Van Yüzüncü Yıl Üniversity
Discipline

Cumhuriyet Tarihi Anabilim Dalı

Van Yüzüncü Yıl Üniversity

18

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

18 Theses
Master'sOpen AccessTR

II. Dünya savaşında Türkiye kamuoyu (1939-1945)

ÖZET 2. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'de idarenin başında bulunan İnönü, koyu bir otoriter yönetim kurmuş böylece iktidar üzerinde mutlak söz sahibi olmuştur. Bu dönemde Türkiye kamuoyunda savaş bir numaralı yeri işgal ederken,,Türk dış politikası, hükümetin aldığı ekonomik önlemler ve fikir tartışmaları diğer konular olmuş, savaşın sonunda ise kurulan yeni partilerle ilgili haberler kamuoyunun gündeminde yer tutmuştur. Türkiye bu dönemde dış politikada ne pahasına olursa olsun savaşın dışında kalma politikası izlemiş; savaş içerisindeki müttefik konferanslarında alman kararlar gereği savaşa katılması yolunda bütün baskılara direnerek bu konuda başarılı olmuştur. Bu dönemde basın talimatlarla, yönlendirmelerle kapatma cezalan ile denetim içinde olmuş serbest bir kamuoyu oluşmamıştır. İktidar istediği gibi bir kamuoyu oluşturma politikası izlemiştir. Dönemin iktidarı, bu dönemde yaşanan fikir tartışmalarında dış konjonktüre göre taraf olmuş özellikle 1944 yılında savaşı kazanan tarafta yer alan Sovyetlere karşı şirin görünmek için Turancılara karşı ağır baskılar uygulamıştır. Savaş sonunda Türkiye müttefikler tarafında yer aldığı için devrin iktidarı ister istemez çok partili hayata geçmiş ve 1950'deki ilk serbest seçimlerde iktidarı Demokrat Parti'ye devretmiştir. Böylece İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'yi yöneten ve tek parti olarak 27 yıla (1923-1950) damgasını vuran CHP devri sona ermiştir.

BasınDünya Savaşı IIGazeteler+7
Murat Biçer
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2005
00
Master'sOpen AccessTR

İran-Irak Savaşı (1980-1988)

Çalışma 1980 ve 1988 yılları arasında yapılan İran-Irak Savaşı ekseninde taraf devletlerin savaştan önceki durumları, savaşa gerekçe oluşturan sebepler, savaş sırasında yapılan muharebeler, devam eden savaş sürecinde diğer devletlerin politikaları ve son olarak savaşın sonuçları üzerinde durmaktadır. Çalışmanın ilk bölümü taraf devletler olan İran ve Irak hakkında genel bilgiler içermektedir. Bu bölümde bu devletlerin tarihsel süreçlerine, siyasi, ekonomik ve toplumsal özelliklerine kısaca değinilerek savaşa etki eden hususların irdelenmesi amaçlanmıştır. Bu bağlamda ikinci bölüm içeriğinde başlıklar halinde savaşın temel sebepleri incelenecektir. Üçüncü bölümde savaş sırasında taraflarca yapılan askeri taarruzlar ve harekâtların nasıl olduğu ve nasıl geliştiğine değinilecektir. Dördüncü bölümde savaş devam ederken ve bitiminde gerek bölge ülkelerinin gerekse bölge dışındaki devletlerin yürüttüğü politikaların neler olduğuna bakılacaktır. Son bölümde ise savaşın sonuçları ve bölgeye etkilerinin neler olduğunun ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: İran, Irak, İran-Irak Savaşı, Saddam Hüseyin, Humeyni, Ortadoğu, Şii, Baas, Petrol, Şattülarap.

Humeyni, AyetullahIrakSaddam Hüseyin+4
Hüseyin Çakırtaş
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Bingöl yerel basınına göre siyasi hayat ve Demokrat Parti (1950-1960)

Türk siyasi hayatında demokrasinin sürdürülebilmesi için en önemli şey siyasi partilerin varlığı olmuştur. Türkiye'de Cumhuriyet ilan edilmeden önce 9 Eylül 1923 tarihinde Mustafa Kemal'in Halk Fırkasını kurması demokratik hareketlere verdiği önemi ortaya koymuştur. Halk Fırkasının kuruluşundan sonra bir müddet başka parti varlık gösterememişse de 17 Kasım 1924 tarihinde ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurulması demokrasi için bir yenilik olmuştur. Ancak izlediği politikalar neticesinde cumhuriyet karşıtlarının sığındığı bir parti haline gelmiş, Şeyh Sait İsyanı sırasında bazı parti yöneticilerin ayaklanmaya katılanlarla yakın ilişkiler kurmaları ve Cumhuriyet rejimine karşı maddi ve manevi destekte bulunmaları gerekçesiyle 1925 yılında kapatılmıştır. 12 Ağustos 1930 tarihinde kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası ise kuruluşunda Cumhuriyete ve laikliğe karşı olmadığını ilan ederek karışıklıklara ortam vermek istememiştir. Ancak ülkedeki siyasi durum yeniden Cumhuriyet karşıtlarının parti örgütlenmelerinde yer almasına neden olmuş, demokrasinin ve çok partili hayatın benimsenmesini engellemiştir. Cumhuriyet karşıtı tepkiler neticesinde SCF'nin kapatılması ile çok partili hayat denemeleri sonuçsuz kalmıştır. 1946 yılına kadar tek parti dönemi yaşanmış, Demokrat Partinin kurulması ve 1946 seçimlerine katılması ile çok partili hayata geçiş denemeleri sonuç vermeye başlamıştır. Demokrat Parti kuruluşundan sonra yaptığı çalışmalar ve izlediği politikalar neticesinde 1950 seçimi olarak adlandırılan Ak Devrim ile iktidarın sahibi olmuş, iktidarı boyunca ülkede siyasi, sosyal, iktisadi hayatta yenilikler meydana getirmiştir. İç politikada ve dış politikada izlediği siyaset Türkiye Cumhuriyeti tarihinde önemli bir yer edinmesini sağlamıştır. Halkın desteğini alarak 1954 seçimlerinde en parlak dönemini yaşamış, 1957 yılından sonra bu durum tersine dönerek güç kaybetmeye başlamıştır. Uyguladığı yönetim eleştirilere neden olarak muhalefetin güçlenmesini sağlamış, güçlenen muhalefet ordu desteği ile 1960 darbesi gerçekleştirmiştir. 1960 darbesi ile Türkiye'de yeni bir dönem açılmıştır. Meydana gelen 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra geçen 17 ay boyunca demokrasi sekteye uğramış 1961 seçimine kadar ülkeyi Milli Birlik Komitesi yönetmiştir. Oluşturulan yeni anayasa ve seçimler sonucu Türkiye'de ilk koalisyon hükümeti kurulmuştur.

