Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Senem Eren
10 theses · Ibn Haldun University
Şükür temelli müdahale programının depresif belirtiler ve şükran düzeyi üzerindeki etkisi
Depresyon dünya genelinde yaygınlığı yüksek bir ruhsal rahatsızlıktır. Şükür müdahale programlarının depresyonu azalttığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, araştırmacı tarafından geliştirilen Şükür Temelli Müdahale Programı'nın (ŞTMP) depresif belirtileri olan 18-40 yaş arası yetişkinlerin depresif belirtiler ve şükran düzeyine etkisini incelemektir. Araştırmaya başvuranlar arasından kriterleri karşılayan 132 katılımcı deney (N=66) ve kontrol (N=66) gruplarına seçkisiz olarak atanmıştır. Deney grubuna 4 haftalık ŞTMP uygulanmış, kontrol grubuna ise herhangi bir müdahale uygulanmamıştır. Katılımcıların depresif belirti düzeyleri Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ile, şükran düzeyleri Şükran Ölçeği (ŞÖ) ile müdahale öncesi (ön test), müdahale bitimi (son test) ve müdahale bitiminden 4 hafta sonra (izleme testi) olmak üzere üç zaman noktasında ölçülmüştür. Katılımcılara ait veriler varyans analizi ve t test ile analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular ŞTMP'nin deney grubunda depresif belirtileri anlamlı düzeyde azalttığını ve şükranı anlamlı düzeyde yükselttiğini göstermiştir. Ayrıca bu gelişmeler 4 hafta sonraki izleme ölçümünde de korunmuştur. Kontrol grubunun depresif belirti ve şükran düzeyleri hiçbir ölçüm noktasında anlamlı bir farklılık göstermemiştir. Elde edilen sonuçlar araştırma hipotezleri ve literatür ile tutarlıdır. Bu araştırma depresyonun tedavisinde kullanılabilecek yöntemler açısından ilgili literatüre katkı sağlamaktadır.
Erken dönem uyum bozucu şemaların uygulanan ebeveynlik stiliyle ilişkisinde bağlanma stilinin aracı rolü
Kişilerin çocuklarına uyguladıkları ebeveynlik stilleri, kişisel ve çevresel birçok faktörden etkilenmektedir. Türkiye'de, kişilerin uyguladıkları ebeveynlik stillerini etkileyen faktörleri inceleyen çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Bu araştırmanın amacı, kişilerin erken dönem uyum bozucu şemalarının (EDUŞ) ve bağlanma stillerinin uyguladıkları ebeveynlik stiline etkilerini incelemektir. Araştırma kapsamında, amaçlı örnekleme yöntemi ile internet üzerinden 194 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcılara Young Şema Ölçeği – Kısa Form 3 (YŞÖ-KF3), Yakın İlişkilerde Yaşantılar Ölçeği (YİYÖ) ve Anne Babalık Stilleri ve Boyutları Ölçeği (ABSBÖ) uygulanmıştır. Korelasyon analizleri sonucunda, EDUŞ puanı arttıkça, otoriter ve izin verici ebeveynlik düzeylerinin arttığı, demokratik ebeveynlik düzeyinin ise anlamlı bir biçimde değişmediği görülmüştür. Kaçıngan bağlanma düzeyi arttıkça demokratik ebeveynlik düzeyinin azaldığı, otoriter ve izin verici ebeveynlik düzeyinin ise arttığı sonucuna ulaşılmıştır. Kaygılı bağlanma düzeyi arttıkça ise demokratik ebeveynlik düzeyinin anlamlı bir biçimde değişmediği, otoriter ve izin verici ebeveynlik düzeylerinin arttığı bulunmuştur. Aracılık analizleri sonucunda, kaçıngan bağlanmanın EDUŞ'un hem demokratik ebeveynlikle hem de otoriter ebeveynlik ilişkisine aracılık ettiği, kaygılı bağlanmanın ise EDUŞ'un yalnızca otoriter ebeveynlik ilişkisine aracılık ettiği görülmüştür. Hem kaçıngan hem kaygılı bağlanmanın, EDUŞ ile izin verici ebeveynlik ilişkisinde aracılık rolü olmadığı bulunmuştur. Mevcut araştırmanın, ebeveynlerin şemalarını, bağlanma stillerini ve ebeveynlik stillerini anlamalarına ve çocuk yetiştirme sürecinde daha bilinçli bir şekilde hareket etmelerine katkıda bulunmasını sağlayacağı düşünülmektedir.
