Yozgat Bozok University
Anabilim Dalı

İç Hastalıkları Anabilim Dalı

Yozgat Bozok University

2.338

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Esansiyel trombositozda transkranial doppler ultrasonografi ile beyin kan akım hızı ve mikroembolik sinyallerin tespiti

ESANSİYEL TROMBOSİTOZDA TRANSKRANİAL DOPPLER ULTRASONOGRAFİ İLE BEYİN KAN AKIM HIZI VE MİKROEMBOLİK SİNYALLERİN TESPİTİ Giriş-Amaç: Myeloproliferatif sendromlardan biri olan esansiyel trombositoz (ET), kendini izole trombositoz ve trombohemorajik komplikasyonlarla gösterir. Tedavi ile ET'da trombohemorajik komplikasyonları önlemek ve mikrovasküler semptomları azaltmak amaçlanmaktadır. 2013 yılında ET ile serebrovasküler hastalık arasında ilişkiyi inceleyen bir çalışmada, ET 'un erken tanı ve tedavisinin serobrovasküler hastalıkları önleyebileceği üzerinde durulmuştur. Biz de bu noktada artmış mikroemboli riski var mıdır? Sorusu na cevap aramak için transkranial doppler ultrasonografi (TCD) ile beyin kan akım hızı ölçümleri ve mikroembolik sinyallerin (MES) sağlıklı insanlar ile ET' lu hastalarda karşılaştırdık. Materyal-Metod: Takibimizdeki ET hastalarından çalışmaya alınma kriterlerine uygun ve gönüllü olan 40 kişiyle; yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (VKİ) bakımından benzer olan 40 kişiden oluşan kontrol grubunun karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışma yapıldı. Çalışmaya alınan kişilere TCD ile MES leri ve beyin kan akım hızı parametreleri incelendi. MES leri etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan komorbiditeler (diyabetes mellitus, atrial fibrilasyon, anlamlı karotis darlığı, 65 yaşından büyük olmak) dışlama kriterleri olarak değerlendirildi. Hastanın sağlığını etkilememek ve etik nedenlerden dolayı mevcut tedavi altında iken ölçümleri yapıldı Bulgular: ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile MES tespiti açısından karşılaştırıldığında; sağ orta serebral arter (MCA-R) ölçümünde MES'ler ET'lu hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p: 0.005). MES saptananların % 18,1 trombosit (PLT) değeri 400.000'in altında, %72,7 PLT değeri 400.000-1.000.000 ve %9,09 ise PLT değeri 1.000.000'un üstünde saptandı. ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile beyin kan akım hızı parametreleri açısından karşılaştırıldığında ise; MCA-R'da diastolik akım hızı ET'lu grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.005). MCA-R'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran ve MCA-L'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran, ortalama kan akım hızı, sistolik akım hızı ise ET grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.005). Sonuç: TCD ile saptanan MES lerin ET'lu hastalarda tedavi altında olmasına rağmen daha fazla gözlenmekte olduğunu, ET'un serebrovasküler hastalıklar açısından daha yakından izlenmesi gerektiğini ve risk altındaki kişilere klasik tedaviye ilave olarak yeni antiagregan tedavi eklenebileceğini düşünüyoruz. Anahtar sözcükler: Esansiyel Trombositoz, Serebrovasküler Hastalık, Mikroembolik Sinyal, Pulsatile İndeks, Transkranial Doppler Ultrasonografi, Trombohemorajik Komplikasyon

BeyinEmboliKan akış hızı+7
Ahmet Çınar
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obezlerde bariatrik cerrahi sonrası kilo vermenin anti-müllerian hormon düzeyi üzerine etkisi

Giriş-Amaç: Obezite, gün geçtikçe sıklığı artmakta olan ciddi bir sağlık problemidir. Obez hastalar kilo verebilmek için öncelikle diyet, egzersiz ve ilaç kullanımına başvurmakta, bunlarla başarıya ulaşamayan hastalar ise cerrahi yöntemlere yönlendirilmektedirler. Hastaların kilo vermek istemesinin önemli bir nedeni zamanla ortaya çıkan obeziteyle ilişkili komorbid hastalıklardır. İnfertilite de bu komorbid durumlardan biridir. Anti-müllerian hormon, yardımcı üreme tekniklerinde kullanılan ve over rezervini gösteren en güvenilir markerlardan biridir. Bu çalışmanın amacı morbid obez hastalarda bariyatrik cerrahi ile kilo vermenin anti-müllerian hormon düzeyi üzerindeki etkisinin araştırılmasıdır. Materyal-Metod: Çalışmamıza bariatrik cerrahi planlanan, 18-40 yaş arası, fertil, 70 obez kadın hasta dâhil edildi. Hastaların pre-op ve post-op altıncı aydaki AMH değerleri karşılaştırıldı. Bu hastaların glukoz, LDL, HDL, Trigliserit, total kolesterol, HbA1c, HOMA-IR, insulin, c-peptit, TSH, kortizol, PTH, ürik asit, folik asit, vitamin B12 and ferritin değerleri pre-op ve post-op karşılaştırıldı. 18 yaşından küçük ve 40 yaşından büyük hastalar çalışmaya alınmadı. Bulgular: Pre-op ve post-op AMH ortalama değerleri sırasıyla 130.13 pg/ml (13.21-378.13) ve 609.19 pg/ml (174.48-1244.02) olarak bulundu. Hastaların post-op ölçümlerinde AMH düzeyleri pre-op ölçümlerinden anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0.001). Hastaların beden kitle indeksleri pre-op 45.31 kg/m2, post-op 32.1 kg/m2 olup operasyon sonrası anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.001). Hastaların lipid profili ve glisemik profili de pre-op ve post op olarak karşılaştırıldı. Tüm değerler için anlamlı farklar tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda, obez bireylerde bariatrik cerrahi sonrası over rezervini yansıtan AMH düzeylerinde anlamlı bir artış saptanmıştır. Operasyon sonrası AMH düzeylerindeki bu anlamlı artışın, obez kadınlarda fertilizasyon potansiyeline olumlu katkıda bulunacağı düşünülmektedir. Sonuç olarak bariatrik cerrahi ile kilo vermek, diyet-egzersiz gibi yöntemlerle kilo veremeyen ve gebelik isteği olan obez kadınlar için uygun bir seçenek olarak gündeme gelebilir. Anahtar sözcükler: AMH, obezite, infertilite, bariatrik cerrahi, over rezervi

Antimüllerian hormonCerrahi tedaviKısırlık+3
Mitat Büyükkaba
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bolus veya sürekli infüzyon 5-fluorourasil uygulamasının arteriyel vazokonstrüksiyon üzerine etkisinin değerlendirilmesi

5-FU ile ilişkili kardiyak toksisite nadir görülmekle birlikte hayati tehlike oluşturabilmektedir. Kardiyak toksisite patogenezi henüz tam olarak açıklanamamış olmakla beraber koroner vazospazm eskiden beri ana tetikleyici neden olarak kabul edilmektedir. Şimdiye kadar yapılan çalışmalar sürekli 5-FU uygulamasının, bolus 5-FU uygulamasına göre daha kardiyotoksik olduğunu düşündürmektedir ancak bolus 5-FU uygulaması ile sürekli infüzyon 5-FU uygulaması arasında, vazospazm sıklığı açısından fark olup olmadığını inceleyen bir çalışma yapılmamıştır. Biz bu çalışmada, bolus 5-FU ve sürekli infüzyon 5-FU uygulaması arasında brakial arter çap değişimi açısından fark olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza toplamda 65 hasta alınmış olup bu hastalardan 33'ü 5-FU bolus tedavi grubunu (Grup 1) kalan 32'si ise 5-FU infüzyon tedavi grubunu (Grup 2) oluşturmaktadır. Grup 1'de bulunan 31 hasta FEC diğer 2 hasta ise FUFA tedavisi alırken; Grup 2'de 4 hasta FOLFIRINOX, kalan 28 hasta ise FOLFOX (±Bevacizumab) tedavisi almıştır. Hastaların tedavi öncesi ve hemen sonrasında brakiyal arter çap ölçümleri aynı cihaz ile aynı radyolog tarafından yapılmış, tedavi öncesi serum kalsiyum, albümin ve hemoglobin değerlerine bakılarak ölçülen boy ve vücut ağırlıklarına göre kitle beden indeksleri hesaplanmıştır. Hastaların tedavi öncesi ve sonrasında brakial arter çap ölçümleri açısından Grup 1 ve Grup 2 arasında anlamlı çap farkı saptanmamış, yaş ve cinsiyet dışında diğer değişkenlerle de çap değişimi arasında ilişki bulunamamıştır. Brakial arter çap değişiminde, 50 yaş üstü hastalarda 50 yaş altı hastalara göre sınırda anlamlı (p=0,056) ve erkek hastalarda kadın hastalara göre anlamlı (p=0,041) değişim saptanmıştır. Her ne kadar hasta alım kriterlerinde kardiyak hastalık öyküsü olan hastalar dışlanmış olsa da yaş artışının 5-FU'nun damar çapındaki daralmayı artırdığını düşünmekteyiz. Hasta sayısı arttığında eğer anlamlı bir farklılık saptanırsa, sürekli 5-FU verilmesiyle daha fazla kardiyotoksik etki olduğunu belirten çalışmaları, vazokonstrüksiyonu göstererek desteklemiş olacağız. Anahtar Kelimeler: 5-fluorourasil, vazokonstrüksiyon, toksisite

Antineoplastik ajanlarFlüorourasilKalp+4
Hayati Can İsen
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Esansiyel trombositoz ve reaktif trombositoz hastalarında eser element düzeylerinin incelenmesi

Giriş-Amaç: Esansiyel trombositoz (ET), kronik miyeloproliferatif neoplaziler arasında yer alan ve trombosit sayısında belirgin artış ile karakterize klonal kök hücre hastalıklarından biridir. Çalışmamızda klonal hücre bozukluğunun neden olduğu anormal trombositozun eser element düzeyleri üzerinde oluşturabileceği değişiklikler ve edinsel hastalığa eser element düzeylerinin etkisi karşılaştırılmıştır. Materyal – Metod: Hastalar; ET tanısı olanlar (Grup1-n=30), demir eksikliği anemisine bağlı reaktif trombositozu olanlar (Grup 2-n=30) ve sağlıklı grup (Grup 3-n=30) olarak sınıflandırıldı. Bu gruplarda alüminyum (Al), bakır (Cu), bor (B), çinko (Zn), demir (Fe), krom (Cr), kobalt (Co), magnezyum (Mg), manganez (Mn), nikel (Ni), selenyum (Se), silisyum (Si) düzeyi ölçüldü. Eser element düzey ölçümünde ICP-OES cihazı kullanıldı. Bulgular: Grup1, 2 ve 3 arası istatistik değerlendirmede Al (p<0,001), Zn (p=0,02), Fe (p<0,001), Co (p=0,01), Mg (p=0,01), Mn (p<0,001), Ni (p<0,001), Se (p<0,001), Si (p<0,001) düzeylerinde anlamlı farklılık izlendi. Anlamlı fark izlenen bu elementler için Grup-1'in grup-2 ile karşılaştırılmasında Mg (p=0,02), Mn (p<0,001), Ni (p<0,001), Co (p=0,04) anlamlı yüksek; Si (p=0,04) anlamlı olarak düşük saptandı. Grup 1'in grup 3 ile karşılaştırılmasında Mn (p=0,02), Ni (p=0,001) Co (p=0,02) anlamlı yüksek; Se (p<0,001), Si (p<0,001), Al (p<0,001) anlamlı olarak düşük saptandı. Grup 2' nin grup 3 ile karşılaştırılmasında ise Se (p<0,001), Mg (p=0,009), Fe (p<0,001), Al (p<0,001), Zn (p=0,02) anlamlı olarak düşük saptandı. Esansiyel trombositoz grubunda takip süresi ile eser element düzeyleri arası değerlendirmede Ni ve Si için anlamlı ilişki saptandı. Ni (p=0,023; r = 0,41) anlamlı yüksek, Si (p=0,04; r=-0,36) anlamlı düşük olarak sonuçlandı. Sonuç: Bu bulgular ışığında çalışmamızda anlamlı farklılık tesbit ettiğimiz eser element (Se, Si, Al, Mg, Mn, Ni, Zn, Co, Fe) düzey yükseklikleri ve düşüklüklerinin çeşitli mekanizmaların gelişmesinin nedeni veya sonucu olabileceğini ve bu konuda daha spesifik araştırmaların esansiyel trombositoz etyopatogenezine ve prognozuna değerli katkılar sağlayabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Esansiyel trombositoz, etyopatogenez, prognoz, eser element, reaktif trombositoz

Tuba Özkan
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otozomal dominant polikistik böbrek hastalarında podosit hasar belirteçlerinin proteinüri ile ilişkisi

Giriş-Amaç: En sık kalıtsal böbrek hastalığı olan otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPBH); tubulus hücrelerinin anormal proliferasyonu, tubulus hücrelerinden anormal sıvı sekresyonu ve anormal ekstraselüler matriks sentezi neticesinde böbrekte çok sayıda kist gelişimi ile karakterize bir hastalıktır. Tubulointerstisyel hastalıklarda böbrekteki hasar ilerleyen süreçlerde glomerullere de yansıyabilir ve glomerul yapısında yer alan podosit hücrelerinde hasar oluşabilir. Biz bu çalışmada ODPBH hastalarında, podosit slit diyafram bölgesinde yer alan proteinlerden olan podocin ve podosit apikal membran bölgesinde yerleşik olan podocalyxin moleküllerinin idrarla atılım düzeylerini ve bunların proteinüri düzeyi ile olan ilişkisini kontrol grubu ilevkarşılaştırmalı olarak incelemeyi amaçladık. Materyal-Metod: Çalışmaya 56 ODPBH hastası ve yaş, cinsiyet ve beden kitle indeksi açısından benzer 28 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tüm katılımcıların demografik bilgileri, komorbid hastalıkları, aile öyküsü, ilaç kullanım bilgileri, ODPBH'de görülen klinik bulgular ve kan basıncı ölçümleri kaydedildi. Katılımcılarda tam kan sayımı, biyokimyasal tetkikler çalışıldı ve MDRD formülü ile glomeruler filtrasyon hızı (GFR) hesaplandı. Spot idrar örneklerinde podocin, podocalyxin ve proteinüri düzeyi çalışıldı. Çalışmaya dahil edilen ODPBH hastaları hem GFR düzeylerine göre (<60 ml/dk/1.73m2 ve >60 ml/dk/1.73m2) hem de hipertansiyon (HT) eşlik edip etmeme durumuna göre değerlendirildi. Bulgular: ODPBH hastalarında kontrol grubuna göre GFR düzeyi daha düşük, kan basıncı ölçümleri, proteinüri, podocin ve podocalyxin düzeyleri daha yüksek saptandı. GFR düzeyine göre iki ODPBH grubu kıyaslandığında GFR<60 ml/dk/1.73m2 olan grupta kan basıncı ölçümleri, HT görülme sıklığı ve proteinüri düzeyi daha yüksek saptandı. Podocin düzeyi GFR<60 ml/dk/1.73m2 olan grupta GFR>60 ml/dk/1.73m2 olan gruptan ve kontrol grubundan; GFR>60 ml/dk/1.73m2 olan grupta ise kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Podocalyxin düzeyi ise sadece GFR<60 ml/dk/1.73m2 olan gruta kontrol grubundan anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı. HT varlığına göre iki ODPBH grubu kıyaslandığında iki grup arasında proteinüri, podocin ve podocalyxin düzeyleri açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı. ODPBH hastalarında podocin ve podocalyxin arasında pozitif, podocin ve GFR arasında negatif bir korelasyon saptanırken; podocalyxin ve GFR arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Podocin düzeyi hem ml/dk/1.73m2 hem de GFR>60 ml/dk/1.73m2 olan ODPBH gruplarında yaş ile negatif yönde korele iken, her iki grupta da ne podocin ne de podocalyxin düzeyleri ile proteinüri düzeyi arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Sonuç: ODPBH hastalarında proteinüri ve podosit hücre hasarı sağlıklı popülasyona göre daha sık görülmektedir. Podosit hücrelerindeki hasar düzeyi ile proteinüri düzeyi arasında anlamlı bir ilişki saptanmaması bu hasta grubunda proteinüri oluşum süreci ve düzeyinin sadece glomerul hasarı veya HT varlığı ile açıklanamayacağını, kist oluşum sürecinde farklı patolojik süreçlerin de rol oynayabileceğini düşündürmektedir.

İskender Ekinci
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dirençli esansiyel hipertansiyonu olan hastalarda helicobacter pylori sıklığı ve helicobacter pylori eradikasyonunun kan basıncı üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: Helicobacter pylori (H. pylori) enfeksiyonu dünyada çok yaygın olarak görülen ve yaklaşık dünya popülâsyonun %50 sini etkileyen ve gelişmekte olan ülkelerde daha sık rastlanan bir enfeksiyondur. Son yıllarda H. pylorinin ekstraintestinal olarak birçok patolojiye neden olduğu bilinmektedir. Bu bakterinin trombositopeniden ateroskleroz gelişimine kadar birçok patolojik duruma yol açtığını gösteren çalışmalar her geçen gün artmaktadır. Birçok çalışmada ateroskleroz, migren ve primer Raynaud fenomeni gibi kardiyovasküler hastalıklarda H. pylori enfeksiyonunun rolü araştırılmıştır. Yapılan bir çalışmada hipertansif hastalarda H. pylori sıklığına daha fazla rastlandığı gösterilmiştir. Aynı çalışmada H. pylori eradikasyonu yapıldığında ortalama arterial basıncın azaldığı gösterilmiştir. Çalışmaların bazılarında H. pylori enfeksiyonunun gastrite yol açtığı ve bunun sonucunda hipoklorhidriye neden olup ilaç emilimini azalttığı gösterilmiştir. H. pylori enfeksiyonunun aynı zamanda ilaçların etkisinde azalmaya neden olduğu yapılan çalışma ile gösterilmiştir. Son ESC/ESH kılavuzuna göre biri diüretik olmak üzere 3 ve daha fazla anti-hipertansif ilaçla kan basınçları kontrol altına alınamayan olgular dirençli hipertansiyon olarak kabul edilmiştir. Dirençli hipertansiyon klinik olarak bir sorun olmaya devam etmektedir. Hala mekanizması tam olarak anlaşılmamıştır. Bizde yaptığımız araştırmada dirençli hipertansiyonu olan hastalarda tedaviye yanıtsızlıkta H. pylorinin rolünün araştırılmadığını saptadık. Yukarıda bahsedilen çalışmalarda dikkate alındığında H. pylorinin hem ilaçların emilimini etkileyebilir hem de direkt olarak damar duvarına etkisine bağlı olarak hipertansiyonun kontrolünü zorlaştırdığı düşünülebilir. Bu çalışmada dirençli hipertansiyonu olan hastalarda H. pylori sıklığını ve H. pylori eradikasyon tedavisinin ortalama kan basınçları üzerine etkisini araştırmak istedik. Gereç ve Metod: Araştırmamızda esansiyel hipertansiyon tanısı ile takip edilen biri diüretik olmak üzere en az 3 anti hipertansif ilaç kullanmasına rağmen arterial kan basıncı 140/90 mm-Hg nın altına düşürülemeyen 18 yaşından büyük ve 65 yaşından küçük hastalar dâhil edildi. Bu hastalardan gaitada H. pylori antijeni bakılan ve dirençli hipertansiyonu olan hastalar toplandı. Bütün hastaların ambulatuvar kan basınç monitörizasyonu ile 24 saatlik kan basınçları ölçüldü ve ortalama sistolik 140 mmhg ve/veya diastolik 90 mm-Hg'nın üzerinde olan hastalar çalışmaya alındı. Çalışmaya uygun bulunan hastalar H. pylori pozitif olanlar bir grup negatif olanlar diğer grup olmak üzere ikiye ayrıldı. H. pylori antijeni negatif olan hastalarda tedaviye uyum, tuzsuz beslenme ve kilo vermenin önemi anlatılarak 6 hafta sonra kontrole çağrıldı ve 24 saatlik kan basıncı monitorizasyonu tekrar yapıldı. H. pylori antijeni pozitif olan hastalara 14 günlük standart (lansoprozol, amoksisilin ve klaritromisin) H. pylori eradikasyon tedavisi verildi. Eradikasyon tedavisi bittikten 4 hafta sonraki kontrollerinde dışkıda H. pylori antijeni negatif olanlarda eradikasyon başarılı kabul edildi. Bu hastalarda kontrol ambulatuvar kan basıncı monitorizasyonu ile 24 saatlik takip sonrası kan basınçları ortalamaları alındı. Elde edilen verilerden dirençli hipertansiyonu olan ve daha önceden sekonder bir nedeni bulanamayan esansiyel hipertansiyonlu hastalarda 6 haftalık aralarla elde edilen sistolik ve diyastolik kan basınçları karşılaştırıldı. Sonuç: Bu çalışmada dirençli hipertansiyon olarak kabul edilen ve sekonder hipertansiyonu olmayanlarda H. pylori sıklığı % 24.5 bulunmuştur. H. pylori pozitif hastalar tedavi edildiğinde hem sistolik (26.7 mm-Hg) hemde diastolik (9 mm-Hg) kan basıncında anlamlı düşüşler gözlenmiştir (P=0.002, P=0.011 sırasıyla). Diğer taraftan H. pylori negatif olanlarda tedavi uyumunun arttırılmasına yönelik önerilere rağmen hem sistolik (-0.5 mm-Hg) hem de diastolik (0.3 mm-Hg) kan basıncında anlamlı bir değişiklik olmamıştır (P=0.52, P=0.73, sırasıyla). Bu sonuçlar direçli hipertansiyonu olan hastalarda H. pylori aranması gerektiğini düşündürmektedir. Ve eğer H. pylori pozitif saptanırsa eradikasyon tedavisinin arterial kan basıncı kontrolunu sağlamada yardımcı olabileceğini göstermektedir.

