Yeditepe University
Anabilim Dalı

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilim Dalı

Yeditepe University

111

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
DoktoraAçık ErişimTR

1908-1939 yılları arasında Türk ordusunun bazı harekatlarının "Hibrit savaş" bağlamında değerlendirilmesi

"Hibrit Savaş" terimi 2006 yılında İkinci Lübnan Savaşı neticesinde Hizbullah'ın İsrail'e karşı uyguladığı yöntem ve taktiklerin formüle edilmesi için kullanılmaya başlanmıştır. 2014 yılında Rusya'nın Kırım'ı ilhakı ile neticelenen hadiselerin NATO, ABD ve AB'nin geleneksel savaş eşiğinin altında kaldığından dolayı başlangıçta şaşkınlık oluşturduysa da ilerleyen süreçte faaliyetlerin bütününe "Hibrit Savaş", "Hibrit Tehdit" gibi tanımlamalar yapılmıştır. Bu tanımlamalar ayrıntılı olarak analiz edildiğinde "hibrit" olarak ifade edilen hususların tarihsel süreçte de karşılıklarının bulunduğu, tanımlamaları yapılmasa da dönemin ruhuna uygun ve benzer biçim ve yöntemlerle uygulandığı görülebilmektedir. Bu bağlamda yapılacak analiz ve önermelerde öncelikle tarafların "harekât tasarımlarının" incelenmesi gerektiği değerlendirilmektedir. "Hibrit savaş" kavramının oluşturulmasında kullanılan en önemli argüman nizami ve gayri nizami birlik, kuvvet ve yöntemlerin aynı harekât alanında kullanılması ve propaganda ve algı yönetiminin uygulama esnasında sürdürülmesidir. Bu çerçevede yapılacak olan analizler ile "hibrit savaş" kapsamında ele alınabilecek pek çok muharebe ve savaşın olduğu görülmüştür. Bu kapsamda, "Hibrit Savaş" kavramının oluşturulması ve yaygınlaşmasının konjonktürel olarak anlam taşıdığı ve özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan "Yeni Dünya Düzeni" ve Birleşmiş Milletler örgütünün devletler arası anlaşmazlıklarda savaşı yasaklayan tutumu nedeniyle bu ve buna benzer tanımlamaların gelecekte de görülebileceği değerlendirilmektedir. Son kertede tanımlamaların ve kavramların oluşturulduğu yerlerde değerli olduğu, kavramların ifade ettiği hususların tam olarak neyi karşıladığının doğru analiz edilerek kullanılmasının, savaş kavramı çerçevesinde uygun olacağı değerlendirilmektedir. Aksi halde tanımlanması ve anlaşılması zor olan savaş kavramının anlaşılmasının artan karmaşa ile daha da zorlaşacağı değerlendirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Hibrit Savaş, Hibrit Tehdit, Savaş, Hizbullah, İkinci Lübnan Savaşı, Rusya, Kırım, 2014 Ukrayna Krizi, Kırım'ın ilhakı.

Fırat Kaplan
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Osmanlı Devletinden Erken Cumhuriyet dönemine avukatlık müessesesi ve baro teşkilatı

"Osmanlı Devletinden Erken Cumhuriyet Dönemine Avukatlık Müessesesi ve Baro Teşkilatı" isimli tezimizde günümüzden yola çıkarak modern manada avukat denildiğinde ne anlaşıldığını incelemeye çalıştık. Ardından hukuk kurallarını ortaya çıkaran sebeplerin ne olduğu hakkında incelemeler yapmayı uygun bulduk. Bu konu ile ilgili tespitlerimizin ve anlatımlarımızın ardından avukatlık mesleğinin ortaya çıkmasını sağlayan hak olan "savunma hakkı" ile ilgili izahatlarımızı tamamladık. Osmanlı ülkesindeki avukatlık müessesesi hakkında bilgi vermeden önce mesleğin Batı coğrafyasındaki gelişimi incelemek gibi bir zorunluluk ile karşı karşıya kaldık. Bunun sebebi avukatlık mesleğinin Batı'da tarihsel olarak daha önce profesyonel bir meslek haline gelmesinden kaynaklanmaktaydı. Batı coğrafyasında avukatlık mesleğinin gelişimini inceledikten sonra İslam Hukuku içerisinde avukatlık mesleği ile ilgili inceleme çalışmalarına giriştik. Türklerin 10. asırdan itibaren topluca İslam dinine tabi olmaları ve kurdukları devlet teşkilatlanmalarındaki ana yapının İslam Hukuku temeline dayanması incelemelerimizin de bu doğrultuda yoğunlaşmasına sebebiyet verdi. Yaptığımız incelemelerin içerisinde İslam Hukuku alanında çeşitli vekâlet akitlerinin olduğu ancak savunma anlamında kişi ya da kişilerin haklarının savunulmasının "davaya vekâlet", "husumete vekâlet" isimleriyle düzenlenmiş olduğunu tespit ettik. İslam Hukuku içerisinde davaya vekâlet akdi ile ilgili hukuki bilgileri topluca ele aldık. Ardından İslam Hukuku içerisindeki yargı teşkilatlanması ve bu teşkilatlanma içerisindeki dava vekillerinin rolünü inceledik. İlerleyen süreçte Anadolu Selçuklularının ardından kurulan Osmanlı Devleti'de tıpkı kendinden önceki halefleri gibi devlet teşkilat yapısını İslam Hukuku üzerine inşa etmişti. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken konu Türklerin yüzyıllardır sahip oldukları "Örfi Hukuk" sistemini de İslam Hukuku esasları çerçevesinde kullanmaya devam etmeleridir. Bu sebeple Müslüman Araplar, Osmanlı Devleti ve Müslüman Türkleri, İslam Hukuk kaidelerini tahrif etmeleri sebebiyle eleştirmişlerdir. Klasik dönem içerisinde tamamıyla İslam Hukuku kaidelerine bağlı olan Osmanlı Devletinde, dava vekilliği ile ilgili hükümler de İslam Hukuku esasları çerçevesinde biçimlenmiştir. Tanzimat Fermanı ile başlayan ve Tanzimat Dönemi olarak adlandırılan süreçle birlikte İslam Hukuku kaideleri terkedilmeye başlanmış ve dava vekilliği Avrupa'da olduğu gibi profesyonel bir meslek olarak nitelendirilmeye başlanmıştır. Osmanlı Devletinin ömrünü tamamlamasının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti, devlet teşkilatlanma yapısında İslam Hukuku ilkelerinden esaslı manada bir kopuş gerçekleştirerek Avrupa Hukuku müktesebatını esas almıştır. Bunun sonucu olarak da zaten Osmanlı Devletinin son dönemlerinde profesyonel manada meslek olarak değerlendirilmeye başlayan avukatlık mesleği, Türkiye Cumhuriyeti'yle birlikte gerçek manada kamusal nitelikli bir müessese kimliğine kavuşmuştur.

Armağan Seçkin
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

I. Dünya Savaşı'nda İzmir'e yapılan saldırılar ve İzmir Savunması

Birinci Dünya Savaşı, 1914-1918 yılları arasında cereyan etmiş ve milyonlarca insanın ölümüne neden olmuş büyük bir savaştır. Uluslararası arenada yeni güçlerin belirmesi ve düzenin bozulması sonucunda meydana gelen bu savaş, altı yüz yıldan fazla varlığını sürdüren Osmanlı Devleti'nin yıkılışına giden süreci hızlandırmıştır. Bu savaşta İtilaf donanması, Almanya ile müttefik olan Osmanlı sularında işgal girişimlerinde bulunmuştur. Bu girişimlerden birisi de İzmir'in ablukasıdır. İzmir, Mart 1915'te bombalanmıştır. Ancak Osmanlı Devleti, İzmir'in işgal edilme olasılığını hesaplamış ve birtakım tedbirler almıştır. Alınan caydırıcı tedbirler sayesinde, İzmir, İtilaf donanması tarafından bombalansa da işgal edilememiştir. 18 Mart 1915 tarihindeki Çanakkale Deniz Savaşı öncesinde böyle bir girişim dikkat çekicidir. Düşman donanmasınca, İzmir'in abluka altına alınarak Çanakkale'de daha etkili bir manevra yapmayı amaçladıklarını söylemek mümkündür. İzmir'in bombalanması ve abluka altına alınması hem Çanakkale Muharebeleri hem de İstanbul'un işgali açısından önemlidir. Zira Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan altı ay sonra 15 Mayıs 1919'da İngiliz destekli Yunanların İzmir'i işgal etmesi, İzmir'in tarihî ve stratejik açıdan önemli olduğunu ispatlamaya kâfidir.

Dünya Savaşı IOsmanlı Devletiİzmir
Hüseyin Çalar
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

II. Abdülhamid dönemi'nde kadın sorunu

II. Abdülhamid Dönemi'nde kadın sorununun konu edildiği bu çalışmada Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Türk, Ermeni, Yahudi ve Rum kadınların toplumsal hayat içerisindeki "hak eşitliği, eğitim hakkı, çalışma ve birey olduğunu kabul ettirme" gibi temel sorunları ve durumları ele alınmıştır. XIX. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan siyasal, askerî ve kültürel değişim kadınların talepleri olan "hak eşitliği, eğitim hakkı, çalışma ve birey olduğunu kabul ettirme" taleplerini yazarak dile getirmelerine sebep olmuştur. O halde "kadın sorunu" olarak ifade edilen olay kadınların ataerkil yapıya ve egemen güce karşı birey olduğunu ve erkeklerle eşit haklara sahip olmak istediklerini kabul ettirme mücadelesidir. II. Abdülhamid Dönemi'nde kadınların toplumsal ve kültürel talepleri onların birey olma mücadelesinin bir ürünüdür. Tanzimat'tan itibaren Rum ve Ermeni kadınların, 1860 sonrasında ise Türk ve Yahudi kadınların modernleşmesi süreci başlamıştır. Modernleşme olgusu Türk, Ermeni, Yahudi ve Rum kadınların basın yayın faaliyetlerine ek olarak eğitime ulaşmalarının sonucunda gerçekleşmiştir. Kadınların modernleşmesini amaçlayan aydınlar kültürel ve toplumsal alanda kadınların etkin bir biçimde faaliyet göstermesini arzu ederek bunun için çaba göstermişlerdir. Nihayetinde kadınların düşünsel açıdan değişimi onların eğitimden eğlence alışkanlıklarına kadar birçok alanda değişimi de beraberinde getirmiştir. Bu çalışma ile II. Abdülhamid Dönemi'nde kadın sorunu olarak ifade edilen olgu çok yönlü bir biçimde ele alınarak kadınların tarihinde önemli bir eksikliğin giderilmesi amaçlanmıştır

Seda Sarıkaya Saridemir
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türk-Yunan nüfus mübadelesi sonucu Tire'de iskân edilen göçmenler (1923-1930)

Osmanlı İmparatorluğunun toprak kayıpları ile başlayan göç, 19. Yüzyıl boyunca devam etmiştir. Yaşanan göçlerin etkileri sadece Osmanlı Devleti ile sınırlı kalmamış, yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti için de büyük etkilerde bulunmuştur. Bu durum kendisini Lozan'da 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanmış olan mübadeleye ilişkin sözleşme ve protokol ile göstermiştir. Bunun sonucu olarak yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, içinde bulunduğu ağır şartlara rağmen Yunanistan topraklarında kalmış olan vatandaşlarını Türkiye'ye getirme çabası içine girmiştir. Çalışmamızda Lozan Konferansı, Türk-Yunan nüfus mübadelesi, mübadele öncesi Tire ve Lozan mübadillerinin Tireye iskanı ele alınmıştır. Bu sayede bölge tarihine ışık tutacağını düşündüğümüz bir çalışma ortaya çıkmıştır. Çalışmayı arşiv belgeleri, kitap ve makaleler ile tamamlayarak daha iyi anlaşılmasını amaçladığımız bir çalışma ortaya koymaya çalıştık.

Bülent Kuloğlu
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Milli Mücadele'de Çerkes Ethem

9 Eylül 1922 günü zaferle sonuçlanan Türk Kurtuluş Savaşı ya da diğer adıyla Milli Mücadele, Mustafa Kemal Atatürk'ün 19 Mayıs 1919 günü başlayan liderliğiyle, büyük bunalımlar ve mücadeleler içinde gerçekleşmiştir. Bu mücadelelerin en zorlu safhalarından birisi de 1919-1920 yıllarındaki iç isyanlar dönemidir. Bu isyanların önemli bir kısmını Çerkes Ethem'in kuvvetleri olan Kuva-yı Seyyare bastırmış, Ethem'in bu gezici kuvvetleri, bastırdığı her isyanın ardından hem maddi açıdan güçlenmiş hem de kamuoyunda büyük bir itibar kazanmıştır. Ethem ve kardeşlerinin Yeşil Ordu Cemiyeti'yle kurduğu ilişkilerin yanı sıra, kamuoyunda güçlenen imajı ve edindiği büyük kuvvet, onu siyasi açıdan da önemli bir konuma taşımıştır. Nihayetinde giderek kuvvetlenen ve kendisini TBMM'den daha büyük görmeye başlayan Ethem, düzenli orduyla düşmanın def edilemeyeceği savını ileri sürmüş, Batı Cephesi Komutanlığının emirlerini dinlememiş ve sürekli fikir ayrılığına düştüğü Ankara'yla bir güç yarışı içine girerek isyan etmiştir. İsyanı bastırılan Ethem, kendisine çıkış yolu bulamayıp Yunan işgal sahasına geçmiştir. Böylece Çerkes Ethem'in Milli Mücadele'deki aktif rolü sona ermiştir.

Mert Kalkan
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Türk modernleşmesinde 19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren ulus kavramı ve ulus devletin inşası (1850-1950)

Ulus Devletlerde bireyler hukuki, siyasi, kültürel ve ekonomik olarak toplumun yeterli ve saygın bir üyesi olarak tanımlanmaktadır. Ulusal kimlik yaratmak için "zorunlu eğitim, askerlik, siyasal tarih yazıcılığı, siyasal katılım" gibi araçlarla uluslaştırma politikaları gerçekleştirilmektedir. Yeni kurulan ya da varlığını sürdürmek isteyen ulus devletler, sınırları belirli toprak parçası üzerinde kendi meşruiyetlerini sağlayabilecekleri ulusları yaratmak için, farklı bireyleri sosyal, siyasal ve kurumsal açılardan bütünleştirerek türdeş bireyler oluşturmaya çalışmaktadır. Modern ulus devletlerin yapılandığı XIX. yüzyılda Avrupa'daki siyasi, iktisadi, kültürel, dini, felsefi ve bilimsel gelişmelerin etkileri Osmanlı Devleti'nde de görülmüştür. Bu çalışmada Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde başlayan uluslaşma sürecinin öznesi olan halkın bir millet haline gelişi, ulus devletin yapısal özellikleri içinde ulus ve ulusçuluk kavramları çerçevesinde ele alınmıştır. Atatürk liderliğinde gerçekleşen Türk Devrimi ve oluşturulan Türk kimliği meşruiyet kaynağını Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan Türk ulusal kimliğini kazanan halktan almıştır. Türkiye'de ulus oluşumu yurttaşlaştırma süreciyle beraber ilerlemiştir. Türk insanının toplumsal konumu kul olmaktan tebaaya, tebaalıktan yurttaşlığa doğru evrilen bir gelişim göstermiştir. Türkiye'de modern ulus yaratımında devlet tarafından yukarıdan aşağıya doğru yürütülen politikalar hukuki, kültürel, sosyal, ekonomik açılardan siyasi temelde toplumun her alanına işlenmeye çalışılmıştır. İktidara çeşitli sembol ve simgelerle meşruiyet kazandırılmış ve bu güç günlük hayatın içinde görünür kılınmış, özgün kültüre dayalı etnik ve dilsel milliyetçilikle şekillenen bir ulusçuluk gelişmiştir. Anahtar Sözcükler: Ulus, Yurttaşlık, Ulus Devlet, Ulusal Kimlik.