Postpartum depresyonun gelişimindeki risk faktörleri ve koruyucu faktörler
Postpartum depresyon, doğumdan sonraki ilk bir yıl içinde en sık rastlanan duygudurum bozuklarındandır ve annenin, bebeğin ve eşin üzerinde olumsuz etkiler bırakabilmektedir. Bu araştırmanın amacı, postpartum depresyonunun sıklığını, postpartum depresyonun gelişimindeki risk faktörlerini ve koruyucu faktörleri tespit etmektir. Araştırma kapsamında, İstanbul Eğitim ve Araştırma hastanesine başvuru yapmış, bebeği 1 ila 12 ay arasında değişen, 168 anneye ulaşılmıştır. Katılımcılara, Edinburgh Postnatal Depresyon Ölçeği (EPDÖ), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RSES), Genel Öz Yetkinlik İnancı Ölçeği (GSE), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MSPSS) ve Doğum Memnuniyeti Ölçeği (DMÖ) uygulanmıştır. Katılımcıların %35'inde postpartum depresyon geliştirme riski olduğu tespit edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda daha önce depresyon geçirmenin, ilk defa gebe olmanın ve son doğumu dışında yaşayan çocuğa sahip olmamanın postpartum depresyon geliştirme riskini yükselttiği bulunmuştur. Ayrıca ailenin gelir durumunun gider durumundan fazla olmasının ve hamilelikte çalışmış olmanın postpartum depresyon geliştirme riskini azalttığı bulunmuştur. Korelasyon analizleri sonucunda, öz saygı, genel öz yetkinlik inancı, aileden, arkadaştan, özel insandan algılanan sosyal destek ve toplam algılanan sosyal destek, bakım hizmetinin kalitesi, kadınların kişisel özellikleri, doğum sırasında yaşanan stres ve toplam doğum memnuniyeti arttıkça postpartum depresyon belirtilerinin azaldığı bulunmuştur. Yapılan lojistik regresyon analizleri sonucunda, psikolojik özelliklerden depresyon geçmişine sahip olmanın postpartum depresyon geliştirme riskini yükselten bir risk faktörü olduğu, yüzsek öz saygıya sahip olmanın ise postpartum depresyon geliştirme riskini düşüren bir koruyucu faktör olduğu tespit edilmiştir. Sosyoekonomik özelliklerden hamilelikte çalışma ve ailenin gelir durumunun gider durumundan fazla olmasının; gebelik süreçleri ve psikolojik özelliklerden gebeliğin planlı olmasının, doğum sırasında yaşanan stresin az olmasının, genel öz yetkinlik inancının yüksek olmasının ve aileden gelen sosyal desteğin yüksek olarak algılamasının postpartum depresyon geliştirme riskini düşüren koruyucu faktörler olduğu tespit edilmiştir. Postpartum depresyon gelişimini arttıran risk faktörleri ve azaltan koruyucu faktörleri tespit etmek, postpartum depresyona isabetli müdahale stratejilerini geliştirebilmek için ilk adım olduğu düşünülmektedir.
