
387
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Kobaylarda akustik travma modelinde koklear fonksiyonlar üzerine memantin etkinliğinin araştırılması
Çalışmamızda akustik travmada memantinin koruyucu etkinliğini elektrofizyolojik histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak değerlendirmeyi amaçladık. Normal işiten 30 kobaydan 6 grup oluşturuldu. Grup 1 kontrol grubu, Grup 2 akut dönem akustik travma, Grup 3 kronik dönem akustik travma, Grup 4 akustik travma + steroid, Grup 5 akustik travma + serum fizyolojik, Grup 6 akustik travma + memantin uygulanan gruplardır. İntraperitoneal uygulama, akustik travmadan 1.5 saat önce, birer kez yapılmıştır. Akustik travma modeli 115-120 dB, 1,5-2 saat 6-10 kHz frekansta gürültü verilerek oluşturuldu. Travma sonrası 2 saat içinde, 7. gün, 14. gün, 21. gün DPOAE ve ABR ölçümleri yapıldı. Çalışma sonunda intrakardiyak kan alınıp kobaylar dekapite edildi. Baseline ölçümlerde tüm grupların bu frekanslardaki S/N-R değerleri ≥6 dB, ABR tüm frekanslarda <30 dB idi. ABR'de 5. ölçüm için 12, 16, 24 kHz'te memantin grubunun eşik değerleri akustik travma kronik dönem grubundan istatistiksel anlamlı ölçüde daha düşüktü (p<0.05) ABR eşik değeri 32 kHz'te memantin grubunda serum fizyolojik grubundan anlamlı yüksekti (p<0.05). 12, 16, 24 kHz'te steroid grubunda, akustik travma kronik dönem grubundan anlamlı düşüktü (p<0.05). ABR için; 1. ve 2. Ölçüm arasındaki değişim farkına bakıldığında, tone burst ABR'de grup 2-4 arasında 8, 12, 24, 32 kHz, Grup 2-6 arasında 16, 24, 32 kHz'te fark vardı (p<0.05). Histopatolojik incelemede spiral ganglionda nükleer dejenerasyon ve vakuolizasyon; Grup 6'da hafif derece, Grup 2, 3 ve 5'te yoğun derecedeydi. Serum prestin düzeyleri Grup 4 ve Grup 6'da, Grup 3 ve Grup 5'ten istatistiksel anlamlı ölçüde daha yüksekti Çalışmamızın mevcut bulguları gürültüye bağlı işitme kaybında memantinin koruyucu etkisi olabileceğini düşündürektedir.
Kronik myeloid lösemi hastalarının güncel kılavuzlar eşliğinde retrospektif değerlendirilmesi
Kronik Myeloid Lösemi tedavisinde imatinib ve diğer tirozin kinaz inhibitörleri ile başarı belirgin oranda artmıştır. Kronik Myeloid Lösemi hastalarının uzun dönem takibinde; tedavi öncesinde değerlendirilen prognostik faktörler, tedavilerin advers olay yönetimi, tedavilere yanıt değerlendirmeleri ve ilaca direnç mekanizmalarının yakından izlemi klinik pratikte önem kazanmıştır. Biz de bu çalışmamızda, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniği'nde Ocak 2005-Ocak 2023 arasında tanı alan ve klinik izlemde olan 18 yaş ve üzeri 113 Kronik Myeloid Lösemi hastasının güncel kılavuzlar eşliğinde geriye dönük değerlendirilmesini amaçladık. Hastaların demografik, klinik, laboratuvar, genetik ve görüntüleme verileri, prognostik risk skorları, uygulanan tedavileri, tedaviye yanıt değerlendirmeleri, advers olaylar ve komplikasyonları hastane kayıtlarındaki bilgileri doğrultusunda elde edildi. Çalışmamızdaki 113 hastanın 68'i (%60,2) erkek, 45'i (%39,8) kadındı. Hastaların medyan tanı yaşı 57,00 (21,00-88,00) yıl olarak bulundu. Dünya Sağlık Örgütü 2016 kriterlerine göre hastaların 106'sına (%93,8) kronik fazda, 5'ine (%4,4) akselere fazda ve 2'sine (%1,8) blastik fazda tanı koyuldu. Hastaların 95'inde (%84,1) en az bir komorbidite, medyan 3 komorbidite (min-max: 0-11) olduğu görüldü. Komorbidite sayısının 3'ten fazla olmasının sağkalım üzerinde bir risk faktörü olduğu gösterilmiştir (p:0,03). Tüm hastalarda ilk sıra tedavi olarak imatinib başlandığı, ilk sıra tedavi başlanan 113 hastadan 47'sinde (%41,6) ilk sıra tedaviden ikinci sıra tedaviye geçildiği görüldü. İkinci sıra tedavi başlanan 47 hastanın 28'inde (%59,6) medyan 12,5 ay (2-120 ay) içinde üçüncü sıra tedavi ihtiyacı geliştiği görüldü. İmatinib ile 3. ayda erken moleküler yanıt elde edilen ile elde edilmeyen hastalar arasında yaşam süreleri açısından istatiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (p:0,007). Hastaların tanı koyulduktan itibaren medyan takip süresi 83 (2-213) ay bulundu. 