Zonguldak Bülent Ecevit University
Faculty

Faculty of Medicine

Zonguldak Bülent Ecevit University

41

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Tez
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan femur kırık modelinde traneksamik asit kullanımının kırık iyileşmesine etkisinin değerlendirilmesi: Deneysel çalışma

Akın Sezgin, Sıçan Femur Kırık Modelinde Traneksamik Asit Kullanımının Kırık İyileşmesine Etkisinin Değerlendirilmesi: Deneysel Çalışma. Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı. Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2019 Traneksamik asit, etkinliğini plazminojen üzerindeki lizin bağlayan bölgeleri geridönüşümlü bloke ederek ve fibrin degradasyonunu önleyerek gösteren sentetik lizin türevidir. Günümüzde, gerek çoklu travmalı ve aktif kan kaybı olan hastalara yapılan acil mudahelelerde, gerekse majör ortopedik cerrahilerde intraoperatif veya postoperatif kanamayı sınırlamak ve hemodinamiyi olduğunca stabil tutmak amacıyla çeşitli ajanlar kullanılmaktadır. Bu ajanlar arasında özellikle traneksamik asit en çok kullanılanlardandır. Literatürdeki çalışmalar daha çok traneksamik asitin hemodinamiyi sağlama ve transfüzyonu en aza indirme etkinliğini araştırmaya yöneliktir. Ayrıca bazı çalışmalarda traneksamik asitin, antifibrinolitik etkisinden bağımsız olarak başlıbaşına antiinflamatuar etkisinin olabileceği gösterilmiştir. Kırık iyileşmesinde gerek kanlanmanın, gerekse inflamasyonun önemli rol oynadığı düşünülünce, traneksamik asitin kırık iyileşmesine etkisinin araştırılması önem arz etmektedir. Bu çalışmanın amacı; traneksamik asitin farklı şekillerde ve farklı dozlarda uygulanmasının, kırık iyileşmesine ve kırık bölgesindeki inflamatuar sürece etkisinin değerlendirilmesidir. Wistar Albino cinsi aynı cinsiyetten(erkek) 64 erişkin rat çalışmaya dahil edildi. Çalışmanın, 8'er rattan oluşmak üzere 8 grupta gerçekleştirilmesi planlanlandı. Grupların hepsine femur şaft osteotomisi+fiksasyon uygulandı. A ve B gruplarına traneksamik asit uygulaması yapılmadı (kontrol grupları). C ve D gruplarına 30 mg/kg IP traneksamik asit uygulandı. E ve F gruplarına 100 mg/kg IP traneksamik asit uygulandı. G ve H gruplarına 50 mg/kg lokal traneksamik asit uygulandı. Cerrahi sonrası 2. haftada A-C-E-G gruplarına, 4. haftada ise B-D-F-H gruplarına anestezi uygulandıktan sonra servikal dislokasyon yapılarak sakrifiye 6 edildi. Ratların sağ femurlarına kalçadan ve dizden dezartikülasyon uygulanarak radyolojik, histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda TA uygulamasının genel olarak kırık iyileşmesine ve inflamasyona olumsuz etkisinin olduğu görülmüştür. Lokal TA uygulamanın erken dönemde kırık iyileşmesini bozarken, geç dönemde inflamasyondaki artışın da etkisiyle iyileşmeyi sağlayabildiği görülmüştür. Düşük doz (30 mg/kg) ip uygulamanın geç dönemde de kırık iyileşmesini olumsuz etkilediği saptanmıştır. Özellikle IL-6 değerleriyle kırık iyileşme derecesinin paralellik gösterdiği belirlenmiştir.