Yetişkin psikolojik sağlamlığı üzerine bir inceleme: Algılanan ebeveyn tutumu, kontrol odağı, algılanan sosyal destek ve stresle başa çıkma stilleri
Psikolojik sağlamlık, bireylerin hızlı bir şekilde zorlukların üstesinden gelebilme gücüdür ve ruh sağlığı üzerinde önemli etkilere sahiptir. Bu çalışmanın amacı, yaşı 18-65 arasında değişen 365 bireyin psikolojik sağlamlık düzeylerinin algılanan ebeveyn tutumları, kontrol odağı, algılanan sosyal destek ve stresle başa çıkma stilleri açısından incelenmesidir. Bu amaçla katılımcılara, Ego Sağlamlığı Ölçeği, Kısaltılmış Algılanan Ebeveyn Tutumları-Çocuk Formu (KAET-Ç), Kontrol Odağı Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği uygulanmıştır. Katılımcıların %70.7'si (n=258) kadınlardan ve %29.3'ü (n=107) erkeklerden oluşmuştur. Yapılan analizler sonucunda, yaşı 1954-1975 arasında olan, gelir düzeyi yüksek, geçmişte psikolojik destek almamış ve güncel durumda psikolojik destek almayan bireylerin psikolojik sağlamlığının daha yüksek olduğu bulunmuştur. Korelasyon analizleri sonucunda, psikolojik sağlamlığın duygusal sıcaklık ebeveyn tutumu, iç kontrol odağı, aile, arkadaş, özel birinden algılanan sosyal destek ve toplam algılanan sosyal destek, kendine güvenli yaklaşım, iyimser yaklaşım ve sosyal destek arama ile pozitif yönde ilişkili olduğu; reddedici ebeveyn tutumu, çaresiz yaklaşım ve boyun eğici yaklaşımla negatif yönde ilişkili olduğu; aşırı koruyucu ebeveyn tutumu, dış kontrol odağı ve toplam kontrol odağı ile anlamlı bir ilişkisinin olmadığı bulunmuştur. Yapılan regresyon analizleri sonucunda, babaların duygusal olarak sıcak olmasının, iç kontrol odağının, aileden algılanan sosyal desteğin, kendine güvenli yaklaşımın ve iyimser yaklaşımın bireylerin psikolojik sağlamlığını yordadığı bulunmuştur. Çalışma bulguları, ilgili literatürdeki araştırma sonuçlarıyla büyük oranda tutarlılık göstermektedir. Psikolojik sağlamlığın üzerinde etkisi olan faktörlerin incelenmesinin, risk altındaki bireylerin tespit edilmesinde, psikolojik sağlamlığı koruyucu önlemlerin alınmasında ve müdahale programlarının geliştirilmesinde önemli olduğu görülmektedir.
Examining the prevalence and profile of depression, anxiety and stress in an Australian clinical setting
Depression, anxiety, and stress are mental health problems that negatively affect individuals' quality of life. This study aims to evaluate the prevalence and profile of depression, anxiety, and stress based on clinical archival data collected in 10 years, and encompassing 490 Australian based sample, aging from 17 to 77 years old. Patients were assessed with in-take forms and DASS which measured depression, anxiety, and stress levels of individuals. In this study, 281 (57.3%) of the participants were female and 209 (42.7%) were male. In the dataset, the prevalence of depression, anxiety and stress was found to be unusually high. It was identified that people who are being under the age of 50, having children, having a previous history of depression, having a low socio-economic condition, being from an Eastern Mediterranean culture, having a low level of education and occupation and believing in Christianity or Islam are more likely to experience severe or extremely severe levels of depression. In anxiety, results showed that being a female, having a previous history of depression, having a low level of education and occupation, being from an Eastern Mediterranean culture and believing in Christianity or Islam, increased probability of experiencing severe or extremely severe anxiety symptoms. Lastly, stress results indicated that being married, having a previous history of depression, having a low education and occupation levels and being non-religious made individuals become more likely to experience severe or extremely severe levels of stress. Results of the present study can be partially supported by the literature review. It is concluded that the prevalence and profile of depression, anxiety and stress can be obtained because demographic factors are related to mental health problems. Both prevalence and profile provide an understanding of the burden of these diseases, and support the provision of health services like therapy, and counselling. Keywords: Anxiety, Australia, clinical archive, depression, prevalence, stress