Cumhuriyet tarihiDevlet inşaasıMilli kimlik+7
Evrim Turan Kılıç
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Demokrat Parti döneminde hükümet-iş adamı ilişkileri

Günümüzde iş adamı olarak ifade ettiğimiz ülke ekonomisinde önemli bir yere sahip olan sermayedar sınıf gerek monarşinin hâkim olduğu dönemde gerekse demokratik yönetimlerde, hükümetle dirsek temasını hiçbir zaman eksik etmemiştir. Her iki taraf birbirlerine destek oldukları sürece güçlerine güç katmışlardır. Dünya üzerinde, kapitalist sistemin gittikçe yaygınlaşması ile de iş adamları, ülkelerin hatta dünya tarihine bile yön verebilecek bir konuma erişmişlerdir. Osmanlı Devleti'nde tüccar iş adamı sınıfını genellikle gayrimüslim tebaa oluşturmaktadır. Bu durum yüzlerce yıl herhangi bir sorun teşkil etmezken, 20.yy. da dünyada yaşanılan ekonomik ve siyasal değişimin etkisiyle, devlet egemenliğini olumsuz etkilemeye başlamıştır. Emperyalist devletler, Osmanlı Devleti içerisindeki işbirlikçileri aracılığıyla, ülkedeki işletmeleri teker teker ele geçirmişlerdir. Bu durumu değiştirmek için ilk adım, İttihat ve Terakki döneminde, Millî İktisat anlayışıyla atılmış olsa da asıl millîleşme Cumhuriyet Dönemi'nde gerçekleşecektir. Yeni Türk devleti kurulduğunda; ülkedeki bankalar, tren yolları, tüneller, madenler, su, havagazı, elektrik, telefon, tramvay, tütün gibi pek çok işletme yabancı şirketlerin elindeyken, bu işletmeler devlet tarafından satın alınıp İş Bankası kredileriyle Türk ve Müslüman eşrafa verilerek, yerli ve millî bir iş adamı sınıfı oluşturulmaya çalışılmıştır. Tek parti döneminde devletten aldığı destekle var olmaya başlayan Türk iş adamları, DP'nin iktidara geçmesiyle birlikte, hükümet desteğini de arkalarına alarak kalkınmaya devam etmişlerdir. Kimi zaman bu destek, devlet kurumlarının zarar etme pahasına bile olsa esirgenmeyecektir. İş adamları, hükümetin desteğini karşılıksız bırakmayıp her yıl DP'ye yüklü miktarlarda bağışta bulunmuşlardır. Seçim zamanlarında bu miktar, parti ileri gelenlerinin istekleri doğrultusunda kayda değer oranda artış göstermiştir. DP'nin iktidarda olduğu yıllarda yaşanan siyasî ve ekonomik olayların, alınan kararların iş adamları üzerinde doğrudan ya da dolaylı olarak birtakım etkileri olmuştur. Bu etkiler çalışmamızda dönemin iş adamlarının yaşamış olduğu örnek olaylar üzerinden detaylandırılarak aktarılmaya çalışılmıştır. DP'nin iktidara geçtiği dönemde var olan demokrasi, adalet ve ekonomik istikrarın ilerleyen yıllar içerisinde bozulmasıyla birlikte hükümet-iş adamı ilişkileri de çalkantılı bir sürece girmiştir. İstikrarsız bir ekonomik ortamda iş yapmaya çalışarak kısa vadede kâr elde etme peşinde olan Türk iş adamları da şeffaf olamayan bir yasal ortamda mevcut konumlarını kaybetmek istemedikleri için, kendilerine uygulanan siyasî ve ekonomik baskılara karşı suskun kalmayı tercih etmişlerdir.

Cumhuriyet tarihiDemokrat PartiEkonomi tarihi+6
Fatma Eylem Çoban
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bulgaristan göçmenlerinin sosyokültürel etkileşimleri: İzmir örneği (1950-1990)

1950-1990 yılları arasında Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç etmek zorunda kalan insanların yerleşmek için tercih ettikleri ilk üç şehirden biri İzmir'dir. İzmir'e göç eden insanların kültürel açıdan incelenmesi, göç eden kültürü daha iyi tanımak için önem arz etmektedir. Bu çalışmada, İzmir'e yerleşen göçmenlerin entegrasyon süreçleri ve bu süreçte karşılaştıkları zorluklar, göçmenlerin yemek kültürleri ve konuştukları diller başta olmak üzere kültürün bazı unsurlarına değinilerek ele alınmaktadır. Çalışmada göçmen grupların ev sahibi kültürde asimile mi oldukları yoksa entegre mi oldukları çeşitli kültürel faktörle ilgili sorularla tartışılmıştır. Literatürde var olan çalışmalar yalnızca Türklerin Bulgaristan'dan Türkiye'ye zorunlu göçüne odaklanırken bu çalışma, Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç etmek zorunda kalan Pomakları ve Romanları da kültürel anlamda incelemeyi amaçlamaktadır. Bu çalışmayı benzerlerinden ayırarak literatüre katkı sağlayan diğer bir nokta ise çalışmanın İzmir örneklemini ele alarak Bulgaristan'dan göçü sosyokültürel açıdan konu edinmesidir. Çalışmada veri toplamak için yarı yapılandırılmış görüşmeler kullanılmıştır. Elde edilen bulgular "kültür analizi" modeli kullanılarak incelenmiştir. Görüşme soruları yapılan literatür taramasının ardından belirlenmiştir. Göçmenlerle yapılan görüşmeler sonucunda, zorunlu göçün göçmen gruplar üzerinde yarattığı kültürel etkiler tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu kapsamda, çeşitli kültürel boyutlarla ilgili 20 soru görüşmecilere yöneltilmiştir. Yöneltilen soruların konu başlıkları şunlardır; "devletin ve yerli halkın göçmenlere karşı tutumu, inançlar, dini ve milli bayramlar, çeşitli kutlamalar, ritüeller, yemek kültürü, dilsel farklılıklar, giyim-kuşam farklılıkları, eğitim, kadınların eğitime ve iş gücüne katılımı, akraba evliliği ve erken yaşta evlilik".

BulgaristanGöçmenlerKültürel etkileşim+6
Ege Tunalı
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Osmanlı Devleti'nin son döneminde Girit'ten yaşanan göçler

18. yüzyılda Aydınlanma Çağı ile ortaya çıkan milliyetçilik akımı 1789 Fransız Devriminden sonra tüm dünyaya yayıldı. Çok uluslu bir yapıya sahip olan Osmanlı Devleti de bu akımdan olumlu ve olumsuz yönleriyle etkilendi. 19. yüzyılda Balkanların büyük bölümü elinde barındıran Osmanlı Devleti, bu topraklarda yaşayan ve farklı etnik kökenden olan halkların ayaklanmaları ile yüzleşti. Rum nüfusunun çoğunlukta olduğu Girit Adası'nın da bu akıma karşı sessiz kalması beklenemezdi. 18. yüzyılın sonundan itibaren palazlanmaya başlayan Rum milliyetçiliği, Atina Üniversitesinde eğitim gören öğrenciler ve Yunan konsolosluğunun faaliyetleri neticesinde 19. yüzyılın başından itibaren Girit'te Osmanlı yönetimine karşı isyanlar baş verdi. Bu çalışmada Girit'te ortaya çıkan ayaklanmaları ve bu ayaklanmalar çerçevesinde Müslümanları Anadolu başta olmak üzere mevcut Osmanlı topraklarına göçe sürükleyen nedenleri ele almaktadır. Ayrıca Müslümanların göç ettikten sonra iskân problemleri ve yerel halk ile yaşadıkları çatışmalar çerçevesinde uyum süreçleri de çalışma içeriğinde yer almaktadır. Anahtar Kelimeler: Yunan Milliyetçiliği, Girit Meselesi, 1897 Türk – Yunan Harbi Boykotaj, Göç, İskân

GiritGöçlerOsmanlı Devleti+4
Çayan Akkuş
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Türkiye'de kırsal hayat (1960-1970)

1960 yılında genel Türkiye nüfusu 27 754 820 kişidir. Bunun 18 895 089'u kırsal alanda yani ilçe, köy ve mezralarda yaşamaktadır. Kırsalda yaşayan nüfus Türkiye'nin % 68.07'sini oluşturmaktadır. Bu dönemde Anadolu hala köylü bir coğrafyadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyada gelişen kapital, liberal sistemlere entegre olmaya çalışan Türkiye, bu dönemde kırsalda etkin olamayan bu büyük kitlesinin bir kısmını bilinçli olarak kentlere yani ticaret ve sanayi alanlarına kaydırmak durumundadır. Buradan beklentisi ise büyük ekonomiler gibi kalkınabilmektir. Dolayısıyla ilk olarak nüfusunun gerekli ihtiyaçlarına cevap veremediğini anladığında nüfusun kontrol altına alınmasını sağlamaya çalışmıştır. Bu kapsamda 1 Nisan 1965 tarihinde Nüfus planlaması hakkında bir yasa çıkararak bireylerin tıbbi yöntemlerle doğumu kontrol edebilmesine olanak sağlamıştır. Modernleşme ve kalkınmanın koşulu olan eğitimli kitle yaratma anlayışında ise başarı yarı yarıyadır. 35.339 köyün % 45'inde okul yoktur. Sağlık alanında ise Birinci Beş yıllık Kalkınma planları kapsamında sosyalizasyon politikaları ve toplum kalkınması planları ile toplumun temel sağlık hizmetlerinden yararlanması amaçlanmıştır. Bu dönemde Türkiye'de her 40.000 kişiye 1 doktor düşmektedir. Anadolu kırsalında yaklaşık 10.000 milyon insan su kaynaklarına uzaktır. Tarım da ise temel geçim kaynağı ziraat, avcılık, ormancılık, balıkçılık vb. olan insan genele oranlar % 74.9'dur. Kırsal Buğday, arpa, çavdar, yulaf, mısır ve pirinç gibi ürenler ekilmektedir. Ancak yalnızca 35.584.000 hektarlık bir alan tarla, bağ, bahçe, zeytinlik olarak kullanılmaktadır. Geri kalanı ise ekilememektedir. Bu da toprağı olmayan köylülere toprak dağıtılması için çözüm aranmasını gerekli kılmıştır. Bu dönemde Türkiye iki kalkınma planını hayata geçirmiştir. Köyün, kırsalın ürettiği tarımsal ürünlerin sanayi dallarına dönüştürülmesine çalışılmıştır. Ancak devletin kalkınmaya ayırdığı yetersiz bütçe oranlarıyla istenilen düzeyde gelişme yaşanamamıştır. Bu çalışma da 1960-1970 arasında Türkiye'de yöneticilerin kırsala yönelik politikalarının söylem-eylem karşılaştırması temelinde tarihsel analizi yapılmıştır. Bu dönem de kırsaldaki köylü ve çiftçilerin sosyo-ekonomik hayatlarının ne düzeyde ilgi gördüğü? Yaşam standartlarına yönelik ne gibi iyileştirmelerin yapıldığı? Kırsalın modernleşmesi adına neler yapıldığı? Dönemin kanun koyucusu olan Meclis ve Senato'nun kırsal alana dair sorunların tespiti ve çözümüne yönelik uğraşlarının nasıl bir yön izlediği irdelenmiştir. Araştırmamızın Nüfus, Eğitim, Sağlık, Tarım, Ulaşım/Güvenlik/Diğer Yaşamsal Sorunlar adıyla incelenen bölümlerinde 1960'lar da Anadolu kırsalında yaşanan ve çözüm bekleyen sorunları irdeledik.

KöylülükKırsal yaşamTürkiye
Gurbet Gökgöz Bilen
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Tek Parti Dönemi'nde Türkiye'de iktidar-azınlık ilişkileri ve kamuoyu

Tek Parti döneminde azınlık ilişkilerinin konu edildiği bu çalışmada, iktidarın azınlıklara yaklaşımı, azınlıklara yönelik politikalar ve kamuoyunun azınlıklara yönelik yaklaşımı ele alınmıştır. XIX yüzyıldan itibaren imparatorlukların başta milliyetçi ideoloji olmak üzere çeşitli nedenlerle çözülme sürecine girmesi, ulus-devletlerin kurulmasını gündeme getirmiştir. Benzer bir şekilde XIX. yüzyıldan itibaren çözülüşü hızlanan Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı'yla fiilen sona ermiştir. İtilaf devletlerinin Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu'yu işgal etmesi, Mustafa Kemal Paşa liderliğinde kurtuluşu yöneten kadronun kitleyle bütünleşmesini kolaylaştırmış ve emperyalist güçler ve onların alt emperyal unsurlarına karşı verilen mücadele sonucunda Türk ulus-devleti kurulmuştur. Türk ulus-devletinin kurucu antlaşması olan Lozan Antlaşması'yla azınlık hakları da uluslararası güvenceye alınmıştır. Bundan sonraki süreçte Türk toplumunu muasır medeniyetler düzeyine ulaştırmayı amaçlayan kurucu kadronun attığı adımlar, Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıkları yakından ilgilendirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin azınlıklara yönelik politikalarının temelinde ulus-devlet anlayışının homojen bir yapıyı temel alması ve imparatorluğun çözülüş sürecinde yaşananlar etkili olmuştur. Cumhuriyet'in kurucu kadrosunun modernleşme doğrultusundaki adımları, yeni bir ulus, kültür ve vatandaş yaratma çabaları iç içe geçmiştir. Kurucu kadronun amacı, bağımsız, homojen ve seküler bir ulus devlet anlayışına uygun adımlar atmak, kitlenin de bu doğrultuda hareket etmesini sağlamaktır. Siyasal, ekonomik, kültürel ve toplumsal alanlarda atılan her adım ve yasal düzenleme, doğal olarak azınlıkların pozisyonlarına yansımış ve bu durum, azınlıkların hem cemaat içi hem de devlet kurumlarıyla olan ilişkilerinin yeniden yapılandırılmasını gündeme getirmiştir. Tek parti iktidarı, azınlıkların "makbul vatandaşlar" olmasını ve bu doğrultuda hareket etmesini önemsemiş, hatta talep etmiştir. Diğer bir ifadeyle azınlıkların, ulus-devlet, ulusal kimlik ve modernleşme doğrultusunda atılan adımlarla ve tek parti iktidarının uyguladığı politikalarla uyumlu hareket etmesi amaçlanmıştır. Tek parti döneminde azınlıklara yönelik uygulanan siyasal, ekonomik, kültürel ve toplumsal alandaki politikaların "içerilme", yani asimile etme ve "dışlanma-görünmez kılınma" arasında salındığını söylemek mümkündür. Bu çalışmada tek parti döneminde iktidar azınlık ilişkileri çok yönlü ele alınmış ve çalışmanın meseleyi açıklayıcı ve geliştirici olmasına önem verilmiştir.

Azınlık haklarıAzınlıklarKamuoyu+6
Coşkun Türkan
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti ve Fransız kamuoyu

Birinci Dünya Savaşı sadece olduğu yılları değil kendinden sonraki dönemleri de derinden etkilemiş tarihi olaylardan biridir. Bu olayın ortaya çıkışının en önemli nedenlerinden biri sanayileşmiş devletlerin sömürge alanlarında birbirleriyle giriştiği rekabettir. Osmanlı Devleti özelinde baktığımızda, Fransa bu rekabeti özellikle İngiltere ile yaşamış bir devlet olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak savaş çıktığında Fransa İngiltere ile aynı blokta bulunmuş ve Osmanlı Devleti de İngiltere ve Fransa'ya karşı büyük bir rakip olarak ortaya çıkmış olan Almanya'nın yanında yer almıştır. Oysa Osmanlı Devleti'nin batılılılaşma ve modernleşme çabaları içinde onu en köklü biçimde etkilemiş olan devlet Fransa idi. Hatta Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nde elit yönetici sınıfın ve aydınların üzerinde Fransız ekolünün oldukça önemli bir etkisi vardı. Birinci Dünya Savaşı'na gelindiğinde, Osmanlı Devleti'nin savaştığı cepheler ve karşı karşıya kaldığı sorunlar Fransız basınında ve kamuoyunda yer bulmuş; birçok kanaldan bu haberler Osmanlı kamuoyuna ve Müslümanların yaşadığı başka yerlere ulaşmıştır. Bu dönemde Fransa'daki son derece canlı olan basın hayatının, kamuoyunun oluşmasında güçlü bir rol oynadığı anlaşılmaktadır. Siyaset, kamuoyu ve basın üçgeninde dönen olaylar ve kritiklerin çok kereler diplomasi ve uluslararası ilişkiler üzerinde etkili olduğu da söylenebilir. Bu nedenle, Osmanlı Devleti'nin savaşa giden süreçte yürüttüğü diplomasinin, savaş boyunca yer aldığı cepheler ile ekonomik ve toplumsal olayların, Fransız kamuoyunun oluşmasında en önemli unsur olarak beliren basın tarafından nasıl işlendiği bu araştırmanın konusudur.