Femoral kırıklarHayvan deneyleriKırık iyileşmesi+5
Akın Sezgin
Zonguldak Bülent Ecevit University
2019
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Solunum sıkıntısı ile yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatan hastalardaki vitamin D düzeyi, maternal vitamin D düzeyi, vitamin D gen polimorfizmi ile solunum sıkıntısı arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: D vitamini yağda çözünen bir vitamin olup çok az miktarda besinlerde bulunur, asıl kaynağı güneş ışığı ile ciltte sentezdir. D vitamininin gebelikte ve erken çocukluk döneminde, yaşamın ilerleyen dönemlerinde bazı hastalıklara karşı koruduğu gösterilmiştir. Kordon kanındaki serum 25(OH) vitamin D düzeyi annenin serum düzeyinin %50-60'ı kadardır. Bu nedenle annenin serum D vitamini düzeyinin düşük olması erken bebeklik dönemindeki vitamin D eksiklik ya da yetersizliği için en önemli risk faktörü olarak düşünülmektedir. Vitamin D'nin en aktif formu serum 1,25 (OH) 2 vitamin D, vitamin D reseptörü (VDR) yoluyla hedef dokular üzerindeki etkisini göstermektedir. Birçok doku VDR içerir ve bu reseptör geninin insanda çeşitli polimorfik formları bulunmaktadır. Fok I, Bsm I, Apa I ve Taq I en çok tanımlanan uzun parçalı polimorfizmlerdir. Vitamin D'nin kalsiyum ve kemik metabolizmasının yanında kardiyovasküler, immün sistem, solunum sitemi ve daha pek çok sisteme etkisi açısından araştırmalar yapılmış olmasına rağmen; gebelik sırasında ve sonrasında anneye ve bebeğe olan etkileri ile ilgili çalışmalar devam etmektedir. Çalışmamızda serum 25(OH) vitamin D düzeyinin ve gen polimorfizmlerinin (Fok I ve Taq I) yenidoğanda solunum sistemi hastalıkları ile olan ilişkilerini tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızın hasta grubu Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'ne Mart 2018-Ağustos 2018 tarihleri arasında solunum sıkıntısı nedeni ile yatışı yapılan; doğum haftası 34-42 hafta arasında olan hastalar ile annelerinden oluşturuldu. Kontrol grubu ise 34-42 gebelik haftasında (GH) doğan sağlıklı yenidoğanlar ile annelerinden oluşturuldu. Tüm olguların demografik özellikleri, doğum haftası, doğum kilosu, doğum şekli, erken doğum nedeni, doğumda müdahale olup olmadığı, prenatal bilgileri, tekli/çoğul gebelik durumu, antenatal steroid uygulanma durumu, annenin gebelikte kullandığı rutin ilaçlar, solunum sıkıntısı nedenleri; yenidoğanın geçici takipnesi (TTN), Respiratuvar Distress Sendromu (RDS), konjenital pnömoni, Bronkopulmoner Displazi (BPD), sürfaktan uygulama durumu, ek komplikasyon, Mekonyum Aspirasyon Sendromu (MAS), hava kaçağı sendromları, pnömotoraks gibi durumların varlığı sorgulandı. Hasta ve kontrol grubundaki tüm annelere imzalı onamları alınarak anket uygulandı; yaşları, eğitim durumu, gebelikte ilaç kullanımı, multivitamin, güneş kremi kullanımı, başörtüsü durumu, ikamet edilen konut tipi sorgulandı. Bulgular: Çalışmamıza 67 hasta yenidoğan ve anneleri ile 67 kontrol yenidoğan ve annelerinden olmak üzere toplam 268 birey dahil edildi. Alınan hasta ve kontrol yenidoğan grupların %50,8 (n=68)'i kız, %49,2 (n=66)'si ise erkek olarak saptandı (p>0,05). Çalışmaya alınan grupların gestasyonel hafta ortalamaları hasta grupta 36,0±1,6 hafta, kontrol grupta ise 36,9±1,4 hafta olarak bulundu (p>0,05). Hasta grubun doğum kilosu ortalaması 2774,8±563 gram, kontrol grubun doğum kilosu ortalaması ise 2828,0±550 gram olarak bulundu (p>0,05). Hasta ve kontrol grubu tüm yenidoğanların vitamin D düzeyleri incelendiğinde; hasta yenidoğanların vitamin D düzey ortalaması 15,8±8,8 ng/ml, kontrol yenidoğanların vitamin D düzey ortalaması 17,2±6,6 ng/ml saptandı (p>0,05). Çalışmaya alınan annelerde ise hasta grubu annelerin vitamin D düzey ortalaması 13,01±7,7 ng/ml, kontrol grubu annelerin vitamin D düzey ortalaması 16,6±7,2 ng/ml bulundu (p>0,05). Hasta yenidoğanların vitamin D düzeyleri ile solunum sistemi hastalıkları arasındaki ilişki incelendi. RDS, TTN, konjenital pnömoni ile yenidoğan yoğun bakıma yatışı yapılan yenidoğanların vitamin D düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). Genetik değerlendirme hasta ve kontrol yenidoğanlarda çalışıldı. Genetik değerlendirme aşamalarında kontrol gruptan 2 yenidoğanın DNA izolasyonundan sonuç alınamaması nedeniyle çalışmadan çıkarıldı. Sonuç olarak genetik değerlendirmede çalışmamıza 67 hasta ve 65 kontrol olmak üzere toplam 132 yenidoğan dahil edildi. Vitamin D Reseptörü Fok I polimorfizmlerinin FF, Ff, ff genotiplerinden ff genotipi çalışma grubumuzda saptanmadı. Vitamin D Reseptörü Fok I polimorfizmlerinden FF, Ff genotipleri açısından hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Vitamin D Reseptörü Taq I polimorfizmi hasta grubunda 67, kontrol grubunda 65 yenidoğanda çalışıldı. Vitamin D Reseptörü Taq I polimorfizmlerinden CC, CT, TT genotipleri açısından hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Çalışmaya alınan yenidoğanlarda bakılan her iki gen polimorfizminin de vitamin D düzeyi ile arasında ilişki bulunmadı (p>0,05). Vitamin D Reseptörü Taq I ve Fok I polimorfizmlerinin hasta yenidoğanlardaki solunum sistemi hastalıkları (TTN, RDS, Konjenital Pnömoni) ile arasındaki ilişki araştırıldı. Her iki gen polimorfizmi ile RDS, konjenital pnömoni, TTN arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). Tartışma ve Sonuç: Ülkemizde doğurganlık yaş grubundaki kadınlardaki D vitamini eksikliğinin %80 oranında olduğu bildirilmiştir. Çalışmamızda maternal ve yenidoğan vitamin D düzeyleri ile yenidoğan solunum sistemi hastalıkları (TTN, RDS, Konjenital Pnömoni) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Genetik polimorfizmler açısından çalışmamızın sonuçlarında Fok I ve Taq I gen polimorfizmleri ile TTN, RDS, Konjenital Pnömoni arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Gelecekte daha geniş popülasyonlar üzerinde yapılacak olan çalışmalar ile VDR gen polimorfizmlerinin solunum sistemi hastalıkları ve daha pek çok sistem hastalıkları patogenezindeki rolünün daha net olarak anlaşılması beklenilebilir ve gebelerin takiplerinin daha sık aralıklarla yapılması, sağlık bakanlığı destek programı kapsamında verilen vitamin D desteğinin daha efektif uygulandığından emin olunması ile hem annelerin hem yenidoğanların postpartum dönemde vitamin D eksikliğine bağlı oluşabilecek sorunlarının azaltılması sağlanabilir.

