu görüldü.
Adölesan ve genç erişkinlerde asetabuler displazi tedavisinde uygulanan ganz osteotomisinin klinik sonuçları üzerinde etkili faktörlerin değerlendirilmesi
Asetabuler displaziye sekonder gelişen osteoartrit erişkin dönem kalça ağrısı nedenleri arasında geniş bir yer kaplamaktadır. Erişkin dönemin erken evreleri ile adölesan dönemde semptomatik hale gelmiş olan kalça displazisinin tedavisinde farklı tedavi metotları tanımlanmıştır. Bu tedavi metotlarından birisi Ganz periasetabuler osteotomidir. Bu tez çalışmasında Ganz osteotomisinin orta uzun dönem radyolojik ve klinik sonuçlarını tespit etmek ve klinik sonuçları etkileyen değişkenlerin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya, Ocak 1999 ve Aralık 2019 tarihleri arasında asetabuler displazi tanısı Ganz osteotomisi operasyonu gerçekleştirilmiş olan toplam 43 hastanın 55 kalçası alındı. Hastaların; ameliyat yaşları, artroz dereceleri, ameliyat öncesi ve son takipteki Harris Kalça Skorları tespit edildi. Hastaların pelvis ön arka grafileri ve aksiyel BT-MR kesitleri üzerinden ameliyat öncesi ve sonrası asetabuler indeks, Sharp açısı, lateral merkez kenar açısı, anterior merkez kenar açısı, ACM açısı, ekstrüzyon indeksi, kalça lateralizasyon indeksi, asetabuler versiyon ve asetabuler sektör açıları ölçümleri yapıldı. Ameliyat öncesi ve sonrası tespit edilen radyolojik ve klinik değerler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Klinik sonuçları etkileyen değişkenlerin tespit edilmesi amacıyla hastaların Harris kalça skorları ve kalça eklem hareketlerinin radyolojik değerler ile korelasyon analizi yapıldı. Hastaların yaş ortalaması 19.85±6.57 idi. Hastaların ortalama takip süresi 8.65±6.5yıl olarak tespit edildi. 55 hastanın son takip filmleri değerlendirildiğinde ortalama Sharp açısı 34.91º±7.23º (17º-51º), ortalama lateral merkez kenar açısı 29.98º ±11.90º (4º-55º), ortalama anterior merkez kenar açısı 45.67º ±16.34º (5º-73º), ortalama Tönnis açısı 7.07º±8.03º (-12º-25º), ortalama ekstrüzyon indeksi %12.44±12.96 (0-43), ortalama ACM açısı 61.65º±4.36º (54º-73º), ortalama kalça lateralizasyon indeksi 0.66±0.10 (0.43-0.95), ortalama asetabuler derinlik %23.84±3.98 (14-32), ortalama asetabuler versiyon 12.29º ±14.93º (-32º-35 º), ortalama anterior asetabuler sektör açısı 60º±20.06º (28º-136º), ortalama posterior asetabuler sektör açısı 84.13º±14.34º (39º-109º), ortalama horizontal asetabuler sektör açısı 144.22º±18.03º (95º-213º) olarak bulundu. Klinik değerlendirmede ise son takipte ortalama Harris Kalça Skoru 81.62±14.1 olarak bulundu. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası değerleri olan tam olan hastalar karşılaştırıldığında iki eş arasındaki farkın anlamlılık testinde asetabuler indeks, Harris Kalça Skoru, Sharp açısı, lateral merkez kenar açısı, anterior merkez kenar açısı, Tönnis açısı, Tönnis evresi, anterior asetabuler sektör açısı, horizontal asetabuler sektör açısında istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler meydana geldi. ACM açısı, kalça lateralizasyon indeksi ve posterior asetabuler sektör açılarında ameliyat öncesi ve sonrası değerlerde anlamlı bir fark gözlenmedi. Radyolojik ve klinik ölçümler korelasyon analizi ile değerlendirildiğinde son takipteki Tönnis evresi ile son takipteki Harris kalça skoru, kalça fleksiyonu ve kalça dış rotasyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon tespit edildi. Klinik ve radyolojik değerlendirmenin sonuçları dikkate alındığında genç erişkin ve adölesan dönem asetabuler displazi tedavisinde Ganz osteotomisinin memnuniyet verici sonuçları olduğu, klinik skorlar ve radyolojik parametreler üzerinde anlamlı değişikliğe neden olduğu görülmüştür.