BasınBasın tarihiDemokrasi+7
Tuğba Yolcu
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Cumhuriyet Dönemi Türkiye-Kırgızistan ilişkileri

Tarihsel bağımız olan ve aynı kökene sahip olduğumuz Kırgız Türkleri ile 1920'li yıllarda kesilen irtibatımızı Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra yeniden tesis etme fırsatı doğmuştur.Bağımsızlığını kazanmasından itibaren Kırgızistan ile Türkiye, arasındaki ilişkiler yoğunlukla kültürel alanda gelişmiştir. Son yıllarda ticari ilişkilerde de canlanma görülmektedir.Türkiye açısından Kırgızistan kültürel, sosyal, ekonomik ve özellikle siyasi yönlerden önemlidir. Bölgesel güç olmak, yıllar önce kopma noktasına gelen kardeşlik bağlarını yeniden oluşturmak ve dünyanın yeni stratejik merkezi olan bu coğrafyada söz sahibi olabilmek için Kırgızistan ile ilişkileri geliştirmek faydalı olacaktır.Bu çalışma cumhuriyet dönemindeki Türkiye ve Kırgızistan arasındaki ilişkileri incelemek maksadıyla hazırlanmıştır.

Cumhuriyet DönemiKırgızistanOrta Asya+3
Levent Ünal
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

İkinci Dünya Savaşı sonrası Yeşil Kuşaktan Büyük Ortadoğu Projesine Türkiye'de siyasal islam

Türkiye'de siyasal İslam 19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin dağılma sürecinde ortaya çıkmıştır.Cumhuriyet'in ilk yıllarında da bazı kesimlerce gündeme getirilmiştir. Bu tartışmaların önüne geçebilmek için Atatürk döneminde birçok devrim gerçekleştirilmiştir. Uzun süren Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) iktidarında sürecinde laiklik ile ilgili politikalarda çok büyük değişiklikler olmamakla birlikte bu durum 1946 yılında Demokrat Parti'nin (DP) kurulup aynı yıl yapılan seçimlerde pek tahmin edilmeyen bir başarı kazanmasıyla değişmiştir. 24 Aralık 1946 tarihli TBMM oturumunda CHP'li bazı üyeler, din öğretiminin yeniden başlatılmasını önermişlerdir. Görüldüğü gibi devletin dini konularda çeşitli açılımlar yapması çok partili hayatın getirdiği iktidarı yitirmesi korkusuyla paralellik göstermektedir.14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan seçimlerle birlikte Türkiye'de 27 yıl süren CHP iktidarı sona ermiş ve DP dönemi başlamıştır.Türkiye'de çok partili hayatın başlamasını ve DP'nin iktidar oluşunu yalnızca iç faktörlere bağlamak eksik olur. İkinci Dünya Savaşı sonrası Dünya ölçeğinde iki büyük güç ortay çıkmıştır. Bunlardan biri ABD, diğeri ise Sovyetler Birliği'dir. Savaş sonrası Sovyetler Birliği'nin Türkiye'den isteklerde bulunması, ABD'nin çıkarlarına ters düştüğü ve Türkiye'nin ideolojisine uygun olmadığı için ABD ile Türkiye arasında yakın ilişkiler başlamıştır. ABD'nin Türkiye ile ilişkisini belirleyen temel nokta, Türkiye'nin jeopolitik konumundan dolayı sahip olduğu stratejik önemdir. Bununla birlikte Türkiye'nin Batı ittifakı içerisindeki görevi sadece diğerleri gibi çok partili bir demokrasinin yaşatılmasıyla sınırlı değildi. Türkiye Sovyetler Birliği'nin komşusu ve yayılma alanı içerisinde olduğunda komünist rejim tehlikesine muhatap olduğu düşünülmüştür. Bu tehlikeye karşı ise Türkiye'deki düşünce yapısının daha dini nitelikli bir hal alması için çalışmalar başlamıştır. Bu durumda Türkiye'de siyasal İslam'ın yükselişine uygun bir ortam hazırlamıştır.Görüldüğü gibi 1946 yılından itibaren Türkiye'de gerçekleşen hızlı değişimler bir bütünlük göstermektedir.

Büyük Orta Doğu ProjesiDin-siyaset ilişkileriSiyasi tarih+3
Sezen Karabulut
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Aydın ve Muğla Kuva-yı Milliyesi

Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesini imzalayarak mağlup devletler arasındaki yerini almıştı. İtilaf Devletleri, 18 Ocak 1919 tarihinde başlayan Paris Barış Konferansı'nda yapılan görüşmeler sonucu, İzmir'in Yunanistan tarafından işgalini kabul etti. 15 Mayıs 1919'da Yunan gemileri İtilaf Devletleri korumasında İzmir'i işgal ettiler. Yunan Efzon Taburları coşkun Rum kalabalığın taşkın hareketleriyle karşılandılar. Türk tarafından atılan bir kurşunla taburun önündeki bir Yunan askerinin yere düşmesi, Yunan işgal kuvvetlerinin erken zamanda cinayetlere başlamasına sebep oldu.İzmir'in işgali haberinin duyulması ile Aydın'da Hürriyet ve İtilaf Fırkası üyeleri başkanlığında, Muğla'da ise Ragıp Bey başkanlığında birçok kez toplantı yapılmış ise de silahlı direniş yönünde bir karar alınamamıştı. İzmir'de durumlarını sağlamlaştıran Yunanlılar, Venizelos'un emri ile 27 Mayıs 1919'da Aydın'ı işgal ettiler. Aydın'ın ileri gelenleri ise çoktan işgali sükunetle karşılama kararı almışlardı.İtalya ise mütareke boyunca faaliyette bulunduğu Menteşe sahillerinin işgaline, 11 Mayıs'ta Fethiye'nin işgaliyle başlamış, Kuşadası, Selçuk, Söke, Milas, Çin'e şeklinde devam etmiştir. İtalya işgal siyaseti pek çok bakımdan Yunan işgal siyasetinden kalın çizgilerle ayrılmaktadır. Yunanlıların yaptıkları cinayetlerle bölgeden Türk halkını göç ettirerek, buralara Rum göçmenlerini yerleştirmeyi planlamışlardır. Buna karşı İtalyanlar bölgedeki ekonomik faaliyetlerinde kullanmaya amaçladıkları Türk halkını her bakımdan kazanmaya çalışmışlardır.Aydın'ın işgalinden sonra Çine'ye gelen Asaf Gökbel, Teğmen İsmail Hakkı Bey, Yedek Subay Necmi Bey gibi vatanseverler Yörük Ali Efe ile irtibat kurarak, Efe'yi mücadeleye ikna etmişlerdir. 15/16 Haziran'da gerçekleştirilen Malgaç baskını, bölgede Kuva-yı Milliye'nin ilk başarısıdır. Bu baskını Erbeyli baskını, Tellidede çarpışması izlemiş ve Kuva-yı Milliye birlikleri Yunan işgal kuvvetlerini sürekli rahatsız eder olmuştur. Kuva-yı Milliye'ye katılımın hızla artması ile 30 Haziran 1919 tarihinde Yunanlılar Aydın'dan çıkarılmıştır. Fakat takviye edilen Yunan kuvvetleri 4 Temmuz 1919 tarihinde Aydın'ı tekrar ele geçirdiler. Dağılan Kuva-yı Milliye birlikleri kısa süre sonra beşer onar kişilik guruplar halinde Umurlu'da toplanmaya başlamışlardır. 11 Temmuz'da 57. Topçu Alay Komutanı Binbaşı İsmail Hakkı Bey'in, Umurlu'da bin kadar Kuva-yı Milliye'nin toplandığını ve Demirci Mehmet Efe ile iki yüz kadar maiyetinin de mücadeleye katıldığını bildirmesi, direnişe kalındığı yerden devam edeceğini göstermekteydi. Bundan sonra Kuva-yı Milliye birlikleri Yunanlıları baskın ve pusularla sürekli rahatsız etmiştir.17 Temmuz 1919'da her bakımdan üstün Yunan kuvvetlerinin ileri harekata başlaması üzerine, Kuva-yı Milliye Köşk'e çekilmek zorunda kalmıştı. Köşk cephesinin kurulup teşkilatlanmasında Demirci Mehmet Efe büyük rol oynarken, Yörük Ali Efe ise kalabalık maiyetiyle Dalama'ya yerleşmişti. 23 Haziran 1919 Yunan genel taarruzuna kadar, Kuva-yı Milliye'nin baskın, keşif kolu çarpışmaları, demiryolu ve köprü tahripleri ile düşman kuvvetlerine rahat verilmemiştir.Düşmana karşı mücadelenin sürdürülebilir olması için Nazilli'de toplanan kongreler sayesinde teşkilatlanma yoluna gidilmiş, bölgede asker toplanmasından, iaşe faaliyetlerine hemen hemen tüm konularda askeri görevlilerden idari görevlilere, aydınlara, efelere kadar tam bir işbirliği sağlanmıştır. Bu sayede 23 Haziran 1920'ye kadar Yunan ileri harekatı durdurulabilmiştir.