Jamshıd Hamdard
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

5-fluorourasile bağlı arteryel vazokonstrüksiyon etyolojisinde ürotensin-2'nin rolü

Giriş ve Amaç:5-Fluorourasil (5-FU) gastrointestinal, meme, baş ve boyun kanserleri de dahil olmak üzere birçok malignenside tek başına veya çoklu ilaç terapileri içerisinde yaygın olarak kullanılan bir ilaçtır. Kardiyak toksisitesi az görülüyor olsa dahi hayati tehlike oluşturabilmektedir. Kardiyak toksisite patogenezi henüz tam olarak açıklanamamış olmakla beraber koroner vazospazm eskiden beri ana tetikleyici neden olarak kabul edilmektedir. Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda sürekli 5-FU ve bolus 5-FU uygulamaları karşılaştırılmış ancak bilinen en güçlü vazokonstriktör medyatör olan ürotensin 2 ele alınmamıştır. Biz bu çalışmamızda sürekli 5-FU, bolus 5-FU uygulaması ve 5-FU hariç tedavi uygulanan hastalarda brakiyal arter çapı ölçümü ve ürotensin 2 düzeylerine bakarak 5-FU bağlı arteryel vazokonstriksiyonda ürotensin 2'nin rolünü bulmayı amaçladık Bulgular:Çalışmaya toplam 132 hasta dahil edildi. Bunlardan 42'si bolus 5-FU tedavisi alan grupta (Grup 1), 51'i infüzyonel 5-FU tedavisi alan grupta (Grup 2), geri kalan 39'u (Grup 3) 5-FU dışında tedavi alan grupta(GRUP3) bulunmaktaydı. Grup 1 deki 31 hasta FEC kemoterapi tedavisi, 2 hasta bolus FUFA tedavisi almışken, Grup 2 deki 7 hasta FOLFİRİNOX tedavisi ve 44 hasta FOLFOX ( ± Bevacizumab) tedavisi almışlardı. Grup 3 deki 13 hasta carboplatin-paklitaxel, 6 hasta cisplatin-gemsitabin, 6 hasta EC, 3 hasta AC, 2 hasta cisplatin-etoposid, 2 hasta gemsitabin ve 7 hasta diğer tedavilerden almıştı. Çalışmaya katılan bütün hastalardan kemoterapi tedavisinden önce ve kemoterapi tedavisinin hemen sonrasında alınan kan numunelerinde Urotensin II, tam kan hücre sayıları, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri analiz edildi. Kemoterapi öncesi ve sonrası brakial arter çaplarında anlamlı bir değişiklik yoktu. Kemoterapi sonrası ürotensin2 düzeyleri başlangıca göre her üç grupda artmaktaydı ancak Grup 1 ve 2 deki artış anlamlı olarak daha fazlaydı. Kemoterapi öncesi ve sonrası brakial arter çapları ve ürotensin 2 düzeyleri ölçümleri yapıldı. Sonuç: Sonuç olarak biz bu çalışmada bolus veya infüzyonel 5-FU uygulamasıyla, en güçlü vazokonstrüktör olan ürotensin 2 değerlerinin artmış olduğunu gösterdik. 5-FU ilişkili kardiyak toksisite patogenezinde ürotensin 2 artışı rol oynuyor olabilir. UII ile 5-FU kardiyak toksisite ilişkisinin daha ayrıntılı araştırılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: ürotensin 2, brakiyal arter çapı, 5-fluoroprimidin, vazokonstriksiyon, toksisite

Nidal Çevirme
Bezmialem Vakıf University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Beta talasemi minörde serum ürotensin II düzeyi incelenmesi

Giriş ve Amaç: Beta Talasemi Minör (BTM), hemoglobinin yapısındaki beta globülin zincirinin yapım azlığına bağlı bozulmuş hemoglobin yapısından kaynaklanan kronik hemolitik bir anemidir. BTM'de serebrovasküler ve kardiyovasküler olayların daha seyrek görüldüğü yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Mekanizması tam olarak aydınlatılamamıştır. Ürotensin bilinen en güçlü vazokonstriktör maddedir. Ürotensin II'nin esansiyel hipertansiyonda, konjestif kalp yetmezliğinde, metabolik sendromda, karotis arter stenozunda yükseldiğini gösteren çalışmalar vardır. Biz de çalışmamızda BTM'de olası düşük UII seviyelerinin serebrovasküler ve kardiyovasküler patolojilerin az görülmesinde etkisi olabileceğini düşündük ve BTM hastalarında serum ürotensin II düzeyini incelmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmaya dahil edilen kişiler BTM grubu (Grup 1-n:45) ve sağlıklı kontroller (Grup 2-n:46) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Ürotensin II düzeyini etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan komorbiditeler ve ilaç kullanımları çalışmanın dışlama kriteri olarak belirlendi. ELISA kitleri kullanılarak ürotensin II ölçümleri yapıldı. Bulgular: BTM grubunda (Grup 1) 45 kişi kontrol grubunda (Grup 2) 46 kişi çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan iki grup arasında cinsiyet, yaş, VKİ bakımından fark bulunmadı (p:0.69, p:0,166, p: 0,145). Plazma UII seviyesi ortalaması Grup 1'de 352,65 ±130,46 ng/L, Grup 2'de 222,88 ± 80,44 ng/L saptandı. Grup 1'de istatistiksel olarak anlamı bir şekilde yüksek tesbit edildi (p<0,001). UII düzeylerinin HbA2 ile pozitif yönde anlamlı olarak korelasyon gösterdiği tesbit edildi (p:<0,001, r: 0,482). UII düzeyleri yaş, cinsiyet, VKİ, arasında bir ilişki tesbit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda hipotezimizin tam tersi bir sonuç elde ettik. UII molekülünü Grup 1'de düşük bulmayı bekliyorduk. BTM grubunda yüksek UII düzeylerinin BTM'de meydana gelen inefektif eritropoeze bağlı hemolize ve anemiye sekonder olarak yüksek tesbit edildiği düşünmekteyiz. UII düzeyinin HbA2 ile korelasyon göstermesi bunu destekler niteliktedir. BTM'de iskemik vasküler patolojilerin daha az görülmesinde başka koruyucu faktörlerin etkisine ilişkin daha kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Anemi, beta talasemi minor, kardiyovasküler iskemik olay, serebrovasküler iskemik olay, ürotensin II

Şebnem Burhan
Bezmialem Vakıf University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Neoadjuvan kemoterapi alan meme kanserli hastalarda serum M30 ve M65 düzeylerinin klinik ve patolojik prognostik parametrelerle ilişkisi ve prediktif değeri

Giriş-Amaç: Lokal ileri meme kanseri olan hastalarda verilecek neoadjuvan kemoterapiye cevabın predikte edilebilmesi önemlidir. Hücre iskeleti elemanlarından olan sitokeratin 18'in apoptoz belirteci M30, hem apoptoz hem nekroz belirteci M65 düzeyleri epitelial kanseri olan hastaların takibinde tümör hücre aktivitesini yansıtırlar. Çalışmamızdaki amaç meme kanserinin neoadjuvan tedavisinde M30, M65 ve M65-30 (Nekroz) düzeylerinin prognostik kriterlerle ilişkisi ve prediktif değerinin araştırılmasıdır. Materyal – Metod: Prospektif olarak yapılan bu çalışmaya neoadjuvan kemoterapi alacak olan meme kanserli yaş ortalaması 46.2 (28-67) olan 41 hasta alındı. Hastalar ilk 4 kür antrasiklin içeren kemoterapi (FEC, AC ya da EC) ardından 12 hafta paklitaksel tedavisi aldı. Tedavi başlamadan (0), 2, 4, ve 8. kürlerden 21 gün sonra kan alınarak ELISA yöntemiyle M30 ve M65 düzeyleri ölçüldü. Bulgular: M30 ve M65 düzeylerindeki artış kürler arasında anlamlı saptanmışken (p<0.05), M65-30'un dağılımında anlamlı ilişki tespit edilememiştir. M30 ve M65 düzeylerinde 4. küre kadar anlamlı bir artış varken, 8. kürde azalma görülmüştür. Ayrıca M30, M65 ve M65-30 ile ER, PR, c-Erb-2, Ki-67, patolojik-T, patolojik-N ve kemoterapi cevabı karşılaştırılmış sadece M65 ile patolojik-N arasında anlamlı bir ilişki (p=0.04) bulunmasına rağmen diğerlerinde anlamlı bir ilişki gözlemlenmemiştir. Sonuç: Çalışmamızda M30 ve M65 düzeyleri 4. kür sonrasına kadar antrasiklin içeren kemoterapi aldıkları sürece anlamlı olarak artış göstermişken paklitaksel kemoterapisi uygulandıktan 8. Kür sonrası düzeylerinin azaldığı gözlenmiştir. ER, PR, c-Erb-2, Ki-67, patolojik-T, patolojik-N gibi prognostik kriterlerle ilişkisi ve tedaviye yanıt ile ilişkisi tespit edilememiştir. M30 ve M65'in prediktif ve prognostik öneminin değerledirilmesi için daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Meme kanseri, M30, M65, neoadjuvan kemoterapi

Rabia Sevda Yıldız
Bezmialem Vakıf University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Endokan ve ateroskleroz risk faktörleri arasındaki ilişki

Giriş: Endotel disfonksiyonu ateroskleroz gelişiminde öncül vasküler patoloji olup uzun vadede ateroskleroz gelişimine ve kardiyovasküler hastalıklara bir zemin oluşturur. Endokan ise endotelden salgılanan bir proteoglikan olup endotel disfonksiyonu ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Biz bu çalışmada ateroskleroz (ASVCD) risk hesaplayıcısı ile elde edilen risk skorlarının serum endokan düzeyi ile korele olup olmadığını araştırdık. Materyal Metod: Bu çalışma kesitsel prospektif ve gözlemsel bir çalışmadır. Çalışmaya 40-75 yaş arasında olan ve sadece ASVCD risk hesaplama aracında kullanılan risk faktörlerine sahip olan veya bu risk faktörlerinden herhangi birini taşımayan bireyler alındı. Tüm katılımcıların ateroskleroz risk faktörleri kaydedildi (yaş, cinsiyet, etnik köken, diyabetes mellitus varlığı, sistolik kan basıncı, sigara, antihipertansif ajan kullanımı, kolesterol düzeyleri) ve ASCVD risk hesaplayıcısı ile bu bireylerde 10 yıllık ve ömür boyu beklenen ateroskleroz ilişkili olay (koroner arter hastalığı, stroke, periferik arter hastalığı gibi) oranları hesaplandı. Katılımcılarda aynı zamanda serum endokan düzeyi ve diğer rutin laboratuvar tetkikleri çalışıldı. Bulgular: Çalışmaya 92'si erkek olmak üzere toplam 205 katılımcı dahil edildi. Ortalama yaş 50.7 ± 7.6 yıl olarak saptandı. On yıllık risk oranı tüm katılımcılarda hesaplanırken, ömür boyu risk oranı 173 hastada hesaplandı. Katılımcılarda 10 yıllık aterosklerotik olay risk oranı ortalaması 6,32 ±5,9 olarak hesaplandı. Optimal risk faktörlerine sahip bireylerde ise bu risk oranı %2,14±2,4 olarak hesaplanmıştır. Ömür boyu beklenen ateroskleroz ilişkili olay riski ortalama 45,43±12,4 olarak bulundu. Optimal risk faktörlerine sahip bireylerde ise bu risk oranı % 6,9±3,6 olarak hesaplanmıştır. Katılımcılarda hesaplanan 10 yıllık risk oranı ve ömür boyu risk oranı düzeyleri ile serum endokan düzeyleri arasında anlamlı bir bivariate korelasyon saptanmadı ((r:0.01, p: 0.786, r: 0.002, p: 678, sıra ile). Çalışmamızda ASVCD risk hesaplayıcısında kullanılan ateroskleroz risk faktörlerinin herbiri ile ayrı ayrı serum endokan düzeyi arasında anlamlı bivariate korelasyon saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda serum endokan düzeyi ile ateroskleroz risk hesaplayıcı ile hesaplanan 10 yıllık ve ömürlük beklenen risk oranları arasında ilişki saptayamadık. Serum endocan düzeyinin ateroskleroz tahmin ettiricisi olarak kullanımının uygun olmayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Endocan, atherosklerozis, ateroskleroz tahmin ettirici, koroner arter hastalığı

Shute Ailia Dae
Bezmialem Vakıf University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Farklı serum potasyum düzeylerinin kronik böbrek hasarı progresyonuna etkisi

Giriş Böbrekler potasyum sekresyonu, reabsorbsiyonu ve atılımı regüle eden renal mekanizmalar aracılığıyla potasyum homeostazisinde önemli rol oynamaktadır. Kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalarda en sık görülen elektrolit bozukluğu hiperkalemidir. KBH'lı bireylerde çok az sayıda çalışmada hiperkalemi, hipokalemi veya farklı serum potasyum (sK) seviyeleri ile KBH progresyonu arasındaki zayıf bir ilişki olduğu ileri sürülmektedir. Bu çalışmanın amacı KBH hastalarında, farklı sK düzeylerinin hastalık progresyonu üzerindeki etkisinin gösterilmesidir. Gereç ve yöntem Bu çalışma en az bir yıl takip edilmiş, 1171 evre I-IV KBH hastası ile gerçekleştirildi. Hasta takiplerinin başında ve sonunda glomerular filtrasyon hızı (GFR) kaydedildi. Ek olarak hasta takipleri sırasındaki ortalama GFR değeri hesaplandı. GFR hesaplamasında CKD-EPI formülü kullanıldı. GFR seviyelerindeki farklılık saptanarak GFR'si azalan hastalar tespit edildi. sK seviyeleri gruplara ayrılarak analiz edildi: Grup 1; <3.5 mmol/l, Grup 2; 3.5-4.0 mmol/l, Grup 3; 4.0-4.5 mmol/1, Grup 4; 4.5-5.0 mmol/1, Grup 5; 5,0-5,5 mmol/1, Grup 6; > 5.5 mmol/1. sK≥5.0 mmol/l hiperkalemi, sK < 3.5 mmol/L hipokalemi olarak sınıflandırıldı. GFR azalmasını tahmin etmek için binary lojistik regresyon modeli kullanıldı. Bulgular Hastaların medyan yaşı 66 yıl idi. Hastaların %45,9'u (n = 537) erkek, %54,1'i (n = 634) kadındı. Ortalama sK seviyesi 4.6 ± 0.4 mmol/l'ydi. Hastaların %26,1'inde hiperkalemi varken, sadece %0,6'sında hipokalemi vardı. GFR seviyeleri hasta takipleri sırasında anlamlı derecede azalmıştı (p<0,001). sK düzeyi, hastaların son GFR'si ile negatif yönde koreleydi (r=0,016, p=0,016). GFR'si azalan hastalarda, azalmayan hastalara kıyasla sK (p=0,002), fosfor (p<0,001), üre (p<0,001), magnezyum (p=0,018) ve ürik asit (p=0,021) seviyesi daha yüksek, kalsiyum (p<0,001) ve albümin (p=0,002) seviyesi daha düşüktü. Ek olarak, GFR'si azalan hastalarda beta-bloker (p=0,012), kalsiyum kanal bloker (p=0,018) ve ACEi/ARB (p=0,020) kullanım sıklığı daha fazlaydı. GFR'si azalan hastalarda diyabet ve anemi sıklığı daha fazlaydı (sırasıyla p=0,002 ve p=0,037). GFR'si azalanlarda sK seviyesi 3,5-4,0 mmol/l olan hasta sayısı daha azken, 5,0-5,5 mmol/l olan hasta sayısı daha fazlaydı. Tek değişkenli analizlerde anlamlı ve ilişkili bulunan tüm değişkenler serum potasyum seviyeleri için binary lojistik regresyon analizde test edildi. Regresyon modelinde, hiperkalemi veya sK=3,5-4,0 mmol/l, sK=5,0-5,5 mmol/l, kalsiyum, üre seviyesi, ACEi/ARB kullanımı GFR azalmayla ilişkili bulundu. sK=5,0-5,5 mmol/l (OR 1,49; %95 GA; 1.03–1.97; p=0,030) ve hiperkalemi (OR 1.44; %95 GA 1.06–1.95; p=0,017) GFR azalmasıyla ilişkiliyken, sK=3,5-4,0 mmol/l GFR azalmasına karşı koruyucuydu (OR 0,51; %95 GA 0,28–0,92; p=0.025). Oluşturulan regresyon modelinde albümin, kalsiyum, üre seviyesi, ACEi/ARB, beta bloker, kalsiyum kanal blokerüne göre düzeltme yapıldığında, sK=5,0-5,5 mmol/l (OR 1,21, %95 GA 1,04-1,45, p=0,036) ve hiperkalemi (OR 1,31, %95 GA 1,10-1,81, p=0,022) GFR azalmasında bağısız belirleyiciyken, sK=3,5-4,0 mmol/l GFR azalmasına karşı bağımsız bir belirleyiciydi (OR 0,62, %95 GA 0,53-0,73, p=0,035). Sonuç Sonuç olara, hiperkalemi ve sK=5,0-5,5 mmol/l olması KBH hastalarında GFR azalması ile ilişkili bulundu. Tam tersine, sK=3,5-4,0 mmol/l GFR azalmasına karşı koruyucu bulundu. Bu nedenle KBH hastalarının yönetiminde serum potasyum seviyeleri takip edilmelidir.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+6
İvo Gökmen
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Beta talasemi minörde serum endokan düzeyi

Giriş ve Amaç: Beta talasemi minör (BTM) hafif anemi ile seyreden, hemoglobinin yapısındaki beta globülin zincirinin yapım azlığına bağlı bozulmuş hemoglobin yapısından kaynaklanan önemli bir talasemi formudur.Yapılan çalışmalarda BTM'de kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların görülme sıklığı daha az olduğu gösterilmiş ancak mekanizması net olarak gösterilememiştir. Endotel'den salınan bir molekül olan endokan (endotel spesifik molekül)'ın endotel aktivasyonu (inflamasyonda) ve neovaskülarizasyonda serumdaki oranı ve dokudaki ekspresyonu artar. Kronik böbrek hastalığı, diyabet, akut koroner sendrom, sepsis, hipertansiyon ve renal transplantasyon sonrası akut rejeksiyon gibi endotel disfonksiyonu görülen hastalıklarda serum endokan seviyelerinin arttığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Biz de çalışmamızda BTM hastalarında endotel hasarının daha az olmasında ve buna bağlı olarak da kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde düşük serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini düşündüğümüzden dolayı bu çalışmayı yapmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız prospektif kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya dahil edilen kişiler BTM grubu (n:40) ve sağlıklı kontroller grubu (n:40) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Endokan düzeyini etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan hastalıklar, komorbid durumlar ve ilaç kullanımları çalışmanın dışlama kriteri olarak belirlendi. Katılımcılardan serum endokan düzeyi ve paralel olarak diğer rutin laboratuvar tetkikleri çalışıldı. Bulgular: Çalışma %38,8'i (n=31) erkek, %61,2'si (n=49) kadın toplam 80 olgu ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan olguların yaşları 18 ile 65 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 36,99±12,29 yıl olarak saptanmıştır. Her iki grubun yaş, cinsiyet ve VKİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Gruplara göre olguların endokan ölçümleri BTM'de 206,85±88,1 pg /ml, kontrol grubunda ise 236,1±162,8 pg /ml idi. BTM grubunda endokan düzeyi daha düşük saptanmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Gruplar arasında TSH, glikoz, HbA1c, HOMA-IR, HDL, LDL kolesterol, trigliserit, total kolesterol, AST, ALT, kreatinin ve CRP değerleri arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda beklediğimiz gibi BTM hastalarında serum endokan düzeyi kontrol grubuna göre düşük idi, ama sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi. BTM hastalarında kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini göstermek için çok merkezli ve fazla hasta sayısının katılımı ile yapılacak yeni çalışmalara gerek duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Beta talasemi minor, kardiyovasküler iskemik olay, serebrovasküler iskemik olay, endokan

ENDOKANEndotelyumKardiyovasküler hastalıklar+6
Nıjat Khanmammadov
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik parankimal karaciğer hastalarında ve hemodiyaliz hastalarında hepatit G virüs prevalansı

GB virus C (GBV-C) akut ve kronik hepatitle ilişkisi bildirilen, son zamanlarda tanımlanan bir flavivirustur. GBV-C'nin başlıca parenteral yolla bulaştığı ve kronik hepatitli hastalar ile hemodiyaliz hastalarında yüksek prevalans oranlarına sahip olduğu bilinmektedir. Bölgemizdeki kronik hepatitli hastalar ve hemodiyaliz hastalarında GBV-C enfeksiyon prevalansını tesbit etmek amacıyla yapılan bu çalışmada 65 (%74.7)'i erkek, 22 (%25.3)'i kadın, ortalama yaş 50.08±14.2 yıl olan 87 kronik hepatitli hasta ve 46(%74.7)'sı erkek, 30(%40)'u kadın, ortalama yaş 46.3±14.6 yıl olan 76 kronik hemodiyaliz hastasına ait serum örnekleri GBV-C RNA varlığı yönünden GBV-C'nin NS3/helikaze bölgesinden derive spesifik primerlerin kullanıldığı nested reverse transcriptase polimeraz zincir reaksiyon (RT-PCR) ile değerlendirilmiştir. Kronik hepatitli hastaların tamları, histopatolojik inceleme ile konuldu. GBV-C RNA kronik hepatitli 87 hastanın 4(%4.6)'ünde tesbit edilmiş olup, bu hastalardan biri HCV ile koenfekte iken 3 hasta sadece GBV-C ile enfekte idi. Hastaların 73 'ünde kronik hepatit B ve/veya kronik hepatit C tespit edildi. GBV-C RNA non B - non C hepatit tanısı konan 14 hastanın 3 (%2 1.4) 'ünde bulundu. Hemodiyaliz hastalarında ise GBV-C RNA 76 vakanın 16(%21)'sında pozitif bulundu. Bu vakaların 3 'ünde anti HCV antikorları tespit edildi. Sonuç olarak GBV-C enfeksiyonunun bölgemizdeki kronik non B - non C hepatitli hastalarda %21.4'lük oran ve hemodiyaliz hastalarındaki %2 1 'lik oran ile sık görüldüğü tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kronik hepatit, Hemodiyaliz, HGV/GBV-C enfeksiyonu IV

Hepatit virüsleriHepatit-kronikRenal diyaliz
Ali Hafta
Çukurova University
1998
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Siroza bağlı asiti olan hastalarda spontan asit infeksiyonu

ÖZET Spontan asit infeksiyonu (SAl), kronik karaciğer hastalığında konak savunma mekanizmalarının çeşitli komponentlerindeki defektler sonucu oluşan, sık görülen ve yaşamı tehdit eden bir komplikasyondur. Amacımız, bölgemizdeki sirozlu hastalarda SAİ'nun sıklığını, kliniğini, etken mikroorganizmayı, asit sıvı biyokimyası ve karaciğer fonksiyonları ile ilişkisini, nüks oranını ve prognozunu saptamaktı. Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye Yoğun Bakım ve Gastroenteroloji servisine yatan ve asidi olan 230 (168 erkek, 62 kadın; yaş ortalaması 54.6±12.8 yıl) sirozlu hastada yapıldı. Hastaların tanıları, klinik bulgular, biyokimyasal, ultrasonografik ve histopatolojik inceleme ile konuldu. Olgularda kronik karaciğer hastalığı, çoğunlukla, viral nedenlere ve alkole sekonderdi; olguların çoğu, Child C evresindeydi. En fazla görülen klinik semptomlar, karın ağrısı, karında hassasiyet ve ateşti. En sık üreyen mikroorganizma gram-negatifler ve gram-negatiflerden de E.co/i idi. Asit sıvı kültürleriyle eş zamanlı alınan kan kültüründe %37.5 oranında asit sıvı kültüründe üreyen aynı mikroorganizma üredi. Hastaların %25.7'inde, SAl saptandı. SAİ'ları içerisinde, kültür negatif nötrositik asit en fazla, spontan bakteriyel peritonit en az saptandı. SAl'lu hastaların, hastane içi ve dışı mortalitesi yüksekti; nüks oranı, hastane içinde düşük olmasına karşın 1 yıl içinde yüksekti. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da, asit sıvı albumini düştükçe infeksiyona yakalanma riskinin de arttığını tespit ettik. SAİ tespitinde, asit sıvı lökosit sayısını özellikle de asit sıvısı nötrofil sayısını, en güvenilir parametre olarak gözledik. Anahtar kelimeler: Siroz, spontan asit infeksiyonu, spontan bakteriyel peritonit, kültür-negatif nötrositik asit, monobakteriyel nonnötrositik bakterasit. m