Erişkinlerde ön çapraz bağ yaralanmalarında hill sachs lezyonu benzeri kemik iliği ödemi paterninin sıklığı ve ek yaralanmalarla ilişkisi
Amaç: Çalışmamızda hedeflenen, akut tam kat ön çapraz bağ (ÖÇB) yırtığı tanılı hastalarda kemik iliği ödemi (KİÖ) yerleşimlerinin incelenmesi ve anterior omuz çıkığı benzeri mekanizmayı düşündüren (Hill-Sachs benzeri) paternlerin sıklığının gösterilmesidir. Ayrıca KİÖ bulgularının diğer parametrelerle olan ilişkileri, eşlik eden diğer yaralanmaların sıklıkları ve menisküs yaralanmalarının KİÖ yerleşimleri/paternleri ve diğer parametrelerle olan ilişkileri incelenecektir. Gereç ve Yöntem: Manyetik rezonans görüntülemede akut tam kat ÖÇB yırtığı saptanan hastalar çalışmaya dahil edildi. KİÖ'nün yerleşimleri ve Hill-Sachs benzeri paternlerin sıklıkları araştırıldı. Eşlik eden bağ, menisküs, kemik/kıkırdak yaralanmaları incelendi. Eşlik eden menisküs yaralanmaları ile KİÖ yerleşimleri/paternleri, morfometrik ölçümler, yaş ve cinsiyet arasındaki ilişkiler değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 68 hasta dahil edildi. En sık ödem görülen bölgeler tibial platonun posterolaterali (PL, %70.6), posteromediali (PM, %51.5) ve lateral femoral kondilin orta bölümüydü (LFO, %51.5). Hill-Sachs benzeri paternler %32.35-50.00 oranlarında görüldü. PL yerleşimi (p<0.01) ve LFO + PL paterninde ödem olanlarda (p=0.046) medial menisküs yırtıklarının (MMY) daha seyrek görüldüğü saptandı. MMY olanlarda medial tibial eğimin (MTE) daha az (p=0.04), lateral tibial yüksekliğin daha fazla (LTY) (p=0.01), lateral menisküs yırtıkları (LMY) olanlarda MTE'nin (p=0.03) daha fazla olduğu saptandı. Hill-Sachs benzeri ödem paternleri görülenlerde LTY'nin daha az (p=0.03) olduğu görüldü. Kadınlarda erkeklere göre medial tibial derinliğin (MTD) daha az (p<0.01) olduğu görüldü. Sonuç: Sonuçlarımız erişkinlerde ÖÇB yırtıkları sonrası Hill Sachs lezyonu benzeri KİÖ paternlerinin sık görüldüğünü göstermektedir. Tibial platonun posterolateralinde ve Hill-Sachs benzeri paternde KİÖ olanlarda MMY daha seyrek görülmüştür. MTE'nin hem MMY hem de LMY'ler ile, LTY'nin hem MMY hem KİÖ paterni ile, MTD'nin ise cinsiyetle ilişkili olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Kemik iliği, omuz çıkığı, ödem, ön çapraz bağ
İmmobilizasyon ile indüklenen sıçan donuk omuz modelinde sistemik n-asetil sistein kullanımının kapsüler fibrozis ve lökomotor aktivite üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: İmmobilizasyonla indüklenmiş sıçan donuk omuz modelinde, immobilizasyon süresince N-asetil sistein (NAC) verilen ve NAC verilmeyen denekleri; eklem hareket açıklıkları (EHA) ve üst ekstremite aktiviteleri açısından karşılaştırarak, antioksidan N-asetil sistein molekülünün profilaktik antifibrotik etkilerinin gözlemlenmesi amaçlanmaktadır. Metot: 28 adet 12 haftalık Sprague Dawley sıçanda, genel anestezi altında, internal skapulohumeral fiksasyonla omuz immobilizasyonu gerçekleştirildi. Denekler randomize şekilde NAC verilecek (Grup 1, n=14) ve NAC verilmeyecek (Grup 2, n=14) iki gruba ayrıldı. Birinci gruba 8 haftalık immobilizasyon süresince 1200 mg/kg/gün NAC peroral verildi. 