BasınDünya Savaşı IFransa+4
Mustafa Kırışman
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Mütareke Dönemi'nde İzmir'de asayiş (1918-1922)

"Akdeniz'in İncisi" olarak anılan İzmir hem bir liman şehri hem de kozmopolit bir yapıya sahip önemli kentlerden birisidir. Akdeniz'e kıyısı olması sebebiyle de başta İtalya ve Yunanistan olmak üzere pek çok ulusun dikkatlerini üzerine çekmiştir. Sanayi Devrimi sonrasında sömürgecilik yarışının bir sonucu olarak ortaya çıkan Birinci Dünya Savaşı; Yunanistan ve İtalya gibi her iki devletin şehir üzerinde hak talep etmelerine neden olmuştur. Lâkin her iki ulus arasındaki bu rekabetten İngilizlerin desteğini alan ve Megali İdeasını gerçekleştirmek isteyen Yunanistan galip çıkmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nı son erdiren ve 30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf kuvvetleri arasında kabul edilen Mondros Mütarekesi'nin ardından İstanbul Hükümetleri'nin önünde duran en önemli görev; taraflar arasında imzalanacak ve son barış antlaşmasının olabildiğince hafif koşullar barındırmasını sağlamaktı. Hükümetler açısından böyle bir amacı gerçekleştirilebilmenin ön koşulu; memlekette asayiş ve güvenliğin temin edilmesi ve Müslüman-Hıristiyanlar unsurlar arasındaki çatışmaların önüne geçilmesiydi. Ne var ki mütarekenin imzalanmasının ardından İtilaf kuvvetlerinin tutumundan cesaret alan Hıristiyan unsurlar, Müslümanlara karşı silahlı faaliyetlere başlamakta gecikmemişlerdi. Bu faaliyetlerin en yoğun olduğu bölgelerden birisi İzmir ve çevresiydi. İzmir bir liman kenti olması hasebiyle, Anadolu'nun diğer bölgeleriyle irtibatını sağlayan önemli bir kavşak noktasındaydı ve stratejik açıdan son derece önemli bir yere sahipti. Bu sebeple mütareke sonrasında İtilaf kuvvetleri, özellikle de Yunanistan'ın teşvikiyle bölgede Rumlar çok sayıda çeteler meydana getirmişti. İtilaf kuvvetlerinin baskı ve müdahaleleri ile hareket kabiliyeti sınırlanan Osmanlı güvenlik güçleri, bu faaliyetler karşısında başarılı olamazken zamanla bölgede Kuvâ-yı Milliye'nin organize ettiği gruplar dengeyi sağlamayı ve giderek kontrolü ele geçirmeyi başarmışlardı. Bu bakımdan mütareke döneminin dönemsel olarak zaman aralığını ifade eden 15 Mayıs 1919 günü İzmir'in işgali ve 9 Eylül 1922 İzmir'in kurtuluşunu ifade eden tarih aralığı, sadece Türk Millî Mücadelesi'nin başlangıç ve bitiş tarihlerini göstermez, aynı zamanda Türk milletinin karakterinde daima var olan bağımsız bir toplum olarak yaşama hakkını elde etmek konusundaki kararlılığının da iki önemli dönüm noktasını ifade eder. Bilhassa İzmir'in 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunanlar tarafından işgali, kuşkusuz Türk Milli Mücadelesi'nin tetikleyicisi olmuştur. Bu süreç aynı zamanda Yunan askerlerinin, İzmir'deki yerli Rumlarla işbirliği yaparak gerçekleştirdikleri işgal ve yaşanan katliamları, yağma hareketlerini, şehrin güvenlik ve asayişini bozan bir dönemi de ifade eder. Nitekim mütarekenin kabul edilmesi ve uygulamaya konulmasıyla beraber, kentte insanların her türlü emniyet ve güvenini tehdit eden bir süreç başlamıştır. Dönemin en beğenilen ve üzerinde durulan kavramı "asayiş", aşağı-yukarı herkesin dilinden düşürmediği, resmî ya da gayrî resmi her belgenin ortak ifadesi olmuştur. Özellikle Yunanların bu husustaki hareketleri döneme ilişkin jandarma ve polis raporları, dönemin süreli yayınları, hatıralar veya diğer Türk askeri makamları tarafından kaleme alınan resmî yazışmalarda yer bulmuştur. Nihayetinde bu süreç zarfında Türk milletinin aziz yurdu ve özgürlüğü elinden alınmaya çalışılmış; yaşanan işgal ve çetecilik faaliyetleriyle halkın can, mal ve namus güvenliği ortadan kalkmış ve bu durum asayiş kavramı ile ifade edilmiştir. Mütareke dönemi İzmir'inde gerçekleşen asayiş ve güvenlik olayları ve bunlara karşı alınan tedbirleri inceleyen bu çalışma; İzmir'in işgalinin ilk günlerinden itibaren şehirde neler yaşandığını ve yaşananların dönemin resmî yazışma, hatırat ve süreli yayınlarına nasıl yansıdığına ilişkin bir değerlendirmeyi hedeflemektedir. Anahtar Kelimeler: Mütareke dönemi, İzmir, asayiş ve güvenlik, Kuvâ-yı Milliye, Rumlar, asayiş tedbirleri.

Emniyet tedbirleriGüvenlikKuva-yı Milliye+7
Nazlı İnceburun
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

II. Abdülhamit ve II. Meşrutiyet dönemlerinde Kudüs Rum Patrikhanesi

Osmanlı Devleti'nde yaşanan siyasal, sosyal ve ekonomik değişimlerin etkilerini tarih kitapları büyük nüfuslu toplumlar üzerinden anlatmıştır. Yaşanan gelişmelerden etkilenen ancak nüfus olarak sayıları az olan toplumlar da bu değişimlerden azade olamamıştır. Kudüs Rum Patrikhanesi üzerinden II. Abdülhamit ve II. Meşrutiyet dönemlerinde gerçekleşen olayların da nüfus olarak az olan Arap Ortodoksları, patrikhane ve Hristiyan mezhepleri arasındaki ilişkilerine olan etkilerini çalışmamızda inceledik. Buradaki amacımız tarihi bir dini kurum olan patrikhanede ortaya çıkan gelişmelerin birbirine bağlı siyasi, ekonomik ve sosyal sonuçlarının olacağını ortaya koymaktır. Kudüs Hristiyan devletlerin kendi güçlerini sergilediği bir alan olmuştur. Ancak ülkemiz tarih kitapları bu nüfuz mücadelesini genel hatlarıyla ele almış ama sorunun derinine inmemiştir. Çalışmamızda ise nüfuz mücadelelerini belge ve çeşitli materyaller üzerinden inceledik. Anahtar Kelimeler: II. Abdülhamit, II. Meşrutiyet, Arap Ortodoks, Kudüs Rum Patrikhanesi

Abdülhamid IIAraplarKudüs Rum Patrikhanesi+5
Ahmet Kırlıoğlu
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Türkiye-İtalya ilişkileri (1928-1940)

Bu tezde 1928-1940 yıllarını kapsayan bir döneme ait olmak üzere Türkiye ile İtalya arasındaki siyasal, ekonomik ve askerî ilişkiler incelenmiştir. İnceleme konusu döneme ait yerli ve yabancı olmak üzere; arşiv belgeleri, resmî yayınlar, kitap ve makaleler ile dönemin basını mercek altına alınarak elde edilen bulgu ve sonuçlar tezde açıklanmıştır. İncelediğimiz dönemde Türkiye-İtalya ilişkileri, düşmanlıktan dostluğa, dostluktan düşmanlığa doğru sürekli bir şekilde tekrar ederek ve dalgalanarak devam etmiştir. Dostluk ve düşmanlığın birbirinin içinde olduğu bu döneme ait bu ilişkiler, batılı diplomatlar tarafından "amiadversion(amity-adversary): dost-düşman" terimi ile tanımlanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, Musul meselesinin halledilmesi sonrasında çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak için ihtiyaç duyduğu teknoloji ve finansmana sahip olan Batılı devletlerle ilişkilerini geliştirmek istemektedir. Bu dönemde Faşist İtalya ile Türkiye arasında karşılıklı çabaların bir ürünü olarak, 30 Mayıs 1928 tarihinde "Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Yargısal Çözüm Antlaşması" imzalanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin Batılı büyük devletlerden birisiyle imzaladığı bu ilk siyasal antlaşma sonrasında Türkiye ile İtalya arasında 1928-1932 yılları arasında "ilişkilerin altın çağı" olarak nitelendirilen bir dönem başlamıştır. Bu dönemde ticari ilişkilerde olumlu gelişmeler yaşanacak ve Türk donanmasının ihtiyaç duyduğu modern savaş gemilerinin yapımı ihalesini İtalyan tersaneleri kazanacaktır. Kendisini Roma İmparatorluğu'nun varisi olarak görmekte olan ve Akdeniz'i "Mare Nostrum-Bizim Deniz" olarak değerlendiren Faşist İtalya'nın özellikle Balkanlar ve Doğu Akdeniz'de izlediği "mütecaviz politika" Türkiye tarafından dikkatle izlenmektedir. Mussolini, İtalya'nın ana hedeflerinin "Asya ve Afrika" olduğunu ve bu hedefleri İtalyan nesillerine emanet ettiğini açıklamaktadır. Bu hedeflerin arasında şüphesiz olarak Doğu Akdeniz ve Anadolu toprakları da bulunmaktadır. Bu politikanın bir yansıması olarak İtalya, Menteşe Adaları'nda (Rodos, 12 Ada ve Meis) tesis ettiği deniz ve hava üsleri ile Anadolu için sürekli ve önemli bir tehdit meydana getirmektedir. Bu tehdit, Balkan Paktı'nın kuruluş sürecini hızlandıran en önemli etmenlerden birisi olacaktır. İtalya'nın Habeşistan'a saldırısı ve Akdeniz'deki dengenin değişmesi sonucunda Türkiye, İtalya'nın saldırgan politikalarına karşılık olarak İngiltere ve Fransa ile yakınlaşmaya başlayacaktır. Avrupa'nın iki ana bloka ayrılarak hızla İkinci Dünya Savaşı'na sürüklenmekte olduğu yıllarda Türkiye'nin izleyeceği dış politikayı doğrudan etkileyen esas olay ise İtalya'nın Arnavutluk'u işgal ederek ve sonraki stratejik hareketleri için Balkanlarda bir köprübaşı tesis etmesi olacaktır. Türkiye tarafından bu işgal, kendisine karşı "açık ve kesin bir tehdit" olarak algılanacaktır. Türkiye, yaklaşan savaşın yarattığı uluslararası ortam içinde geleneksel tarafsızlık politikasından ayrılarak, İngiltere ve Fransa ile ittifak içine girecektir. Bu dönemde oldukça güçlenmiş olan Nazi Almanyası ile "paralel savaş" yürütmek isteyen Mussolini ise Çelik Pakt (Patto di Acciaio) olarak adlandırılan "İtalyan-Alman Dostluk ve İttifak Antlaşması"nın imzalanmasıyla İtalya'nın bütün kaderini Almanya'ya, Hitler ve onun vereceği kararlara bağlamıştır. Böylece Türkiye ve İtalya, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa'da meydana gelen bloklarda kesinlikle karşı taraflarda yer almış bulunmaktadırlar. Almanya'nın Polonya'ya saldırısıyla Avrupa'da savaşın başlaması sonrasında başlangıçta savaş dışı (non-belligerent) kalan Mussolini ve Faşist İtalya, "bekle, gör ve durumdan kazançlı çık" felsefesinin yansıması olarak Fransa'nın savaşı kaybedeceğinin kesinleşmesinin ardından, 10 Haziran 1940 tarihinde İngiltere ve Fransa'ya savaş ilan etmiştir. İtalya'nın da savaşa girmesiyle Türkiye bakımından en kötü senaryo gerçekleşmiş oluyordu. İngiltere ve Fransa'nın, Türkiye'nin Üçlü İttifak Antlaşması gereği İtalya'ya karşı savaşa girmesini talep etmeleri karşısında Türk Hükûmeti, Üçlü İttifak Antlaşması'nda yer alan "Sovyet Çekincesi"ni gerekçe olarak kullanarak, "non-belligerent-gayri muharip" durumunu devam ettirecek ve savaşa dahil olmayacaktır. İncelediğimiz dönemde Faşist İtalya'nın Akdeniz ve Balkanlarda yarattığı tehdit ve Türk dış politikası üzerinde meydana getirdiği etkilerin, İkinci Dünya Savaşı sonunda belirginleşen ve Türkiye'nin Batı dünyasına eklemlenmesine yol açan Sovyet tehdidi ile kıyaslanması mümkündür.

Askeri ilişkilerAtatürk, Mustafa KemalEkonomik ilişkiler+7
Yeter Mengeş
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Türkiye'de laiklik uygulamaları (1938-1960)

Türkiye'de laiklik toplumsal bir beklenti ve sonuçtan çok kurucu kadronun toplumu ve devleti dönüştürmesinin aracı olarak kullanılmıştır. Bu şekli ile genel olarak "tepeden inmeci" bir düşüncenin yansıması olan laikliğin Türkiye'deki uygulamaları, laik birçok devletten farklıdır. Laikliğin en temel tanımlarından olan "Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması" yaklaşımından ayrı olarak, erken dönem Türkiye laikliği "devletin kontrolünde bir din" anlayışına daha yakın durmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kurulması, medrese, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına rağmen imam hatip okullarının ve ilahiyat fakültesinin açılması, devlet okullarında din dersinin bulunması bu bağlamda düşünülebilir. Ancak sürece genel olarak bakıldığında Türkiye'de uygulanan laikliğin, sınırları belirli bir düzlem üzerinden gitmediği görülür. Gelgitleri olan, bazen otoriterleşen, bazen ise daha esnek uygulamaların görüldüğü bir laiklik süreci söz konusudur. Sınırların belirsizliği dolayısıyla özellikle CHP döneminde dini alana yapılan her türlü müdahale laikliğin gereği olarak sunulurken, buna karşı olan tavır ya da yaklaşımlar genellikle irticai faaliyet olarak değerlendirilmiştir. DP döneminde ise laiklik, merkezi önemini korunmakla birlikte bu dönemde dinin meşruiyet sahası genişlemiştir. Bu anlamda Türkiye'de laikliğin kapsamı partilerin-siyasi iktidarların tavırlarına göre de değişkenlik göstermiştir. Bu değişkenlik bazen partiden partiye, bazen ise aynı partinin farklı hükümet dönemlerinde kendisini göstermiştir. Bu çalışmada CHP'nin İsmet İnönülü dönemi ile Demokrat Parti dönemlerindeki laiklik uygulamalarına yönelik bir kıyaslama yapılmaya çalışılmıştır. Bu anlamda karşılaştırmalı bir dönem analizini hedef alan bu çalışma, bir ideoloji olarak laikliğin Türkiye'ye girişine, laikliği yaşam şekli olarak gören yaklaşımlara, Türkiye laikliğinin diğer devletler (Fransa, İngiltere) ile olan ilişkisine değinmekten çok, Türk siyasal ve demokrasi hayatına damgasını vurmuş iki dönemin kıyasına odaklanmıştır. Bu çalışmayı özgün ve önemli kılan taraf ise dünyayı algılama ve gündelik yaşamlarını düzenleme noktasında farklı bir kitlesel tabana dayanan CHP ve DP dönemlerinde uygulanan laikliğin somut alanlarına yönelmesidir. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın devlet-hükümet nezdindeki genel pozisyonu ve devletin diğer kurumlarıyla olan ilişkilerindeki değişim ve gelişim aşamaları, vakıf eserlerinin dinsel alana yönelik örneklerinin iki parti dönemlerindeki durumları (cami, mescid, kilise...), dini eğitim noktasında laiklik yaklaşım ve tanımlamaları, dini neşriyatın genel niteliği ve bu neşriyata yönelik parti-hükümet yaklaşımları, hayrat hademesinin niteliği ve aldıkları maaşların miktarı bu çalışmanın ana uğrak noktalarıdır.