Asit sıvısıKaraciğer sirozu
Emin Tamer Elkıran
Çukurova University
1998
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fonksiyonel dispepsi hastalarında inek sütü ve ürünlerinin kesilmesinin dispepsiye etkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Fonksiyonel Dispepsi (FD) etyolojisi henüz tam olarak aydınlatılamamış ve tedavisi konusunda yeni alternatiflerinin geliştirilmesine ihtiyaç olan bir hastalıktır. Bu çalışmada FD hastalarında inek sütü ve ürünlerinin kesilmesinin dispepsi semptomlarındaki etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Gastroentroloji Kliniğine başvuran ve Roma IV kriterlerine göre FD tanısı alan 18-65 yaş aralığındaki 120 hasta, kesitsel ve prospektif çalışma dizaynıyla dahil edilmiştir. Hastalar medikal tedavi almaksızın diyetisyen önerisiyle hazırlanan inek sütü ve ürünlerinin kesilmesine yönelik diyet önerisini uygulayan ve FD alt tiplerine göre uygun medikal tedavi alanlar olmak üzere 60 kişilik iki gruba ayrılarak 1 ay süreyle takip edilmiştir. Semptomların şiddetini değerlendirmek için Gastrointestinal Semptom Skorlama Sistemi (GSRS) kullanılarak çalışma başlangıcında ve 1 ay sonundaki sonuçlar karşılaştırıldı. Ayrıca hastaların demografik verileri, eşlik eden ek hastalıkları ve kullandıkları ilaçlar sorgulanarak kaydedildi. Bulgular: Eşit hasta sayısına sahip iki grubun karşılaştırılmasında; yaş, vücut kitle indeksi (VKİ), semptom başlangıç süreleri, haftada kaç gün semptom olduğu, son 6 aydaki kilo kaybı miktarı, FD alt tiplerinin oranı, gastroskopi sonuçlarınıa ait parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Süt ve süt ürünlerini kesen grupta kadın hasta oranı, medikal tedavi alan gruba göre istatistiksel olarak daha yüksek saptandı (p=0,01). Süt ve süt ürünlerini kesen grubun başlangıç GSRS skorları medikal tedavi alan gruba göre daha yüksekken (p=0,01), takip sonunda iki grubun skorları benzerdi (p=0,99). Her iki grupta, çalışma sonundaki GSRS skorlarında azalma olduğu saptandı (p=0,01). Süt ve süt ürünlerini kesen grupta GSRS toplam skorundaki azalma düzeyi, medikal tedavi alan gruba göre istatistiksel olarak daha yüksekti (p=0,01). GSRS semptom alt kümelerinin değerlendirmesinde süt ve süt ürünlerini kesen grupta medikal tedavi alan gruba göre istatistiksel olarak daha yüksek düzeyde azalma olan yedi semptom saptandı (p<0,05). Ancak medikal tedavi alan grupta süt ve süt ürünlerini kesen gruba göre, hiçbir semptom alt küme skorunda istatistiksel olarak daha anlamlı azalma görülmedi (p>0,05). Sonuç: Bir ay boyunca takip edilen 120 FD hastasından, inek sütü ve ürünlerini kesen 60 hastada GSRS semptom skoru ve bazı alt semptom küme skorlarında, medikal tedavi alan 60 hastaya göre daha fazla azalma sağlamıştır. Anahtar kelimeler: Fonksiyonel dispepsi, inek sütü, süt ürünleri, helicobakter pylori, epigastrik ağrı, şişkinlik, gerginlik, erken doyma

AğrıDispepsiHelicobacter pylori+3
Atilla Akpınar
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otozomal dominant polikistik böbrek hastalarında üriner sistem taşı oluşumuna eğilim oluşturan faktörlerin araştırılması

Amaç: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPBH), son dönem böbrek hastalığının (SDBH) en sık görülen kalıtsal nedenidir. ODPBH olanlarda normal populasyona göre üriner sistem taşı oluşma riski iki kat artmıştır. ODPBH olan bireylerin %20'sinde üriner sistem taşı görülmektedir. Üriner sistem taşı gerek normal popülasyon gerekse de ODPBH olan bireyler için önemli bir sağlık sorunudur. Üriner sistem taşı; renal kolik, hamatüri, üriner sistem enfeksiyonu, postrenal obstrüksiyon gibi patolojilere neden olmaktadır. Çalışmamızın amacı, ODPBH olan bireylerde üriner sistem taşı oluşumuna eğilim oluşturan faktörlerin araştırılması kapsamında metabolik faktörlerin araştırılmasıdır. Bu amaçla ODPBH ve üriner sistem taşı olan (ODPBH+TAŞ), ODPBH olup üriner sistem taşı olmayan (ODPBH+TAŞSIZ), ODPBH olmayan üriner sistem taş hastaları (KALKÜL) ve sağlıklı kontrol (SAĞLIKLI) grupları olmak üzere dört grup oluşturuldu. Bu grupları oluşturan gönüllülerin spot idrarda idrar pH 'ı, 24 saatlik idrar volümü, 24 saatlik idrarlarında kalsiyum, ürat, okzalat, sitrat, protein, sodyum ve magnezyum düzeylerine bakılarak, bu değerlerin gruplar arasında karşılaştırmasını yapmak amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Aralık 2019- Mayıs 2021 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Nefroloji ve İç Hastalıkları polikliniğine başvuran ODPBH+TAŞ, ODPBH+TAŞSIZ ve SAĞLIKLI gruplarındaki gönüllüler prospektif olarak dahil edilmiştir. KALKÜL grubundaki gönüllüler 2018-2021 yılları arasında Nefroloji polikliğine başvuran üriner sistem taş hastaları retrospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. ODPBH+TAŞ grubuna 42 hasta, ODPBH+TAŞSIZ grubuna 43 hasta, KALKÜL grubuna 47 hasta ve SAĞLIKLI kontrol grubuna 48 katılımcı olmak üzere toplam 180 katılımcıdan oluşan dört grup oluşturuldu. Dört grup arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p >0,05). ODPBH+TAŞ, ODPBH+TAŞSIZ ve SAĞLIKLI gruplarındaki gönüllülere 24 saatlik idrar biriktirtildi. Spot idrar pH'ı, 24 saatlik idrar volümü, 24 saatlik idrarda kalsiyum, ürik asit, okzalat, sitrat, sodyum ve magnezyum parametrelerine bakıldı. KALKÜL grubundaki hastaların daha önce topladıkları 24 saatlik idrarda bakılmış ve spot idrarda olan (idrar pH'ı) aynı parametreler retrospektif olarak bakılarak çalışmaya dahil edildi. Bu parametreler dört grup arasında karşılaştırıldı. Ayrıca dört gruptaki katılımcıların serum elektrolit, parathormon (PTH), ferritin, albümin, kreatinin, üre ve ürik asit değerleri de karşılaştırıldı. Bu idrar ve serumda bakılan tüm analizler ile ODPBH olan bireylerde üriner sistem taşına eğilim oluşturan metabolik faktörler araştırıldı. İstatiksel analizler, katılımcılara ait veriler Statistical Package For Social Sciences for Windows programına (SPSS) kaydedilerek yapılmıştır. İstatistiksel analiz için p <0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: ODPBH+TAŞ ve ODPBH+TAŞSIZ gruplarında 24 saatlik idrarda sitrat değeri KALKÜL ve SAĞLIKLI gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (p <0,05). KALKÜL grubunda 24 saatlik idrarda sitrat değeri SAĞLIKLI gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (p <0,05). ODPBH+TAŞ ve ODPBH+TAŞSIZ grupları arasında 24 saatlik idrarda sitrat değeri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). ODPBH+TAŞ ve ODPBH+TAŞSIZ gruplarında 24 saatlik idrarda kalsiyum değeri KALKÜL ve SAĞLIKLI gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (p <0,05). KALKÜL grubunda 24 saatlik idrarda kalsiyum değeri SAĞLIKLI gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p <0,05). ODPBH+TAŞ ve ODPBH+TAŞSIZ grupları arasında 24 saatlik idrarda kalsiyum değeri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). ODPBH+TAŞ ve ODPBH+TAŞSIZ gruplarında 24 saatlik idrarda ürik asit değeri SAĞLIKLI gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (p <0,05). ODPBH+TAŞ, ODPBH+TAŞSIZ ve KALKÜL grupları arasında 24 saatlik idrarda ürik asit değeri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). KALKÜL ve SAĞLIKLI grupları arasında 24 saatlik idrarda ürik asit değeri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). Gruplar arasında 24 saatlik idrarda okzalat, sodyum ve magnezyum değerleri ve 24 saatlik idrar volümü anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). ODPBH+TAŞ ve de ODPBH+TAŞSIZ grupların 24 saatlik idrarda protein değeri KALKÜL ve SAĞLIKLI gruptan anlamlı (p <0,05) olarak daha yüksekti. KALKÜL ve SAĞLIKLI grupları arasında 24 saatlik idrarda protein değeri anlamlı (p >0,05) farklılık göstermemiştir. ODPBH+TAŞ ve ODPBH+TAŞSIZ grupları arasında 24 saatlik idrarda protein değeri anlamlı (p >0,05) farklılık göstermemiştir. ODPBH+TAŞ, ODPBH+TAŞSIZ ve KALKÜL gruplarında idrar pH'ı (spot idrar) değeri SAĞLIKLI gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (p <0,05). ODPBH+TAŞ, ODPBH+TAŞSIZ ve KALKÜL grupları arasında pH değeri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). ODPBH+TAŞ ve ODPBH+TAŞSIZ gruplarında serum parathormon (PTH) değeri SAĞLIKLI gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p <0,05). KALKÜL ve SAĞLIKLI grupları arasında PTH değeri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). ODPBH+TAŞ, ODPBH+TAŞSIZ, KALKÜL grupları arasında PTH değeri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). Gruplar arasında serum ferritin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, magnezyum ve ürik asit arasında anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). ODPBH+TAŞ ve ODPBH+TAŞSIZ grupları arasında total böbrek hacimleri açısından anlamlı bir fark saptanmadı (total böbrek hacimleri iki grup için, sırasıyla; 1138,9 ± 1253,7 ml ve 1086,3 ± 1283,3 ml; p=0,794). Sonuç: Çalışmamızda, hem ODPBH+TAŞ hem de ODPBH+TAŞSIZ hastalarda 24 saatlik idrarda sitrat düzeyi KALKÜL ve SAĞLIKLI gruplarındaki katılımcılara göre anlamlı olarak düşük bulundu (p <0,05). ODPBH+TAŞ ile ODPBH+TAŞSIZ gruplarının arasında 24 saatlik idrarda sitrat düzeyinde anlamlı bir farklılık saptanmadı (p >0,05). Sonuç olarak ODPBH olan bireylerde idrarda sitrat düşüklüğü üriner sistem taşı oluşumuna eğilim oluşturmaktadır. Anahtar Sözcükler: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı, nefrolityazis, üriner sistem taşı, böbrek taşı, 24 saatlik idrarda kalsiyum, 24 saatlik idrarda ürat, 24 saatlik idrarda okzalat, 24 saatlik idrarda sitrat, hipositratüri.

Onour Chasan
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut ve kronik lösemilerde telomeraz aktivitesi

Kromozomların uç kısımlarında bulunan, genomik stabiliteyi sağlayan yapıya telomer adı verilir. Telomerler tekrarlayan TTAGGG dizilerinden oluşur ve replikasyon esnasında gelişebilecek kromozoma! anomalileri engeller. Hücrenin yaşlanmasıyla telomer kısalır ve hücre ölür. Embriyonik yaşamda aktif olarak fonksiyon gören, doğumdan sonra inaktive olan telomeraz enzimi replikasyon sonrası gelişen telomerik erozyonu engeller. Buna bağh olarak hücreler sınırsız bölünme yeteneği kazanır. Karsinogenezde telomeraz reaktivasyonu önemli rol oynar. Lösemilerde telomeraz aktivitesi ile klinik prezentasyon, tedaviye yanıt, prognoz arasında yakın ilişki vardır. Ayrıca sitogenetik anomaliler ile telomeraz aktivitesi arasında korelasyon mevcuttur. Hastaların takiplerinde ve prognozun belirlenmesinde kullanılabilecek önemli bir parametredir. Bu çalışmada 70 lösemi hastasının (35 akut miyeloid lösemi (AML), 7 akut lenfoblastik lösemi (ALL), 18 kronik lenfositik lösemi (KLL), 10 kronik miyeloid lösemi (KML)) periferik kan örneğinde telomeraz aktivitesi, PCR tabanlı bir yöntem ile araştırıldı. Yirmi sağlıklı kişiden alınan kan örnekleri kontrol olarak kullanıldı. Ortalama telomeraz aktivitesi çalışma grubunda 0.729 ± 0.031 (0.305-1.763) iken kontrol grubunda 0.190 ± 0.031 (0.148-0.265) olarak saptandı ve fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). En yüksek telomeraz aktivitesi AML grubunda, özellikle refrakter ve/veya erken relaps olgularında bulundu. Telomeraz aktivitesi ile yaş, cinsiyet, organomegali, lenfadenopati, beyaz küre ve trombosit sayısı, hematokrit düzeyi gibi klinik parametreler arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Bunun nedeni her gruba düşen hasta sayısının sınırlı obuası ile ilişkili olabilir. Her ne kadar telomeraz aktivitesinin prognostik önemi bu çalışmada tam olarak gösterilemedi ise de bu enzim akut lösemilerde önemli bir prognoz belirleyicisidir ve daha geniş hasta gruplarında yapılacak çalışmalar daha fazla yol gösterici olacaktır. Anahtar sözcükler: lösemi, telomer, telomeraz aktivitesi, kanser.

EnzimlerLösemiTelomer
Sinan Yavuz
Çukurova University
1999
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çölyak hastalarında hepatopankreatobiliyer patolojilerin sorgulanması

Giriş Çölyak hastalığı genetik olarak yatkın bireylerde, diyetle alınan glutene karşı kalıcı bir intoleransla karakterize bir enteropatidir. Hastalığın ana hedefi barsaklar olmasına rağmen, hastalığın günümüzde otoimmün bir hastalık olduğu ve sinir sistemi, cilt, kemikler, pankreas ve karaciğer gibi organları etkileyebildiği anlaşılmıştır. Tedavi rehberlerinde çölyak hastalarında karaciğer fonksiyon testlerinin rutin olarak taranması önerilmektedir. Ancak çölyak hastalarında karaciğer ve pankreas enzim yükseklikleri hakkındaki veriler sınırlıdır. Bu çalışmada çölyak hastalarında karaciğer ve pankreas enzim yüksekliklerinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem Bu çalışma serolojik ve/veya histolojik olarak çölyak tanısı koyulan 222 hasta ile gerçekleştirildi. Hastaların yaşı ve cinsiyeti kaydedildi. Karaciğer fonksiyon testleri içerisinden alanin aminotransaminaz (ALT), aspartat aminotransaminaz (AST), gama glutamil transferaz (GGT) ve alkalen fosfataz (ALP) çalışmaya dahil edildi. Pankreatik enzimler içerisinden amilaz ve lipaz enzimleri dikkate alındı. Serolojik testler içerisinden doku transglutaminaz IgA (IgA-TTG), endomisyal IgA (IgA-EMA) sonuçları değerlendirildi. Karaciğer fonksiyon testleri ve pankreas enzimleri çölyak tanısı için istenen serolojik testler ile eş zamanlı olarak istenmişti. Primer karaciğer hastalığı olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Abdominal ultrasonografi (USG) ile hastalar hepatosteatoz açısından değerlendirildi. Bulgular Hastaların ortalama yaşı 37,1 ± 11,0 yıldı. Hastaların %77,9'u kadındı (173/222). Hastaların sırasıyla %14,9 (33/222), %6,3 (14/222), %2,9 (6/205) ve %1,5'inde (3/204) AST, ALT, GGT ve ALP seviyelerinde yükseklik izlendi. Çölyak hastalarının %15,8'inde (33/222) aminotransferaz yüksekliği mevcuttu. Amilaz ve lipaz seviyelerinde yükseklik ise hastaların sırasıyla sadece %1,3 (2/156) ve %2,6'sında (4/152) izlendi. Abdominal USG'de hastaların %16,1'inde hepatosteatoz izlendi. Hepatosteatoz izlenen hastalar dışlandığında, çölyak hastalarının %16,1'inde 32/199) aminotransferaz yüksekliği vardı. Erkek hastaların AST, ALT, GGT ve ALP seviyeleri kadınlardan daha yüksekti (tüm analizlerde p<0,05). Aminotransferaz yüksekliği IgA-TTG (p=0,035) ve IgA-EMA (p=0,036) pozitif çölyak hastalarında daha belirgindi. Sonuç Bilinen primer karaciğer hastalığı olmayan yeni tanı almış çölyak hastalarında hipertransaminazemi sıklığı yüksektir. Hepatosteatoz olan hastalar dışlandığında dahi aminotransferaz yüksekliği olan hasta oranı yüksek kalmaktadır. Tedavi edilmemiş çölyak hastalarında aminotransferaz yüksekliği her zaman karaciğer hastalığına işaret etmemektedir. Anahtar kelimeler: Çölyak hastalığı, Karaciğer fonksiyonları, Hipertransaminazemi, Egzokrin pankreas enzimleri

EnzimlerGlutenlerHepatopankreas+4
Emine Mutlu
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut pankreatitte radyolojik skorlama ile CRP/albümin indeksinin hastalığın mortalite ve morbiditesi açısından retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Akut Pankreatit (AP) hayatı tehdit eden bir hastalık olduğundan hastalığın şiddetinin belirlenmesi, prognostik takibi, morbiditeyi ve mortaliteyi öngörmek kritik öneme sahiptir. Başvuru sırasında ciddiyetin doğru tahmini ile en uygun acil tedavinin başlanması ölüm riskini ve sağlık sisteminin giderlerini azaltmaktadır. Yöntem: Çalışmaya AP tanılı 632 hasta dahil edildi. Verileri hastanemizin otomasyon sistemi olan Nukleus'tan alındı. Çalışmada AP tanısı aldıktan sonra çekilen Bilgisayar Tomografi (BT) sonuçlarına uygu Bilgisayarlı Tomografi Şiddet İndeksi (CTSİ skoru) skorlamsı yapıldı. Hastaların hastanede yatış süresi, komplikasyon gelişimi, yoğun bakım ünitesine yatışı, atak sayıları, ölüm oranı, invaziv işlem gerekliliği kaydedildi. İlk yatışta C-reaktif protein (CRP) (mg/l) ,albümin (Alb) (mg/dl), CRP/albümin indeksi ve 48. saatte bakılan CRP, Albümin, CRP/Alb oranı hesaplandı. Hastalar AP'nin şiddetine göre hafif, orta şiddetli ve şiddetli şeklinde gruplara ayrıldıktan sonrasında her grupta ayrı ayrı CRP/Alb indeksi hesaplandı. CRP/Alb indeksinin hastalığın morbidite ve mortalitesini öngörmesi açısından değerlendirmesi yapıldı. Bulgular: Hastanemizde AP tanısı alan hastalarla yapılan bu retrospektif çalışmamızda CRP/Alb indeksinin hastalığın şiddetini öngörmede radyolojik skorlama sistemi olan CTSİ ile korele olduğu saptandı. Çalışmamızda CRP/Alb oranı hem ilk yatişta hem de 48.saatte orta şiddetli ve şiddetli AP'de hafif AP'den anlamlı (p < 0.05) olarak yüksek bulundu. Komplikasyon gelişimini öngörmede komplikasyon olan hafif ve şiddetli AP hastalarında komplikasyon olmayanlardan hem ilk yatiş hemde 48.saat düzeyi anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Orta şiddetli pankreatitte 48.saat CRP/Alb düzeyi komplikasyonu öngörmede anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Yoğun bakım ünitesine yatışı öngörmede hafif ve orta şiddetli pankreatitte 48.Saat CRP/Alb düzeyi anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Hastande yatiş süresini öngörme açısndan bakıldığında hafif ve orta şiddetli AP olan hastalarda 48.saat CRP/Alb oranı yüksek olanların hastanede yatış süresi ortalma 7 günden fazla olduğu saptandı. Şiddetli AP olan hastalarda hem ilk yatiş hem de 48.saat CRP/Alb oranı yüksek olan hastalarda hastanede yatış süresi ortalama 7 günden fazla olduğu saptandı. CRP/Alb oranının hafif, orta şiddetli ve şiddetli AP olan (CTSİ skorlarına uygun) hastalarında invaziv işlem gerekliliği ve ölümü öngörmede yetersiz olduğu görüldü. Sonuç: CRP/Albümin oranın hızlı sonuçlanması, kolay yapılabilir olması, ucuz olması AP'nin şiddetini, morbidite ve mortalitesini öngörmede yardımcı bir parametre olduğunu destekler niteliktedir. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, tedavi kararı ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir. Anahtar sözcükler: Akut pankreatit, CTSİ skoru, CRP/albümin indeksi, Mortalite, Morbidite

AlbüminlerC reaktif proteinMorbidite+7
Sabuhı Mammadov
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVID-19 pnömonisi ile hastaneye başvuran hastalarda karaciğer fonksiyon testlerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: 2019 sonbaharında ortaya çıkan bir SARS-CoV-2 hibrit virüs infeksiyonu olan COVID-19 salgını şiddetli akut alt solunum yolu infeksiyonuna neden olarak mortal seyretmektedir. Bu çalışmada yeni ortaya çıkan bu hibrit virüsün tanı anında karaciğer testlerinde oluşturabileceği anormallikleri incelemeyi amaçladık. Hasta ve Yöntemler: Retrospektif tasarımlı çalışmamıza COVID-19 infeksiyonunun ilk dalgasında Şubat 2020-Nisan 2020 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran ve COVID-19 infeksiyonu şüphesi ile toraks BT çekilerek COVID-19 pnömonisi tanısı alan, bilinen karaciğer hastalığı, hepatotoksik ilaç kullanımı ya da COVID-19 infeksiyonu dışında mortaliteye yol açabilecek komorbid hastalığı olmayan ardışık 100 hastayı çalışmaya aldık. Bu hastalarda karaciğer enzim anormallik sıklığını belirledikten sonra yaşayanlarla hastanede ölenleri 2 guruba ayırdık ve guruplar arasındaki farklılıkları araştırdık. Bulgular: Hastaların 59'u (%59) erkekti. Yaş median 59, (range 16-88) yıldı. Hastaneye başvuru sonrası 83 (%83) hasta yaşamına devam ederken, 17'si (%17) hastanede öldü. Yaşayanların 47'si (%56.6) hastanede ölenlerin ise 10'u (%58.8) erkekti. Median yaş yaşayanlarda 57 yıl (range 16-85), hastanede ölenlerde 70 y (range 48-88)'dı. Hastaların %33'ünde AST, %2'sinde ALT, %3.7'sinde ALP, %46.2'sinde GGT yüksekti. Yaşayanlarla hastanede ölenler arasında univaryet analizde yaş (p=0.003), AST (p<0.001), ALT (p=0.016), GGT (p=0.006), albümin (p=0.001), INR (p=0.024), Crp (p<0.001), ve ferritini (p<0.001) anlamlı olarak farklı saptadık. Multivaryet analizde ise sadece ferritin anlamlıydı (Rölatif Risk (%95 Güven Aralığında 1.003 (1.000-1.005, p=0.037)). Korelasyon testlerinde yaşayanlarda AST; ALT (r=0.593, p<0.001), ferritin (r=0.585, p<0.001) ve crp (r=0.528, p<0.001) ile iyi derecede, CK ile orta derecede ilişkiliydi (r=0.410, p<0.001). Hastanede ölenlerde AST; ALT ile çok iyi derecede (r=0.905, p<0.001), lökositle iyi derecede (r=0.673, p=0.003), CK (r=0.341) ve trombosit (r=0.345) ile zayıf bağıntı gösterirken albümin ile orta derecede ters bağıntılıydı (r=-0.448). Sonuçlar: COVID-19 infeksiyonunda başlangıçta AST ve GGT'nin yükseldiğini fakat mortalite ile ilişkili olmadıklarını belirledik. Bu iki enzim yüksekliğinin karaciğer yağlanması ile ilişkili olabileceğini düşünüyoruz. Bu nedenle hepatosteatoz gelişiminin patoloji temelli çalışmalarla aydınlatılması gerektiğini düşünüyoruz.

