Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Bağcı
11 theses · İstanbul Beykent University
Türk Ceza Kanununa göre aile içinde küçüğü terbiye yetki sınırlarının aşılmasının müeyyideleri
Aile, toplumun temelini oluşturmaktadır. Toplum, ailelerin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Ekonomik, psikolojik ve sosyal yönden sağlıklı olan aileler, toplumun da daha sağlıklı olmasını sağlamaktadır. Ailenin sarsılması, toplumda bir yapısal bozukluğa ve huzursuzluğa neden olacaktır. Toplumun huzuru ve refahı ile ailenin mutluluğu doğru orantılı bir biçimde ilerlemektedir. Ailenin en önemli görevlerinden birisi, çocuklarının sosyal yönden uyumsuz bireyler olmalarının önüne geçmektir. Ebeveynlerinin, bu amaç doğrultusunda çocukları üzerinde kullanabilecekleri tedip yetkisi bulunmaktadır. Terbiye yetkisi olarak da adlandırılan bu kavram, bir hukuka uygunluk nedeni olarak görülmekte ve görevin ifa edilmesiyle ilişkilendirilmektedir. Terbiye yetkisinin kötüye kullanılması ise kanunda suç olarak öngörülmüştür. Kanuna göre terbiye yetkisi kullanılırken yetkinin üzerinde kullanıldığı kişinin sağlığına zarar verilmemeli, onun özgürlüğünü ve onurunu tehdit edici yaklaşımlardan uzak durulmalıdır. Terbiye yetkisinin kötüye kullanılmasının bir suç olarak kabul edilmesinde, bireyin hayatını dış tehditlere karşı koruma altına alma isteği etkili olmuştur. Bu çalışmanın amacı, Türk Ceza Kanununa göre aile içinde küçüğü terbiye yetki sınırlarının aşılmasının müeyyidelerini ortaya koymaktır. Bu kapsamda çalışma iki bölümde tamamlanmıştır. Birinci bölümde, aile ve aile içi şiddete yer verilmiş; ikinci bölümde ise çocuk ve terbiye yetkisinin kötüye kullanılması suçu ele alınmıştır.
Genel sağlık sigortasına eleştirel bir bakış
Türkiye Cumhuriyeti Sosyal bir devlettir. Sosyal devlet olmanın gereği olarak, Sosyal Güvenlik Hukuku ile ilgili birçok önemli adımlar atmıştır bu kapsam da 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası kanunu düzenlenmiş ve yürürlüğe girmiştir. Kanun'un en önemli alanını Genel Sağlık Sigortası oluşturmaktadır. Genel Sağlık sigortası kapsamında, kişilere, hastalıktan önce Koruyucu sağlık hizmetleri, hastalıktan sonra ise tedavi edici sağlık hizmetleri sunulmaktadır. Kanun sağlık hizmetlerinden yararlanma konusunda, prim ödeme, kimlik tespiti, katkı payı ödeme, hizmet basamaklarına uyma ve sevk zincirine uyma şartlarını düzenlemiştir. Bura da hizmet basamakları ve sevk zinciri ile diğer dünya ülkelerinde olduğu gibi, sağlık hizmetlerinin daha etkin bir şekilde sunulması hedeflenmektedir.
Evliliğin genel hükümleri ve sadakat yükümlülüğünün sona ermesi
İşbu tezin ana konuları 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu kapsamında evlenme, evliliğin genel hükümleri, evliliğin genel hükümlerinden özel olarak sadakat yükümlülüğü sadakat yükümlülüğünün sona ermesi ile bağlantılı olarak evliliğin sona ermesidir. Toplumun temelini oluşturan aile ve varlığını meydana getiren evlenme ve süreç devam ederken oluşturduğu evlilik birliği toplumsal süreklilik açısından çok büyük önem teşkil etmektedir. Bu kapsamda çalışmamızın ilk bölümünde, evlenme niteliği ve şartlarına değinilerek pozitif hukuk ve doktrin kapsamında değerlendirilmiştir. İkinci bölümde evliliğin genel hükümleri sadakat yükümlülüğü ön planda tutularak incelenmiştir. Üçüncü bölümde evliliğin sona ermesi ile sadakat yükümlülüğünün sona ermesi arasındaki bağlantı incelendikten sonra evliliğin sona ermesi yolları incelenmiştir. Çalışmanın sonucunda, evlenmenin bir sözleşme, sadakat yükümlüğünün dürüstlük kuralının evlenme hukukuna bir yansıma olduğu bulunmuştur. Bunun yanında özellikle son bölüm kapsamında sadakat yükümlülüğünün varlığının her daim sadece evlilik varlığı ile bağlantılı olmadığı ortaya konulmuştur. Tartışmalı olan konular teker teker incelenmiş ve bu konular hakkında görüş ve çözüm önerilerimiz vurgulanmıştır.