24 hastanın (%21,2) herhangi bir nedenle hayatını kaybettiği görüldü. Tüm hastaların ortalama yaşam süresi 168,69 ay (Standart deviasyon 7.60) (153,789-183,597; %95 Güven aralığı) olarak hesaplandı. Takip süresince median sağkalım süresine ulaşılamadı. Tanı anındaki yaş artışı, yüksek "European Treatment and Outcome Study" riski, yüksek "European Treatment and Outcome Study Long Term Survival" riski, tanı anı bazofil sayısının artışı, komorbidite sayısının >3 olması, imatinib ile majör moleküler yanıt olmaması ve durumunun belirsiz olması, 2. kuşak tirozin kinaz inhibitörüne geçmek ile mortalite olasılığının arttığı saptanmıştır (sırasıyla p:0,000; p:0,055; p:0,009; p:0,008; p:0,003; p:0,004; p:0,001; p:0,046). Tanı yaşındaki artış ve imatinib ile majör moleküler yanıt sağlanamaması, multivariate istatistiksel analiz sonucunda mortaliteyi tahmin edici bağımsız risk faktörleri olarak saptanmıştır (sırasıyla p:0,022; p:0,031). İmatinib ile majör moleküler yanıt sağlanması, sağlanmamasına göre mortaliteden koruyucu bir faktör olarak bulunmuştur (p:0,028). Anahtar kelimeler: Kronik Myeloid Lösemi, tirozin kinaz inhibitörleri, sağkalım, mortalite, advers olay
2019-2022 yılları arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Polikliniğine başvurmuş hayati tehlikesi olan olguların kemik kırıkları ile ilişkisinin adli/tıbbi olarak retrospektif incelenmesi
Bu çalışmada Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına adli rapor düzenlenmesi amacıyla başvurmuş hayati tehlikeye neden olan yaralanması bulunan olguların tanı, klinik seyir, sosyodemografik özellikleri, yaralanma bölgesi, kemik kırığı olup olmadığı ve kemik kırığı olan hastaların özelliklerinin değerlendirilmesi, bu özelliklerin hayati tehlike ile ilişkisinin karşılaştırılması, rapor sonucu ve bölgedeki adli olay çeşitliliği gibi verilerin elde edilmesi, bu verilerin aralarındaki ilişkilerin değerlendirilmesi, sonuçların ülkemizde yapılmış benzer çalışmalarla karşılaştırılarak tartışılması amaçlanmıştır. Geriye dönük olarak yaptığımız çalışmada 01.01.2019-31.12.2022 yılları arasında Anabilim dalımız polikliniğine başvurmuş hayati tehlikesi bulunan olgular çalışmaya dâhil edilmiştir. Çalışmaya dâhil edilen 385 olgunun %80,3'ü erkek, %19,7'si kadınlardan oluşmaktadır. Olguların yaş ortalaması 37,59 ± 18,98'dir. Olgularımızın en sık 2020 yılında (%28,6), yaz mevsiminde (%37,7), ağustos ayında (%12,7) acil servise başvurdukları tespit edilmiştir. Olay tarihi ile adli rapor talep edilmesi arasında ortalama 3,23 aylık bir süre olduğu gözlenmiştir. Tüm olguların %70,6'sında kemik kırığı görülmüştür. Olgularımızda hem hayati tehlikeye neden olan yaralanmaların en sık bulunduğu bölgenin hem de kırıkların en sık saptandığı bölgenin göğüs bölgesi olduğu ve bu bölgedeki yaralanmaların %54,5'inin trafik kazaları nedeniyle oluştuğu tespit edilmiştir. Kemik kırıklarının %72,4'ünün yaşamsal fonksiyonlara etki skorlamasında ağır sınıfında bulunduğu saptanmıştır. Düzenlenen adli raporlardaki hata ve eksikliklerin azaltılması, trafik kazaları vakalarında göğüs bölgesinin detaylı incelenmesi, lomber kırık varlığında iç organ hasarı açısından vakanın incelenmesi gerektiği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Adli travmatoloji, hayati tehlike, kemik kırığı.