Aspartat aminotransferazCOVID 19Karaciğer+5
Nurlan Huseynov
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut pankreatitte kolesistektominin pankreatit atakları üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: Akut Pankreatit tüm dünyada giderek artan sıklıkta görülmekte ve mortalite riski nedeniyle tedavisi ve tekrar atak gelişmesinin önlenmesi önem arz etmektedir. Güncel kılavuzlar rekürensi önlemek için akut biliyer pankreatitli (ABP) hastalarda kolesistektomi (KS) önermektedir. İdiyopatik akut pankreatitli (İAP) hastaların ise önemli bir kısmının okkult biliyer hastalıktan kaynaklandığı ve KS'nin yararlı olabileceği ileri sürülmektedir. Bu çalışmada pankreatit rekürrensini önlemede KS'nin etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Gastroentroloji Kliniğinde Akut Pankreatit tanısı ile takip ve tedavi edilen 18 yaş üstü hastalar retrospektif olarak incelenmiş ve biliyer ve idiyopatik hastalar analize dahil edilmiştir. Hastalar biliyer ve idiyopatik gruplara ayrılarak, KS geçirme öyküsüne göre atak sıklıkları değerlendirilmiştir. Ayrıca hastaların demografik verileri, eşlik eden ek hastalıkları ve ERCP yapılma durumları sorgulanarak kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 500 hasta dahil edildi (300 hasta ABP, 200 hasta idiyopatik). Hastalar 3 farklı gruba ayrıldı; ilk pankreatit atağını KS sonrası geçirenler, ilk atakta safra kesesi in situ olup sonrasında KS geçirenler ve ilk atakta safra kesesi in situ olup KS geçirmeyenler. ABP grubunda, ilk pankreatit atağını KS sonrası geçirenlerde atak sıklığının diğer iki gruptan daha yüksek olduğu görüldü (p = 0.018). İdiyopatik grupta ise gruplar arasında atak sıklığı açısından anlamlı fark görülmedi (p = 0.999). İlk atak sırasında safra kesesi in situ olan hastalar KS öyküsüne göre karşılaştırıldığında KS olanlar ve olmayanlar arasında hem biliyer hem de idiyopatik grupta atak sıklığında anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0.05). Hastalar KS öykülerine ilaveten ERCP yapılma durumlarına göre de farklı gruplarda karşılaştırılmıştır. ABPli grupta ERCP yapılması ilk pankreatit atağı sonrasında KS yapılan grupta atak sayısını azaltırken (p = 0.008), diğer iki grupta anlamlı bulunmadı. İAP'li hastalarda ise ERCP yapılması grupların hiçbirinde atak sayısını azaltmadığı görüldü. Sonuç: Biliyer akut pankreatitde ilk pankreatit atağını KS sonrası geçiren hastalarda atak rekürrensi yüksek iken, safra kesesi in situ olanlarda atak sonrası KS'nin tek başına yararlı olmadığı, ERCP ile birlikte riski azalttığı bulundu. İAP'li hastalarda ise KS ve ERCP'nin atak rekürrensini azaltmada etkili olmadığı bulundu. Anahtar kelimeler: Akut biliyer pankreatit, idiyopatik akut pankreatit, kolesistektomi, endoskopik retrograd kolanjio pankreatografi, rekürrens

Kolanjiyopankreatografi-endoskopik retrogradKolesistektomiNüks+3
Gunel Musayeva
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karaciğer sirozlu hastalarda kırılganlık derecesinin prognostik önemi

Giriş ve Amaç: Kırılganlık, karaciğer sirozlu hastalarda planlanmayan hastane yatışını ve mortaliteyi ön görmede etkin bulunmuş bir klinik durumdur. Ancak kırılganlık; hepatik ensefalopati gelişimiyle ilişkisinin irdelendiği birkaç çalışma haricinde, sirozun dekompanzasyon kliniklerini ön görmedeki etkinliği açısından nadiren değerlendirilmiştir. Biz de çalışmamızda sirozun major komplikasyonlarının kırılganlıkla ilişkisini inceledik. Buna ek olarak; kırılganlığın klinik pratikte sirozlu hastalarda planlanmayan hastane yatışı ve/veya mortalite prediktörü olarak kullanılabilirliğini sorgulamak için diğer prognostik skorlamalarla karşılaştırmasını yaptık. Yöntem: Bu çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Gastroentroloji Kliniği'ne başvuran ve ICD-10 kriterlerine göre K74 (Karaciğer fibroz ve sirozu) tanılı, 18-80 yaş aralığındaki 134 hasta, prospektif çalışma dizaynıyla alınmıştır. Hastalar kırılganlık açısından FFI (Fried Frailty Index) ile değerlendirildikten sonra, 2 ana gruba ayrılmıştır. Birinci grup kırılgan (FFI≥ 3) hastalardan, ikinci grup ise prefrail (FFI: 1-2) ve fit (FFI: 0) hastalardan oluşturuldu. Hastaların ilk değerlendirmelerinde; yaş, cinsiyet, VKİ (Vücut Kitle İndeksi), tanı yaşları, siroz etiyolojileri, kullandıkları ilaçlar, asit geçmişleri, CTP (Child-turcotte-pugh) ve MELD (model for end stage liver disease) skorları hesaplanarak not edildi. Tüm hastalar 3 ay aralıklarla poliklinik kontrollerinde veya telefonla aranarak komplikasyonların gelişimi, hastane yatışı ve mortalite açısından sorgulandı. Hastaların yüz tanesi 12 ay, yirmi tanesi 9 ay ve 14 tanesi ise 6 ay takip edildi. Takip sürecinde gelişen komplikasyonlar ve planlanmayan hastane yatışları elektronik sağlık kayıtlarıyla teyit eddildi. Takip süresinin sonunda iki ana grup komplikasyon gelişmi, planlanmayan hastane yatışı ve mortalite oranları ile karşılaştırıldı. Bulgular: Kırılgan hastalardan oluşan grup (n=55) ve kırılgan olmayan hastalardan oluşan grup (n=79) temel özellikleri açısından karşılaştırıldığında; cinsiyet, VKİ, siroz etiyolojisi gibi parametreler benzer bulundu (p>0,05). Kırılgan hasta grubu diğer gruba göre yaşlıydı (p<0,001). Diyabet, hipertansiyon, KAH (koroner arter hastalığı), KBH (kronik böbrek hastalığı) gibi komorbiditeler kırılgan olan grupta daha sıktı (p<0,05). İki grup karşılaştırıldığında asit kırılgan olan grupta daha fazlaydı (p<0,001). CTP ve MELD skorları da kırılgan olan grupta daha yüksekti (p<0,001). İki grup karşılaştırıldığında varis ve varis kanama öyküsü benzerdi (p>0,05). Takip sürecinin sonunda; asit gelişimi, hepatik ensefalopati gelişimi, HRS (hepatorenal sendrom), SBP (Spontan bakteriyel peritonit) gelişimi, planlanmayan hastane yatşı ve mortalite kırılgan hasta grubunda istatistiksel olarak daha yüksekti (p<0,05). Olumsuz sonlanım (komplikasyonlar, planlanmayan hastane yatışı, mortalite) olarak bakıldığında; olumsuz sonlanımların kırılgan hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla olduğu görüldü (p<0,001). İki grup karşılaştırıldığında varis kanaması kırılgan olan grupta daha fazlaydı ancak istatiksel olarak diğer grupla benzerdi (p>0,05). HCC (Hepatselüler Karsinom) gelişimi iki grup arasında benzer saptandı (p>0,05). Kırılganlığın planlanmayan hastane yatışı ve mortaliteyi ön görme etkinliği CTP ve MELD skorlarıyla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Kırılganlık alt parametrelerine yani FFI kriterlerine bakıldığı zaman her kriter ayrı ayrı asit gelişimi, hepatik ensefalopati gelişimi, planlanmayan hastane yatışı ve mortaliteyle ilişkili bulundu (p<0,05). Sonuç: Sirozlu hastalarda kırılganlık hem komplikasyonlarla artan hem de komplikasyon gelişimini ön görmede etkin olabilecek bir klinik tablodur. Özellikle kırılganlık alt parametrelerinden olan kas gücü ve fiziksel aktivite düşüklüğün gelişiminin üzerinde durulması, bu kliniklerin müdahalelerle düzeltilebilecek olması açısından önem arz etmektedir. Kırılganlık genel olarak baktığımızda sirozda olumsuz prognozla ilişkilendirilebilir. Kırılganlık konusunda yapılacak müdahelelerin bu kötü gidişatın yavaşlatılması ya da engellemesi için daha fazla hasta sayısıyla ve daha uzun takip süreli çalışmalar yapmak faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Karaciğer sirozu, kırılganlık, düşük kas gücü, prognoz, hastane yatışı, mortalite.

KaraciğerKaraciğer sirozuKas kuvveti+4
Maral Martin Mıldanoğlu
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Subklinik hipotiroidi hastalarında serum adropin düzeyinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Tiroid bezinden salgılanan tiroid hormonları, tüm vücut hücrelerinin büyüme ve gelişmesi ile enerji metabolizması üzerinde düzenleyici etkisi olan hormonlardır. Subklinik hipotiroidi ise, artmış serum tiroid uyarıcı hormon (TSH) konsantrasyonu yanında tiroksin (fT4) ve triiyodotironin (fT3) seviyelerinin referans aralıkları içinde olması durumudur. Hipotiroidi öncüsü olabilen subklinik hipotiroidi; özellikle metabolik sendrom, insülin direnci, kardiyovasküler sistem hastalıkları, endotelyal fonksiyon bozukluğu ve ateroskleroz gelişiminde etkili olabilmektedir. Adropin, esas olarak karaciğer ve beyinde enerji homeostazı ile ilişkili gen (Enho) tarafından kodlanan bir peptit hormonudur. Glikoz ve lipid homeostaz dengesinde ve insülin direnciyle yakından ilişkilidir. Karaciğer, beyin, kalp, böbrek, pankreas ve gastrointestinal sistem gibi birçok doku ve organda üretilir. Çalışmamızın amacı; SKH hastalarında adropin seviyesinin değişip değişmediğini saptamak ve böylece subklinik hipotiroidinin klinik sonuçlarında ve patofizyolojisinde aracı bir markır olup olmayacağını tespit etmektir. Materyal ve Metot: Çalışmaya akut veya kronik hastalık ve antitiroid ilaç dahil herhangi bir ilaç kullanım öyküsü olmayan gönüllüler alındı. TSH düzeyine göre bireyler subklinik hipotroidi (TSH: 5-10 mIU/l ) (n:41) ve ötroid kontrol (n:43) olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm gönüllülerin biyokimyasal parametreleri, tiroid fonksiyon testleri, serum adropin düzeyleri çalışıldı ve sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (BMI) açısından istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p >0,05). İki grup arasında adropin düzeyi SKH grubunda 136.75± 41.87 ng/ml iken; kontrol grubunda ise 220.65± 64.93 ng/ml olarak tespit edilmiştir ve gruplar arasında serum adropin düzeyine göre istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.001). Adropin düzeyi ile TSH arasında negatif bir korelasyon saptanırken (r:-0.765; p:<0.001) ; FT3 ve FT4 ile anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır (r: -0.033; p: 0,765, r: 0.075; p:0,496, sırasıyla). Sonuç: SKH hastalarında kontrolleri ile kıyaslandığında serum adropin düzeyi anlamlı düşük saptamıştır. Bunun nedeninin adropin sentezi yapılan dokuların, tiroid hormon düzeyi ile gelişen patofizyolojik veya metabolik olaylarla direk veya indirekt mekanizmalar üzerinden ENHO gen ekspresyonunu etkilemesinden kaynaklanacağını düşünmekteyiz. Bu olası mekanizmaları aydınlatabilmek için daha fazla çalışmaya gerek duyulmaktadır Anahtar Sözcükler: Adropin, subklinik hipotiroidi, metabolik sendrom, insülin direnci, ateroskleroz

AdropinAterosklerozHipotiroidizm+5
Tuba Yılmaz
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Geriatrik popülasyonda polifarmasi ile antikolinerjik yükün nütrisyonel parametreler üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: İştahsızlık, disfaji ve malnütrisyon yaşlılarda sık görülmektedir ve çok sayıda komplikasyonla ilişkilidir. Antikolinerjik ilaçlar ağız kuruluğu, konstipasyon ve kognitif fonksiyonlarda bozulma gibi yan etkilerle nütrisyonel parametreleri olumsuz etkileyebilir ve bu ilaçlar demans hastalarında daha sık kullanılmaktadır. Bu nedenle, bu çalışmada antikolinerjik ilaç yükünün (AİY) fazla olmasının, demans olan ve olmayan yaşlılarda, disfaji ve nütrisyonel durum üzerine etkisi araştırılmaktadır. Materyal ve Metot: Geriatri kliniğine ayaktan gelen 1165 (%31.6'sı demans) yaşlı hasta çalışmaya dahil edildi. Yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, komorbit hastalıkları, kullandıkları ilaçlar ve ilaçların sayısı; günlük temel ve enstrümental günlük yaşam aktiviteleri (TGYA, EGYA) ve kognitif fonksiyonları değerlendirildi. Antikolinerjik ilaç yükü için antikolinerjik burden scale (ACB) kullanıldı; ACB skoru ≥2 olanlar yüksek AİY olarak kabul edildi. Hasta ve bakım verenleri ile yapılan görüşme ile tüm hastalara nütrisyonel durum için Mini-Nutritional- Assessment (17-23.5/30 ve <17/30, sırasıyla malnütrisyon riski ve malnütrisyon) ve disfaji ise Eating Assessment Tool score-10 skalası uygulanırken (≥3/10, disfaji); Council on Nutrition Appetite Questionnaire yalnızca demans olmayan hastalara uygulanabildi (≤ 28/40, iştahsızlık). Bulgular: Demans hastalarının %44,5'inde yüksek AİY vardı. Demans hastalarında, yüksek AİY olanlarla düşük AİY olanlar karşılaştırıldığında ortaya çıkan değişkenler olan yaş, Parkinson hastalığı (PH), kalp yetmezliği (KY), Barthel TGYA ve Lawton EGYA skorlarının etkisi ortadan kaldırıldıktan sonra; yüksek AİY olanlarda malnütrisyon 5.3 ve malnütrisyon riski 2.9 kat fazlaydi (p<0.05); ancak disfaji, iki grup arasında farksızdı (p>0.05). Demans olmayanlarda ise, yine yüksek AİY olanlarla düşük AİY olanlar karşılaştırıldığında ortaya çıkan farklı değişkenler olan cinsiyet, koroner arter hastalığı, hipertansiyon, KY, PH ve azalmış Barthel TGYA ve Lawton EGYA skorlarının etkisi ortadan kaldırıldıktan sonra malnütrisyon, disfaji ya da iştahsızlık ile ilişki olmadığı bulundu (p>0.05). Sonuç: Yaşlı demans hastalarında antikolinerjik ilaç kullanımı malnütrisyon ve malnütrisyon riskinde artış ile ilişkilidir. Bu nedenle, demans hastasının tedavisi düzenlenirken antikolinerjik etkisi düşük olan ilaçlar tercih edilmeli ve/veya bu ilaçlar kullanılırken nütrisyonel değerlendirme yapılmalıdır. Anahtar Sözcükler: Malnutrisyon, antikolinerjik yük, polifarmasi, demans

BeslenmeBeslenme durumuGeriatri+6
Meysere Nur Akuç
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hafif ve orta düzey diyabetik nefropati tanılı hastalarda sodyum glukoz transporter-2 inhibitörlerinin kemik mineral metabolizma belirteçlerine etkisi

Giriş ve Amaç: Sodyum glukoz transporter 2 inhibitörleri proksimal tübülden glukoz geri emilimi inhibe ederken aynı zamanda natriürez ve osmotik diürezi sağlamaktadır. Renal tübüler etki mekanizması göz önüne alındığında dapagliflozinin kalsiyum ve fosfat metabolizmasını potansiyel olarak değiştirebileceği, serum magnezyum, fosfat ve parathormon düzeyinde küçük artışlar yaptığını öne sürülmüştür. Bu çalışma SGLT-2i'lerinden dapagliflozinin, evre 2-4 kronik böbrek hasarı (KBH) hastalarında kemik mineral metabolizması, vasküler olaylar ve inflamasyonda rol oynayan fibroblast büyüme faktörü-23 (FGF-23), hidroksiprolin, osteoprotegerin (OPG) ve sklerostin isimli belirteçlere olan etkisini araştırmayı amaçlamıştır. Materyal ve Metot: Nefroloji polikliniğine ayaktan gelen 80 hasta randomize edilerek SGLT-2i tedavisi başlananlar (grup 1) ve mevcut antidiyabetik tedavisi devam edenler (grup 2) olarak 2 gruba ayrıldı. Yaş, cinsiyet, komorbit hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, kreatinin, üre, eGFH, sodyum, potasyum, kalsiyum, albumin, fosfor, magnezyum, tam idrar tahlili, hemogram, kemik metabolizma belirteçlerinden serum FGF-23, sklerostin, OPG, hidroksiprolin düzeyi kaydedildi. 12 haftalık takip sonrası 2 grubun parametreleri ve grup 1'in başlangıç ve son değerleri karşılaştırıldı. Bulgular: Dapagliflozin grubunda başlangıç HbA1c (p=0,0001) ve kreatinin (p=0,007) değerleri anlamlı olarak daha yüksekti. Başlangıçta ürik asit seviyesi açısından bir fark yok iken üçüncü ayın sonunda dapagliflozin kolunda ürik asit düzeyi anlamlı olarak daha düşük bulundu(p=0,004). Başlangıçta iki grupta FGF-23 ve sklerostin açısından fark yok iken üç ayın sonunda dapagliflozin kolunda bu iki değer anlamlı olarak daha düşük bulundu (sırasıyla p=0,009 ve p=0,004). OPG ve hidroksiprolin düzeyleri açısından ise iki grup arasında fark saptanmadı(sırasıyla p=0,09 ve p=0,88). Dapagliflozin grubunda tedavi öncesi ve üç ay sonra bakılan OPG, FGF-23 ve sklerostin seviyelerinde anlamlı bir düşüş gözlendi (hepsinde p=0,0001), hidroksiprolin düzeyindeki gerileme ise anlamlı bulunmadı (p=0,104). Sonuç: KBH morbidite ve mortalitesi yüksek, erken tanı oranı düşük, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen bir hastalıktır. Diyabetik nefropatiye bağlı KBH'de morbidite ve mortalitenin en önemli nedeni kardiyovasküler hastalıklardır. Birçok klinik çalışma ile kardiyovasküler sonlanımlar ve KBH progresyonu üzerinde oldukça olumlu etkileri gösterilmiş olan SGLT-2i'lerinin bu etkilerini hangi mekanizmalar ile gösterdiği tam olarak açıklanamamıştır. Yine KBH hastalarında kemik mineral bozuklukları oldukça önemli bir morbidite nedenidir ve SGLT-2i'lerinin bu soruna etkisi tam net değildir. Çalışmamızda KBH'de görülen inflamasyon, vasküler kalsifikasyon gibi durumların patogenezinde yer alan kemik belirteçlerinden FGF-23, sklerostin ve OPG seviyelerinin dapagliflozin tedavisi sonrası anlamlı olarak gerilediğini gözlemledik. Bu sonuç SGLT-2i'lerinin kardiyovasküler olumlu etkilerinin hangi mekanizmalarla meydana geldiği konusunda bir ipucu sağlayabilir ve bundan sonraki çalışmalar için bir dayanak noktası oluşturabilir. Anahtar kelimeler: SGLT-2i, osteoprotegerin, FGF-23, sklerostin, hidroksiprolin

Diabetes mellitusDiabetik nefropatilerFibroblast büyüme faktörü+5
Tuğba İşlek
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aktif tedavi alan kanser hastalarında COVİD-19 görülme sıklığı ve mortaliteye etkisi