Vergi ahlakı ve vergi uyumu açısından yapılandırma kanunlarının değerlendirilmesi (2011-2018)
Günümüzde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler mali programlarının bir parçası olarak mali ve politik nedenlerle vergi aflarına sıkça başvurmaktadırlar. Vergi aflarının, vergi gelirlerini kısa sürede arttırarak hazineye gelir sağlaması, mükelleflere yeni bir başlangıç yapma imkanı tanımasının yanı sıra idarenin ve yargının iş yükünü hafifletmesi gibi faydaları olmasına rağmen, sık sık başvurulan vergi afları vergilemede adalet ilkesi üzerinde telafisi zor tahribatlara yol açarak vergisel yükümlülüklerini zamanında yerine getiren dürüst mükelleflerin vergiye uyumunu ve adalet duygusunu olumsuz yönde etkilemektedir. Bu nedenle hükümetlerin vergi affı uygulamasına mali programlarının bir parçası gibi başvurmak yerine, vergi sisteminin genel kabul görmüş vergilendirme ilkelerine ve çağdaş hukuk normlarına uygun, vergisel kayıt dışılığın önüne geçecek şekilde, kolay anlaşılır ve en önemlisi adaletli bir şekilde yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.
İş sağlığı ve güvenliği yükümlülüklerinin yerine getirilmemesinin idari yaptırımları
İş kazaları ve bu kazalarda yaşanan kayıplar dikkate alındığında iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınması gereken tedbirlerin ne denli büyük öneme sahip olduğu daha net görülmektedir. İnsan sağlığı ve hayatını yakından ilgilendirmesi nedeniyle biz de çalışma konumuzu bu alanda belirlemiş bulunmaktayız. Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde genel olarak iş sağlığı ve güvenliği kavramlarına değineceğiz. Burada iş sağlığı ve güvenliğinin kavramsal çerçevesini çizip, iş sağlığı ve güvenliğinin önemine, hukuki niteliğine, Türkiye'deki tarihsel gelişimine ve sorumlu kuruluşların hangileri olduğuna değineceğiz. İkinci bölümde iş sağlığı ve güvenliği konusunda işverenin ve çalışanların ne gibi hak ve yükümlülüklerinin bulunduğunu açıklamaya çalışacağız. Bu bölümde ağırlıklı olarak işverenlerin iş sağlığı ve güvenliği konusundaki yükümlüklerine değinmekle birlikte iş görenlerin hak ve yükümlülüklerine de değineceğiz. İlk iki bölümde iş sağlığı ve güvenliği konusunu açıklayıp işverenin yükümlülüklerini belirledikten sonra üçüncü ve son bölümde iş sağlığı ve güvenliği yükümlülüklerini yerine getirilmeyen işverenlerin ne gibi idari yaptırımlarla karşılaşacaklarını açıklayacağız. Bu anlamda mevcut sistemimizde yer alan işin durdurulması, idari para cezası, işçilerin çalışmaktan alıkonulması ve ölümlü iş kazası sebebiyle kamu ihalesinden yasaklanma idari yaptırımlarına ayrıntılı bir şekilde değineceğiz. İş yerine, işverene ve çalışmalara etkisi bakımından son derece geniş ve büyük etkiye sahip olması bakımından işin durdurulması ve idari para cezası yaptırımlarına diğer konulara nazaran biraz daha ayrıntılı değineceğiz. Bunun yanında çalışmamızın gerekli yerlerinde son yıllarda mevzuatımıza dahil olan teşvik niteliğindeki düzenlemelere de yer vereceğiz. Çalışmamızı şuan yürürlükte bulunan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu çerçevesinde oluşturacak olmakla birlikte mülga kanunlar ve diğer mevzuata da gereli yerlerde değinmekten kaçınmayacağız. Mevzuatın yorumlanmasında doktrin ve yargı kararlarından da faydalanacağız.