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+7
Fatma Güven Şanver
Zonguldak Bülent Ecevit University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Chiari tip 1 malformasyonlu yetişkin hastalarda durasplit ve duraplasti teknikleri ile yapılan ameliyatların ve tedavi sonuçlarına etkilerinin retrospektif olarak karşılaştırılması

Giriş: Chiari tip 1 malformasyonu'nun cerrahi tedavisinde, standart bir cerrahi teknik ortaya konulamamış olmasına rağmen, suboksipital kraniektomiyi takiben yapılan duraplasti, günümüzde en çok tercih edilen cerrahi teknik olma özelliğini sürdürmektedir. Son yıllarda, duranın dış yaprağı soyularak yapılan, durasplit tekniği de kullanılmaktadır. Bu çalışmada, biri daha az invaziv olan iki cerrahi tedavi tekniğinin, klinik ve radyolojik olarak, fayda görme oranları değerlendirilerek bir birine üstünlüklerinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, 2014 Ocak- 2018 Nisan ayları arasında, Bülent Ecevit Üniversitesi Nöroşirurji Kliniği'nde, Chiari tip 1 malformasyonu tanısı konulmuş ve ameliyat olmuş 28 hastanın bilgilerinin, retrospektif olarak değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Hastaların demografik özellikleri, semptomları, fizik ve nörolojik muayene bulguları, preoperatif ve postoperatif radyolojik görüntüleme verileri, otomasyon sisteminden alınarak kayıt edilmiştir. Hastaların, preoperatif ve postoperatif değerlendirme sonuçları da, otomasyon sistemi üzerinden temin edilmiştir. Hastaların preoperatif ve postoperatif radyolojik görüntüleri, otomasyon sistemi üzerinden incelenerek gerekli ölçümler ve veriler elde edilmiştir. 17 hastaya suboksipital kraniektomiyi takiben duraplasti yapıldığı, 11 hastaya ise suboksipital kraniektomiyi takiben durasplit tekniği ile dura dış yaprağının soyulduğu ve iç yaprağına da mikroinsizyonlar yapıldığı kayıt altına alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 38,5± 13 olup, çalışmada ki kadın erkek oranı 2.1/1 olarak tespit edilmiştir. Hastaların % 50 sinde siringomiyeli mevcuttur. Ortalama tonsil herniasyon uzunluğu 11.64 ± 4 mm, ortalama tonsillo-dural mesafe 4.18 ± 1.7 mm olarak bulunmuştur. Herniye tonsil uzunluğu ile siringomiyeli varlığı arasında ve tonsillo-dural mesafe ile klinik iyileşme arasında istatistiksel açıdan anlamlı sonuç izlenmemiştir. Duraplasti ve durasplit teknikleri arasında VAS, Chicago Chiari Sonuç Ölçeği, Boyun Özürlülük İndeksi, Nörolojik Skorlama Sistemi ve modifiye JOA skorlaması kullanılarak, hastalığın tedavisi üzerine yapılan değerlendirmelerde anlamlı fark izlenmemiştir. Hastane yatış süresi, operasyon süresi ve komplikasyon oranları açısından, durasplit tekniği lehine anlamlı sonuçlar izlenmiştir. Sonuç: Suboksipital Kraniektomiyi takiben yapılan Duraplasti, Chiari tip 1 malformasyonu'nun tedavisinde etkili bir cerrahi yöntemdir. Suboksipital Kraniektomiyi takiben Durasplit tekniği ile dura dış yaprağının soyulması ve sonrasında duranın iç yaprağına yapılan mikroinsizyonlar ile de etkili sonuç alınabilir. Durasplit tekniği, BOS fistülü başta olmak üzere daha az komplikasyon oranı, daha kısa operasyon süresi ve daha kısa hastane yatış süresi ile iyi bir alternatif olarak görülmektedir.