Kronik hepatit B hastalarında eş zamanlı görülen alkol dışı yağlı karaciğer hastalığının epidemiyolojisi ve uzun dönem sonuçlar üzerine etkisi
Hepatit B virüsü enfeksiyonu ve alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı, kronik karaciğer hastalığına yol açabilen temel iki etmendir ve bu hastalıklar karaciğer sirozu, hepatosellüler karsinom gibi ciddi komplikasyonlara neden olabilmektedir. Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı ve kronik hepatit B virüsü enfeksiyonu olan hasta sayısının her geçen gün arttığı ve her iki hastalığın uzun vadeli prognozunun olumsuz olduğu gözlemlenmektedir. Günümüzde ise, bu iki hastalığın birlikteliği giderek yaygınlaşmaktadır. Bu sebeple kronik hepatit B ile alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı arasındaki potansiyel ilişki, önemli bir araştırma alanı haline gelmektedir. 2017-2023 yılları arasında Trakya Üniversitesine başvuran kronik hepatit B nedeniyle takip edilen ve karaciğer biyopsisi yapılan hastalar çalışmaya alındı. 470 hasta retrospektif olarak incelendi. Eşlik eden diğer karaciğer hastalıklarının bulunması ya da klinik, laboratuvar verileri eksik olması nedeniyle 141 hasta çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya dahil edilen 329 hasta öncelikle 3 gruba ayrıldı. 1. grup sadece kronik hepatit B olan 192 hasta, 2. grup kronik hepatit B ile birlikte alkol dışı yağlı karaciğer (radyolojik veya histolojik olarak tanı almış) olan 98 hasta ve 3. grup kronik hepatit B ile birlikte alkol dışı steatohepatit olan 39 hasta olacak şekilde belirlendi. Kronik hepatit B hastalarında alkol dışı yağlı karaciğer hastalığının, genel popülasyona benzer ancak tahmin edilenden daha yüksek bir prevalansa sahip olduğu görüldü. Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığının eşlik ettiği kronik hepatit B hastaları, yalnızca kronik hepatit B olan gruba göre daha yaşlıydı. Erkek cinsiyet ve metabolik faktörler, kronik hepatit B hastalarında alkol dışı yağlı karaciğer gelişme riskini daha yüksek gösterirken, alkol dışı steatohepatit olan hastalarda ise kadın cinsiyet anlamlı olarak yüksek bulundu. Çalışmamızda alkol dışı steatohepatitin kronik hepatit B hastalarında karaciğer fibrozisini şiddetlendirebileceği görüldü. Ayrıca kronik hepatit B hastalarında orta-ileri dereceli hastalık aktivitesi, ileri fibrozis varlığı ve siroz gelişimi ile alkol dışı steatohepatit varlığı ve metabolik faktörler arasında anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. Bu veriler dikkate alındığında kronik hepatit B hastalarında, daha iyi prognozlar elde etmek için yaşam tarzı yönetimi ve hastalık taraması yoluyla eşlik eden alkol dışı yağlı karaciğer hastalığını ele almak büyük önem taşımaktadır.