Türk Sosyal Güvenlik Hukukunda gelir ve aylıkların birleşmesi
Sosyal güvenlik sistemleri genel bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde; bu sistemlerin esasen gerek çalışma hayatında meydana gelen gerekse çalışma hayatı dışındaki genel yaşam içerisinde ortaya çıkan ve ekonomik hayatı tehdit eden birtakım riskleri bertaraf etmek maksadıyla kurulduğu ve insanın gelecekteki ekonomik özgürlüğünü garanti altına alma çabası güden bir amaca hizmet ettiği görülecektir. Bu dinamik sistemlerde kişiler prim bazlı olarak sisteme dahil edilmekte ve bu kişilerin belirli koşulların sağlanması durumunda ödenmiş primlerin karşılığı olarak birtakım gelir ve aylıklara kavuşmaları söz konusu olmaktadır. Prim bazlı olarak işleyen bu sistemde her prim farklı riskleri temsil etmektedir. Bu risklerin süreç içerisinde herhangi bir zaman diliminde gerçekleşmesi durumunda hak kazanılan ödemelerin birleşmesi gündeme gelmektedir. Ülkemizdeki sosyal güvenlik sistemi de prim bazlı olarak 5510 sayılı Kanun ile temellendirilmiştir. Sigortaya konu risklerin gerçekleşmesi ve koşulların da oluşması durumunda sigortalılar lehine birtakım haklar doğmaktadır. Ancak, sigortalılara ilişkin birden fazla riskin aynı anda gerçekleşmesi durumunda, her risk ve prime karşılık bir hak doğmuş olması gündeme gelecek midir? Böyle bir durumda sosyal güvenlik sistemi bir zenginleşme aracı olmayacak mıdır? Bu hususları göz önünde bulunduran kanun koyucu 5510 sayılı Kanun 54'üncü maddesi ile gelir ve aylıkların birleşmesi durumunu ayrıntılı olarak düzenlemiştir. Çalışmamda esas olarak bu maddenin üzerinde durmakla birlikte konuya ilişkin olarak doktrinde yer alan görüşlere de ayrıntılı olarak yer vermeye çalışacağım. Kanunun sistematiğine uygun olarak gelir ve aylığın tanımı, kanun tarafından öngörülen riskler ile hak edilecek gelir ve aylıklar, bu gelir ve aylıkların elde edilme koşulları, gelir ve aylıkların birleşmesi, mülga kanunlar döneminden bir gelir veya aylığa hak kazanılması durumunda bunlardan hangisinin dikkate alınacağı hususlarında bir değerlendirme yapılacaktır.
İş hukukunda arabuluculuk
Arabuluculuk, ülkemiz coğrafyasında mazisi çok eskilere dayanan bir çözüm yolu olarak kullanılan sistemdir. Bu sistem 2013 yılı itibariyle kanunlaşarak sınırlarımız içerisinde adının resmiyetini duyurmuştur. Her geçen gün yaygınlaşan bu sistem ilk, ihtiyari olarak hukuk uyuşmazlıklarında karşımıza çıksa da yıllar 2018' i gösterdiğinde dava şartı halini almıştır. Dava şartı ilk olarak İş Hukuku kapsamında oluşan uyuşmazlıklarda değerlendirilmiştir ve gelen yüksek başarı oranlarından sonra hukuk uyuşmazlıklarının yaşandığı diğer alanlarda da yaygınlaşmaya başlamıştır. Ülkemizin yargı iş yükü düşünüldüğünde, iş hukuku alanının yaşadığı yoğunluk getirilen arabuluculuk sistemi ile hafifletilmiştir. Tezimizin içerisinde dünya uygulamalarının yanında ülkemizde, bu sistemin ulusal yargı ağımıza ne faydalarda bulunduğundan, sistem değişikliğinden dolayı ilk zamanlarda yaşanılan zorluklardan, en önemlisi taraflar açısından her iki tarafın kazanmaya yönelik elde ettiği avantajlardan ve arabuluculuk sürecine ilişkin tüm detaylardan bahsedeceğiz. Ele alınan konular ve değerlendirilen süreç ile ilgili arabulucuların bu hizmeti resmi bir hizmet olarak gerçekleştirildiğinin iyice tanıtılması, gerekirse reklam olarak kamuoyuna duyurulması doğru olacaktır. Ayrıca bu sistemin içinde bulunan herkesin ilgili uzmanlık alanına göre aldığı eğitimlerin arttırılması gerekmektedir. Özellikle dava şartından sonra yargıçlarında bu kapsamda eğitim alması, onlarında yargılama sürecinde arabulucu gibi davranıp tarafları anlaştırması açısından faydalı olacaktır.
Türk iş hukukunda kıdem tazminatının değerlendirilmesi
Kıdem tazminatına ilişkin hazırlanmış olan bu çalışmamız üç ana bölüme ayrılmış olup, birinci bölümün odak noktası ulusal ve uluslararası alanda kıdem tazminatı kavramı, kıdem tazminatı kavramının hukuki niteliği ve tarihsel gelişimini de kapsayacak şekilde kapsamlı olarak incelenmesidir. İkinci bölümde, Yargıtay kararlarıyla uyumlu olarak kıdem tazminatına hak kazanmayı gerektiren koşullar incelenmekte ve çalışanların kıdemini etkileyen konular ele alınmaktadır. Ayrıca, kıdem tazminatı hesaplamasına pratik örneklerle açıklık getirilmektedir. "Kıdem Tazminatı Fonunun Tarihsel Süreç İçerisinde Değerlendirilmesi" başlıklı son bölümde ise, kıdem tazminatına ilişkin devam eden çalışmalar, sosyal tarafların bakış açıları, uygulamanın artı ve eksileri ile çözüm önerileri üzerinde durulmaktadır.