Arnold-Chiari malformasyonuBeyin sapıCerrahi+4
Eren Görkem Gün
Zonguldak Bülent Ecevit University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp fakültesi öğrencilerinin acil kontrasepsiyon konusunda bilgi tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

Amaç: Son 20 yılda önemli hale gelen aile planlaması kavramı özellikle kontraseptif yöntemlere yönelik müdahale çalışmalarını artırmış ve bu alanın bir kolu olarak kontraseptif yöntemlere ilişkin pek çok popülasyonda tutum ve bilgi düzeyi çalışılır hale gelmiştir. Bu amaçla bu çalışmada Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde okuyan birinci ve altıncı sınıf tıp öğrencilerinin acil kontraseptif yöntemlere ilişkin bilgi düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma Nisan 2018 ile Haziran 2018 tarihleri arasında yapılmıştır. Katılımcılara demografik bilgilerinin yer aldığı soru formu ile ertesi sabah hapına ilişkin bilgi ve tutum düzeylerini ölçen anket verilmiştir. Bulgular: Araştırmaya toplam 201 öğrenci katılmış olup bunların %59,2'si kadındır. Birinci sınıflardan toplam 131 öğrenci bulunurken geri kalanlar ise altıncı sınıf tıp öğrencileridir. Temel olarak sınıf düzeyi yükseldikçe öğrencilerin kontraseptif yöntemlere ilişkin bilgi düzeylerinin arttığı görülmüştür. Bir diğer bulgu ise bilgi düzeyi arttıkça öğrencilerinin tutumlarının olumlu yönde arttığı görülmüştür. Sonuç: Yapılan istatistikler sonucunda acil kontraseptif yöntemlere ilişkin bilginin türü ne olursa olsun cinsiyetler arası bir fark bulunmazken, altıncı sınıf öğrencilerinin birinci sınıflara göre bilgi düzeylerinin daha fazla olduğu saptanmıştır; ancak yine de bu çalışma için altıncı sınıf tıp öğrencilerinin beklenilen bilgi düzeyinde olmadıkları görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Acil kontrasepsiyon, aile hekimliği, tıp fakültesi öğrencileri, ertesi günü hapı, farkındalık, tutum.

Aile hekimliğiDoğum kontrolüFarkındalık+6
Hüseyin Uğur
Zonguldak Bülent Ecevit University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mast hücre stabilizatörü kromolin sodyumun deneysel kolestazda olası iyileştirici etkilerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Kolestaz; hepatosellüler hasar, duktus hücre proliferasyonu ve karaciğer fibrozisine neden olmaktadır. Mast hücreleri hepatobiliyer hastalıklarda sayıca artarak fibrotik değişikliklerin oluşumunda rol oynamaktadır. Kolestatik kaşıntı oluşumunda çeşitli mekanizmalar tanımlanmış olsa da patogenez kesinlik kazanmamıştır. Bu çalışmamızda koledok ligasyonu ile deneysel kolestaz oluşturulan rat modelinde, mast hücre stabilizatörü bir ajan olan kromolin sodyumun deneysel kolestazda biyokimyasal ve histopatolojik olası iyileştirici etkilerini incelemeyi, kolestatik kaşıntı üzerine etkinliğini araştırmayı ve bu etkinliğin derecesini bu alanda kullanılan bir grup terapötik ajanın etkinliği ile karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 193-296 gram arasında değişen, Spraque Dawley cinsi 69 adet erkek rat; randomize bir şekilde 8 gruba ayrıldı. Cerrahi işlem öncesi ağırlıkları ölçülen ratlara post-operatif 10 gün süreyle, ardışık her gün belirlenen tedaviler uygulandı. Laparotomi yapılan sham grubuna (n=9) koledok ligasyonu (KL) uygulanmadı, tedavi verilmedi. Kontrol grubuna (n=12) koledok ligasyonu uygulandı ve tedavide intraperitoneal (ip) serum fizyolojik verildi. Diğer 6 gruba da koledok ligasyonu uygulandı. Bu gruplardan KL+KROM grubuna (n=9) ip kromolin sodyum, KL+KFA grubuna (n=8) ip klorfeniramin maleat, KL+SERT grubuna (n=8) oral sertralin, KL+OND grubuna (n=8) ip ondansetron, KL+UDKA grubuna (n=7) oral ursodeoksikolikasit ve KL+NAL grubuna (n=8) ip naloksan uygulandı. Deneyin 5. ve 10. günü denekler 5'er dakika boyunca kaşınma davranışı yönünden gözlendi. 10 günün sonunda ağırlıkları ölçülen deneklerin genel anestezi altında kan örnekleri alındıktan sonra sakrifikasyon ile histopatolojik çalışmalar için doku (cilt-cilt altı, periton zarı, karaciğer) örnekleri alındı. Bulgular: KL+KROM grubunda kontrol grubuna göre, plazma AST ve ALT değerleri dışındaki biyokimyasal parametrelerde (serum histamin ve ototaksin, plazma total safra asitleri, ALP, GGT, total ve direkt bilirubin düzeyleri) anlamlı azalma izlendi (p<0.05) ve sayıca en çok parametrenin anlamlı azalma gösterdiği grup KL+KROM grubu idi. Karaciğer spesmenleri histopatolojik açıdan değerlendirildiğinde, medikal tedavi gruplarından KL+KROM ve KL+SERT grubunda portal inflamasyon, lobuler inflamasyon, safra duktus proliferasyonu, nekroz ve fibrozis açısından kontrol grubuna göre anlamlı histopatolojik iyileşme izlendi (p<0.05). Kolestaz ile birlikte karaciğer, cilt ve periton mast hücre sayılarının arttığı görüldü. KL+KROM grubunda; karaciğer ve periton mast hücrelerindeki azalma kontrol grubuna göre anlamlı iken (sırasıyla p=0.003, p=0.004), cilt mast hücre sayılarındaki azalma anlamlı bulunmadı (p=0.09). Deneyin 5. gün ve 10. gün kaşınma davranışı izleminde tüm grupların kaşınma süreleri ortalamaları kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük izlendi (sırasıyla p<0.05, p<0.05). Kaşınma sürelerinin kontrol, sham, KL+OND ve KL+NAL gruplarında 5. günden 10. güne artmış olduğu; KL+KFA, KL+SERT, KL+UDKA ve KL+KROM gruplarında ise azalmış olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamız göstermiştir ki; kolestatik kaşıntıda daha önce denenmemiş bir ajan olan mast hücre stabilizatörü kromolin sodyum, umut vadedici anti-pruritik etkinliğe sahiptir ve kolestazda biyokimyasal ve histopatolojik iyileşme sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Kolestaz, kolestatik kaşıntı, mast hücreleri, kromolin sodyum, ototaksin