8 haftanın sonunda remobilizasyon gerçekleştirildi. İmmobilizasyondan önce ve remobilizasyondan sonra; immobilizasyon uygulanan tarafa yönelik üst ekstremite lokomotor aktivitesi ve omuz abdüksiyon/fleksiyon EHA'lar ölçüldü. Aktivite; üst ekstremitenin uzanma-kavrama becerisini ölçmek üzere tasarlanan Montoya'nın merdiven düzeneğiyle değerlendirildi. EHA'lar; omuza kuvvet etkisi olmadan ve standart kuvvet uygulanırken anterior-posterior/lateral planda gerçekleştirilen radyografik görüntülemelerdeki skapulohumeral açılar arasındaki farkın hesaplanmasıyla bulundu. Bulgular: İmmobilizasyon öncesi; sagittal/koronal plan EHA ve aktivite ölçümleri iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark göstermedi (p>0,05). Remobilizasyon sonrası ölçümlerde immobilizasyon öncesine göre abdüksiyon/fleksiyon EHA ve üst ekstremite aktivitesi iki grupta da anlamlı azalma gösterdi (p<0,05). Remobilizasyondan sonrasındaki fleksiyon EHA iki grup arasında anlamlı fark gösterirken (p<0,05); abdüksiyon EHA, hesaplanan p=0,051 değeriyle anlamlı fark oluşturmadı (p>0,05). Remobilizasyon sonrasındaki üst ekstremite aktivite testinde iki grup arasında anlamlı fark görülmedi (p>0,05). Üst ekstremite aktivitesinde ve abdüksiyon/fleksiyon EHA'da immobilizasyon nedeniyle gerçekleşen kayıplar iki grup arasında anlamlı fark göstermedi (p>0,05). Sonuç: Bulgular NAC profilaksisi verilen grupta daha az şiddette etkilenmeyi göstermektedir. NAC donuk omuz profilaksisinde antifibrotik etkileri sayesinde faydalıdır. Bu durum donuk omuzda oksidan-antioksidan mekanizmaların rolü olabileceğini göstermektedir.
Medialize edici kalkaneal osteotomi ve lateral kolon uzatma osteotomi varyasyonlarının ard ayak dizilimine etkileri: üç boyutlu anatomik model çalışması
Amaç: İlerleyici Çöken Ayak Deformitesi (İÇAD), medial ark çökmesi, ön ayakta abduksiyon, talonaviküler örtünümde azalma ve ard ayakta valgus dizilimi gibi komponentleri içerebilen bir ayak deformitesidir. Bu çalışmanın amacı, sanal cerrahi ile medialize edici kalkaneal osteotomi (MEKO) ve lateral kolon uzatma osteotomisinin (LKUO) varyasyonlarının ayak dizilimi üzerindeki etkilerini değerlendirerek preoperatif planlama için bir tedavi algoritması oluşturmak ve asistan eğitimi için 3 boyutlu (3B) katı eğitim modeli geliştirmektir. Materyal ve Metot: Altı evre I İÇAD hastasına ait yük altında çekilen BT görüntülerinin 3B sanal modelleri üzerinde 5 mm, 10 mm, 15 mm MEKO ve LKUO uygulanarak 36 postoperatif sanal model oluşturuldu. Postoperatif değişiklikler, AP talokalkaneal açı, ard ayak açısı, ard ayak moment kolu, AP talus - 1. metatars açısı ve talonaviküler örtünüm ölçülerek değerlendirildi. 5 mm, 10 mm, 15 mm LKUO uygulanan katı eğitim modelinde talonaviküler örtünüm değerlendirildi. Bulgular: Sanal cerrahide 5, 10 ve 15 mm'lik LKUO için AP talus - 1. metatars açısında sırasıyla 4,1°±0,9, 9,3°±1,3 ve 13,9°±2,0, talonaviküler örtünümde ise -4,6°±0,9, -10,7°±2,0 ve -14,5°±1,0 değişiklik gözlemlendi. 5, 10 ve 15 mm'lik MEKO ise ard ayak moment kolunda sırasıyla 5,3 mm±0,7, 10,0 mm±1,3 ve 15,1 mm±1,2, ard ayak açısında 4,49°± 0,62, 9,19°±1,64 ve 13,74°±2,34, AP talokalkaneal açıda ise 3,5°±0,3, 7,3°±1,6 ve 10,9°±0,9 değişikliğe neden oldu. Sanal ve katı modellerde LKUO sonrası talonaviküler örtünümdeki değişim miktarları benzer bulundu. Sonuç: İÇAD tedavisi için deformite miktarına göre uygulanacak MEKO ve LKUO miktarını formüle eden bir preoperatif planlama algoritması geliştirilmiştir. Sanal cerrahi ile benzer sonuçları veren katı modeller asistan eğitimi için önemli katkı sağlayabilir.