AydınDemirci Mehmet EfeKuva-yı Milliye+5
Emine Duran Pancar
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2010
00
Master'sOpen AccessTR

İzmir İktisat Kongresi'nden dünya ekonomik bunalımına İzmir'de tarımsal etkinlikler

İzmir, Osmanlı son döneminde devletin en önemli ekonomik merkezlerinden biri haline gelirken, aynı zamanda uygulanan emperyalist yöntemlerin de en çarpıcı izlerini taşıyan bir kent görünümündeydi. Doğal kaynaklar açısından zengin bir bölgenin dışa açılan kapısı konumunda bulunan İzmir, giderek önem kazanan bir ticaret merkezi haline gelmişti. Bu gelişimde, bölgenin geleneksel tarım ürünleri olan incir, üzüm, pamuk, afyon, zeytin haşhaş ve pamuk önemli bir yere sahiptir.Uzun süren savaş yıllarının ardından Osmanlı Devleti, Türkiye Cumhuriyeti'ne enkaz haline gelmiş bir tarım ülkesi bıraktı. Savaşların olumsuz koşulları içinde üretim düşmüş, genç nüfus savaşlarda ölmüş, iş hayvanları başta olmak üzere geri durumdaki tarım araçlarının önemli bir bölümü yitirilmişti. Ülkenin çoğunluğu köylü nüfustan oluşmasına rağmen tarım ürünlerinin önemli bir kısmı ithal edilir hale gelmişti. Tarımda eski yöntemlerin kullanılması da tarımsal üretimin düşük olmasına neden oluyordu. Bunların yanında ulaşım ağının gelişmemiş olmasının da etkisiyle ülkenin bir bölgesinde kıtlık yaşanırken bir başka bölgesinde üretici ürününü pazara ulaştıramadığı için yakmak zorunda kalıyordu. İzmir İktisat Kongresi'nden 1929 Dünya Ekonomik Bunalımına kadarki süreçte İzmir'de tarım sıkıntılara rağmen dirilmeye çalışan bir sektör konumundaydı.

Ece Aytekin
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2009
10
Master'sOpen AccessTR

653 Numaralı Karahisar-ı Sahip şer'iyye sicili

Bu çalışmamızda, H. 9 Receb 1312 - 21 Şevval 1312 \ 14 Safer 1338 - 18 Receb 1338 (M. 1895 \ M. 1920) yıllarına ait iki ayrı defterden oluşan 653 Numaralı Karahisâr-ı Sâhib Şer`iyye Sicili incelenmiştir.Şer`iyye sicillerinin, şehir tarihi araştırmalarında önemli bir konuma sahip olmasından dolayı, çalışmış olduğumuz Karahisâr-ı Sâhib Şer`iyye Sicili'nde bulunan 278 adet belge transkripsiyona tabi tutularak günümüz Türkçesine çevrilmiş, ayrıca belli bir plan dâhilinde değerlendirilmiştir.Defterden, Afyonkarahisar'ın idâri ve fiziki yapısı ile ilgili olarak, belirtilen yıllarla ait, merkeze bağlı kazalar, nahiye, köy, mahalle isimleri ve dağılımı ile bazı mevki adlarını tespit etmek mümkün olmuştur. Bunun yanı sıra incelediğimiz dava kayıtlarından sosyal hayatla ilgili olarak; Türk ve Ermenilere ait şahıs isimleri, bulunduğu mahalleler, evlenme, boşanma, miras ve nafaka hukuku gibi toplumsal yapıya ışık tutabilecek önemli bilgilere de bir ölçüde ulaşılmıştır.Özellikle ikinci defter kaydının tutulduğu dönemde; Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı'ndan henüz çıkmış bulunmasının etkisiyle, siyasi ve ekonomik yönden sıkıntılı bir dönem içerisindedir. Belgelerin büyük bir kısmında ekonomik sıkıntıdan kaynaklanan meseleler vardır. Bu nedenle çalışmamız, XX. yüzyılın başlarında, önemli gelişmelerin cereyan ettiği bir dönemde, Afyonkarahisar'ın sosyo-ekonomik ve etnik durumuna ışık tutması açısından son derece önemlidir.Anahtar Kelimeler: Şer`iyye Sicili, Afyonkarahisar, Ermeniler, evlenme, boşanma

Adli belgeAfyonkarahisarAile hukuku+3
Mehmet Özgür Ergün
Afyon Kocatepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
11
Master'sOpen AccessTR