KaşıntıKolestazKromolin sodyum+4
Hanife Yurdakul Ertan
Zonguldak Bülent Ecevit University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelerde yapılan 75 GR glukoz tolerans testinin maternal plazma oksidatif statusa etkisi

Giriş-Amaç: Gestasyonel diyabetes mellitus (GDM), gebelik sırasında başlayan ya da ilk kez gebelikte farkedilen çeşitli derecedeki karbonhidrat intoleransı olarak tanımlanmaktadır. En önemli özelliği gebelikten sonra kendiliğinden ortadan kalkmasıdır. GDM'nin taranması, tanısının konulması; gebelik sırasında ve sonrasında maternal kötü etkilerinin önlenebilmesi için önemlidir. GDM tanısı için tüm gebelere gebeliğin 24.-28. haftaları arasında, 75 gr oral glukoz tolerans testi (OGTT) yapılmalıdır. Diyabette oksidatif stres oluşumunun çoğunlukla hiperglisemiye bağlı olabileceği öne sürülmüştür. Biz çalışmamızda OGTT sırasında oluşturulan akut hipergliseminin oksidatif statusa etkisini araştırdık. Materyal ve Metod: Çalışmamız 1 Haziran 2018 ile 31 Aralık 2018 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde yapılmıştır. 24-28. gestasyonel haftalardaki 75 gr OGTT yapılan 50 gebenin test sırasında alınan kan plazmalarında ve aynı gebelerin aynı gün açlık kan plazmalarındaki Total Oksidan Status (TOS), Total Antioksidan Status (TAS) seviyeleri ölçüldü. Bu değerler yardımıyla Oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplandı. Oral glukoz yükleme sonrası oluşan TAS, TOS ve OSİ seviyeleri ile aynı hastaların bakılan açlık TAS, TOS ve OSİ seviyeleri karşılaştırıldı. Bulgular: 75 gr OGTT sırasında oluşan TAS, TOS ve OSİ değişimi anlamlı bulunmamıştır. Bu test sırasında oluşturulan hipergliseminin akut oksidatif stresi arttırmadığı saptanmıştır. Ayrıca GDM saptanan gebelerde de test sırasında oksidatif stres oluşmadığı saptanmıştır. Tartışma: Bizim çalışmamız gebelikteki 75 gr OGTT sırasında akut gelişen oksidatif stresin araştırılması açısından özgün bir çalışmadır. Önceki çalışmalar daha çok kronik hipergliseminin kan ve doku üzerine oksidatif stres etkisi üzerineyken, çalışmamızda gebelerde akut hipergliseminin oksidatif stres üzerine etkisini araştırdık. Çalışmamızda GDM tanısı konulan gebelerde de glukoz yüklemesi ile beraber oksidatif stres artışı saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamıza göre; 75 gr OGTT sırasında gebeye verilen glukozun, akut olarak anlamlı bir oksidatif stres oluşturmadığını, GDM tanısı alan ve almayan gebeleri akut oksidatif stres gelişimi açısından karşılaştırdığımızda, akut hipergliseminin TAS ve TOS seviyelerinde anlamlı fark tespit edilmediğini saptamış bulunmaktayız. Bu bulgular daha fazla hasta içeren çalışmalar ile desteklenmelidir. Anahtar Kelimeler: Gestasyonel Diyabetes Mellitus (GDM), 75 Gr Oral Glukoz Tolerans Testi (OGTT), Oksidatif Stres, Total Oksidan Status (TOS), Total Antioksidan Status (TAS), Oksidatif Stres İndeksi (OSİ)

AntioksidanlarDiabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitus+4
Gamze Balahoroğlu
Zonguldak Bülent Ecevit University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal hücreli karsinomlarda tümör hacminin, böbrek hacmine oranının prognostik faktörler ile ilişkisi