Giriş ve Amaç: Şiddetli Akut Solunum Sendromu Koronavirüsü-2'nin sebep olduğu koronavirüs hastalığı 2019 (Covid-19) tüm dünyayı etkileyerek kısa sürede pandemi olarak ilan edildi. Covid-19 asemptomatik hastalıktan, ciddi pnömoni hatta ölüme kadar ilerleyebilen farklı klinik tablolara neden olmaktadır. Hastalığın prognozunu etkileyen faktörler; ileri yaş, aşı durumu, komorbid hastalıklar ve immunsupresif tedaviler ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Bu komorbiditeler arasında kanser ve onkolojik tedaviler de yer almaktadır. Özellikle pandeminin başlarında kanser hastalığı ve aktif onkolojik tedaviler, Covid-19 prevalansı ve mortalitesi açısından yüksek riskli olarak kabul edildi. Ancak yapılan çalışmalarda net fikir birliği sağlanamamıştır. Çalışmamızdaki amaç aktif tedavi alan kanser hastalarında Covid-19 sıklığını, mortaliteye etkisini ve mortalite üzerinde etkisi olabilecek yaş, cinsiyet, metastaz durumu, Covid-19 aşı durumu ve tedavi çeşitlerini tespit etmektir. Materyal ve Metot: Retrospektif olarak yapılan çalışmamıza, pandemi döneminde (01 Nisan 2020- 31 Ekim 2021) Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji bölümü kemoterapi ünitesine tedavi almak üzere başvuran 1369 kanser hastası dahil edildi. 1369 hastalanın yaş, cinsiyet, kanser türü, kanser evre (metastatik, metastatik olmayan) bilgilerine ulaşıldı. Covid-19 dışı sebepler ile ex olan hastaların verilerine ulaşılaması nedeni ile 924 hastada; Covid-19 aşı bilgileri, Covid-19 öyküsü olup olmaması, öyküsü var ise semptom durumu ( asemptomatik, semptomatik, yoğun bakım yatışı, ex), Covid-19 tanısına en yakın olan onkolojik tedavi alma tarihi ve hangi tedavi protokolünü aldığı verileri kaydedildi. Covid-19 sıklığı ve mortalitesi üzerinde etkisi olabilecek bu faktörler karşılaştırıldı. Bulgular: 1369 hastanın yaş ortalamasının 59,6 ve %50,7'sini kadınların oluşturduğu görülmüştür. En sık görülen 3 kanser türü sırası ile meme, akciğer ve kolorektal kanserdir. Hastaların %65,1'inde uzak metastaz mevcuttur ve %95'i kemoterapi tedavisi alırken %5'i immunoterapi tedavisi almaktaydı. Covid-19 verileri elde edilen 924 hastadan 317'sinde (%34,2) Covid-19 öyküsü vardı. Covid-19 pozitif hastaların %80'i yoğun bakım ihtiyacı olmadan semptomatik olarak geçirmişlerdi. 317 hastadan 33'ü (%10,4) ise Covid-19'a bağlı ex olmuştur. İleri yaş, cinsiyet, kanser türü, kanser evresi ve onkolojik tedavi çeşitleri ile Covid-19 sıklığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir (p>0.05). Covid-19'a bağlı ex olan hastaların asemptomatik, semptomatik ve yoğun bakımı yatışı olan hastalara kıyasla yaşları daha yüksek bulunmuştur (p=0.031). Metastazı olan hastaların mortalitesinin ile metastazı olmayan hastalara göre anlamlı olarak yüksek olduğu görülmüştür (p<0.001). Akciğer kanseri olan hastaların mortalite oranı diğer kanser türlerine göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.001). Covid-19 pozitif hastalar, Covid-19 tanılarına en yakın onkolojik tedavi sürelerine göre kıyaslandıklarında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Covid-19 aşı durumları incelendiğinde 1.doz aşılanma oranı %80, 2.doz aşılanma oranı %78 bulunmuştur. Covid durumu asemptomatik olan hastaların aşı ortalaması diğer gruplara kıyasla daha yüksek bulunmuştur. Ex olan hastaların olduğu aşı dozu ile asemptomatik (p<0.001), semptomatik (p<0.001) ve yoğun bakım yatışı olan hastalar (p<0.001) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmıştır. Sonuç: Kanser hastalarında yapılan bu çalışma, aktif onkolojik tedavinin Covid-19 mortalitesi ile ilişkili olmadığını göstermektedir. Bununla birlikte ileri yaş, uzak metastaz, akciğer kanseri Covid-19 enfeksiyonunda kötü prognoz ile ilişkili saptanmıştır. Ex olan hastaların olduğu aşı dozunun diğer Covid-19 pozitif hastalara göre anlamlı şekilde düşük olması aşının hastalığın ciddi seyrini önlemedeki etkinliğini göstermektedir. Elde edilen bu sonuçların, onkolojik tedavi gerektiren kanser hastalarının yönetimine yardımcı olabileceği kanaatindeyiz. Anahtar Sözcükler: Kanser, Covid-19, kemoterapi, immunoterapi, aşı, mortalite

AşılamaAşılarCOVID 19+7
İrem Abdulhayoğlu Erim
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Altmış yaş üstü hastalarda kronik hastalıkların malnutrisyona etkisi

Amaç: Kronik hastalığı olan 60 yaş üstü olguların beslenme durumunu değerlendirmeyi, bu olgulardaki malnutrisyon eğilimini saptamayı ve nutrisyonel durumun kronik hastalıklarla olan ilişkisini tespit etmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Nisan 2011-Eylül 2011 tarihleri arasında yatırılarak tedavi edilen 60 yaş üstü 125'i erkek, 187 `si kadın olmak üzere 312 hasta çalışmaya alınarak kesitsel bir çalışma yapıldı. Hastalara MNA-SF testi uygulandı. Albumin, glukoz, total kolesterol, kan üre azotu, kreatinin, TSH, serbest T3, serbest T4, vitamin B12, folat, sodyum, potasyum, kalsiyum, trigliserid tetkikleri değerlendirildi. Hastaların bel çevreleri, kalça çevreleri ölçüldü ve bel çevresinin kalça çevresine oranı değerlendirildi. Boy ve kiloları ölçüldü ve VKİ hesaplandı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, medeni hali, yaşam ortamları (aile ile veya yalnız yaşayıp yaşamadıkları) sorgulandı ve kayıt edildi.Bulgular: MNA?10 olan hastaların daha yaşlı olduğu(p<0.001), BÇ/KÇ oranının daha düşük olduğu (p<0.001), BÇ'nin daha düşük olduğu (p<0.001), VKİ'nin daha düşük olduğu (p<0.001),albumin değerlerinin daha düşük olduğu(p<0.001), vitamin B12 değerlerinin daha yüksek olduğu (p<0.001), Na değerlerinin daha düşük olduğu, K değerlerinin daha düşük olduğu, Ca değerlerinin daha düşük olduğu, BUN değerlerinin daha yüksek olduğu (p<0.001), serbest T3 değerlerinin daha düşük olduğu (p<0.001), trigliserid değerlerinin daha düşük olduğu (p=0,032), total kolesterol değerlerinin daha düşük olduğu (p=0.029) tespit edildi.Kronik hastalıklar değerlendirildiğinde ise KBY ve KY hastalarında MNA skorunun daha düşük olduğu tespit edildi. 24 bağımsız değişkenle yapılan logistik regresyon analizi sonucu MNA skoru ile anlamlı ilişkisi olan değişkenler KY, demans,vitamin B12,albumin ve yaş olarak tespit edildi.Sonuç: Çalışmamızda kullandığımız Mini nütrisyonel değerlendirme formunun kısa şekli (MNA-SF) oldukça güvenilir, ucuz ve pratik değerlendirme şeklidir. Özellikle demanslı ve KKY li geriatrik olguların değerlendirilmesinde beslenme ve enerji dengesinin daha sıkı bir şekilde takip edilmesi gerekmektedir.

BeslenmeBeslenme durumuBeslenme incelemeleri+4
Aycan Uğur
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut dekompanse kalp yetersizliği ile hastanemize başvuran hastaların bir yıllık takibinde kardiyovasküler mortaliteyi gösteren belirteçler

Amaç: Akut dekompanse kalp yetmezliğinde mortaliteyi gösteren birçok hemogram ve biyokimyasal parametrelerin varlığı bilinmektedir. Çalışmamızda mortaliteyi en iyi gösteren belirteçleri bulmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Akut dekompanse kalp yetersizliği nedeniyle hastaneye yatan 176 hasta (85'i kadın) altta yatan kalp hastalığı sebebine bakılmaksızın çalışmaya alındı. Lökosit ve diferansiyel lökosit sayısını etkileyebilecek ilaç kullanımı ve komorbiditeler dışlandı. Hemogram, ProBNP, D-Dimer, kardiyak troponinler hastaneye başvurusunda; kapsamlı biyokimya, sensitif C reaktif protein, eritrosit sedimentasyon hızı, üre testleri başvurusunda veya ertesi sabah yapıldı. Tüm hastalara transtorasik ekokardiyografi yapıldı. Bir sene sonundaki kardiyovasküler ölümler tespit edildi.Bulgular: WBC, mutlak nötrofil sayısı bir yıl içinde ölen hastalar grrubunda anlamlı olarak yüksek (p= 0.001 ve p<0.001, sırasıyla) mutlak lenfosit ve mutlak eosinofil sayısı anlamlı olarak düşüktü (p= 0.021 ve p<0.001, sırasıyla). Monosit sayısı açısından 2 grup benzerdi. Bundan başka VKİ, ferritin, ürik asit, FT3, D-dimer, Pro-BNP, EF, albümin, sistolik disfonksiyon, mitral kapak rejürjitasyon, hipotansiyon, hiponatremi, akut böbrek yetersizliği ölen hastalara ve sağ kalan hastalar arasında anlamlı olarak farklıydı. 18 bağımsız değişkenle yapılan logistik regresyon analizi sonucunda düşük VKİ, düşük albümin, düşük EF, hiponatremi, düşük mutlak eosinofil sayısı, düşük FT3 toplu olarak kardiyovasküler nedenli ölümlerin % 81.8 inden sorumluydu. Mutlak eosinofil sayısı?20/mm3 olan hastaların ölüm oranı Eos sayısı>20/mm3 olan hastaların 4,8 katı idi (OR 4.8, % 95 CI: 2.12-10.86, p<0.001).Sonuç: Çalışmamızda akut dekompanse kalp yetersizliğinde prognozla ilişkili altı değer diğerlerine göre daha anlamlı saptandı: Düşük EF, düşük VKİ, hipoalbüminemi, serbest T3, hiponatremi, eosinopeni. Eosinopenin artmış sempato-adrenarjik aktivite artışına bağlı olduğu düşünüldü.Anahtar kelimeler: Kalp yetersizliği, mortalite, eosinofil

EozinofillerKalp yetmezliğiKardiyovasküler sistem+1
Pınar Soysal
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rutin laboratuar parametreleri, ilaç tedavileri ve cinsiyetin akut kalp yetmezliğinde görülen anemi ile ilişkisi

Amaç : Akut kalp yetersizliğindeki anemi ile rutin laboratuar parametreleri, ilaç tedavileri ve cinsiyet arasındaki ilişkiyi araştırmak.Gereç ve Yöntem : Akut kalp yetersizliği nedeniyle ardışık olarak hastanemize yatan 234 hasta(114 kadın,120 erkek) çalışmaya alındı.Anemi yapan comorbiditesi olanlar, kan transfüzyonu yapılanlar,anti-anemik tedavi alanlar dışlandı.Çalışma hastaları anemik ve non-anemik olarak iki guruba ayrıldı.Bu iki gurup demografik özellikler, hastaneye yatmadan önceki 3 ay boyunca kullanmakta olduğu ilaçlar, transtorasik ekokardiografi, hemogram, sCRP, eritrosit sedimantasyon hızı, proBNP,D-dimer ve rutin biyokimya analizleri açısından karşılaştırıldı. Ayrıca bu hastalar içerisinden rastgele seçilen 50 hastada ilave olarak hemosiderinuri, retikulosit sayımı ve direct coombs testi yapıldı. Anemik ve nonanemik gurup arasında anlamlı olarak farklı bulunan tum değişkenler, Binary Logistik Regresyon Analizi'ne(BLRA) tabii tutuldu.Bulgular : Çalışmamızda araştırdığımız parametrelerden 25 tanesi anemik ve nonanemik gurup arasında anlamlı olarak farklı bulundu.Bu parametrelerle yapılan BLRA sonucu 11 parametre birbirinden bağımsız ve anlamlı olarak AKY de görülen anemi ile ilişkili idi.Kadın cinsiyette 2.6 kat, kalsiyum kanal blokeri (KKB) kullananlarda 2.6 kat,Kronik renal yetmezliklilerde (KBY) 3.1 kat, daha düşük serum AST si olanlarda 3.6 kat, daha düşük düzeltilmiş serum kalsiyumu olanlarda 3.0 kat, daha düşük LDL kolesterolu olanlarda 2.6 kat, daha düşük ortalama corpuscular volume (MCV)'lilerde 2.5 kat,daha düşük ortalama corpuscular hemoglobine konsantrasyon (MCHC)lularda 2.5 kat, serum magnezyum düzeyi daha yüksek saptananlarda 2.6,daha yüksek pro BNP'lilerde 3.5 kat daha fazla anemi olduğu görüldü. Digoxin kullananlarda ise 4.2 kat daha az anemi görüldüğü saptandı.Hemosiderinüri 13 hastada pozitif olup, anlamlı olmayarak anemik grupta sıktı.Retikulosit indeksi anemik gurupta anlamlı olmayarak daha düşüktü.Direkt coombs testi hemoliz bulguları olmayan 3 hastamızda pozitif bulundu.Sonuç : Anemik akut kalp yetmezliği hasta gurubunda non anemik guruba göre kadın cinsiyet, KBY varlığı, KKB kullanımı anlamlı olarak daha sıktı.Yine anemik gurupta düzeltilmiş serum kalsiyumu, serum AST'si, LDL kolesterol, MCV, MCHC anlamlı olarak daha düşük, serum magnesiumu, proBNP anlamlı olarak daha yuksekti.Digoxin kullanımı ise anemik olmayan gurupta anemik guruba göre anlamlı olarak daha sıktı.Anahtar kelimler : Kalp yetmezliği, anemi

AnemiCinsel kimlikKalp yetmezliği+1
Diğdem Dikerdem
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Subklinik hipotiroidi nedeni ile ilaç kullanmakta olan hastalarda levotiroksin tedavisinin lipid profili ve vücut kitle indeksi üzerine olan etkisinin incelenmesi

Amaç: Subklinik hipotiroidizm, serum serbest T4 ( fT4 ) ve serbest T3 ( fT3 ) düzeyleri referans aralıkta iken serum tiroid stimulan hormon ( TSH ) düzeylerinde hafif düzeyde artış ile tanımlanır. Bu hastalarda temel sorun tedavi alıp almayacaklarıdır. Birçok çalışmada, levotiroksin tedavisinin serum lipid düzeyleri ve kardiyak fonksiyonlar üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir. Biz prospektif klinik çalışmamızda, son bir ay içinde tanı konulmuş ve tedavi başlanmış subklinik hipotiroidili hastalardaki metabolik değişiklikleri ve bunlara tiroksin tedavisinin etkilerini incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışma grubunu son bir ay içinde tanı konulan ve tedavi başlanmış subklinik hipotiroidili 36 hasta oluşturdu. 27 yeni tespit subklinik hipotiroidili hasta kontrol grubu olarak tedavisiz izlendi. Hastaların başlangıçta ve en az 3 ay sonra semptomları sorgulanıp, fizik muayeneleri yapıldı. Başlangıçta ve 3. ayda tedavi verilen ve tedavi verilmeyen hastaların tiroid fonksiyon testleri, lipid parametreleri ve vücut kitle indeksleri ( VKI ) karşılaştırıldı.Bulgular: Hastalar 32 ( % 88.8 ) kadın, 4 ( % 11.2 ) erkekten oluştu. Yaş ve VKI ortalamaları sırasıyla 44.66±13.34 yıl ve 29.96±5.99 kg/m² idi. Kontrol grubunda 23 ( %85.2 ) kadın, 4 ( %14.8 ) erkek vardı. Yaş ve VKI ortalamaları sırasıyla 42.51±11.66 yıl ve 30.68±5.61 kg/m² idi. 3. ayda hasta grubunda VKI 29.64±6.08 kg/m² olurken, kontrol grubunda VKI 30.93±5.76 kg/m² oldu. Başlangıçta hasta grubunda serum ortalama LDL kolesterol 127.55±44.69 mg/dl, kontrol grubunda ise 112.37±30.43 mg/dl idi. Tedavi almayanlara göre tedavi alanlarda ortalama LDL düzeylerinde başlangıca göre 3. ayda anlamlı bir azalma saptandı ( p=0.041 ).Sonuç: Biz bu çalışmada subklinik hipotiroidili hastalarda klinik hipotiroidi semptomlarının çoğu zaman mevcut olduğunu, hastalarda oluşan klinik ve metabolik değişikliklerin Levotiroksin tedavisi ile düzelebileceğini saptadık.Anahtar Sözcükler: Subklinik hipotiroidi, semptomlar, lipoproteinler.

HipotiroidizmLipoproteinlerSemptomlar ve genel patoloji+4
Mikail Yetmiş
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karaciğer sirozlu olgularımızda sirotik kardiyomiyopatiyle ilgili belirli biyokimyasal ve ekokardiyografik parametrelerin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Karaciğer sirozu, dünyanın pek çok bölgesinde ve ülkemizde en önemli ölüm nedenlerinden biridir. Sirotik hastalarda, kardiak fonksiyon bozukluğu olduğu, sistolik, diastolik disfonksiyon ve elektrofizyolojik anormallikler bulunduğu bilinmektedir. Çalışmamızda karaciğer sirozu olan hastalarda bazı ekokardiyografik ve biyokimyasal parametrelerin sirotik kardiyomiyopati ile ilişkisini araştırdık.Materyal metod: Ağustos 2009 ile Mayıs 2011 yılları arasında iç hastalıkları ve gastroenteroloji polikliniğinden takipli 44 karaciğer sirozlu hasta (24 erkek ve 20 kadın) ve 30 kişi kontrol grubu (16 erkek ve 14 kadın) olarak çalışmaya alındı. Çalışmada; elektrokardiografi (EKG), ekokardiografi, Pro-BNP ve diğer biyokimyasal belirteçler değerlendirildi. Sonuçlar SPSS (SP-SPSS versiyon 16) ile istatistiksel olarak analiz edildi.Bulgular: 44 karaciğer sirozlu hastanın Child-Pugh sınıflamasına göre 24'ü (%54.5) Child-Pugh C evresindeydi. Olguların 25'inde (%56.8) sirozun etyolojisi HBV idi. Pro-BNP değeri hasta grubunda 156.41±153.56 pg/ml ve kontrol grubunda 25.71±30.11 pg/ml (p< 0.001) olarak tespit edildi. EKG'de sirozlu hastalardaki QTc: 0.40 ± 0.03 sn ve kontrol grubunda QTc: 0.38 ± 0.03 sn (p: 0.016). Ekokardiografik parametrelerden sol atriyum diyastol çapı hasta grubunda 3.98±0.54 , kontrol grubunda 3.46±0.45 olarak saptandı (p<0.001). Sağ ventrikül doku doppler incelemesinde myokardial performans indeksinin hasta grubunda 0.27±0.05, kontrol grubunda 0.23±0.06 değer olduğu görüldü ( p: 0.01 ). Septumdan alınan değerlere göre hasta grubunda hesaplanan MPİ: 0.41±0.09, kontrolde 0.36±0.07 (p: 0.02) bulundu. Buna karşın konvansiyonel yöntemlerle hesaplanan sol ventrikül MPİ değeri benzerdi. E/A, EDZ değerinde anlamlılık tesbit edilmedi. E/E' değeri hastada 10±3, kontrol grubunda 8±2 (p? 0.05 ) idi.Sonuç: Ekokardiografik olarak konvansiyonel yöntemlerle ölçülen parametreler açısından karaciğer sirozlu hastalar sol atrium çapı dışında normallerden farklı değildir. Ancak doku doppler ekokardiografi parametrelerinden IVS MPI, RV MPI ve E/E' değerlerinin karaciğer sirozlu olgularda bozulmuş oldukları belirlendi. Ayrıca sirotik hastalarda normallere göre QTc uzaması mevcuttu. ProBNP değeri de sirotik hastalarda normallere göre yüksek bulundu.. Tüm bu bulguların sirotik kardiyomiyopati ile ilgili olabileceğini düşünüyoruzAnahtar kelimeler: Siroz, kardiyomiyopati, pro-BNP, ekokardiografi, doku dopplerekokardiografi

BiyokimyaEkokardiyografiEkokardiyografi-doppler+5
Neşe Karpuz
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ötiroid ve subklinik hipotiroidili Hashimoto hastalığında oksidatif stresin değerlendirilmesi

Amaç: Ötiroid Hashimoto (EH) ve subklinik hipotiroid Hashimoto(SHH) hastalığında oksidatif stres hakkında yeterli bilgi yoktur. EH ve SHH hastalarında oksidatif stresi şimdiye kadar bu tür çalışmalarda kullanılmamış oksidatif stres testleri ile araştırdık. Ayrıca Hashimoto hastalığı ile PON1 fenotipi arasında ilişki olup olmadığını değerlendirdik.Materyal ve Metot: 35 EH (34 kadın,1erkek), 33 SHH hastası (29 kadın,4 erkek) ve 38 kontrol (34 kadın,4 erkek) çalışmaya alındı. Kapsamlı biyokimya, rutin kan analizleri ve total antioksidan status (TAS), total oksidan status (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), arilesteraz(ARE), paraoksonaz (PON) , lipit hidroperoksit (LOOHs) ölçümleri yapıldı. Ayrıca PON1 fenotiplemesi yapıldı.Bulgular: TOS ve OSİ, EH ve SHH hastalarında kontrol grubundan anlamlı olarak olarak daha yüksekti (TOS için p=0.005, p=0.004; OSI için p=<0.001, p=<0.001 ).ARE, EH hastalarında anlamlılığa çok yakın olarak, SHH hastalarında anlamlı olarak kontrol grubundan yüksekti (p=0.059,p=0.024). PON, TAS ve LOOHs kontrol grubuna benzerdi. EH ve SHH hastaları tüm oksidatif stres parametreleri bakımından birbirine benzerdi. Ayrıca Hashimoto hastalarındaki PON1 fenotip dağılımını kontrol grubuna benzer bulduk (p:0.303).Sonuç: Hashimoto hastalarında TOS, OSİ ve ARE kontrol grubuna göre artmış bulundu; TAS, Paraoksonaz, ve LOOHs kontrollere benzer bulundu.Hashimoto hastalarında artmış OSİ, artmış TOS'a bağlıdır.Çünkü TAS kontrollere benzer bulunmuştur. EH ve SHH hastalarında PON1 enziminin molekül konsantrasyonunu gösteren ARE aktivitesi artmış, fakat paraoksonaz aktivitesi, artmış TOS sebebiyle LOOHs'u azaltmaya çalışırken tüketildiği için kontrol grubuna benzer bulunmuştur. Sonuçta lipid peroksidasyonu kontrollere benzer düzeyde bulunmuştur. EH ve SHH hastalarında oksidatif stres ve biyokimya parametreleri birbirine benzerdir. Yaptığımız PON 1 fenotiplendirmesinde, Hashimoto hastalığına predispozisyon oluşturan PON1 fenotipi tesbit etmedik.