Trakya Üniversitesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran erişkin hipertansif bireylerin tedaviye uyum ve yaşam değişikliği başarısının değerlendirilmesi
Bu çalışmada Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı polikliniklerine başvuran erişkin hipertansiyon hastalarının yaşam tarzı değişikliklerini uygulamaktaki başarısı ve ilaç tedavisine uyum düzeyleri ve bunlar ile sosyodemografik özellikler ve hastalık ilişkili faktörlerin ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızın örneklemini Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı polikliniklerine başvuran ve çalışmayı kabul eden erişkin hipertansiyon hastaları oluşturmuştur. Veriler 46 adet sorudan oluşan anket uygulanarak toplanmıştır. Anket formunda katılımcıların sosyodemografik özellikleri, hastalıkla ve hastalıkla ilişkili yaşam tarzı değişiklikleri ile ilgili 38 soru bulunmaktadır. Ek olarak 8 soru içeren Morisky İlaç Uyum Ölçeği katılımcılara uygulanmıştır. Araştırmaya katılan hastaların 110'u (65,9) kadın, 57'si erkek (34,1) ve yaş ortalamaları 56,8 olarak saptanmıştır. Katılımcıların beden kitle indeksleri ortalamaları 26,6 fazla kilolu; bel çevresi ortalaması kadınlarda ortalama 84, erkeklerde 98 olarak ideal değerlerin üzerinde saptanmıştır. Hipertansiyon tanısı aldıktan sonra katılımcıların 94'ünün (%56,3) tuz tüketimini azalttığı, 16'sının (%9,6) düzenli egzersiz yaptığı, 82'sinin (%49,1) kilo verdiği, sigara içenler arasında 7'sinin (%15) sigarayı bıraktığı, alkol kullananlar arasında 11'inin (%29,7) bıraktığı, 99'unun (%59,3) yağlı yiyecekleri azalttığı, 117'sinin (%70,1) taze sebze ve meyve tüketimini artırdığı saptanmıştır. Meslek grupları arasında işçilerin emeklilere göre zorlanma derecelerinin daha fazla olduğu saptanmıştır (p<0,05). Katılımcıların Morisky İlaç Uyumu Ölçeği skorlarına göre yarısından fazlasının (%51.5) düşük uyum gösterdiği saptandı.Sonuç olarak hipertansiyon hastalarının yaşam tarzı değişikliklerinde çalışanlar arasında daha fazla olmak üzere zorlandıkları ve ilaç tedavisine yarıdan fazlasının düşük uyum gösterdiği belirlenmiştir. Çalışmamız ülkemizde hipertansiyon yönetimine uyum konusunda yeni veriler eklemenin yanında uyumsuzluğa neden olabilecek faktörlerin belirlenebilmesi açısından önemlidir. Hipertansiyon hastalarının hem yaşam tarzı değişikliklerine hem de ilaç tedavisine uyumunu etkileyen faktörlerin incelenerek, sorunların tespit edilmesi, sorunlara ve tedaviye uyumu arttırmaya yönelik eğitim programlarının düzenlenmesinin yararlı olacağı düşünülmektedir.
Acil serviste non-ST elevasyonlu ve ST elevasyonlu miyokard enfarktüsü tanısı alan hastalarda serum glikoprotein-6 (glycoprotein VI) düzeylerinin araştırılması
Akut koroner sendrom koroner arterde meydana gelen plak rüptürünün koroner kan akımını engellemesi sonucu miyokardın oksijen ihtiyacının artması ile karakterizedir. ST yükselmesi olmayan miyokard infarktüsü, unstabil angina pektoris ve ST yükselmeli miyokard infarktüsü olarak üç alt tipi mevcuttur. Mortalitesi yüksek olan bu hastalığın tanısı ve tedavisinin hızlı olması gerekmektedir. Yüksek duyarlılıklı troponin T gibi laboratuvar testleri tanıyı ve Grace skorları gibi sınıflamalar prognozu belirlemek amacıyla kullanılmasına rağmen daha hızlı ve güvenilir yeni biyobelirteç arayışları devam etmektedir. Çalışmamızda bu belirteçlerden biri olabileceği düşünülen Gp VI'nın akut koroner sendrom olgularında tanısal ve prognostik değerliliği araştırılmak amaçlanmıştır. Çalışmamız acil servise başvurmuş gönüllüler ile prospektif ve tek merkezli olarak yapılmıştır. Çalışmamıza, çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan ST yükselmesi olmayan miyokard infarktüsü