Pozitif psikoloji müdahale yöntemlerinin Tip 1 Diyabetli çocukların ve ebeveynlerinin psikolojik iyi oluşu üzerindeki etkisi
Çocukluklarda görülen kronik hastalıklardan biri olan tip 1 diyabet, çocukları ve ebeynlerini psikolojik sorunlara yatkın kılan bir stresör olabilmektedir. Pozitif psikoloji müdahale yöntemlerinin, psikolojik iyi oluşu arttırdığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, yaşı 7-13 arasında olan tip 1 diyabetli çocuklar ve ebeveynleri tarafından uygulanan pozitif psikoloji müdahale yöntemlerinin, çocukların depresyon, anksiyete ve sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi düzeyleri üzerindeki etkisi ile; ebeveynlerin mutluluk, depresyon, anksiyete, stres ve pozitif duygulanım düzeyleri üzerindeki etkisini incelemektir. Altı haftalık pozitif psikoloji müdahelelerinin etkisini ölçmek için çocuk katılımcılara (n = 24) Çocuk Anksiyete ve Depresyon Ölçeği-Yenilenmiş (ÇADÖ-Y) ve Çocuklar için Sağlıkla İlişkili Yaşam Kalitesi Ölçeği (Kid-KINDL); ebeveynlerine (n = 24) ise PERMA Ölçeği, Depresyon Anksiyete Stres Ölçeği (DASÖ) ve Pozitif ve Negatif Duygu Ölçeği (PNDÖ) uygulanmıştır. Müdahale programı sonucunda, ebeveynlerin mutluluk ve pozitif duygulanım düzeylerinde artma; depresyon, anksiyete, stres ve negatif duygulanım düzeylerinde azalma görülmüştür. Çocukların ise anksiyete düzeylerinde azalma görülürken, depresyon ve sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi düzeylerinde anlamlı bir fark görülmemiştir. Müdahale programının çocukların HbA1c düzeyleri ile ölçülen diyabet kontrolü üzerinde bir etkisinin olmadığı görülmüştür. Araştırma bulguları, pozitif psikoloji müdahale yöntemlerinin tip 1 diyabetli çocukların ve ebeveynlerinin psikolojik iyi oluşu üzerinde olumlu etkilere sahip olduğunu desteklemektedir. Bulgular, literatürdeki pozitif psikoloji müdahale çalışmaları ile büyük ölçüde tutarlıdır. Bu araştırma, tip 1 diyabetli çocuklarla birlikte ebeveynlerini de pozitif psikoloji müdahaleleri kapsamına alarak literatüre katkı sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Pozitif psikoloji müdahale yöntemleri, tip 1 diyabet, psikolojik iyi oluş, çocuklar, ebeveynler
Resilience of Syrian children and adolescents living in Turkey
Resilience is a multidimensional construct which helps individuals to be powerful and maintain their psychological well-being. The aim of this study was to investigate the resilience of 133 children aged 10-18 years in terms of perceived social support, peer relations, parent relations, depression, anxiety, stress, intrusion, avoidance, hyperarousal, emotional problems, PTSD, conduct problems, hyperactivity and prosocial behaviour. Impact of Event Scale-Revised (IES-R), Depression, Anxiety and Stress Scale (DASS-42), The Multidimensional Scale of Perceived Social Support (MSPSS), Child and Youth Resilience Measure (CYRM-12), Strengths and Difficulties Questionnaire (SDQ) and Family Peer Relationship Questionnaire (FPRQ) were administered to the participants. The sample in the study included 59 (44.4%) girls and 74 (55.6%) boys. As a result of the analysis, it was found that the resilience of the children and adolescents who were living in rural regions in Syria and who had an education while in Syria was found to be higher than those who lived in urban areas and didn't have an education. As a result of the correlation analyses, resilience were positively correlated with perceived social support from family, friends, significant other and total perceived support, togetherness with parent, peer relations and parent as a mediator; negatively correlated with depression, anxiety, stress, intrusion, avoidance, hyperarousal and emotional problems. It was found that there was no significant relationship between resilience and conduct problems, hyperactivity, peer problems, prosocial behaviour and nurture disclosure of parents. As a result of ordinary least square regression analyses, it was found that, perceived social support from family, peer relations, hyperactivity, depression, anxiety, stress and Post Traumatic Stress Disorder predicted resilience. The findings of the study were mostly consistent with the related literature. Determining the factors that can have a positive or negative impact on resilience of Syrian children and adolescents will no doubt be significant for developing prevention and intervention programs.