FenotipHashimoto hastalığıOksidatif stres+3
Satı Sena Yıldız
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Beta talasemi minörde trombosit aktivasyon markerları

Giriş-Amaç: Beta talasemi minörde (BTM) serebrovasküler ve kardiyovasküler iskemik olayların normal popülasyona göre daha seyrek görüldüğü tespit edilmiştir. Bunun sebebi tam olarak bilinmemektedir. Hatta bazı BTM'li hastalarda hemorajik eğilim olduğu gösterilmiştir. Bu hastaların in vitro ortamda bakılan trombosit agregasyon testlerinde azalmış trombosit fonksiyonları tespit edilmiştir. Buna dayanarak BTM'lilerde trombositlerin defektif (hipoaktif) olabileceğini bu yüzden serebrovasküler ve kardiyovasküler iskemik olayların daha seyrek görülebileceğini düşündük. Bu nedenle beta tromboglobulin (BTG), platelet faktör 4 (PF4), soluble P selektin (sPS) ve soluble CD40 ligand (sCD40L) kan düzeyini araştırdık. Materyal-Metod: BTM hastalarından uygun olan ve gönüllü olan 37 kişi ile; yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (VKİ) bakımından benzer olan 41 kişiden oluşan kontrol grubunun karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışma yapıldı. Bu gruplar komorbiditeler, sigara ve ilaç kullanımı açısından da karşılaştırıldı. Platelet aktivasyon markerlarını etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan komorbiditeler (esansiyel hipertansiyon ve tip 2 diyabetes mellitus hariç) ve ilaç kullanımları çalışmanın dışlama kriteri olarak değerlendirildi. Bulgular: Serum sCD40L ve sPS düzeyleri BTM grubunda anlamlı olarak düşük saptandı (p:0.009, p:0.010). BTG ve PF4 ise her iki grupta benzer olarak tespit edildi (p:0.497, p:0.507). Gruplar cinsiyet, yaş, VKİ, serum lipid profili, sigara kullanımı, Tip 2 DM, esansiyel hipertansiyon ve kullanılan ilaç cinsi ve sıklığı açısından da benzer olarak saptandı. Sonuç: Aterotrombozla ilişkisi BTG ve PF4'ten daha güçlü olduğu bilinen sCD40L ve sPS düzeylerinin BTM'li hasta grubunda daha düşük saptanması; BTM'li hastaların hipoaktif trombositlere sahip olmalarını destekleyebilir. Bu hipoaktif trombositler de serebrovasküler ve kardiyovasküler iskemik olayların BTM'li hastalarda genel popülasyona göre daha seyrek görülmesinin sebeplerinden biri olabilir.

Rabia Bağ Soytaş
Bezmialem Vakıf University
2014
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik lupus eritematozusta antinötrofik sitoplazmik antikorların sıklığı, hastalık aktivetesi ve klinik-laboratuvar parametrelerle ilişkisi

ÖZET SÎSTEMİK LUPUS ERİTEMATOZUSTA ANTİNÖTROFİL SİTOPLAZMİK ; ANTİKORLARIN SIKLIĞI, HASTALIK AKTİVİTESİ VE KLİNİK-LABORATUVAR PARAMETRELERLE İLİŞKİSİ Antinötrofil sitoplazmik antikorlar (ANCA), nötrofîllerin lizozim içeriklerine karşı gelişen bir grup antikordur ve birçok inflamatuvar hastalıkta oluşur. Sistemik lupus eritematozus (SLE), değişik organ tutulumu ve birçok otoantikor oluşumu ile karakterize : otoimmün inflamatuvar bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı, SLE'li hastalarda ANCA ve hedef antijenlerinin varlığını belirlemek ve klinik bulgularla ve hastalık aktivitesi ile ilişkilerini değerlendirmektir. Çalışmaya 40 SLE'li hasta, 2 1 romatoid artrit (RA)'h hasta ve 1 9 sağlıklı kontrol (SK) alındı. SLE hastalık aktivitesi, SLE hastalık aktivite indeksi (SLEDAI) kullanılarak ölçüldü. ANCA araştırılması, indirekt immün flöresan (OF) yöntemi ve proteinaz 3 (PR3) ve myeloperoksidaz(MPO)için ELISA yöntemi kullanılarak yapıldı. ' UF ile 14 (%35) SLE'li ve 1 (%4.8) RA'h hastada pozitif boyanma saptarınken, hiçbir. ___ SK'de pozitiflik saptanmadı. SLE'li 41 hastadan 5'i (%12.5) anti-PR3'e; 3'ü (%7.5) ise anti- MPO'ya karşı pozitif reaksiyon verdi. RA'lıların 1'inde (%4.8) anti-PR3'e ve 2'sinde (°A8S) anti-MPO'ya karşı pozitiflik saptanırken, SK'lilerin hiçbirinde bu iki antijene karşı reaksiyon gözlenmedi. SLE'li hasta grubunda, HF-ANCA ile anti-PR3 ANCA ve anti-MPO ANCA arasında ilişki saptandı (sırasıyla, p=0.003 ve p=0.037). RA'lı hastalarda ÜF-ANCA ile anti- PR3 ANCA ve anti-MPO ANCA arasında ilişki yoktu (p<0.05). ANCA varlığı ile SLE'nin klinik bulguları ve aktivitesi ile ilişki saptanmadı. Sonuçlarımız, SLE'li hastaların serumlarında ANCA varlığını gösteriyorsa da, klinik bulgularla ve hastalık aktivitesi ile ilişkinin olmaması ANCA'nın olası rolleri için ileri çalışmaların yapılması gerektiğini düşündürtmektedir. Anahtar Sözcükler: Antinötrofil sitoplazmik antikorlar, Sistemik lupuş eritematozus IV

Abdullah Canataroğlu
Çukurova University
2003
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Behçet hastalığında serum eizinofil katyanik protein(ECP) düzeyleri ve hastalık aktivitesi ile ilişkisi

ÖZET BEHÇET HASTALIĞINDA SERUM EOZİNOFİL KATYONİK PROTEİN (ECP) DÜZEYLERİ VE HASTALIK AKTİVİTESİ İLE İLİŞKİSİ Bu çalışmada, Behçet hastalığında serum ECP düzeylerinin araştırılması ve klinik aktivite ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu (ISG) tam kriterlerini karşılayan ve herhangi bir ilaç tedavisi almayan 48 Behçet hastası (24 kadın, 24 erkek, yaş ortalaması 37.2+9.3 yıl) alındı. Hastaların 23 'ü aktif ve 25'i de inaktif idi. Hastalıklı kontrol grubu olarak 21 allerjik rinitli hasta (12 kadın, 9 erkek, yaş ortalaması 34.2+10.0 yıl) ve 21 sağlıklı birey (11 kadın, 10 erkek, yaş ortalaması 34.0 + 5.5 yıl) çalışmaya dahil edildi. Kolşisin tedavisi alan inaktif hastaların ilaçlan kan örnekleri toplanmasından on gün önce kesildi. Allerji veya parazitoz öyküsü olan veya aldığı tedavi kesilemeyecek durumda olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Tüm olgularda FEIA yöntemiyle serum ECP düzeyleri ölçüldü. Aktif Behçet hastalarının (ortalama + st sapma 47.1+46.1 ug/L) serum ECP düzeyleri, sağlıklı kontrol grubundan (62.9+30.5 ug/L) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük bulundu (p=0.003). Aktif Behçet hastalarının ortalama serum ECP düzeyleri, inaktif gruba kıyasla (65.7+46.3 ug/L) daha düşük saptandı ancak anlamlı istatistiksel farklı bulunmadı (p=0.079). Tüm Behçet olgularının ortalama serum ECP düzeyi (56.8+46.7 ug/L) ile kontrol grubunun ortalama değeri arasında fark görülmedi, fakat allerjik rinitli grubun ortalama değerinden (84.3+40.9 ug/L) anlamlı olarak düşük saptandı (p=0.005). Thl/Th2 dengesi, immün sistemde önemli rol oynar. Behçet hastalığında immün yanıtın Thl polarizasyonu lehine değiştiği gösterilmiştir. Th2 hücrelerden salman başta IL-5 olmak üzere bazı sitokinler eozinofil proliferasyonunu stimule ve eozinofil fonksiyonlarını aktive eder. Eozinofiller, immün yanıt regülasyonunda rol oynayan önemli immün modulator hücrelerdir. ECP, eozinofil aktivitesini ve turnover hızım yansıtan majör proteinlerdendir. Aktif Behçet hastalarında ortalama serum ECP düzeyinin düşük bulunması, aktif dönemde baskılanmış Th2 yanıtı ile açıklanabilir. Anahtar Kelimeler: Behçet Hastalığı, Eozinofil Katyonik Protein, Eozinofil, Thl-Th2 Polarizasyonu, IgE V

Didem Arslan
Çukurova University
2003
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Behçet hastalarında serum beta-kemokin düzeyleri : ailevi akdeniz ateşi hastaları ile yapılan karşılaştırılmalı bir araştırma

ÖZET BEHÇET HASTALARINDA SERUM (3-KEMOKİN DÜZEYLERİ: AİLEVİ AKDENİZ ATEŞİ HASTALARI İLE YAPILAN KARŞILAŞTIRMALI BİR ÇALIŞMA Behçet hastalarında, p-kernokinlerinden serum RANTES, makrofaj inhibitor protein- la, monosit kemotaktik protein-1 düzeylerinin araştırılması, bulguların ailevi Akdeniz ateşi hastalannınkiyle karşılaştırılması planlandı. Hasta grubu olarak Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu kriterlerim karşılayan yaş ortalaması 38.95 ± 1.57 yıl olan, onu kadın, on-biri erkek 21 Behçet hastası (1 1 aktif, 10 inaktif), hastalıklı kontrol grubu olarak Tel Hashomer kriterlerinin karşılayan yaş ortalaması 34.3 ± 10.2 yıl olan (14 kadın, 13 erkek; 13'ü atakta, 14'ü inaktif) 27 ailevi Akdeniz ateşi hastasının ve sağlıklı kontrol olarak ta yaş ortalaması 37 ± 6.6 yıl olan (13 kadın, 14 erkek) 27 gönüllü bireyin serum örneklerinden bahsedilen p-kemokin düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Behçet hastalarında ortalama serum makrofaj inhibitor protein- la düzeyleri (ortalama ± SH, 126.80 ± 36.10 pg/ml) kontrollere göre (80.93 ± 43.38 pg/ml) anlamlı derecede yüksek bulunurken, ailevi Akdeniz ateşi grubununkinden (78.94 ± 29.24 pg/ml) farklı bulunmadı. Ortalama serum RANTES düzeyleri ve (sırasıyla Behçet, ailevi Akdeniz ateşi ve kontrol gruplarında ortalama ± SS, 123.06 ± 49.44, 112.02 ± 57.59, 100.49 + 43.86 ng/ml) ve ortalama monosit kemotaktik protein-1 düzeyleri (ortalama + SH; 1156.55 ± 205.84, 1003.53 ± 110.47 and 999.55 ± 111.77 pg/ml) gruplar arasında fark bulunmadı. Tüm Behçet hastalarında serum RANTES düzeyleri ile C-reaktif protein arasında anlamlı korelasyon (r = 0.458, p = 0.037, n = 21), serum makrofaj inhibitor protein-la ile C-reaktif protein arasında anlamlı negatif korelasyon bulundu (r = (-)0.452, p = 0.039, n = 21). Aktif Behçet hastalarında serum makrofaj inhibitor protein-la düzeyleri ile RANTES arasında anlamlı negatif korelasyon bulundu (r = -0.800, p = 0.003, n = 11). İnaktif behçet hastalarında serum monosit kemotaktik protein-1 seviyeleri ile C- reaktif protein (r = -0.703, p = 0.023, n = 10) arasında anlamlı negatif korelasyon bulundu. VIBehçet ve ailevi Akdeniz ateşi gruplarının ölçülen ortalama serum kemokin düzeylerinde aktif ve inaktif dönemlerde anlamlı olarak farklı değildi. Ölçülen kemokinlerin Behçet hastalığının patogenezinde rol oynayabileceği düşünüldü. Kemokinlerin doku ekspresyonlarının araştırılması serum düzeylerinden daha anlamlı sonuçlar verebilir. Anahtar sözcükler: Ailevi Akdeniz ateşi, Behçet hastalığı, kemokin, makrofaj inhibitor protein- 1, monosit kemotaktik protein-1, RANTES. VII

Hüseyin T.e Özer
Çukurova University
2003
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mide adenokarsinomlarında tümör tomurcuklanmasının prognoz ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Mide kanseri, tanı ve tedavi olanaklarındaki gelişmelere rağmen maligniteye bağlı ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer almaktadır. İnvazyon ve metastaza zemin oluşturduğu düşünülen tümör tomurcuklanmasının, birçok solid malignitede olumsuz bir prognostik faktör olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda, mide kanseri hastalarında klinikopatolojik özellikler ile tümör tomurcuklanması arasındaki ilişki ve tomurcuklanma düzeyinin prognoza olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Retrospektif olarak yapılan çalışmamıza, mide adenokarsinom tanılı toplam 104 hasta dahil edildi. Tanı anında metastatik olan veya histolojik olarak diffüz tip adenokarsinom olan hastalar dışlandı. Hematoksilen&Eozin ile boyalı preparatlar, ışık mikroskopisi altında tümör tomurcuklanması açısından değerlendirildi. Hastalar tomurcuklanma derecesine göre yüksek (≥10 tomurcuk) ve düşük (<10 tomurcuk) tomurcuklanma düzeyi olarak 2 gruba ayrıldı. Hastalar sağkalım ve nüks açısından değerlendirildi ve tümör tomurcuklanma derecesiyle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Hastaların 62'sinde düşük, 42'sinde yüksek tomurcuklanma düzeyi görüldü. İlk tanı anından son takibe kadar olan ortalama süre, düşük tomurcuklanma düzeyi olan grupta (27 ay), yüksek tomurcuklanma düzeyi olan gruptan (17 ay) anlamlı olarak daha uzundu (p ˂ 0.05). Tümörün T evresi, N evresi, grade'i ve boyutu arttıkça yüksek tomurcuklanma oranı anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p˂ 0.05). Perinöral invazyon oranı, yüksek tomurcuklanma düzeyi olan grupta düşük tomurcuklanan gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p˂ 0.05). Yapılan tek değişkenli analizde yüksek tümör tomurcuklanması, 60 yaş üzeri tanı yaşı, düşük BMI, yüksek N evresi, lenfovasküler invazyon varlığı ve nüksün sağkalım süresi üzerine anlamlı etkisi gözlenmiştir (p ˂ 0.05). Çok değişkenli Cox regresyon analizinde, mortaliteyi predikte eden bağımsız risk faktörü olarak yüksek tomurcuklanma düzeyinin, 60 yaş üzeri tanı yaşının, lenfovasküler invazyon varlığının ve nüksün sağkalım süresi üzerine olumsuz etkisi gözlenmiştir (p ˂ 0.05). Sonuç: Çalışmamız mide kanserinde tomurcuklanma düzeyinin olumsuz bir prognostik faktör olduğunu destekler niteliktedir. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, tedavi kararı ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir.

AdenokarsinomGastrointestinal hastalıklarMide+3
Tuba Baydaş
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında; total oksidan/ antioksidan seviyelerin araştırılması, bu seviyelerin böbrek fonksiyonlarıyla ilişkisi

Amaç: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPBH), böbrek ve böbrek dışı organlarda kistlerle karakterize sistemik, ilerleyici bir hastalık olup, son dönem böbrek yetersizliğinin (SDBY) en yaygın kalıtsal nedenidir. Kalıcı bir tedavisinin olmaması ve sık görülen kardiyovasküler komplikasyonlar sebebiyle mortalitesi yüksek, önemli bir sağlık problemidir. Hastalığın şiddetini ve ilerlemesini hücresel düzeyde etkilediği öngörülen mekanizmalardan biri olan "oksidatif stres" vücuttaki oksidan-antioksidan dengesinin bozulması olarak tanımlanmaktadır. Çalışmamızın amacı, böbrek fonksiyonları korunmuş ODPBH olan hastalarda oksidatif stres belirteçleri olarak kabul edilen total antioksidan seviye (TAS) ve total oksidan seviyesinin (TOS) ölçülüp oksidatif stres indeksinin (OSI) hesaplanması; bunların benzer böbrek fonksiyonları olan sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırılmasıdır. Böylece önemli bir hipertansiyon (HT) ve SDBY nedeni olan ODPBH'nin daha erken dönemlerinde oksidatif stresin artıp artmadığı konusunda bir fikir edinilip buna yönelik önlemler alınabilecek ve tedavi için yeni hedeflerin belirlenmesine zemin oluşturulabilecektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ortalama tahmini glomeruler filtrasyonları (eGFR) normal olan 45 ODPBH (ortalama yaş 38 (39,9±11,0) )ve 45 sağlıklı kontrol (ortalama yaş 41 (40,2±11,3) ) grubu dâhil edildi. Yaş ve eGFR açısından anlamlı fark olmayan katılımcılarda, serumda TAS ve TOS düzeyleri kolorimetrik Erel yöntemi kullanılarak ölçüldü. OSI hesaplandı (TOS/TAS*100). İki grup bu parametreler açısından nonparametrik testler ile (Mann Whitney U) karşılaştırıldı. Ayrıca ODPBH grubu kendi içindeki farklılıklar açısından da değerlendirildi. Oksidatif stresin, HT, nefrolityazis varlığı, inflamasyon, böbrek hacmi ve kullanılan ilaçlar ile ilişkisi korelasyon analizi ile değerlendirildi. İstatistiksel analiz için p <0.05 değeri anlamlı kabul edildi.Bulgular: TOS, TAS düzeyleri ve hesaplanan OSİ için, iki grup arasında anlamlı farklı saptanmadı. TOS ve OSI düzeyleri, ODPBH tanılı olgularda sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmakla beraber, istatistiksel olarak anlamlı değildi (P>0,05). ODPBH grubunda oksidatif stres ile böbrek hacmi, HT varlığı, nefrolitiyazis, renin-anjiyotensin aldosteron sistem inhibitörü (RAASi) kullanımı açısından da anlamlı bir fark saptanmadı. ODPBH grubunda yapılan korelasyon analizine göre; Hb (r= 0,52 / p=0,001), kreatinin (r= 0,49 / p=0,001), ürik asit (r= 0,76 / p=0,0001), ferritin (r= 0,48 / p=0,001) düzeyleri ile TAS arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. TAS ölçümü sonuçları eGFR ile negatif korelasyon gösterdi (r= -0,30/ p=0,042). OSİ düzeyleri ile üre (r=-0,32 / p=0,034) ve ürik asit (r=-0,30 / p=0,046) arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı. Sağlıklı kontrol grubunda yapılan korelasyon analizine göre; TAS ile anlamlı pozitif korelasyon gösteren parametreler, yaş (r=0,363 / p=0,014), VKİ (r=0,420 / p=0,004), sistolik kan basıncı (r=0,523 / p=0,000) ve diastolik kan basıncı (r=0,304 / p=0,042), Hb (r=0,514 p=0,000), kreatinin (r=0,443 / p=0,002), parametreleridir. TAS ile anlamlı negatif korelasyon gösteren parametreler ise, eGFR (r=-0,372 / p=0,012), ESR (r=-0,185 / p=0,223), CRP (r=-0,295 / p=0,049) parametreleridir. Sağlıklı kontrol grubunda VKİ ile TOS arasında anlamlı pozitif korelasyon olduğu gösterildi (r=0,323 / p=0,031). Sonuç: Çalışmamız, erken evre ODPBH'da TAS, TOS, OSİ düzeyleriyle oksidatif stresin araştırılıp sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırıldığı, sonuçların diğer bulgularla ve hasta özellikleriyle korelasyonunun incelendiği ilk çalışmadır. Böbrek fonksiyonları korunmuş ODPBH tanılı olgularla sağlıklı kontrol grubu arasında TAS, TOS, OSİ düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. ODPBH'nin patogenez ve progresyonunda oksidatif stresin rolünün olup olmadığının neden sonuç ilişkisi gösterilerek ortaya konabilmesi için, daha büyük örneklem gruplarında daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç vardır. Elde edilecek bulguların anlamlı olması durumunda, tüm oksidatif dengeyi yansıtan TAS ve TOS ölçümlerinin bir takip belirteci olarak kullanılması hedeflenebilir. Ayrıca, ODPBH'de hastalığın erken aşamalarında uygulanabilecek koruyucu tedavi seçeneklerinin ortaya konması, potansiyel olarak ODPBH'li hastalarda genel kardiyovasküler olay ve mortalite riskini azaltabilecektir. Oksidatif stres belirteçleri ve biyokimyasal parametreler arasında bu çalışmada elde edilen anlamlı korelasyon sonuçları, biyoorganizmadaki oksidan ve antioksidan durumu etkileyen mekanizmaların aydınlatılmasında ileri çalışmalara bir zemin oluşturabilir.

AntioksidanlarBöbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıkları+4
Özlem Aris
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kabergolin kullanan prolaktinoma tanılı hastalarda prolaktin düzeyi ile kitle boyutunun incelenmesi

Giriş ve Amaç: Hipofiz bezinin laktotrof hücrelerinden köken alan ve prolaktin sekresyonu yapan prolaktinoma, en sık görülen fonksiyonel hipofiz tümörüdür ve genellikle benign karakterdedir. Diğer hipofiz adenomlarının aksine prolaktinomada ilk tercih medikal tedavidir. Tedavide kullanılan dopamin agonistleri (DA) ile prolaktin düzeylerinde azalma ve sağlanan hormon düzeyinin normalizasyonun devamı ile hastaların semptomlarında düzelme, yaşam kalitesinde iyileşme ve kitle boyutunda küçülme sağlanmaktadır. Bu çalışmada amacımız, kabergolin kullanan prolaktinoma tanılı hastalarda prolaktin düzeyi ile kitle boyutunda meydana gelen değişimin incelenmesidir. Materyal ve Metod: 2010-2019 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Kliniği'ne başvuran prolaktinoma tanısı alan hastalar ile yapılan retrospektif çalışmaya, 18-80 yaş arasındaki kadın ve erkek toplam 93 hasta kabul edilmiştir. Prolaktinoma tanısı alan bu hastalara kabergolin tedavisi başlanmıştır. Hastaların başlangıç ve kabergolin tedavisi altındaki poliklinik takiplerinde her üç ayda bir (0, 3, 6, 9, 12. ay ) prolaktin hormon düzeyleri incelenmiştir. Tedavisini düzenli kullanan kişilerde 3 ayda bir bakılan prolaktin hormon düzeyi normal (5-20 ng/ml, kadınlar için üst limit 25 ng/ml ) ve suprese (<5 ng/ml) aralıkta izlenenler çalışmaya alınarak, takiplerinde normalin üstünde prolaktin düzeyi saptanmış olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Belirtildiği üzere, hastalar prolaktin düzeyinin seyrine göre suprese ve normal grup olarak ayrılmıştır. Prolaktinoma tanısı için çekilen hipofiz MRG (Magnetik rezonans görüntüleme) ile saptanan kitlenin uzun aksı değerlendirilerek başlangıç kitle boyutu ve tedavinin 12. ayında incelenen kitle boyutu Statistical Package For Social Sciences for Windows a (SPSS) kaydedilmiştir. Boyutu 10 mm altında olanlar mikroadenom, 10 mm ve üstü olanlar makroadenom olarak değerlendirilmiştir. Kabergolin tedavisi ile bir yıllık tedavi sonunda çekilen MRG'de kitle boyutunda regresyon olup olmadığı incelenmiştir. Takiplerinde suprese ve normal prolaktin düzeyleri olan hastalarda kitlede meydana gelen küçülme oranı (%) hesaplanarak birbirleriyle karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan hastalarda; prolaktin düzeyi suprese ve normal gruptaki hastalarda tedavi sonunda meydana gelen kitle boyutlarındaki değişim oranı karşılaştırıldığında, suprese grupta belirgin olarak kitlenin daha fazla oranda küçüldüğü tespit edilmiştir (p=0,013). Sadece kadın hastaları ele aldığımızda, kadınlar arasında suprese olan grupta kitle boyutundaki azalma oranı anlamlı derecede daha fazla olduğu görülmüş (p=0,013) olup erkek hastalarda bu ilişki kurulamamıştır (p=0,548). Hastaların tedavi öncesi kitle boyutları incelendiğinde, makroadenomu olan vakalardaki başlangıç prolaktin düzeyleri, mikrodenom saptananlara kıyasla belirgin olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,001). Bir yıllık tedavi sonunda kitle boyutunda meydana gelen azalma oranına baktığımızda mikroadenom ve makroadenom arasında istatistiksel olarak bir fark gözlenmemiştir. Ancak mikroadenomu olan hastalar ayrı incelendiğinde, suprese grupta normal gruba göre anlamlı ölçüde başlangıca göre kitle boyutundaki azalma oranın daha fazla olduğu görülmüştür (p=0,004). Sonuç: Bu çalışmada kabergolin tedavisi ile meydana gelen kitle boyutlarındaki azalma oranları, prolaktin supresyonu sağlanan ve prolaktin normal aralıkta izlenenler arasında karşılaştırılmıştır. Prolaktin suprese olan grupta bir yıllık tedavi sonunda kitle boyutunda azalma oranı %52,78, normal grupta ise bu oran %35,60 saptanmış olup istatistiksel olarak anlamlı tespit edilmiştir. (p=0,013).