Cumhuriyet DönemiCumhuriyet tarihiLaiklik+2
Ertuğrul Dalmış
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

TBMM Arzuhal Encümeni kararları ışığında vatandaşların devletten beklenti, talep ve şikâyetleri (1925-1931)

Temel insan haklarından biri olan dilekçe hakkı, tarihi süreç içerisinde yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişkinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yönetilenler, yönetenlere beklenti, talep ve şikayetlerini çeşitli yollarla iletme ihtiyacı hissetmiştir. Bu ihtiyacın bir tezahürü olarak da devlet mekanizması içinde çeşitli başvuru mercileri ortaya çıkmıştır. Bu merciler bazen bir hükümdarın sarayı, bazen de de bir meclis olmuştur. Osmanlı tarihinde dilekçe hakkı anayasal bir hak olarak ilk defa 1876 Anayasası'nda yer almış, daha sonraki dönemlerde de anayasal bir hak olarak varlığını sürdürmüştür. Halk talep ve şikayetlerini iletmek için Ayan ve Mebusan Meclislerine arzuhal verme hakkına sahip olmuştur. TBMM açıldıktan sonra da ilk çalışmalara başlayan encümenlerden biri Arzuhal Encümeni olmuş ve halktan gelen arzuhalleri değerlendirip karara bağlamıştır. Bu durum Cumhuriyet'in ilanından sonraki dönemde de devam etmiş ve 1925 yılından itibaren Arzuhal Encümeni kararları her cumartesi yayınlanmaya başlamıştır. Bu çalışmada 1925-1931 yılları arasında Arzuhal Encümeni kararları üzerinden halkın TBMM nezdinde devletten beklenti, talep ve şikayetleri tespit edilmiş ve dönem içinde en çok öne çıkan konu başlıkları incelenmiştir. İncelediğimiz dönemde askerî nitelikli arzuhallerde konu olarak heyet-i mahsusalar ve istiklal madalyası talebi ön plana çıkmaktadır. Sosyal ve ekonomik nitelikli arzuhallerde çoğunlukla vergilerden şikâyet edilmiş, zaman zaman da çeşitli nedenlerle devletten finansal yardım istenmiştir. Eğitim başlığında ise okullardan kaydı silinen öğrencilerden gelen şikayetlerin yanı sıra bazı vatandaşların yaşadıkları yerlere okul açılması talebini içeren arzuhaller ön plana çıkmıştır. Bürokrasi ve idari işlemlerle ile ilgili arzuhallerde genellikle emeklilik, ikramiye, eksik yatan maaş ve harcırahlardan şikayet edilmiştir. Bunların yanında haksız yere işten çıkarılma veya uygun bir vazifeye tayin gibi konular da öne çıkan başlıklar arasındadır. Yargı ile ilgili arzuhallerde ise ana konular, hakimler ve mahkemelerden şikâyet, yeniden yargılama ve af talebi ile barolarla ilgili şikayetlerden oluşmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dilekçe Hakkı, Arzuhal, TBMM Arzuhal Encümeni, Talepler, Şikayetler.

DilekçeTBMMTalep+3
Aziz Önemli
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Haydar Aliyev dönemi Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin kültürel boyutu (1993*2003)

Bu çalışmada Haydar Aliyev dönemi Türkiye - Azerbaycan ilişkilerinin kültürel boyutu ( 1993 - 2003 ) incelenmiştir. Tezimi hazırlarken Haydar Aliyev hakkında bilgi içeren arşiv belgelerden, Azerbaycan - Türkiye arasındaki kültürel ilişkiler hakkında eserlerden, belgelerden, dergilerden, yazılardan, yüksek lisans tezlerinden yararlandım. Tez çalışmam giriş ve sonuç bölümlerinin dışında üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde tezin amacı, genel çerçevesi, bölümleri hakkında bilgileri, birinci bölümünde, kültür ve eğitim hakında genel bilgileri, diğer bölümlerde ise, genel olarak Azerbaycanın tarihi ve Türkiye - Azerbaycan ilişkilerine değilerek, Haydar Aliyev döneminde Azerbaycan ve Türkiye arasında kültür ve eğitim alanlarında mevcut olan ilişkileri ve yakın tarihi dönemde, İlham Aliyev döneminde Azerbaycan – Türkiye ilişkileri ortaya koymuşum. Aynı etnik kökene dayalı Azerbaycan - Türkiye ilişkileri tarih boyu dostluk ve kardeşlik çerçevesinde yürütülmüştür. 18 Ekim 1991 tarihi ''Azerbaycanın Devlet Bağımsızlığı'' ile bağlı anayasa maddesinden sonra Azerbaycanın kalkınma süreci çok önemli bir yer tutmaktadır. Bu iki halkın ortak noktaları çoktur. 1991 yılında Azerbaycan bağımsızlığını kazanmasının ardından 9 Kasım 1991 yılında Azerbaycanı ilk tanıyan ülke Türkiye olmuştur. 1-3 Mayıs 1992 tarihlerinde Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal Azerbaycana ziyaret etdikten sonra, iki devlet arasında iş birliliği ve karşılıklı ilişkilere dayanarak eğitim ve kültür alanında kararlı atılımlar gerçekleştirilmiştir. Anahtar Kelimeler : Haydar Aliyev, Azerbaycan, Türkiye, Kültür, Eğitim, İkili İlişkiler

Shola Aghayeva
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Suat Derviş'in gazete yazılarında siyaset, toplum ve kadın

Suat Derviş pek çok şekilde tanımlanmış bir aydındır. Bu tanımlanma biçimleri, şüphesiz, onun yaşamı boyunca yaptığı faaliyetlerle ilgilidir. Önemli bir toplumsal dönemin ve dönüşümün temsili olarak Suat Derviş, hem yaşamı hem de ardında bıraktığı gazete yazıları ve edebiyat eserleriyle dikkat çekici bir çalışma konusu haline gelmektedir. Bu çalışmada Derviş'in 1935–1942 yılları arasında yapmış olduğu gazetecilik faaliyetleri incelenecektir. Dört ana bölüme ayrılan bu çalışmanın birinci bölümünde, Suat Derviş'in yaşamöyküsüne kısaca yer verilecektir. Derviş'in tarihin akışı içerisindeki ve edebiyattaki yerini ona tekrardan kazandırmaya çalışan feminist tarih yazımı ile Derviş'in ayna tuttuğu sıradan insanların meselesi tarih bilimi ile ilişkisi bakımından, yine tezin birinci bölümünde kısaca yer alacaktır.Derviş'in yaşamöyküsü Türkiye'de yaşanan bazı değişimlere paralel bir biçimde aktarılmaya çalışılacaktır. Bu dönüşümler satır aralarında tarihsel bilgiler biçiminde verilecektir. Tezin diğer bölümlerinde Derviş'in 1935–1942 yılları arasında Cumhuriyet, Son Posta, Tan ve Haber gazetelerinde yazdığı yazıları ve röportajları değerlendirilecektir. Üst sınıfa mensup bir birey olan Suat Derviş'in bu yazılarında, toplumsal gerçekliği alt sınıfların yaşantıları üzerinden göstermeye çalıştığı görülmektedir. Dolayısıyla hem Derviş'in düşüncelerini hem de toplumun genel görünümünü içermektedir. Bu yazılar"toplum", "kadın" ve "siyaset" başlıkları altında kategorize edilerek tematik bir biçimde yer alacaklardır. İkinci bölümde, "Toplum" başlığı altında, toplumu ilgilendiren farklı alt başlıklar bulunacaktır. Üçüncü bölümü oluşturan "Kadın" teması etrafında,feminist olarak tanımlanan Derviş'in hem kadın meselesine bakışı hem de farklı sınıflardan kadınların temel sorunları işlenecektir."Siyaset" başlığı altındaki tezin son bölümü olan dördüncü bölümde ise,ağırlıklı olarak Tan ve Haber gazetelerindeki yazıları üzerinden hem Türkiye'nin siyasal panoramasını görmeye hem de Derviş'in dinamik bir hareketliliğe sahip siyasal düşünceleri incelenmeye çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Suat Derviş, kadın, siyaset, toplum, Kemalizm, Cumhuriyet

Derviş, SuatGazetecilikHaber gazetesi+4
Emine Seda Çekin Işık
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türk siyasi hayatında ilk kadın milletvekillerinden Mihri İffet Pektaş

Kadınlar Tanzimat, II. Meşrutiyet ve Milli Mücadele sürecinde hemen her alanda daha fazla görünür olmuştur. Milli Mücadele döneminde yaşanılan kahramanlıklar ile toplumsal yaşamda yerini sağlamlaştıran Türk kadını TBMM'ye girme hakkını 5 Aralık 1934'te kazanmış ve Meclis'te temsil etme hakkına kavuşmuştur. 1934 yılında seçme ve seçilme hakkını elde etme ve siyasete katılım konusunda atılan adımlarla Türkiye, bir çok Avrupa ülkesinden çok daha önce kadınlara siyasi hakları veren ülke olmuştur. Nitekim bu değişim sonucu yapılan ilk seçimlerde 18 kadın milletvekilinin Mecliste temsil oranı % 4,5 olmuştur. Bu kadın milletvekillerinden birisi de Mihri İffet Pektaş'tır. Bu çalışmamızda, ilk kadın parlamenterlerimizden Mihri İffet Pektaş'ın kişiliği, eğitimi ve Meclis içerindeki faaliyetleri üzerinde durularak Türkiye'nin çağdaş ve modern kadın figürünün yaşam öyküsünü ortaya koymak amaçlanmıştır. Aynı zamanda ilk genel seçimlerde parlamentoya giren 18 kadından biri olan Mihri İffet Pektaş'ın aile hayatı, siyasi hayatı, sosyal ve kültürel faaliyetleri, Türk Dil Kurultayındaki konumu ve basında hakkında çıkan yazıların değerlendirilmesi de yine başlıklar altında incelenmiştir. V. VI. VII. dönemde Malatya milletvekilliği yapan Pektaş bununla beraber Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Fukaraperver Cemiyeti gibi yardım kuruluşlarında da gönüllü görev almış ve bu çalışmalarda ön sıralarda yer almış bir kadın siyasetçidir. Anahtar Kelimeler: Siyasal Haklar, Kadın, Mihri İffet Pektaş, Modernleşme

Kadın milletvekilleriKadın politikacılarKadınlar+6
Havva Horzum
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Urfa'da asayiş ve güvenlik (1913-1918)

Urfa, geçmişi çok eski zamanlara dayanan bir şehirdir. Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı topraklarına katılan Urfa, önce Diyarbakır Beylerbeyliği'ne, daha sonra da Rakka eyaletine bağlanmıştır. 1842 yılında Halep'e bağlanan Urfa, 13 Nisan 1910 tarihinde coğrafi konumuna binaen sahip olduğu önemden dolayı müstakil sancak haline getirilmiştir. Urfa; Birecik, Suruç, Harran ile birlikte belli bir dönem Rakka ve Rumkale kazalarını içine alan müstakil sancaktır. Urfa; İslam (Türk, Kürt, Arap), Rum, Ermeni, Yahudi, Katolik, Protestan, Latin ve Süryanilerin yaşadığı kozmopolit bir yapıya sahiptir. Tarım, hayvancılık, ticaret ve küçük çaplı sanayinin olduğu bir şehirdir. 1867 yılından itibaren Urfa'da Zaptiye Teşkilatı kurulmaya başlanmıştır. Urfa'da kolluk kuvvetleri çeşitlilik göstermiştir. Hamidiye alayları, redif taburları, milis alayları, polis, jandarma ve bekçi gibi kolluk kuvvetleri Urfa'nın iç güvenliğini sağlamaya çalışmıştır. Bu kolluk kuvvetlerinin gelişim süreci Osmanlı Devleti'ndeki gelişime paralel olarak Urfa'da da etkili olmuştur. Urfa, nüfusunun çoğunluğu aşiretlerden oluşan bir sancaktır. Başta Aneze, Şammâr gibi göçebe aşiretler olmak üzere diğer aşiretler de, birbirlerine ve halka saldırarak, eşkıyalık faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Aşiret saldırıları dışında kan davaları, demiryolu saldırıları, kalpazanlık, kız kaçırma, fi'l-i şenî, hırsızlık, cinayet ve yaralama gibi birçok suça rastlanmıştır. Bu suçlar ile ilgili suç cetvelleri hazırlanmıştır. Ermeni sorunu 1878'te imzalanan Berlin Antlaşması'ndan sonra uluslararası bir sorun haline gelmiştir. Daha sonraki zamanlarda birçok yerde Ermeni olayları görülmüştür. Urfa'da da 1895 ve 1915 yıllarında Ermeni olayları yaşanmıştır. 1915 yılında yaşanan Ermeni olayları büyük bir çatışmaya dönüşmüştür. Ordunun müdahalesiyle isyan bastırılmış, isyancılar Divan-ı Harp'te yargılanmış ve Urfa Ermenileri Rakka ve Zor'a tehcir edilmiştir. Ayrıca bu isyan esnasında tutuklanan Amerikalı Misyoner Mr. Lesli intihar etmiştir. Anahtar Kelimeler: Urfa, Müstakil sancak, Hamidiye Alayları, Bekçi, Polis, Jandarma, Aneze, Şammâr, Suç istatistikleri, Ermeni olayları

Ermeni olaylarıGüvenlikHamidiye Alayları+7
Ahmet Aslan
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türk ve İngiliz basınına göre Azerbaycan Cumhuriyeti'nin bağımsızlık mücadelesi (1918-1920)

1917 Bolşevik İhtilali ile birlikte Kafkasya milletleri bağımsızlık sürecine girmiştir. Bu dönemde Azerbaycan Türkleri de 28 Mayıs 1918'de bağımsızlıklarını ilan etmiştir. Bağımsızlığın kazanılması sürecinde askeri ve siyasi olarak en büyük destekçisi Osmanlı Devleti olmuştur. Bolşeviklerin, Bakü Sovyeti aracılığıyla bölgede hakimiyet kurma girişimleri Osmanlı Devleti'nin desteğiyle engellenmiştir. Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu 15 Eylül 1918'de Bakü'yü kurtarmıştır. Ancak bu harekat Osmanlı Devleti'nin müttefiki konumundaki Almanya, sömürge yollarını korumaya çalışan İngiltere ve Bolşeviklerin müdahaleci faaliyetleri altında ilerlemiştir. Bu çalışmamızda, Nisan 1920 Bolşevik işgaline kadar Azerbaycan'ın bağımsızlık süreci uluslararası ilişkiler göz önünde bulundurularak ele alınacaktır. Uluslararası perspektiften hareketle dönemin gelişmeleri Türk ve İngiliz basını ışığında değerlendirilecektir.Azerbaycan, Kafkas İslam Ordusu'nun Bakü harekatı ile askeri ve siyasi olarak büyük bir başarı elde etmiştir. Ancak Mondros Mütarekesi'nin şartları gereği Osmanlı Devleti'nin Kafkasya'dan çekilmesiyle Azerbaycan'da yeni bir dönem başlamıştır. Almanya da mağlup devletler arasında yer alarak bölgedeki etkinliğini kaybetmiştir. Rusya'da ise Çarlık yanlısı generaller müttefiklerin desteğiyle hakimiyet kurmaya çalışmıştır. Bu şartlar altında Kasım 1918'de İngilizler, müttefikler adına asayiş ve düzeni sağlamak adına Bakü'ye gelmiştir. İngiltere, Paris Barış Konferansı'nı göz önünde bulundurarak Azerbaycan Hükümeti'nin siyasi faaliyetlerine müdahale etmemiştir. Ancak bölgenin ekonomik kaynaklarından kendi çıkarları adına faydalanmıştır. Aynı zamanda Çarlık rejimi yanlısı General Denikin desteklenerek Bolşevizmin yayılması önlenmeye çalışılmıştır. İngiltere'nin hem Kafkasya'da hem Rusya'da aktif siyaseti düşünüldüğünde İngiliz basınına yansıyan haberler çalışmamız açısından oldukça faydalı olmuştur. İngiltere'nin bölgede faaliyetleri devam ederken, Azerbaycan hükümeti Paris Barış Konferansı'nda bağımsızlıklarının tanınması için mücadele etmiştir. Ocak 1920'de Bolşeviklerin gücünü artırmasıyla beraber müttefikler Azerbaycan'ın bağımsızlığını tanımıştır. Büyük bir siyasi başarı elde edilse de gittikçe güçlenen Sovyet Rusya 26 Nisan 1920'de Azerbaycan'ı işgal etmiştir.