Milli iktisat ve tasarruf cemiyeti

ÖZET Batılı emperyalist güçlere karşı yürütülen Türk ulusal Kurtuluş Savaşı başarı ile sonuçlandırıldıktan sonra, siyasal, ekonomik ve kültürel alanda yeni bir yapılanmaya gidildi. Savaş sonrası ülke ekonomik alanda tam bir çöküntü halindeydi. Buna rağmen kalkınmak için ilk önce iç kaynaklara başvurulmuş ve ülke kalkınması yerli kaynaklarla sağlanmaya çalışılmıştır. Kaynakların değerlendirilmesinde çok titiz davranılmış, Mustafa Kemal'in "Azami tasarruf şiar-ı millimiz olmalıdır" sözü ilke olarak kabul edilmiştir. Yerli malı kullanma ve tasarruf yapma düşüncesi, daha çok ülkelerin ekonomilerinin, savaş, ekonomik krizler gibi çıkmazlarla karşılaştıkları dönemlerde gündeme getirilmiştir. Ülkemizde de bu durum değişmemiş, bu konudaki ilk önemli girişimler I. Dünya Savaşı sırasında görülmüş, kurtuluş savaşı sırasında da devam etmiştir. Cumhuriyet'in ilanından sonra ise yapılan bir takım yasal düzenlemelerle bu politikaya devam edilmiştir. 1929 yılı başlarında Türk lirasının, İngiliz sterlini karşısında hızlı bir değer kaybına uğraması ve aynı yıl içerisinde ortaya çıkan Amerika merkezli "Dünya Ekonomi Krizi" Cumhuriyet yöneticilerini çeşitli önlemler almaya zorladı. Bu dönemde Türkiye'de ekonomi krizine tepki olarak ortaya çıkan ilk kurumsallaşma, Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti'nin kurulmasıdır. Cemiyet, çalışmalarıyla ülkedeki tüketim normunun değişmesinde önemli bir rol oynadı. Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti'nin kuruluşunda dikkati çeken en önemli özellik, örgütün doğrudan dönemin üst düzey yöneticilerinin öncülüğünde kurulmuş olmasına rağmen, bir devlet kuruluşu olarak değil de, gönüllü bir kuruluş olarak ortaya çıkmasıdır. Bu araştırmada, Dünya Ekonomi Krizi ile birlikte ortaya çıkan, devletçilik politikasına gidişte adeta bir geçiş kurumu rolünü üstlenen, yaptığı çalışmalarla ülke kalkınmasına önemli katkılarda bulunan ve günümüzde de bu işlevini bir başka kimlik altında sürdüren Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti'nin faaliyetleriyle toplumu nasıl etkilediği ortaya konmaya çalışılmıştır. Anahtar sözcükler: Türkiye, Dünya Ekonomi Krizi, Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti.

Doğan Duman
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
1990
00
Master'sOpen AccessTR

Cumhuriyet Dönemi Ağrı vilâyeti nüfus sayımları ve nüfus yapısı (1927-1980)

"Cumhuriyet Dönemi Ağrı Vilâyeti Nüfus Sayımları ve Nüfus Yapısı (1927-1980)" adlı yüksek lisans çalışmasının hazırlanmasındaki amaç, Ağrı ilinin, demografik ve tarihî gelişimine dair ilgili verilerin tespit edilerek söz konusu verilerin sayısal bilgilerle ortaya çıkarılmasıdır. Milli Kütüphane ve Beyazıt Devlet Kütüphanesinde incelenen yerel ve ulusal gazeteler, Türkiye İstatistik Kurumu ve Cumhurbaşkanlığı Cumhuriyet Arşivi'nden elde edilen bilgi ve belgeler kapsamında vilayet nüfusunun ve nüfus bileşenlerinin ülkedeki sosyo - kültürel, ekonomik ve askerî şartlar gereği oluşan gelişmeler, bunlarla etkileşimi tarih disiplininin ilkeleri ve araştırma metotları çerçevesinde değerlendirilerek ortaya çıkarılması bu çalışmanın amaçları arasındadır. Bu yolla Cumhuriyet'in ilanından 1980 yılına kadar Ağrı nüfusunda ne gibi değişme ve gelişmelerin olduğu ayrıntılı bir biçimde ortaya çıkarılmıştır. Bilindiği üzere, nüfus sayımlarında her vilâyetin durumu ayrı olarak değerlendirilmektedir. Nüfus sayımları neticesi Ağrı nüfusu, gösterdiği değişiklikler bakımından dikkat çekmektedir. Cumhuriyet döneminde yapılan ilk nüfus sayımı olan 1927 yılından 1980'e kadar Ağrı'da nüfus artış hızı 1960'tan sonra göçlerin etkisiyle azalmasına rağmen; daima Türkiye ortalamasının üzerinde olmuştur. Böylece Ağrı nüfusu sürekli olarak artmıştır. Malum olduğu üzere, Ağrı'da nüfus alanındaki gelişmelere bağlı olarak hem kent merkezleri hem de kırsal alan nüfus oranlarında önemli değişiklikler olmuştur. Bu çalışmada, Cumhuriyet döneminde Ağrı nüfusundaki değişim ve gelişimler ayrıntılı olarak irdelenmiştir. Bu kapsamda, Cumhuriyet döneminin ilk nüfus sayımı olan 1927'den başlamak üzere sırasıyla 1935, 1940, 1945, 1950, 1955, 1960, 1965, 1970, 1975 ve 1980 genel nüfus sayımlarında her beş yıl boyunca vilayetin nüfusundaki artış ya da azalmalar ve bunların vilâyet nüfusunun potansiyel durumuna etkisi incelenmektedir. Ağrı nüfusu ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda konuyla ile ilgili bilgilerin genel olarak verildiği görülmektedir. Tarafımızdan hazırlanan bu tezde ise, daha önce yapılan çalışmalardan farklı olarak her nüfus sayımındaki veriler dikkatli bir biçimde incelenerek Ağrı nüfusundaki değişim ve gelişimler yıl yıl olarak kapsamlı bir biçimde incelenmiştir. Ayrıca 1927 yılından 1980'e kadar yapılan 11 adet nüfus sayımında bütün bilgiler bir bütün olarak değerlendirilmekte olup; her nüfus sayımında elde edilen verilerin önceki nüfus sayımlarındaki farklılıkları da değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Bunlar yapılırken hem yerel ve ulusal basından hem de arşivlerden elde edilen bilgiler detaylı bir biçimde kullanılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Türkiye Cumhuriyeti, Ağrı, Bayazıd, Nüfus sayımı, Vilayet

AğrıNüfusNüfus sayımı
Ömer Demir
Ağrı İbrahim Çeçen University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Balkanlardaki milliyetçilik akımları ve Srebrenica olayı