KabergolinNeoplazmlarProlaktin+1
Duygu Baharözü
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anti nükleer antikor pozitifliği bulunan hastalarda oto antikorların ve hematolojik parametrelerin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Sistemik otoimmün hastalıkların toplumdaki sıklığı %1 ila 2 arasında olup önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Bu nedenle sistemik otoimmün hastalıkların erken tanısı önem taşımaktadır. Sistemik otoimmün hastalıkları destekleyen klinik bulguları olan hastalarda tanısal amaçlı, şüpheli klinik bulguları olan hastalarda ise bazı hastalıkları dışlamak için ve otoimmün hastalığı olan hastaları sınıflandırmak için ANA testi yapılması faydalıdır. HEp-2 hücreleri kullanılarak gerçekleştirilen indirekt immünfloresan (IIF) yöntemi, ANA saptanmasında kullanılan en duyarlı ve altın standart yöntemdir. ANA testinin sonuçlarında titre ve boyama modeli önem taşımaktadır. Güncel kılavuzlar sistemik otoimmün hastalık tanısı için ANA sınır değeri olarak 1/160 titreyi öngörmektedir. ANA testinin yüksek titrede bulunması, otoimmün hastalık açısından uyarıcıdır ancak tek başına tanı koydurucu değildir. IIF testi ile ANA pozitifliği saptanan hastalarda, antijen tipinin ortaya çıkarılması ve IIF testinin doğrulanması amacıyla; immünoblot ve ELISA testi önerilmektedir. Çalışmamızın amacı; ANA pozitif bulunan hastaların, ANA titresinin değerlendirilmesi, ANA boyanma paternlerinin belirlenmesi ve ANA subtiplerinin tayini ile birlikte ANA titrelerine göre sitopeni gelişme ihtimalinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Bu çalışmamıza, IFA yöntemi ile çalışılan ANA testi 1/160 titre ve üstünde pozitif saptanan 622 hasta dahil edilmiştir. Anti-ds DNA ve ENA profili (SS-A, SS-B, SCL-70, anti-SM, SM-RNP, anti sentromer, ENA nükleozomu, anti-ribozomal-P protein) içerisinden en az 3 ANA subtipi çalışılan 18 yaş üzeri kişilerin sonuçları retrospektif olarak taranmıştır. Hastaların demografik ve laboratuar verileri ile ANA titre ve paternleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: ANA pozitif saptanan 622 hastanın, 539 (%86,7)'u kadın, 83 (%13.3)'ü erkek idi. Hastaların yaş ortalaması 46,7 saptanmıştır. Bu hastaların 565 (%90,8)'i nükleer patern, 56 (%9)'sı sitoplazmik patern ve 1 (%0,16)'i mitotik boyanma paterni göstermiştir. 168 kişide (%27) 1/160 titre, 153 kişide (%24,5) 1/320 titre, 101 kişide (%16,2) 1/640 titre, 79 kişide (%12,7) 1/1280 titre ve 121 kişide (%19,4) 1/2560 titre saptanmıştır. 1/640 ve üzerindeki titreler ile 1/640 altındaki titreler karşılaştırıldığında, hemoglobin, lökosit, trombosit, kreatinin, AST, ALT, CRP, Anti-TG, Anti-TPO, C3 ve C4 değerleri ile anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. ANA titresi ile sedimantasyon, RF ve AMA ile pozitif yönlü korelasyon saptanırken lökosit, hemoglobin ve C3 ile negatif yönlü korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda ANA pozitifliği kadınlarda daha sık saptanmıştır. Yaş dağılımı literatürle uyumlu olarak 46,7 saptanmıştır. ANA titresi arttıkça sistemik otoimmün hastalıklar daha sık görülmektedir. Çalışmamızda en sık IFA boyanma paterni olan nükleer homojen ve ince benekli boyanmalar bulunmuştur. En sık saptanan ANA subtipleri ise SSA ve SSB idi. Sistemik otoimmün hastalık düşünülen ve ANA pozitifliği bulunan hastalarda, immünblot ve ELISA yöntemi ile anti-dsDNA ve anti-ENA profili çalışmanın erken tanı ve hasta takibinde klinik olarak yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: otoimmün hastalık, antinükleer antikor, IFA, ELİSA

AntikorlarAntikorlar-antinükleerAntikorlar-antinükleer+6
Sinan Yıldırım
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme kanserinde VEGF-C ekspresyonu ve klinik önemi

ÖZET MEME KANSERİNDE VEGF-C EKSPRESYONU VE KLİNİK ÖNEMİ Tümör hücrelerinin anjiyojenik fenotipe sahip olmaları halinde klinik davranışları değişir ve agressif seyir gösterirler. İnsan vücudunda tanımlanmış çok sayıda anjiyojenik faktör mevcuttur. Bunların içinde en önemlisi vasküler endotelyal büyüme faktörleridir. Lenfanjiyogenez, yakın geçmişten itibaren ayrıntılı olarak incelenmeye başlanmıştır. Özellikle VEGF-C ligandının güçlü lenfanjiyojenik etkiye sahip olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Lenfanjiyogenez, tümörde lenfo vasküler invazyon, bölgesel lenf nodlarına metastaz ve uzak organ metastazlanın gelişiminde önemli rol oynayan bir süreçtir. Bu bilgiler ışığında, meme kanserinde lenfanjiyogenezin güçlü bir stimülam olan VEGF-C ile diğer klasik klinikopatolojik prognostik ve/veya prediktif faktörler arasında bir ilişkinin olup olmadığı araştırıldı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'nda 1994 ile 2003 yıllan arasında takip ve tedavi edilen ve Patoloji Anabilim Dalı tarafından histopatolojik olarak meme kanseri tanısı konulan olgulardan 217'si çalışmaya dahil edildi. VEGF-C ekspresyonu immünohistokimyasal yöntemlerle değerlendirildi. Tümör hücrelerindeki sitoplazmik boyanma derecesi dikkate alındı. Tümör evresi, gradı, aksiller lenf nodu tutulumu, östrojen ve progesteron reseptör durumu, c-erb-B2, lenfovasküler invazyon gibi parametrelerle VEGF-C ilişkisi incelendi. VEGF-C düzeyleri ile hiçbir parametre arasında istatistiksel anlam ifade eden bir ilişki saptanmadı. Bu durum birkaç şekilde açıklanabilir; VEGF-C ekspresyonunu saptamaya yönelik yöntemler arasında bir standardizasyon sağlanamamıştır. VEGF-C ligandının lenfanjiyojenik etkisi, farklı ve nonfonksiyonel VEGFR-3 varyantları olması nedeniyle, her zaman belirgin olmayabilir. Ek olarak, incelediğimiz hasta popülasyonunun heterojen olması ve bazı hastalardaki veri eksikliğinin de sonuçlara olumsuz katkıda bulunmuş olabileceği kanısına varılmıştır. Anjiyogenez/lenfanjiyogenez ve prognoz arasındaki ilişkiyi daha iyi gösterebilmek için, standart hale gelmiş yöntemlere ve daha geniş, homojen hastalardan oluşan gruplarla yapılacak prospektif çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Sözcükler: anjiyogenez, lenfanjiyogenez, meme kanseri, prognoz, VEGF-C

Sinan Yavuz
Çukurova University
2004
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yoğun bakım ünitelerinde çalışan hemşirelerin anksiyete düzeyleri ve nedenlerinin belirlenmesi

ÖZET Yoğun Bakım Ünitelerinde Çalışan Hemşirelerin Anksiyete Düzeyleri ve Nedenlerinin Belirlenmesi 19. yüzyıldan beri gündemde olan stres ve anksiyete yaşamın her hangi bir döneminde insan hayatını değişik derecelerde etkileyen kavramlardır. Stres, organizmanın fiziksel ve ruhsal sınırlarının tehdit edilmesi ve zorlanması ile ortaya çıkan bir durum olup, canlının kendini korumasına yönelik vücudun gösterdiği bir tepki mekanizmasıdır. Anksiyete, bilinmeyen ve anlaşılamayan bir tehlikeyi bekleme ve bunun ortaya çıkardığı huzursuzluk ve gerginlik hissidir. Anksiyetenin sürekli yaşanması sonucunda fiziksel, ruhsal ve sosyal sorunlar ortaya çıkar. Hemşirelik bakımının üst düzeyde verilebilmesi için hemşirelerin fizyolojik, psikolojik ve sosyal yönden sağlıklı olması gerekir. Özellikle yoğun bakımlarda hastaların iyileşmesinde önemli yeri olan hemşirelik bakımının kalitesinin yükselmesi, hemşirelerin anksiyete düzeylerinin azaltılması ile yakından ilişkilidir. Bu çalışma; yoğun bakım ünitelerinde çalışan hemşirelerin anksiyete düzeyleri ve nedenlerini araştırmak için planlanmıştır. Araştırmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balçak Hastanesi, T.C. Sağlık Bakanlığı Adana Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Başkent Üniversitesi Adana Araştırma ve Uygulama Hastaneleri yoğun bakım ünitelerinde gündüz çalışan 120 hemşire dahil edilmiştir. Veriler hemşirelerin sosyo-demografik özelliklerini gösteren, yoğun bakımlardaki durumlarını belirten ve anksiyete düzeylerini ölçen Durumluk- Sürekli Kaygı Envanterini ile toplanmıştır. Sonuçlar SPSS for Windows programında yüzdelik, Ki-Kare, Pearson, Spearman Mann-Whitney Test, T-Testi, Oneway- Annova testleri uygulanarak analiz edilmiştir. Hemşirelerin yaş ortalamasının 27.3, mesleki deneyim yık ortalaması 7.3, haftalık ortalama çalışma süresi 50.7, en fazla %75.0'ının AÖF/SML/Ön Lisans mezunu olduğu, %60.8'inin çocuğunun olmadığı, %37.5'inin eş ve çocuğu ile yaşadığı,%69.2'sinin gelir düzeyinin orta olduğu, %51.7'sinin mesleğini isteyerek seçtiği, %75.8'inin mesleğini severek yaptığı, %23.3'ünün çocuk yoğun bakım ünitelerinde çalıştığı, %56.7'sinin 1-3 yıllık olduğu, %72.5'inin çalıştığı üniteden memnun olduğu, %55.8'inin kendi isteği ile çalıştığı, %96.7'sinsn yoğun bakım ünitelerinde çalışmanın kaygı düzeylerini artırdığını düşündükleri, durumluk anksiyete puanı ortalamasının 43.9±9.5, sürekli anksiyete puanı ortalamasının 44.5±8.4 olduğu, durumluk ve sürekli anksiyete puanları ile yaş, mesleki deneyim yık, yoğun bakımdaki çalışma süresi ve haftalık çalışma süresi arasında korelasyon olmadığı, durumluk ve sürekli anksiyete puanları ile mesleği severek yapma durumları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunduğu görülmüştür.(p>0.05) Bu çalışmanın sonunda, hemşirelerin orta düzeyde anksiyetelerinin olduğu, mesleğini sevmeyerek yapma ve yoğun bakım ünitelerinde çalışmanın anksiyete düzeylerini artırıcı etki gösterdiği görülmüştür. Sonuçlar değerlendirildikten sonra, hemşirelerin anksiyete düzeylerini azaltarak daha etkili ve kapsamlı bir hemşirelik bakımı verebilmek için eğitimde kullanılacaktır. Anahtar Sözcükler:Hemşirelik, Stres, Anksiyete, Yoğun Balom xı

Zülfiye Tekin Taparlı
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2004
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

65-80 yaş arası ve 80 yaş üzeri hasta gruplarında akut böbrek hasarı gelişimi için risk faktörleri ve böbrek sağkalımı üzerine etki eden faktörler

Giriş ve Amaç: ABH, böbrek fonksiyonundaki ani bozulma sonucu vücutta azotlu atık ürünlerin birikimi, ekstraselüler sıvı, elektrolit ve asit baz dengesinde bozulma gibi böbrek fonksiyon bozukluğunun diğer sonuçlarının da olduğu bir klinik tablodur. Yaşlı popülasyonda gerek risk faktörleri, gerek etiyoloji, klinik bulgular, gerekse sonlanım genç hastalardan farklılıklar gösterebilir. Çalışmamızın amacı 65 yaş ve üzeri hastalarda ABH risk faktörlerini belirlemek, hastalığın seyrine etki eden faktörleri ve sonlanımının belirleyicilerini tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 65 yaş ve üzeri olup ABH nedeniyle yatışı yapılan veya yatış sürecinde ABH gelişen hastalar değerlendirilmiştir. 65 yaş altı olan veya onam vermeyen hastalar dışlanmıştır. Dahil edilen hastalarda ABH'nin olası nedeni/nedenleri, yatış neden(ler)i, komorbid hastalıklar, hastaların kullanmakta oldukları ilaçlar, ABH tanısından sonra takip süreleri, yatış süresince böbrek fonksiyonları üzerine etki edebilecek ilaç veya tıbbi uygulamalar, taburcu tarihindeki kan basıncı, serum üre ve kreatinin düzeyleri ile tGFH kaydedilmiştir. İleri yaşlı olarak tanımlanabilecek 80 yaş üzeri hastalar ile 65-80 yaş arası hastalar çalışma parametreleri açısından karşılaştırılmıştır. Bağımsız iki grupta sayısal değişkenlerin karşılaştırmaları normal dağılım koşulu sağlanmadığından Mann Whitney U testi ile yapılmıştır. Gruplarda oranlar Ki Kare testi ile analiz edilmiştir. Sağkalım oranları Kaplan Meier Analizi ile hesaplanmıştır. Risk faktörleri Cox regresyon analizi ile incelenmiştir. İstatistiksel alfa anlamlılık seviyesi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 196 hasta dahil edilmiştir (103 kadın, 93 erkek). Ortalama yaş 72,5±4,4 yıl saptanmıştır. 148 hasta 65-80 yaş arası iken 48 hasta 80 yaş üzeri idi. Hastaların 83'ünde (%56,1) altta yatan KBH mevcuttu. Hastaların bazal kreatinin düzeyleri 1,30±0,57 mg/dl, tanı anında kreatinin düzeyi 3,43±4,35 mg/dl, sistolik ve diyastolik kan basıncı ortalamaları 125,9±31,6 mmHg ve 68,8±17,7 mmHg idi. Hastaların 100'ünde (%51,0) evre-2, 53'ünde (%27,0) evre-3 ve 43'ünde (%21,9) evre-1 ABH olduğu tespit edilmiştir. Yaş grupları ABH evresi açısından benzer bulundu. ABH etiyolojisi en sık prerenal nedenler (%56,6) olarak kaydedilmiştir. Yaş alt grupları arasında etiyoloji temel grupları açısından fark saptanmamıştır. Prerenal nedenlerden en sık olanının oral alım eksikliğine bağlı dehidratasyon (%29,1) olduğu, intrinsik renal nedenlerden en sık olanının nefrotoksin maruziyeti (%26,0) olduğu görülmüştür. En sık üç yatış nedeni genitoüriner sistem hastalıkları, infeksiyonlar ve kardiyovasküler sistem hastalıkları olarak tespit edilmiştir. 80 yaş üzeri olan hastalar arasında ise en sık yatış nedeni infeksiyonlar olup bunu genitoüriner sistem hastalıkları ve kardiyovasküler hastalıklar takip etmiştir. Yaş grupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. En sık üç komorbid hastalık sırasıyla hipertansiyon, DM ve KBH olup yaş gruplarının analizinde 80 yaş üzeri grupta bu sıralama hipertansiyon, KBH ve iskemik kalp hastalığı şeklinde idi. Ancak fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. En sık kullanılan üç ilaç grubu sırasıyla beta blokerler, diüretikler ve RAAS blokerleri idi. Yaş grupları arasında ilaç grupları açısından fark yoktu. Hastaların taburcu oldukları sıradaki sonlanımları incelendiğinde toplam hasta grubunda %74,9 hastada iyileşme (%40,3 tam ve %34,6 kısmi) tespit edilirken %9,6 hasta diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği hastası olarak taburcu olmuş, %15,3 hasta ise hayatını kaybetmiştir. 65-80 yaş arası grupta hasta sonlanım durumları incelendiğinde zeminde KBH olan hastalarda tam iyileşmenin daha az, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliğinin daha sık ve ölüm sıklığının ise daha düşük olduğu görüldü (p<0,021). Sepsis mevcut olan hastalarda ölüm oranının belirgin yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). ABH evresi ilerledikçe tam iyileşme oranının azaldığı, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm sıklığının ise arttığı görülmüştür(p<0,001). Yatış nedeni genitoüriner sistem hastalıkları olan hastalarda tam iyileşmenin daha az, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliğinin daha çok, ölümün ise daha az sıklıkta görüldüğü tespit edilmiştir (p<0,003). Malignitesi olan hastalarda iyileşme oranlarının daha düşük olduğu, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm sıklığının ise daha sık olduğu saptandı (p<0,023). Beta bloker kullanan hastalarda mortalite daha düşüktü (p<0,025). Nonoligürik hastalarda iyileşme oranlarının daha yüksek, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm oranının ise daha düşük olduğu saptandı (p<0,001). 80 yaş üzeri grupta cinsiyet, etiyoloji, ABH evresi, komorbid hastalıklar, oligüri olmasına göre yapılan alt grup analizlerinde sonlanım açısından fark saptanmadı. Dihidropiridin grubu kalsiyum kanal blokeri kullanan hastalarda ölüm oranının daha düşük olduğu (p<0,033), RAAS blokeri (p<0,031) veya beta bloker (p<0,006) kullanan hastalarda kısmi iyileşmenin daha sık, tam iyileşmenin daha az olduğu, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm oranlarının ise daha fazla olduğu dikkat çekti. Cox regresyon analizi ile iyileşme olmaması (diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği veya ölüm) için başlıca risk faktörleri 65-80 yaş grubunda aminoglikozid kullanımı (p<0,001) ve DM varlığının (p<0,032); 80 yaş üzeri grupta ise kalp yetersizliğinin olması (p<0,004), yatış endikasyonunun kardiyovasküler hastalıklar olması (p<0,001) ve kolistin kullanımı (p<0,026) idi. 65-80 yaş grubunda hastanın nonoligürik olmasının iyileşmeme riskini azalttığı (p<0,003); 80 yaş üzeri grupta ise etkisinin olmadığı görülmüştür (p<0,078). ABH evrelerinin 80 yaş üzeri grupta etkisi görülmezken, 65-80 yaş grubunda evre-2 ABH'nin evre-3 ABH ile kıyaslandığında koruyucu etkisi olduğu görülmüştür (p<0,009). Cox regresyon analizi ile ölüm ile ilişkili faktörler incelendiğinde aminoglikozide bağlı ABH'de ve nondihidropiridin grubu KKB kullananlarda riskin daha yüksek, nonoligürik seyredenlerde ise daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Çok değişkenli analizde ölüm veya diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği için zeminde KBH olması (p<0,048) ve hastanın nonoligürik olmasının (p<0,005) koruyucu etkisi olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Geriatrik popülasyon pek çok nedenle ABH'ye karşı daha savunmasızdır. Bu hasta grubunda ABH prognozu daha kötü olup çalışmamızda da raporladığımız gibi diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve mortalite oranları yüksektir. Özellikle sepsis, kalp yetersizliği gibi sistemik hastalıklar ve nefrotoksik ilaç kullanımı ABH gelişimini tetikleyebildiği gibi prognozu da olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle geriatrik hasta popülasyonunda ilk hedef ABH'den korunmak olmalıdır. Bu amaçla tüm klinisyenlerin hedefleri komorbid hastalıkların etkin tedavisi, nefrotoksik ajanlardan kaçınmak, çoklu ilaç kullanımından kaçınmak, ilaç dozları ve uygulamaları konusunda dikkatli olmaktır. Diğer önemli nokta ise yaşlı hastalarda en sık ABH nedeni olarak raporlanan dehidratasyon konusunda farkındalığın yüksek olması, volüm durumunu etkileyebilecek diüretikler gibi ilaç gruplarının doz titrasyonlarının çok dikkatli yapılması, sıkça görülen geriatrik sendromlarda karşımıza çıkabilecek oral alım eksiklikleri ile başa çıkma yöntemlerinin aranmasıdır. Anahtar sözcükler: Akut böbrek hasarı, kronik böbrek hasarı, yaşlılık, mortalite, sepsis, dehidratasyon.