AzerbaycanAzerbaycan Halk CumhuriyetiBasın+7
Sevgi Tuhan Aydın
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türkiye'de sivil havacılık şirketlerinin faaliyetleri (1923-1933)

İnsanların uçma arzusu çok uzun bir tarihsel geçmişe sahiptir. Nitekim bu amacı 20. yüzyılda uçakların keşfiyle daimi olarak gerçekleştirmişlerdir. Uçaklar gerek sivil gerekse askerî amaçlı olarak neredeyse eş zamanlı olarak kullanılmaya başlamıştır. İlk hava posta servisi 18 Şubat 1911'de Hindistan'ın Allâhâbâd kentinden yaklaşık 10 km uzaklıktaki Naini kentine başarılı bir şekilde yapılmıştır. İlk tarifeli uçuş ise 1 Ocak 1914 tarihinde ABD'nin Florida eyaletinin St. Petersburg kentinden Tampa Körfezine düzenlenmiştir. Osmanlı Devleti'nde 9 Şubat 1914'de Osmaneli'nden (Lefke) Bilecik'e götürülen posta çantası ile ilk hava posta taşımacılığı başarılı bir şekilde tamamlanmıştır. Osmanlı Devleti'nden Avrupa ve Balkan devletlerine ilk posta servisi ise Mondros Mütarekesi imzalandıktan kısa bir süre sonra başlamıştır. Cumhuriyet'in ilanından sonra yabancı bir şirketle ilk sözleşme 18 Eylül 1924 tarihinde Aero Espresso Italiana Şirketi ile imzalanmış bunu takib eden17 Ağustos 1925 tarihinde Franco-Roumanie Şirketi ile İstanbul-Bükreş hava hattı için mukavele yapılmıştır. 15 Ağustos 1925 tarihinde de Junkers Şirketi ile ticari ve savaş uçağı imal etmek üzere müşterek bir şirket kurulmuştur. Şirket antlaşmanın yanında Junkers, Türk hükümetine ortak bir havayolu şirketi kurmayı da teklif etmiştir. Hükümet ise bu teklife olumlu bir cevap vermemiştir. Bir başka havayolu şirketi olan Deutsche Luft Hansa ile de 9 Ocak 1930 tarihinde anlaşma imzalanmış ve ilk uçuşlar Ekim 1930'da başlamıştır. Bu çalışmamızda, Türkiye'deki 1923-1933 yılları arasında yerli ve yabancı girişimcilerin sivil havacılık faaliyetleri incelenmiştir. Bu doğrultuda tezimiz hazırlanırken arşiv belgelerinden, dergi ve gazetelerden, konuyla alakalı yerli ve yabancı eserlerden yararlanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Aero Espresso Italiana, Deutsche Luft Hansa, FrancoRoumanie, Junkers.

Cumhuriyet tarihiHavacılıkNakliye uçakları+6
Sezer Çıtır
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İngiliz basınında Kut'ül Amare kuşatması (1915-1916)

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı'na girmeden hemen önce, 2 Ağustos 1914 tarihli seferberlik ilanı sonrası stratejik bir hata yapmış, Irak'taki kuvvetlerini başka bölgelere kaydırarak bu çok önemli bölgenin savunmasını zayıflatmıştı. Osmanlı Devleti, İngiltere'den bu bölgeye yönelik büyük ve kapsamlı bir saldırı harekâtı beklemiyordu. Osmanlı Devleti'nin 1914 Kasım ayında savaşa girişinin ve İngilizlerin kısa süre içinde bölgeye yönelik kapsamlı bir kara harekâtı başlatmasıyla yapılan hata geç de olsa anlaşıldı. Ancak bedeli ağır oldu. Büyük bölümü Hindistan'dan gönderilen askerlerden oluşan İngiliz birlikleri 22 Kasım 1914 tarihinde Basra'yı ele geçirdi ve Irak'ta kuzey yönünde Bağdat'a doğru hızla ilerlemeye başladı. 9 Aralık 1914 tarihinde Kurna kasabası da İngiliz kuvvetleri tarafından işgal edildi. İngilizleri durdurmaya çalışan Türk birlikleri kahramanca direniş göstermelerine rağmen başarılı olamadı. Özellikle Süleyman Askeri Bey komutasındaki Türk birliklerinin Şuaybe'de 12-14 Nisan 1915 tarihlerinde yenilgiye uğratılması İngilizlerin kendilerine olan güvenini daha da artırdı. General Townshend komutasındaki İngiliz birlikleri Bağdat'a doğru harekâtı sürdürerek 3 Haziran 1915 tarihinde Amara kasabasını, 25 Temmuz'da da Nasıriye'yi ele geçirdi. Irak'ta Bağdat'a doğru ilerleyen İngiliz kuvvetleri en önemli stratejik noktalardan birisi olan Kut'ül Amare kasabasını da 29 Eylül 1915 tarihinde işgal etti ve burayı bir üs haline getirdi. İngiliz askeri komuta erkânı artık Bağdat'ın ele geçirilmesi önünde hiçbir ciddi engelin kalmadığını düşünmekte, bir an önce Bağdat'ı ele geçirecek şekilde bir saldırı harekâtına başlamak istemekteydi. Türk birlikleri ise Selman-ı Pak, ya da İngilizlerin kullandıkları antik dönemdeki diğer adıyla Ktesifon bölgesinde, birkaç aydır hazırladıkları güçlü istihkâmlarda konuşlanmışlardı. General Townshend komutasındaki İngiliz 6. Tümeni 22 Kasım 1915 tarihinde harekete geçerek Selman-ı Pak'taki Türk savunma mevzilerine saldırdı. Başlangıçta bir miktar ilerlemeyi başaran İngiliz kuvvetleri, Nurettin Paşa komutasındaki Türk birlikleri karşısında iki gün süren kanlı çarpışmaların ardından yenilgiye uğrayarak geri çekilmeye başladı. Türk ordusu ise taarruz durumuna geçerek İngiliz birliklerini kovalamaya başladı. Panik halinde kaçarak geri çekilen General Townshend ve 6. Tümeni 3 Aralık 1915 tarihinde Kut'ül Amare'ye ulaştı ve burada konuşlanarak savunma konumuna geçti. General Townshend, Basra'ya doğru geri çekilmek yerine Kut'ül Amare'de kalmaya ve burada mevzilenmek için karar vermişti. İngilizler Kut'ül Amare'yi ele geçirdikten sonra burayı ileri bir üs haline getirerek zaten mevcut olan istihkâmları daha da güçlendirmişlerdi. Ayrıca uzun bir nehir kavisi içinde bulunan Kut'ül Amare kasabası iyi bir savunma konumuna sahipti. Townshend, destek kuvvetleri gelinceye kadar kendisini takip eden Türk kuvvetlerini burada durdurabileceğini düşünmüştü. Nurettin Paşa komutasındaki Türk kuvvetleri 7 Aralık 1915 tarihinde Kut'ül Amare'ye geldi ve kasabayı kuşatma altına aldı. Diğer taraftan İngilizler Kut'ül Amare'deki kuşatmayı kırmak ve buradaki birliklerini kurtarmak için General Aylmer komutasında "Dicle Kolordusu" adı verilen ciddi bir destek kuvvetini harekete geçirdi. Ancak 6-7 Ocak 1916 tarihlerinde Şeyh Said bölgesinde gerçekleşen çatışmalar sonucunda, ölü ve yaralı toplam binlerce askerini kaybederek geri çekilmek zorunda kaldı. Diğer taraftan 1916 Ocak ayında Osmanlı 9. Kolordu Komutanı Nurettin Paşa görevinden alındı ve yerine Halil Paşa getirildi. Sonraki günlerde bölgede yaşanan çatışmalar sonucunda İngiliz destek kuvvetleri, ölü ve yaralı binlerce kayıp verdirilerek geri püskürtüldü. İngiliz General Aylmer komutasındaki destek kuvvetleri 8 Mart 1916 tarihinde Felahiye civarında kapsamlı bir taarruz girişiminde bulundu. Ancak yine binlerce asker kaybederek geri çekildi. Alınan yenilgiden dolayı 12 Mart 1916 tarihinde General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi. General Gorringe tarafından Nisan ayında gerçekleştirilen saldırılarda İngilizler başarısız olarak ilerleme kaydedemedi. 24 Nisan 1916 tarihinde Kut'ül Amare'ye erzak getirmeye çalışan İngiliz gemisinin başarısız olarak Türk kuvvetlerinin eline geçmesi artık Kut'ül Amare'deki İngiliz garnizonu için direnişin sonunu getirmişti. Erzakı tükenen General Townshend 29 Nisan 1916 tarihinde 5 general, 551 subay ve 13.300 er ile Kut'ül Amare'de Halil Paşa komutasındaki Türk kuvvetlerine teslim oldu. Bu çalışma yukarıda kısa özeti verilen Kut'ül Amare kuşatmasının sürecini öncesi ve sonrasıyla (1915-1916) ağırlıklı olarak İngiliz basını ve kaynakları ışığında incelemektedir.

BasınDünya Savaşı IGazeteler+4
Gökhan Buluş
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Gazeteci Mehmet Asım Us'un yazılarıyla Türk inkılabı (1923-1938)

Bu çalışmamızla, Osmanlı Devleti'nin son dönemine ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ile sonraki dönemlerine bizzat tanıklık etmiş olan Gazeteci Mehmet Asım Us'un, Türk İnkılabına (1923-1938) olan bakışı incelenmiştir. Bu doğrultuda tez hazırlanırken Mehmet Asım Us'un hayatı hakkında bilgi içeren arşiv belgeleri, Vakit ve Kurun gazetelerindeki yazıları ve hatıralarında Türk İnkılabı ile ilgili yazılar ve hatırat-inceleme türünden eserlerden yararlanılmıştır. 1884 yılında günümüzdeki Manisa ilinin Gördes ilçesinde doğan Mehmet Asım Us, ilk tahsilini yine doğduğu ilçede tamamlamış ve ardından eğitimi için İstanbul'a gelmiştir. Orta tahsilini Beşiktaş Askeri Rüştiyesi'nde tamamlayan Asım Us, lise eğitimini Vefa İdadisi'nde tamamladıktan sonra yüksek tahsili için Mülkiye Mektebi'ne girmiştir. Mülkiye'den mezun olduktan sonra Ziraat Bankası'nda Piyango Katibi olan Us, 1910 yılına kadar çeşitli vilayetlerde bürokratik görevlerde bulunmuştur. 1910 yılından itibaren gazeteciliğe Tanin ile adım atan Us, "Dereden Tepeye" ve "Karikatür" başlıklı köşeleriyle tanınmaya başlamıştır. Balkan Savaşı döneminde birtakım sağlık problemleri dolayısıyla yazılarına ara vermek durumunda kalan Asım Us, 1917'de gazeteci Ahmet Emin Yalman ile birlikte Vakit gazetesine ortak olmuş ve bu birliktelik beş sene sürmüştür. 1923 itibariyle ise Vakit gazetesinin tek sahibi haline gelmiştir. Kendisi gibi gazeteci olan kardeşleri Hakkı Tarık Us ve Hasan Rasim Us'u da yanına alarak Vakit gazetesini birlikte çıkarmaya başlamışlar ve böylece bu gazete Us kardeşlerin gazetesi haline gelmiştir. 1927 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'nden Artvin milletvekili olarak seçilen Asım Us, böylece siyasete girmiş ve 1950 yılına kadar milletvekilliği görevini sürdürmüştür. Aynı zamanda Us, milletvekilliği yaptığı dönemde gazeteci kimliğini de muhafaza etmiştir. Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle siyaseti tamamen bırakıp gazeteciliğine devam eden Asım Us, 1956 tarihinde kardeşi Hakkı Tarık'ın vefatı karşısında derinden sarsılmış ve daha sakin bir hayat yaşamaya başlamıştır. 1967 tarihinde ise en küçük kardeşi Hasan Rasim'in de vefat haberini alan Asım Us, 11 Aralık 1967'de Kadıköy'de meydana gelen bir trafik kazası sonucu beyin kanaması geçirmiş ve 83 yaşında hayatını kaybetmiştir.

Atatürk, Mustafa KemalGazetecilerGazetecilik+5
Anıl Dincel
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Osmanlı Ermeni basınında Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos (1910-1920)

Eleftherios Venizelos, icraatlarıyla Yunan tarihinin en önemli siyasetçilerinden birisi olmuştur. Yunanistan Başbakanı olarak 1910 – 1920 yılları arasındaki süreçte Yunanistan'ı bir hukuk devleti haline getirmek, eğitimi herkese ulaştırmak, işçilerin çalışma koşullarını iyileştirmek yönünde düzenlemeleri olmuştur. Ancak Venizelos isminin asıl öne çıkmasındaki sebep, Yunanistan'ın topraklarını genişletmek adına ortaya koyduğu çabalardır. Nitekim Yunanistan'ın Büyük Ülküsü'nü [Megali İdea] ete kemiğe büründüren kişi olarak tanınmıştır. İyi bir siyasetçi ve başarılı bir diplomat olarak dünya kamuoyunun olduğu gibi, Osmanlı Ermeni basınının da dikkatini çekmiştir. Dolayısıyla çalışmamızda Osmanlı Devleti ile Yunanistan'ı etkileyen 1910 – 1920 yıllarındaki gelişmelere paralel, Osmanlı Ermeni basınındaki K. Eleftherios Venizelos ile ilgili yazılar değerlendirilip, Yunanistan Başbakanın hangi özellikleri ile ele alındığı ortaya konmuştur. Çalışmamızda temel kaynaklarımız Osmanlı Ermeni basınından Aravod, Ariamart, Artaramart, Aşhadank, Azadamart, Cagadamart, Jamanak, Joğovurt, Joğovurti Tsaynı, Pütanya, Püzantion, Taşink, Verçin Lur'dur. Ancak bunun yanında Ermenistan basın organlarından Hayasdan, diyasporadaki Ermenilerin bir basın organı olan Hayrenik, Yunan basın organlarından Ethnikos Kiriks ve Karamanlıca bir basın organı olan Aktis'ten yararlanılmıştır. Ermenice ve Yunanca ifadelerin Latin Alfabesi ile en yakın okunuşları verilmiştir. Gazete tarihlerinde Miladi Takvim esas alınmakla birlikte, gazetelerin üzerindeki Julyen Takvim ise parantez içinde aktarılmıştır. Çalışmamız neticesinde Venizelos'un Ermeni kamuoyu ve basın organları tarafından genellikle takdir edildiği saptanmıştır. Öyle ki Osmanlı Ermeni basını bu dönem içerisinde Yunanistan'da Venizelos ile Konstantin arasındaki sürtüşmede Venizelos'a meyletmiştir. Ancak bu Osmanlı Ermeni basınının Venizelos ve dönemindeki bir takım aksaklıkları hiç görmediği anlamına da gelmemelidir. Paris Barış Konferansı'nda Venizelos ve Boğos Nubar Paşa'nın dirsek teması sebebiyle Yunanistan, Ermenistan'a dost bir devlet olarak yansıtılmıştır. 1920 Kasımındaki Yunanistan seçimlerinde Venizelos'un iktidarı kaybetmesi Osmanlı Ermeni basını tarafından üzücü bir gelişme olarak değerlendirilmiştir.