Sosyal medya bağımlılığı ve yaşam doyumu ilişkisinde karakter güçlerinin aracılık rolünün incelenmesi
Sosyal medya bağımlılığı, son yıllarda yaygınlaşan bir bağımlılık türüdür ve bireylerin üzerinde olumsuz etkiler bırakabilmektedir. Bu araştırmanın amacı, karakter güçlerinin sosyal medya bağımlılığı ve yaşam doyumu ilişkisindeki aracılık rollerini tespit etmektir. Araştırma kapsamında, kartopu örnekleme yöntemi ile internet üzerinden 248 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcılara, Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği (SMBÖ), Yaşam Doyumu Ölçeği (YDÖ) ve VIA Karakter Güçleri Ölçeği (VIA-120) uygulanmıştır. Korelasyon analizleri sonucunda, sosyal medya bağımlılığı arttıkça yaşam doyumu düzeylerinin azalığı bulunmuştur. Ayrıca, bireylerin merak, yaşam coşkusu, sevgi, şükran, umut, yaratıcılık, muhakeme, öğrenme aşkı, bakış açısı, cesaret, dürüstlük, azim, nezaket, sosyal zeka, liderlik, tedbirlilik, öz yönetim, güzelliğin değerini bilme ve maneviyat karakter güçleri düzeyleri arttıkça yaşam doyumu düzeylerinin de arttığı görülmüştür. Katılımcıların adalet, takım çalışması, affetmek, alçakgönüllülük ve mizah karakter güçlerinin ise yaşam doyumu düzeyleri ile ilişkili olmadığı tespit edilmiştir. Bireylerin cesaret, dürüstlük, azim ve yaşam coşkusu karakter güçleri düzeyleri azaldıkça sosyal medya bağımlılığı düzeylerinin arttığı tespit edilmiştir. Yapılan regresyon analizleri sonucunda, bireylerin ekonomik durumlarının yüksek olmasının, evli olmasının, psikiyatrik tanı geçmişine sahip olmamasının, Instagram hesabı sahibi olmamasının, sevgi ve umut karakter güçlerinin kuvvetli olmasının yaşam doyumu düzeylerini yordadığı bulunmuştur. Aracılık analizleri sonucunda ise muhakeme, bakış açısı, cesaret, dürüstlük, azim, yaşam coşkusu, sevgi, tedbirlilik, öz yönetim ve umut karakter güçlerinin sosyal medya bağımlılığı ve yaşam doyumu arasındaki ilişkiye aracılık ettiği tespit edilmiştir. Sosyal medya bağımlığı ve yaşam doyumu ilişkisine aracılık eden karakter güçlerini tespit etmenin, sosyal medya bağımlılığına yönelik karakter güçleri temelli müdahale programları geliştirmenin ilk adımı olduğu düşünülmektedir.