Bu çalışmada esas olarak Srebrenica soykırımı incelenmiştir. 1992'de Bosna-Hersek'te savaş başladığında, uluslararası toplum bir adım geride durdu ve sadece Sırbistan'ın Müslüman topluma karşı uyguladığı saldırganlıkları izledi. Dünya ülkeleri, toplama kamplarını, toplu tecavüzleri ve katliamları, kültürel varlıkların yok edilmesini, şehrin kuşatılmasını ve sivillerin kasıtlı olarak açlığa mahkûm edilmelerini görmezden geldi. Kısacası, yapılmakta olan soykırımdan haberdar değilmiş gibi davrandılar. Hatta bunun adına sivil savaş dediler, onlara göre Sırpların yaptıkları "Etnik temizlikti". 1995'te savaş iyice şiddetlendi. BM'in "Güvenli Bölgesi" olan Srebrenica'nın işgal edilmesinden sonra Sırp Kuvvetleri birkaç günde sekiz bin kadar Müslüman yetişkin ve genç erkeği katlettiler. BM'in sivilleri koruyamamasından dolayı Srebrenica'da katledilenlerin sayısının adeta ikiye katlanması, uluslararası toplumu nihayet askerî önlemler almaya zorlamıştı. Bosna'da yapılan soykırım tüm hızıyla devam ederken, masum kurbanlar, BM Güvenlik Konseyinin uyguladığı silah ambargosu yüzünden kendilerini savunma hakkından mahrum kalmışlardı. Katliamları, tüm adalet kurgusunu hiçe sayan Dayton Barış Anlaşması ile sonuçlanan barış görüşmeleri takip etmişti. Soykırımın failleri, âdeta işledikleri cinayetlerden dolayı ödüllendirilmişlerdi. Savaştan önceki toprakların neredeyse yarısı onlara verilmişti ve Özerk Bosna Sırp Cumhuriyeti, resmi olarak Bosna-Hersek topraklarında bulunan bir Sırp Cumhuriyeti'ne dönüştürülmüştü. 1993'te Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesinin (EYUCM) kurulması, üstü örtülen gerçeklerin açığa çıkması adına umut verici olmuştu ve uluslararası ceza mahkemesi, politikacıların yaptıkları hataları telâfi edebilirdi. Ancak zaman içinde Bosna Halkı büyük oranda adalete olan inancını kaybetti. Her ne kadar Lahey'deki Mahkeme savaş esnasında kurulmuş olsa da adeta içi boştu. Bu çalışmada, BM'nin, NATO'nun UNPROFOR (Dutchbat-3)'un ve aynı zamanda uluslararası toplumun Srebrenica Soykırımındaki sorumlulukları analiz edilmiştir. Gerçeklere ışık tutmak maksadıyla Srebrenica'ya gittim, bölgede yaşayan bazı mağdurlarla (UNPROFOR'un tercümanlığını yapan Admir Jusupović, Boşnak astsubay Hasan Hasanović, rehber Hasan Hasanović, Srebrenicalı Anneler Derneği Başkanı Hatice Mehmedović ve Almasa Salihović ile) röportaj yaptım ve onların duygularını ve acılarını anlamaya çalıştım. Ayrıca "Marš Mira-Barış Yürüyüşü" adı verilen, 110 kilometre olan ve üç gün süren yürüyüşe Boşnak Yüzbaşı Esnaf Avdić ile katıldım, 1995 yılında ormanlarda neler olduğunu anlamaya çalıştım. Ve nihayetinde Srebrenica ve Potoćari'de gördüklerimi, duyduklarımı ve hissettiklerimi bu esere yansıtmaya çalıştım.

BalkanlarBosna-Hersek-SrebrenicaCumhuriyet tarihi+5
Nurettin Altay
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Düşünce ve uygulamaları ile Atatürk'ün manevi kızı Afet İnan

ÖZET Bu çalışmada düşünce ve uygulamalarıyla Atatürk'ün manevi kızı Afet İnan incelenmiştir. 30 Ekim 1908'de dünyaya gelen Afet İnan, çocukluğunda 1912 yılı Balkan Harbinin meşakkatli günlerini derinden yaşamış ve hissetmiş bir kişiliktir. Bu süreçte ailesinin desteği ile öğretmen olabilmeyi başaran Afet İnan, hayatının belki de en kritik dönüm noktasını Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ile tanışarak yaşamıştır. Mustafa Kemal ile tanışan ve Atatürk'ün manevi kızı olarak Cenevre'de lisans ve doktorasını tamamlayan Afet İnan, 64.000 kişi üzerinde antropometrik bir ölçümü devletin desteği ile gerçekleştirerek bugün bile tartışılan büyük bir başarıya imza atmıştır. Çalışmamda Afet İnan'ın yaptığı doktora tezine yönelik eleştiriler, tezin amacı ve dönemin koşulları ayrıntılı olarak irdelenmiştir. Tezin yöntemi birincil kaynakların taranması üzerinedir. Ahmet Piriştina Kent Arşivi, İzmir Milli Kütüphane, DEU Merkez Kütüphanesi, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Daire Başkanlığı(ATASE), Ankara Milli Kütüphane, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi(BCA), Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi, Arşiv Belgeleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Cerideleri, dönemin gazete ve dergileri taranmıştır. Çalışmamda Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra yaşanan değişim ve dönüşüm sürecinde Afet İnan'ın Türk kadını ve tarih araştırmacısı olarak ortaya çıkışı anlatılmaya çalışılmıştır. Özellikle Afet İnan'ın Türk Tarih Tezi ve Türk Tarih Kurumunun kuruluşundaki üstlendiği görevler, UNESCO Türkiye Milli Komisyon üyesi olarak yapmış olduğu çalışmalar üzerinde durulmuştur. Türkiye'de kadınlara seçme ve seçilme hakkının kazanılması sürecinde ve Türk kadınının çağdaşlaşmasında çok değerli hizmetleri olan Afet İnan, o dönem içerisinde yaşadıklarını kayıt altına alan ender kişilerden birisidir. Kırka yakın kitabı, çeşitli gazete ve dergilerde yüz yirmiye yakın makalesi bulunan Afet İnan'ın Atatürk ile paylaştıkları konular ve dönemin önemli olayları ile ilgili tuttuğu kayıtlar bu çalışmayı daha farklı bir hale getirmiştir. Anahtar Kelimeler: Afet İnan, Atatürk, Kadın Hakları, İdeal Cumhuriyet Köyü.

Atatürk, Mustafa KemalBiyografiİnan, Afet
İsmail Uzun
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2018
20
Master'sOpen AccessTR

1929 dünya ekonomik krizi ve Türkiye'ye etkileri

24 Ekim 1929 yılında ABD'nin New York şehrinde borsaların ani değer kaybı ile başlayan ekonomik kriz kısa süre içerisinde önce ABD'yi ardından tüm dünyayı etkisi altına almıştı. Yaşanan kriz bilinen iktisadi anlayışın değişmesini ve ekonomide yeni modellerin ortaya çıkmasını sağlamıştı. Başta ABD olmak üzere krizden etkilenen diğer Avrupa ülkeleri de çeşitli tedbirler almak yoluyla krizi olabilecek en az hasarla atlatmaya çalışıyordu. Krizin etkilerinin ciddi şekilde hissedildiği ülkelerden biri olan Türkiye Cumhuriyeti, çeşitli tedbirler almak yoluyla krizi atlatmaya çalışmıştı. Bu noktada krizin iktisadi sonuçlarının yanında önemli siyasi ve sosyal sonuçları da olmuştu. Bu alanda yapılan çalışmalar daha çok krizi ekonomik boyutları ile inceliyordu. Krizin ekonomik sonuçlarının yanında siyasi ve toplumsal etkilerinin incelenmesi ve bu alana katkı sağlamak maksadıyla tez çalışmamızı yaptık. Kaynak olarak dönemin basın kaynakları, gazete haberleri ve çeşitli akademik yayınlar kullanıldı. Yapılan incelemeler krizin gerek toplumun gerekse devletlerin iktisadi anlayışlarında önemli değişim ve dönüşümlere yol açtığını gösterdi