BasınErmenilerGazeteler+4
Haçadur Nersesoğlu
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İsmet İnönü dönemi tarih kongreleri (1938-1950)

"İsmet İnönü Dönemi Tarih Kongreleri" başlıklı tez, İnönü'nün Cumhurbaşkanı olduğu 1938-1950 yıllarını kapsamaktadır. Türk tarih kongreleri, 15-20 Kasım 1943 ve 10-14 Kasım 1948 tarihlerinde iki defa toplanmıştır. Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte ilki 1932, ikincisi 1937 yılında Atatürk Dönemi'nde tarih kongreleri gerçekleştirilmiştir. Atatürk Dönemi'nde düzenlenen kongrelerde ağırlıklı olarak Türklerin kökeni, dili ve Türklük gibi konular yer alırken İnönü Dönemi'nde hümanizma ve değişen tarih anlayışıyla birlikte daha çok kültürel konular ele alınmıştır. Tezimizin konusu olan 15-20 Kasım 1943'te düzenlenen III. Türk Tarih Kongresi'nde ağırlıklı olarak Yunan Medeniyeti ve Anadolu'nun eski sahipleri hakkında bildiriler ve Türklerin bunlarla bağlantısı üzerinde durulmuştur. Osmanlı tarihine yaklaşımda hem içerik hem de yöntem açısından değişimler görülmüştür. Önceki tarih kongrelerinin aksine Osmanlı tarihi, bilimsel bir inceleme alanı olmuştur. IV. Türk Tarih Kongresi ise 10-14 Kasım 1948'de düzenlenmiştir. Hasan Âli Yücel'den sonra eğitim bakanlığı koltuğuna oturan Reşat Şemseddin Siren yerine Tahsin Banguoğlu'nun geçmesi tarih politikalarında belirleyici olmuştur. Bu dönemde hümanist bir anlayışın ön plana çıktığı görülmektedir. Kongrede III. Türk Tarih Kongresi'ndekine benzer alanlar olmakla birlikte birtakım konularda çalışmalar yaygınlık kazanmıştır.

KongrelerTarihTürk Tarih Kongresi+2
Mert Pakır
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

Meclis-i Mebusan'ın çalışmaları (1914-1918)

Bu tez, 1914 Meclis-i Mebusanı'nı inceleyen bir Türk Parlamento Tarihi çalışmasıdır. 1914 Meclis-i Mebusanı, II. Meşrutiyet döneminin 3. devresidir. Bu devre İttihat ve Terakki'nin ülkeye tam anlamıyla egemen olduğu siyasal sürecin parlamento ayağını simgelemektedir. İttihat ve Terakki, 1914 Meclis-i Mebusanı olarak anılan ve Birinci Dünya Savaşı'na denk gelen dönemde; başta askeri, adli, iktisadi olmak üzere pek çok hukuki düzenleme yapmıştır. Meclis-i Mebusan'da gerçekleştirilen düzenlemeler içerisinde; Kanun-ı Esasi değişiklikleri, askeri, adli ve laik hukuka ilişkin kanunlar ön plana çıkmaktadır. İktisadi anlamda ise; Kapitülasyonların kaldırılması ve Teşvik-i Sanayi kanunlarının yanı sıra savaşın meydana getirdiği mali sorunları ortadan kaldıracak düzenlemeler yapılmıştır. Tez; Meclis-i Mebusan'ın 1914-1918 yılları arasındaki çalışmalarını, Meclis'in hangi hukuksal yapıdan meydana geldiğini, mebus aritmetiğinin yasama dönemlerine göre oluşumunu incelemeyi amaçlamaktadır. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı yıllarında ülkenin karşılaştığı sorunlara Meclis-i Mebusan özelinde bakmaya çalışılmış; mebusların yasama faaliyetine katılımları, hükümet ile ilişkilerine ışık tutulmasına gayret gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: 1914 Meclis-i Mebusanı, İttihat ve Terakki, Birinci Dünya Savaşı, Türk Parlamento Tarihi, Kanun-ı Esasi

Dünya Savaşı IKanun-i EsasiMeclis-i Mebusan+5
İsmail Kandil
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Lozan Antlaşması sonrası Midilli Adası'nda mübadele

Midilli Adası, Cenevizli Gattilusio ailesinin yönetimindeyken, 1462'de Fatih Sultan Mehmed döneminde fethedilerek Osmanlı topraklarına katılmıştır. Türk hâkimiyeti girdikten hemen sonra müstakil bir sancak olarak teşkilatlandırılmış ve daha sonra kurulan Cezair-i Bahr-i Sefid Vilayeti içinde yerini almıştır. Ada'da fetihten itibaren yoğun Türk ve Müslüman nüfus yerleşimi yaşanmıştır. Bu şekilde I. Balkan Savaşı'na kadar Osmanlı hâkimiyetinde kalan ada, 1912 yılında Yunanistan tarafından işgal edilmiş, bu işgal Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar devam etmiştir. Kurtuluş Savaşı'nın bitiminde Anadolu Rumları, Yunan ordusunun yenilgisinden sonra çeşitli yollardan Yunanistan anakaraya ve adalara kaçmışlardı. Bu göç dalgasıyla ve göçmen yığılmasıyla çok zor durumda kalan Yunan Hükümeti çareyi Yunanistan sınırları içinde yaşayan Türkleri göndererek yerlerine göçmen Rumları yerleştirmede bulmuştu. Ayrıca Türk Hükümeti de yaşanan kötü deneyimlerden sonra artık Rum azınlıkla yaşamak istememekteydi. Öte yandan Batı Devletleri de bölgede kalıcı barışı sağlanması için mübadelenin yapılmasında fayda gördüğü için eğilimleri ve telkinleri bu yöndeydi. Bütün bu eğilimler sonucu Kurtuluş Savaşı'ndan hemen sonra toplanan Lozan Barış Konferansı'nda TBMM ile Yunan Krallığı arasında "Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi'ne İlişkin Sözleşme ve Protokol" imzalandı (30 Ocak 1923). Yine TBMM ile Yunan Krallığı arasında imzalanan başka bir antlaşma ile içinde Midilli Adası'nın da bulunduğu bazı Ege adaların egemenliği Yunanistan'a devredilmişti. Böylece Midilli'nin Müslüman halkı da mübadeleye tabi tutulmuş oldu. Bu tezde, Midilli Müslümanlarının mübadele haberini almaları, mübadeleyi beklerken içinde bulundukları durum, öncelikli ve acil olarak Türkiye'ye nakil edilme nedenleri, Midilli'deki uğraşılarına göre, Türkiye'de tespit edilen iskân bölgeleri, Cumhurbaşkanlığı Cumhuriyet Arşivi, dönemin gazeteleri, Sözlü Tarih Çalışmaları ve Meclis tutanaklarının ışığında değerlendirilmeye çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Midilli Adası, Lozan Antlaşması, Mübadele, Mübadiller, Ege Sorunu.

Lozan Ahali MübadelesiLozan AntlaşmasıMidilli Adası+1
Fitnat Fatma Sönmez
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Basına göre Türkiye'de sosyal değişme ve Avrupa'da revizyon çabaları(1935-1939)

Türkiye, 1920'li ve 1930'lu yıllarda çok hızlı bir değişim ve dönüşüm süreci yaşadı. Siyasi ve ekonomik alanda görülen modernleşmenin sosyal yaşamda da yansımaları oldu. Türk toplumunun içe dönük yapısından sıyrılması ve modern bir toplum olma süreci hızlandı. Günlük yaşamda, kültürde, sanatta, sağlıkta, ülke kalkınması ve çalışma yaşamında somut sosyal değişme dinamikleri görüldü. Bu kapsamlı sosyal değişme olgusu, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesine rastlayan 1935-1939 döneminde de devam etti. Sosyal yaşamdaki değişme ile ilgili, dönemin Türk toplumunda ve ve basınında çok sayıda örnek görmek mümkündür. Dönemin Türkiyesi, bir yandan hızlı bir modernleşme süreci yaşarken diğer yandan da dış dünya ile entegrasyon süreci hızlandı. 1935 sonrası yıllarda, Avrupa'da ve dünyanın bazı bölgelerinde çok önemli uluslararası politik krizler yaşandı. Dünya kamuoyunda, büyük bir genel savaşın yaklaştığı yönünde umutsuz bir beklenti oluştu. Türkiye, bu krizlerin doğrudan odağında olmamakla birlikte gelişmeleri yakından takip etti. Uluslararası krizlerin gölgesinde Türkiye'yi ilgilendiren bazı dış politika sorunları da bu dönemde çözümlendi.

AvrupaAvrupa ülkeleriBasın+4
Bayram Arslantaş
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Türkiye - İngiltere ilişkileri (1929-1939)

Bu çalışmada, Türkiye-İngiltere ilişkilerinin 1929-1939 yılları arasında yeniden yapılandırılarak iş birliğinden ittifaka doğru dönüştüğü ve bu durumun hem Türk dış politikası hem de ikili ilişkiler açısından önemli bir dönüm noktası olduğu irdelenmeye çalışılmıştır. İngiltere Devleti'nin Büyükelçiliğini başkent Ankara'ya taşıması için Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal [Atatürk] Paşa'nın diplomatik manevrası iki ülke ilişkilerinin başlangıcını oluşturduğu düşünüldüğünden çalışma 1929 yılından başlatılmıştır. 1939 yılında imzalanan Üçlü İttifak Antlaşması ise artık Türkiye'nin dış politikasında yeni bir yönelim içinde olduğunu göstermiş ve yeni bir başlangıç olmuştur. İşte bu iki olay arasındaki gelişmeler diplomatik, siyasi, askerî, ekonomik ve sosyal başlıklar altında incelenmeye çalışılmıştır. Bu süreçte temel kaynak olarak Cumhuriyet arşiv belgeleri ile dönemin basın organları, ayrıca yayımlanmış İngiliz belgeleri yanında diğer yayınlar da kullanılmıştır. Bütün bu yayınlardan elde edilen bulgular, ele alınan sürecin tematik ve kronolojik olarak açıklanmasını sağlamıştır.

Arşiv belgeleriCumhuriyet DönemiCumhuriyet tarihi+4
Hakan Kaya
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Birinci Sanayi Planı kapsamında kurulan Sümerbank Dokuma Fabrikalarında sosyal ve kültürel uygulamalar (1935-1950)

Kuruluşundan itibaren kalkınmayı ana hedef olarak belirlemiş olan Türkiye Cumhuriyeti'nin özel koşulları, dünyada 1929'da meydana gelen Büyük Bunalımla birleşince, ekonomi politikalarında devletçilik ilkesi benimsenmiştir. Bu ilke doğrultusunda devlet, kalkınmanın önemli ayaklarından biri olan sanayileşme için özel sermayeyi aşan yatırımları yapma işini üzerine alarak girişimci rolünü üstlenmiştir. Bunun için öncelikle, 3 Haziran 1933'te, adını Atatürk'ün koyduğu Sümerbank kurulmuştur. Ardından, en başta dokuma olmak üzere Türkiye'nin öncelikli ihtiyaçlarının yer aldığı Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlanarak bu planda belirlenen yatırımları yaşama geçirme görevi Sümerbank'a verilmiştir. Kısa sürede yurdun çeşitli bölgelerinde açılan ve "kombina" adıyla anılan fabrikalar, sanayiin gelişiminde kilit rol oynamıştır. Fabrikalar ayrıca Türkiye'de sanayii yakından ilgilendiren daimi işçilik ve işçi devri gibi ciddi sorunların çözüm üssü olmuştur. Bu bağlamda, işçinin temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek, teknik ve kültürel yönden gelişimini sağlayabilmek için fabrikalarda çeşitli sosyal ve kültürel tesisler kurularak birçok uygulamanın yer aldığı kapsamlı bir politika yürütülmüştür. Sağlık, barınma, beslenme, giyim, emeklilik, ayrıca çalışanların çocukları için kurulan kreş ve okul olanakları uygulamaların sosyal yanını; eğitim, sinema, sahne sanatları, müzik, kütüphane, spor olanakları ise uygulamaların kültürel yanını oluşturmuştur. Fabrikaların çalışanlarına sağladıkları olanaklar ve temel ihtiyaçlarına ilişkin yardımlar, özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın kıtlık düzeyine varan koşullarında büyük bir anlam kazanmıştır. Bu politika, işçilerin işyerine bağlılığını sağlamada uzun vadede etkili olduğu gibi çalışma yaşamında emek değeri ve işçi refahı açısından olumlu bir örnek olmuştur. Böylece fabrikalar yalnızca ekonomik ve ticari faaliyet yürüten bir işletme olmakla kalmamış, aynı zamanda işçilere ve hatta kurulduğu bölgedeki halka yararlı birer sosyal ve kültürel kurum olarak öne çıkmıştır

Dokuma endüstrisiKİTSümerbank+2
Ali Asgar Eren
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bir osmanlı kadın gazetesi: Sıyanet (İçerik analizi)

Yerli malı tüketimini teşvik için kurulan Mâmulât-ı Dahiliyye İstihlâkı Kadınlar Cemiyet-i Hayriyyesi yahut İstihlâk-i Milli Kadınlar Cemiyet-i Hayriyyesi'nin yayın organı olan Sıyanet Gazetesi 26 Mart 1914 tarihinde yayın hayatına başlamış haftalık ilmi, içtimai ve edebi bir kadın gazetesidir. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı arasındaki dönemde İttihat ve Terakki haricinde kalan, Türkçü-milliyetçi çizgideki bir yayın organıdır. Gazete 17 nüsha olarak yayınlanmış olup elinizdeki bu tezde ulaşılabilen 14 nüshanın bir içerik analizinden oluşmaktadır. Sıyanet Gazetesi'ndeki makale konuları kadınların içtimai, iktisadi ve eğitim alanlarında daha görünür olması yönündeki istek ve çabalarından oluşur. Bununla beraber, döneminin siyasi atmosferi de Sıyanet'e yansır. Bu sebeple, dönemi içerisinde kadın yayın organları arasında orijinal bir yere sahiptir. Anahtar Kelimeler: Sıyanet Gazetesi, Mamulat-ı Dahiliyye İstihlak-i Milli Kadınlar Cemiyet-i Hayriyyesi, İstihlak-i Milli, Milli Meşrutiyet Fırkası, Türkçülük, Kadın Gazetesi.

BasınBasın tarihiGazeteciler+6
Cezmi Aslan
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Milli Mücadelenin İngiliz basınındaki yankıları (1919-1922)

Milli Mücadele Hareketi'nin, gerek yeni Türk Devleti'nin kurulması bakımından gerekse Dünya tarihi açısından oldukça önemli sonuçları olmuştur. Bu tezin amacı Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıktığı 19 Mayıs 1919 tarihinden Mudanya Mütarekesi'nin imzaladığı 11 Ekim 1922 tarihine kadar olan dönemde Milli Mücadele Hareketi'nin, seçmiş olduğunuz birbirinden farklı eğilime sahip gazetelerden oluşan İngiliz Basınına yansıma biçimini araştırmaktır. Üç bölüm halinde incelemiş olduğumuz dönem ve Milli Mücadele Hareketi,İngiliz Basını tarafından dikkatle ve yakından takip edilmiştir.I. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı Devleti'nin paylaşımı üzerine yoğunlaşan İngiliz Basınının ilgisi, Milli Mücadele Hareketi ile Anadolu'daki duruma odaklanmış, basında yapılan haber ve yorumlar İngiltere'nin ulusal çıkarları çerçevesinde olmuştur. Araştırmamızda gazeteler internet arşivleri üzerinden taranmış, seçtiğimiz tarihler arasındaki Türkiye ile ilgili yazılmış makale, haber ve yorumlar incelenerek analiz edilmiştir. Edinilen bilgiler ışığında Milli Mücadele Hareketi ile ilgili haberler üzerine odaklanilarak elde edilen bilgiler kronolojik ve objektif olarak aktarılmaya çalışılmıştır. İncelenen haber ve makalelerin bir kismi doğrudan, diğer kısmı ise dolaylı olarak çevrilmiştir.