Engin Denizhan Demirkıran, Renal hücreli karsinomlarda tümör hacminin, böbrek hacmine oranının prognostik faktörler ile ilişkisi, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Üroloji Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2019 Giriş: Renal hücreli karsinomlar erişkin kanserlerin %2-3'ünü oluşturmaktadır. Evrelemede kullanılan yöntem TNM sınıflaması olup, bu sınıflamada en önemli belirleyici tümörün en büyük çapıdır. Bu sınıflamaya göre, en büyük çapı aynı olan iki farklı tümör ait oldukları böbrek boyutları hesaba katılmadan aynı gruba dahil edilmekte ve benzer şekilde tedavi edilmektedir. Böbrek boyutuna göre kapladıkları hacmin yarattığı etki hesaba katılmamaktadır. Çalışmamızda renal hücreli karsinom tanısı almış hastalarda daha önce değerlendirilmemiş olan tümör hacminin, böbrek hacmine oranının prognoza ve prognostik faktörler üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereçler ve yöntem: Çalışmada 01.2005 - 08.2018 yılları arasında böbrek tümörü nedenli radikal nefrektomi uygulanmış 232 hastanın dosyaları incelendi. Hastalar tümör/böbrek hacim oranı 0,45'in üzerinde ve altında olacak şekilde gruplara ayrıldı. Bu grupların sağ kalım, klinik ve patolojik faktörler ve prognoz ilişkileri analiz edildi. Grup karşılaştırmalarında Mann Whitney U, Pearson, Yates, Fisher ki-kare ve Wilcoxon testleri kullanıldı. Sağ kalım analizleri Kaplan-Meier testi ile hesaplandı. Sağ kalımı etkileyen faktörler ise Cox regresyon analizi ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 151 hastanın dağılımı 44 kadın (%29,1), 107 erkek (%70,9) şeklinde saptandı. Ortanca tümör hacmi 45,04 cm3 (1,24-1647,36), ortanca böbrek hacmi ise 293,02 cm3 (13-2808) olarak saptandı. Hastaların 41'i (%27,2) T1a, 71'i (%47) T1b, 21'i (%13,9) T2a, 18'i (%11,9) T2b evrede bulundu. Tümör hacmi (p<0,001), T evresi (p<0,001), renal ven tutulumu (p:0,020), mikrovasküler invazyon (p:0,001), tümör nekrozu (p:0,010), toplayıcı sistem invazyonu (p:0,003), cerrahi sınır pozitifliği (p:0,020) değerlerinin yüksek tümör/böbrek hacim oranı grubunda anlamlı olarak daha yüksek olduğu izlendi. T evresi arttıkça tümör/böbrek hacim oranının da arttığı saptandı. Patolojik kötü prognostik faktörlerin pozitif olduğu hastalarda tümör/böbrek hacim oranının anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. Kanser özgül sağ kalımda yüksek tümör/böbrek hacim oranı grubunun (88,607 ± 13,729) düşük tümör/böbrek hacim oranı grubuna (152,348 ± 8,059) göre anlamlı olarak düşük sağ kalım süresi gösterdiği ve benzer şekilde genel sağ kalım yönünden yüksek tümör/böbrek hacim oranı grubunun (87,126 ± 12,933) düşük tümör/böbrek hacim oranı grubuna (132,582 ± 7,492) göre anlamlı olarak düşük sağ kalım süresi gösterdiği izlendi. Sonuç: Tümör/böbrek hacim oranı; analizler sonucunda bağımsız prognostik faktör olduğu bilinen ve çalışmamızda bağımsız prognostik faktör olarak bildirilen birçok değeri öngörmede etkin bir parametre olarak gösterilmiştir. Böbrek hacminin hesaplamaya katılması ile ortaya çıkan tümör/böbrek hacim oranı değeri kullanımının prognoza etki ettiği gösterilmiş; klinik ve patolojik faktörleri ön görmede anlamlı sonuçlar ortaya koyduğunu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Renal hücreli karsinom, tümör hacmi, böbrek hacmi, risk faktörleri, prognoz.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek neoplazmları+5
Engin Denizhan Demirkıran
Zonguldak Bülent Ecevit University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kadınların pap-smear testi yaptırma konusundaki davranışlarının sağlık inanç modeli ölçeği kullanılarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran kadın hastaların ve yakınlarının Pap-Smear testi yaptırma konusundaki davranışlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Araştırma 1 Ekim 2018 ile 30 Ekim 2018 tarihleri arasında yapılmıştır. Katılımcılara demografik bilgilerinin yer aldığı soru formu ile Akyüz ve arkadaşları tarafından (2006) geliştirilen Pap-smear testi ve rahim ağzı kanseri için sağlık inanç modeli (SİM) ölçeği verilmiştir. Tüm ölçekler yüz yüze görüşme yöntemi ile doldurtulmuştur. Bulgular: Araştırmaya 90'ı Olgu, 104'ü Kontrol olmak üzere toplam 194 kişi katılmıştır. Yapılan istatistikler sonucunda iki grup arasında SİM alt boyutları bakımından anlamlı bir fark saptanmıştır. Sonuç: SİM alt boyutları ve olgu kontrol grupları arası fark incelendiğinde sadece duyarlılık alt boyutu açısından anlamlı fark saptanmıştır. Demografik değişkenlerin hiçbiri duyarlılık alt boyutu için anlamlı fark oluşturmamıştır. Olgu grubunun Pap-smear testi yaptırmaya daha duyarlı olduğu saptanmıştır. Sigortası olan ve çalışan kişilerin bu test için duyarlılığı yüksek, engel alt boyutu düşük, sağlık motivasyonu alt boyutu ise yüksek saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Pap-smear testi, rahim ağzı kanseri, sağlık inanç modeli