Dünya krizi 1929Ekonomi tarihiEkonomik etki+4
Uğur Ayata
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

State, bureaucracy and power in the Late Ottoman Empire (1908-1913)

This study explains power relations in the civil bureaucratic apparatus through the controlling mechanisms of appointing and dismissing state cadres. The struggle to control the bureaucratic apparatus during the first five years of the Second Constitutional period suggests an alternative narrative that challenges the existing literature on political history which describes power relations among the political elite only in terms of dominating the government and parliament. Alongside governmental and parliamentary conflicts, this study concerns the extension of power relations to the state apparatus through bureaucratic cadres. This approach is possible if the state is considered as neither a monolithic nor a unitary organization, as functional and institutional approaches to state theory do. Instead, such an approach must break from the modernization paradigm on which the literature of bureaucracy, including the late Ottoman bureaucracy, has long been based. Rather than focusing on grand narratives over long historical periods, this research evaluates short periods of time that were formed by everyday struggles among the actors who comprise history itself. This is evident when the complex struggles among different political and non-political actors to shaping state cadres are considered. For this reason, this dissertation puts to two antithetical practices – appointments and dismissals – under the microscope. Gubernatorial appointments and the mass purges (tensikât) are reviewed from this perspective.

BureaucracyStateState power+4
Mustafa İlter
Boğaziçi University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2021
00
DoctorateOpen AccessEN

Türkiye'de, 1940 kuşağı öykücülüğünde Beyoğlu'nun temsili

This study focuses on the representation of Beyoğlu in short stories written between the end of the 1930s and the beginning of the 1950s by nine authors who were accepted as the representatives of the 1940s generation. Two developments marked the political history of this long decade: The Second World War and discussions about the transition to multi-party life. In these years, a radical change concurrently occurred in the positions of intellectuals in society and at the state level. The literary intellectual, who was a part of the bureaucracy in the early Republican period, became both excluded from the state elite and impoverished. In literature, as the little man became a common theme, the figure of the narrator who lived among the little men and narrated them rose to prominence. As story writing was poised for a rapid rise in the 50s during this period, literary modernism also became a major trend. The story writer began to focus more on his own individuality as the "loitering little man." The study reveals the relationship between the rise of literary modernism in Turkish short story writing and the increase of Beyoğlu representations in number and content. How the representations of Beyoğlu shaped the modernism of the 1940s and how the rise of modernism affected the literary representation of Beyoğlu are discussed.

Ercan Çankaya
Boğaziçi University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Yunan basınının gözünden Lozan Barış Konferansı'nda Trakya tartışmaları

"Yunan Basınının Gözünden Lozan Barış Konferansı'nda Trakya Tartışmaları" başlıklı beş bölümden oluşan bu çalışmada, Başkumandan Muharebesi'nden başlayarak, Trakya konusunun taraflar arasında nasıl şekillendiği ve Lozan Konferansı'nda nasıl ele alındığı, özellikle Yunan basınının gözünden incelenmiştir. 20 Kasım 1922'de başlayan Lozan Barış Konferansı bir defa kesintiye uğrayarak 24 Temmuz 1923 tarihinde sona ermiştir. "Doğu Sorunu"nun masaya yatırıldığı Lozan Barış Konferansı'nda Türkiye ve Yunanistan arasında, Trakya sorununun yanı sıra çözüme kavuşturulması gereken birçok başka sorunlar da vardı. Nüfus Mübadelesi, Adalar, Esirler, Patrikhane, Azınlık Hakları bunlardan bazılarıdır. Bunların bir kısmı Konferans'ın ilk döneminde çözümlenmişse de, en çok dikkat çeken husus, sorunun adı ne olursa olsun tümünün Trakya ile bağı olmasıdır. Bu çalışmanın temelini Trakya ve Trakya konusunun yarattığı sorunlar (askersizleştirme, Thalweg Hattı, Karaağaç, tamirat bedeli) oluştururken, aynı zamanda Lozan'ın panoramik bir görüntüsü de çizilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın giriş kısmında, konuya arka plan oluşturmak amacıyla, Lozan Barış Konferansı öncesinde Trakya'nın İtilaf Devletleri, Yunanistan ve Balkan Devletleri için olan önemi ve bu bölgenin ele geçirilmesi için taraflar arasında yapılan antlaşmalara ve konferanslara değinilmiş, ayrıca kaynak tahlili yapılarak çalışmanın yöntemi anlatılmıştır. Çalışmanın Birinci Bölümü'nde, Doğu Trakya konusu açısından dönüm noktası teşkil eden Mudanya Mütarekesi'ne yer verilmiştir. Bu çerçevede Yunan basınının özellikle Mudanya öncesi döneme, Başkumandan Muharebesi'nden hemen sonraki döneme yoğunlaştığı ve kamuoyuna bu dönemde Anadolu'dan çekilen Yunanistan'ın Trakya'yı ne pahasına olursa olsun elinde tutmak istediği ve bu uğurda mücadele vereceği yönünde seslendiği tespit edilmiştir. Bu arada Venizelos ise basının aksine Doğu Trakya'nın kaybedildiğini kamuouyuna kabul ettirmeye çalışmıştır. Trakya kaybedildiğinde ise hayal kırıklığı yaşayan Yunan basınının bu kayıptan duyduğu üzüntü doruğa çıkmıştır. Lozan Barış Konferansı'na tarafların nasıl hazırlandığının incelendiği İkinci Bölüm'de daha çok Yunan tarafının konferans hazırlıklarına değinilmiştir. Yunanistan'da İhtilal Komitesi Trakya'yı alma konusunda tekrar savaş çanlarını çalarken Venizelos ise Trakya'nın tamamen kaybedildiği ve bu durumun kabullenilmesi gerektiği yönünde kamuoyuna seslenmiştir. Söz konusu bölümde ayrıca Yunanistan'ın Lozan'da itibarını yok eden "Altılar Davası" sürecinin yanı sıra Yunan halkının, Lozan'da ülkesini temsil edecek olan Venizelos'a nasıl baktığı da incelenmiştir. Bu çerçevede Yunan halkının yarısının Venizelos'a olumlu yaklaşırken diğer yarısının ise olumsuz baktığı görülmüştür. Tezin Üçüncü Bölümü'nde Trakya konusunun Lozan Konferansı'nın birinci aşamasında nasıl ele alındığı üzerinde durulmuştur. Bu inceleme sonucunda, Trakya konusunun sadece Türkiye ve Yunanistan'ı değil, İtilaf Devletleri ve Balkan Ülkelerini de ilgilendirdiği ve Trakya konusunun başka kollara ayrıldığı tespit edilmiştir. Çalışmanın Dördüncü Bölümü'nde, Lozan Konferansı'nın kesintiye uğradığı dönemde Yunanistan'da yaşanan gelişmelere yer verilmiş ve kesinti döneminde Yunanistan'ın iç sorunlarını yoluna koyabilmek için Konferans'ın bir an önce sonuca ulaşmasını istediği yönünde bir izlenim edinilmiştir. Çalışmanın beşinci ve son bölümünde, Lozan Barış Konferansı'nda Trakya meselesinin boyut değiştirerek tamirat bedeli konusuna dönüşmesi ve Lozan Antlaşması'nın Yunan basınındaki yankılarına yer verilmiştir. Bu çerçevede, tamirat bedeli ödeyecek durumda olmayan Yunanistan, Türk tarafına Karaağaç'ı vermeyi bir kazanım olarak görmüş, ayrıca Yunan basını Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasını, İtilaf Devletleri'nin Türkiye karşısındaki yenilgisi olarak değerlendirmiştir. Anahtar Kelimeler: Basın, Lozan Konferansı, Trakya, Türkiye, Türk-Yunan İlişkileri, Yunanistan.