BasınMilli MücadeleMilli Mücadele Dönemi+2
Aylin Hacihanifioğlu
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Halkevlerinin kütüphane ve yayın kolu şubeleri çalışmaları (1932-1951)

Kurtuluş Savaşı sona ermiş ve yönetim şekli Cumhuriyet olmuştur. Rejimin adı konulduktan sonra siyasi, sosyal ve kültürel anlamda hızlı bir değişim süreci başlamıştır. Birbirini izleyen bu sürecin temel taşlarından biri de Halkevleri olmuştur. 19 Şubat 1932'de 14 il merkezinde aynı zamanda gerçekleştirilen açılış töreni ile başlayan bu yolculuk kısa zaman içerisinde sonradan kurulacak olan Halkodalarıyla birlikte Anadolu'nun en ücra köşelerine kadar kök salmıştır. Kuruldukları yerde toplam dokuz şube şeklinde faaliyet gösteren Halkevlerinin en önemli şubelerinden biri de Kütüphane ve Yayın Kolu Şubeleridir. Bulundukları coğrafyanın sosyal ve kültürel şartları da dikkate alınarak oluşturulan Halkevleri kütüphaneleri, sahip oldukları işlevleri ile hem toplumun eğitim ve kültür seviyesini yükseltmiş hem de toplumun, gücünü milletten alan yeni rejimle birlikte arka arkaya sıralanan inkılapların amacının ne olduğunu anlamasına yardımcı olmuştur. Bu çalışmada amaç, kuruluşundan ilk kapanışlarına kadar geçen süre içerisinde, Halkevleri kütüphanelerinin ne gibi faaliyetlerde bulundukları, kuruldukları yerlerde toplumun eğitim ve kültür seviyesine nasıl katkı sunduklarını ortaya koymak ve konuyla ilgili genel bir bakış açısının oluşturulmasına yardımcı olmaktır. Araştırmanın amacına yönelik her türlü materyal desteği sağlanarak, çalışmaya ışık tutulmuş ve bir değerlendirme yapılmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Halkevleri, Halkevleri Kütüphaneleri, Halkodaları, Halkodaları Kitaplıkları, Kitap, Kitaplık, Okuyucu

Cumhuriyet tarihiHalk odalarıHalkevleri+5
Oktay Akbal
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Türkiye'de sosyal politikalarda kadın (1999-2004)

"Türkiye'de Sosyal Politikalarda Kadın (1999-2004)" konulu doktora tez çalışmasında eğitim ve çalışma yaşamı özelinde Türkiye'de kadına yönelik sosyal politikalar incelenmiştir. Bu çerçevede sosyal politikalara etki eden ulusal ve uluslararası düzenlemeler belirlenerek bunların nasıl uygulandığı ve hangi sonuçlara yol açtığı tarihsel araştırma yöntemi içerisinde değerlendirilmiştir. Buna göre Türkiye, gerek eğitim gerekse istihdam alanında önemli uluslararası sözleşmeleri kabul etmiş ve bunların da etkisiyle iç hukukunda çeşitli düzenlemeleri hayata geçirmiştir. Bunun sonucunda, sekiz yıllık eğitim de dâhil olmak üzere eğitimin her kademesinde gelişmeler yaşanmakla birlikte kız çocuklarının eğitime katılmaları ve kadın öğretmenler konusundaki hedeflere tam olarak ulaşılamamıştır. Ekonomik kriz ortamında kadın istihdamına yönelik de önemli faaliyetler yürütülmüştür. Başta Avrupa Birliği müktesebatı olmak üzere istihdam alanında da yeni bir mevzuat kabul edilmiş ve kadının istihdamdaki konumunun güçlendirilmesi amaçlanmıştır. Ancak ekonomik krizin etkilerinin yanı sıra özelleştirme politikasının da etkisiyle kadın istihdamında çeşitli problemler yaşanmıştır. Bu açıdan eğitimde olduğu gibi istihdam alanında da hedeflere ulaşmak mümkün olmamıştır. Tüm bunlardan hareketle, 1999-2004 döneminde Türkiye'de kadına yönelik yürütülen sosyal politikalarda uluslararası sözleşmelerin önemli bir etkisinin olduğu görülmektedir. Bunların da katkısıyla iç mevzuatta önemli değişikliklere gidilerek kayda değer uygulamalar söz konusu olmuşsa da bunların etkisi sınırlı kalmıştır. Anahtar kelimeler: Sosyal Politika, Kadın, Eğitim, İstihdam, Sosyal Güvenlik

EğitimKadın işçilerKadınlar+5
Muhabbet Doyran
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

1912 seçimleri'nden Bab-ı Ali Baskını'na Osmanlı Devleti'nde iktidar mücadelesi (1912-1913)

Tezin temel hedefi Türk siyasi hayatının en çetrefilli dönemlerinden birine ışık tutmaktır. Bu çalışmayla: I) II. Meşrutiyet sonrası Osmanlı Devleti'nin politik düzeni ve İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidarı, II) İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin başta Hürriyet ve İtilâf olmak üzere siyasal partiler ve diğer muhalif unsurlarla mücadelesi, III) İstanbul, Selânik, Arnavutluk, Trablusgarp ve sair farklı coğrafyalarda imparatorluğu etkileyen askerî ve siyasal gelişmeler, IV) Asker-sivil siyaset ilişkisi, çelişkileri ve etkileşimleri hakkında bilgiler vermek, analizler yapmak ve bulgular sunmak amaçlanmıştır. Tezin başlangıcında II. Meşrutiyet'in ilanından sonra yaşanan gelişmeler aktarılarak Osmanlı Devleti'nin içine girmiş olduğu siyasal ortam açıklanmıştır. Sonrasında 1912 seçimlerine giden süreç irdelenmiş olup seçime hangi siyasi ve askerî nedenlerin yol açtığı gösterilmiştir. Sonraki bölümde askerî komplolar ve iç isyanlarla bezeli 1912 yazının olayları kronolojik olarak açıklanmıştır. Hemen ardından İttihat ve Terakki ile İttihatçı subayların ortaklaşa gerçekleştirdiği 23 Ocak 1913 tarihli hükümet darbesinin politik ve askerî gerekçeleri analiz edilmiş, baskın her yönüyle değerlendirilmiştir. İttihatçıların politik gücü yeniden ele geçirmesinden sonra Mahmud Şevket Paşa suikastına kadar yaşanan muhalefet-iktidar ilişkileri, asker-siyaset ilişkisinin ve diyalektiğinin perspektifiyle yansıtılmıştır. 1912-1913 döneminin olayları kronolojik bir biçimde, neden-sonuç ilişkisine dayanılarak olayların ve ardıllarının arasındaki bağlar irdelenmiş ve okuyucuya dönemi anlama ve sorgulama fırsatı verilmek istenmiştir.

Enver PaşaHürriyet ve İtilaf FırkasıJön Türkler+7
Hamza Dülger
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Günümüzde güney Azerbaycan'da muhalif hareketler

İran coğrafyası, tarih boyunca farklı etnik grupların sosyal, kültürel ve siyasal olarak var olma çabalarına sahne olmuştur. Günümüz İran İslam Cumhuriyeti'nin en kalabalık nüfusa sahip etnik grubu olarak Azerbaycan Türkleri, hem İran tarihinde hem de İran kültüründe önemli bir yere sahiptir. Bu kapsamda, Azerbaycan Türklerinin İran içerisindeki konumu, araştırılması ve analiz edilmesi gereken bir konudur. Konunun hem İran içişlerinde hem de uluslararası ilişkilerde yaratmış olduğu etkinin anlaşılabilmesi için, bu çalışmada, İran tarihinde varlık göstermiş olan Türk devletleri incelenmiş, dönemsel olarak, Azerbaycan Türklerinin yaşamış olduğu sorunların, İran'ın iç dinamikleriyle ilişkileri ortaya konmuştur. İslam Devrimi sürecinde Azerbaycan Türklerinin konumunun geniş bir analizi yapılmıştır. Son bölümde de günümüzde Azerbaycan Türklerinin yaşadığı güncel sorunlar ve Azerbaycan Türklerinin bu sorunlar karşısında verdiği mücadelenin sivil toplum kuruluşları çatısı altında ne şekilde yürütüldüğü araştırılmıştır. Bu çalışmada, ilişkisel araştırma modeli ve etnografi araştırma modeli kullanılıp, korelasyonel ve nedensel karşılaştırma yöntemleri uygulanarak, tarihsel süreçle bağlantısı içerisinde, İran'da Azerbaycan Türklerinin güncel konumu ve gelecekteki muhtemel bazı gelişmeler aydınlatılmaya çalışılmıştır.

AzerbaycanGüney AzerbaycanMuhalefet+5
Didem Gülkaç
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Osmanlı-İngiliz ilişkilerinde Balkan Komitesinin rolü

93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı – Rus Savaşı ve bu savaş sonrasında imzalanan Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasal yaşamında çok önemli bir sürecin başlamasına sebep olmuştur. I. Dünya Savaşı'na kadar geçen süreçte Büyük Güçler, Berlin Antlaşması'nın 23. ve 61. maddelerini bahane ederek Balkan uluslarını ve Doğu Anadolu'da Ermenileri kışkırtmış ve kendi siyasi çıkarları doğrultusunda Osmanlı İmparatorluğu aleyhinde faaliyetlerde bulunmuşlardır. Buxton kardeşler de İngiltere'nin Balkanlar ve Doğu Anadolu'daki çıkarlarını korumak için 1903 yılında Londra merkezli Balkan Komitesini kurmuştur. Bu çalışmada, Balkan Komitesinin ve bu komiteye yön veren Buxton kardeşlerin, 1903 yılından başlayarak I. Dünya Savaşı'na giden süreçte Osmanlı İmparatorluğu aleyhinde yapmış oldukları faaliyetler ve bu faaliyetlerin Osmanlı İmparatorluğu'na olan etkileri üzerinde durulmuştur.

Balkan savaşlarıErmenilerMakedonya sorunu+4
Eğit Serindağ
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

1917 Rus Devrimi'nin Türk basınına yansıması

Ekim Devrimi (24 Kasım 1917), 1800 yılların II. Yarısından başlayarak, 8 Şubat 1904/5 Eylül 1905 senesinde Rus-Japon savaşı ardından gerçekleşen bir dizi olayların devamı niteliğinde olan ve Rus halkının Çarlık yönetimi tarafından maruz kaldığı yaptırımlara tepki niteliği taşıyarak başlayan harekettir. Küçük grevler ile başlayan bu hareket, Vladimir İl'i Ulyanov (22 Nisan 1980,21 Ocak 1924) yani Lenin önderliğindeki Bolşevikler tarafından, yıllardır hüküm süren Romanov Hanedanının (1613/1917) ilgası ile son bulmuştur. Devletlerin içinde bulunduğu savaş ortamı düşünüldüğünde, durum tüm devletler tarafından takip edilmiş ve dönem gazetelerinde yerini almıştır. Bu devletlerden birisi de Osmanlı Devleti (1299/1918) olmuştur. Osmanlı Devleti, basınında Rusya'daki olaylara her gün yer vermiştir. Ancak, devletin kendi içinde uyguladığı sansür ve Rusya'daki sansür nedeniyle basın düzenli bir şeklinde bilgilendirilememiştir. Çoğu haberler Avrupa kaynaklı olarak aktarılmıştır. Bu durumda meseleyi doğru aktarmada sıkıntılara neden olmuştur. Bu tez çalışmasında,1917 Rus devrimin, Osmanlı Basınına nasıl yansıdığı ve gazetelerin hangi beklentiler doğrultusunda meseleyi değerlendirdiği ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Rus Devrimi, Türk Basını, Lenin, Osmanlı Devleti

1917 Rus DevrimiBasınBolşevikler+5
Elif Güngör
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

Atatürk Dönemi'nde çocuk, kadın ve aile algısı

Anadolu'da 1919 ile 1922 yılları arasında gerçekleşen Milli Mücadele'nin Türkler tarafından kazanılmasının ardından Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu. Askeri mücadelenin kazanılmasının akabinde başlayan Türk Devrimi ile beraber devlet ve toplum hayatında büyük değişimler yaşandı. Toplum yapısında gerçekleşen değişimler aile kurumu ve aileyi oluşturan her bireyi yakından etkiledi. Türkiye'de yeni rejimle beraber Osmanlıya nazaran aile içi ilişkilerde en çok kadın ve çocuğun rolleri ve onlara yönelik algıda değişimler yaşandı. Kadınların aile içinde olan etkinliği ve söz hakkı arttı. Diğer taraftan hem aile hem de toplum açısından çocukların önemli bir birey olduğu anlaşılmaya başlandı. Bu nedenle ülkede kadın ve çocukların yaşadıkları sıkıntılar farklı yönleri ile ele alınarak çözüm yolları arandı. Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde başlayan Türk Devrimi'nin hedeflerinden bir tanesi toplumsal eşitliği sağlamaktı. Bu süreçte çıkarılan kanunlarla Türk kadınlarına tanınan ekonomik, siyasal ve sosyal haklarla kadın-erkek eşitsizliğinin önüne geçildi.Türk kadınlarına tanınan eğitim, seçme seçilme, çalışma gibi haklarla kadının özgürleşmesi ve sosyalizasyonu yolunda önemli gelişmeler yaşandı. Kadına yönelik olumsuz bakış açısı yeni rejim tarafından değiştirilmeye çalışıldı. Diğer taraftan ülkede çocuk hayatını ilgilendiren önemli gelişmeler yaşandı. Kamuoyuna çocukların vatanın bekçisi, geleceğin teminatı olduğu anlatılırken diğer taraftan da bu yönde algı çalışması yapıldı. Sağlık, eğitim, nüfus, ekonomi ve sosyal politikalarında çocuk ve kadın hayatını iyileştirici ve geliştirici unsurlar yer aldı. Özel ve siyasal kurumlar sokak çocukları, dilenci çocuklar, kimsesiz çocuklar meselelerine çözümler arayarak bu yönde kamuoyu oluşturuldular. Bu çalışma, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan 1938'e kadarki süreçte Türk aile yapısında ve aile bireylerine yönelik algıda yaşanan değişimlere ışık tutmaktadır. Bununla birlikte söz konusu çalışmamda Türk Devrimi ile başlayan modernleşme sürecinin özellikle kadın ve çocuklar üzerindeki etkilerini anlatılırken dönemin toplum hayatında yaşanan ilerlemeler gösterilmektedir. Anahtar Sözcükler: Aile, Kadın, Çocuk, Cumhuriyet, Modernleşme

AileAlgıAtatürk Dönemi+5
Gül Çakır
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

1960-1970 arasında İzmir'de sosyal yaşam

Bu tez 1960-1970 yılları arasında İzmir'in siyasal, sosyal ve ekonomik yapısını içine alan ve İzmir'i bütün yönleriyle inceleyen bir çalışmadır. Tezin çalışma konusunu oluşturan dönem 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi ile başlamış, 12 Mart 1971 Askeri Muhtırası'na giden süreci de içine alarak 1970 yılında sona ermiştir. Bu 10 yıllık süreç içinde yaşananlar Türk demokrasi tarihi açısından bir dönem noktasıdır. Siyasal alanda yaşanan değişimler, toplumun her alanında hissedilmiş, insanların gündelik yaşantısını, kültürel etkinliklerini, eğitim ve sosyal hayatını, demografik yapısını ve ekonomisini derinden etkilemiştir. Konunun İzmir özelinde ele alınmış olmasının sebebi, İzmir'in yüzyıllar boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olması ve Türkiye'nin üçüncü büyük kenti olmasıydı. İzmir'in yeniden yapılanma süreci, göçlerle birlikte gelen kültürel değişimler, gecekondulaşma, Dünya'da yaşanan gençlik hareketlerinin Türkiye'ye yansıması ve 68 kuşağı olayları bu yaşam kesitinin önemini bir kez daha pekiştirmektedir. Çalışma, kent merkezi ile sınırlı tutulmuş, gerekli görüldüğü yerlerde ilçelerden ve köylerden bahsedilmiştir. Döneme tanıklık etmiş kişiler, çocukluk ve gençlik anılarını iyisiyle kötüsüyle büyük bir özlem ile anarken yeni neslin bu bilgilerden eksik kalmasına gönül razı olmamış ve 1960'lı yılların tüm detayları okuyucunun gözleri önüne serilmiştir. Bu tezde çalışma yöntemi olarak arşiv kaynakları, dönemin gazeteleri ve dergileri, resmi belgeler, istatistiksel veriler kullanılmış ve döneme tanıklık etmiş kişilerin anılarından faydalanılmıştır. Daha çok 1. el kaynaklardan yararlanılarak yazılan tez için daha önce yapılan araştırmalar da incelenmiş ve bir bütünlük sağlanmaya çalışılmıştır. Tezin sonucunda ulaşılan nokta, 1960 yılında toplumsal yapıda değişimlerin başladığı; günümüz İzmir'inin yapılanma temelinin ve kültür çeşitliliğinin 1960'larda atıldığıdır.