Akut böbrek hasarıBöbrekBöbrek hastalıkları+6
Leyla Gulıyeva
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akromegali tanılı hastalarda diş ve diş eti hastalık bulgularının ve periodontit sıklığının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Akromegali, büyüme hormonu (BH) ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF-1)'in aşırı üretiminden kaynaklanan, birden çok sistemi etkileyen nadir görülen bir hastalıktır. Akromegalide sistemik tutulumları ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Ancak diş ve diş eti hastalık bulgularının değerlendirildiği çalışmalar kısıtlıdır. Çalışmamızda akromegali tanılı hastalardaki diş ve diş eti hastalık bulgularının ve periodontit sıklığının tespit edilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmamız prospektif vaka kontrol çalışmasıdır. 35 akromegali tanılı hasta ve 35 sağlıklı gönüllü çalışmamıza dâhil edilmiştir. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji bölümüne diş muayenesi yapılmıştır ve elde edilen verilerle periodontitis teşhisi ve sınıflandırılması yapılmıştır. Akromegali grubundaki hastaların akromegali tanı yaşı, hastalık süresi, son ölçülen BH ve IGF-1 değeri, akromegali tedavileri kaydedilmiştir. Bulgular: Dolgulu diş sayısı 2 grupta karşılaştırıldığında sağlıklı kontrol grubunda daha fazla olacak şekilde istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Eksik ve çürük diş sayısı akromegali grubunda daha fazla sayıda olmasına rağmen karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Akromegali grubunda 35 hasta (%100) periodontitis tanısı aldı. Sağlıklı kontrol grubunda 19 kişi periodontitis tanısı aldı. Sağlıklı diş eti, gingivitis, periodontitis varlığı iki grupta karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı saptandı (p: <0,01). Periodontitis evresi ile hastalık süresi (p<0,01) ve periodontitis derecesi arasında (p<0,01) pozitif yönlü istatistiksel anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Akromegali grubunda periodontitis sıklığının fazla olması dolaşımdaki IGF-1 ve BH'nun periodontal doku üzerinde anabolik etkisiyle inflamasyonu kolaylaştırıcı etken olması ve hastalığın uzun seneler kümülatif etkisiyle periodontitis oluşumuna zemin hazırlamasıdır. Diş hekimlerinin akromegalideki ağız diş bulgu bilgisi artması ile tanı konma süresi kısalabilir. Akromegali hastalarının diş muayenesine yönlendirmesiyle diş patolojilerinin erken saptanması sağlanabilir. Anahtar Sözcükler: akromegali, periodontitis, diş ve diş eti hastalıkları

AkromegaliDiş hastalıklarıGingival hastalıklar+1
Kübra Çıngar Alpay
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVID-19 pandemisi öncesinde ve pandemi döneminde lenfoma tanısı alan hastaların evrelerinin ve sosyodemografik özelliklerinin karşılaştırılması

Amaç: Lenfomalar B lenfosit, T lenfosit veya NK hücrelerinin klonal aşırı çoğalması ile oluşan erken aşamada saptandığında kür olma ihtimali olan tümörlerdir. Evrelemede gözden geçirilmiş Ann Arbor kriterleri (Lugano sınıflaması) kullanılır. COVID -19 pandemisi dünyada yaygın bir sorun oluşturmuş, sağlık sektörü başta olmak üzere pek çok alanda hizmetleri sekteye uğratmıştır. Tüm hastalıklarda olduğu gibi malign hastalıklarda da tarama, tanı ve tedavi sürecinin her aşamasında aksamalar olmuştur. Çalışmamızda pandemi döneminde Lenfoma hastalarının ileri aşamada tanı alma, daha geç hastaneye başvurma ihtimalini araştırmayı amaçladık. Yöntem:Retrospektif olarak yaptığımız çalışmamıza Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Hematoloji polikliniğine başvuran, pandemi döneminde (Mart 2020-Mart 2022) 143 ve pandemi öncesi dönemde (Mart 2012- Mart 2020) 502 olmak üzere 645 lenfoma hastası dahil edildi. 138 HL ve 507 NHL hastasının yaş, cinsiyet, lenfoma tipi, evre, B semptomları, dalak ve kemik iliği tutulumu bilgilerine ulaşıldı. Pandemi sonrası dönemdeki iki yılda başvuran hastalar; hem pandemi öncesindeki iki yıl başvuran hastalar (Mart 2018-Mart 2020) ile hem de pandemi öncesi dönemde başvuran tüm hastalar (2012 mart-2020 mart) ile istatistiksel olarak karşılaştırıldı Bulgular :Tüm hastaların %68'inin ileri evrede tanı aldığını saptadık. Sıklık sırasına göre evre dağılımları: Evre 1 (%8,6), Evre 2 (%22,9), Evre 3 (%22,6), Evre 4 (%46). HL tanılı hastalardan hem pandemi öncesi 2 yılda başvuranlar hem de pandemi öncesi tüm hastalar, pandemi dönemi hastalarla, cinsiyet, evre, B semptomu, kemik iliği ve dalak tutulumu açısından karşılaştırıldı, istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). HL hastalarında pandemi sonrası hastalarının yaş ortalaması pandemi öncesinden istatistiksel olarak anlamlı oranda düşük saptandı. Nodüler lenfosit predominant HL pandemi sonrasında yüksek saptandı (p=0,036). NHL tanılı hastalardan hem pandemi öncesi 2 yıldaki hem de pandemi öncesi tüm hastalar, pandemi dönemi hastalarla yaş, cinsiyet, evre, kemik iliği tutulumu açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Dalak tutulumu pandemi sonrası daha yüksek orandaydı (p<0,001). NHL alt tiplerinden alt tiplendirmesi yapılamamış B hücreli yüksek dereceli(agresif) lenfoma pandemi sonrasında anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0,001). Sonuç: HL hastalarında pandemi sonrası hastalarının yaş ortalamasının düşük saptanması pandemi tedbirleri nedeniyle ileri yaştaki nüfusun daha izole kalmasına ya da yaşlı nüfusun Covid-19 enfeksiyonu nedeniyle lenfoma tanısı almadan vefatına bağlı olabilir. HL alt tiplerinden nodüler lenfosit predominant HL pandemi sonrasında istatistiksel olarak yüksek bulunsa da pandemi öncesi ve sonrası hasta sayısının az olması nedeniyle genellenememektedir. Pandemi sonrasında NHL hastalarında alt tiplendirmesi yapılamamış B hücreli yüksek dereceli lenfomanın daha fazla görülmesinin ve dalak tutulumunun artmasının hastaların Covid-19 enfeksiyonu geçirmesi ile ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz.

Elif Avşar Ataberk
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bezmialem Vakıf Ünıversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Nefroloji Kliniğinde tedavisi yapılan primer glomerüler hastalık tanılı hastaların tedavi sonuçları

Giriş ve Amaç: Primer glomerüler hastalıklar (PGH) nefroloji pratiğinde önemli bir yere sahip olup ülkemizde son dönem böbrek yetersizliği nedenleri arasında üçüncü sırada yer almaktadır. Birbirinden farklı etiyolojileri, klinik ve laboratuvar bulguları ve sonlanımı olan farklı primer glomerüler hastalık tipleri mevcuttur. Farklı toplumlarda farklı glomerüler hastalıkların klinik özellikleri ve tedavi yanıtları farklılıklar gösterebilmektedir. Bu özellikleri bilmek etkin tedavi yaklaşımını geliştirmek açısından önem taşımaktadır [1]. Çalışmanın amacı, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi (SUAM) Nefroloji Kliniği'nde primer glomerüler hastalık tanısı ile takip ve tedavisi yapılan hastaların klinik sunum şekillerini, sunum sırasındaki klinik ve laboratuvar bulgularını, böbrek biyopsisinde elde edilen histopatolojik bulguları, uygulanan tedaviler veya hastalığın kendisi ile ilişkili komplikasyonları tespit etmek, hem böbrek hem de hasta sağkalımını belirlemek ve sağkalım üzerine etki eden faktörleri tespit etmektir. Materyal ve Metot: Bezmialem Vakıf Üniversitesi SUAM Nefroloji kliniğinde 2014-2022 yılları arasında PGH tanısıyla takip edilen hastaların hastane bilgi yönetim sistemi aracılığıyla böbrek biyopsi verileri dahil klinik takip verileri incelenerek kaydedildi. Hastaların takip süreleri boyunca aldıkları tedaviler, tedaviye yanıt durumları, verilen tedaviler ve primer hastalıklarla ilişkili gelişen komplikasyonlar ve yan etkiler değerlendirildi. Bulgular: Ağustos 2014 ile Aralık 2022 tarihleri arasında nefroloji kliniğinde yapılan toplam 433 böbrek biyopsisi yapılan hastaların 196'sı PGH tanısıyla araştırmaya dahil edildi ve klinik ve laboratuvar verileri, patoloji verileri ile tedavi sonrası takip verileri incelendi. En sık karşılaşılan hastalık IgA nefropatisi (%43,3) iken bunu fokal segmental glomerüloskleroz (%24,4), membranöz nefropati (%19,3), minimal değişiklik hastalığı ve membranoproliferatif glomerülonefrit izlemekteydi. Toplam hasta grubunda en sık biyopsi endikasyonu nefrotik sendrom (%38,3) olarak saptandı, bunu asemptomatik idrar anormallikleri (%21,9) takip etmekteydi. Genel olarak MDH hastalarının tGFH'leri korunmuş izlenmekteyken MPGN hastalarında tGFH düzeyi diğer gruplara göre düşük izlendi. Proteinüri düzeylerinin IgAN'de en düşük olduğu izlenmekle birlikte diğer gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi. Patoloji verileri incelendiğinde FSGS grubunda segmental sklerotik glomerül sayısı anlamlı oalrak daha yüksekti; mezengial proliferasyon IgAN ve MPGN gruplarında diğer druplara göre sık saptandı ve subepitelyal birikim MN grubunda belirgin olarak daha sıktı. Endokapiller proliferasyon ise IgAN ve MPGN hasta gruplarında en sıktı. MPGN ve MN hastalarının tamamında IgG birikimi; IgAN hastalarının ise tamamına yakınında IgA pozitifliği izlendi. MPGN hastalarının tamamında C3 birikimi izlendi. Toplam 106 hastaya immünsupresif tedavi verildi. Hastaların ilk tedavi yanıtı ve sonlanımdaki yanıt durumları değişkenlere göre incelendiğinde anlamlı fark izlenmedi. Sonuç: Kliniğimizde biyopsisi yapılan ve/veya takip edilen PGH tanılı hastaların klinik özellikleri ile patoloji verileri ve biyopsi endikasyonları daha önce ülkemizde yapılmış PGH çalışmalarının verileriyle uyumlu olarak sonuçlanmıştır. Hastalara verilen tedaviler incelendiğinde dönemin güncel kılavuzlarına uygun olduğu görülmüştür. Tedavi sonuçları alt parametrelere göre karşılaştırmalı incelendiğinde anlamlı fark izlenmemiştir. Bunun nedeninin alt gruplardaki hasta sayılarının yetersizliği olduğu düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Bezmialem, vakıf, üniversite, primer, glomerüler, hastalıklar, glomerüonefrit, IgA, nefropatisi, fokal, segmental, glomerüloskleroz, membranöz, nefropati, minimal, değişiklik, hastalığı, membranoproliferatif.

Böbrek hastalıklarıGlomerüler filtrasyonGlomerülonefrit+3
Şükran Sevde Sağlam
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Geriatrik hastalarda dehidratasyonun sıklığı, risk faktörleri ve klinik sonuçları

Giriş ve Amaç: Amacımız geriatri polikliniğine başvuran hastalarda dehidratasyonun sıklığını, risk faktörlerini ve klinik yansımalarını araştırmaktır. Materyal ve Metod: Polikliniğimize başvuran hastaların dosyaları retrospektif olarak taranmıştır. Dehidrate hastalar hesaplanmış plazma osmolaritesi [1,86 x (Na+ K) +1,15 x glukoz + üre +14] kullanılarak belirlenmiştir. Hesaplanmış plazma osmolaritesi 295 mOsm/L'den büyük olanlar dehidrate kabul edilmiştir. Hastaların ayrıntılı geriatrik değerlendirme parametreleri ile hidrasyon durumları arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Bulgular: 963 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 79,9'du, %71,7'si kadındı. %31,15'i dehidrate idi. Dehidrate olanlarda kadınlarda fazlaydı (p<0,05). Dehidrate olanlarda Diabetes mellitus (DM) ve Kronik böbrek yetmezliği (KBY) daha fazlaydı (p<0,05). Ayrıntılı geriatrik değerlendirme parametreleri ile gruplar arasında düşme riski, sarkopeni, bağımlılık düzeyleri dehidrate hastalarda daha fazlaydı (p<0,05). Yaş ve cinsiyetin etkisi ortadan kaldırılarak yapılan analize göre ise temel ve enstrümental günlük yaşam aktivitelerindeki bağımlılık, ZKYT'ne göre düşme riski dehidrate olan grupta daha fazlaydı (p<0,05). Yaş, cinsiyet, DM ve KBY'nin etkisi ortadan kaldırılarak yapılan regresyon analizinden sonra, dehidrate olanlardaki ZKYT'ne göre düşme riski halen anlamlı olarak fazlaydı (Odds oranı:1,38, %95 Güven aralığı: 1,0-1,90, p<0,05). Sonuç: Ayaktan hastaneye başvuran her üç yaşlıdan neredeyse biri dehidratedir. Kadın cinsiyette, eğitim süresi az olanlarda, DM ve KBY'si olanlarda dehidratasyon fazladır. Dehidrate hastaların fonksiyonelliklerinde azalma, sarkopeni ve düşme riski artmıştır. Ancak, diğer faktörlerden bağımsız yaşlı dehidrate hastalarda düşme riski 1,4 kat fazladır. Dolayısıyla dehidratasyonu taramak ve önleyici tedbirler almak, dehidratasyon ilişkili olumsuz sonuçlardan korunmakta faydalı olabilir.

Kübra Atcıyurt
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dislipidemi nedeniyle pitavastatin kullananlarda pantoprazol tedavisinin inflamatuar belirteçler üzerindeki etkisinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Statinlerin kardiyovasküler risk faktörleri olan kişilerde, anti inflamatuar etkisinden dolayı dolaşımdaki proinflamatuar sitokin düzeylerini azalttığına dair kanıtlar mevcuttur. Statinlerin yeni üyesi olan pitavastatinin de diğer statin grubu ilaçlar gibi kolesterol düşürücü etkisinin yanında antiinflamatuar etkisini açıklayan kısıtlı çalışmalar mevcut ama hangi mekanizmaya bağlı etki gösterdiği ve proinflamatuar sitokinler üzerindeki etkileri hakkında net bilgi literatürde saptamadık. Proton pompa inhibitörlerinin de bazı çalışmalarda antiinflamatuar etkileri olduğu saptanmış fakat ilgili çalışmalar çelişkilidir. Çalışmamızda, son zamanlarda sıkça kullanılan pitavastatin , pantoprazol ile kombine kullanıldığında kolesterol düşürücü etkisi ve inflamasyon belirteçler üzerine etkisini değerlendirmek amaçlandı. Materyal ve Metot: Prospektif, gözlemsel kohort olarak yapılan çalışmamızda, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi iç hastalıkları polikliniğine gelen ve ESC kılavuzuna göre (LDL-K >190 mg/dl), primer koruma amacıyla pitavastatin tedavisi başlanan hastalar, pantoprazol kullanan ve kullanmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. 3 ay süre ile izlenen hastalarda pitavastatin kullananlar birinci grup(Grup 1), pitavastatin ve pantoprazol birlikte kullananlar ikinci grubu (Grup 2) oluşturdu. Tedavi öncesi ve sonrası olmak üzere iki grup hastalarda LDL-K, HDL-K, Trigliserit, Üre, Kreatinin, Glukoz, AST, ALT, GGT, ALP, LDH, CRP bakıldı ve inflamasyon belirteçleri (IL- 1 β, IL- 6, TNF- α) için kan alınarak -80 °C saklandı. Çalışma tamamlandıktan sonra bütün hastaların testleri yapılarak sonuçları karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplara göre başlangıç frekanslarına bakıldığında her iki grupta demografik özellikler ve başlangıç laboratuvar değerlerde anlamlı fark saptanmadı. Grup 1 ve grup 2 tedaviye başlandığı zamanla tedaviden 3 ay sonraki değerler karşılaştırıldığında Grup 1'de LDL kolesterol ve Trigliserit düzeylerinde anlamlı bir düşüş olduğu saptandı (Sırasıyla P<0.001, P: 0.02). Benzer şekilde grup 2'de LDL kolesterol ve Trigliserit de anlamlı düşüş saptandı (sırasıyla p<0.010, P:0.001), Grup 1 den farklı olarak grup 2'de IL-6 da oldukça anlamlı bir artış saptandı (P<0.001). 3 aylık takip sonunda her iki grupta IL-1 β, TNF-α seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı olmasa da artış saptandı. Sadece grup 2'de IL-6 düzeyinde anlamlı düzeyde artış saptandı. Sonuç: Çalışmamızda, pitavastatin ile pantoprazol birlikte kullanıldığında proinflamatuar belirteçlerden IL-6 seviyesinin 3. ay sonunda anlamlı olarak yükseldiğini gözlemledik. Pitavastatinin LDL kolesterolü ve Trigliseriti anlamlı düşürdüğü halde proinflamatuar sitokin düzeyini düşürmediğini, tedaviye pantoprazol eklendiğinde inflamatuar etkinin arttığını saptadık. Daha kesin sonuçlara ulaşabilmek için prospektif büyük çaplı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler; Dislipidemi; İnflamatuar belirteçler (IL-1 β, IL-6, TNF- α); Pitavastatin; Pantoprazol

DislipidemiPantoprazolPitavastatin+5
Tolunay Uyguroğlu
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Geriatrik diyabetik hastalarda nütrisyonel durumun değerlendirilmesi ve etkileyen faktörlerin araştırılması

Çalışmamız, diyabetli geriatrik hastaların çoğunun beslenme durumunun bozuk olduğunu ortaya koymuştur. Bu durum, hastaların beslenme durumlarının ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesinin önemini vurgulamakta ve takiplerinden sorumlu klinisyenler tarafından kısıtlayıcı diyetlerin kullanılmasından kaçınılması gerektiğinin altını çizmektedir. Bu hastalarda diyabet kontrolü ile beslenme durumu arasında bir ilişki bulunmamasına rağmen, aşırı tedavi ile fiziksel aktivitede azalma arasında doğrudan bir bağlantı gözlenmiştir ve bu da genellikle yetersiz beslenmeye katkıda bulunmaktadır. Bu bulgu, diyabetli geriatrik popülasyonda hem diyabet yönetimini hem de yeterli beslenme ve fiziksel aktivitenin teşvik edilmesini ele alan kapsamlı bir yaklaşımın önemini vurgulamaktadır.Hastaların malnütrisyon riskinin olduğu dönemde bile geriatrik değerlendirme parametrelerinde bozulma olduğu göz önüne alındığında, sadece malnütrisyon değil, malnütrisyon riski de diyabet hastalarında diyabet tedavi durumundan bağımsız olarak diğer geriatrik sendromlarla doğrudan ilişkili fonksiyonel bozuklukların gelişimi için bir risk faktörü olarak değerlendirilmelidir. Çalışmamızın, diyabetik geriatrik hastaların uzun vadeli sağlığını ve prognozunu iyileştirmeyi amaçlayan daha etkili stratejilerin geliştirilmesine yönelik gelecekteki araştırmalar için temel oluşturduğunu düşünüyoruz.

Dıana Carolına Demirtaş
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bezmialem vakıf üniversitesi sağlık uygulama ve araştırma merkezinde HCV RNA pozitif hastaların uzun dönem takip sonuçları: Retrospektif bir çalışma

Giriş ve Amaç: Hepatit C, karaciğer hastalığının önemli bir nedenidir. HCV'nin dünya çapında yaygınlığını kesin olarak tahmin etmek zordur. Bunun nedeni çoğu ülkede teşhis, bildirim ve sistemik sürveyans eksikliğidir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 2022 yılında yaklaşık 58 milyon kişinin kronik HCV enfeksiyonu geçirdiğini bildirmiştir. Bununla beraber her yıl yaklaşık 1,5 milyon yeni HCV enfeksiyon bulaşı meydana geldiğini açıklamıştır. Ülkemizde genel olarak prevalansın %0.3'ün biraz altında olduğu tahmin edilmektedir. Eski çalışmalarda anti-HCV pozitif kişilerin %80'inin HCV RNA pozitif olduğu bildirilmişse de güncel araştırmalarda bu oranın %50-60 arasında olduğu belirtilmiştir. Bu çalışmada Bezmialem Vakıf Üniversitesinde HCV RNA'sı pozitif hastaların klinik, demografik, gelişen kronik karaciğer hastalığı, laboratuvar özelliklerini tanımlamak ve tedavi alan hastalarda kalıcı viral yanıt oranını belirlemek amaçlanmıştır. Yöntem. Çalışma retrospektif olarak tasarlandı. Çalışma grubumuza Bezmialem Vakıf Üniversitesi'nde 26 Ocak 2014 – 17 Ekim 2020 tarihleri arasında HCV RNA'sı pozitif olan hastalar dahil edildi. Veriler hastanemizin kayıt sisteminden alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, genotip, aldığı tedaviler, kronik kararciğer hastalık durumu ve laboratuvar parametreleri değerlendirildi. Çalışma sonucu belirlemede HCV RNA'sı pozitif olan hastaların tedavi alma oranı, gelişen kronik karaciğer hastalığı, mortalite oranı, kalıcı viral yanıt oranı kullanıldı. Bulgular. Çalışmaya HCV RNA'sı pozitif olan 99 hasta dahil edildi. Hasta grubunun %37,4'ü (n=37) erkek ve %62,6'sı (n=62) kadındı. Çalışmaya katılan olguların tanı anındaki yaşları ortalama 57,86±14,17 olarak saptanmıştır. Hastaların 74(%74,7) antiviral tedavi aldı.Tedavi öncesi 50 hastaya karaciğer biyopsi değerlendirilmesi yapıldı. Tedavi alan hastalar incelendiğinde %50'sinin (n=37) Ombitasvir+Paritaprevir ve Ritonavir+Dasabuvir, %10,8'inin (n=8) Sofosbuvir+Ribavirin, %5,4'ünün (n=4) Interferon+Ribaverin+Bocepevir, %10,8'inin (n=8) 2 Glekapiravir+Pibrentasvir ve %23'ünün (n=17) Ledipasvir+Sofosbuvir tedavilerini aldığı görüldü. KVY oranı % 94,5 (74/70) görüldü. Olguların genotipleri incelendiğinde; %8,1'inin (n=8) genotip 1A, %72,7'sinin (n=72) genotip 1B, %6,1'inin (n=6) genotip 2, %8,1'inin (n=8) genotip 3 ve %5,1'inin (n=5) ise genotip 4 olduğu görüldü. Hastaların 27'sinde (%27,7) siroz ve 5'inde (%5) hepatoselüler karsinom geliştiği görüldü. HCV pozitif olan olguların mortalite oranı, HCV negatif olanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Sonuç. Çalışmamızda tedavi edilmeyen hepatit C hastalarında ölüm oranları daha yüksek olduğu saptandı. Ayrıca MELD skoru bu hastalarda tedavi edilen hastalara göre daha yüksek olduğu görüldü. Bu nedenle hepatit C tedavi endikasyonu olan tüm hastaların tanı konulduğu andan itibaren tedavi edilmesi gerekiyor. Anahtar Kelimeler: Hepatit C virusu (HCV), direkt etkili antiviral tedavi, kalıcı viral yanıt, hepatoselüler karsinom

Arzu Valıyeva
Bezmialem Vakıf University
2023
00