4857 sayılı İş Kanunu kapsamında ölçülülük ilkesinin işverenin fesih hakkını sınırlandırması
Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının sınırını teşkil eden ölçülülük ilkesi, öncelikle bireyi kendinden daha güçlü konumdaki devlete karşı korumak amacıyla hukuk sistemlerinin içine girmiş; zamanla kendisine, bir tarafın diğerinden daha güçlü olduğu bireyler arasındaki özel hukuk ilişkilerinde de uygulama alanı bulmuştur. İş sözleşmelerinin yapısı gereği bir tarafının daha güçlü konumda olduğu açıktır. Bu yüzden iş sözleşmeleri kapsamında ölçülülük ilkesi, tarafların çatışan menfaatleri arasında adil bir denge kurabilmek için önemli bir işleve sahiptir. İşçi ve işveren arasındaki menfaat çatışmasının en kritik ve kaçınılmaz olduğu alan sözleşmenin, güçlü olan taraf yani işverence feshedildiği andır. Bu sebeple işverenin sözleşme özgürlüğünden kaynaklanan fesih hakkı, işçinin çalışma hakkı karşısında sınırlanmaktadır. Fakat bu sınırlama yapılırken -her temel hak ve özgürlüğün sınırlamasında ölçülülük ilkesi uyarınca yapılması gerektiği gibi- çatışan hakların ikisinin de tamamen kullanılamaz hale getirilmesinden kaçınılması gerekmektedir.
Türk iş hukukunda iş sözleşmesinin fesih ile sona erme halleri ve aralarındaki farklar
Bu çalışmanın temel amacı, iş sözleşmesinin sona ermesine ilişkin farklı fesih türlerinin hukuki niteliklerini açıklamak, bu türlerin aralarındaki yapısal ve işlevsel farkları belirlemek, uygulamada yaşanan tereddütleri gidermek ve Türk iş hukuku sisteminde taraflar arasındaki güven ilişkisini koruyan ilkelerin feshin değerlendirilmesinde nasıl etkili olduğunu analiz etmektir. Çalışmada, özellikle iş sözleşmesinin işveren veya işçi tarafından hangi şartlarda ve hangi hukuki dayanaklarla feshedilebileceği, fesih türlerinin şartları ve sonuçları Yargıtay kararları ve doktrinsel görüşler ışığında değerlendirilmiştir. Haklı fesih ve geçerli fesih kavramları arasındaki farklar somut olaylar üzerinden örneklendirilmiş, fesih sürecinde dikkate alınması gereken hukuki ilke ve kriterler (dürüstlük kuralı, beklenilmezlik ölçütü, taraflar arasındaki güven ilişkisi gibi) analiz edilmiştir. Tez kapsamında ayrıca, iş sözleşmesinin feshinde uyarı, savunma alma, usul kuralları, ihbar ve kıdem tazminatı gibi sonuç doğuran meseleler ayrıntılı şekilde açıklanmış; hem işçi hem işveren bakımından hak ve yükümlülükler belirginleştirilmiştir. Bununla birlikte, mevzuat değişikliklerinin ve yüksek yargı içtihatlarının uygulamaya etkileri de değerlendirilmiş; iş güvencesi ilkesi çerçevesinde güncel sorunlara yönelik çözüm önerilerine yer verilmiştir.
4857 sayılı İş Kanunu kapsamında işverenin kadın işçilere yönelik pozitif ayrımcılık yükümlülükleri
Çalışmamızda, işverenin kadın işçilere karşı pozitif yükümlülüklerini, 4857 sayılı İş Kanunu ve diğer ilgili mevzuat çerçevesinde incelemektedir. Çalışmanın ilk bölümü, anayasal bir ilke olarak eşitlik ve ayrımcılık yasağını detaylandırarak, kadın işçilerin iş yaşamında karşılaştıkları zorluklara karşı koruma mekanizmalarını ele almaktadır. İkinci bölümde ise, işverenin kadın işçilere yönelik koruma ve destekleyici tedbirleri, özellikle hamilelik, analık ve emzirme süreçlerine yönelik düzenlemeler ışığında değerlendirilmiştir. Çalışma, kadın işçilerin iş yaşamında eşitlik ilkesinden yararlanmasının önündeki engelleri tespit etmekle birlikte, pozitif yükümlülüklerin uygulanmasındaki eksiklikleri ve iyileştirme alanlarını analiz etmektedir. Bu doğrultuda, iş hukukunun kadın hakları ve cinsiyet eşitliği perspektifinden daha kapsayıcı bir şekilde ele alınması gerektiği sonucuna varılmıştır.