BasınGazetelerLozan Antlaşması+5
Emine Hatip
Ankara University · Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

The Christians of Mersin: Portrait of a minority community in the 2020s

Building upon ethnographic research with the Christian community residing in 2020s Mersin and engaging with the few studies that have analyzed differentiation in other ethno-religious minority communities in Turkey, this study aims to demonstrate heterogeneity within a Turk-ish non-Muslim minority group, specifically along the axes of denomina-tion and place of origin. Ultimately, I argue that while the Christian community in Mersin is demonstrably heterogeneous, its members share a common experience of discrimination in the broader national context and in everyday life that cuts across these internal cleavages, unifying a population that has managed to survive in a challenging his-torical and geographical context like Mersin. This study aims to con-tribute to both the literature on minority heterogeneity and ethno-graphic research on ethno-religious minorities in Turkey.

Christian minoityMersin
Esen Ergin
Boğaziçi University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2026
00
DoctorateOpen AccessTR

Cumhuriyet dönemi kültür ekseninde istanbul'da yeme içmealışkanlığının mutfak ve mekânlar üzerinde değişimi(1923-1960)

ÖZET İstanbul'da mutfak kültürü, esasında orta Asya'dan Anadolu'ya, farklı tarihi evrelerinde değişime uğrayan ve değişimle gelişen Türk mutfak kültürünün uzantısıdır. Bahsi geçen Türk mutfağı geçmişindeki değişimi sağlayan ve Anadolu'ya aksetmesinde en büyük unsurlardan biri de göçler olmuştur. Türkler göçebe bir topluluk olarak tarihin muhatap aldığı birçok alanda iz bıraktıkları gibi yeme içme kültüründe de boy göstermişlerdi. Çadırdan başlayıp imparatorluğa uzanan ve üç kıtada boy gösteren Osmanlı'nın dünya tarihinde etkin rol oynadığı gibi İstanbul'un fethi ile mutfak alanında kültürel izler bıraktığı ve Cumhuriyet dönemi mutfak temellerinin asıl yapı taşının oluşturduğu tartışılmaz bir gerçektir. Osmanlı döneminde İstanbul'un başkent olması ve imparatorluğun en önemli ticari merkezlerinden olmasının avantajını kullanabilmesi, geniş yelpazede zengin gıda çeşitliliğini erişebilme kolaylığına sahip olmasını sağlamıştır. Aynı zamanda saray mutfağının ayrıcalıklı bir mutfak olması İstanbul mutfağının zenginliğini sağlayan en önemli unsurlardan biri olmuştur. Yapısı itibari ile Osmanlı İmparatorluğu birçok farklı etnik köken, farklı ulus ve medeniyetleri bünyesinde bulundurmuş olması, mutfakta "çeşitliliği" sağlamıştır. Orta Asya'dan Anadolu'ya kadar uzanan bir mutfak deneyimini bünyesinde barındıran Osmanlı İmparatorluğu, çağlar boyunca zenginleşmiş ve "sürekliliği" baz alarak çok kültürlü kozmopolit bir mutfak yapısıyla İstanbul mutfağını zengin kılmıştır. Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte modern İstanbul mutfağı, Osmanlı medeniyetinin geleneksel mutfak mirasını koruyarak Osmanlı mutfağı temelleri üzerinde hep yol almıştır. Asimile olmaya kapalı fakat yeniliklere 6 hep açık bir anlayışla İstanbul mutfağı şekillenmiş, farklı evrelerden de geçerek büyük değişimler ve yeniliklere şahit olmuştur. Zengin Osmanlı mutfağının mirası üzerine inşa edilen bu yeni dönem, modern ile geleneksel olanın arasında bir denge kurarak İstanbul'un kendine has bir lezzet yelpazesini oluşturmuştur. Cumhuriyet ile birlikte yaşanan sosyal ve kültürel değişimler, İstanbul'un gastronomik kimliğini birçok yönüyle etkilemiştir. Günümüz oturma düzenine sahip olmayan ve modernlikten uzak aş evleri, yemek dükkânları, kahvehaneler ve meyhaneler dışında pek fazla sosyal mekânlara sahip olmayan Osmanlı İstanbul'unun son evrelerinde Tanzimat ve Islahat Fermanları sonucu azınlıklara imtiyazlar ve geniş haklar sunulmuştur. Yaşanan bu hadise yabancı etkisini İstanbul'un sosyal hayatında göstermeye başlamıştır. Kırım Savaşı'nda ise Avrupalı devletlerden yardım alınması ve Avrupa'dan gelen askerlerin aileleriyle İstanbul'a yerleşmesi sonucunda İstanbul'da adeta bir yabancı istilası olmuştu ve İstanbul yoğun bir Levanten kültürü etkisi altına girmiştir. Alaturka-Alafranga mutfak tarzı gibi yeni denklemlerle tanışmıştır. Bu uzantının sonucunda tabureli mekânların yerini Avrupai masa ve sandalyeler düzeninin olduğu mekân anlayışına bırakması ile İstanbul yeme-içme, eğlence ve sosyal mekânları açısından yeni bir kimlik kazanmıştır. 1917 tarihi itibari ile Rusya'da yaşanan ihtilal sonrası, Rusya'da yaşayan belli bir kitlenin göç hareketine sebep olmuştu. Dünyanın birçok yerine yayılan Beyaz Ruslar olarak tabir edilen bu göçmenler arasında İstanbul'u tercih edenlerin sayısı neredeyse yüzbinleri bulmaktaydı. Beyaz Rus göçü furyası ile İstanbul mutfağı menüsü mekân çeşitliliği ile zenginliğin doruğuna çıkmıştı, zira Ruslar hizmet sektöründe büyük bir tecrübeye sahiptiler. Özellikle İstanbul, lokantalar pastaneler dışında eğlence, kumar ve gece hayatına dair yeniliklerle tanışmıştı ve zengin yemek çeşitliliği ile İstanbul menü yelpazesi genişlemiştir. 