Cumhuriyet tarihiSosyal hayatYaşam+1
Şenay Savur
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Cumhuriyet'in ilk yıllarında Bergama'da sosyo kültürel hayat ve Osman Bayatlı

Osman Bayatlı, Bergama'da yaptığı çalışmalarla adından söz ettirmiş ve bugün UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan bu tarihi kentin bu hale gelmesinde ciddi emekleri olmuş bir isimdir. "Cumhuriyet'in İlk Yıllarında Bergama ve Osman Bayatlı" adlı tez çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Bergama'nın tarih sahnesindeki dönemleri ele alınmıştır. Hangi dönemleri geçirmiş, hangi kültürleri ağırlamış gibi bilgilere yer verilmiştir. İkinci bölümde ise Osman Bayatlı' nın ailesi, eğitimi, evliliği, şahsiyeti ve kişiliği, öğretmenlik hayatı, müze müdürlüğündeki görevi, halkevi müdürlüğü dönemi, kermesteki çalışmaları, kitapları ve makaleleri ele alınmıştır. Osman Bayatlı, 1892 yılında Manisa Kırkağaç'ta doğdu. 1913 yılında İzmir Öğretmen Okulundan mezun olmuştur. Çeşitli ilçelerde öğretmenlik ve müdürlük yaptıktan sonra Bergama'dan ayrılmak istememesi üzerine istifa etmiş ve müze alanında çalışmalara başlamıştır. Bergamalı bir ailenin kızı olan Payende Harputlu ile evlenmiştir. Araştırmayı, okumayı ve edindiği bilgileri derlemeyi seven Osman Bayatlı Bergama'ya dair birçok eser meydana getirmiştir. Üçüncü bölümde ise ölümünden sonra ona minnet borcunu ödemek isteyen Bergamalıların onu anmak için yaptıkları etkinliklere yer verilmiştir.

Bayatlı, OsmanSosyokültürel yaşamTarih+3
Senem Ceylan
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Demokrat Parti döneminde ilköğretim politikaları (1950-1954)

Milli Mücadelenin kazanılmasından sonrasında Cumhuriyet ilan edilmiş ve toplumun her aşamasında yenilikler, düzenlemeler yapılmaya başlanmıştır. Atatürk'le beraber yapılmaya başlanan yenilenme çalışmaları İsmet İnönü ile de devam etmiştir. Bu sırada ortaya çıkan II. Dünya Savaşı farklı fikir ve düşünceler oluşmasına neden olmuştur. Sonuçlarına bakıldığında oluşan siyasi akımlar ülkemizde de kendini göstermiştir. Çok partili siyasi yaşama geçilmeye çalışılan 1946 sonrasında bu etki kendisini daha da fazla hissettirmiştir. Bu fikirlerin de etkileriyle Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde ortaya çıkan çeşitli görüşler beraberinde fikir ayrılıklarını da getirmiş ve oluşan karşıt görüşe sahip kişiler, yeni bir parti kurmuştur. Kurulan bu yeni parti, yapılan genel seçimler sonucunda 14 Mayıs 1950'de iktidara gelmiştir. Çok partili hayat Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle birlikte başlamıştır. DP, iktidarı kendinden önceki tek partili döneme göre ekonomi, siyasi ve eğitim gibi birçok konuda farklı görüşlere sahiptir. Eğitim açısından bakıldığında CHP dönemiyle farkı, sayısal olarak gelişmelerin fazla olmasına rağmen eğitimin niteliği ve içeriği konusunda ilkeli eğitim anlayışından vazgeçilmesidir. İktidara gelmek ve devamlılığını sağlamak için laiklik konusunda tavizler verilmiştir. Demokrat Parti, plansız ve alt yapısız bolca okullar açmış, nitelikli ve yeterli sayıda öğretmen yetiştiremediği için eğitim kalitesinin düşmesine neden olmuştur. DP dönemi Milli Eğitim Bakan'ı Tevfik İleri, ABD'den eğitmenler getirterek, eğitimde rota oluşturmaya çalışmış, raporlar hazırlatmıştır. Sonuçta bu Amerikan tarzı, temeli olmayan ve yetersiz elemanlarla uygulanmaya çalışılmıştır. Cumhuriyet'in en önemli atılımı sayılan Köy Enstitüleri ve Halkevleri kapatılmış, nedeni olarak siyasi fikirler öne sürülmüştür. Milli Eğitimdeki sürekliliği olmayan uygulamalarla özellikle kültürel anlamda ülkenin ilerlemesi yavaşlamıştır.

Demokrat PartiEğitimEğitim politikaları+6
Betül Avcı
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türkiyede güvenlik açısından asimetrik tehdit algısı(Suriye ve Irak bağlamında 1991'den günümüze)

Bu çalışmanın amacı Soğuk Savaş sonrasından günümüze Irak ve Suriye coğrafyasında doğup Türkiye'nin güvenliğine etki eden terör olaylarını araştırmak ve Türkiye'nin sınır güvenliği ile ilgili alabileceği askeri tedbirler hakkında fikir sunmaktır. Asimetrik tehdit bir kavram olarak ilk defa 1975 yılında kullanılmasına rağmen içerik olarak savaşın tarihi ile eşdeğer bir geçmişe sahiptir. 11 Eylül saldırılarından itibaren sıklıkla kullanılmaya başlayan asimetri Irak ve Suriye coğrafyalarından Türkiye'ye yöneltilen bir tehdit haline gelmiştir. Tezin hazırlanmasında "Savaşı ne kadar iyi tanır ve tanıtırsak o kadar engelleyebiliriz" önermesinin devamı niteliğinde olan "Asimetrik tehditleri ne kadar iyi tahlil edebilirsek o kadar azaltabilir, devletin ve milletin huzur ve güvenliğini o kadar sağlayabiliriz" fikrinden yola çıkılmıştır. Konuyla ilgili yazılmış olan yüksek lisans ve doktora tezleri araştırılmış, Türkçe ve İngilizce kitap ve makaleler incelenmiş, yazılı ve görsel basındaki kaynaklardan istifade edilmiştir. Bu kapsamda öncelikle milli güvenlik ve asimetrik harp kavramları tanımlanarak aralarındaki ilişki açıklanmaya çalışılmış, devamında Soğuk Savaş sonrası dönemde savaşın değişimi üzerinde durulmuş ve 1991'den günümüze kadar olan süreçte Irak ve Suriye coğrafyalarında Türkiye'ye yönelik oluşan asimetrik tehditler ve söz konusu tehditleri doğrudan ya da dolaylı yöntemlerle meydana getiren aktörler tahlil edilmiş, oluşan tehditler karşısında Türkiye'nin almış olduğu güvenlik tedbirleri tarihsel anlayış içerisinde incelenmiştir. Irak ve Suriye coğrafyalarından kaynaklanmayan tehditlerin değerlendirmeleri bu çalışmanın dışında tutulmuştur. Bir problemin çözülmesi için öncelikle problemin doğru bir şekilde tanımlanması ve olduğu gibi anlaşılması gerekmektedir. Bir hastalıktan kurtulmanın yolu nasıl öncelikle doğru teşhis konulması ve uygun bir tedavi yönteminin belirlenmesinden geçiyor ise devletin ve milletin huzur ve güvenliğinin sağlanmasının yolu da öncelikle onu yok etmek isteyen aktörlerin ve tehditlerin gerçekçi olarak algılanmasından ve çeşitli metot ve tekniklerle tanımlanan tehditlerin uygun vasıta ve kaynaklarla bertaraf edilmesinden geçmektedir. Bu çalışma, 1991'den itibaren Türkiye'nin Suriye ve Irak bağlamında terör odaklı asimetrik tehdit algılamalarını ve son gelişmeler de dahil olmak üzere bu tehditlere yönelik dönem dönem alınan tedbirleri kapsamakta ve yeni tehditlere karşı çözüm önerileri sunmaktadır. Çalışma tamamen açık kaynaklardan istifade ile hazırlanmıştır.

Asimetrik tehditlerGüvenlikGüvenlik politikaları+4
Erhan Yılmaz
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Demokrat Parti Döneminde ezanın Arapça'ya çevrilmesi ve basındaki yansımaları

İbadet dilinin Türkçeleşmesi, Cumhuriyetten çok önceki yıllara dayanmaktadır. Hanifi mezhep kurucusu Ebu Hanife, namazın ve ezanın Arapça dışındaki dillerde olabileceğinin mümkün olduğunu onaylamıştır. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde aydın kesim, dinde reform isteklerini dile getirmeye başlamışlardır. Bu talepler cumhuriyet döneminde Atatürk'ün dinde milli dil çalışmaları ile başlamıştır. Türkçe Kur'an, Türkçe hutbe, Türkçe namaz, Türkçe dua, Türkçe tekbir, Türkçe Kamet, Türkçe ezan alanlarında çalışmalar başlamıştır. Ancak bu çalışmalardan sadece Türkçe ezan uygulanabilmiştir. 1932'de Türkçe okunmaya başlanan ezan 14 Mayıs 1950'de DP'nin iktidara gelmesi ile de uygulamaya koyulan ilk icraat olmuş ve 17 Haziran 1950 tarihinde ezan yeniden Arapça okunmaya başlanmıştır.

ArapçaBasınDemokratik Parti+7
Fatma Sağlam
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türkiye'de cumhurbaşkanlığı seçimleri ve tartışmaları (1923-1980)

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde 29 Ekim 1923 tarihinden 1980 yılına kadar 14 Cumhurbaşkanı seçimi yapılmıştır. Söz konusu dönemde 6 Cumhurbaşkanı göreve gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk 1923, 1927, 1931 ve 1935 yıllarında olmak üzere üst üste 4 kez Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Atatürk döneminde Cumhurbaşkanı seçimleri genel olarak tartışmasız geçmekle beraber yalnızca 1931 seçiminde Cumhurbaşkanlığı görev süresi ve Cumhurbaşkanı'nın tarafsızlığı konusu tartışma yaratmıştır. Atatürk'ün ardılı M. İsmet İnönü de 1938, 1939, 1943 ve 1946 yıllarında olmak üzere üst üste dört kez Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bu dönemde özellikle 1946 genel seçimlerinde yaşanan tartışmalar Cumhurbaşkanlığı seçimini de etkilemiş ve muhalefet tarafından mecliste protesto edilmiştir. 1950 seçimi ile Demokrat Parti zaferi sonrası M. Celal Bayar 1950, 1954 ve 1957 yıllarında üst üste üç kez Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bu dönemde de tartışmalar iktidar ve muhalefet cephesi etrafında genel seçimler üzerinde yoğunlaşmıştır. Ardından 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuş ve 1961 yılında yapılan genel seçimler sonrasında Genelkurmay Başkanlığından emekli olan ve senatör olarak TBMM'ye giren Cemal Gürsel 4. Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir ve göreve gelmiştir. Cemal Gürsel görevini yerine getiremeyecek duruma gelince ordunun adayı olarak CHP ve AP'lilerce de desteklenmek suretiyle 1966 yılında Cevdet Sunay 5. Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir. 1973 yılına gelindiğinde Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın görev süresi dolmasına yakın bir sürede başlayan ancak 15. Tur'da sonuçlanan uzun bir sürecin ardından uzlaşı adayı olan Emekli Oramiral Fahri S. Korutürk Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin 6.Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Ve 12 Eylül 1980 yılındaki askeri darbeye kadar görevini sürdürmüştür. Araştırma kapsamında Arşiv kaynakları, TBMM Zabıt Cerideleri, Gazeteler ve Belgeler ışığında Cumhurbaşkanı seçimleri irdelenmiştir. Anahtar Sözcükler: Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Seçimleri, Cumhurbaşkanlığı, Atatürk, İnönü, Bayar, Gürsel, Sunay, Korutürk

Atatürk, Mustafa KemalBayar, CelalCumhurbaşkanı+6
Barış Yıldız
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türk yazı devrimi ve kamuoyu

Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu yeni Türkiye Cumhuriyetine, çağdaş uygarlık seviyesini yakalatmak amacı ile yaptığı devrimlerin içinde en çok ses getireni harf devrimidir. Arap harflerinin yerine Latin asıllı yeni Türk harflerinin kabul edilmesiyle milli kültür uyanışı gerçekleşmiş ve Atatürk'ün hedeflediği çağdaş Batı medeniyetlerine uyumumuz sağlanmıştır. Devrim sürecinde ülkenin ihtiyaçlarından yola çıkılarak, Batı medeniyetleri hedeflenmiş ve çağın gerisinde kalan, uygarlık yolunu tıkayan her alanda köklü değişiklikler yapılmıştır. Eğitim ve kültür alanında da toplumsal gelişmeyi etkileyen en önemli unsur dildir. Dil alanındaki çalışmalar harf devrimi ile sonuçlanmış, böylelikle dilde reformlar yapılarak Türkçe zenginleştirilmiş, milli bir kimliğe bürünerek bilim dili haline gelmesi sağlanmıştır. Yazı değişikliğindeki en önemli amaç halka kolay öğrenip kolay kullanabileceği basit ve sade bir alfabe vererek Atatürk'ün ilk hedeflemiş olduğu okuryazarlığı yaymak ve halk arasındaki cehaleti kısa zamanda gidermektir. Üç ay gibi kısa bir sürede hazırlıkları yapılan devrim, 1 Kasım 1928'de yasalaşarak Türk eğitim tarihinde geri dönüşü olmayan bir süreci başlatmış ve asıl hedefine ulaşmıştır. Tüm bu değişim ve gelişim süreci kamuoyunda da çok ses getirmiş, ulusal ve dış basında da uzun süre haberlere konu olarak etkisini göstermiştir. Yazı Devrimi; okuryazar oranının artması, kültürel değişimin hızlanması ile toplumun çağdaşlaşması ve millet olma bilincinin ortaya çıkmasında etkili olduğu gibi basın yayın hayatının canlanıp istenilen kamuoyu etkisinin oluşturulmasında da, etkili olmuştur.

Arapça harflerAtatürk inkılaplarıDevrimler+5
Burcu Kurdaş
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İkinci meşrutiyet'ten 31 mart olayı'na kadar İstanbul'da yaşanan işçi olayları

Bu çalışmayla, Osmanlı Devleti'nin en kritik ve en önemli dinamiklerin oluştuğu II. Meşrutiyet dönemi İstanbul şehrindeki ilk dokuz ay itibarıyla yaşanan işçi olayları tespit edilmektedir. Sanayi Devrimi öncesi ilk aşamada Avrupa'da gözüken ve daha sonra basit bir yapıda Osmanlı Devleti'nde de rastladığımız işçi olaylarının oluşum süreçleri, örgütlenme modelleri ve buna devlet organlarının verdiği tepkiler araştırmanın ana konusunu oluşturmuştur. Çalışmada; II. Meşrutiyet Dönemi'nde, grevlerin meydana getirmiş olduğu, sosyal, idari ve iktisadi sorunlar incelenmiştir. En çok rastlanılan durum olan, işçilerin maaşlarına zam taleplerinin yoğun bir biçimde görüldüğü bu grevler ve bunları takip eden iş bırakma eylemleri sonucu büyük güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Çalışmada; konu ile ilgili yazılmış kitapların yanı sıra Başbakanlık Osmanlı Arşivi ve gazetelerden de yararlanılmıştır. Özellikle arşiv kayıtlarından çıkan özgün belgeler ile bundan sonra bu konuda çalışma yapacak araştırmacılar için de önemli bir bilgi aktarımı oluşturmuştur.

GrevMeşrutiyet IIOsmanlı Devleti+5
Hakan Şendilmen
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
00