KadınlarNeoplazmlarPap smear testi+4
Cansel İnce
Zonguldak Bülent Ecevit University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nükleozid/nükleotid analog tedavisi alan kronik hepatit B enfeksiyonlu hastalarda tedaviye yanıtın nötrofil/lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi düzeylerindeki değişim ile değerlendirilmesi

Kıvılcım Çiçek Çisem, Nükleozid/Nükleotid Analog Tedavisi Alan Kronik Hepatit B Enfeksiyonlu Hastalarda Tedaviye Yanıtın Nötrofil/Lenfosit Oranı ve Ortalama Trombosit Hacmi Düzeylerindeki Değişim ile Değerlendirilmesi, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2019. Giriş: Kronik Hepatit B virüs (HBV) enfeksiyonu dünyada halen sık görülen mortalite ve morbidite sebeplerinden biridir. Bugün için etkili tedavi ajanları ile tedavi edildiğinde hepatik fibrozis, siroz ve hepatoselüler karsinom (HSK) gelişme riskinin azaldığı gösterilmiştir. Fakat tedavi başarısını ölçen yöntemler kısıtlıdır. Biz bu çalışmada; nükleozid/nükleotid analoğu tedavisi alan kronik HBV'li hastalarda tedavi öncesi ve sonrası nötrofil/lenfosit oranı (NLO), platelet/lenfosit oranı (PLO) ve ortalama trombosit hacmi (Mean Platelet Volume) (MPV) parametrelerindeki değişimin tedavi başarısını değerlendirmede kullanılabilirliğini ölçmek istedik. Materyal ve Metod: Ocak 2013 ve Kasım 2017 yılları arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda Kronik HBV tanısı ile takipleri yapılan ve nükleozid/nükleotid analoğu tedavisi başlanan 136 hasta bu çalışmaya dahil edildi. Hastaların temel tanımlayıcı özellikleri (yaş, cinsiyet, komorbid hastalıklar, ilaçlar ve uygulanan tedaviler, tedavi süreleri) kaydedildi. En az bir yıl düzenli nükleozid/nükleotid analoğu tedavisi alan ve kontrolleri yapılan hastalar tedavi öncesi ve sonrası Nötrofil, Lökosit, Platelet, NLO, PLO, MPV, Aspartat transaminaz (AST), Alanin transaminaz (ALT), Gama glutamil transferaz (GGT), Total Bilirubin, Albumin, Uluslararası normalizasyon oranı (INR), Alfa feto protein (AFP), Hepatit B e Antijeni (HBeAg), Hepatit B Virüs Deoksiribo Nükleik Asit (HBV DNA) değerleri açısından retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 136 hastanın % 38.97' si (53) kadın, % 61.03' ü (83) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 43.21±11.35 idi. Kadın hastaların yaş ortalaması 44.19±10.68, erkek hastaların yaş ortalaması ise 42.59±11.79 idi. Hastaların %41.2'si (56) Tenofovir, %7.35'i (10) Entekavir, % 32.4'ü (44) Lamivudin ve % 19.11'i (26) Telbivudin tedavisi almakta idi. Çalışmamız ana konusu olan nükleozid/nükleotid analoğu tedavisi öncesi NLO (nlo1) değerleri ile tedavi sonrası NLO (nlo2) değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (p=0.577). Sonrasında, hastalar aldıkları nükleozid/nükleotid analoğu'na göre alt gruplara ayrılarak incelendi. Tüm alt gruplarda hastaların tedavi öncesi ve sonrası NLO değerleri arasında anlamlı değişim farkı izlenmedi (tenofovir p=0.12, entekavir p=0.646, lamivudin p=0.065, telbivudin p=0.286). Ayrıca hastalar Histolojik Aktivite İndeksi (HAI) skorlarına göre düşük aktivite ve yüksek aktivite grubu olarak 2 gruba ayrıldı. Her iki grupta da tedavi öncesi ve sonrası NLO düzeyleri arasında anlamlı değişim farkı izlenmedi (HAI≤12 p=0.482, HAI>12 p=0.893). Hastalarda yine tedavi öncesi PLO (plo1) ve tedavi sonrası PLO (plo2) değerleri arasında anlamlı değişim farkı izlenmedi (p=0.337). Alt grup analizi yaptğımızda ise sadece Telbivudin kullanan hasta grubunda tedavi sonrasında hastalarda PLO'nun anlamlı derecede yükseldiği saptandı (p=0.016). Yine aynı şekilde düşük aktivite grubu (HAI≤12) ve yüksek aktivite grubunda (HAI>12) da PLO düzeylerinde tedavi sonrası anlamlı değişim farkı izlenmedi (HAI≤12 p=0.429, HAI>12 p=1). Hastalarda tedavi öncesi ve tedavi sonrası MPV değerleri arasında anlamlı değişim farkı saptanmadı (p=0.645). Alt grup analizinde Tenofovir kullanan hastalarda tedavi ile MPV düzeylerinde anlamlı derecede düşüş olduğunu saptandı (p=0.001). Entekavir kullanan hastalarda ise tam ters olarak tedavi sonrası MPV düzeylerinde anlamlı derecede artış olduğu saptandı (p=0.009). Ayrıca düşük aktivite grubu (HAI≤12) ve yüksek aktivite grubunda (HAI>12), tedavi sonrası MPV düzeylerinde anlamlı değişim farkı saptanmadı (HAI≤12 p=0.589, HAI>12 p=0.715). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda, nükleozid/nükleotid tedavisi alan hastaların tedavi yanıtlarını değerlendirmede NLO, PLO ve MPV' nin bir katkısı olmadığı saptandı. Bununla beraber kullanılan ilaç bazında değerlendirildiğinde, Tenofovir tedavisi verilen hastalarda MPV düzeylerindeki düşüşün, Telbivudin tedavisi verilen hastalarda ise PLO düzeylerindeki yükselmenin tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde sınırlı da olsa katkısı olabileceğini saptadık. Klinik pratikte bu parametrelerin kullanılabilmesi için randomize, prospektif, uzun takip süresi ve daha geniş hasta sayısına sahip çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kronik Hepatit B, Nükleozid/Nükleotid Analoğu, MPV, NLO ve PLO