Kalkaneus kırıkları sanders sınıflamasının ortopedi asistanları tarafından öğrenilmesi ve yorumlanması: Bilgisayarlı tomografi görüntüleri, üç boyutlu baskı ve sanal gerçeklik gözlükleri ile yapılan kıyaslamalı bir çalışma
Amaç: Çalışmanın amacı, kalkaneus kırıklarının Sanders sınıflamasının öğrenilmesi ve yorumlanması sürecinde, modern teknolojik araçların eğitimdeki etkilerini incelemektir. Bilgisayarlı Tomografi (BT), 3B (üç boyutlu) baskı ve sanal gerçeklik (SG) gözlükleri kullanılarak, ortopedi ve travmatoloji eğitimine olan katkılar karşılaştırılmıştır. Çalışma, bu yöntemlerin kalkaneus kırıklarının sınıflandırılmasındaki etkinliğini belirlemeyi hedeflemiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, kalkaneus kırığı tanısı almış ve BT görüntüleri mevcut 33 hasta dahil edilmiştir. 25 ortopedi ve travmatoloji asistanı, her bir kırığı sırasıyla 2B BT kesitleri, 3B baskılar ve SG görüntüleri üzerinden değerlendirmiştir. Gözlemci-içi ve gözlemciler arası uyum ile her bir yöntemle yapılan sınıflamaların doğruluğu analiz edilmiştir. Üç farklı değerlendirme oturumu düzenlenmiş ve her oturumda farklı bir yöntem kullanılarak sonuçlar kaydedilmiştir. Bulgular: Gözlemciler arası uyum açısından 3B baskı yöntemi en başarılı sonuçları vermiştir. Doğruluk açısından ise BT ile yapılan değerlendirmelerde en yüksek doğru yanıt oranına ulaşılmıştır. En çok tercih edilen yöntem ise SG olmuştur. Eğitim yılına göre yapılan analizde, asistanların eğitim düzeyine bağlı olarak sınıflama başarısında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç: Çalışma, kalkaneus kırıklarının sınıflanmasında modern 3B teknolojilerinin, BT yöntemlerine kıyasla daha yüksek uyum sağladığını göstermektedir. Ancak doğruluk açısından BT en etkili yöntem olarak öne çıkmaktadır. Çalışma, 3B teknolojilerinin ortopedi eğitimine entegrasyonunun, eğitim süreçlerinde önemli katkılar sağlayabileceğini vurgulamaktadır. Anahtar Sözcükler: Kalkaneus Kırıkları, Kırık Sınıflandırması, Bilgisayarlı Tomografi, Üç Boyutlu Baskı, Sanal Gerçeklik
Pes kavusu bulunan hastalarda birinci metatars ekstansiyon osteotomisinin ayak dizilimine etkisi: Üç boyutlu anatomik model çalışması
Amaç: Pes kavus, ayak medial arkın yüksek olması ve vücut ağırlığını vermekle arkın düzelmemesi ile karakterizedir. Bu çalışmada üç boyutlu anatomik modellerde sanal ortamda pes kavus tedavisinde uygulanan birinci metatars ekstansiyon osteotomi varyasyonların ayak dizilimine etkisinin incelenerek tedavi algoritması oluşturulması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Pes kavus deformitesi olan 10 hastaya ait ayakta yük altında çekilen BT görüntülerinden oluşturulan 3-boyutlu modeller üzerinde 1. metatarsın proksimalinden 1 cm ve 2 cm seviyede ayrı ayrı 3 mm, 5 mm ve 7 mm boyutlarında ekstansiyon osteotomisi uygulanarak 60 model