Stresli yaşam olayları ve depresyon ilişkisinde şükür ve maneviyatın rolü
Depresyon, kişinin iş ve okul hayatınındaki işlevselliğini, aile hayatını ve ilişkilerini birçok açıdan olumsuz şekilde etkileyebilen, dünyada en yaygın görülen ruhsal rahatsızlıklardan birisidir. Kişilerin depresyona girmelerine neden olan temel etkenlerden biri, stresli yaşam olaylarına maruz kalmaktır. Bu araştırmanın amacı, şükür ve maneviyat düzeylerinin stresli yaşam olayları ve depresif belirti düzeyi ilişkisindeki rollerini tespit etmektir. Araştırma kapsamında, amaçlı örnekleme yöntemi ile internet üzerinden 291 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcılara Yaşam Olayları Ölçeği (YOÖ), Takdir Etme Ölçeği (TEÖ), Maneviyat Ölçeği (MÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulanmıştır. Korelasyon analizleri sonucunda, stresli yaşam olayları arttıkça depresif belirti düzeyinin arttığı, şükür ve maneviyat seviyeleri arttıkça depresif belirti düzeyinin azaldığı bulunmuştur. Ayrıca, stresli yaşam olayları arttıkça şükür seviyesinin azaldığı görülmektedir. Yapılan hiyerarşik regresyon analizinin son aşamasında, düşük ekonomik durumun ve artan stresli yaşam olaylarının depresif belirti düzeyini arttırıcı bir yordayıcı etkisinin olduğu; artan yaşın ve şükür düzeyinin ise depresif belirti düzeyini azaltıcı bir yordayıcı etkisinin olduğu bulunmuştur. Aracı değişken analizi sonucunda, şükür düzeyinin stresli yaşam olayları ve depresif belirti düzeyi ilişkisine kısmi aracılık ettiği tespit edilmiştir. Düzenleyici değişken analizi sonucunda ise, maneviyat düzeyinin stresli yaşam olayları ve depresif belirti düzeyi ilişkisinde düzenleyici bir rolünün olmadığı bulunmuştur. Mevcut araştırmanın depresyon tedavisinde ve depresyondan koruyucu çalışmalarda, şükür ve maneviyatın daha etkin şekilde kullanılması için önemli bir adım olduğu düşünülmektedir.
Meme kanseri hastalarında travma sonrası büyüme ve hastaların büyüme sonrası gelişimini etkileyen faktörlerin incelenmesi
Meme kanseri, kadınlar arasında en yaygın görülen kanser türüdür. Bireylerin yaşamını tehdit eden ve uzun süreli bir mücadele gerektiren travmatik bir hastalıktır. Son zamanlarda yapılan araştırmalar, meme kanserinin olumsuz sonuçlarına odaklanmak yerine olası olumlu sonuçlarını da vurgulamaya başlamışlardır. Bu noktada 'Travma Sonrası Büyüme' kavramı ortaya çıkmaktadır. Bireyin meme kanseri gibi son derece zorlu yaşam koşullarıyla mücadelesinin bir sonucu olarak yaşadığı pozitif psikolojik değişim travma sonrası büyüme olarak tanımlanmaktadır. Bu araştırmanın amacı, meme kanseri hastaları örnekleminde bazı sosyodemografik ve hastalıkla ilgili değişkenler ile birlikte travma sonrası stres bozukluğu belirti düzeyi, temel inançlarda sarsılma ve şükür değişkenlerinin travma sonrası büyüme ile ilişkisini incelemektir. Araştırma kapsamında, amaçlı örnekleme yöntemi kullanılarak tedavisi devam eden 81 hastaya ulaşılmıştır. Katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Travma Sonrası Stres Bozukluğu Kontrol Listesi (PCL-5), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADS), Temel İnançlar Envanteri (TİE), Taktir Etme Ölçeği (TEÖ) ve Travma Sonrası Büyüme Envanteri (TSBE) uygulanmıştır. Korelasyon analizleri sonucunda, temel inançların sarsılma ve travma sonrası stres belirti düzeyleri arttıkça travma sonrası büyüme düzeyinin arttığı bulunmuştur. Ayrıca, 18-35 yaş arasındaki kişilerin, 46-55 yaş arasındaki kişilere göre travma sonrası büyüme seviyelerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Yapılan hiyerarşik regresyon analizinin son aşamasında, temel inançların sarsılma ve takdir etme düzeylerinin travma sonrası büyüme düzeyini arttırıcı bir yordayıcı etkisinin olduğu bulunmuştur. Mevcut araştırmanın travma sonrası büyümenin, kanser tedavisinde ve koruyucu çalışmalarda daha etkin şekilde kullanılması için önemli bir adım olduğu düşünülmektedir.