Hepatit BLenfositlerNötrofiller+4
Çisem Kıvılcım Çiçek
Zonguldak Bülent Ecevit University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doğal olarak yaşlandırılmış kâğıt belgelerdeki ıslak imzalarda mürekkep yaş tayininin kimyasal yöntemlerle ayırt edilmesinin adli belge incelemesi açısından değerlendirilmesi

Amaç: Bu araştırmada adli belge incelemeciliğinde önemli bir yer tutan adli belge sahteciliği kapsamında; doğal olarak yaşlandırılmış kâğıt belgelerdeki mavi, kırmızı ve siyah tükenmez kalemle atılan ıslak imzalarda mürekkep yaş tayininin kimyasal yöntemlerle ayırt edilmesinin adli belge incelemesi açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu araştırmada 15.04.2018- 15.10.2018 tarihleri arasında, her ay aynı özellikteki kâğıtlara, aynı kişi tarafından, aynı marka mavi, kırmızı, siyah renkteki tükenmez kalemler ile aynı yazılar yazılıp, o günün tarihiyle birlikte ıslak imzalar atıldı, yazılan belgeler önceden yazılanın üstüne konularak kapalı karton kutuda aynı koşullarda doğal yaşlandırmaya bırakıldı. Sonrasında örneklerde mürekkep yapısında uçucu olarak bulunan Fenoksietanol, GC-MS sistemi ile incelenerek analiz edildi. Bulgular: Yapılan analizler neticesinde; her üç renkteki tükenmez kalem mürekkebi ile oluşturulmuş 1 günlük ve 1 aylık yazılı belgeler kıyaslandığında, fenoksietanol miktarlarında azalma tespit edilmiştir. Her üç renkteki tükenmez kalemlerle oluşturulan 3 ve 4 aylık yazılı belgelerdeki fenoksietanol miktarları karşılaştırıldığında, beklenmedik şekilde 4 aylık belgelerdeki fenoksietanol miktarları 3 aylık belgelerdekinden daha yüksek değerlerde olduğu görülmüştür. 5 ve 6 aylık yazılı belgelerdeki fenoksietanol miktarları karşılaştırıldığında, 5 aylık belgelerdeki fenoksietanol miktarları 6 aylık belgelerdekinden az da olsa yüksek saptanmıştır. Kırmızı, mavi ve siyah tükenmez kalemlerle oluşturulan 1 günlük ve 6 aylık belgelerdeki fenoksietanol miktarlarının azalma oranı kendi içinde kıyaslandığında 6 aylık belgelerde %50'nin üzerinde oranlarda (kırmızı %52.5 - mavi %66.5 – siyah %60.1) fenoksietanol miktarlarında düşüş tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda yazılı belgeler yaşlandıkça fenoksietanol miktarında düşüş beklendiği ancak bazı aylarda düşüş yerine aksine yükselme olduğunu görülmüştür. Bu durumun da temel olarak aynı şartlarda aynı kişi tarafından oluşturulup, aynı koşullarda saklanan belgelerin, üst üste konulması neticesinde fenoksietanolün bir kâğıt belgeden alt ve üstündeki diğer kâğıt belgelere difüzyonuna bağlanmıştır. Ayrıca aynı kişi tarafından farklı zamanlarda oluşturulmuş yazılı belgelerde dahi bası farkı olabileceği ve bu durumunda sonuçları etkileyeceği şeklinde yorumlanmıştır. Aynı koşularda aynı kişi tarafından oluşturulup aynı şartlarda saklanan yazılı belgelerde fenoksietanol miktarları arasında anlamlı derecede fark olduğu durumlarda belgeler arasında sıralama yapılabileceği, kesin bir tarihleme yapılamasa da yine de kesin olmamakla birlikte bir tarih aralığı verilebileceği şeklinde yorumlanmıştır.

Adli belgeAdli bilimlerKağıt+4
Samet Kıyak
Zonguldak Bülent Ecevit University
2019
00