tanısı alan 25 hasta, ST yükselmeli miyokard infarktüsü tanısı alan 25 hasta ve 25 kontrol grubu şeklinde 75 kişi dahil edilmiştir. Çalışmamızda anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Çalışmamızda hastaların yaş ortalaması kontrol grubunda 61,55±12,88, ST yükselmesi olmayan miyokard infarktüsü grubunda 66,0±12,9 ve ST yükselmeli miyokard infarktüsü grubunda 57,28±12,3 olarak saptandı. Kontrol grubunun %32'si, ST yükselmesi olmayan miyokard infarktüsü grubunun %20'si ve ST yükselmeli miyokard infarktüsü grubunun %40'ı kadındı. Gp VI düzeyi; ST yükselmesi olmayan miyokard infarktüsü grubunda 1620,9±1134,7 ve ST yükselmeli miyokard infarktüsü grubunda 2862,6±1499,6 olarak tespit edildi. Kontrol grubuna göre ST yükselmesi olmayan miyokard infarktüsü ve ST yükselmeli miyokard infarktüsü gruplarında Gp VI düzeyleri 54 anlamlı derecede daha yüksek bulundu. ST yükselmeli miyokard infarktüsü grubunda ST yükselmesi olmayan miyokard infarktüsü grubuna göre Gp VI düzeyi anlamlı derecede daha yüksekti. Gp VI düzeyinin Grace skoru, Heart skoru, troponin ve BNP düzeyleri ile pozitif yönlü orta düzey korelasyonu tespit edildi. Çalışmamızda Gp VI'nın akut koroner sendromlar için tanısal ve prognostik bir test olarak kullanılabileceği tespit edildi. Bu çalışma ışığında örneklem sayısının arttırılarak daha net sonuçlar elde edilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Glikoprotein 6, STEMI, NSTEMI, Tanı, Prognoz, Acil Servis
PD-L1 durumu bilinen mide adenokarsinomlarında tümörtomurcuklanması, mikroçevre ve beta-2 mikroglobulin ekspresyonununklinikopatolojik değerlendirmesi
Mide kanseri dünyada en sık görülen 5. Kanserdir ve kansere bağlı ölümlerde dördüncü sıradadır. Pembrolizumab mide kanserlerinde klinik araştırmalar kapsamında olup metastaz veya rekürrens gösteren hastalarda çeşitli basamaklarda kullanılmaktadır. Çalışmamızda programlı ölüm ligandı 1 ekspresyon durumu önceden belirlenmiş mide adenokarsinomlarında Beta-2 Mikroglobulin ekspresyonu ve CD 8 pozitif tümör ilişkili lenfosit düzeyi ile klinikopatolojik veriler 204 vakada çalışılarak karşılaştırılmıştır. Vakalara ait Hematoksilen & Eozin boyalı lamlarda tümör tomurcuğu, perinöral invazyon, lenfatik invazyon, vasküler invazyon, histolojik alt tip, histolojik derece, primer tümör ve lenf nodu evresi, patolojik evresi değerlendirilmiştir. Olguların yaş, cinsiyet, tümör lokalizasyonu, tümör boyutu, genel sağ kalım ve hastalıksız sağ kalım bilgileri kaydedilmiştir. Elde edilen bulgulara göre programlı ölüm ligandı 1 ekspresyonu, Beta-2 Mikroglobulin ekspresyonu ve yüksek CD 8 tümör ilişkili lenfosit düzeyi arasında istatiksel anlamlı ilişki saptanmıştır. CD 8 tümör ilişkili lenfosit düzeyiyle sağkalım arasında istatiksel anlamlı ilişki saptanmasada yüksek düzeyli olan grubun daha avantajlı olduğu görülmüştür. Tomurcuk düzeyi yüksek grup daha düşük CD 8 tümör ilişkili lenosit düzeyiyle ilişkili saptanmıştır. Yüksek tomurcuklanma olan grupta progresyonsuz ve genel sağ kalım süreleri düşük tomurcuklanma olan gruba göre anlamlı olarak düşük saptanmıştır. Sonuçta promgramlı ölüm ligandı 1 ekspresyon durumu billinen mide adenokarsinomlarında, programlı ölüm ligandı 1, CD 8 tümör ilişkili lenfosit ve Beta-2 mikroglobulin ekspresyonu arasındaki ilişkinin immünoterapiden fayda görecek grupların belirlenmesinde ve yeni tedavi hedeflerinin belirlenmesinde yararlı olabileceği; programlı ölüm ligandı 1, tomurcuk ve beta-2 mikroglobulin arasındaki ilişkinin aydınlatılabilmesi için geniş vaka serilerinin değerlendirildiği klinik çalışmalara ihtiyaç duyulduğu ve tomurcuklanmanın mide adenokarsinomlarında olumsuz prognostik faktör olarak klinik önem taşıdığı düşünülmektedir.