1923 yılında Cumhuriyet'in ilan edilmesiyle beraber, Cumhuriyetin modern dinamiği her alanda kendini göstermiş, bu durum mutfak ve mekân anlayışı üzerinde de etkili olmuştur. Bu süreçle birlikte mutfaktaki gelişim ivme kazanmış, mutfak ve yeme içme kültüründeki bu gelişim sürekli hale gelmiştir. Örnek olarak gerek zengin bir içeriğe sahip yemek kitaplarının basılması gerekse de yemek okulları ve enstitüler vasıtası ile öğrenilen birçok yeni tarif ve pişirme teknikleri sayesinde mutfak kültür anlayışı da bir gelişim içerisine girmiştir. Cumhuriyet dönemi ile birlikte Beyoğlu, bir zamanların gözdesi olan Galata'ya 7 nispeten daha da tercih edilir hale gelmiştir. Ayrıca hem Rus mutfak kültürünün hem de Levanten kültürünün etkisinin devam ettiği bu dönemde İstanbul'da birçok mekân açılmıştır. Bu kapsamda içinde restoranı olan oteller, çok sayıda insanın bir arada oturabileceği geniş ve müzik eşliğinde yemek yenilen mekânlar, opera, balo salonları ve kumarhaneler gibi birçok mekân faaliyete geçmiştir. Geleneksel meyhaneler yerini içkili restoran, bar ve birahanelere; tabureli kahvehaneler ise yerlerini artık masa sandalye düzeninin olduğu, bayan ve erkeğin bir arada oturabildiği sosyal mekânlara bırakmıştır. Bütün bu unsurlar günümüz modern dünyasında, tercih ettiğimiz menü ve rağbet gösterdiğimiz mekânların temel taşını oluşturmuştur. Bu gelişmelerin yanında Cumhuriyet'in henüz ilk dönemlerinde 1929 yılında dünya geneline nüfuz eden ekonomik buhran, gıda ekonomisini ciddi anlamda tesiri altına almıştır. Bu tarihten sonra krizin etkileri daha tam anlamıyla atlatılamamışken, II. Dünya Savaşı'nın vuku bulması gıdaya erişimi zorlaştırmış ve yeme içme kültürünü olumsuz yönleriyle etkilemiştir. Türkiye her ne kadar II. Dünya Savaşı'na fiilen katılmamış olsa da savaşın birçok sıkıntısını en derin bir şekilde yaşamıştır. Bu sıkıntıları bertaraf edebilmek amacıyla bazı ek vergiler çıkarılmıştır. Bu vergilerden biri olan Varlık Vergisi ile yeme içme sektörünün önemli bir kısmını elinde bulunduran azınlıkların etkisi azalmaya başlamıştır. Diğer taraftan artmakta olan gıda fiyatlarının ardından ekmek ihtiyacının karşılanabilmesi amacıyla ekmeklik buğday unuyla yapılan ürünlerin (pasta çörek, kek, sandviç ekmeği) imalatı ve satışında sınırlamalar getirilmiş ve yaptırımlar söz konusu olmuştur. Bu durum pastane, lokanta gibi sektörlerin menü çeşitliliğini olumsuz etkilemiştir. Aynı şekilde ekmek karnesi uygulamasıyla günlük tüketilmesi gereken ekmek miktarı devlet tarafından belirlenmiş ve kişi başına düşen gıda miktarı ve kalitesi düşmüştür. Diğer taraftan bu dönemde elektrik verilen bölge sayısında artış gözlenmiştir. Elektrik dağıtımı yavaş yavaş şehir geneline yayılınca mutfak alanındaki teknolojik yenilikler de bu duruma kayıtsız kalamamış, buzdolabı ve gazlı fırınlar İstanbulluların mutfağında yerini almaya başlamıştır. Bunun sonucunda da yemek yapımında ve muhafazasında yeni pratikler doğmuştur. Savaş sonrasında yemek ve mutfak kültüründe gelişmeler artarak devam etmiştir. Özellikle CHP döneminde başlayıp Demokrat Parti döneminde de devam eden Amerika ile olan ikili ilişkiler neticesinde dolaylı olarak Amerika kültürlü hippi modasının İstanbul'u etkisi altına aldığı görülmektedir. 8 Amerikanvari sandviç, hamburger gibi fastfood tarzı yiyecekler menülerde yer bulmaya başlamış ve Amerika filmlerinde gördüğümüz bar ve fastfood hizmeti sunan mekânlar açılmıştır. Cazz müziği ve Cazz barlar da 1950'lerden sonra özellikle İstanbul'da rağbet görmeye başlamıştır. 1955 yılında gerçekleşen 6-7 Eylül olayları nedeniyle Beyoğlu'nda istenmeyen bazı olayların yaşanmasına neden olmuştur. Bütün bu yaşananlar, yeme içme sektörünün belli bir kısmını elinde bulunduran bazı azınlıkların, yavaş yavaş İstanbul'dan ayrılmalarına ve yol açmış ve farklı bir mutfak kültürünün oluşmasına da zemin hazırlamıştır. DP iktidarının özellikle imara verdiği önem ile İstanbul'da ulaşım, eğitim, sağlık gibi sosyal hayata dair olanakların gelişmesi, İstanbul'un hep bir cazibe merkezi olmasını ve dolaylı olarak da birçok bölgeden göç almasını tetiklemiştir. Özellikle çoğunlukla Güney, Güneydoğu ve Doğu Anadolu'dan (Hatay, Antep, Urfa, Diyarbakır, Van) İstanbul'a göçler vasıtası ile Doğu, Güneydoğu ve Güney Bölgesi kültürüne has lahmacun, Adana kebap, içli köfte, yöresel mezeler gibi birçok lezzetlerle tanışılmıştır. Ayrıca bu bağlamda ocak başı, ciğerci, kebapçı ve lahmacuncu gibi sundukları lezzetleri ile özdeşleşmiş yerel lokantalar açılmaya başlanmıştır. Böylece İstanbul'da özellikle Doğu ve Güney bölgesi kültürü ile harmanlanmış bir mutfak sentezi doğmuştur. Bunun yanında Rusya'ya göç etmiş olan Karadenizlilerin yurda geri dönmesi ve orada öğrendikleri pastacılık, fırıncılık ve hamur işleri deneyimleri ile İstanbul'a hamur işleri zevkini de yaşatması da İstanbul mutfağı için ayrıca bir zenginlik kaynağı olmuştur. Bu göçler neticesinde de İstanbul farklı kültür ve coğrafyaların da hayat bulduğu merkez odağı haline getirmiştir.

Ferit Ercan Yargun
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00