oluşturuldu. Osteotomi öncesi ve sonrası Meary açısı, kalkaneal eğim açısı ve tibiokalkaneal açı değerlendirildi. Bulgular: Sanal cerrahide 1 cm'den yapılan 3 mm, 5 mm ve 7 mm miktarında ekstansiyon osteotomilerinin ayak dizilimine etkileri incelendiğinde, Meary açısında sırasıyla 6.65°±1.18, 10.94°±1.87, 15.13°±2.53, kalkaneal eğim açısında 2.14°±0.48, 3.57°±0.57, 4.89°±0.93, ve tibiokalkaneal açıda 4.92°±1.33, 8.27°±1.92, 11.6°±2.62 derecelik azalma sağladıkları tespit edildi. 2 cm'den yapılan 3 mm, 5 mm ve 7 mm miktarında ekstansiyon osteotomilerinin ayak dizilimine etkileri incelendiğinde, Meary açısında sırasıyla 6.62°±1.02, 10.56°±1.81, 14.3°±2.32, kalkaneal eğim açısında 2.09°±0.38, 3.34°±0.51, 4.52°±0.7, ve tibiokalkaneal açıda 4.84°±1.01, 7.78°±1.38, 10.74°±2.1 derecelik azalma sağladıkları tespit edildi. Kama boyutları eşit tutulduğunda 1 cm ve 2 cm'den yapılan osteotomilerin ayak dizilimine etkileri açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç: Pes kavus tedavisinde deformite miktarına göre uygulanacak 1. metatars ekstansiyon osteotomisini formüle eden bir preoperatif planlama algoritması geliştirildi. Anahtar Sözcükler: Pes kavus, 1. Metatars ekstansiyon osteotomisi, 3-boyutlu modelleme, preoperatif planlama
Gelişimsel kalça displazisine sekonder koksartroz nedeniyle yapilan total kalça artroplastisinin diz eklemi üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, gelişimsel kalça displazisine (GKD) sekonder koksartroz nedeni ile total kalça artroplastisi (TKP) uygulanmış hastaların orta-uzun dönem takiplerinde TKP'nin alt ekstremite biyomekaniği, koronal plan dizilimi ve diz üzerindeki etkilerini incelemek ve diz ekleminde meydana gelen postoperatif biyomekanik değişiklikleri radyolojik ve fonksiyonel olarak değerlendirmektir. Yöntem: Toplam 108 kalçanın 74'ü tek taraflı, 34'ü çift taraflı TKP uygulanmış hastalardan oluşmaktadır. Kalçalar ayrıca Crowe tipine (1-2 düşük, 3-4 ileri displazi) ve kullanılan femoral komponent çeşidine göre kategorize edildi. Hastaların ortalama takip süresi yaklaşık 4 yıldı (1-10). Radyolojik değerlendirmeler, mekanik ve anatomik lateral distal femoral açı (mLDFA, aLDFA), mekanik medial proksimal tibial açı (mMPTA), diz eklem hattı uyum açısı (JLCA), pelvik eğim (PE), bacak uzunluk farkı (BUF), Q açısı, femoral ofset (FO), kalça-diz-ayak açısı (HKA), diz mekanik aks deviasyon oranı (DMADO), femur mekanik-anatomik aks arası açı (FMAA), diz Kellgren-Lawrence (KL) evresi ve tibiotalar açı (TTA) ölçülerek gerçekleştirildi. Fonksiyonel değerlendirmeler, Görsel Analog Skala (VAS), Harris Kalça Skoru (HKS), Diz Cemiyeti Skoru (KSS), Oxford Diz Skoru, Diz Yaralanma ve Osteoartrit Sonuç Skoru (KOOS) ve Western Ontario ve McMaster Üniversiteleri Osteoartrit İndeksi (WOMAC) ile yapıldı. Bulgular: 57 düşük ve 51 ileri displazisi olan