Edirne il merkezinde 55-65 yaş arası nüfusun sağlık okuryazarlığı ve aktif yaşlanma tutumlarının değerlendirilmesi
Bu çalışma, yaşlı bireylerin aktif yaşlanma sürecini ve bu sürecin yaşam kalitesi üzerindeki etkilerini derinlemesine anlamayı, böylece hem sağlık profesyonellerinin hem de politika yapıcıların yaşlı nüfusa yönelik daha bilinçli stratejiler geliştirmelerine katkı sağlamayı amaçlamaktadır, Çalışmaya Trakya Üniversitesi Hastanesinden 27.02.2023 tarih ve 03/24 sayılı etik kurul onayı alındıktan sonra başlanmıştır. Kesitsel tanımlayıcı bir çalışmadır. Çalışmaya dahil olma kriterleri; çalışma süresinde Edirne il merkezinde bulunan aile sağlığı merkezine başvurmuş olmak, çalışmaya katılmaya gönüllü olmak ve 55-65 yaş arası olmak olarak belirlenmiştir. Çalışmaya toplamda 387 hasta (E=183, K=204) dahil edilmiştir. Ortalama yaş 59,913,15 yıldır. Cinsiyet, medeni durum, çocuk sahibi olma, emekli olma durumu, mesken durumu, sigara ve alkol kullanım durumu, kronik hastalık durumuna göre Aktif yaşlanma ölçeği ve Yetişkin sağlık okuryazarlığı ölçeği, yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Ancak eğitim durumu, çalışma durumu, sosyal güvencesi, gelir düzeyi durumu, sağlık durumuna göre Aktif yaşlanma ölçeği ve Yetişkin sağlık okuryazarlığı ölçeği yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Aktif yaşlanma ölçeği ve Yetişkin sağlık okuryazarlığı ölçeği arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmıştır (p<0,05). Sağlık okuryazarlığının artırılması, yaşlı bireylerin yaşam kalitelerini iyileştirmeye ve aktif yaşlanma süreçlerini desteklemeye yönelik önemli bir strateji olarak değerlendirilmelidir Sağlık okuryazarlığını geliştirmeye yönelik eğitim programları ve politikalar, yaşlı bireylerin sağlıklı yaşam bilgisini artırabilir ve onları sağlıkla ilgili daha bilinçli kararlar almaya teşvik edebilir, böylece aktif ve sağlıklı yaşlanmalarını destekleyebilir. Anahtar Kelimeler: Aktif yaşlanma, yaşlı hasta, yaşam kalitesi
Endoskopik transsfenoidal yolla hipofiz adenomu ameliyatı yapılan hastaların cerrahi ve klinik sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesi
Bu retrospektif çalışmada, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalında endoskopik transsfenoidal yolla opere edilen 73 hipofiz adenomu hastasının verileri incelendi. Çoğunlukla erkek hastaların olduğu ve yaş ortalamasının 50 ± 13,4 yıl olduğu görüldü. Non-fonksiyonel adenomların oranı, fonksiyonel adenomlara göre daha fazlaydı. Total rezeksiyon daha sık görüldü. Hastaların büyük kısmında makroadenom saptandığı belirlendi. Hastalar Knosp sınıflandırmasına göre genellikle Grade 1 olarak sınıflandırıldı. Mortalite görülmedi. Hastaların %76,7'sinde morbidite, %87,7'sinde apopleksi saptanmadı. Non-fonksiyonel adenomlu olgularda yaş ortalaması daha yüksekti. Total rezeksiyon yapılan hastalarda Grade 1 ve Grade 2 sınıflandırmasının daha sık olduğu görüldü.
Tip 1 diyabet tanılı olgularda mikroalbuminüri sıklığı
Tip 1 diyabetes mellitus insülinin tam veya mutlak yokluğu sonucu ortaya çıkan karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında bozuklukla sonuçlanan çocuk ve ergen yaş grubunda en sık görülen endokrin hastalıktır. Bu çalışma, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Olgulıkları Anabilim Dalı, Çocuk Endokrinolojisi Bilim Dalı'nda Ocak 2006-Aralık 2021 tarihleri arasında T1DM tanısı alan ve diyabet süresi en az 1 yıl olan olgularda mikroalbuminüri sıklığını ve risk etmenlerini belirlemek amacıyla yapıldı. Çalışmaya alınan 285 olgunun (%55,1 erkek, %44,9 kız ) ortalama yaşı 14,4±3,9 yıl, diyabet tanı anındaki ortalama yaşı 8,3±4,1 yıl olup diyabet tanı anında %36,8 (105)'i ve çalışma anında %8,4 (232)'ü pubertal idi.Olguların 271(%95)'inde normoalbuminüri, 14 (%4,9) 'unda mikroalbuminüri saptandı.Mikroalbuminüri olan T1DM olgularının ortalama tanı yaşı 10,9± 1,7 yıl, ortalama diyabet süresi 6,2±1,9 yıl ,çalışma anında ortalama yaş 16,8± 1,6 yıl idi. Normoalbuminüri olan T1DM olgularında ise ortalama diyabet tanı 8,2± 4,1 yıl, diyabet süresi 6,1± 3,3 yıl ,çalışma anında ortalama yaş 14,2± 4,0 yıl idi.Her iki grupta diyabet süresi benzer olmasına karşın diyabet tanı yaşı ve çalışma anı yaş mikroalbuminüri grubunda anlamlı fazla bulundu.Olguların ortalama HbA1c düzeyi mikroalbuminüri grubunda % 8,1±1,3 ve normoalbuminüri grubunda ise %8,6±2,0 ile benzer idi. Metabolik kontrol açısından değerlendirildiğinde iki grupta da orta derecede glisemik kontrollü olgu sayısı fazla idi. Mikroalbuminüri ve normoalbuminüri olgularında antropometrik bulgular ve lipid düzeyleri açısından fark saptanmadı. Mikroalbuminüri olguları T1DM tanı yaşına göre sınıflandırıldığında 5 yaş altı tanı alan olgu olmamasına karşın 5-11 aralığında 9 olgu (%64,2) ve ≥11 yaş 5 olgu (%35,7) saptandı. fazla saptanmış ancak iki grup arasında cinsiyet açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Diyabet tanı yaşına göre mikroalbuminüri olgularında diyabet süresi, ortalama HbA1c düzeyi,lipid profili ve günlük toplam insülin dozları benzer idi. Olgular mikroalbuminüri sürelerine göre incelendiğinde 14 mikroalbuminüri tanılı olgunun 10'u (%71,4) persistan mikroalbuminüri, 3'ü (%21,4) geçici mikroalbuminüri ve 1 olgu ise (%7,1) aralıklı mikroalbuminüri olup diyabet süreleri birbirine benzer bulundu. Gruplar olgu sayısının az olması nedeniyle istatistiksel olarak değerlendirilememiş olmasına karşın diyabet tanı yaşı ve mikroalbuminüri öncesi ortalama HbA1c düzeyi persistan mikroalbuminüri grubunda daha yüksek idi. Sonuç olarak T1DM tanısı ile izlenen çocuk ve ergen olgularımızda mikroalbuminüri sıklığı literatürle benzer bulundu.Çalışmada literatürden farklı olarak yalnızca diyabet süresinin değil diyabet tanı yaşının da mikroalbuminüri gelişiminde risk etmeni olabileceği saptandı. Diyabet tanı yaşı ve mikroalbuminüri ilişkisini destekleyen bu bulgu açısından daha geniş serili ve ileri dönük çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.