kalça değerlendirildi. İleri displazi grubunda ameliyat sonrası mMPTA, BUF ve değişimi, Q, HKA açısı ve değişimi, DMADO, diz KL evre farkı anlamlı olarak daha yüksekken ameliyat öncesi ve sonrası FMAA ise daha düşüktü. Ameliyat sonrası en düşük mLDFA ve FMAA; en yüksek HKA açısı ve PE konik protezde bulunurken en yüksek mLDFA, FO ve FMAA; en düşük PE, HKA açısı kama protezde bulunmuştur. Lakin, Crowe tipine ve femoral komponent tipine göre klinik sonuçlar açısından anlamlı fark yoktur. Ameliyat sonrası tüm hastalarda anlamlı olarak kalça ve diz VAS azalırken, HKS, KSS, KOOS, Oxford Diz Skoru ve WOMAC skoru artmıştır. Sonuç: İleri displazisi olan hastalarda orta-uzun dönemde TKP sonrası dizde valgus yönelimi artarken, düşük displazisi olan hastalarda bu yönelim zamanla düzelmektedir. Konik femoral komponent valgus hizalanmasını artırabilirken, kama komponent daha stabil bir mekanik aks sağlamaktadır. Postoperatif dizdeki radyolojik değişiklikler orta-uzun dönemde fonksiyonel sonuçlara yansımamaktadır. Anahtar Sözcükler: Gelişimsel Kalça Displazisi, Koksartroz, Total Kalça Artroplastisi, Diz Biyomekaniği, Koronal Plan Dizilimi, Femoral Protez, Valgus Hizalanması, Mekanik Aks Değişiklikleri, Radyolojik Değerlendirme, Fonksiyonel Sonuçlar
Lucı̇lı̇a serı̇cata larva salgısının ı̇n vı̇tro kondroblast hücre kültürü üzerı̇ne etkı̇nliğinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı , Lucilia sericata (LS) larvalarından elde edilen salgının insan kondroblast hücreleri (CHON-001) üzerindeki etkileri in vitro koşullarda incelemektir. Kıkırdak dokusunun sınırlı kendini yenileme kapasitesi ve osteoartrit gibi dejeneratif eklem hastalıklarının artan önemi, LS'nin potansiyel biyolojik ajan olarak araştırılmasını değerli kılmaktadır. Yöntem: CHON-001 hücreleri farklı LS dozlarında 1, 6, 12, 24 ve 48 saat aralıklarında muamele edilmiştir. Oksidatif stres oluşturmak için hücrelere hidrojen peroksit (H₂O₂) uygulanmış ve LS ile kombinasyon etkileri değerlendirilmiştir. Hücre canlılığı MTT testi ile belirlenmiş; veriler normal dağılım göstermediğinden Kruskal–Wallis ve Bonferroni düzeltmeli analizler kullanılmıştır. Bulgular: LS uygulaması, kondroblast canlılığında doz bağımlı bir artış göstermiştir. Düşük ve orta konsantrasyonlar hücre canlılığını artırırken, yüksek dozlar sitotoksik etki oluşturmuştur. H₂O₂'ye maruz bırakılan hücrelerde LS özellikle orta dozlarda koruyucu etki göstermiş ve oksidatif hasarı anlamlı düzeyde azaltmıştır (p<0,01). Sonuç: LS'nin insan kondroblastları üzerinde canlılığı destekleyici ve oksidatif stresi azaltıcı özellikler sergilediği belirlenmiştir. Bu bulgular, LS'nin kıkırdak rejenerasyonunda adjuvan biyolojik ajan olarak kullanılabileceğini ve osteoartrit tedavisine yönelik yeni rejeneratif yaklaşımlar için bilimsel temel oluşturabileceğini göstermektedir.